• Büyüdükçe değişti yüzüm gözüm ellerim..
    Büyüdükçe değişti yemek giyim zevkim ...

    Çok şeyim değişti ama ,
    Hala değişmeyen şeylerim de var
    Mesela çocukken de onca kavun içinden bakar bakar
    Seçtiğim mutlaka kelek çıkardı..

    Bu kural hiç şaşmadı şimdi bile aynı beceriye sahibim ..

    Hangi şehre gitsem
    Girdiğim üç sokaktan ikisi çıkmaz sokaktı ...

    Çünkü annesini dinlemeyen bir çocuk
    Büyüyünce navigasyonumu dinlerdi ...

    Cam silmeye kalksam yağmur yağdı ...

    Ama ben hep zoru sevdim ,
    Böyle bir şansla yinede pes etmedim
    Bu günlere kadar geldim ..

    Herkes rahat olsun bundan sonra da giderim...

    Eğri doğru bulurum yolumu
    Belki yorulurum bazen ama
    Bundan kime ne...

    Ben böyle deneme yanılma metoduyla
    Hayatıma şekil verdim...
    Çünkü sıradan tercihleri hiç sevmedim...!
  • Hayat baş­kalarına kavun, bize kelek yedirdiğini hiç saklamıyordu. Hayat biz olmasak da devam edeceğini her fırsatta yüzü­müze vuruyordu.
  • 142 syf.
    Topal'ın Evveli

    İnsanlar bilmiyorlar Buruk Oğlak. Benim bildiklerimi çok azı hariç, bilmiyorlar. Başta kaybetmeyi bilmiyorlar. Ölümün soğuk yüzü burunlarının ucuna kadar sokulmadan ne olduğunu hayal bile edemiyorlar. Kimseyi ayıpladığımdan değil. Ben de bilmezdim başıma gelmeden. Dağlana dağlana yaralarım, öğrendim. Üstüne toprak ata ata kapattım acılarımı. Yalnızlığın koynunda uyuttum sancılarımı. Kaybetmemeye yemin ettim. Benim demezsen kaybetmezsin. Neyim varsa emanet belledim. Emanet bekler gibi başını bekledim. Aç kalmayacak kadar yedim, örtünecek kadar giyindim. Harmanı savurdum; ama bir daneyi zayi etmedim. Toprağı sürdüm ama bir evlek yeri boş bırakmadım. Malı davarı sağdım; ama bir damla sütü yere damlatmadım. Bir eş, iki evlat yitirdim; ama tek kalan oğulu sefil etmedim hayatta. Ele güne avuç açtırmadım, muhannete muhtaç etmedim. Kimsenin yüzüne karşı bu oğul benimdir, demedim. Ana olamazdım ona elbet. Say ki baba da olamadım. Kendi öğrendi baka baka, düşe kalka. Kaybede kaybede. En son üç parmağını bıraktı memleket uğruna. Şimdi onun dahi emanet olduğunu biliyor. Esaslı baba oldu benim gözümde. Bir iki dil döktü. Çalışıp kazandığını istemeye kalktı ima yollu. Müsaade etmedim. Kaybetmiş adam yine kaybetmeye meyyaldir diye… İstedim ki demir gibi erisin önce. Dövüle dövüle gelsin kendine. Pek anlamadı ya. Ses etmedi yine. Bu iyiye işaret. Su böyle verilir çeliğe. Böyle sertleşir.
    Gaddar değilim ben. Ne yapıyorsam ona olan merhametimden, sevgimden. Yüzüne karşı söyleyemediklerimi dağda bayırda sana söylüyorum Buruk Oğlak. Devran böyle dönüyor. Razı olduğun kadarı düşüyor payına. Fazlasını talep edenin elindeki de gidiyor. Ben bire üç kaybettim. Hasan’ım bire beş kazanıyor. Çocukları zehir gibi. Hele Hatice Nur. Gözbebeğimiz. Hiç görmediği ninesinin kopyası. Çok taze daha, çok toy. Aynı ninesinin o yaşlarda olduğu gibi. Dünyayı sigaya çekecek gücü var. Çok soruyor, çok sorguluyor. Gönlüne kafasına uyanı yapıyor. Kadınımın huyları var onda. Anasına pek benzemiyor. Halbuki kız halaya çeker derdi büyükler. O yüzden aldım Seher'i Hasan'a. Anasının bana yoldaşlığı nasılsa, onun da öyle olsun diye oğluma. Allah var huyu iyidir. Toz kondurmam. Şükür ki torunum benzedi ninesine. Şükür ki anasından Hasan'a, Hasan'dan Hatice Nur'a miras bir damar kaldı. Yaşadığıma değdi hayat. Çabama değdi.
    Kadınımı Uzunpınar'dan Belenardıç'a yayan yapıldak kaçırdığımda o on beş ben on yedi yaşımızdaydık. Gelinin, damadın küçüğü olmazdı o vakitler. Ama kız kavrayıp kaçırmanın kavgası büyük olurdu. Oldu da. Ağaları baba evimizin kapısına satırlarla dayanınca anlamıştım. Korktum mu? Allah var korktum. Vallahi canımdan değil. Sevdiğimi elimden alırlar mı acaba diye korktum. Bir evin bir oğluydum. Babam da öyle. Arkamızda duracak hısım, akraba, emmi, dayı da yoktu. Uzunpınarlılar kalabalık. Vardım, küreği kavradım. Vuruşacaktım ölümüne. Gençlik işte. Tam kapıya yürürken, sevdiğim kadınım, Nuriye’m tuttu kolumdan: “Geri dur. Sen bilmezsin onların huyunu. Ziyan vermeden bırakmazlar işin ucunu. Bana güvenirsen bırak konuşayım.” Dilim lal oldu sanki. Bakakaldım. Vardı, er gibi kapıyı açtı. Sol eli belinde, sağ eli yumruk, haykırdı şaşkın şaşkın kendine bakan ağalarına:
    “Bana bakın bana. Bundan böyle ben Belenardıç geliniyim. Gücünüz kudretiniz beni buradan sökmeye yetmez. Sevdiğim adama vardım diye zulmedecekseniz aha karşınızdayım. Karar benim kararım. Kanımız aynı kan. Yüreğiniz yetiyorsa dökersiniz. Rahmetli babam, beni size hoş tutun diye emanet etti. Mal gibi istediğinize peşkeş çekin diye değil! Öleceğimi bilsem sevdiğimden vazgeçmem. Hadi şimdi elinizden geleni ardınıza komayın.”
    Yaşı biraz büyük olanlar bu sözlerden dönüşü olmadığını anlamışlardı işin. Uzatmadı Uzunpınarlılar. Düğün dernek yapıldı. Nuriye’m oldu evdeşim. Sandım ki o benim. Senesine Hasan doğdu. Dedim bu da benim. Beş yıla varmadan yine gebe kaldı Nuriye’m. Hastane yolu mu biliriz biz. Ebe kadın baktı, dedi: “Yavrular ikiz…” Demez olaydım, “Benim yavrularım onlar benim.” Nah senin, dedi felek. Kimine kavun kimine kelek! Yedinci ay tamam oldu demişti Nuriye’m. Eli yüzü şişmeye başladı o gün. Bir sancıdır tuttu bunu. Su içecek mecali kalmadı. Bir koşu ebeyi aldım getirdim. “Yavrulardan ümidim yok; ama gelini kurtarsak bari. Öldüyseler içeride zehirler bebeler gelini” deyince dünyam yıkıldı dünyam. Kolay mı bir kere benim dediğinden vazgeçmek. Veren Allah tamam da alanın o olduğuna iman etmek? İnsan bir kere eline geçeni ebediyen kendisine aitmiş gibi benimsiyor. Hâlbuki kazın ayağı öyle değil. Kader ağlarını örüp pustuğu yerden gülümsüyor. Kadınım da iki kuzusuyla göçüp gitti o gün. Keyfini süremedik yalan dünyanın. Yirmisinde ölür mü insan? Neden ulan Nuriye’m neden ulan? Hasan beş yaşına varmadan öksüz kaldı. Bir daha asla, kimin bu çocuk diye soranlara benim demedim. Hep emanet işte, sahip çıkanı yoksa bu kapının, diye cevap verdim.
    Ene buruk oğlak eneee! Ulan boynu küpeli. Ulan uzun kulaklı. Gören dert ortağım sanacak. İnsan insanı böyle dinlemez. Yarım saattir başın dizimde, kıpırdamadın bile. Üç gün sonra et tuttuğunda bıçağın altına da uzatacak mısın bu boynunu böyle? O gün de koklayacak mısın gömleğimin yenini? Yoksa sen de herkes gibi gaddar olduğumu mu düşüneceksin? Neyse ki senin düşünmek gibi derdin yok. Gam, tasa, keder bilmezsin. Ah be Buruk Oğlak. İnsanın yalan dünyada niye kimsesi yok?
  • Vakit akşama yakın, gök kızıla çalmış bir yaz günüydü.. Sıcak sıcak.. 'O esen-boğa da esmese hepten harabız' dedi içinden.. Yine o gün işten geç çıkmıştı. Bayramdan önce yetişmesi gereken bir iş onu bu vakte kadar oyalamıştı.. Tasarım yaparken kendini de kaybediyordu ya olsundu.. Hayalinde yaşattığı mekanların ete kemiğe büründükten sonra gerçeğini yaşamak ve yaşayan o mekanların hayat akışına dahli hep huzur verirdi. Şimdiye kadar madalya takmamışlardı emeklerine gerçi, hatta çoğu zaman çok ciddi eleştiriler de almıştı ama olsundu 'kimse bilmese de bir bilen var ya' diyip balıkların alıklıkları vız gelirdi. Bu düşüncelerle nerdeyse eve gelmişti, araba kullanırken düşünebilmek de bir aşamaydı ya işte bu da güzeldi.. Son kavşakta bi anda kilit olan trafik onu an'a geri getirdi "Londra asfaltı mübarek " diye söylendi, genelde sakin olan semtindeki anlık sıkışıklığa.. Solda bir kamyonet, arkasında belediye otobüsü ve ön kilit.. Tam kamyonetteki yeşil biberlere sapsarı kavunlara bakarken açılan yolda biraz ağırdan alsa hemen düdükler öterdi.. Çok acelesi vardı ya herkesin hani Tabakhane kaçardı falan aman diyeyim.. 'Neyse akşam akşam ayar etmiim' milleti dedi içinden düdükler ötmeden hemen ilerledi.. 'Alsa mıydım ya bi kavun.. Biberler tatlı mıydı ki..'diyesiye bi yüz metre çoktan gitmişti bile.. Kızdı kendine' ne düşünüyorsun ki, hep böyle yapa yapa çok şey kaçırmadın mı hayat akışında da.. Ne duruyorsun dön yol yakınken al işte' dedi. O sıkışıklıktan eser kalmayan yolda bir U çekti. Biraz ilerleyip kamyonetin arkasında da durdu. Sapsarı kavunlar, yeni koparılmış buram buram kokan biberler, ayşekadın fasulyeler... İlk defa fiyatlarını sormadan ne istediğini direk sordu "Biber tatlı mı? “
    " Tatlı. "
    " Bir tane de kavun istiyorum. Ama en ballısından olsun"
    Adam kasketini az yukarı kaldırıp en ballı kavunu seçmeye çalışırken o da daha neler var diye bakıyordu. Bi köşede Bi beze sarılmış ucundan hafif görünen keleklere takıldı gözü.
    Çocukluğunun en lezzetli yiyeceğiydi. Asla bi tüm keleği yiyemez muhakkak bi ortakçısı çıkardı.. Birbirine bakarak katır kutur kemirilen bi kelek iki çocuğun yüzünü tebessüm ettiren en tatlı şeylerden biriydi o zamanlar..
    "Kelek ne kadar" dedi.
    Kavunları toplarken kasaya evdeki çocuklara da beş on kelek atan adam "onları satmıyorum evde çocuklara attıydım" dedi. Sonra ne düşündüyse "size hediyem olsun" diyerek sarılı beze uzandı. Bi yandan sevinen bir yandan da "çoluk çocuğun rızkına mani olmayayım ama" laflarına kulak asmadan sekiz on civarı irili ufaklı keleklerden iki tane uzattı.. En tazesinden en katır kutur edeninden seçmeye çalıştığını görünce içini bir sevinç yüzünü de kocaman bir tebessüm kapladı.. Biber ve kavun 9,5 lira tutmuştu. Cüzdanında 10 lira çıkardı uzattı. Para üstünü vermek için hareketlenen adama 'tamamdır' dedi göz ucuyla memnuniyetini belli ederek. Adam önce bi durakladı "ama keleğin parasını da almış olacağım, o benim hediyemdi" dedi. Evet evet çocukluğuna dair bu hediyeye değer biçmek olur muydu..Hediyeydi o.. Utandı.. Aldı paranın üstünü.. Ve hediyeyi.. Geri döndüğüne değmişti.. 'iyi ki..'. dedi.. Ve tüm iyi dilekleriyle içinden 'Senin gibi adamların nesli tükeniyor, kendine iyi bak emi..' 'Vermeden almanın derdine düşmüş zamane kurnazlarına, kendini uyanık sanan fırsatçılara ve tüm çirkinliklerine rağmen adamım diye gezenlere inat sen çok yaşa emi' dedi..
    Dilinde, " ah felek zalim felek kime ceket kime yelek ,kimine kavun yedirdin, kimine yedirdin kelek.." şarkısı evin yolunu tuttu..
  • Devlet tarlasında yetişen kelek
    Gün gelir kendini devlet zanneder.
    Edep müflisine ilim ne gerek
    Cahil cehaleti servet zanneder...
    -Abdürrahim Karakoç-
  • 261 syf.
    ·Puan vermedi
    Önce bir çevirmen tanısak! Neden mi?

    Dünya üzerinde hatrı sayılır konuşma dili vardır. Bu dillerin farklı oluşu dünya görüşünde insanlara ulaşmayı kısıtlamaz. Bu kısıtlamanın ortadan kalması çeviri yapan saygın yazarların katkılarıyla olur. Bize bu düşünceleri yakından tanıma ve üzerine düşünme, ekleme, katılma ve eleştirme şansı veren bu yazarları biraz tanımakta yarar var. Zira biz ön sözden çok kitabın asıl yazarlarıyla ilgiliyiz, bu olması gereken bir şey fakat bunun aracısınında kim olduğuna bakmamız kendi edebiyatımızdaki cevherleri tanımamızı sağlayacaktır. Bu yüzden eserle ilgili görüşlerime geçmeden önce dünya klasiklerinden seçme eserleri dilimize kazandıran; yazar, çevirmen, profesör Mina Urgan'ı anmak istiyorum.


    İngiliz edebiyatını anlamamız da ve eserlerine ulaşmamızda büyük katkıları olan bir yazardır, aynı zamanda bir yazarın kızıdır, Tahsin Nihat'ın. Tahsin Nihat, Cumhuriyet'in kurulmasına tanıklık etmiş, çeşitli yazılar ve eserleriyle edebiyatı yer edinmiştir. "Adalar şairi" olarak bilinir. Ülkesindeki kritik dönemlere şahit olmuş bu yazarın kızına büyük bir kültür mirası bıraktığı aşikardır. Mina Urgan hayat görüşünü dostları ve çocuklarıyla paylaşan bilge bir kişiliğe sahiptir. Mütevaziliği eserlerinin ödül almasına karşı kendini sorgulamasıyla öne çıkar.


    "Yirmili yaşlardaydım.
    Yirmi yaşındakiler kendilerini pek beğenirler.
    Ben de kendimi bir şey sanıyordum.
    Sonra günün birinde trenle Anadolu'dan geçerken,
    lokomotif bir an durakladı.
    Ve bir kulübenin önünde kendi yaşımda bir kız gördüm.
    Kız, bir çeşit gururla başını kaldırmış, kayıtsız gözlerle
    trene bakıyordu. Neredeyse göz göze gelir gibi olduk bir saniye.
    İşte o sırada sanki bir şimşek çaktı kafamda.
    "Ben, o kulübenin önündeki kız olabilirdim;
    o kız da trende, benim şimdi durduğum yerde durabilirdi"
    diye düşündüm.
    Benim ben olmam, yabancı diller bilmem,
    üniversite okumam, kültürlü sayılamam, kendi mağrifetim değil,
    bir raslantının sonucuydu sadece.
    O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar."

    Mina Urgan



    Hayatta kişiliği öne koyan ve bu uğurda çağın gerekliliği olması adı altında "köşeyi dönmek" idealiyle yanan insanlara karşı çıkmış; eğer yaşadığım çağ adaletsizliği öne alıyorsa, eğer yaşadığım çağ inandığım şeyleri yadsıyorsa, eğer yaşadığım çağ da bayağılık ve çirkinlik egemen oluyorsa ben bu çağa neden ayak uydurayım? diyerek duruşunu sergilemiştir.


    Okumaya, öğrenmeye çok önem vermiş ve hayatın bunlardan tat almak için çok kısa olduğunu sık sık vurgulamıştır. Tartışma konusu olabilecek hususlar oluşturacak sözleri vardır.


    "Bir karpuz aldın ve eve geldin, baktın karpuz kelek hala yemeğe devam edecek misin? Kitaplarda böyledir. Her kitap okunmaz.” diyen Fethi Naci’nin öğüdünü ilke olurum edinir.


    Kimi okurlar katılır buna kimileri katılmaz. Gerçek olan şu ki bir insanın ortalama yaşı hayatta yazılı tüm kitapları okumaya yetmez ve bu insanın bir ilgi alanına yönelmesi gerektiği getirir.Sineklerin Tanrısı, toplumda etkili alan ve etkinin nedenlerine bakmamız için okunacak ufuk genişleten bir kitap. Kitabın içeriğine ve önemine gelince.


    Sineklerin Tanrısı William Golding’in ilk ve en tanınmış romanıdır. Yazar en uygar insanın bile bilinçaltında yatan şeytani düşüncelere odaklanmış olan yazar, iyi kötü arasındaki içsel mücadelesini ele almıştır.


    Savaş sırasında atom bombası tehlikesiyle tahliye edilen insanlardan oluşan bir uçağın vurulması sonucu uçak tropik bir adaya düşer. Yaşları 6 ile 12 aralığında olan bu çocuklar arasında yetişkin hiçkimse yoktur. Tüm yetişkinler hayatlarını kaybetmiştir. Bu durum ergenlik çağının verdiği liderlik düşüncesi ve fırsatı vermiştir. Anne baba otoritesi yoktur, toplum kısıtlaması ve kuralları yoktur... Yaşam mücadelesi beraberinde acımasızlığı getirmiştir. Başta her şey istediğimiz bir hayatın ürünü olarak veriliyor elimize masumiyetin simgesi çocukların elinde olan bir dünya... Hani hep deriz ya içimizde bir çocuk var ve bu çocuğa rağmen hep yetişkin bencillikleri yaşarız. İşte burda çocukların yetişkin olma kimliği ile kendilerini gerçekleştirirken geçirdikleri evrelere şahit oluyoruz ve tam anlamıyla bir “tedirginlik” yaşıyoruz. Güç, gücümüzün yettiğine gösterdiğiniz bir göstergesidir. Bu en aciz olduğumuzda ilk sarıldığımız şeylerin doğa ve hayvanlara olan tavırlar ile başlar.


    İnsanlar kendilerini doğanın efendisi gibi görürler. Hayvanlar ve bitkiler insan ırkı emrindedir. Bu düşünce doğanın yok oluşunu hızlandırır. Tek başına yaşam savaşı veren bu çocuklar, iç güdüsel olarak liderlik duygularına esir olmaya başlarlar. Çünkü insan ırkı yapısı gereği zarar vermeye, nefret etmeye ve kendini üstün görmeye meillidir.


    Medeniyet, iyi niyet, vahşilik uygar bir dünyada nasıl birlikte yaşar? Güçlü tasvirler ve kişilik analizleriyle eser okuyucularını dünyasına davet ediyor. Okunacaklar listesinde yer alan bu kitabı listede olduğu için değil, toplumun ve insanların en masum çocuklar üzerinde oluşturduğu hiyerarşinin sonlarına tanık olmak için okuyun.


    Keyifli okumalar!