Geri Bildirim
  • “Aşk” ve “sevgi” kelimeleri insanlıkla yaşıt olmalıdır. Bu kelimelerin ilk insan topluluklarındaki tezahürleri bugünkünden pek farklı olmasa gerektir. Hem arkeolojik bulgularda hem de dini metinlerde böyle düşünmemizi haklı çıkaracak pek çok emare söz konusudur. Ayrıca bir de insanoğlunun değişmeyen doğası/yapısı var. Dolayısıyla insanlık tarihi biraz da bu kelimeler ve karşıtlarının tarihi gibidir. Sanki insanoğlunun on binlerce yıllık tarihinde olup biten her şey, bugün olduğu gibi bu kelimelerin anlam dünyası içinde olup bitmişe benziyor.

    “Aşk”, “sevgi” ve bunların karşıtları ile ifade edilen şeylerin insanoğlunun en yakıcı gündemini oluşturduğu bir gerçek. Bu kelimelerin anlam sahası her yanımızı kuşatmış durumda. Geçmişte de böyle miydi bilmiyorum ama bugün, bu “Aşk” ve “sevgi” kelimelerini birbirinin yerine kullanmaktan kaynaklanan temel bazı sorunlarla karşı karşıyayız. Bu kelimelerin sahip olduğu ilk ve temel anlamaları, bireydeki ve toplumdaki yansımaları neredeyse birbirinin zıddı olacak kadar farklı olduğu halde aynı veya birbirine yakın anlamalarda kullanılması dilbilimsel, sosyal, dini ve ahlaki anlamda ciddi sorunlar ortaya çıkarıyor.

    “Aşk” kelimesi, etimolojisi ve bu etimolojinin dildeki ve kültürlerdeki tezahürü gereği hep yakıcı, ötekileştirici, benmerkezci, uzlaşmasız bir anlama sahipken son bir kaç yüz yıldır, neredeyse tam tersi bir anlam içinde, “sevgi” kelimesinin yerine kullanıla gelmektedir. Günlük konuşmalar, hikâye, roman ve şiirler hatta dini metinler bu tür kullanımlarla doludur.

    Oysa bu kelimelerin sadece anlamları değil, milliyetleri ve içinde doğdukları toplum da farklıdır. Çünkü “aşk” Arapça bir kelime ve Arap muhayyilesinin bir çocuğudur. “Sevgi” ise Türkçe. “Aşk” kelimesi daima, ifratı ve aşırılığı (el Müncid, Mu'cem’u-l Vasıt) çağrıştırır/ifade eder. Üstelik bu kelime Kur'an'ın tercih ettiği bir kelime de değildir. Çünkü aşk kelimesi türevleri dâhil (A-Ş-K kalıbında) Kur'an'da hiç kullanılmamıştır. Bu kelime Türkler tarafından ne zaman ve hangi anlamlarda kullanılmaya başladı gerçekten araştırmaya değer. Ancak biz uzun bir süredir bu kelimenin hem mistik/tasavvufi ve edebi dilde, hem de günlük dilde genellikle olumlu ve “sevgi” anlamında kullanıldığını görüyoruz. Belki de “galat-ı meşhur” olarak kullanıla gelmiştir bilmiyoruz. Ancak bugünkü anlamda kullanımının çok sorunlu olduğunu ve zihinsel ve toplumsal bir travmaya sebep olduğunu söyleyebiliriz.

    Kelimenin kökeni, aşırı tutkuyu, şeksiz ve sorgulamasız, yani aklı ve mantığı devre dışı bırakan tek taraflı bir bağlanmayı ifade eder. Bu daha çok Kur'an'ın “şehvet” dediği şeye karşılık gelir. Bu kelimenin (şehvet) günümüzdeki kullanımı, Kur'an'daki kullanımı ile aynıdır. Tek farkla ki, günümüzde genellikle cinsel ilişkiyi anlatmak için, Kur'an'da ise her türlü aşırı arzu ve tutku için kullanılır. “Aşk” kelimesinin kadim Arapçadaki kullanımı da bu yöndedir; somut ve dünyevi şeyler için kullanılır.

    Bu bağlamda bir parantez içi olarak söylersek, “aşk” kelimesinin "hubbullah"/"Allah sevgisi" anlamında kullanımı hem dilin mantığı gereği hem de akli ve dini gerekçeler dolayısıyla sorunludur. Bu kullanım, aynı zamanda Allah ve insanı aynı ontolojik düzleme indirgemesi dolayısıyla inanç noktasında da ciddi sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır. Yani bu şekilde bir kullanım, ya Allah'ı/yaratanı, insanın/yaratılanın düzlemine/ seviyesine indirir ya da insanı/yaratılmışı, yaratanın/Allah'ın düzlemine/ çıkarır ki, bu ilişki biçimi her iki durumda da Kur'an'ın genel prensipleriyle çelişir.

    Bir de bu ilişki biçimi soyut da olsa eşyanın hakikatiyle uyuşmaz. Çünkü Tanrı ve insan farklı ontolojik düzlemlerin hakikatleridir. Aralarındaki iletişim çok istisnaidir hep tek taraflıdır. Ya Yaratandan yaratılana (yukarıdan aşağıya) doğrudur; seçilen resullere verilen ilahi vahiylerle sınırlıdır. Ya da aşağıdan yukarıya doğru yine tek taraflı olarak insanın Yaratanına yakarması/duası şeklindedir ve sembolik düzeydedir.

    Müslüman gelenekte, vahyin, resuller dışında tecellisi reddedilse de, yukarıdaki algının (Allah'a âşık olma anlayışının) alt yapısını oluşturan somut ve soyut algılama biçimleri bin üçyüz- bin dörtyüz yıldır (elbette bugün de) Müslüman tasavvurun en başat iki anlayışını (batinilik ve selefilik) oluşturur. Bu anlayışların her ikisinin de Müslüman tasavvurdaki yansıması Yaratıcıyı/Allah'ı somutlaştırarak bir nesneye dönüştürmesi olmuştur.

    Bu somut algılama biçimi, paradoksal bir şekilde somut/zahiri algılama (Ehli Hadis) ile mistik/batini anlayışı aynı kulvarda birleştirdi. Bu anlayışlar bir madalyonun farklı yüzleri gibi yüzyıllardır farklı üsluplarla da olsa aynı somut algıyı ifade edegeldiler.

    "İlahi aşk" dediğimiz şey bu iki farklı tasavvurun izdivacından sonra terennüm edilmeye başlandı. Ve bu hal, "kişinin yaratıcının varlığında yok olma"sı olarak tanımlandı. Ancak, bu algılma biçimi bireyin özgür iradesini ve sorumluluğunu devre dışı bıraktı. Bir açıdan insanı köleleştirdi, bir açıdan da onu tanrılaştırdı. Ama bu algının yeryüzündeki başat görüntüsü insanın köleleştirilmesi şeklinde ortaya çıktı.

    Nasıl ki, kadın veya erkek, aşk hastalığına düçar olduğunda, aklını devredışı bırakarak maşuku karşısında bir köle konumuna düşüyorsa, aynı şekilde maddeleştirilen Tanrı karşısında akıldan, iradeden ve sorumluluktan soyutlanmış insan da bir köleye (sorumluluk ve irade sahibi bir kula/bireye değil) dönüştü ve dönüşüyor. Üstelik bu algı sadece tanrı tasavvuru ile sınırlı da değildir, yönetici- yönetilen ilişkisine de sirayet ederek yöneticilerin kutsanıp masumlaştırılmalarına/ sorumsuzlaştırılmalarına da yol açmış ve açmaktadır.

    Parantezi kapatarak aşk ve sevgi ikilemine dönersek; aşk ile sevgi arasındaki en belirgin temel fark; aşkın, daima sahip olmak ve sahip olunmak, sevginin ise anlamak ve paylaşmak üzerine kurulmuş ve kurgulanmış olmasıdır. Bu nedenle aşk tutkuyu, dolayısıyla tutsaklığı, sevgi ise merhameti, paylaşmayı, sorumluluğu, bağışlamayı, çoğalmayı, bereketi dolayısıyla ahlakı ve var olmayı temsil eder. Ahlak ve var olma bir araya geldiğinde özgürlük tezahür eder. Bunun için sevgi, bir duygu olmanın ötesinde bir özgürleşme/özgürleştirme halidir. Ahlak ve özgürlük birbirinin varlık sebebidir. Biri olmadan diğeri olmaz. Olsa da varlığını devam ettiremez.

    Aşkta almak, sevgide vermek esastır. Aşk, görünüşü ve gücü; sevgi, emek ve sorumluluğu önemser. Şöyle de denebilir; aşk, aşıktan sorgusuz süalsiz bir bağlanmayı, sevgi ise sevenden, sahiplenilmesini bekler. Birincisi benmerkezci (çıkar/sahiplenme esastır), ikincisi ise bizmerkezcidir (ilke ve birliktelik/hayat esastır). Dolayısıyla ilki hayatı zorlaştırır; çünkü özünde zorlama ve kıskançlık vardır, sonraki hayatı kolaylaştırır; çünkü doğal olana yönelir. Aşk, ateş gibidir; yakar kavurur, içinde eritir. Sevgi, toprak ve yağmur gibidir; hayat verir, çoğaltır.

    Aşk, mutlak anlamda sahip olmayı, sevgi ise karşılık beklemeksizin hak edene vermeyi amaçlar. Aşk, zulme dönüşebilir, sevgi her zaman selam ve barış hudutları içerisinde kalır. Bu hudutların dışına çıkıldığında sevgi, sevgi olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür. Aşk teslim alır veya teslim olur. Ya kendisi ötekileşir, ya da Muhatabı kendileşir. Sevgi, sürekli barıştır; onun lügatında "öteki" olmadığı gibi "galip" ve "mağlup" da yoktur.

    Bu nedenle Kur'an, aşkı konu edinmemiştir, aşktan söz etmez. Ancak sevgi O'nda her sözün başıdır; "Rahman rahim Allah adına" diye başlar. Sadece bu değil, bir konu olarak da sevgi onda önemli bir yer tutar. Sevgi Kur'an'ın nazarında soyut olmaktan çok somut bir olgudur. Başka bir deyişle Kur'an, sevgiyi kalpten hayata indirmiş, böylece onu anlaşılır ve yaşanılır kılmıştır. Veya sevginin genellikle çift taraflı olduğunu, kalpten kalbe yol/yollar döşediğini hatırlatmaya çalışır. Sevgi; "Sevmek önemli bir erdemdir" ama "sevilmeyi de hak etmek gerekir" der, demek ister. Bazı şeyler yaşandıkça/paylaşıldıkça büyür. Sevgi de böyledir.

    "Hak etmek" sevgide en temel önceliktir. Bunun için olsa gerek Kur'an, "Allah .....sevmez" diyerek, sevginin rastgele dağıtılacak bir erdem olmadığını anlatmaya çalışır. Mesala, zalimlerin, saldırganların (mu'ted), müfsitlerin, nankörlerin, müsriflerin, müstekbirlerin, hainlerin, kendini beğenmişlerin, ... yani özellikle bir başkasına haksızlık yapanların sevilmeyi hak etmediğini anlatmaya çalışır. Topluma karşı suç işleyen kişilere sevgi gösterilerek, kötülüğün meşrulaştırılmasını istemez.

    Aynı şekilde Kur'an, "Allah, şunu, şunları sever" diyerek neyin ve kimlerin sevilebileceğini, bu sevmenin boyutları ve prensipleri konusunda fikir beyan eder. Sevginin platonik bir şey değil, hayatı anlamlandıran ve onu yaşanılır kılan pratik ve sosyal bir gerçeklik olduğunun altını çizer. Sevginin adalet ve makulat çizgisinin dışına çıkmasını sevginin istismarı olarak algılar. Bu nedenle aşırı mal veya dünyalık sevgisini hoş karşılamaz. Dolayısıyla sevginin, seveni tutsak almasından razı olmaz. Sevginin öldürücü değil sağaltıcı bir olgu olduğunu söyler ve onun öldüren, yok eden, kirleten bir nesneye dönüştürülmesine karşı çıkar.

    Sevgi üretken ve doğurgandır. Yalnızlaşmayı değil çoğalmayı sembolize eder. "Hubb"/sevgi ve "habbe"/dane-tohum kelimelerinin aynı kökten olması tesadüf değildir. Nasıl ki, dane ve tohum, maddenin var olmasının ve çoğalmasının kaynağını oluşturuyorsa, sevgi de bir var olmayı ve çoğalmayı ifade eder. Aşk ise ifratı, taşkınlığı, dolayısıyla yok olmayı/yok etmeyi... Öyle ki aşkta birisi var olurken ötekisi yok olur. Veya ikisi birlikte yok olur veya başkalaşır. Sevgide ise bütün taraflar birlikte var olup çoğalırlar.

    Yani sevgi sağaltan ve çoğaltan bir şey. Alındığında, paylaşıldığında azalmayan aksine çoğalan ve çoğaltan bir şey. Sevgi, zulme ve haksızlığa meydan vermediği gibi hak, hukuk, barış ve adaletin kalıcı olmasının da teminatıdır. Toplumsal anlamda böyle olduğu gibi bireysel ilişkilerde de böyledir. Öncelikle seven kişi haddini ve sınırlarını bilir, bunu bildiği içindir ki ne kendisine ne de karşısındakine zarar verir.

    Sevgi sadece ölü ruhları değil, ölmüş toprakları da diriltir. Nasıl ki, yağmur, toprağın derinliklerine nüfuz ederek onu dirilişin, var olmanın hayatın kaynağı kılıyorsa, sevgi de kalplere sirayet edince oradan yeni bir varlık fışkırır. Hayata anlam ve amaç katar. Yani sevgi, bir nevi hür ve sorumlu olma duygusu; sevmek ise hür ve sorumlu olma halidir. "Allah sevgisi"veya "Allah'ı sevmek" dediğimiz şey de, bir varlık olarak onu sevmekten çok
  • “Modern bilim henüz birkaç kelimenin gücü kadar etkili bir ilaç üretemedi.”
  • “Aschenbach çoğu zaman olduğu gibi şimdi de kelimenin, maddi güzelliği ifadeye değil, sadece övmeye gücü yettiğini acı duyarak bir kez daha hissediyordu.”
  • Hiperaktif,kelimesini incelediğimiz zaman;
    Kelimenin ilk kısmı Latince’de “artmış,aşırı” durumlar için kullanılan ”Hiper” kelimesinden—İkinci kısmı yani “aktif” kısmı da “hareketli” anlamınında kullanılmaktadır.Bunların birleşmesiyle ortaya çıkan “Hiperaktif” kelimesi “Aktivitenin aşırı artışı” anlamını karşılamaktadır.
    Hiperaktivitenin temelinde de kişinin aşırı hareketsizliği ve vücudun stresle yüklenmesi yatmaktadır...Nasıl oluyor peki bu ! Kişi doğadan çok ayrı kalıyor,yeteri kadar egzersiz yapmıyor,günlük işlerinde aşırı hareketsiz kalıyor bunun üstüne zararlı besinlerle beslenme ve teknolojiyi yanlış kullanma da eklenince bu hareketsizlik kişiyi aşırı stres ve kontrolsüz enerji birikimine götürüyor.Aynı zamanda yüklenilen stres devam ediyor ve gün geçtikçe daha da artıyor.Uzmanlar da bu kişilere öncelikle “Enerjilerini boşaltıcı etkinlikler öneriyor” bu etkinliklerin başında da doğayla birlikte olmak gelmektedir.
    Hiperaktif çocukları,çocukluğundan beri doğayla iç içe olmuş ve aktif yaşamında hala doğada olan Serdar Kılıç şöyle açıklıyor;Okul zamanı sıralarda zor oturabilen ve günümüz doktorlarının “Hiperaktif” teşhisi koyduğu bir çocuk şehirden uzak bir gölde ,bir balığın peşinde bütün gün kımıldamadan,doğanın sağaltıcı gücü sayesinde saatlerce aynı pozisyonda durabilir..!
  • Yazacaklarım karnı tok bir insanın yazdıklarıdır. Bunları okuyacak olanlar da toktur. Kitabın verdiği gerçek açlık duygusunu hiçbirimizin gerçekten anlamasına imkân yok. Bu yüzden açlık hakkında beylik laflar etmeyeceğim. Ama birazcık empati bizi kurtarır.

    Kitabın konusu kısaca şu şekildedir: “Açlık romanı, yazar olmak amacıyla Kristina’ya gelmiş, bir taraftan açlık ve sefaletle boğuşurken diğer taraftan hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir insanı anlatır. Başkarakterimiz Andreas Tangen, tek ideali yazar olmak olan, oldukça gururlu ve alçakgönüllü ama bir o kadar da aç ve sefil biridir.” Kitap da bunun üzerinden gelişir.

    Yazar kitapta bizden şu sorulara cevap vermemizi istemiştir: Her roman, her edebi roman, romanın sınırları içinde insan varoluşunu, gizemini keşfetmeye çalışıyorsa açlık bunun neresindedir? Açlığın iradeye etkisi nedir? Olaya biraz farklı bakınca sanki etrafımızda olan iyi ve kötü her şey açlık gibi geliyor bana. Güç istenci, hükmetme, sömürme, savaş, kapitalizm, emperyalizm, cinayet, tecavüz, ölüm, hastalık, kumar, para, merak, …: Açlık. Sevgi, aşk, arkadaşlık, bilgi, ilgi, inanç, okumak, yazmak, sanat, ..: Açlık. Yaşamın ve ölümün arasına durmuş en geniş kapsamlı kelime ya da olgulardan biri açlık. Bu kadar geniş kapsamlı bir kelimenin insan varoluşuna olan etkisi kesinlikle yadsınamaz. Kitapta açlığın kahraman için artık varoluş sebebi haline geldiğini görürüz. Açtır ama gururludur. Yazdığı yazıların bir gün kendini hiç aç bırakmayacağını düşünür. Ama bu isteğine ne kadar ulaşabilmiştir? Bir nevi kahraman her gün aç olmak için yaşatılır. Yazar her gün aç olarak yaşamanın imkânsızlığının farkında değil miydi sanki? İşte işin ironisi de buradadır. Açlığı varoluş sebebi haline getirmek gerçekten büyük bir ironi ustalığı ister. Hamsun da bana göre bunu başarmıştır.

    Açlığın iradeye etkisini anlamak için iradeyi tanımlamak gerekir önce. Ben iradeyi insanın çeşitli baskılar altında kalmadan sadece kendi gücü altında bilerek ve isteyerek karar verme ve davranma özgürlüğü olarak tanımlıyorum. İşe dış koşullar dâhil olduğunda irade denen şey kendi çemberi içindeki gücünü kaybetmeye başlar. Kitap bu çemberi açlıkla sınıyor. Aç olduğunuzda gözlerinizin önü bulanıklaşır, başınıza ağrılar girer, doğru düşünemezsiniz. Tüm vücut fonksiyonlarınız etkilenir bundan. Açlık için şöyle diyordu bir yazar: “Hiçbir korku açlığa karşı direnemez, hiçbir sabır onu aşındıramaz, açlığın olduğu yerde iğrenme varolamaz, hurafelere, inançlara, ilke diyebileceğimiz şeylere gelince de, bunlar rüzgârın savurduğu saman çöplerinden farksızdırlar.” Aslında Hamsun açlığın iradeye etkisini çok bariz gözlerimizin önüne serer. Kahramanımız “Bütün ömrüm bir mercimek çorbasına fedadır.” demiyor mu? Kitabın kalbi, tek başına bir romandır belki de bu cümle. Bir insana bunu söyletecek tek şey açlıktır. Yine kemiği kemirmiyor mu? Karnını doyurmak için tekrar tekrar tükürüğünü yutmuyor mu? Tanrıya açlığı için isyan etmiyor mu? Nerede burda iğrenme, ilke ya da inanç? Ne kadar haklıydı tartışılır, Cioran özgürlük afiyette olanların safsatası demiyor muydu? Açsın, irade denen şey çemberini iyice daraltmış, hangi özgürlükten bahsediyorsun sen.

    Kahramanın geçmişine dair herhangi bir bilgiye rastlamayız romanda. Bu kasıtlı boşluk doğal olarak bize kahramanın geçmişinde neler yaşayıp, bugünlere nasıl geldiğini düşündürür. İsmi de sadece bir iki yerde geçer. O bir nevi hiç kimsedir. Kimse görmez, varlığı sadece dışardakileri rahatsız eder. Kimse kemik kemirdiğinin farkında değildir ya da tükürük yuttuğunun. Kimse düğme satacak kadar aç olduğunu bilmez. Kahramanın geçmişine dair bu boşluk ve bilinmezlikler açlığın evrenselliğinin simgesidir. Yazarın hayatından izler taşısın taşımasın açlık bir bireye ya da topluma özgü değildir. Tüm evrene özgüdür. Bu bakımdan olacak ki benim kahraman dediğim şey açlığın ete kemiğe bürünmüş halidir.

    Romanın dili her bölümde duygulara aracı olmak bakımından aynı özellikte ve üretim konusunda da aynı doğrultudadır. Yazarın dilindeki bu homojenlik ve vejetatiflik, bize romanın her sayfasında açlığın iliklerimize işlenmesini sağlar. Bu açıdan bakıldığında dil bir aktarma aracı olmaktan çıkar hissedilen bir sıcaklık olarak bize geri döner. Okur bu sıcaklığı hissettiğinde gerçek açlığı da hissetmeye başlar. Kahramanın açken tanrıya kızmasının, açlıktan köpek gibi kemik kemirmesinin çaresizliğini görmemiz yazarın sıcak dili sayesindedir.

    Şimdi açlığa çare önermeye kalksam bu çok dürüst bir yaklaşım olmaz. Benim diyeceğim şey önce biraz empati ve merhamet. Bu ikisini tam anlamıyla yapamadıkça hiçbir şeye tam anlamıyla çözüm bulamayacağız. Suçlanacak birileri varsa insanda empati ve merhameti kurutmaya çalışanlardır. Ve son bir şey. Başta söylediğimle biraz çelişmek gibi olacak ama tok açın halinden anlamaz sözünü hiç sevmem. Anlayacak, anlamalı da. Anlamadığımız yüzünden bu boyutta. Lütfen o sözü kullanmayın.

    Bu kitabı çok değerli bir arkadaşım hediye etmişti. Etmese daha da okumazdım sanırım. Bu yüzden teşekkürü borç bilirim kendisine. :) Keyifli okumalar.
  • Son zamanlarda bazı insanlar Kur'an-ı Kerim'in bizIer tarafından anlaşılamayacağını, Kur'an'la ilgili meseleleri büyüklerimize sormamız gerekliğini, hatta tefsircilerin dahi bunu anlamadığını, tefsirlerin yakılması gerektiğini, meallerin hiç okunamayacağını söylüyorlar, ne dersiniz?

    Allah ve Resulü doğru söylüyor, onların dediğinin aksini söyleyen yalan söylüyor, deriz ve Allah'ın yardımı ile meseleyi şöyle açıklarız:
    1.Öncelikle böyle söyleyen ve bunu savunan insanların hepsinde art niyet aramamak gerekir. Bir kısmı Kur'an'ın yanlış anlaşılacağı endişesinden, bir kısmı meseleyi bilmediğinden, bir kısmı da İslam'ın anlaşılacağı endişesinden bu hataya düşmektedirler. Son ikisini bir grup sayarsak bir büyüğümüzün şu beyanlarıyla aynı şeyi söylemiş oluruz:
    "Kur'anı Hakîmin esrarı bilinmiyor, müfessirler hakikatini anlamamışlar diye açıklanan fikrin iki yüzü vardır ve onu söyleyenler iki taifedirler:
    1.Birincisi hak ve tedkik ehlidir, derler ki; Kur'an bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Binaenaleyh, anlaşıldığı nasıl iddia edilebilir. Bundan maksadın ne olduğunu ileride âçıklayacağız.
    İkinci taife ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, İslamî, hükümlere ve imanî hakikatlere karşı gelmek istiyor.
    2.Meselenin özüne geçmezden önce ikinci olarak şu noktanında iyi bilinmesi gerekir ki, işin esası kavranabilsin:
    Tarih boyunca ifratlar tefritleri, tefritler ifratları ya da ifratlar başka ifratları doğura gelmişlerdir. Eğer herhangi bir fikrin iki ucu isabetle tespit edilebilirse, orta noktasının Islam olduğuna hükmedilebilir. Buna göre rahatlıkla denilebilir ki, tarihte ya da günümüzde bir takım insanlar Kur'anı Kerim'i adeta bir beşer kelamı derecesine indirmiş ve "Anlaşılmayacak nesi var? Işte şu, şu ayetlerin bütün demek istedikleri şundan ibarettir..." gibi bir ifrat göstermişlerdir. Oysa Allah'ın sonsuzlugu gibi O'nun kelamının manaları da sonsuzdur. Her geçen gün o manaları bizlere sürekli açıklayacağını yine kendisi haber vermektedir. (Bk.Fussilet (41 ) 53; Kıyame (75) 19) İlimler geliştikçe Kur'anın manaları da sürekli açılacak, ama hiç bitmeyecektir. İşte bu ifratı gösterenler bunu kavrayamamış ve bir tefritin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Bunun doğru olamaıyacağını ve insanı tehlikeli noktalara götürdüğünü gören tefritçiler de bu tehlikeli noktadan öyle bir kaçıs kaçmışlarlar ki, saatin rakkası gibi orta yerde duramamış ve orta noktaya aynı uzaklıktaki öbür uca kadar gitmişlerdir. Kelamıyla da kâmil ve mükemmel olan Allah'ın, yani O'nun sözlerinin, nakış olan insan tarafından hiç anlaşılamayacağını söyleyerek İslâmi anlamsız ve anlaşılmaz göstermişlerdir. Tefsircilerin dahi anlamadığı Kur'anı "büyüklerimiz" denen zatlar nasıl anlayacaklardır? Ya da müfessirler de büyüklerimiz değiller midir? Biz gönderilen gazete küpürlerinde bir meslektaşımız meseleyi böyle vaz'ediyor ve Türkçe bir tercümeden alınan ayet mealini, "Gazali'den naklen, Allah Kur'anı Kerîm'de buyuruyor ki" gibi bir ifade garabetiyle veriyor. Ne gariptir ki, aynı yazıda verilen fikri delillendirmek için yine Türkçe bir tercümeden alınan pek çok ayet meali zikrediliyor. İfrat ve tefrit rakkası haline sokulan meselenin orta noktasını bulmaya çalışacağız.
    3.Bizlerin Kur'anı Kerimi anlayamayacağımız iddiasını bizzat Kur'anı Kerim reddetmektedir: "Kur'anı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?" (Muhammed (47) 24) Bu hitap sadece alimlere ve "büyüklerimize" yönlendirilmemiştir. Herkesedir, hatta müşriklere ve kâfirleredir. Akıl ve zekâ ayrı ayrı şeyler kabul edilirse "çoğu akılsız" (Hucurat (49) 4) olan müşrik ve kâfirler Kur'an'a çağrılır ve onu düşünüp anlayamayacağı nasıl, söylenebilir?
    "Andolsun biz Kur'anı zikir (öğüt, düşünme ve hatırlama) için çok kolay kıldık. Hiç düşünen yok mudur?" (Kamer (54) 17, 22, 32, 40.) ayeti kerimesi, her halde bir hikmetten ötürü Kur'anda dört defa tekrar edilir. Usulu fıkıh okumuş olanlar bunun da umuma hitap ettiğini anlayacaklardır.
    "Bak onlara âyetleri nasıl apaçık açıklıyoruz, sonra da nasıl çevriliyorlar." (Mâide (5), 75) Allah'ın ayetlerini apaçık kıldığı konusunda Kur'an-ı Kerim'de otuzdan fazla ayet-i kerime vardır. (Bk. M.Fuad Abdülbaki, el-Mu'cemul-Mufehres 141-147. )
    4.Kur'anın en büyük muallimi ve tatbikatçisi olan Resulullah Efendimiz de hem sözleriyle, hem fiili ile Kur'an'dan (teb'îz için olan -dan ekine dikkat buyurulsun) herkesin anlaya bileceğini beyan buyurmuştur. Veda Hutbesinde öyle ya da böyle, her mü'mine şu duyuruyu yapmışlardır:
    "Size iki şey bırakıyorum. Onlara tutunduğunuz sürece sapmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve O'nun Resulünün sünneti." (İbnü'l-esîr, Câmiu'1-Usûl, I/186-Muvatta'dan)
    "İleride kapkaranlık geceler gibi fitneler zuhur edecektir. (Ravi diyor ki) Dedim ki: Ey Allah'ın Resulü, onlardan kurtuluşun yolu nedir? Buyurdular ki: Allahu Teala'nın Kitabına sarılmakdır..." (Darimî, Fedâilûl-Kur'an,1; Tirmizi, Sevâbul-Kur'an l4)
    Allah Resulünün elçileri gittikleri yerlerde muhatap oldukları her türlü insana İslamı Kur'an ile anlattılar. Mesela Habeşistana hicret eden Cafer b.Ebi Talib, oradakilerin "İslam Nedir?" sorusunu Meryem Suresinin ilk ayetlerini okuyarak cevapladı. Müslüman olacaklar ilk önce hep Kur'anla tanıştırıldı. Ebu Zer, Kur'anı dinleyerek müslüman oldu, Tufeyl ed-Devsî, Kur'anla tanışarak doğruyu buldu, Ömer'in kini ve buğzları Kur'anla eridi... Hatta anlayışsız, hoyrat ve ilkel insanlar olan bedeviler (arabîler) dahi Kur'anla muhatap kılınıyorlardı. Oysa Kur'anı Kerimde onlar için şöyle buyuruluyordu: "Bedeviler (çöl arapları) küfür ve münafıklıkta daha katı, Allah'ın Resûlüne indirdiklerinin sınırını tanımamaya daha müsaittirler...." (Tevbe (9) 97) Allah'ın böyle vasıflandırdığı insanlar Kur'anı Kerimden anlayabiliyor ve onunla yumuşuyorlarsa, diğer bütün insanlar evveliyetle anlar ve etkilenebilirler.
    5.Kur'an, bazı insanların kendisini anlamayacağını söylemediği, Resûlullah'tan bu yönde bir şey sadır olmadığı gibi, sahabe, tabiin, müctehit imamlarımız ve müfessirler de böyle bir şey söylememişlerdir. Onların söylemediği bir şeyi söylemek, eğer onlara muhalif değilse, bir ictihattır ve ancak ehlinden kabul ediIir, hele içtihat yapılamaz diyenlerin buna hiç hakkı yoktur. Onlara muhalif ise ki konumuz öyledir, hiç dinlemez ve nazar-ı itibara alınmaz. "Eskiden yok idi iş bu rivayet yeni çıktı". Binaenaleyh, böyle bir fikir akımı Kur'ana karşı gaflet ya da ihanet anlamı taşıyan tehlikeli bir akımdır. Bu konuda haram ve mahzurlu olan şey "Kur'anı kendi re'yine göre tefsir etmek" ve "Kur'an hakkında mirâ, mesnetsiz tartışma" yapmaktır ki, onun sınırlarını da açıklamaya çalışacağız. Binaenaleyh, eşya ve hadislere müslümanca bakış Kur'anla sağlanır, İslâmı şumüllü bir kavrayıs, Kur'anla elde edilebilir.
    6.Kur'an, Ezelî, Ebedî hakîm olan Allah'ın kelâmı olması itibariyle o derecede eksiksiz ve o derece hakimânedir. Kendi beyanı ile "apaçık, çok kolay" olması ile birlikte, kolaylığı "sehli mümteni" türünden bir kolaylıktır ve kelimelerin seçimi ve dizilişi, hatta harflerinin dizilişi ile, matematikteki ihtimal hesapları andırır tarzda namütenahi ve sonsuz manalara işaret eder. Her harfin, her kelimenin ve her ayetin yeri itibariyle baktığı o kadar çok yön, gözettiği o kadar çok itibar olur ki, bunların bütününü beşer aklının kavraması mümkün değildir. Ancak Kur'anın bu özelliği, insanların o yönlerden birini ya da bir kaçını kavramalarına mani de değildir. Usulüne uygun olarak anlaşılan manalar doğrudur, Kur'andandır. Yanlış olan, bu ayetin manası bundan ibarettir, diye düşünmek ve söylemektir. "Kur'anı Hakim her asırdaki beşer tabakalarının her birine, sanki sırf o tabakaya bakıyor gibi hitap eder... Esas hedefi marifetullah olan Kur'anın her cinse, her guruba uygun bir ders vermesi lâzımdır. Oysa ders birdir. Öyle ise aynı derste tabakaların bulunması gerekir. Derecelere göre her biri Kur'anın perdelerinden bir perdeden ders payını alır.
    Mesala: İhlâs Sûresi'ni düşünelim. Pek çok tabaka olan avamın bundan anlayabileceği şey, Cenab-ı Hak'kın; baba, oğul, akran ve zevceden münezzeh olduğudur. Daha orta bir seviye bundan, İsa (a.s)'ın, meleklerin ve doğan varlıkların ilâh olamayacaklarını da anlar... Daha ileri bir seviye ise bundan Allah'ın varlıklara karşı doğma ve doğurmayı akla getirecek bütün ilişkilerden beri bulunduğunu, ortak ve yardımcıdan uzak olduğunu çıkarır... Daha yüksek bir seviye bu süreden Cenab-ı Hak'kın, ezelî, ebedî, evvel ve âhir olduğunu, hiç bir yönden ne zatının, ne sıfatlarının, ne de fiillerinin benzeri, dengi, misli, misali olmadığını anlar...(Bedüizzaman, Sözler (Sözler Y. l987) 383 (Özetleyerek) İnsanların ilimde ve marifetullahda dereceleri yükseldikçe Kur'andan anladıkları manalar da artar.
    "İkinci bir misal: "Muhammed sizin erkeklerinizden birinin Babası değildir." (Ahzâb (33) 40) ayeti kerimesi ile ilgili olarak ilk seviyedeki insanlar bundan; Resulullah'ın, ona peygamberliği yönünden "çocuğum" dediğini, binaenaleyh, Zeyd'in kendine denk görmediği için boşadığı zevcesini Allah'ın emriyle almakla çocuğunun karısını almış olmayacağını anlarlar... İkinci seviyedeki insanlar, bundan; Bir büyük amir raiyyesine bir baba şefkati ile bakar. Bu amir bir de bir zahir ve batın nihanî lider olursa o zaman babadan yüz defa daha şefkatli olur. Böylece a raiyyenin ana-baba olarak bakması O'nu koca olarak görmelerine, kadınlara da onun kızı olarak bakmaları, zevce olarak bakmalarına kolayca dönüşemediğinden, Kur'an der ki; Peygamber (a.s) siz ilahi rahmetin tecellesi olarak, peygamberlik adına baba şefkati gösterir ama şahsı itibariyle babanız değildir ki, sizden olan kadınlara zevce olması münasip düşmesin... diye bir mana çıkarırlar. Üçüncü seviyedeki insanlar ise şunu anlayabilirler: Peygambere intisap edip, onun kemâlatına dayanarak, onun pederane şefkâtine güvenle kusur ve hata yapmamalıyız... Hatta bir kısım insanlar bundan peygamberimizin (ricâl) denecek yaşta erkek çocuğunun kalmayacağını ve neslinin bir hikmet binaen kızından devam edeceğini de çıkarabilirler..." (agk. (özetleyerek)
    Bunu şöyle bir misâlle de açıklayabiliriz: Deniz suyu almak isteyen insanlar düşünelim. Bunlardan denize kadar ulaşabilen her biri beraberindeki kabın hacmi kadar su alabilecektir. Fincanı olan fincan kadar, kazanı olan kazan kadar, tankeri olan da tanker kadar su alacaktır ve bütün bu suları aynı özelliği taşıyacaktır. Fark sadece miktârlarındadır. Ama kimse, kabı küçük olana, senin aldığın su deniz suyu değildir diyemez.
    7."Arapçaya dair ilimlerin kaidelerine uygun, belağatın prensiplerin ve usul ilmine muvafik ve mutabık olmak şartıyla" Arapça bilen herkes Kur'an'dan ilmi seviyesine göre bir şeyler anlar. Ancak, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur'an bu anlaşılanlardan ibarettir denemez. "Malûmdur ki, Kur'anı Azimuşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nazil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, beşerin bütün tabaka ve sınıflarına şamildir..." (Bediûzaman, İşarâtül-icâz 39) Bu yüzden "Zeki, gabî, takî, şakî, zâhid, gayrı zahid bütün insan tabakaları bu ilahi hitaba muhataptır ve Rahmaniyyet eczanesinden ilaç almaya hakları vardır..." Binaenaleyh, Kur'anı Kerimden anlaşılan "manalar Arapça kaidelere, nahiv esaslarına ve dinin bilinen usûlüne muhalif olmamak şartıyla o manalar o kelâmdan bizzat muraddır, maksuttur..." (age. 7)
    8.Meâllere gelince: "Kur'anın Arapça olduğunu bildiren ayeti kerimeler buna "Ta ki, akledesiniz, iyi anlayasınız" diye sebep gösterirler. Demek ki, İlahî maksat Kur'anın anlaşılmasıdır. Bu da Arapça bilmeyenlere kendi dilleriyle mümkün olduğunca anlatmakla, yani onu diğer dillere çevirmekle olur. Ancak bu meâl ve tercümelerin Kur'an olması mümkün değildir ve "Türkçe Kur'an" "Farsça Kur'an" gibi ifadeler onun "Arapça" oluşunu inkâr anlamı taşır" (Gazali, İhyâ I/285-86 (özetleyerek) (Mısır 1936); (Mısır, Daru Nehru'n-Nil I/25l ); (Türkçe terc. Bedir I/804)) Ancak mealler ayetin sonsuz manalarından sadece birini verebileceği için sağlam bir mealden okuyanlar, sadece meali yapanın yakaladığı bir manaya muttali olabileceklerdir. Oysa ayette kelimelerin dizimi, seçimi, karakteri, etimolojisi ve semantiğine bağlı olarak belki sonsuz ihtimaller vardır. "Ta ki muhtelif anlayış ve istidatlar zevklerine göre hisselerini alabilsinler." Müfessirlerin farklı anlayış ve tespitleri de buradan kaynaklanır. Her şeye rağmen Arapça bilmeyenler için meal de bir kolaylaştırıcıdır, faydadan hali değildir. Aslını anlayamıyanlar sağlam bir mealden bu yolla istifade etmeli ve aslını da öğrenmeye çalışmalıdırlar. Meallerin de Kur'an olmadığını bilmelidirler.
    9.Bu konuda Gazalî'nin tespitleri bize ışık tutabilir:
    "Kur'an'ın anlaşılmasını engelleyen hususlar dörttür: 1-Harfleri mahreçlerinden çıkarma kanununa lûzumundan fazla önem vermek ve tüm gayreti bu yönde harcamak... 2-Herhangi bir mezhebi (görüşü) taklid yoluyla benimsemek ve taklit ettiği konuda katı olmak... Bu adam öyle birisidir ki, inandıgi görüş ile bağlı kalır ve başka türlü de olabileceği aklına bile gelmez... Eğer Kur'an okurken bir ışık parıldar ve Kur'anın manalarından bir mana, bildiğinin aksine ona zahir olursa şeytan onu hemen taklide zorlar ve "sen nasıl olur da bunu böyle anlarsın, oysa babaların, (büyüklerin) bunun aksi kanaattedirler" diye onu aldatmaya çalışır... 3-Günahlarda israr etmek, kibirle muttasıf bulunmak, dünya konusunda hevasına uymak... 4-Kelime anlamı ile bir tefsir okumuş olup, Kur'an kelimelerinin İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından nakledilen anlamlarının dışında bir manalarının olmadığına itikad etmek. Onlardan nakledilenlerin dışındakilerin "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" bunu yapanların ise Cehennemde yerlerini hazırlamaları istenenlerden olduğunu sanmak. İşte bu da Kur'anın anlaşılması önündeki büyük perdelerdendir. Oysa "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" ayrı bir şeydir.
    10."Kur'anı kendi görüşü ile tefsir eden Cehennemdeki yerine hazırlansın" (Tirmizî, tefsir 1 (Müslim, münafikûn 40; Darimî, mukaddime 20; Müsned V/1 l5 benzer hadisler)) mealindeki hadisi şerif, Gazali'nin de dediği gibi bazılarınca yanlış anlaşılmaktadır:
    Hadisin ne demek olduğunu anlamaya çalışalım. Zira, eğer bunu -sahih olduğu taktirde- genel anlamı ile alacak olursak, sahabe dahil, bütün tefsircilerin bu durumda olduğunu görürüz. Bunu ise hiç kimse söylememiştir. Görebildiğim kadarıyla bu konuyu en güzel açıklayan İmam Gazali ile İmam Birgivî olmuştur. Biz de onların söylediklerini özetleyerek toparlamaya çalışacağız. Gazali diyor ki: "Bilmiş ol ki, Kur'anın zahir (kelime anlamı) açıklamasından başka manası yoktur, ama bütün insanları kendi derecesine indirmekle de hata ediyor... Gerçek şu ki, anlayabilenler için Kur'anın manaları çok geniştir... Hz.Ali de bu konuda Allah'ın kendisine bir anlayış verdiği kimseleri sınırlı manalar anlamaktan istisna etmiştir... Söz konusu hadis ve Hz.Ebu Bekr'in; "Kur'anı kendi görüşüme göre tefsire kalkışırsam beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?" sözüne gelince: Bunların manası; ya Kur'anı akılla anlamaya çalışmayı ve manalar çıkarmayı bırakıp sadece menkul açıklamalarla yetinmektir, ya da başka bir şeydir. Şimdi Birincisinin olması mümkün değildir, çünkü: Kur'anın açıklaması hakkında duyduklarından başka hiç bir şey söylememenin batıl olduğu pek çok sebepten dolayı açıktır:
    1.Eğer böyle olacak olsa Kur'anın açıklaması ile ilgili olarak bizzat Resulullah'tan duyulan şeyler onun ancak bir kısmını açıklamış olur, kalan anlaşılmamış kalır.
    2.Sahabe ve tefsirciler bazı ayetleri anlamada ihtilaflar etmiş ve pek çok görüş ileri sürmüşlerdir. Bunların hepsi Resulullah'tan nakledilmiş olamayacağına göre onları bu hadisin tehdidine dahil edebilir miyiz?
    3.Resulullah Efendimiz (s.a) İbn Abbas için "Allahım onu dinde anlayışlı (fakih) kıl ve ona (Kur'an'ın) tevilini öğret. (Buharî, vudû 10; Müslim, fedailüssahabe 138; Müsned I/266 ) buyurmuşlardır. Eğer zahiri manasından öte bir de tevili (muhtemel manaları) olmasaydı bu sözün ne anlamı olurdu?
    4.Kur'anın kendisi de: "Onların sonuç çıkara bilenleri (İstinbat gücü olanları) onu bilebilirlerdi..." (Nisâ (4) 83) buyurmuştur. Binaenaleyh, tevilde muhtemel manalarda çıkarmada) sadece duyulanlarla (menkule dayanma iddiası batıldır ve herkesin Kur'andan, anlayışının gücüne ve aklının kapasitesine göre manalar çıkarması (istinbatı) caizdir. (Yeter ki, yukarıda işaret edilen usûle muhalif olmasın). Öyleyse bir tehdidin anlamı nedir? Bu, iki şekilde anlaşılmalıdır:
    * Ya kişinin (dinden olmayan) kendine has bir görüşü (felsefesi, inancı) vardır ve Kur'anı o görüşü takviye etmek için, zahirine muhalif olarak yorumlar, zorlar. Bu da ayetin manasının o olmadığını bile bile olabileceği gibi bilmeden de yapılmış olabilir.?
    * Ya da Kur'anı, sırf Arapçaya dayanarak, bazı mücmel meselelerdeki hadis ve nakillere bakmaksızın açıklamaya kalkışır. Çünkü nüzûl sebebi vb. bazı nakiler bilinmeden bazı ayetleri anlamak mümkün değildir. (Gazalî, İhya (Dâr Nehrun-Nîl ) I/255-256 (Terc. I/825-826))
    Konumuzu İmam Birgivî de özetle şöyle açıklar: "Bilmiş ol ki, Kur'anın "görüş"le tefsir edilmesinin yasaklanması, bu konuda sadece Resulullah'tan (s.a) duyulanlar (nakiller)le yetinilmesi anlamında değildir. Çünkü bu çok çok azdır. Öyle olsaydı kimse Kur'anla delil getiremezdi ve ictihat kapısı kapanırdı. Bu ise icma ile batıldir. Fakih Ebulleys'in E1-Bustan adlı eserinde dediğine göre bu yasak, Kur'anın bütününe değil, sadece "müteşabih" ayetlere yöneliktir. Nitekim Kur'anda: "Kalplerinde sapma olanlar onun müteşabih olanına uyarlar..." (Ali-İmrân (3) 7) buyurulur. Durum böyle olunca Arapçayı ve Kur'anın nüzûlü ile ilgili bilgileri bilenlerin Kur'anı tefsir yetkileri vardır ve bu tefsirleri, "kendi görüşlerine göre açıklama" sayılmaz. Baksanıza, müctehitler nice ayetlerin tefsirinde ihtilaf etmişler ve kendi anlayışlarına binaen "Veya kadınlara dokunursanız (mülemese)" (Maide (5) 6) ifadesini İmam Şafii, elle dokunma (ten teması) anlamış ve bunun abdesti bozduğuna hükmetmiştir. Oysa Ebu Hanife bunu cinsel ilişkiye (cima) yormuş ve ten temasının abdesti bozmayacağına hükmetmiştir. Bunun örnekleri pek çoktur." (Birgivî, er-Tarikatü'l-Muhammediyye, (Mısır, Mustafa el-Babil-Halebî,1379-1960) l57)
    Mezkür hadiste geçen "El-Kur'an" ifadesinin umumundan (istiğrak) hareketle bu yasağın, Kur'anın tamamını kendi görüşü ile tefsir etmeye yönelik olması da düşünülebilir ki, bu da iki imamı destekler. Yani müteşabih ayetleri ya da nakilsiz anlaşılamayacak ayetleri kendi görüşüne göre tefsir etmeyenler, Kur'anı, yani tamamını, kendi görüşleriyle tefsir etmemiş sayılırlar ve bu tehdidin dışında kalırlar.
  • "Kelimenin/sözün gücü, vaat ettiklerinde yatar."