Neslihan, bir alıntı ekledi.
08 May 22:32

...
Risk almak ve kararlı olmak anlamında kullanılan, "Kelle koltukta" deyiminin özünde yine cellatlar var.
Cellatlar, Müslüman siyasetçilerin başlarını kestikten sonra, cesedi sırtüstü yatırır, kesik başlarını sağ koltuğunun altına koyarlardı.
Bu yüzden devletin üst düzey görevlileri, "Kelle koltukta yaşıyoruz" sözünü çokça söylerlerdi. Bu deyimin hâlâ kullanıldığını biliyoruz.

Osmanlı'da Şehzade Katli, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 198 - Nesil Yayınları)Osmanlı'da Şehzade Katli, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 198 - Nesil Yayınları)
Ribelle, bir alıntı ekledi.
18 Nis 22:41

Güneydoğu’da askerin dünyasına nüfuz edemeden, onu anlamaya çalışmadan, Güneydoğu’da “çözüm bulmak” ya da çözümden söz etmek düş kurmakla eş anlam taşır. En üst düzeyde asker-sivil diyaloğu örülmeden, bu diyalog soyut değil somut bir çerçeveye oturtulmadan, Güneydoğu’daki çıkmazdan kurtulmak güçtür.
Asker dersine iyi çalışıyor. Görevini her alanda yerine getiriyor. Üstelik kelle koltukta yapıyor bu işi. Gazi oluyor, şehit oluyor.

Kürtler, Hasan Cemal (Sayfa 640 - Doğan(epub))Kürtler, Hasan Cemal (Sayfa 640 - Doğan(epub))
Ribelle, bir alıntı ekledi.
18 Nis 01:08

“Geçen yıl da burada size anlatmıştım. Bizim asker olarak görevimiz teröristle mücadeledir. Bunu özellikle vurguluyorum: terörle, terörizmle değil teröristle mücadele... Biz teröristle mücadeleyi elde silah kelle koltukta veriyoruz. Çok büyük mesafe de kat etmiş durumdayız. Ama terörle mücadele başka boyutları da olan bir mücadele. Biz şimdi bu boyutlardan sadece biriyle meşguluz. Yani asker olarak bizim işimiz değil terörle mücadele... Sivile düşen görevlere gelince... İşsizlikle mücadele, işyeri açmak... Eğitim... Sağlık... Teröristle mücadele bir yerde aysbergin yalnız suyun üstüne vuran kısmı. Sen eğer teröristin geldiği vasatı yok edemezsen, benim mücadelem boşa gider.”

Kürtler, Hasan Cemal (Sayfa 629 - Doğan(epub) Sözlerin sahibi doğuda görev yapan üst düzey bir komutan.)Kürtler, Hasan Cemal (Sayfa 629 - Doğan(epub) Sözlerin sahibi doğuda görev yapan üst düzey bir komutan.)
Necip Gerboğa, Doktor Jivago'yu inceledi.
 06 Nis 00:59 · Kitabı okudu · 18 günde · Beğendi · 9/10 puan

Öncelikle, zamanında babamın kitaplığından aşırıp kendi kitaplığıma dahil ettiğim, lakin yıllar boyunca tozunu almak dışında başka bir ilişki kurmadığım bu değerli eseri, bir etkinlik marifetiyle elime alıp okumamı sağlayan değerli okur dostlarım Ebru Ince , NigRa ve her okur buluşmasında kitabın adını zikrederek bilinçaltımıza yerleştiren ve süreci hızlandıran Muzaffer Akar 'a teşekkür ederek incelemeye başlamayı kendime bir borç biliyorum... Bu etkinlik olmasaydı, 1982 basım bu kitap muhtemelen oksitlenip kendi kendini imha edinceye kadar kitaplığın bir köşesinde sırasını bekliyor olacaktı... Ve ardından hızlı adımlarla incelemeye geçebilirim artık...

Ne zaman, nerede ve hangi koşullar altında doğacağımızı kendimiz seçemiyoruz ya hani... İşte beni en derin düşüncelere iten konuların başında gelir bu mevzu... Evet ben seçmedim bu hayatı, bu coğrafyayı, bu çağı... Mesela hayatımın sabah televizyon kuşağında Seren Serengil ile Seda Sayan'ın rekabet ettiği bir döneme denk gelmiş olması inanın benim seçimim değildi... Ya da toplumun %2'sini falan ilgilendirmesine rağmen memleketteki en geniş katılımlı tartışmaların başında 'taksi mi, uber mi' tartışmasının gelmesi de tamamen benim dışımda gelişen bir olay... Bir Instagram annesinin, sponsorlu bir çekim esnasında sırf o an canı istemediği için şarkı söylemeyen çocuğunu, mikrofonun açık olduğunu bilmeden gizlice azarlaması ve tartaklaması da bizzat gözlerimle şahit olduğum, asla ve kat'a seçmediğim ama yaşamak zorunda olduğum hayatın sıradan bir sahnesi sadece... Ancak Doktor Jivago'yu okuyunca yine de biraz kızdım kendime yukarıdaki düşüncelerimden dolayı... Nedenini birazdan anlatacağım dilim döndüğünce...

Yuri Jivago ya da bilinen adıyla Doktor Jivago, seçimini yapamadığı hayatında bizim kadar şanslı(!) bir insan değildi maalesef... Yaşamak için gözlerini açtığı ülkede bir dünya savaşı, bir halk devrimi, devrimle birlikte gelen bir iç savaş ve bunlara benzer pek çok toplumsal vaka, peşi sıra birbirini takip ediyordu... O dönemin Rusya'sında yaşayan insanların mesleği ne olursa olsun her biri kolunda apoletler taşıyan kıyafetlerle gezmek zorundaydı. Çünkü her şeyden önce onlar birer askerdi. Yani benim gibi 6 ay askerlik yapıp 10 yıl bunu anlatan bir askerlikten söz etmiyorum. Askerlik onların yaşam biçimiydi. Ellerine tüfek alacak yaşa geldiğinde başlayan ve mezarda sona eren bir askerlikti onlarınki... Kimi zaman düşmanla, kimi zaman birbirleriyle savaştılar. Rusça'nın yanında sadece kurşunlarla iletişime geçtikleri ikinci bir dil biliyordu hepsi...

Ve böyle bir yaşam içerisinde en büyük lüksleri hayatta kalabilmekti. Çünkü ölmek için o kadar çok neden vardı ki... Sürekli devam eden bir savaş ya da çatışma halinden bahsetmiyorum bile. Yolda yürürken denk gelecek bir kör kurşun, evinize atılacak başıboş bir bomba, karşı taraftan başına buyruk bir askerin o anki kişisel insiyatifiyle kurşuna dizilme, en az savaş kadar tahribat yaratan kış koşulları ve yakalanmama ihtimaliniz sıfıra yakın olan bulaşıcı hastalıklardan herhangi birinin sizi o an öldürüp bu ateş çemberinin dışına çıkarması işten bile değildi... Yani lafın kısası, Hummel tişört giyip röfleli saçlarla birbirlerine su sıçratıp akşam ödül olarak lahmacun ziyafeti çekilen bir Survivor değildi onlarınki... Hayatta kalmak, dahası, tüm bu cendere içerisinde bir aile kurabilmek, bir meslek sahibi olmak, çoluğa çocuğa karışabilmek gerçek bir yetenekti...

İşte Yuri'nin de yapmak istediği buydu aslında... Önce içinde bulunduğu koşulları kabullenmek ama olabildiğince tarafsız kalıp her şeye rağmen kendine ait bir hayat kurabilmekti amacı... Kısmen başardı da bunu. Ancak günümüzde de sık sık duyduğumuz bir laf var ya hani, 'taraf olmayan bertaraf olur' diye... İşte bu laf zamanı gelince Yuri Jivago için de geçerlilik kazandı... İş bu noktaya geldiğinde Jivago nasıl tercihler yaptı, başına neler geldi gibi konuların detaylarına girmeyeceğim... Orası da kitabı okuyacak okurlara kalsın...

---------------------------------

Yanlış hatırlamıyorsam Chuck Palahniuk 'e ait bir tespitti; zamanında okumuştum bir yerlerde... Palahniuk, çağımızın çoğunlukla büyük toplumsal vakaların yaşandığı bir çağ olmadığını hatta olabildiğince boş ve anlamsız bir çağda yaşadığımızı vurguluyordu ve bireysel olarak girdiğimiz bunalımların, saçma sapan dertlerimizin ve genel anlamda mutsuzluğumuzun işte bu boşlukla ilişkili olduğunu belirtiyordu. Katılır veya katılmazsınız ama bana oldukça enteresan gelmişti bu tespit. Tabii ki savaş çıksın, devrim olsun, Jivago gibi kelle koltukta bir hayat yaşayalım demiyorum. Ancak yaşadığımız çağda derin bir boşluk olduğu kesin ve kitleler olarak bu boşluğu nasıl doldurabileceğimizi henüz keşfetmiş değiliz...

İşin garibi, kitapta geçen dönem üzerinden hemen hemen 100 yıl geçmiş. Yani tarih perspektifinden bakarsak çok da uzun bir zaman değil aslında... İnsan üzerine düşündükçe nasıl bir duyguya bürünmesi gerektiğini kestiremiyor tam olarak. Mesela 100 yıl önce savaşın içinde, paranın değerini tamamen yitirdiği ve birkaç dilim taze ekmek karşılığında her şeyin satın alınabildiği; çalışır durumda bir sobanın büyük lüks sayıldığı bir ortamdan, lüks deyince Swarovski taşlı iphone 8 kılıfının akla geldiği bu döneme hangi ara geldik, inanın hiçbir fikrim yok...

İnsanlık, tarih boyunca savaşmış, birbirini öldürmüş, devletleri ve toplumları dizayn etmiş, sınırları çizmiş, her türlü doğal kaynağı ortaya çıkarmış; biz de şimdi gelip tüm bu oturmuş düzeni hunharca tüketiyormuşuz gibi bir manzara var karşımızda... İnsanlık tarihinin en şımarık çocuklarıyız belki de... Açlık veya salgın hastalıklarla boğuşmuyoruz. Zamanında insanlar yeterli gıdayı alamadıkları için tifodan, dizanteriden, vebadan ölürken bizdeki ölümlerin çoğu obezite veya mide küçültme operasyonlarından kaynaklanıyor... Bunun gibi belki de sayfalarca örnek verebiliriz pek çok konuda... Tüm bunların üzerine bir de yüzsüz gibi tarihi, insanları, toplumsal olayları eleştirip duruyoruz. Altımıza koltuk çekmişler, biz ise neden sırtımıza yastık koymadılar derdindeyiz...

--------------------------------------

Neyse efendim, bu konulara bir girdik mi bir daha çıkamayız. En iyisi incelemenin sonlarına doğru biraz da kitapla ilgili notlarımı paylaşayım ve dağılalım sonra:)

* Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz kesinlikle benim yaptığım gibi hayatınızın en yoğun dönemine denk getirmemenizi tavsiye ederim. Kitap zor değil ama yorucu bir kitap. Özellikle ilk 70 sayfa karakterleri tanımakla geçiyor. İsimlerin hepsi şu sekiz tane sessiz harfin yan yana geldiği tipik Rusça isimler:) Atıyorum, kitabın 27.sayfasında tanıştığınız bir karakterle, 438. sayfada bir anda tekrar karşılaşabiliyorsunuz. bendeki baskının başında kitaptaki karakterlerin adının yazdığı sıralı tam liste vardı ve çok işime yaradı açıkçası...

* Boris Pasternak'ın akıcı bir dili var ve bölümleri (RTS öğrencileri iyi bilir) 'scene'lere ayırarak yazmış. Bu nedenle sinema veya tiyatroya uyarlanması nispeten kolay bir kitap ki zaten defalarca uyarlamışlar.

* Sinemada 'yönetmenin kestiği sahneler' olur ya, işte bunun edebiyat versiyonu da lazım sanırım:) Bu kitapta bazı bölümler bence biraz fazla uzatılmış. Biraz daha sadeleştirilebilirmiş. Ancak dönemin şartlarında belki de böylesi daha makbuldür, bilemiyorum.

* Kurguda çok fazla tesadüf durumu var. Zaten kitabı okuyan pek çok okur bu durumu gündeme getirmiş. Tesadüfler beni aşırı rahatsız etmedi ancak Pasternak'ın olasılık hesaplarını biraz altüst ettiği de bir gerçek:)

* Kitap aslında bir yandan da aşk kitabı... Siz benim bu konuda tek kelime etmemiş olmamı lütfen dikkate almayın:) Çok tasvip ettiğim bir aşk hikayesi değildi kendi adıma. Ancak başkaları hayranlıkla takip edebilir bu hikayeyi, onu bilemem...

------------------------------------------

Ve geldik incelememizin son satırlarına... Anlatmak istediklerimin yarısını bile anlatamadım ama bir yerde de durmak lazım diye düşünüyorum... Doktor Jivago, ara sıra kendi kalbinde de hissettiği ve bizim çağımızda da sıkça görülen 'kalp teklemelerinin' sebebini biraz da manevi nedenlere bağlamış. Diyor ki;

"Çoğunluk, yaşamak için ikiyüzlü hayat sürmek zorunda. Sağlığınız da bunun etkisi altında kalıyor. Gün geçtikçe, duyduğunuzun, düşündüğünüzün aksini söylemek zorundasınız. Sevmediğiniz bir şeyi sevmek, hoşlanmadığınız birşey karşısında hoşlanır gibi davranmanız gerekiyor. Sinir sistemi denen şey uydurma birşey değil. Varlığınızın parçası... Ruh denen şey tıpkı ağzınızın içindeki dişler gibi göğsünüzde duruyor. Buna devamlı olarak karşı gelemezsiniz. İsyan eder.”

Bence güzel ve evrensel bir teşhis koymuş Jivago... Bir de reçeteyi yazsaydı keşke diyesi geliyor insanın:) Lakin onu da belki hayatın içinde bir yerlerde aramak lazım. Ama bunu savaşmadan, kurşun sıkmadan, aç kalmadan, çocukları öldürmeden, birbirimizi ötekileştirmeden başarmak zorundayız.

Umarım kalbimiz, bizi her şeyin çok daha anlamlı ve yaşanabilir olduğu, umut dolu bir dünyaya taşıyacak kadar sağlamdır...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...

Kitap Kurdu, Teneke'yi inceledi.
 28 Mar 00:23 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde olay öykü şeklinde verilmiş, ikinci bölümde ise aynı öykü bir tiyatro oyunu şeklinde sunulmuş.

Kitabımızın konusuna gelince; Sazlıdere köyünün 3 aydır kaymakamı yoktur. Vekaleten bu makamı en kıdemli memur olan Resul Bey idare etmektedir. Her gün ağalarla mücadele içindedir. Ağalar çeltik ekmek için kanunlara aykırı olarak ruhsat çıkartmak istemektedirler fakat Resul Bey çeltik ekilecek yerlerde oturan köylerin su altında kalacağını ve orada bir çok çocuğun ve yöre halkından insanların sıtmadan öleceklerini bildiğinden bu durumun sorumluluğunu almak istememektedir. Ama ağaları da kızdırmaktan korkmaktadır. Zaten emekliliğine az bir süre kalmıştır. O sırada şans yüzüne güler ve kasabaya henüz üniversiteyi yeni bitirmiş genç bir kaymakam atanır. Kaymakam ilk başlarda ağaların tuzağına düşse de Resul Bey'in yardımıyla köydekilerin gerçek yüzlerini öğrenir ve ona göre tavır almaya başlar. Ne kadar bulunduğu makamın gücünü kullanarak ağaları engellemeye çalışsa da ağaların satın alamayacağı adam yoktur. Tabi istisnalar da vardır :) Kaymakam tek kalmıştır. Kelle koltukta sonuna kadar -halk yanında olmasa bile- halkın yanında yer almaya karar vermiştir. Ağaların etkili konumlarda tanıdıkları vardır. Kaymakam elinden geldiğince eşraf kesimi ile mücadeleyi sürdürür.

Kitaptaki kaymakam karakterinin yanı sıra Mehmet Ali ve Zeyno karakterleri çok etkileyici. En çok da Mehmet Ali. Aklıma daha önce okuduğum "İnce Memed" karakterini getirdi. Bu kitapta Mehmet Ali, haksızlıkla sonuna kadar mücadele eden eski bir eşkiya olarak sunulmuş.

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
19 Mar 22:43 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Ahiler, savaş sırasında kelle koltukta savaşıyor, barış zamanında ise öğretmenlik ve ticaret yapıyorlardı. O kadar fedakârdılar ki, pîr (şeyh, üstad), müridine, "Filan yere git, hemen medreseni kur ve hizmete başla" dediğinde sözü ikiletmez, hatta sual bile sormaz, "baş üstüne" çekip tereddütsüz söylenen yere gider, hizmete başlardı.
Her açıdan Asr-ı Saadet'teki muhteşem örneklere benzerlerdi. Zaten maksatları onlara benzemekti. Bir anlamda Asr-ı Saadet'i kendi çağlarına taşımak için çabalıyorlardı. Bu çabalarının üzerine "rahmet" indi ve büyük bir devlet ihsan edildi: Osmanlı Devleti...

Biz Osmanlıyız, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 49)Biz Osmanlıyız, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 49)

Sıcacık bir evde telefon kurcalayarak zaman tüketirken birilerinin yağmur çamur demeden kelle koltukta senin için savaştıklarını unutuyorsan sen gerçekten nankörlük ediyorsun demektir.

Orhan Pamuk Okuması Sonrası
Aslında romancı olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan da anlayacaksınız ki romancı olamadım. Şimdi ise burada, çocukluğumdan beri babamla ufak tefek de olsa sorunlar yaşayıp, bir nevi sığındığım bu sessiz evde, saf ve düşünceli bir romancı gibi camdan, az ilerideki bahçede çalışan kuyucu ustası ile çırağını izliyordum. Bu sessiz evimiz İstanbul’un ücra bir köşesinde, 6200 nüfuslu Öngören kasabasındaydı. Küçük ve küçüklüğüne uyacak şekilde de sakin bir yerdi. Sabahları yürüyüşe çıktığımda genelde aynı yerde aynı kişileri aynı meşguliyetleri ile görür, en çok da evimizden biraz ileride olan bir konakta çalışan cüceyi görürdüm, her sabah yaptığı alışverişi sonrası kendisiyle selamlaşır, selam sonrası da yeğeni Hasan’dan olan şikayetlerini anlatırdı. Birde huysuz bir babaanne vardı o konakta, babaanne diyorum çünkü ara ara torunları ziyaret ederdi sadece kendisini ve huysuzluğunu da cüce olan Recep çok iyi kaldırıp işlerini rahatlıkla görürdü. Bahçeden gelen tak tak seslerini duyup, düşüncelerimden sıyrıldığımda ise kuyucu ustasının toprağa bir kazık çakmakta olduğunu gördüm, yanındaki çırağı ise sanki bu işleri ilk kez görüyormuş gibi şaşkınlıkla ustasını izlerken aynı anda da sanki bir erkek evladının hayranlıkla babasını izlermiş gibi bakıyordu. Usta kazığı çakmaya devam ediyor, aralarda da durup çaktığı kazığın sağlamlığını kontrol ediyordu. Eski zamanlarda sondaj makineleri kullanılmıyordu ama şu an izlediğim usta ve çırak da kullanmıyordu. Usta kuyucular bir arazide suyun nereden çıkacağını, nerede kuyu kazılacağını binlerce yıldır sezgiyle buluyorlardı. Bu hünerleri, bazı eski kuyucuların kendilerinde Orta Asyalı şamanlar gibi doğa ötesi güçler ve sezgiler vehmetmelerine, yer altı tanrıları ve cinleriyle konuştuklarını ileri sürmelerine yol açıyordu. Hak veriyor olsak da tabii gülüyor ve geçiyorduk bu konuları. Ama usta ve çırağını izlemeyi de bırakıp Nişantası’ndaki daireme gitmeliydim. Babamla sorunlarım olduğunda geliyorum demiştim ya buraya ama bu sefer ki sorun farklıydı hatta çok farklıydı da diyebilirim. Firdevsi’nin Şehnâmesi’nde dediği gibi, “Tıpkı babasız bir oğul gibi, oğulsuz bir babayı da kimse basmaz bağrına”, çok doğruydu ama en azından bizim sorunlarımız bu şekilde değildi, bu derece ileri değildi. Usta ve çırağın kazık çakma işleri bittikten sonra biraz ilerilerindeki ağacın gölgesine oturmuşlar, poşetlerinden çıkardıkları domates, peynir ve zeytinlerini az biraz zaman önce çırağın sanırım İstasyon Meydanı’ndan getirdiği taze ekmek ve Meltem gazozu ile yemeye başlamışlardı. Meltem gazozu, her ne kadar yerli bir gazoz markası olsa da Coca-Cola ülkeye geldikten sonra, bayilere kredili satışlar yapması, bedava pleksiglas pano, takvim ve hediyeler dağıtmasından sonra fazla satış yapamamaya başlamıştı. Halk da Meltem’in daha ucuz, daha sağlıklı olmasını dinlemeden Coca-Cola içiyorlardı. Okur kızmasın ama kırk yılda bir gazoz içeceksem ben de Coca-Cola içerdim. Bu düşüşe kadar çok iyiydi aslında Meltem, özellikle o güzel Inge isimli Alman mankenini reklamlarında oynatıklarında hemen hemen herkesin elinde vardı, sonra düşüşleri başlamış, ünlü oyuncu Papatya’nın oynadığı reklam filmleri de bu kötü gidişatı durduramamıştı, şimdilerde de işte böyle küçük yerlerde bulunuyordu. Ben de hazır ustalar mola vermişken sessiz evimden çıkıp, Nişantası’ndaki evime gitmek için Chevrolet’imle yola çıkmıştım.

Daireme girdikten sonra her zaman yaptığım gibi öncelikle arka odaya geçmiş, koleksiyonlarıma baktım. Koleksiyonlarım içinde en sevdiklerim ise gözleri karalanmış, eski gazetelerde sanki ayıp şeyler yapmış gibi gözleri siyah bir şerit ile karartılmış vesikalık fotoğraflar, birkaç tane kadın manken kafaları ve tebdil-i kıyafet parçalarımı koyduğum kutuydu. Kutunun içinde ise melon bir şapka, padişah kavukları, kaftanlar, bastonlar, lekeli ipek gömlekler ve boy boy renkli takma sakallar, peruklar, cep saatlerim ve boş gözlük çerçevelerim vardı. Bazan saatlerce bu şeylere bakarak bu şeylerin ve diğer şeylerin masumiyetini düşünür, İstanbul’u ve kendi hayatımı görürdüm. Kravatlı, beyaz gömlekli, alnının üstündeki saçların döküldüğü, gözlerine kalemlerle daireler çizdiğim ellili yaşlardaki bir adamın vesikalığına bakarken telefonum çaldı ve telefonu açtım.

“Evet.”

“Canım, canım, neredesin, nerelerdesin? Günlerdir seni, günlerdir seni arıyorum, ah.”

Sesini çıkaramamıştım hattaki kadının ve bunu kendisine de söylemiştim.

“Sesinizi,” dedi kadın, benim sesimi taklit ederek. “Sesinizi. Bana sesiniz diyor. Ben zaten sesiniz olmuşum.” Kısa bir sessizlikten sonra, kartlarına güvenen usta bir oyuncu gibi “Ben Emine’yim” dedi.

“Tanıyamadım sizi” dedim.

“Canım, canım. Uzun süredir seni arıyordum, unuttun mu yoksa beni, yazılarını okuyorum uzun zamandır da sana ulaşmaya çalışıyordum. Sensin değil mi? Gerçekten sensin, nasıl tanımazsın beni? Unutamazsın ki beni ama sen. Doğruyu söyle bana, bir tek doğruyu söyle. Beni yıllardır sevdiğini söyle, bir kerecik de olsa söyle yeter. On sekiz yıl bekledim, bir o kadar daha olsa yine beklerim ama sevdiğini söyle bana, yoksa hâlâ hatırlamadın mı beni?”

“Sevmiştim” dedim.

“Canım de bana.”

“Canım…”

“Ah hayır öyle değil, içten söyle. Dur istersen şimdi söyleme, adresini ver bana, ver adresini yanına geleyim ve gözlerimin içine bakarken söyle. Öyle de bana canım, bu şekil söyle beni sevdiğini.”

“Hanımefendi lütfen!” Sanki kendim değildim, sanki başkasının telefonu açmış gibi kendimi bilmeden konuşuyordum.

“Aslında o da burada, yanımda. Zorla konuşturuyor beni. Adresini söyle dememe kulak asma, söyleme sakın adresini, seni bulup… Ahhh oh ahhh.”

“Alo” dedim sinirlerim iyice bozulunca, cevap gelmeyince tekrardan “Alo” dedim.

“Benim, ben” dedi sonunda karşıdaki erkek sesi. “Emine dün bana her şeyi itiraf etti. İğreniyorum senden. Senin canına okuyacağım.”

“Kimsin bilmiyorum ama bir de ne olduğunu söylesen ve sonra beni dinlesen.” Dedim kararlılıkla.

“Bırak bunları bırak. Seni ne için öldüreceğim biliyor musun? Bu miskin ülkeyi adam edecek askeri darbeye ihanet ettiğin için değil. Ama darbe yapacaklar diye söylemiştim sana, ordu içinde dinci bir grup olduklarını da söylemiştim. Kars’ta başlayan kapalı, İslamcı kadınların, dinci kadınların intiharları da buna hazırlıktı. Seni öldürme sebebim senin yüzünden rezil olan o yurtseverlik işine girişen o gözü pek subaylarla, sürüm sürüm süründürülen o mert insanlarla sonraları alay ettiğin için, üstelik yazılarında kışkırttığın bu maceraya onlar kelle koltukta girerken ve saygı ve hayranlıkla sana kapılarını ve darbe planlarını açarlarken sen oturduğun koltukta rezil ve sinsi hayallere daldığın için, hatta güvenlerini kazanarak evlerine girdiğin bu alçakgönüllü yurtsever insanların arasında hayallerini sinsice uyguladığın için de değil. Seni öldürme sebebim yıllarca kuruntularını, pervasız yalanlarını sevimli şaklabanlıklar, dokunaklı incelikler ve oturaklı sözler kılığına sokup hepimize, bütün bir millete, en başta da bana yutturabildiğin için öldüreceğim seni. Ve her şeyi, bütün bildiklerimizi unutmamız lazım artık.”

“Dediklerinize bütün kalbimle katılıyorum” dedim. “Şu son birkaç yazıdan sonra bu yazı işinden elimi eteğimi bütün bütün çekeceğimi söylemek isterim.”

“Sus, yeter artık. Namussuz herif. Aldattın, kandırdın hepimizi. Senin ihanetin yüzünden darbe planlarımız boşa gitti ve o tiyatrocu Zaim bozuntusu önderliğinde Kars’ta bu gece, bir tiyatro oyununda bölgesel bir darbe yapacaklar ama bizimkiler yapmayacak bu darbeyi. Askerin içindeki bizim dinci grup yapmayacak, aksine Atatürkçü subaylar yapacak ve Lacivert’i yakalayacaklar. Zaim ise Atatürkçü söylemleri ile dincilere saldıracak. Oysa her şey Mehdi içindi, Mehdi gelecekti. Adresini ver bana.”

Korkmuş telefonu kapatmıştım, telefonun da fişini çekmiştim. Meraklı okur belki şu an benim neden korktuğumu, bunlara neler yaparak sebep olduğumu merak ediyor olabilir, rahat olsun ilerleyen kısımlarda buraları kısa ama detaylı bir şekilde anlatacağım. Şu an o telefon konuşmasındaki korkuyu tekrardan hissediyor ve bu konunun üstüne gitmek istemiyordum. Dışarıdan köpek havlama sesleri geliyordu, bazan bu havlama sesleri hoşuma gider bazan ise rahatsız ederdi ama o akşam üstümde olan korkunun etkisi ile tam olarak neler hissettiğimi bilmiyordum. Evin içinde, elimde sigaramla tur atarken dışarıdan, şimdilerde artık neredeyse tamamen yok olmuş bir ses işittim. Bir adam, bir satıcı, köpek havlamalarının devamında bağırıyordu.

“Boo-zaaaa, iyi boo-zaaaa” diye bağırışını duyunca bozacıya yukarıdan, camdan “bozacı” diye seslendim. “Bekle sen, ben iniyorum aşağı" dedim. Aşağı inerken salonun kapısının yanında yerde duran bavula gözüm kaymıştı. Uzun zamandır açılmayı bekler şekilde orada duruyordu. Babamın bavuluydu ve bana bırakmıştı ve en yakın zamanda da artık açıp içine bakmayı düşünüyordum.

Bozacının yanına indiğimde, bozacıyı aşağıdan yukarı kısa bir süzdüm. Uzun boylu, sağlam ama zarif yapılı iyi görünüşlüydü. Çoğu kadınlarda şefkat uyandıracak seviyede çocuksu bir yüzü, kumral saçları, dikkatli ve zeki bakışları vardı.

“Bozacı, ver bakayım bir boza” dedim.

“Vereyim Abi” dedi.

Üzerimdeki korku bozacıdan aldığım sıcak his sayesinde gitmişti. Nasıl gidiyor işler diye sordum ve kötü olmadığını, en azından evde çorba kaynadığını söyledi. Bilmiyordum evde çorba kaynadığını söylemek kötü müydü yoksa gerçekten iyi miydi.

“Adın ne senin” diye sordum.

“Mevlut Abi” dedi
.
“Mevlut mu yoksa Mevlüt mü?

Güldü, gülüşünde o şefkat ve çocuksu ifade daha da çok belirginleşti.

“Mevlut Abi, Mevlut değil “dedi, gülümsedim ben de cevabına. Yorgun ve korkmuş olduğunu fark ettim ve sebebini sordum.

“Bilmem ki Abi duydun mu demin, köpekler havlıyordu. Severim de itleri ama geceleri sokaklara almıyorlar biz satıcıları, yabancı görüp yanaştırmıyorlar. Isırılmadık mı, kovalanmadık mı her bir şeyi gördüm gecelerde bu itlerden.”

Tebessüm ettim, “Aslında ne kadar sadık hayvan olduklarını gösterir, benimserler sokaklarını ve bir nevi koruma iç güdüsü ile yabancıyı sokmak istemezler” dedim.

“Öyle de Abi, ya biz bozacılar ne yapacağız? Zaten marketlere, şişelere fabrikasyon yapıp soktular bozayı. Böyle olunca da çifte darbe yiyoruz. Sabahları tavuklu pilav satamasam o kaynayan çorba da hiç kaynamaz ya evde. Zaten günah da derler köpek bakmaya. Her akşam benden boza alan, boza almasa da yanına çağırıp sohbet eden hoca efendi var bir tane, ona sorayım ben bir günah mıdır değil midir diye. Ama Allah’ın yarattığı cana bakmak, beslemek neden günah olsun onu da hiç anlamam ya.”

Sevmiştim bozacıyı. “Doğru söylüyorsun” dedim. “Köpeklere şeytan deriz de Kur’an’da geçen mağarada uyuya kalanları, onların yanındaki köpeği, Kıtmir’i hiç düşünmeyiz.”

“Doğru söylersin be Abi,” güldü, kafasını sağa sola salladı. “Hem köpeğin olduğu yere melek girmez deriz hem de cennette köpek var diye yazan Kur’an'ı okuruz, iman ederiz. Ama Edirne yolunda bir kazaya da sebep olmuş bir köpek, ahan da bu arabanın aynısından (gösterdiği arabayı benim arabam diye söylememiştim) bir arabanın önüne çıkmış, genç ve güzel bir kadın da canından olmuş, yanında da sosyetik bir iş adamı varmış.”

“Öyle tabii Mevlut, neler değişmedi ki bu süreçte. Bak sana isminle de ilgili bir şeyler söyleyeyim. Hazreti Muhammed zamanında mevlit okutmak mı vardı? Ölüye kırk töreni yapmak, ruhu için helva ve lokma döktürmek mi vardı? Minareye çıkıp sesim ne kadar güzel, Arapçam nasıl da Arap gibi deyip kibir kibir kibirlenerek, zenne gibi kırıta kırıta makamla ezan okumak mı vardı? Mezarlara gidip yakarıyorlar, ölülerden medet umuyorlar, türbelere gidip putperestler gibi taşa tapıyorlar, bez bağlıyorlar, adak adıyorlar. Şarkı gibi Kur’an okuyorlar. Bu akılları veren tarikatçılar mı vardı Hazreti Muhammed zamanında.”

“Aman Abi, sen çok derinlere girdin, ben bilmem bu kadar derin mevzuları. Dur ben hele bozanı vereyim senin, lafa daldım unuttum.”

Eğilip, bana bozamı hazırlarken cebinden küçük bir tahta kaşık düşürdü. Ses de çıkmamıştı hiç, fark etmemişti de. Bir anı olarak, bu akşamın hatırası olarak koleksiyonuma ekleyeyim diye kaşığı almış, ceketimin cebine atmıştım. Şimdi dikkatli okur burada der ki neden ceket yazdım ve ceketimin cebine diye uzattım, aslında direkt bir şekilde cebime de diyebilirdim. Cebimden bir tane “Yeni Hayat” karamelasından çıkartıp, bozanın ücreti ile beraber Mevlut’a vermiştim.

Bozamı evde içtikten sonra dışarıda yürümeye başlamış, aklıma da geçen Türkan Şoray benzeri bir kadın ile geçirdiğim karlı gecenin aşk halleri gelmişti. Türkan Şoray benzeri kadını düşünerek yürümeme devam ediyor, Vali Konağı Caddesi’nde iki tane otobüsün güm diye birbirine çarptığı kazanın yanında bulmuştum kendimi, sanki biri de içindeki yolcuların cüzdanlarını alıyordu. Bu aralar fazlasıyla olan otobüs kazalarına bir yenisi de Nişantası’nda eklenmiş, bu otobüs kazaların sık olmasına anlam veremeyip, otobüslere de daha fazla durup bakmadan yürümeme devam etmiştim. Bir ara ayağım tökezledi ve düştüm, yaşlı bir amca bana, bir şeyin var mı evlat diye sordu, ben de, var dedim, geçen babam öldü ve yeni gömdük, boktan herifin tekiydi, hep içerdi ve annemi döverdi, bizi burada istemedi, ben yıllarca Viranbağ’da yaşadım dedim. Neden böyle dedim bilmiyordum. İhtiyar da anlıyordu belki söylediklerimin hiçbirinin doğru olmadığını. Ama babam ölmüştü ve bana da kapının yanında duran bavulu bırakmıştı. Alaaddin’in Dükkanı’na geldiğimde burayı sevdiğim için en azından camdan içeri bakayım diye düşündüm ve işte o anda, sanki bir kitap okumuş ve tüm hayatım değişmiş gibi tüm hayatım değişmişti. Belki de dikkatli okur anlamıştır, dikkatsiz okur da bu ne diyor bu kadar satır diye düşünmüştür. Alaaddin’in Dükkanı’nın önünde katilim vurmuştu beni, katil diyeceklerdi artık ona, ama ben de bir ölüydüm artık. Vurulmamın etkisi ile ciğerlerimdeki tüm hava boşalmış, kalp atışlarım durmuş ve ölmüştüm. Dükkanın önünde, soğuk betonun önünde bir cesettim artık. Son nefesimi de vereli çok olmuştu, kalbim çoktan durdu ama alçak katilim, o rezil herif beni vurduktan sonra öldüğümden emin olmak için nefesimi bile dinlemedi, nabzıma da bakmadı, o iğrenç herif çünkü beni öldürdüğünden daha yere düşüşümden emin olmuştu.

Ada Karen, bir alıntı ekledi.
 31 Oca 21:33 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

19 Mayıs
Ali Şamil.
1 metre 10 santimdi.
Bildiğin cüce.
Enver paşaya hediye edilmişti.
Köle gibi.
Zoraki “soytarı” yaptılar onu…
Garip garip kıyafetler giydirdiler.
Kadınları çocukları falan güldürdü.

Birinci dünya savaşında çarşı karışınca, Enver paşa apar topar İstanbul’dan ayrıldı, biraz da onları eğlendirsin diye Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’ın sarayına verdi Ali Şamil’i… Sultan’ın eşi İsmail Hakkı bey mert adamdı, tavla arkadaşı yaptı bu küçük insanı, ezdirmedi, alay ettirmedi, kolladı.

Gel zaman git zaman…
Milli mücadele başladı.
Yurtseverler Anadolu’ya akıyordu.

Padişah’ın damadı İsmail Hakkı bey de, onlardan biriydi. Eşinden bile gizlemek zonında olduğu niyetini Ali Şamil’e çıtlatmıştı, güya vedalaşmak için… Pişman oldu. Çünkü, kocaman yürekli küçük insan, alenen tehdit etmişti, ya beni de götürürsün, ya da niyetini Sultan’a anlatır, senin gidişini de engellerim!

Kuştüyü yataklarını, bi kuşsütü eksik mutfaklarını geride bırakıp, sahte kimlikler ve köylü kıyafetleriyle maceraya atıldılar, işgal kontrollerini aşıp, Adapazarı üzerinden Ankara’ya ulaştılar. Haberi vardı Mustafa Kemal’in… Çağırdı. Gittiler. Hayatımın en unutulmaz akşamıydı dediği akşamı yaşadı Ali Şamil… Mustafa Kemal’le kadeh tokuşturdu. Sonra, üç sene, İsmail Hakkı bey nereye, Ali Şamil oraya, kah su taşıma, kah telgraf, kah boyu kadar tüfek, elinden ne geliyorsa ama, hep cephede… Kelle koltukta yaşadı, İzmir’e girenlerin hemen arkasındaydı.

istiklal Madalyası aldı.

Nedir dersen…
Günümüzün gönüllü soytarıları kavrayamaz.
Bu ruhtur, 19 Mayıs.

Ve, Osmanlı’da “gülünen” Ali Şamil…
Cumhuriyet’te “Güler” soyadını aldı.

9 Eylül’de girdiği İzmir’den ayrılmak istemedi,
Basmane garında memur yaptılar onu.
Neticede vade doldu, rahmetli oldu.
Kokluca’da yatıyor.

Rahat uyu, aslan yürekli cüce.
Görecekler gene…
Boyundan bosundan utanmayanlardan ibaret değildir bu ülke!

İsim Şehir Artist, Yılmaz Özdil (Sayfa 9 - Doğan)İsim Şehir Artist, Yılmaz Özdil (Sayfa 9 - Doğan)
Aslı Murat, bir alıntı ekledi.
14 Oca 23:37 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"Aslında bu tür tehlikeler onu zerre kadar ırgalamıyordu.....Hayatı boyunca kelle koltukta yaşamıştı....Öldürme ruhsatının karşılığı ölme ruhsatıydı....Ve burada ,bu kırmızı cehennemde ateşler içinde yanarak veye leopara dönüşebilen asiler tarafından şişe geçirilerek ölmek,her halükarda suluboya resimler yaparak veya şişelerin içine gemiler yerleştirerek Brehat Adası' nda ölmekten daha çekiciydi....."

Kongo'ya Ağıt, Jean-Christophe Grangé (Sayfa 126 - Doğan Kitap)Kongo'ya Ağıt, Jean-Christophe Grangé (Sayfa 126 - Doğan Kitap)