• Kelimelerin insan algısındaki gücü yıkabilir."
  • Aptallar "söz ile mi yönetecek" dedi. Peygamberin hepsi söz ile yönetti, yani kelimelerin gücü ile, emir ile...
  • Dikkat spoiler çıkabilir.
    Ece Ayhan okursanız, kalebent neymiş diye internete göz gezdirir önce anlamına sonra ekşi sözlüğe bakarsınız. Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın bir kalebent olduğunu da ekşiden öğrenirsiniz. Aa ne ilginçmiş der duygusal öğrenme yaşarsınız. Yani ki, Ece Ayhan genel kültürün ta kendisidir.
    Anlaşılmayı hedeflemeyen, okuru önemsemeyen bir şair ile karşı karşıyasınız. ''Kurduğum şiirde okuru tamamen siliyorum'' demiş adam. Daha ne desin? ''Okuru sarsmalıyız, şımartılmıştır.'' diyen bir şair ile karşı karşıyasınız. Sanat çevreleri tarafından bile benimsenmemiş, takdir görmemiş, eleştiri yağmuruna tutulmuş bir şairle karşı karşıyasınız.
    Benim okumam son derece keyifli oldu ve onu çok iyi anladım diyebilirim. Çünkü önce hayatını okudum. Günlüklerini okudum. Çıktığı tv programını izledim. Söyleşilerde hangi soruya ne cevap vermiş inceledim. Kitaba başlamadan önce sanat dünyasının onu neyle suçladığını, ne sebepten bu suçlamaya gittiğini, Ece Ayhan'ın da ''bu suçlamaları reddediyorum çünkü sebeplerini anlamaya çalışmıyorlar'' dediğini öğrendim. A bu adamın böyle bir eğilimi var ama bunu şu sebeple yapmış, anlaşılamadığı için de şununla suçlanmış; ama ben onu anlayabiliyorum dedim okurken. Böyle olunca şiirin kapıları aralanıyor. Şiirinde tarih, doğa, müzik, argo, din, mitoloji gibi alanlarla alakalı ayrıntı terim ve özel isimler var. Yani tarihten birinin adı geçmiş şiirde ama siz o adamı tanımıyorsunuz. Şairin sizi göndermek istediği alana varamazsınız. Orada size bir şey hatırlatmaya çalışmış, siz bilmediğiniz için hatırlayamıyorsunuz. Bu şu açıdan eğlenceli olabilir. İkizler burcu, kova burcu falansınızdır. Bilmediğiniz bir şeyi araştırmak sizin için eğlencedir. Kimmiş bu ya der dalar okur da okursunuz. Sonra hiç unutmazsınız çünkü lisedeki tarih öğretmeniniz değil Ece Ayhan öğretmiştir size bu tarihsel bilgiyi. Misal ben askerî terimleri pek bilmem. Ama öğrenmek keyif verir. Pençik kelimesini belki lisede anlattılar bir sistemin adı ama unuttum ya da bilmiyordum belki. Penç ve yek kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Farsça. mmm nefis bayılırım böyle şeylere. EE bu beş ve bir ne oluyor yani? kimin beşte birini ne yapıyorlar okudum ve lisede çook sıkıcı tarih öğretmenimin bana öğretemediği (çünkü adam sıkıcı bi kere) terimi Ece Ayhan bana öğretti (çünkü karizmatik ve hiç sıkıcı değil on numara adam be). Şiirinde halk söyleyişleri (örnek: ışkırlak. fes, külah,başlık, şapka anlamlarına geliyor) ve terimler olduğundan eğer kitap okurken şu kelimenin anlamı neymiş diye bakmaya üşeniyorsanız hiç okumayın. Bilakis böyle şeylerden keyif alıyorsanız benim gibi, o zaman bayılacaksınız. Ece Ayhan, çaba göstermeyen okuyucudan kendisi hoşlanmıyor zaten. Nasıl bir şairle karşı karşıyasınız biraz ipucu vereyim: bu adam lisede Ezra Pound, Elliot, Beckett, Cummings gibi şairlerin şiirlerini ORİJİNALİNDEN okumaya çalışıyor. Lisede!
    Sonra, aklıma gelenler, farklı bir söz dizimi var şiirinde, kelime deformasyonu var, soyutlama var, uzak çağrışımlı kelimelerin bağdaştırılmasından doğan çözülmesi güç imgeler var. Bir Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi ya da bir Türk Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisi su gibi içer, kana kana içer, keyif alır, coşar. Ama altyapısı ya da çaba göstermeye, araştırmaya, emek harcamaya gücü olmayan bir lise öğrencisi mesela okumasın derim. Çünkü muazzam eserleri okuyan bazı öğrencilerim kitabı hiç anlamadan geliyor. Başyapıt diyebileceğim bir film izletiyorum öğrencime ''hocam çok sıkıcıydı ne yani sonunda çocuk ölüyor'' diyor. Diyorum ki bu çocuk bunu okumasın ya, bu çocuk bu filmi izleyeceğine gitsin soldat oynasın onun olayı o çünkü. İzlese de olmuyor, okusa da o kapı ona aralanmıyor. Alice kapıdan geçebilmek için boyunu küçültecek bir hap içiyordu değil mi? Çünkü o hap olmadan denediğinde eğilip bükülse de o kapıdan sığmıyordu. Ece Ayhan şiirinin size kapı aralaması için de gerekli şartlar var. Zaten Ece Ayhan bir ''şiir okumaya giriş şairi'' değildir. Ne bileyim bazıları Erzurumlu Emrah okusa daha doğru belki o aşamada.
    Ece Ayhan, 2. yeni şiirine LOGARİTMALI ŞİİR diyor. Nasıl logaritma cetvel olmadan çözülemezse bu şiir de kolay anlaşılmaz diyor. Şahsen bütün 2. yeni şairleri için bunun geçerli olduğunu düşünmüyorum ama bu kitap için fazlasıyla geçerli. Cetvelini alan buyursun efendim. İnanılmaz keyifliydi, bayıldım. Hayal dünyamın ve beynimin geliştiğini hissettim. Çoğu şiirde kahkaha patlattım. Hatta kahkahaların biri belediye otobüsünde denk geldi. (Uyarı: kamuya açık alanlarda okumayınız.) Bir de epey yerde ''vayy canına adam nası bişey kurmuş yahu, bunu 250 sene yaşasam hayal edemezdim, vay be'' falan dedim. Belli kavramları evde sürekli tekrar edip durdum kendime, on numara yahu falan dedim duvarlara bakıp. Duvarda Ece Ayhan'ın alışılmamış bağdaştırması bana bakıyordu. Apartman değil aparthan demişti mesela bir şiirde. Çok iyiydi ya. Bir sapma bu kadar işlevsel olabilir. Kuş bakışı demiyor da anka bakışı diyor. 'Adamsın Ece Abi'' diyorum. Ece zaten onların memleketinde ağabey manasında kullanılıyormuş yerel söylemde. Bir de önyargılı bir insansanız, şiirde terbiye arıyorsanız bu kitabı da, Bukowski'yi falan da okumayın. Çünkü Ece Ayhan şiir hayatın her alanını kurcalamalıdır diyen bir şair ve her türlü konuyu işlemiş şiirlerinde. Kim ne der bakmamış. Misal ben bu kitabı okurken annem ne okuyorsun bakayım sen diye bir çıkıştı. Aa ne terbiyesiz adam ayol diyecek insanlara okutulacak bir şiir değil onunkisi. Fakat önyargısız, hayal dünyasını geliştirmeyi seven biri için de hayatının kitabı olabilir. Vaktim olsa da bir daha okusam dediğim kitaplardan. Kütüphaneye de henüz iade etmedim. En iyisi biraz okuyayım.
  • Kelimeler.. Sayfadan çıkıp etrafınızda dolaşıyor, bazen bir dostla, anıyla yanınıza geliyor. Kelimelerin gücü öyle güzel betimlenmiş, öyle hoş somutlaştırılmış ki kendinizi onlardan alamıyorsunuz.
    Kitabın başında anlatıcının kim olduğunu kavrayamıyor insan ama fark ettiğinde de kitabı elinden bırakamıyor.
    Savaşın zorluğu, Yahudilerin uğradığı şiddet, insanın insana yaptığı haksızlıklar, acılar, kayıplar ve bu yıllarda çocuk olmak..
    Kitabı okumanızı, bambaşka bir dünyaya açılmanızı dilerim.
  • Dada, Dadaizm veya Dadacılık 1. Dünya savaşı yıllarında başlamış kültürel ve sanatsal bir akımdır. Dada Dünya Savaşının barbarlığına, sanat alanındaki ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa ve erotizme bir protesto olmuştur. Mantıksızlık ve var olan sanatsal düzenlerin reddedilmesi Dada'nın ana karakteridir. Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Dada’cı yazarlar, kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini, pisliğini, iğrençliğini, berbatlığını, rezilliğini vurguluyorlardı.
    Gerçeküstücülük ya da sürrealizm, Avrupa'da birinci ve ikinci dünya savaşları arasında gelişmiştir. Temelini, akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadaistlerin eserlerinden alır. 1924'te "Manifeste du Surrealisme"i (Sürrealizm Manifestosu) hazırlayan şair Andre Breton'a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Gerçeküstücülük akımı, gerçek dışı anlamında değil aksine gerçeğin insandaki iz düşümü şeklinde bir yaklaşımdır.
    Sigmund Freud'un teorilerinden etkilenen Andre Breton için, bilinçdışılık düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneğiydi. Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutuyor, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurguluyordu.

    Dadaizm ve sürrealizm iç içe geçmiş iki kavram ve bu iki akımın öncülerinden yazar. Bu noktada metin kısa olsa da anlaşılması biraz zaman alıyor. Bu iki akıma çok ciddi göndermeleri olan bu kısa romanda. Pek çok kitap ve akıma göndermeler olan kitap; bir yazıcı Ben’in bir pasajdan başlayıp etrafa yayılan gözlemlerini duygularını anlattığı kısa bir romana dönüşüyor. Bu süreçte insan var oluşunu ve meta ile ilişkisini bu iki akım doğrultusunda irdeliyor. Bilinçdışı ve düzensizlik kavramını zıttı ile yani bilinç ve düzenle anlatmanın o ince yolunda geziniyor yazar. Çevreyi pasajı anlatırken insan doğasını modernleşme denen yeni akımı ve ibadet yerlerinin yer değiştirdiğini anlatıyor sürrealist bir yaklaşımla.
    Kah tuvalete konuk oluyor kah bir pul satan antikacıya. Politika, rüşvet ve haksızlığın bir harmanı yaşanırken Paris sokaklarında buna tepkisini dile getiriyor. Oynak bir zeminde kabul ettiğimiz şeyler üzerine inşa ettiğimiz dünyanın kirini pasını aktarıyor. Tabiattan insan tabiatına geçerken parçalıyor insan düşün süreçlerini. Hayal gücünü cisimleştiriyor tıpkı sıkıntıyı anlatırken yaptığı gibi. Beyhude çabaları anlatıyor satır aralarında. Ve en çok tabiata hasret insan doğasında bahçelere dem vuruyor:
    “İnsanda tuhaflığa, başıboşluğa, divaneliğe dair olan ne varsa, tümüne şu iki hecede rastlamak mümkündür: Bahçe. Kendini elmaslarla süsleyecek yakut bakırın içine yükleyecek kadar ileri gitmiştir insan, lakin bahçeleri icat etmekten daha tuhaf, daha beklenmedik bir fikre hiç sahip olmamıştır. Bir keyif imgesidir ağaçların dibine yaslanıp, çimenlerin üzerine yayılan. Kendini bulur o Serapta, Çağlayan çeşmeleri, Çakıl taşları ile bezeli yollarıyla, zihninden asla bütünüyle yitmemiş efsanevi cennette görür kendini. Bahçeler, kavisleriniz, sadeliğiniz, kırılan gerdanlarınız, yumuşak buklelerinizle, zihni mesken bellemiş kadınlarsınız sizler, çoğu zaman budala, çoğu zaman habis fakat her daim sarhoşluktan, her daim yanılsamadan ibaret. Taflan hudutlarınızın içinde, şimşir çitlerinizin ardında, dermansız düşer insan, okşayışların dilinden anlar olur ancak gerisin geri döner su kovalarıyla müsemma çocukluğuna. Biz zat su kovasıdır artık güneşin altında islak saçlarıyla. Tırmıktır, kürektir. Çakıltaşıdır. Bahçeler, siz samur kürk manşonlara, dantelli mendillere Likörlü çikolatalara benzersiniz. Dudaklarınızı cam balkonları yapıştırırsınız bazen, çatıların üzerini örten siz olursunuz hayvanlara özenip, miyavlarsınız avluların kuytuluklarında. Ben kütük kayıtlarınızda uyudum sizin: kolum düştü yana, kaçıştı küçük karıncalar toprağın altına. Çiçekler iyi oluyordu göre karşı. Kızgın toprağın üzerinde büyük beyaz örtüler kaçışıyor, yeşil kıyı Nil’i özlüyordu. Çimlerinizde oynadım, ağaçlıklı bir yoldan geçerken, yüreğimi tekmeledi ayağım, cennetle cehennemin arasına düştü yüreğim. Sıra sıra çiceklerinizin önünde, güvertedeki bir göçmen gibi mendilimi salladım. Gemi demir aldı çoktan. Bahçede yığınla alet, aralarında vasat arzular, akşamın huzuru, kuruyorlar güneşte gömleğimle birlikte. Güneşin gönlünden bir saksı sardunya kopmuş bizlere.”
    Gerçeküstü bir yaklaşımı anlatmak elbette o kadar kolay olmuyor. Uzun ve çetrefilli cümleler kullanıyor. Sizi zora sokan yaklaşımlar ve çıkarımlarda bulunuyor. Hayal gücü ise en çok gönderme yaptığı alan oluyor bu zaman zaman ağdalı olabilen anlatımda:

    “Bütün bir hayal gücü faunası, denizler altındaki bütün bu nebati hayat, gölgeden örülmüş bir saç misali, insan eyleminin ışık almayan bölgelerini mesken tutmuş sürdürüyor yaşamını. Orada beliriyor zihnin dev fenerleri, şekilleri, saflıktan yana fakir sembolleri andıran. Gizemin kapısı, insani bit zafiyet açıyor o kapıyı ve içindeyiz nihayet, karanlığın krallığında. Yanlış bir adım, sürçen bir hece kafi ele vermeye insanın aklındaki düşünceyi. Mekanların tekinsizliğinde, vazifesini yapmaktan aciz kilitler vurulmuş sonsuzluğun üzerine. Yaşayanların en muğlak eylemlerini ifa ettikleri bu yerde, an geliyor, cansız olan, onların en mahrem dürtülerinin yansımasına bürünüyor...”

    Gerçeküstü yazım dünyasının temel taşlarından ve en önemli metinlerinden sayılan bu roman felsefe dünyasının simge isimlerinden psikolojinin babası Freud’dan bahsediyor açık açık. Kurgusal bütünlüğü çok olmayan ve karakterlerin isimlerinden çok varoluşlarının doğa ve şehir manzarası eşliğinde sunulan roman sizi kişisel ilişkilerinizi düşünmeye, yanınızdan akıp giden insanları ve hayatı tekrar gözden geçirmeye zorluyor sizi. Kurgusal dünyanın içinde var olan tüm kavramlara sözcük içinde yer veriyor. Kelimelerin kısıtladığı dünyanın coğrafyasında sizi bir sürrealist gezintiye çıkarıyor.
    Keyifli okumalar!
  • İstediğin kadar konuş, beni yaralayamazsın. Aslında bu doğru değil. Cidden. Aslında kelimelerin muhteşem bir gücü vardır.
    İnsanların bizim için ne düşündüğünü umursamayabiliriz ama birkaç kelimeyle bizi bir araya getiren yada darmadağın eden biri mutlaka vardır.
  • Kelimelerin gücü
    Peygamberlere verilmiş bütün mucizelerden
    daha etkilidir.

    Deniz Sarıtop