• Bugün Camiler Açıksa ve Ezan Sesleri Hâlâ Yankılanıyorsa Her şeyden önemlisi, “cami düşmanı” olmakla suçlanan Atatürk ve İnönü olmasaydı, bu vatanseverlerin kelle koltukta verdikleri o kutsal mücadele olmasaydı, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkıp çoluk çocuk demeden korkunç bir katliama başlayan Yunanlılar, camileri yakıp
    yıkacak, ezanları susturacak ve işte o zaman camiler; ahır, tuvalet, eğ lence merkezi yapılacak, hatta Ayasofya’ya çan takılacaktı.
  • " Kelle koltukta dolaşmış diyorum işte Mecnun, daha n'apacaklar,Vermişler kellesini koltuğunun altına yollamışlar geri, Anlayacağınız bizde hep aileden gelir, genlerim surlarla çevrili benim."
  • Türk Aynştayn(Einstein)'ı 26 yaşında Profesör olmuş bir deha Oktay Sinanoğlu.Yabancı dilde eğitimin ülkenin fişini çekmek olduğunu,dilimiz ve ülkemiz üstüne oynanan oyunların ne denli ürkütücü duruma geldiğini kendi tabiriyle kelle koltukta verdiği anadilimizi koruma mücadelesine yer veriyor eserinde.Kitapta yer alan makaleleri okuduktan sonra televizyon izlerken,örütbağ(internet) kullanırken aslında dilimizin nerelere getirildiğini ürkerek görmeye başlayabiliriz.Eğer bu yanlışlardan gerekli tedbirler alınıp dönülmezse bir nesil sonra baba ile çocuk birbirini anlayamayacak hale gelecek ve Türkçe yok olup gidecek.Herkesin elinde kalemiyle okuyup notlar alması gereken bir kitap.
  • ...
    Risk almak ve kararlı olmak anlamında kullanılan, "Kelle koltukta" deyiminin özünde yine cellatlar var.
    Cellatlar, Müslüman siyasetçilerin başlarını kestikten sonra, cesedi sırtüstü yatırır, kesik başlarını sağ koltuğunun altına koyarlardı.
    Bu yüzden devletin üst düzey görevlileri, "Kelle koltukta yaşıyoruz" sözünü çokça söylerlerdi. Bu deyimin hâlâ kullanıldığını biliyoruz.
    Yavuz Bahadıroğlu
    Sayfa 198 - Nesil Yayınları
  • Güneydoğu’da askerin dünyasına nüfuz edemeden, onu anlamaya çalışmadan, Güneydoğu’da “çözüm bulmak” ya da çözümden söz etmek düş kurmakla eş anlam taşır. En üst düzeyde asker-sivil diyaloğu örülmeden, bu diyalog soyut değil somut bir çerçeveye oturtulmadan, Güneydoğu’daki çıkmazdan kurtulmak güçtür.
    Asker dersine iyi çalışıyor. Görevini her alanda yerine getiriyor. Üstelik kelle koltukta yapıyor bu işi. Gazi oluyor, şehit oluyor.
    Hasan Cemal
    Sayfa 640 - Doğan(epub)
  • “Geçen yıl da burada size anlatmıştım. Bizim asker olarak görevimiz teröristle mücadeledir. Bunu özellikle vurguluyorum: terörle, terörizmle değil teröristle mücadele... Biz teröristle mücadeleyi elde silah kelle koltukta veriyoruz. Çok büyük mesafe de kat etmiş durumdayız. Ama terörle mücadele başka boyutları da olan bir mücadele. Biz şimdi bu boyutlardan sadece biriyle meşguluz. Yani asker olarak bizim işimiz değil terörle mücadele... Sivile düşen görevlere gelince... İşsizlikle mücadele, işyeri açmak... Eğitim... Sağlık... Teröristle mücadele bir yerde aysbergin yalnız suyun üstüne vuran kısmı. Sen eğer teröristin geldiği vasatı yok edemezsen, benim mücadelem boşa gider.”
    Hasan Cemal
    Sayfa 629 - Doğan(epub) Sözlerin sahibi doğuda görev yapan üst düzey bir komutan.
  • Öncelikle, zamanında babamın kitaplığından aşırıp kendi kitaplığıma dahil ettiğim, lakin yıllar boyunca tozunu almak dışında başka bir ilişki kurmadığım bu değerli eseri, bir etkinlik marifetiyle elime alıp okumamı sağlayan değerli okur dostlarım Ebru Ince , NigRa ve her okur buluşmasında kitabın adını zikrederek bilinçaltımıza yerleştiren ve süreci hızlandıran Muzaffer Akar 'a teşekkür ederek incelemeye başlamayı kendime bir borç biliyorum... Bu etkinlik olmasaydı, 1982 basım bu kitap muhtemelen oksitlenip kendi kendini imha edinceye kadar kitaplığın bir köşesinde sırasını bekliyor olacaktı... Ve ardından hızlı adımlarla incelemeye geçebilirim artık...

    Ne zaman, nerede ve hangi koşullar altında doğacağımızı kendimiz seçemiyoruz ya hani... İşte beni en derin düşüncelere iten konuların başında gelir bu mevzu... Evet ben seçmedim bu hayatı, bu coğrafyayı, bu çağı... Mesela hayatımın sabah televizyon kuşağında Seren Serengil ile Seda Sayan'ın rekabet ettiği bir döneme denk gelmiş olması inanın benim seçimim değildi... Ya da toplumun %2'sini falan ilgilendirmesine rağmen memleketteki en geniş katılımlı tartışmaların başında 'taksi mi, uber mi' tartışmasının gelmesi de tamamen benim dışımda gelişen bir olay... Bir Instagram annesinin, sponsorlu bir çekim esnasında sırf o an canı istemediği için şarkı söylemeyen çocuğunu, mikrofonun açık olduğunu bilmeden gizlice azarlaması ve tartaklaması da bizzat gözlerimle şahit olduğum, asla ve kat'a seçmediğim ama yaşamak zorunda olduğum hayatın sıradan bir sahnesi sadece... Ancak Doktor Jivago'yu okuyunca yine de biraz kızdım kendime yukarıdaki düşüncelerimden dolayı... Nedenini birazdan anlatacağım dilim döndüğünce...

    Yuri Jivago ya da bilinen adıyla Doktor Jivago, seçimini yapamadığı hayatında bizim kadar şanslı(!) bir insan değildi maalesef... Yaşamak için gözlerini açtığı ülkede bir dünya savaşı, bir halk devrimi, devrimle birlikte gelen bir iç savaş ve bunlara benzer pek çok toplumsal vaka, peşi sıra birbirini takip ediyordu... O dönemin Rusya'sında yaşayan insanların mesleği ne olursa olsun her biri kolunda apoletler taşıyan kıyafetlerle gezmek zorundaydı. Çünkü her şeyden önce onlar birer askerdi. Yani benim gibi 6 ay askerlik yapıp 10 yıl bunu anlatan bir askerlikten söz etmiyorum. Askerlik onların yaşam biçimiydi. Ellerine tüfek alacak yaşa geldiğinde başlayan ve mezarda sona eren bir askerlikti onlarınki... Kimi zaman düşmanla, kimi zaman birbirleriyle savaştılar. Rusça'nın yanında sadece kurşunlarla iletişime geçtikleri ikinci bir dil biliyordu hepsi...

    Ve böyle bir yaşam içerisinde en büyük lüksleri hayatta kalabilmekti. Çünkü ölmek için o kadar çok neden vardı ki... Sürekli devam eden bir savaş ya da çatışma halinden bahsetmiyorum bile. Yolda yürürken denk gelecek bir kör kurşun, evinize atılacak başıboş bir bomba, karşı taraftan başına buyruk bir askerin o anki kişisel insiyatifiyle kurşuna dizilme, en az savaş kadar tahribat yaratan kış koşulları ve yakalanmama ihtimaliniz sıfıra yakın olan bulaşıcı hastalıklardan herhangi birinin sizi o an öldürüp bu ateş çemberinin dışına çıkarması işten bile değildi... Yani lafın kısası, Hummel tişört giyip röfleli saçlarla birbirlerine su sıçratıp akşam ödül olarak lahmacun ziyafeti çekilen bir Survivor değildi onlarınki... Hayatta kalmak, dahası, tüm bu cendere içerisinde bir aile kurabilmek, bir meslek sahibi olmak, çoluğa çocuğa karışabilmek gerçek bir yetenekti...

    İşte Yuri'nin de yapmak istediği buydu aslında... Önce içinde bulunduğu koşulları kabullenmek ama olabildiğince tarafsız kalıp her şeye rağmen kendine ait bir hayat kurabilmekti amacı... Kısmen başardı da bunu. Ancak günümüzde de sık sık duyduğumuz bir laf var ya hani, 'taraf olmayan bertaraf olur' diye... İşte bu laf zamanı gelince Yuri Jivago için de geçerlilik kazandı... İş bu noktaya geldiğinde Jivago nasıl tercihler yaptı, başına neler geldi gibi konuların detaylarına girmeyeceğim... Orası da kitabı okuyacak okurlara kalsın...

    ---------------------------------

    Yanlış hatırlamıyorsam Chuck Palahniuk 'e ait bir tespitti; zamanında okumuştum bir yerlerde... Palahniuk, çağımızın çoğunlukla büyük toplumsal vakaların yaşandığı bir çağ olmadığını hatta olabildiğince boş ve anlamsız bir çağda yaşadığımızı vurguluyordu ve bireysel olarak girdiğimiz bunalımların, saçma sapan dertlerimizin ve genel anlamda mutsuzluğumuzun işte bu boşlukla ilişkili olduğunu belirtiyordu. Katılır veya katılmazsınız ama bana oldukça enteresan gelmişti bu tespit. Tabii ki savaş çıksın, devrim olsun, Jivago gibi kelle koltukta bir hayat yaşayalım demiyorum. Ancak yaşadığımız çağda derin bir boşluk olduğu kesin ve kitleler olarak bu boşluğu nasıl doldurabileceğimizi henüz keşfetmiş değiliz...

    İşin garibi, kitapta geçen dönem üzerinden hemen hemen 100 yıl geçmiş. Yani tarih perspektifinden bakarsak çok da uzun bir zaman değil aslında... İnsan üzerine düşündükçe nasıl bir duyguya bürünmesi gerektiğini kestiremiyor tam olarak. Mesela 100 yıl önce savaşın içinde, paranın değerini tamamen yitirdiği ve birkaç dilim taze ekmek karşılığında her şeyin satın alınabildiği; çalışır durumda bir sobanın büyük lüks sayıldığı bir ortamdan, lüks deyince Swarovski taşlı iphone 8 kılıfının akla geldiği bu döneme hangi ara geldik, inanın hiçbir fikrim yok...

    İnsanlık, tarih boyunca savaşmış, birbirini öldürmüş, devletleri ve toplumları dizayn etmiş, sınırları çizmiş, her türlü doğal kaynağı ortaya çıkarmış; biz de şimdi gelip tüm bu oturmuş düzeni hunharca tüketiyormuşuz gibi bir manzara var karşımızda... İnsanlık tarihinin en şımarık çocuklarıyız belki de... Açlık veya salgın hastalıklarla boğuşmuyoruz. Zamanında insanlar yeterli gıdayı alamadıkları için tifodan, dizanteriden, vebadan ölürken bizdeki ölümlerin çoğu obezite veya mide küçültme operasyonlarından kaynaklanıyor... Bunun gibi belki de sayfalarca örnek verebiliriz pek çok konuda... Tüm bunların üzerine bir de yüzsüz gibi tarihi, insanları, toplumsal olayları eleştirip duruyoruz. Altımıza koltuk çekmişler, biz ise neden sırtımıza yastık koymadılar derdindeyiz...

    --------------------------------------

    Neyse efendim, bu konulara bir girdik mi bir daha çıkamayız. En iyisi incelemenin sonlarına doğru biraz da kitapla ilgili notlarımı paylaşayım ve dağılalım sonra:)

    * Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz kesinlikle benim yaptığım gibi hayatınızın en yoğun dönemine denk getirmemenizi tavsiye ederim. Kitap zor değil ama yorucu bir kitap. Özellikle ilk 70 sayfa karakterleri tanımakla geçiyor. İsimlerin hepsi şu sekiz tane sessiz harfin yan yana geldiği tipik Rusça isimler:) Atıyorum, kitabın 27.sayfasında tanıştığınız bir karakterle, 438. sayfada bir anda tekrar karşılaşabiliyorsunuz. bendeki baskının başında kitaptaki karakterlerin adının yazdığı sıralı tam liste vardı ve çok işime yaradı açıkçası...

    * Boris Pasternak'ın akıcı bir dili var ve bölümleri (RTS öğrencileri iyi bilir) 'scene'lere ayırarak yazmış. Bu nedenle sinema veya tiyatroya uyarlanması nispeten kolay bir kitap ki zaten defalarca uyarlamışlar.

    * Sinemada 'yönetmenin kestiği sahneler' olur ya, işte bunun edebiyat versiyonu da lazım sanırım:) Bu kitapta bazı bölümler bence biraz fazla uzatılmış. Biraz daha sadeleştirilebilirmiş. Ancak dönemin şartlarında belki de böylesi daha makbuldür, bilemiyorum.

    * Kurguda çok fazla tesadüf durumu var. Zaten kitabı okuyan pek çok okur bu durumu gündeme getirmiş. Tesadüfler beni aşırı rahatsız etmedi ancak Pasternak'ın olasılık hesaplarını biraz altüst ettiği de bir gerçek:)

    * Kitap aslında bir yandan da aşk kitabı... Siz benim bu konuda tek kelime etmemiş olmamı lütfen dikkate almayın:) Çok tasvip ettiğim bir aşk hikayesi değildi kendi adıma. Ancak başkaları hayranlıkla takip edebilir bu hikayeyi, onu bilemem...

    ------------------------------------------

    Ve geldik incelememizin son satırlarına... Anlatmak istediklerimin yarısını bile anlatamadım ama bir yerde de durmak lazım diye düşünüyorum... Doktor Jivago, ara sıra kendi kalbinde de hissettiği ve bizim çağımızda da sıkça görülen 'kalp teklemelerinin' sebebini biraz da manevi nedenlere bağlamış. Diyor ki;

    "Çoğunluk, yaşamak için ikiyüzlü hayat sürmek zorunda. Sağlığınız da bunun etkisi altında kalıyor. Gün geçtikçe, duyduğunuzun, düşündüğünüzün aksini söylemek zorundasınız. Sevmediğiniz bir şeyi sevmek, hoşlanmadığınız birşey karşısında hoşlanır gibi davranmanız gerekiyor. Sinir sistemi denen şey uydurma birşey değil. Varlığınızın parçası... Ruh denen şey tıpkı ağzınızın içindeki dişler gibi göğsünüzde duruyor. Buna devamlı olarak karşı gelemezsiniz. İsyan eder.”

    Bence güzel ve evrensel bir teşhis koymuş Jivago... Bir de reçeteyi yazsaydı keşke diyesi geliyor insanın:) Lakin onu da belki hayatın içinde bir yerlerde aramak lazım. Ama bunu savaşmadan, kurşun sıkmadan, aç kalmadan, çocukları öldürmeden, birbirimizi ötekileştirmeden başarmak zorundayız.

    Umarım kalbimiz, bizi her şeyin çok daha anlamlı ve yaşanabilir olduğu, umut dolu bir dünyaya taşıyacak kadar sağlamdır...

    Hepinize keyifli okumalar dilerim...