• POSTALANMAYACAK MEKTUP

    Mahinur bir çehrenin seyrinde yazıyorum sana...
    Postalanmayacak olan bu mektubu...
    Kalemin ve kelamın sahibine hamd ile başlıyorum;
    Evveli ve ahiri tüm zamanların sahibine senalar olsun...
    Sen!..
    Ey kader diye ilk tanıştığım adem!
    Kusura bakma başka bir hitap bulamadım sana...
    Aslında bağrımın müebbet hapishanesinde...
    Sana ne hitaplar var da...Boş ver!
    Ben susayım bu cezaya, sen yine duyma!..
    Haydi kum gibi dökül hülyalarımdan...
    Kanadı firakla cilalanmış turna olup uç mazimin semasından...
    Paslı kalemimin ucunu aç...
    Batır derine...
    Daya iliğe...
    Ve çıksın bir feryad ile cümleye teslim edilmemiş feryadlar...
    Sen bu mektubu okumayacaksın nasılsa...
    Ben henüz fasl-ı baharında nazenin bir gonca idim...
    Hatırlar mısın?
    Gerçi gülzar değildi açmaya niyet ettiğim toprak!
    Etrafımı sarmıştı ,sen hasıl olduğun çağda her nevi pıtrak...
    Söyle hatırlar mısın?
    Nasıl unutursun ki?
    İşlediği cinayeti unutabilir mi cani?
    Yoo alınma sözlerime...
    Bu sözün gelişidir sen yalnızca dinle...
    Gidişini bana bırak!
    Gözlerim bu işte pek mahir...
    Hep gidenlere bakar ardı sıra ağlayarak!
    Mendili koy cebine şimdi, hiç sırası değil...
    Hem ağladığımı da nereden çıkardın?
    Ben severim soğan doğramayı, birazdan yemek yapıcam...
    Gördün mü bak kaç yıldız kaydı gözlerimden?
    Her birinin adı sen!
    Haydi dökül kum gibi kirpiklerimden...
    Kanım çekilsin sensizliğe seğiren damarlarımdan...
    Hani unuturdu insan!
    Nerede kaldı yoluna gözlerimi serdiğim bu derman?
    Çok istedim diye mi gelmedi o da?
    Ismar ettim kurda kuşa...
    Unutmayı alıp getirin bana...
    Getirin onu ne olur getirin ,Kaf dağında olsa da...
    Yok...Bir karışcık diyarda bir tutam kalmamış...
    Er kişi niyetine okunan salada bana saf bağlayan olmamış...
    Anlayacağın yine yâdımda...Yine aklımdasın ...
    Biliyorum bu mektubu hiç bir vakit okumayacaksın...
    Haydi kum gibi dökül hülyalarımdan...
    Kanadı firakla cilalanmış turna olup uç mazimin semasından...
    Paslı kalemimin ucunu aç...
    Batır derine...
    Daya iliğe...
    Ve çıksın bir feryad ile cümleye teslim edilmemiş feryadlar...Hayatın hangi perdesiydin en toy demimde açılacakken kapanan?
    Sende miydi başrol, ben miydim figüran?!
    Yolları toz eyleyip Mecnun olup sen değil miydin bana koşan?
    Ben gözleri henüz açılmamış yavru bir kuş idim...
    Bir efsanenin kahramanlarını nereden bilirdim?
    Leyla olma hevası gütmedim...
    Sen, ben Mecnun oldum dedikçe,vallahi Leyla'yım demedim!
    Sen düştün çöllere ben peşinden geldim...
    Aşkın bitmeyen dersini ilk ve son kez verdin...
    Ey mürebbim!
    Bu kadarcık kısa mıydı dersin?
    Hicranmış...Hazanmış...Ömür sürecek finalin!..
    Çöl kumları güneşi saklar aguşunda...
    Yakar ayakları güdemezsin...
    Bir de sahra rüzgarı eser ki sorma;
    Bulamaz da yönünü kaybedersin...
    Senin hatıralarında yürümek de işte öyle yakıcı...
    Bekliyorum ısmarladığım o ilacı...
    Sen...Günahsız halime kurulmuş darağacı!!!
    Söyle nerede kaldı katlinin celladı?
    Zira unutmayı ezber ettiğim gün senin defterin dürülecek mazimde!
    Tek leke,tek is kalmayacak istikbalimde...
    Sen kendine hasım kesilirken, ben meyalli aynalarda;
    Ben bu mektubu kime yazdığımı unutmuş olacağım...
    Ahh mazi eteğinde ha bire önüme savrulan yalan!
    Bakma unuturum dememe sen!
    Bu mektuplar ile dopdolu kucağım...
    Hatıralar talan...
    Sen hercai ç/ağında beni harına düşürmüş örümcektin...
    Ahh ben...Bir mevsimlik "an" nefeslik uçmayı düşleyen kelebek!
    Ağında koptu kanatlarım tek tek...
    İmzanı attın, bekletme bensiz hayatı!
    Döktüm kirpiğime takılmış tüm kumları...
    Yaktım ocağı...
    Söyleyin gelmesin beyhude yere postacı...
    Yırttım...
    Yaktım...
    Pulsuz du zaten gitmezdi adrese...
    Yandı kül oldu...
    Koca bir offf değil üfffff dedim...
    Savruldu bak bu mektupla birlikte nice sancı...
    Sabrımın demliğinde demlendi şükür çayı...
    İçeyim şimdi kana kana...
    Ben susayım bu cezaya, sen yine duyma!..
  • Ben ki sigaranın külünü tablasına tutturamayan bir adam. Ne işim olur benim, Tanrı'yla, özgürlükle, sevinçle... Vereceksin bana topraktan bir dam, süreceksin beni en bir görkemli dağlar kıyısına, şu tahta suratımı yonta yonta... Ne tarağı arkadaş, ne sonbahar yaprağı... Dağ diyorum, toprak diyorum, ben diyorum... Ben diyorum, yıkanabilirim toprakla. Yıka da bilirim dağları. Sırtımı bir ağaca yaslayıp, sadece sırtını bir ağaca yaslamış da olabilirim.


    Duyar gibiyim içimdeki koşma arzusunu. O kelebek uçmasaydı eğer, konmasaydı omzuma, durur muydum sanıyorsun? Ne yaptığımın ne önemi var, arzu değil miydi ki, beni harekete geçiren? Arzular değil midir insanı harekete geçiren? Ee, ne önemi kaldı ki şimdi bilmenin? Bilmek de bir hiçmiş meğer, istemenin nezdinde. Bilmek seni ister benden, ister miyim peki bunu ben? Her ne bilmekse arkadaş, kelimede kullanılan harflerde dahi meymenet yok.


    Günebakan demişler bir çiçeğin adına, muhakkak vardır onun da bir hikayesi. Peki ya insan, insanın ne ola ki hikayesi? Düşmanı yoktur yok, bana inan. Yalnız, yalnızlığıdır düşmanı insanın kendisinin. Sessizliktir yalnızlığın nişanesi. Gündüz güneşin doğurduğu gölgesi, geceleri şavkıyan aydır insanın yalnız yanları. Sessizlik demişler büyük ustalar ana diline yalnızların. Kederdir diyorum ben de, ana rengi yanlızlığın. Beklenenin boşluğuydu yalnızlık, kulağa erişmemiş o inilti idi. Doğurgandı, ürkekti, serseriydi, derme çatma bir mescit gibiydi işte yanlızlık. Minareleri yalnızlığın sembolü, kubbesi kıç kadar öteberi bir şeydi. Dilersen hançer sapla, dilersen sopa al eline kovala, ensende bitiyor her seferinde yalnızlık. Hangi frekansı çevirsek, sessizlik haykırıyor. Küfürler azarlar işitmiş gibi bir sessizlik... Sessizliğin her hali korkutucudur. Bekleyişimiz sessizlik ve sessizlikte beklemekteyiz. Uzat ellerini, elinin vardığı son nokta aslında uzaydır, uzaktır çünkü senin için. Uzayan kollarını giydir, üşümesin. Uzaklar her daim üşütürmüş insanı, yorduğu palavrası bir avuç bezginin uydurması.
    Bak işte bu uğuldayan ses, bu şafak alacası, doğacak olan güneş; cenininden yeni fırlamış o çirkin bebek, tiryakiliği insanın, bizi bekliyor.


    Sorsam mı ki ufuklara, seslensem mi dağlarıma; şu ölen çocukların kıblesi neresi?
  • Mahinur bir çehrenin seyrinde yazıyorum sana...
    Postalanmayacak olan bu mektubu...
    Kalemin ve kelamın sahibine hamd ile başlıyorum;
    Evveli ve ahiri tüm zamanların sahibine senalar olsun...
    Sen!..
    Ey kader diye ilk tanıştığım adem!
    Kusura bakma başka bir hitap bulamadım sana...
    Aslında bağrımın müebbet hapishanesinde...
    Sana ne hitaplar var da...Boş ver!
    Ben susayım bu cezaya, sen yine duyma!..
    Haydi kum gibi dökül hülyalarımdan...
    Kanadı firakla cilalanmış turna olup uç mazimin semasından...
    Paslı kalemimin ucunu aç...
    Batır derine...
    Daya iliğe...
    Ve çıksın bir feryad ile cümleye teslim edilmemiş feryadlar...
    Sen bu mektubu okumayacaksın nasılsa...
    Ben henüz fasl-ı baharında nazenin bir gonca idim...
    Hatırlar mısın?
    Gerçi gülzar değildi açmaya niyet ettiğim toprak!
    Etrafımı sarmıştı ,sen hasıl olduğun çağda her nevi pıtrak...
    Söyle hatırlar mısın?
    Nasıl unutursun ki?
    İşlediği cinayeti unutabilir mi cani?
    Yoo alınma sözlerime...
    Bu sözün gelişidir sen yalnızca dinle...
    Gidişini bana bırak!
    Gözlerim bu işte pek mahir...
    Hep gidenlere bakar ardı sıra ağlayarak!
    Mendili koy cebine şimdi, hiç sırası değil...
    Hem ağladığımı da nereden çıkardın?
    Ben severim soğan doğramayı, birazdan yemek yapıcam...
    Gördün mü bak kaç yıldız kaydı gözlerimden?
    Her birinin adı sen!
    Haydi dökül kum gibi kirpiklerimden...
    Kanım çekilsin sensizliğe seğiren damarlarımdan...
    Hani unuturdu insan!
    Nerede kaldı yoluna gözlerimi serdiğim bu derman?
    Çok istedim diye mi gelmedi o da?
    Ismar ettim kurda kuşa...
    Unutmayı alıp getirin bana...
    Getirin onu ne olur getirin ,Kaf dağında olsa da...
    Yok...Bir karışcık diyarda bir tutam kalmamış...
    Er kişi niyetine okunan salada bana saf bağlayan olmamış...
    Anlayacağın yine yâdımda...Yine aklımdasın ...
    Biliyorum bu mektubu hiç bir vakit okumayacaksın...
    Haydi kum gibi dökül hülyalarımdan...
    Kanadı firakla cilalanmış turna olup uç mazimin semasından...
    Paslı kalemimin ucunu aç...
    Batır derine...
    Daya iliğe...
    Ve çıksın bir feryad ile cümleye teslim edilmemiş feryadlar...Hayatın hangi perdesiydin en toy demimde açılacakken kapanan?
    Sende miydi başrol, ben miydim figüran?!
    Yolları toz eyleyip Mecnun olup sen değil miydin bana koşan?
    Ben gözleri henüz açılmamış yavru bir kuş idim...
    Bir efsanenin kahramanlarını nereden bilirdim?
    Leyla olma hevası gütmedim...
    Sen, ben Mecnun oldum dedikçe,vallahi Leyla'yım demedim!
    Sen düştün çöllere ben peşinden geldim...
    Aşkın bitmeyen dersini ilk ve son kez verdin...
    Ey mürebbim!
    Bu kadarcık kısa mıydı dersin?
    Hicranmış...Hazanmış...Ömür sürecek finalin!..
    Çöl kumları güneşi saklar aguşunda...
    Yakar ayakları güdemezsin...
    Bir de sahra rüzgarı eser ki sorma;
    Bulamaz da yönünü kaybedersin...
    Senin hatıralarında yürümek de işte öyle yakıcı...
    Bekliyorum ısmarladığım o ilacı...
    Sen...Günahsız halime kurulmuş darağacı!!!
    Söyle nerede kaldı katlinin celladı?
    Zira unutmayı ezber ettiğim gün senin defterin dürülecek mazimde!
    Tek leke,tek is kalmayacak istikbalimde...
    Sen kendine hasım kesilirken, ben meyalli aynalarda;
    Ben bu mektubu kime yazdığımı unutmuş olacağım...
    Ahh mazi eteğinde ha bire önüme savrulan yalan!
    Bakma unuturum dememe sen!
    Bu mektuplar ile dopdolu kucağım...
    Hatıralar talan...
    Sen hercai ç/ağında beni harına düşürmüş örümcektin...
    Ahh ben...Bir mevsimlik "an" nefeslik uçmayı düşleyen kelebek!
    Ağında koptu kanatlarım tek tek...
    İmzanı attın, bekletme bensiz hayatı!
    Döktüm kirpiğime takılmış tüm kumları...
    Yaktım ocağı...
    Söyleyin gelmesin beyhude yere postacı...
    Yırttım...
    Yaktım...
    Pulsuz du zaten gitmezdi adrese...
    Yandı kül oldu...
    Koca bir offf değil üfffff dedim...
    Savruldu bak bu mektupla birlikte nice sancı...
    Sabrımın demliğinde demlendi şükür çayı...
    İçeyim şimdi kana kana...
    Ben susayım bu cezaya, sen yine duyma!..


    /Kanarya Banu Dağ/
  • Çocuklarınıza Kürtçe İsimler
    Çocuklarımıza En Büyük 4 Mirasımız  Dinimiz , Dilimiz , Kültürümüz (Halaylar , yemekler , vs..) ve Kürtçe İsimlerdir ...

    Kürtçe İsimler
     

    Azad  - Özgür

    Adar - Mart ayı 

    Agir - Ateş

    Arjîn - Yaşam ateşi 


     

    Arjen - Ateşten olan

    Armanç - Amaç , gaye , hedef

    Asmîn - Dağ çiceği 

    Avbanû – Su prensesi 

    Avbîn – Su gören, su koklayan 

    Avjîn – Su gibi olan kadın 

    Avzem – Zem zem suyu 

    Avzer – Parlak su

     

    Baran - Yağmur

    Bahoz - Fırtına

    Bawer - İnanan

    Bengî  - Tutku

    Berat  - Serbest

    Berken - Güleryüzlü

    Berçem – Nehir ve akarsuyu seven 

    Berdil - Sevgili 

    Berfin – Kardelen 

    Berfo – Kar 

    Bermal - Ev hanımı 

    Bejna - Endamlı, boylu 

    Belek – Hediye 

    Beritan – 1.Bir Kürt aşiretinin ismi 2. Yaylaya giden kız 

    Berîvan - Süt sağan kadın 

    Beybûn – Papatya 

    Berzan - Kam, şaman, yol gösteren.

    Binefş - Menekşe 

     

    Cejn - Bayram

    Çavreş – Kara gözlü 

    Çavşin – Mavi gözlü 

    Çem – Nehir, akarsu

    Cîwan - Genç , delikanlı 

     

    Delal – Güzel 

    Destgûr - Yardımsever, iyiliksever 

    Dewran - Devran

    Dîcle - Anadolu'dan doğup Basra Körfezine dökülen bir ırmak 

    Didar – 1. Yüz, çehre 2. Görüş, görüş kuvveti,göz 

    Dilan – 1. Gönüllerce olan 2. Halay 

    Dilber – Gönülleri fetheden 

    Dilocan – Can dost 

    Dilovan - Sevecen , alçakgönüllü

    Dilşa - Mutlu, memnun

    Dilgeş - Neşeli

    Dîlaver - Cesur

    Dilşad - Sevinçli

    Dilsoz - Sözünde duran

     

    Egît - Yiğit

    Evîn – Aşk 

    Ezman – Gök, sema 

     

    Fêrat  - Fırat

    Ferzine – Bayan vezir 

     

    Gazel – 1. Türkü 2. Sonbaharda ağaç üzerinde kuruyan yapraklar 

    Gewrê - Kumral 

    Gûlan - Yılın beşinci ayı, Mayıs 

    Gulistan – Gül bahçesi 

    Gûlê - Gulizar

     

    Hawar - Çığlık

    Haje – Dikkatli olan bayan 

    Havîn – Yaz, yaz mevsimi

    Hebûn - Varlık, yaratılmış olan anlamındadır.

    Hêlîn - Kuş yuvası 

    Heja – Değerli

    Helbest - Şiir 

    Heval - Dost 

    Hevî – Dua, umut 

    Hevîdar – Umutlu 

    Heyin - Varolmak, varlık 

    Hildan - Yükselmek 

    Hîvda - Ay doğdu 

    Hîvron - Ay ışığı

    Hezan - Güçbirliği, Toprak damlarda yük taşıyıcı ağaç kolon.

     

    Jîn - Kadın 

    Jînda – Yaşam veren 

    Jiyin – Hayat, ömür 

    Jîyan - Yaşam

    Jîr - Akıllı , zeki

     

    Keje – Sarışın olan 

    Kendal - Eşik , yamaç

    Kewê – Keklik gibi

     

     

    Meran - Yasemin 

    Morî – Boncuk 

    Morican – Can boncuk 

    Morîşin – Mavi boncuk 

    Morîzer – Sarı boncuk 

    Mîzgîn - Müjde 

     

    Newroz – Nevruz, Bahar bayramı 

    Nijdî - Yakın

    Nujen – Yeni, modern 

    Nujîn - Yeni yaşam 

    Nuroj – Yeni gün 

    Nupelda – Tomurcuk, yeni yaprak verdi 

     

    Pakdil – Mübarek yürekli 

    Pakjîn – Namuslu kadın 

    Payîz – Güz, sonbahar 

    Pelşin – Mavi yaprak 

    Pervin – Ülker yıldızı 

    Perperok – Kelebek 

    Peya – Gurur 

    Pîroz – Kutlu, kutsal 

    Porzer - Sarışın 

     

    Raperîn - Ayaklanmak
    Rengin - Renkli 
    Rêzan - Mürşit , kılavuz , öncü 

    Reyna – Yeniden, tekrar 

    Rezvan - Bağ, üzüm 

    Robar - Nehir 

    Rojhat - Gündoğdu

    Rojda - Güneşin doğduğu an 

    Rojîn -  Gün gibi , güneş gibi , güneşsi

    Ronahi - Işık, aydınlık 

    Roni - Aydın, ışıklı

    Rojbîn - Gün doğuşu

    Rozerîn - Tanyeri 

    Rûhat – Gelen gün 

    Rûken – Sempatik, güler yüzlü 

     

    Serfiraz - Başarılı

    Serçiyan - Dağın başı, Dağbaşı

    Siyabend - Gölgenin gölgesi

    Sise – Beyaz tenli 

    Sosin - Çiçek çeşidi 

    Serhad - Doğu anadolu

     

    Şahbanû - Kraliçe

    Şerzan - Kavga bilen , savaş bilen

    Şîlan - Tomurcuk 

    Şivan - Çoban 

    Şîyar - Duyarlı, hisleri güçlü olan, kabiliyeti, anlama düzeyi yüksek olan ve refleksleri güçlü olan insan.

     

     

    Xezal - Ceylan

     

    Yekbûn – Tek olan

    Yekcan – Bir can 

    Yekmal – Tek sahip olunan 

     

    Zana - Bilen 

    Zelal – Saf, güzel, berrak 

    Zerya - Okyanus 

    Zîlan - Yeniden doğuş 

    Zîne - Düzgün 

    Zinar - Kaya 

    Zozan - Yayla


    Çocuklarımıza kürtçe isimler verelim değerlirimizi yaşatalım .
  • Hz. Meryemlerin,Hz. Haticelerin,Hz. Ayşelerin,Hz. Fatımaların sayısını çoğaltalım.
  • POSTALANMAYACAK MEKTUP

    Mahinur bir çehrenin seyrinde yazıyorum sana...
    Postalanmayacak olan bu mektubu...
    Kalemin ve kelamın sahibine hamd ile başlıyorum;
    Evveli ve ahiri tüm zamanların sahibine senalar olsun...
    Sen!..
    Ey kader diye ilk tanıştığım adem!
    Kusura bakma başka bir hitap bulamadım sana...
    Aslında bağrımın müebbet hapishanesinde...
    Sana ne hitaplar var da...Boş ver!
    Ben susayım bu cezaya, sen yine duyma!..
    Haydi kum gibi dökül hülyalarımdan...
    Kanadı firakla cilalanmış turna olup uç mazimin semasından...
    Paslı kalemimin ucunu aç...
    Batır derine...
    Daya iliğe...
    Ve çıksın bir feryad ile cümleye teslim edilmemiş feryadlar...
    Sen bu mektubu okumayacaksın nasılsa...
    Ben henüz fasl-ı baharında nazenin bir gonca idim...
    Hatırlar mısın?
    Gerçi gülzar değildi açmaya niyet ettiğim toprak!
    Etrafımı sarmıştı ,sen hasıl olduğun çağda her nevi pıtrak...
    Söyle hatırlar mısın?
    Nasıl unutursun ki?
    İşlediği cinayeti unutabilir mi cani?
    Yoo alınma sözlerime...
    Bu sözün gelişidir sen yalnızca dinle...
    Gidişini bana bırak!
    Gözlerim bu işte pek mahir...
    Hep gidenlere bakar ardı sıra ağlayarak!
    Mendili koy cebine şimdi, hiç sırası değil...
    Hem ağladığımı da nereden çıkardın?
    Ben severim soğan doğramayı, birazdan yemek yapıcam...
    Gördün mü bak kaç yıldız kaydı gözlerimden?
    Her birinin adı sen!
    Haydi dökül kum gibi kirpiklerimden...
    Kanım çekilsin sensizliğe seğiren damarlarımdan...
    Hani unuturdu insan!
    Nerede kaldı yoluna gözlerimi serdiğim bu derman?
    Çok istedim diye mi gelmedi o da?
    Ismar ettim kurda kuşa...
    Unutmayı alıp getirin bana...
    Getirin onu ne olur getirin ,Kaf dağında olsa da...
    Yok...Bir karışcık diyarda bir tutam kalmamış...
    Er kişi niyetine okunan salada bana saf bağlayan olmamış...
    Anlayacağın yine yâdımda...Yine aklımdasın ...
    Biliyorum bu mektubu hiç bir vakit okumayacaksın...
    Haydi kum gibi dökül hülyalarımdan...
    Kanadı firakla cilalanmış turna olup uç mazimin semasından...
    Paslı kalemimin ucunu aç...
    Batır derine...
    Daya iliğe...
    Ve çıksın bir feryad ile cümleye teslim edilmemiş feryadlar...Hayatın hangi perdesiydin en toy demimde açılacakken kapanan?
    Sende miydi başrol, ben miydim figüran?!
    Yolları toz eyleyip Mecnun olup sen değil miydin bana koşan?
    Ben gözleri henüz açılmamış yavru bir kuş idim...
    Bir efsanenin kahramanlarını nereden bilirdim?
    Leyla olma hevası gütmedim...
    Sen, ben Mecnun oldum dedikçe,vallahi Leyla'yım demedim!
    Sen düştün çöllere ben peşinden geldim...
    Aşkın bitmeyen dersini ilk ve son kez verdin...
    Ey mürebbim!
    Bu kadarcık kısa mıydı dersin?
    Hicranmış...Hazanmış...Ömür sürecek finalin!..
    Çöl kumları güneşi saklar aguşunda...
    Yakar ayakları güdemezsin...
    Bir de sahra rüzgarı eser ki sorma;
    Bulamaz da yönünü kaybedersin...
    Senin hatıralarında yürümek de işte öyle yakıcı...
    Bekliyorum ısmarladığım o ilacı...
    Sen...Günahsız halime kurulmuş darağacı!!!
    Söyle nerede kaldı katlinin celladı?
    Zira unutmayı ezber ettiğim gün senin defterin dürülecek mazimde!
    Tek leke,tek is kalmayacak istikbalimde...
    Sen kendine hasım kesilirken, ben meyalli aynalarda;
    Ben bu mektubu kime yazdığımı unutmuş olacağım...
    Ahh mazi eteğinde ha bire önüme savrulan yalan!
    Bakma unuturum dememe sen!
    Bu mektuplar ile dopdolu kucağım...
    Hatıralar talan...
    Sen hercai ç/ağında beni harına düşürmüş örümcektin...
    Ahh ben...Bir mevsimlik "an" nefeslik uçmayı düşleyen kelebek!
    Ağında koptu kanatlarım tek tek...
    İmzanı attın, bekletme bensiz hayatı!
    Döktüm kirpiğime takılmış tüm kumları...
    Yaktım ocağı...
    Söyleyin gelmesin beyhude yere postacı...
    Yırttım...
    Yaktım...
    Pulsuz du zaten gitmezdi adrese...
    Yandı kül oldu...
    Koca bir offf değil üfffff dedim...
    Savruldu bak bu mektupla birlikte nice sancı...
    Sabrımın demliğinde demlendi şükür çayı...
    İçeyim şimdi kana kana...
    Ben susayım bu cezaya, sen yine duyma!..


    /Kanarya Banu Dağ/