• Körleşmekten, aldatıcı umuttan, bir algı gibi var olmaktan ve bir gün kamçı yemediklerinde ne kadar iyi durumda olduklarını iç çekerek söyleyen damgalılardan nefret ediyorum...
    Imre Kertesz
    Sayfa 61 - Can Yayınları
  • Sanırım, kitapseverlerin en çok sevecekleri eser, sevdikleri nesne, yani kitap üzerine yazılmış olan bir eser olacaktır. Kitaba ‘nesne’ demekle haksızlık, hattâ hakaret etmiş olabilir miyim? Bu soruyu, işin ehline; yani, eski tâbirle “mecânin-i kütüb” denilen kitap delilerine (bibliyomanlara) yöneltmek gerekir!

    Bugüne kadar, kitaplar üzerine çokça yazıldı. Bu konuda, benim bildiğim ve okuduğum kitaplar şunlar: Geceleyin Kütüphane (Alberto Manguel), Kitabın Tarihi (Albert Labarre), Kütüphane (Enis Batur), Kütüphanelerin Hikâyesi (Fred Lerner), Kayıp Kütüphaneler/Antikiteden Günümüze Yok Olan Koleksiyonlar (James Raven), Antikçadan Günümüze Her Yönüyle Kitabın Tarihi (Svend Dahl). [Prof. Dr. Hüsrev Hatemi hocamız, ‘Çelebi Bizi Unutma’ kitabındaki ‘Ya Kebikec’ yazısında, Muzaffer Gökman'ın, 1966 yılında yayımlanan ‘Evimizin Kütüphanesi’ kitabından söz eder. Bu kitabı da bulursam okumak isterim…] Yalnız, şunu söylemeliyim ki, benim favori kitabım, son okuduğum ve bu yazının da konusu olan ‘Kitap’ adlı eser oldu… [Ayrıca, ‘Kitap’ı yayıma hazırlayan Ali Akyıldız’ın yazdığı önsözde, “Necib Âsım’ın ‘Kitap’ı, Türkçede, konusu kitap, kitabın tarihi olan tek telif eser olma hususiyetini el’an (hâlâ) muhafaza etmektedir.” (s.10) bilgisi de var.]

    ‘Kitap’ın yazarı, şimdilerde adını çoklarının hatırlamadığı Necib Âsım (Yazıksız). Bir kitap âşığı olan Necib Âsım, orijinal adı ‘Kitap’ değil ‘Kitab’ olan eserini, eski tarihle 1311 (1893) senesinde yayımlatmış. Telif ve tercüme olarak, yirmi küsur eseri bulunan Necib Âsım, 1861’de Kilis’te doğmuş. Kuleli Askeri İdâdîsi (Lisesi) ve Harbiye Mektebini bitirmiş. Askeri okullarda Türkçe, Fransızca ve tarih dersleri hocalığı yaptıktan sonra, albay rütbesiyle emekliye ayrılmış. 1934 yılında ‘Yazıksız’ soyadını alan Necib Âsım, Meşrûtiyet’ten sonra, İstanbul Üniversitesinde (o zamanlar, İstanbul Dârülfünûnu’dur ismi) hocalık yapmış. 1927’de milletvekili seçilen yazarımız, daha sonradan, âşık olduğu yazı çizi işine ayırmış bütün zamanını. Türkçenin sadeleşmesini savunan bir dizi yazı kaleme alan Necib Âsım, İstanbul Üniversitesinde Türkoloji kürsüsünü kuran ve Türk Dili Tarihinin ilk profesörü olan bir isimdir. ‘Kitap’, işte böylesine önemli bir bilim adamının eseridir.

    Kendimi kitapsever, hatta kitapperest olarak adlandıran ben, açıkça söylemek gerekirse, ‘Kitap’ adını taşıyan bu eserden şimdiye dek haberim olmamasının utancını yaşıyorum şu günlerde. Gerçi, bunda benim cehaletimin payı büyük ölçüde olmakla birlikte; işi gücü -doğal olarak- edebiyat olan, edebiyat dergilerinde ve gazetelerin kültür sanat eklerinde köşeleri bulunan edebiyat sanatçılarının payı da, bence azımsanmayacak ölçüdedir… (Üstad Doğan Hızlan, ‘Çalıntı Kitap Deposu’ kitabındaki aynı isimli denemesinde,  Necib Âsım’ın ‘Kitap’ını anmıştır.) Neyse, şikâyeti bırakıp, yazıma döneyim.

    ‘Kitap’ı, yeni kurulan bir yayınevi olan Büyüyenay Yayınları yayımlamış. (Mayıs 2012) Bu eser, yayınevinin yayımladığı ilk kitap aynı zamanda. Bir yayınevi için böylesine önemli ve güzel bir eserle yayın hayatına başlamak hem çok prestijli, hem de riskli: Prestijli, çünkü çok iyi bir eser; ama aynı zamanda riskli, çünkü yayınevinin daha sonradan yayımlayacağı her kitap, doğal olarak, ilk yayımladıkları eserle mukayese edilecektir. Büyüyenay Yayınları, deyiş yerindeyse, kaliteli eserler yayımlamaya yazgılıdır artık…

    ‘Kitap’ın yeni harflere aktarımını, Prof. Dr. Orhan Okay Hoca kontrol etmiş. [Önsöz’de, “metnin çevirisi” denmiş ama bu, yanlış bir kelime tercihi olsa gerek: Çeviri, iki farklı dil arasında olur; oysa burada, aynı dil (Türkçe), fakat farklı yazı karakterleri/harfleri arasında aktarım yapılmış: Eski yazı (Osmanlıca harfler)Türkçeden, yeni yazı (Lâtin harfleri) Türkçeye.]

    Necib Âsım’ın ‘Kitab’ı, daha önce de yeni harflere aktarılmış: İletişim Yayınları, kuruluşlarının onuncu yılı şerefine, 1993 yılında, bu kitabı basmış. O baskıyı maalesef görmediğim için, kalitesi hakkında bir yorumda bulunamayacağım ama özel bir yıldönümünde bastıklarına göre, güzeldir diye tahmin ediyorum. (İçeriğiyle ilgili birkaç eleştiri yazısı okudum.) Büyüyenay ismindeki bu bebek yayınevinin yayımladığı baskı, daha kapağıyla çarpıyor insanı. Yayınevini kutlamak lâzım: Gerek kapağı, gerekse içeriğiyle (sayfa kalitesi, göz yormayan renk seçimleri, rahat okutan harf boyutu ve satır araları, kitabı yayına hazırlayan Ali Yıldız’ın açıklayıcı dipnotları ve kitapta geçen isim, kavram, mekân ve olaylara dâir, Mustafa Kirenci’nin hazırladığı yüz yirmi sayfalık ‘Açıklamalar’ bölümüyle), enfes bir kitap olmuş… Kitabın fizikî kalitesi ve güzelliği hakkında vereceğim şu misal, beni (ve benim gibi olan kitapperestleri) bilenler için, yeterli bir delil olacaktır kanaatindeyim: Okuduğum tüm kitapların altını çizen, sağına soluna notlar alan bendeniz, bu kitabı çizmek şöyle dursun, ilk sayfasına adımı dahi yazmaya kıyamadım.

    ‘KİTAP’IN HARİTASINI ÇIKARISAK

     ‘Kitap’ı yayıma hazırlayan Ali Yıldız’ın kitaba yazdığı önsözde, “Necib Âsım’ın ‘Kitap’ı, kitap hakkında bilgi sahibi olmak ve düşünmek için önemli bir müracaat kitabıdır” (s.9) dediği bu eser, yirmi beş bölümden meydana gelmiş. Necib Âsım, ‘Kitap’ını (ki, orijinal adı ‘Kitap’ değil, ‘Kitab’dır), ‘giriş’ denilebilecek ‘Mukaddime’ ve okuyucularına (Kârîine) hitap kısmından sonra, ilk yazı olarak, kitabın tarihiyle açıyor. Bu yazısında, kitabın tarih ve vasıflarına temas ettikten sonra, ‘yazı’ya geçiyor ve bizler, kitabı vücuda getiren ‘yazı’nın tarihine ve çeşitlerine dalıyoruz. Peki, yazı neden mürekkep? Elbette harflerden. ‘Elifbâ’ isimli üçüncü bölümde de, alfabeyi öğreniyoruz. Bu bölümde kısaca; dilbilgisine/imlâya, körler alfabesine (Âmâlar Elifbâsı) [Braille alfabesi –sp]; İbrânî, Yunan ve Romalıların, kendi alfabelerinde bulunan harflere sayı değerleri verip, harf rakamları (Erkâm-ı Harfiye) kullandığı bahsinden başlayarak, rakamların tarihine değiniyor.

    Dördüncü bölümde, bu harfleri yazacağımız gereçlere geliyoruz; yani, ‘Malzeme-i Tahrîriyye’ye. Burada, en ilkelinden en modernine kadar (kitabın yazıldığı dönemdeki modernlikten söz ediyorum elbette), yazı gereçleri anlatılıyor.

    BİR SANAT OLARAK YAZI

    Artık, kitabı yazacak malzemelere sahibiz. Sıra geldi, ‘Yazma Eserler’e; beşinci bölümün konusuna yani. Necib Âsım bizi, Mısır mezarında bulunan papirüs üzerindeki, cenaze merasimine ait yazmalara götürüyor ve yolculuğumuzun başlangıç noktası burası oluyor. Antik medeniyetleri dolaşa dolaşa, elyazmalarının pek az olduğunu söylediği Roma’ya, oradan da –artık, Cengiz Han gibi, Hülâgû gibi, Timur gibi, “erbâb-ı şiddet”ten ve İspanya yangınlarından ne kalmışsa geriye- İslâm dünyasındaki kütüphanelere uğruyoruz. [Bu kısımda, Vatikan’dan sonra en fazla kitaba sahip olan İspanya Escorial Kütüphanesini  (Manastır kütüphanesi –sp) öğreniyoruz. Elli bin cilt gibi muazzam bir sayıda elyazması eser koleksiyonu olan bu kütüphanenin sırrı, ağır cezai yaptırımlarıdır: Papa Gregory, buradan elyazması kitap çalanların aforoz edilmesini emretmiştir. (s.300-301)] Bu kısmın sonunda, güzel yazıya da temas ettikten sonra, sonraki bölümde, kıpkısa da olsa, ‘Unvân-ı Kütüp’ dediği, kitapların adlarına/künyelerine şöyle bir göz attırıp, elimizden tuttuğu gibi, kitap meraklılarının arasına atar bizi Necib Âsım.

    BİBLİYOFİL Mİ, BİBLİYOMAN MI?

    Kitap meraklılarını iki sınıfa ayırır Necib Âsım: ‘Muhibbân-ı Kütüp’ (kitapseverler) ve ‘Mecânîn-i Kütüp’ [kitap delileri ya da benin kendime verdiğim, aynı zamanda, internetteki bloğumun da ismi olan ‘Kitapperest’(ler)]. İnsan bu bölümleri okuyunca sormadan edemiyor, “Acaba ben hangi kategorideyim?” diye. Gerçi, kitap âşıkları kendilerini az çok bilirler… Necib Âsım’ın yaptığı ayrımı dikkate alırsak, kendimizi, kitapsever olarak tanımlamamız gerekecektir ama; en azından, ‘prestij’ olarak zorunlu hissederiz kendimizi ilk gruba girmeye! Şöyledir bu fark: “Kitap delileri, kitap muhiblerine (kitapseverlere) benzemezler. Bunlar yalnız kitap toplamak isterler. Bunlarla, mesela posta pulu, kundura, çubuk, yumurta toplama merakında olanlar arasında bir fark yoktur.” (s.128)

    Necib Âsım, bize, Saint-Simon’un hatıratından şu vakayı nakleder: ‘Kont İstre’ adındaki birinin şahsi kitabı, 52.500 cilt gibi muazzam bir sayıyı bulduğu hâlde, bu adam, elifi görse mertek sanacak kerte câhildir; ismini dahi yazamaz! Herhâlde bu da patolojik bir durum vaka oluyor artık…

    Bu bölümde, İngiliz ve Alman kitapseverlerin kendi aralarında karara vardıkları; “yatakta okunmayacak, kenarına notlar yazılmayacak, yapraklar kıvrılmayacak, sayfaları çevirmek için parmaklar ıslatılmayacak, yerken ve içerken okunmayacak, kitap üzerine aksırılmayacak…” gibi, onlarca katı kurallar var ki, okuyunca, “kitap mı okuyacağız, yoksa başına bir şey gelirse bir devletin mahvolmasına sebep olacak bir emanet mi teslim alacağız?” dedirtti bana. Hele hele, nasıl bir hayâlgücünün ürünü olduğuna karar veremediğim, evlere şenlik, “kedi veya çocukların arkasından kitap atılmayacak” hükmü yok mu! (s.120)  

    ‘KİTAP’TAKİ DİĞERKONULAR VE ‘KİTAP FALCILIĞI’

    Yukarıda anlattıklarımı takip eden bölümleri kısacak özetlemem gerekirse: ‘Takdime-i Âsar’da, kitapların ithaf edilmesinden; ‘Kitap-hâne’de, içlerinde Ninova, Babil, Bergama, İskenderiye gibi meşhur kütüphanelerden ve hangi ülkede kaç kütüphane ve kitap olduğundan; ‘Kıraat-ı Umûmiyye’de, topluluğa (açık veya kapalı alanlarda) kitap okumanın tarihçesinden; ‘Hâfız-ı Kütüp’te, ‘kitap koruyucuları’ dediği kütüphane memurlarından; ‘İlm-i Esâmi-î Kütüp’te, bibliyografi ilminden; ‘Kitapçılık’ta, mâlûm sanattan; ‘Kitap Falcılığı’ında, ilginç bir fal türünden (işte bu bölüm çok enteresan; misal, Ortaçağ’da, kitap falcılığının Yahudiler arasında yaygın olduğunu söylemiş. Yöntem şu: Tevrat’tan rastgele bir sayfa açılır ve bilinmek istenen neyse, ona ulaşmaya çalışılır.); ‘Kütüb-i Memnûa’ (Yasak Kitaplar)’da, tarih boyunca yasaklanan kitaplardan ve kitap yakma (ihrâk-ı kütüb) faciasından; ‘Kitaplar Ne Yolda Te’lif Ediliyor (Yazılıyor)?’da, haklı bir sorudan; ‘Tercüme’de, çeviri sanatının zorluğundan; ‘İhtisâr-ı Kütüp’te, büyük kitapların özet (muhtasar) hâllerinden; ‘Hangi Kitapları Okumalı?’da, bugün de şikâyetçi olduğumuz bir dertten; ‘Kitaplara Mükâfat’ta, hâlâ sürmekte (ve talep edilmekte) olan, maddi ve manevi ödüllerden; ‘Tıbâ’at’ta, Gutenberg’den itibaren çeşitlenen baskı tekniklerinden; ‘Yazı Bilgiçliği’nde, bugün dünyada ve ülkemizde hakkında kitaplar yazılan, ‘elyazısından karakter tahlil etme’ işinden; ‘İmza’da, tarih boyunca imza anlayışıyla, Türk ve Çin âdeti olan, -imza atamayanların yaptığı- parmak basma eyleminden; ‘Mühür’de, Tevrat’tan başlayarak [Firavun’un Yusuf peygambere, Mısır’ın idaresini verdiğini sembolize eden mühür-yüzüğü vermesi (Tekvin, 41/42) ve Süleyman’ın Mührü (Magen David –sp) gibi], bir iktidar sembolü olarak mühürden bahseder ve nihayet, ‘Kitapların Sonu’ bölümüyle, bu güzel eserini hitâma erdirmiş, yani bir anlamda ‘mühürlemiş’ olur.

    Belli: Necib Âsım’ın ‘Kitap’ ismindeki bu muhteşem eseri, başucu, hattâ baştâcı kitaplarım arasına girdi. Okuyacak bütün kitapsever için de böyle olacağına eminim…
  • 382 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    La sahifesi ile başlıyor kitap.

    “La: Olumsuzluk eki. Başkaldırı serbestisi.
    Ama değil mi ki tevhid kelimesi de la ile başlar:La ilahe.
    Bilinçli kabul kelimesi onun ardından gelir: illallah. “

    diyerek devam ediyor Nazan Bekiroğlu ve sanki tüm kitabı özetliyor. Devamında ise;

    “Kûn!
    Bir kâf. Bir nûn.
    Sonrası sükûn. “

    diyerek tüm anlattıklarını bitiriyor.

    Hz Adem... İlk insan... Şeytan... Cennetin en parlak, en kırmızı, en mükemmel varlığı... Ta ki Rab, Adem’e kendi ruhundan üfleyene kadar. Tüm melekler secde ederken, kurumundan geçilmeyen şeytan Adem’in şahsında Rabb’e isyan ederek secde etmez Adem’e. Cennetten çıkarılır. Ahdeder;

    “Benden üstün bildiğin beniademlerin hepsini yollarından döndürüp sana isyan ettireceğim.”

    Şeytanın türlü kışkırtmasıyla yasak meyveyi yiyen Adem ile Havva cennetten çıkarılırlar. Önce Adem sonra da Havva dünyaya gönderilir. Ve cennetten gelen duyguyla Havva, anneliği tadar: Habil ile Kabil dünyaya gelir.

    Ve Kabil... Şeytanın üflemeleriyle Sidre’nin aşkında kendi aşkına boğularak kardeş katili olur. Dünya ilk kez insan kanıyla tanışır. Pişmanlık... yüreğine yerleşir... ama...
    Kûn...
    Bir kaf, bir nun
    Gerisi sükûn...

    Kalemini sevdiğim yazarlardan Nazan Bekiroğlu. Bu kitabını okumak için neden bu kadar geç kaldım diye kızıyorum kendime. Herkesin az çok bildiği Adem ile Havva, Habil ile Kabil ikililerini muhteşem bir kurgu, şiirsel bir dil, sürükleyici anlatım ile bir kez de o dillendirmiş. İyi de etmiş.

    Kelime seçimleri, tasvirler, olayların anlatılış biçimi... Oku beni, oku ama anla; anla ve sindir der gibiydi. Kapağı kapadığım an boşlukta kaldım resmen. Çok beğenerek okuduğum bu kitabı seve seve tavsiye ediyorum. Kitapla kalın.
  • 330 syf.
    ·2 günde·5/10
    "Öyle bir kitap yazayım ki, okurlarım bu kitabı okuduktan sonra sadece akıcılık, sürükleyicilik ve sonunun aşırı şaşırtıcılığından bahsetsin." Zülfü Livaneli

    Az sonra bütün gerçekleri öğreneceksiniz, yolda bütün gerçekleri anlatırım, felaket bir sorun oluştu ama bunu ilerleyen sayfalarda anlatacağım, katil kim, dilinin altında bir cümle var söyle onu artık, çıkar o ağzındaki baklayı yeter...

    Hikayeler nerede başlar, gerçek nerede biter?

    Bu incelemede Kardeşimin Hikayesi kitabı hakkında hiçbir yerde olumlu/olumsuz eleştirisini göremediğim kitabın kapak seçiminden, Livaneli'nin kelime seçimleri ve edebi üslubundan, edebi kurmacanın retoriğinden, karakterlerin psikanalitik açıdan değerlendirilmesinden ve biraz da kendi eleştirilerimden bahsedeceğim.

    Öncelikle, kitabın kapağında bulunan René Magritte'in Aşıklar tablosunun tam hali bu:
    https://c1.staticflickr.com/...890_7bcbb6b9f9_b.jpg
    Doğan Kitap baskısında tablonun sağında bulunan kırmızı duvar, beyaz tavan, kartonpiyer detayı ve anca bu mimari elemanlarla birlikte anlamlanıp yorumlanabilecek mavi arkaplan maalesef ki görünmüyor. Bu konuda Doğan Kitap tablonun genel algısını bozduğu için eleştiriyi ilk olarak kendisi hak ediyor. Oysa ki bu detayların Kardeşimin Hikayesi kitabı için can alıcı detaylar olduğunu düşünüyorum.

    René Magritte sanatta gerçeküstücülük akımının önemli temsilcilerindendir. Livaneli'nin ise kurgusunda belirttiği gibi, insan soyunun duygularını anlatan, psikolojik derinliklerine inebilen tek birikim edebiyat olarak tanımlanmıştır. Yani anlıyoruz ki, edebiyatta yazarın kurguya karıştığı her tercih nesnellikten de bir parça payın öznelliğe geçmesidir. Bu da bizi sanatta ya da edebiyatta dış dünya gerçekliğinin birebir alınması gerekip gerekmediği sorunsalına götürür.

    Gerçeküstücülük akımındaki dış dünyanın salt nesnelliği eleştirisi, Kardeşimin Hikayesi kitabındaki karakterlerde edebi kurmacanın gerçek-kurgu uçları gidip gelen ve Magritte'in Aşıklar tablosunda olduğu gibi mimariyle çevrelenmiş ve somut mekanlarda kısıtlanmış olan gerçek karakterlerin ve yaşadıklarının ne kadar kurgu ve ne kadar yalıtılmış gerçek oldukları hakkında bize ipuçları sunar. Aşıklar tablosunda önemsiz görünen mimari detaylar tam tersine kadın ve erkek figürünün o derecede önemlileşmesini, giyim seçimlerindeki detaylar da insanların önemsiz görünen iç dünyalarının dış görünüşlerine ne kadar yansıdıklarını belirler. Tablodaki yüzlerin örtülmesi bir bakıma edebiyattaki gerçek-kurgu uçları arasında okura bırakılan bir tahmin payıdır.

    Gündemi meşgul eden konularla ilgili yazmayı seven, Gölgeler tarzı bir kitapla ticari kaygıyı hatırlatan, Edebiyat Mutluluktur kitabıyla mesnetsiz ve yanlış genellemeleri barındıran yazar Livaneli'den 3. okuduğum kitap olan Kardeşimin Hikayesi'nde de para kazanma amaçlı bir ürün yerleştirme olabileceğini düşündüren nesnelerin genel adlarıyla değil de ürün isimleriyle (örnek: Russian Standart) bahsedilmesi var. Bu yönüyle hem ticari bir kaygı olarak olumsuz eleştiriyi fakat aynı zamanda da edebiyatta eleştiri bağlamındaki yerel bir renk katma işlevini olumlu bir eleştiri olarak akıllara getirir. Kurmacanın retoriği yani "etkileyici ve ikna edici olmakla beraber içtenlikten veya anlamlı içerikten yoksunluğu" Kardeşimin Hikayesi okurlarında sürükleyicilik, akıcılık ve polisiye bir kurguya yaklaşmasıyla kendisini gösterir. Oysa ki edebiyat bu kadar basit bir husus değildir.

    Edebi estetik ve fonksiyonel bir fayda açısından bakacak olursak, bu, bir sanat eserinin anlattığı değerler bağlamından izole olamaması ve yazar-eser-okur arasındaki gelgitlerde okur tarafından bulunan değerlerde ve yaşanan içselleştirmelerde saklıdır. Kardeşimin Hikayesi ise tam da bu noktada polisiye, aşk, cinai bir roman olmaktan öte bir içsel yolculuktur. Çoğunluk tarafından dikkat çeken ve yorumlanan şey olan katil, cinayet, maktül vb. kriminal unsurlardansa esas elzem olan Ahmet-Mehmet karakterleri arasında yerini bulan gerçek-kurgu seçimleri, mimari ve somut mekanların insan psikolojisine etkileri ve günlük hayatta normal sandığımız insanlarda var olabilen psikolojik cereyanlardır.

    Psikanalitik kuram açısından bakacak olursak, Lacancı psikanalize göre erkek, kadın üzerindeki iktidarını yani "fallus"unu penis mahrumiyeti ve yoksunluk reaksiyonuyla sağlatmak ister. Romandaki yoksunluk, maktülün şehvani cazibesi akıllara haz sağlayamama ve yoksunluğunu giderememekten bahseden Lacancı psikanalizi getirir. Ayrıca baba otoritesinin kıskanılması ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği saplantıların akıllara Oedipus kompleksini getirdiği, erken yaşta bir travma yaşanıp sonuçlarının nöro-gelişimsel bozukluklar olabileceği otizm rahatsızlığı gibi çağrışımlar kitabın psikolojik boyutlarıdır. Ayrıca ana karakterin dokunamama fobisi doğuştan ya da sonradan bir travmayla oluşabilecek ve seri katillerde sıkça görülen bir hafefobiyi akıllara getirir.

    Olumsuz eleştirilerimden de bahsetmek istiyorum kısaca. Kitabın arka kapağında yazan "Muhteşem, mutlaka okuyun, sarsıcı bir yolculuk, sürekli şaşırtıyor." gibi yorumları görünce aklıma "Sanatını o kadar iyi gizlemiş ki atom mikroskobuyla bile görmek olanaksız." ya da "Kitap ayracınızı birinci sayfadan almanız tek kelimeyle imkansız." gibi antitezler geliyor. Arka kapağa böyle yazılar konması benim için bir anlam teşkil etmiyor.

    Bir karaktere hem başının üzerinde hale bulunan bir Hristiyan azizesi yakıştırması yapması hem de üzerine Mevlana sözleri atması akıllara yine romanı ticarileştiren bir meta düşüncesini getiriyor. Livaneli maalesef ki bu hataya Edebiyat Mutluluktur kitabında da düşmüştü. Bu maddelerin toplamının bana yansıttığı etkisi ise 10 üzerinden 5 puan olarak gerçekleşti.

    Genelde ölü yazarların kitaplarını yüzlerce yıl sonra okuduğumuz için 2013 yılında yayınlanan bu kitabı da 21. yy Türkiyesi ve eğer olursa 22. yy Türkiyesi'nin okuması arasında çok fark olacaktır. Basıldığından 6 yıl sonra okuduğum ve kitabın basıldığı dönemin içinde bizzat yaşayıp o gerçekliklere kendim tanık olduğum için detaysız ve derinliksiz kurgudan aşırı bir zevk alamamamın göstergesi bu da olabilir.

    Kardeşimin Hikayesi'nin 325 sayfası sırf bir katili bulmak için değil (keza katilin açıklandığı kısmın yöntemi tam bir fiyaskoydu), karakterlerin yaşadığı içsel yolculuklar, psikolojik saplantılar, detaylandırılamamış mimari öğelerin karakterleri önemlileştirdiği çözümlemeler için okunmalı. Bu konuda da ana karakterin çocukluğunda yaşadığı travma daha derin bir psikolojik buhran şeklinde yansıtılmalıydı. Livaneli, incelememe başladığım magazinvari cümleler ile sürükleyiciliği sağlamaya çalışmış fakat bu da roman içerisindeki zamansal atlamaların ve kurgu içerisindeki geçişlerin içlerinin boş kalmasına neden olmuş.
  • 184 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Nereden başlasam... Harika bir kitap. Tarihle iç-içe bir sevdanın hikayesi bu kadar mı güzel anlatılır...

    Amin Maalouf bu coğrafya insanını öyle güzel analiz etmiş ki, hem duygusal, hem siyasal hem de inanç dünyasını çok iyi biliyor.. Bütün bunların ötesinde bunu çok güzel hikâyelestiriyor ve kaleme alıyor. Maalouf'un en iyisi Semerkant belki de ama bu kitap bende ayrı yer etti. Hem biranönce sonunu öğrenmeyi hem de hiç bitmemesini istedim.

    Kitabın çevirmeni Saadet Özen'e teşekkür etmeden olmaz. Bu muhteşem çeviri, bu harika kelime seçimleri için bol bol teşekkürler. Çok yakın bir kitap kurdu dostum ile yaptığımız sohbetlerde hep konuştuğumuz gibi, çevirmenler adeta kitabı baştan yazıyorlar...