• Aşık kendi hakikatini kurar. Gerekirse yalanlarıyla kurar. Kurduğu, kurabileceği her cümlenin öznesi sevdiği kadındır, kafasında gezen her kelimenin doğruluğu, sevdiği kadını kendisine yakınlaştırma gücü kadardır. Hayatında öyle ya da böyle yer tutan herhangi bir şeyin hakikatini belirleyen tek ölçü, o şeyin, sevdiği kadının kalbine dokunabilmesini mümkün kılmasıdır. Bu dünyada erişebileceği tek menzil o kadının kalbidir. Yol sevdiği kadının kalbine gidiyorsa yoldur. Onun dışında sadece çıkmaz sokaklardan ibarettir.
    Tarık Tufan
    Sayfa 115 - Profil Kitap
  • Fakir adamın çadırı
    Eskiden Kâğıthane Köyü‘nde sadece bir tane bakkal vardı. Beş liranız da olsa, beş bin liranız da, alabileceğiniz şeyler neredeyse aynıydı. İşte bakkalın gıda reyonu: Bir teneke bisküvi, bir teneke gofret, bir kasa gazoz, bir kavanoz şeker, bir kutu lokum. Bütün çeşit bu kadardı. Dolayısıyla, ortadaki şey, yoksulluk değil, yokluktu. Yokluk, tıpkı ölüm gibi, herkesi eşit kılıyordu.

    Şimdi her sokakta en az iki tane market var. Ama bu kez de yoksulluk söz konusu...

    Önceden maddi durumu iyi olmayanlara fakir denirdi. Ahlakı etiğe, hırsızlığı yolsuzluğa, insanı bireye dönüştürenler, fakirliği de "alım gücü" olarak adlandırdılar. Fakir dediğiniz zaman, kulağa hoş gelmiyor. Üstelik bu kelimenin itici bir tarafı da var. Ama alım gücü, bakın, insanı hiç de rahatsız etmiyor. Sadece tüketim toplumunu çağrıştırıyor, o kadar.
  • Dikkat spoiler çıkabilir.
    Ece Ayhan okursanız, kalebent neymiş diye internete göz gezdirir önce anlamına sonra ekşi sözlüğe bakarsınız. Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın bir kalebent olduğunu da ekşiden öğrenirsiniz. Aa ne ilginçmiş der duygusal öğrenme yaşarsınız. Yani ki, Ece Ayhan genel kültürün ta kendisidir.
    Anlaşılmayı hedeflemeyen, okuru önemsemeyen bir şair ile karşı karşıyasınız. ''Kurduğum şiirde okuru tamamen siliyorum'' demiş adam. Daha ne desin? ''Okuru sarsmalıyız, şımartılmıştır.'' diyen bir şair ile karşı karşıyasınız. Sanat çevreleri tarafından bile benimsenmemiş, takdir görmemiş, eleştiri yağmuruna tutulmuş bir şairle karşı karşıyasınız.
    Benim okumam son derece keyifli oldu ve onu çok iyi anladım diyebilirim. Çünkü önce hayatını okudum. Günlüklerini okudum. Çıktığı tv programını izledim. Söyleşilerde hangi soruya ne cevap vermiş inceledim. Kitaba başlamadan önce sanat dünyasının onu neyle suçladığını, ne sebepten bu suçlamaya gittiğini, Ece Ayhan'ın da ''bu suçlamaları reddediyorum çünkü sebeplerini anlamaya çalışmıyorlar'' dediğini öğrendim. A bu adamın böyle bir eğilimi var ama bunu şu sebeple yapmış, anlaşılamadığı için de şununla suçlanmış; ama ben onu anlayabiliyorum dedim okurken. Böyle olunca şiirin kapıları aralanıyor. Şiirinde tarih, doğa, müzik, argo, din, mitoloji gibi alanlarla alakalı ayrıntı terim ve özel isimler var. Yani tarihten birinin adı geçmiş şiirde ama siz o adamı tanımıyorsunuz. Şairin sizi göndermek istediği alana varamazsınız. Orada size bir şey hatırlatmaya çalışmış, siz bilmediğiniz için hatırlayamıyorsunuz. Bu şu açıdan eğlenceli olabilir. İkizler burcu, kova burcu falansınızdır. Bilmediğiniz bir şeyi araştırmak sizin için eğlencedir. Kimmiş bu ya der dalar okur da okursunuz. Sonra hiç unutmazsınız çünkü lisedeki tarih öğretmeniniz değil Ece Ayhan öğretmiştir size bu tarihsel bilgiyi. Misal ben askerî terimleri pek bilmem. Ama öğrenmek keyif verir. Pençik kelimesini belki lisede anlattılar bir sistemin adı ama unuttum ya da bilmiyordum belki. Penç ve yek kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Farsça. mmm nefis bayılırım böyle şeylere. EE bu beş ve bir ne oluyor yani? kimin beşte birini ne yapıyorlar okudum ve lisede çook sıkıcı tarih öğretmenimin bana öğretemediği (çünkü adam sıkıcı bi kere) terimi Ece Ayhan bana öğretti (çünkü karizmatik ve hiç sıkıcı değil on numara adam be). Şiirinde halk söyleyişleri (örnek: ışkırlak. fes, külah,başlık, şapka anlamlarına geliyor) ve terimler olduğundan eğer kitap okurken şu kelimenin anlamı neymiş diye bakmaya üşeniyorsanız hiç okumayın. Bilakis böyle şeylerden keyif alıyorsanız benim gibi, o zaman bayılacaksınız. Ece Ayhan, çaba göstermeyen okuyucudan kendisi hoşlanmıyor zaten. Nasıl bir şairle karşı karşıyasınız biraz ipucu vereyim: bu adam lisede Ezra Pound, Elliot, Beckett, Cummings gibi şairlerin şiirlerini ORİJİNALİNDEN okumaya çalışıyor. Lisede!
    Sonra, aklıma gelenler, farklı bir söz dizimi var şiirinde, kelime deformasyonu var, soyutlama var, uzak çağrışımlı kelimelerin bağdaştırılmasından doğan çözülmesi güç imgeler var. Bir Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi ya da bir Türk Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisi su gibi içer, kana kana içer, keyif alır, coşar. Ama altyapısı ya da çaba göstermeye, araştırmaya, emek harcamaya gücü olmayan bir lise öğrencisi mesela okumasın derim. Çünkü muazzam eserleri okuyan bazı öğrencilerim kitabı hiç anlamadan geliyor. Başyapıt diyebileceğim bir film izletiyorum öğrencime ''hocam çok sıkıcıydı ne yani sonunda çocuk ölüyor'' diyor. Diyorum ki bu çocuk bunu okumasın ya, bu çocuk bu filmi izleyeceğine gitsin soldat oynasın onun olayı o çünkü. İzlese de olmuyor, okusa da o kapı ona aralanmıyor. Alice kapıdan geçebilmek için boyunu küçültecek bir hap içiyordu değil mi? Çünkü o hap olmadan denediğinde eğilip bükülse de o kapıdan sığmıyordu. Ece Ayhan şiirinin size kapı aralaması için de gerekli şartlar var. Zaten Ece Ayhan bir ''şiir okumaya giriş şairi'' değildir. Ne bileyim bazıları Erzurumlu Emrah okusa daha doğru belki o aşamada.
    Ece Ayhan, 2. yeni şiirine LOGARİTMALI ŞİİR diyor. Nasıl logaritma cetvel olmadan çözülemezse bu şiir de kolay anlaşılmaz diyor. Şahsen bütün 2. yeni şairleri için bunun geçerli olduğunu düşünmüyorum ama bu kitap için fazlasıyla geçerli. Cetvelini alan buyursun efendim. İnanılmaz keyifliydi, bayıldım. Hayal dünyamın ve beynimin geliştiğini hissettim. Çoğu şiirde kahkaha patlattım. Hatta kahkahaların biri belediye otobüsünde denk geldi. (Uyarı: kamuya açık alanlarda okumayınız.) Bir de epey yerde ''vayy canına adam nası bişey kurmuş yahu, bunu 250 sene yaşasam hayal edemezdim, vay be'' falan dedim. Belli kavramları evde sürekli tekrar edip durdum kendime, on numara yahu falan dedim duvarlara bakıp. Duvarda Ece Ayhan'ın alışılmamış bağdaştırması bana bakıyordu. Apartman değil aparthan demişti mesela bir şiirde. Çok iyiydi ya. Bir sapma bu kadar işlevsel olabilir. Kuş bakışı demiyor da anka bakışı diyor. 'Adamsın Ece Abi'' diyorum. Ece zaten onların memleketinde ağabey manasında kullanılıyormuş yerel söylemde. Bir de önyargılı bir insansanız, şiirde terbiye arıyorsanız bu kitabı da, Bukowski'yi falan da okumayın. Çünkü Ece Ayhan şiir hayatın her alanını kurcalamalıdır diyen bir şair ve her türlü konuyu işlemiş şiirlerinde. Kim ne der bakmamış. Misal ben bu kitabı okurken annem ne okuyorsun bakayım sen diye bir çıkıştı. Aa ne terbiyesiz adam ayol diyecek insanlara okutulacak bir şiir değil onunkisi. Fakat önyargısız, hayal dünyasını geliştirmeyi seven biri için de hayatının kitabı olabilir. Vaktim olsa da bir daha okusam dediğim kitaplardan. Kütüphaneye de henüz iade etmedim. En iyisi biraz okuyayım.
  • Şaban Ali Düzgün Hoca
    Cihad kelimesi, cehd/gayret; mücâhede (oto kontrol/ kendini disipline etme), içtihat (sorun çözecek düşünce üretme), müçtehid (mütefekkir âlim) anlamlarının tamamını kapsayan şemsiye bir kavramdır. Bu anlamlarıyla cihad, insanın kendinde sürekli iyi olanı hâkim kılma gayretinin ve karşılaştığı her problemi açık bir zihinle karşısına alıp çözüm üretme çabasının adıdır.

    Denilebilir ki bugün cihad denilince bunlar değil de savaş anlamı akla gelmektedir. Cihad’ın savaş anlamı yok mu? Buhari’nin şarihi Aliyyü’l-Kâri’de cihadın küçük cihad ve büyük cihad olarak ayrıldığını görürüz. Küçük cihad savaş için, büyük cihad kişinin nefsiyle mücadelesi karşılığında kullanılmıştır.

    Silahın elde bulunduğu bir aşamaya cihad adı verilmesi hadislerden kaynaklıdır. Kur’an bu son aşama yani savaş durumu için cihad değil kıtal terimini kullanmaktadır. Kur’an, “size saldırılması durumunda savaşmanıza izin verildi” diyerek savaşın Müslümanlar cephesinde saldırıya değil savunmaya dönük bir çaba olduğunu beyan eder. Zira insanın vatanını, namusunu, temel haklarını, insanlık onurunu vs. korumak için savaşmasından daha doğal bir şey yoktur. Kur’an’ın cihada teşvik ettiğini ama savaşa izin verdiğini düşündüğümüzde iki terim arasında ciddi bir farkın bulunduğunu görürüz. Kıtal son çare olarak başvurulan bir yoldur. Savunma amaçlı savaşa izin veren Kur’an-ı Kerim, ardından bunun çirkin ve zorlu (kerih) bir eylem olduğunu söyler. Zira savaşta ölmek-öldürmek var, yerinden yurdundan olmak, yersiz yurtsuz kalmak var. Orta Doğu halklarının içinde bulunduğu durumu gözünüzün önüne getirin. Onun için cihad, kerih görülen savaşa/kıtale yahut bundan daha da kötü görülen iç savaşa (fitne, Bakara 191) girmemek için her türlü çabayı içinde barındıran farz/zorunlu bir süreç olarak görülmelidir. Buna Kur’an’ın mücadele/diplomasi (Nahl, 125) dediği süreç de dâhildir. Allah bu barış hâlinin bütün insanlık için esas olduğunu ve herkesin gayretini bu yönde seferber etmesini istemekte ve “Ey insanlar! Hep birlikte barışı arayın” (Bakara, 208) demektedir. Bazı bilginler bu ayetteki ‘silm’ ifadesini İslam olarak anlamışlarsa da İmam Matüridî bunu sulh ve barış olarak yorumlamıştır.

    Ben cihad denince şu üç kavrama dikkat çekmek isterim: Mücâhede, Mücadele ve Mükatele.

    Mücâhede: Temel dinî/ahlakî/insanî/vicdanî ilkelere bağlı insan gücü yetiştirmek. Terörü ve şiddeti asla diplomasi aracı olarak kullanmayacak bir güçtür bu.

    Mücadele/diplomasi: Anılan ilkeler ışığında yetişen insan gücü, farklı din, dil, etnik köken, vs. insanlarla karşılaştığında kullanacağı etkin bir söylem geliştirir. Bu aşamada sözün/kelimenin etkin bir güç olarak kullanılması söz konusudur (Nahl, 125). Bunun modern karşılığı diplomasidir.

    Unutmamak gerekir ki, peygamberlerin insanlarla ilişkide kullandıkları yegâne ikna silahı kelimeleridir. Kelimelerle/vahiyle/Kur’an’la yapılan cihada Kur’an büyük cihad adı vermektedir (Furkan, 51, 52). Cihadın hedefi kâfirler ve müşriklerdir (Tevbe, 73). Savaşın/kitalin/mukatelenin hedefi ise zalimlerdir. Kâfirlerin ve müşriklerin hakikate ikna edilmesi, zalimlerin ise bertaraf edilmesi gerekir. Cihad büyük bir sabrı, kital/savaş ise azmi/kararlılığı gerektirir. Bu kelimelerin beslediği mücadele en derin ihtilafları bile çözebilecek dinî, felsefî, psikolojik, sosyolojik, vs. bir içerik desteğiyle yürütülür. Mücahede ile mücadele arasında doğrusal bir ilişki vardır. Etkin bir mücahede, sonuç alan bir mücadele/diplomasi getirir.

    Mükatele/savaş: Mücadeleyle/diplomasiyle çözülemeyen bir mesele sonunda temel insan haklarına, insan onuruna dokunan bir duruma evrilirse Kur’an’ın zulüm dediği hâl ortaya çıkar. Hoşumuza gitmese ve çirkin bir şey olarak tanımlansa da bu hâl savaşı zorunlu kılar. (Bakara, 216).

    Cihad’a kutsal savaş anlamının verilmesi ve insanları Müslümanlaştırmanın bir yolu olarak sunulması, İslam’ı kılıç dini olarak lanse etmeye çalışan bir algı operasyonunun parçasıdır. Tekrar tekrar vurgulanması gereken şudur: savaş insanları dine girdirmenin yolu olarak asla meşru görülmemiştir. Savaşın iki sebebi var: ya saldırı karşısında savunmadır ya da zulmü ortadan kaldırma eylemidir. Zira savaşı zorunlu kılan haksızlıklar, zulümler, adaletsizlikler var. Bunlara duyarsızlığın ne gibi sonuçlar doğuracağı Hacc suresinin 39. ve 40. ayetlerinde anlatılmaktadır: “Kendileriyle saldırılanlara zulme uğramış olmaları sebebiyle savaşma izni verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardım etmeye mutlak surette kadirdir. Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile etkisiz hâle getirmeseydi, içlerinde Allah’ın ismi anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah Kendisine yardım edenlere muhakkak yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, Azizdir.”

    Mücahede ve mücadele, mukatele’ye/savaşa giden yolun kapatılmasını öngörür. Mücahede ve mücadele, dinin refleksidir; mükatele ise devletin refleksidir. Kastım şu: din bireyi muhatap aldığına göre, ilk iki aşama yani mücahede ve mücadele birey(ler) vasıtasıyla yerine getirilir. Mükatele ise organize bir gücün varlığını gerektirdiği için devlet eliyle deruhte edilir. Bireylerin kendilerinin karar alarak savaşa, tek kişilik eylemlere, açıkçası terör eylemlerine girişmelerinin hiçbir dinî dayanağı bulunamaz.

    Müslümanların tarih boyunca gayr-i Müslimlere gösterdikleri tahammülü, toleransı ve saygıyı kendilerine, diğer Müslümanlara göstermediklerini görüyoruz. Bu hoyratlık, bu kendimize şiddet niye? Yukarıda saydığımız örgütlerin birbiriyle savaşmalarını nasıl yorumlamalıyız?

    Şöyle diyor Kur’an-ı Kerim; “Eğer iki mümin gurup savaşırsa aralarını uzlaştırmaya çalışın. Eğer bir tanesi uzlaşmaya yaklaşmazsa hepiniz bir araya gelin onu bertaraf edin.” (Hucurat, 9) Kur’an uzlaşmaya yanaşmayan tarafın Müslüman olmasına bakmadan bertaraf edilmesini istiyor. Uzlaşmayı reddedip insanların katline sebep olma hâlini Kur’an zulüm olarak etiketlemekte, bunda ısrar edenleri de zalim olarak görmekte ve etkisiz hâle getirilmelerini istemektedir