• 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "İnsanlara merhamet etmeyene allah merhamet etmez."
     (hz. Muhammed, sallallahu aleyhi vessellem)

    Merhaba:) Bu Kıymetli Kitabı o kadar beğendim ki...Kemal Hoca şiirleri köşe yazıları gibi yine kalemini konuşturmuş bu eserinde. Okurken nerdeyse altını çizmedigim cümle kalmadı ve üzerinde oldukça düşündüm kendilerine teşekkür etmeyi borç bilirim.

    Düşündüğüm zaman rahmet'ten tureyen, 'korumak, kollamak' gudusunu cagristiran, insani duygularin en yucelerinden ama, asina bozuna cekile cekile canina okunmus iyi niyetlerden biri olarak görüyorum bu duyguyu. yazik edilmistir kendilerine dogrusu..Her insana lazımdır.
    Bir gün kendisinin de ihtiyacı olur diye değil; kendine "ben insanım" diyebilmek için.
    utanmadan..
    acımakla karıştırılandır aynı zamanda. merhamette kişi kendisi söz konusu olay veya kişi ile ilişkindirir ve o yüzden merhamet ılıktır. merhamet sızlar,için için .....
    acımak ise soğuktur, kişi acıdığı kişiye bakar ve söz konusu olayın kendi başına gelmemesi ve hatta söz konusu olayın varlığını unutmak için olayı veya kişiyi geçiştirmeye çalışır.

    merhamet kimi zaman sessizdir, kişiseldir, içinizde yaşarsınız. karşınızdakinin haberi bile olmaz. acımak ise bağırır, bakışlarınızda sözlerinizde. karşınızdaki insan bilir sizin o olayla ilgisiz olduğunuz için üstün olduğunu. acımak üstünlük kurmaktır.

    Merhamet... İnsanlara merhameti öğretmek, insandaki kötülük iktidarını döve döve pekiştirmek yerine; hohlaya hohlaya yumuşatmak. Merhamet... Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir. Baş aşağı bir cemiyeti, baş yukarı edecek bir kudret."
    - üstad Necip Fazıl, Reis Bey

    Adalet, merhamet ve emniyet; insanın vazgeçilmez arayışları arasındadır hiç şüphesiz. Bu üçünden biri bile eksik olsa mekan da zaman da huzursuz olur, yaşam huzursuz bir döngüye hapsolur. Bir şehirde, bir evde yahut iş yerinde bile insan bu üçlüyü görmek, yaşamak ve sık sık tatmak ister. Eksiklik, yeni arayışları, dolayısıyla yer değiştirmeyi, bu da türlü sıkıntıları beraberinde getirir. Esasında adalet de emniyet de kökünü merhamette bulur. Merhametin olmadığı yerde adaletten ve emniyetten söz etmek mümkün olamaz. Merhamet insanın hem görmesi hem de göstermesi gereken, ruhun temel ihtiyaçlarından biridir. Uzun süre bu ihtiyaç giderilmediğinde vicdansızlıkla beraber insanî hasletlerin kaybolmasına sebebiyet verecek türlü duygular meydana çıkar. Merhamet duygusunu erken edinenle geç edinen arasında türlü farklılıklar vardır, bilhassa çocuklara çok erken dönemde aşılanması gereken fakat dengesinin de iyi biçimde korunması gereken bir duygudur. 

    Şüphesiz merhamet 'daha da insan' yapar insanı. Stefan Zweig, Merhamet adlı kitabında iki çeşit merhametten söz eder. "Zayıf, duygusal olanı, bir yabancının ıstırabı karşısında kalbin duyduğu üzücü sarsıntıdan bir ân önce kurtulmak için gösterdiği sabırsızlıktır. Böyle bir merhamet acıyı paylaşmaz, ruhun yabancı bir acıya karşı kendini savunma içgüdüsüdür sadece. Asıl değerli olanı, duygusallıktan uzak, ama, yaratıcı merhamettir; ne istediğini bilir, sabırla acıyı paylaşarak, gücünün son damlasına kadar, hatta gücünün de ötesinde her şeye katlanmaya kararlıdır." der. Aslında merhamet varsa, katlanmaktan söz etmek pek mümkün değildir çünkü merhamet öteki'yi anlamayı kolaylaştırır. Dünyadaki her şey anlamak, anlatmak ve anlaşmak üçgeniyle değer kazanır. Anlamadan anlatmak, anlatmadan da anlaşmak mümkün değildir. Merhamet bu köprünün kurulmasında temel harçtır. Schopenhauer'a göre ahlak'ın temeli olan merhametin tanımlamasını bana kalırsa en iyi yapan isim Thomas Wolfe'tur: "Merhamet, öteki hislerin hepsinden daha fazla, sonradan elde edilmiş bir histir. Çocukta merhamet yoktur. Merhamet, insanın hafızasının, tecrübelerinin meyvesi, hayat acıları ve talihsizliklerinin ürünüdür."
    Kemal hoca bu kitabı babası Nuri Sayar'a ithaf etmiş ve bu sebeple dört bölümden oluşan kitabın bölümlerden evvelki kısmını Babam İçin" diyerek ayırmış. Bu bölüm acının taze olduğu zamanlarda yazılmış. Özellikle şu satırlar okuyucunun dimağını çözecek ağırlıkta: "Babalarımızın ölümü biraz da bizim ölümümüzdür. Hayat şu an bana çok boş ve beyhude görünüyor. Şu an her şeyimi babamla geçirilecek fazladan bir zaman için bağışlayabilirdim. Demek ki, maddî olan manevî olanı satın alamıyor. Demek ki, hayatın özünü maddî olanla değiş tokuş edilemeyen değerler oluşturuyor."

    Kitabın ilk bölümünde kalbin sebepleri irdeleniyor. Güzellik, hayal, gerçek, bellek, hayret, ümit, iyimserlik, acımak, bağışlamak, sessizlik, merhamet gibi konular; toplumun dertleriyle beraber hem tahlil ediliyor hem de çözüm önerileri sunuluyor: "Giderek hızlanan dünyada dinlemek sanatı kayboluyor. Başkasını işitmek yeteneği köreliyor. Dosta varmak, dost için orada olmak erdemi kayıplara karışıyor. İnsanların ihtiyaçlarını, onların hikâyelerini dinlemeden bilemeyiz. Bir insana kulak kesilmeden, onun da saygın bir varlığı olduğunu, yaşadıklarının sahiciliğini, öyküsünün yürek yakıcılığını keşfedemeyiz."

    İkinci bölümde aşklar ve melekler Kemal Sayar Hoca tarafından yorumlanıyor. Günümüzde bedene indirgenen, ruhun varlığını hiçe sayan modern aşk ve modern âşıklar, şüphesiz aşkın kadrini kıymetini de yok ediyor. Aşk gibi kudretli ve kutsal olan bir duygu; hızın, teknolojinin, gürültünün karşısında eriyor. "Aşk yaralar. Ama asıl olan, büyük şair gibi, 'aşk derdiyle hoşem / el çek ilacımdan tabip' diyebilmektir. Bu yaranın merhemi tabiplerde değildir. Ancak aşk, aşkı iyileştirebilir" diyor aynı zamanda bir doktor olan Kemal Hocam.

    Bir hıçkırık, denmiş üçüncü bölümün adına. Hikâyesi büyük. Gönül, gam, modern kibir, mağlubiyet, hastalar ve doktorlar, tıbbın namusu, mucize, masumiyet, ev, deniz gibi tabiri caizse sırlı mevzular bu sayfaları dolduruyor. Özellikle modern tıbbın hastayı müşteri gibi görmesi, doktorların birer patrona dönüşmesi neticesinde çarenin yanlış yerlerde aranır hâle gelmesi, şüphesiz şifadan uzak bir toplum olma yolunda bizi 'çaresiz' bırakıyor: "Her sıkıntıya tıbbın bir çare bulması isteniyor. Sağlık için duyulan kuvvetli iştiyak, ilaç endüstrisini bütün endüstriler içinde en kârlılarından birisi kılıyor. Oysa her başarının ardında bir de hüzünlü hikâye var. Bu hikâyelerin ortak teması ise şu: bir ticaret olarak tıp. Temel strateji hastalara bakım sağlamak değil, müşterilere mal satmak."

    Artık ne masumiyetimiz kaldı ne ahlakî ölçülerimiz. Şüphesiz bu ilişkilerimizi ve uğraşılarımızı da değiştirdi. Fesat ve ölçüsüzlük bu çağın "gerekliliği" oluverdi. "Türkiye'de hayat masumiyetini yitiriyor. Masumiyetin boşalttığı yeri, fesat dolduruyor. İnsana inançsızlık, hayata inançsızlık. İtimadın kalmadığı bir çağda herkes bir diğerinden fesat bekliyor" diyor Kemal hoca ve şunları ekliyor: "Şarkılarımız da değişti elbette, masumiyetin yerini ölçüsüzlük ve itiş kakış almakta gecikmedi. Sevgilisine naz yapan, ona siz diye hitap eden, saygı ve hürmetini karşılıklı olarak sürdüren masum âşıkların öyküsü yok artık şarkılarımızda, 'Pantolonunu çok sevdim / çıkar onu bebeğim' veya 'Allah belanı versin' diyen egomanyaklar var. McDünya gençliği öyle naz, kur, sevdiği için beklemek nedir bilmiyor; aksiyon direkt, çıkar onu bebeğim! Diplerde bir yerde masum bir Türkiye'nin hâlâ soluk alıp verdiğini hissetmek için, lütfen kalbinizin ve radyonuzun alıcılarıyla oynayınız."

    Goethe'nin ölürken söylediği rivayet edilen "Biraz daha ışık", son bölümün başlığı. Bu bölümde hırs, koloniyalizm, saldırganlık, kibir, büyüklenme, korku ve itaat gibi konular yer alıyor. Kemal hoca "Bazen insanın kuvveti hayır diyebilmesindedir" diyerek korkunun her çağda despotların ekmek teknesi olduğunu belirtiyor. Buna rağmen sürüden ayrılmaktansa ahlâkın genel kaidelerini görmezden gelmeyi tercih eden insanların Karamazov Kardeşler'in Büyük Engisizyoncusunu hatırlattığı söyler. Dostoyevski şöyle yazmıştı büyük romanında: "İnsanlar yalnızca tartışılmaz olana tapınmak isterler. Bu öylesine tartışılmaz bir şey olmalıdır ki, tüm insanlar bir anda hep birlikte tapınmaya karar vermelidir. Çünkü bu sefil yaratıkların temel kaygısı, benim ya da diğer birinin tapınabileceği bir şey değil, herkesin inanacağı ve tapınacağı bir şey bulmaktır. Burada, mutlak anlamda zorunlu olan şey şudur: Tapınma hep birlikte yapılmalıdır."

    Bide unutmadan geçemiyecem merhamet hakkinda boyle buyurdu zerdustte söyle geçiyordu;

    dertliyi istirap cekerken gordugumde, duydugu utanc utandirdi beni zira ve yardima yeltendigimde ona, fena incittim gururunu.

    buyuk yukumlulukler, kisinin minnet duymasini temin etmez, bilakis kindar yapar; ve unutulmazsa eger kucuk iyilik, kemirgen bir kurt olur cikar.

    "nazli olun kabul ederken! lutuf yerine gecsin boylece kabul edisiniz!" - bunu tavsiye ederim, hediye edecek bir seyi olmayanlara.
    ve biz, en cok haksizligi, aleyhimizde davranana degil, bizi hic alakadar etmeyene karsi yapariz.

    ve eger mustarip bir dostun varsa, istirahat yatagi ol istirabina; sert bir yatak ol ama, asker yatagi: en cok bu sekilde faydali olursun ona.
    Bir hayalimizin, düşümüzün, kendimize ve karşımızdakine saygımızın, anlayışımız olabilmesi için merhamete ihtiyacımız var. Bu kitap merhametle yeniden tanışmamızı teklif ediyor.

    Yazımın çoğunu müfid dergisinde bu konu üzerinden yazılan bir deneme etki etmiştir.Allah razı olsun.

    MUTLAKA KITABI OKUYUN OKUTUN EFENDIM..
    iyi okumalar:)
  • Eflatun der ki, ruh, hayata yaklaşırken Lethe'nin unutkanlık sularından içer.
  • "Bir kızılderili atasözü der ki : Dünyayı atalarımızdan,dedelerimizden bulduğumuzdan daha güzel bir şekilde çocuklarımıza bırakmamız gerekiyor."
  • https://youtu.be/rNU5V_waegE Ahmet Culum 🌿
    MELEKLERİ ÜRKÜTMEDEN SEV

    Ey gönül! Şimdi sorarım sana, hangi aşk daha büyüktür?
    Anlatılarak dile düşen mi. anlatılmayıp yürek deşen mi?
    Şemş-i Tebrizi

    ‘Sessizlik sır saklamaz’ diyor Uriah Heep bir şarkısında. Kalamış’ta aşk yorgunu bir dostumla sohbet ediyoruz.

    Cep telefonu vızırdayıp duruyor. Sevgilisinden birbiri ardı­na, mermi gibi, hüzünlü mesajlar. Kaza okları yüreğine sap­lanan o kocaman adam, acı ve tereddüt içinde kıvranıyor.

    Aşk artık gürültücü. Aşkı ruhunda dinlendiren sevgililer yok, ortalığı telaşa vermek, yakmak, yıkmak, kırmak isti­yor aşk. Yok olurken yok etmek istiyor. Eskinin sessiz ve içli âşıkları nerede şimdi? Aşkını içinde bir ateş gibi gezdiren, ‘yaktığımdan daha büyük ateşlerde yandım’ diyen o mahzun sevgililer.

    Onları çıkardıkları sesten değil, ruhlarının üzerinde gezinen sessizlik halesinden tanıyabilirdik. Onlar içe çekilir, içe doğ­ru derinleşir, varoluşun kemikleri yakan ıstırabıyla sarhoş olabilirlerdi.

    Günümüzün aşkları görünmek istiyor. Kıyıda köşede gizlen­mek istemiyor, bilinmek, ilan edilmek, ses çıkarmak istiyor. Özlemek istemiyor âşık, hemen kavuşmak istiyor, sevdiğini her an kapsama alanında tutmak, hapsetmek, boğmak isti­yor. Aşk, beklemeye tahammül etmiyor.

    Âşık sevmek değil, sevilmek derdinde. Sevilsin, şu karanlık dünyada kendisine bir ışık dehlizi açılsın, sevilmeye değer olduğunu biri ona söylesin istiyor. Yücelmek için yüceltiyor, sevilmek için seviyor. Istıraba tahammülü yok, yanmaya ge­lemiyor, varlığını alevde eriten bir pervane yerine kandile sitem okları yağdıran bir pervane olmayı yeğliyor. Gürültü yapıyor. ‘Ne olur beni sev!’ diye ulu orta bağırıyor, sessiz bir ağlayışla yapılmadığı için bu çağrı, masum bir yakarı olma­dığı için ötelerden yankı bulmuyor.

    Aşk artık sessizliğe katlanamıyor. Âşık sanıyor ki ne kadar ses olursa o kadar iyi anlaşacak, çıkardığı sese karşılık bir ses istiyor, iniltisine bir iniltiyle cevap verilsin istiyor. Oysa fazladan sarf edilen her kelime, oluş çabasıyla sınanmamış her söz, sevgiliyi sırlar mağarasına daha çok çekilmeye mec­bur ediyor. Fuzuli sözler aramıza sırlardan bir duvar örüyor. Oysa âşığın feryadı susuşunda gizlidir. ‘Ancak söylenemeyen aşk aşktır’ diye yazmıştı Blake. O asırlar öncesinden seslenen Mevlâna’yı yankılar gibiydi: ‘Dil, kelimeler pek çok şeyi açık­lar ama aşk, üzerine kelimeler düşmediğinde daha berraktır’.

    Sessizlik bütün asaletiyle hayatımızın her cephesinden geri çekiliyor. Ruhumuzun kıyılarını döven ses dalgaları bize ne bir özlem duygusu ne de bir kavuşma heyecanı bırakıyor. Hız ve gürültü, sonunda aşkın yüzlerce yıllık anlamını da yutuyor.

    ‘Elimden gelse hiç konuşmazdım’ der Konfüçyüs. ‘İyi ama o zaman nasıl anlatacağız insanlara?’ diye endişe eder öğ­rencileri. ‘Göğün kendisi konuşuyor mu?’ diye devam eder üstad. ‘Ama dört mevsim pekâlâ birbirini izliyor ve bütün varolanlar çoğalıyor.’

    Göğün ve aşkın konuşmaya ihtiyacı yok.

    Halden bilene ihtiyacı var. Hali okuyabilene. Halden anla­yabilene.

    Oysa günümüz aşkları nasıl da bağırgan: ‘Beni sev! Beni sev!’ Gerçek aşk sevilme ihtiyacının üstündedir, talep etmemeyi de bilmektir. Aşkın hakikati, âşığın susuşundadır, çektiği çi­lede, düştüğü çöldedir.

    Gönle düşen, dile düştüğünde bazen yere düşer. ‘Sevdiğimi söylemez isem, sevmek derdi beni boğar’ diyen Yunus’a ne demeli o halde?

    Söylemek hep kelimelerle olmaz ya sevgili dost, hal de söyler. Gönülde olanı yere düşürme.

    Sessizce sev. Usulca. Kâinatı telaşa vermeden.

    Melekleri ürkütmeden sev.

    Kemal Sayar .
  • Fâtih Sultan Mehmed de kendisini İslâm âleminin hâmîsi ve i“lâ-yı kelimetullâhın bayraktarı olarak görüyordu. Ona göre “Bu hânedânın maksad-ı a‘lésı i“lâ-yı kelimetillâhdır” (Ozcan 2003: XXXIII). Zamanla i'lâ-yı kelimetillâh ideali ihyâ-yı sünnet-i Rasülillâh idealiyle birleşti. İbn Haldün’un (2015: I/ 160) Mukaddime’sinde Aristo’ya atf ettiği dâire-i adliyyede geçen melikin misyonunu “hırâset-i şeriat” (şeriata bekçilik) yerine “ihyâ-yı sünnet” (sünneti diriltmek) olarak ifade etmesi dikkate değer: “Yani ma'müre-i “âlem güyâ eşcâr ve ezhâr ile memlü bir bostândır ve ol bostânın duvarı mülk ü devlettir ki ecânib ü e’âdînin ta‘arruzundan onu hıfzeder. Devlet dahî pâdişâhlardan ibârettir ki onların re’y u tedbiri ve kuvvet ü satvetleriyle sünnet-i meslüke ve tarîkat-i me’lüfe ihyâ olunur.

    Sünnet, ol âyîn ü etvâr ve hükümet ü iktidârdır ki mülk ü saltanat ile kâim olur. Mülk ü saltanat dahî nizâm-ı 'âlemdir ki ona asker kuvvet verir. Asker dahî a’vân ü ensâr-ı devlettir ki onların umüru mâl ile tamâm olur. Mal dahî erzâk-ı ibâddır ki onları ra‘iyyet cem‘ eder. Ra‘iyyet dahî pâdişâhın kullarıdır ki onları adâlet ile zulümden himâyet eder. Adâlet dahî cümle-i “âlemin râzı olup ülfet ettiği âdâb u etvârdır ki “âlemin nizâm ve devâmı onunla olur.” 5

    Bu yüzden İslâm dünyasında olduğu gibi Osmanlı'da da padişahlar, ihyâ-yı sünneti ideal almışlardır. Mesela I. Selim, atalarının yolunda davasının “i'lâyı kelimetillâh ve ihyâ-yı sünnet-i Rasülillâh” olduğunu belirtir (Celâl-zâde Mustafa 1990: 114). Bu yüzden İslâm tarihindeki birçok âlim ve hükümdar gibi Osmanlı padişahları da mubyi’s-sünne (sünnetin dirilticisi) lakabıyla anılmışlardır. Tevârîh-i Al-i 'Osmân’da Lütfi Paşa (1341: 7-11), Rasül-i Ekrem “aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın tecdid hadisini andıktan sonra “Mie-i ülâda dîn yenilemesin Rasülullah sallellâhü “aleyhi ve sellem itmişlerdir” diyerek ilk müceddidin bizzat Nebî 'aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm olduğunu ifade eder.

    Bilâhare Ömer b. Abdülaziz’den itibaren her asrın başında gelen müceddidleri sayan Lütfi Paşa, “Yedinci asrın başın dînin ihyâ idüb yenileyen Osman Gâzi idi” der ve ardından sünneti ihyâ ederek dini yenileyen diğer müceddidler olarak kendi zamanına kadar gelen Fâtih Mehmed ve Yavuz Selim gibi diğer Osmanlı sultanlarını sayar.

    Kanunî Sultan Süleyman’da idealleştirildiği gibi Osmanlı padişahları, gerek mülkün kuruluşunu, gerekse de kurtuluşunu sağlayan Mehdî-müceddid (kurtarıcı-yenileyici) olarak görülmüşler, “müceddid-i din, müceddid-i devlet, müceddid-i dîn ü devlet, müceddid-i devlet ü din” gibi lakaplarla din ve devletin müceddidleri olarak anılmışlardır (Fleischer 1992). Namık Kemal de bu espri uyarınca Sultan 2. Abdülhami ‘i “asrın müceddidi” olarak tanımlar (Tansel 1967: 111/345, Gencer 2017a: 76-77).
  • Hikemi Ataiyye de der ki;
    Vermemesinin seni üzmesi, Allah'ın bununla muradını anlamadığındandır.
    Veya Vermediğinin hikmetini anlama kapısını sana açmışsa,esirgemesi, vermenin ta kendisi olur.
  • kemal sayar, “baharda tomurcuklanan ağaca savaş açamayız. bir delikanlının kıpırtılı yüreğine, serinleten yağmura ve insanların iç dünyasına savaş açamayız. onun mucizesi oradadır. her birinin diğerinden farklı oluşunda.” der ve ekler, “şükür ki, insandan insana fark var.”

    Kemal Sayar