• 229 syf.
    Ahmet OKTAY:
    Fazıl Hüsnü Dağlarca ile konuştuk biraz. "Sen şair değil bilginsin" dedi, şunları da ekleyerek: "Şiirlerini küçümsediğimi sanma, ama senin gibi her alana açılan bir kişi daha yok. Ne zaman yapıyorsun bunları?"

    Sana öyle hak veriyorum ki Dağlarca!

    (Uzun zamandır herhalde bir kitabı okurken hiç bu kadar keyif almamıştım. Zaten genelde de beni çok etkileyen kitaplara inceleme yazıyorum.)

    Günlük, anlaşılması güç kelimeler ve çok fazla terim içermesine rağmen yine de -benim gözümde- kendini okutmayı başardı.

    Kendisinin ortaokul mezunu olduğunu öğrendiğimde açıkcası çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni eğitim hayatını bu kadar erken bırakması değildi.. Okumaya böylesine aşık birinin okul hayatınının neden yarım kaldığıydı. Bununla ilgili günlüğünde hiç bahsetmiyor.

    Oktay, Sovyet iktidarıyla çok fazla ilgilenmiş, sol görüşlü, hayatını Marksist düşünce sistemi ile şekillendiren toplumcu gerçekçi aydınlarımızdan biridir. Kapitalist sistemin karşısında durmuş, dönemin amiyane tabirle yalaka kişilerine de haddini çok güzel bildirmiştir. Sonuna kadar laik sistemi savunmuş, kendisi de sol görüşlü olmasına rağmen Türkiye’de bu durumun Kemalistlik ile karıştırıldığını, insanların yanlış yorumladığını anlatmaya çalışmıştır. Stalin’i sevmediğini, Lenin’e ise daha yakın olduğunu yazılarından ben anladım.

    “Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.”

    Bu alıntı da burada kalsın.

    Oktay, edebiyat camiasına çok hakimdir ve sürekli kitap okuyup, gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Şiirde Gerçeküstücülük konusunda geri kaldığımızdan da yakınır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi şairlerine göndermelerde bulunur.

    Kendisinde hoşuma giden tespitleri çok olmuştur fakat doğal olarak hepsini yazamıyorum. Oktay, “Yapı bazen imgeye göre şekilleniyor bazen sese göre,” diyor. Ama bazı dönem yeni şairlerin güzel gözükmek adına illa kelimenin ikinci anlamını kullanıp yapıyı bozduklarından yakınıyor.

    Kendisi şiirin çıkmaza girdiğini ve popüler kültürün esiri olduğunu düşünüyor. Ama sadece şiir demekle kalmıyor popüler kültürün esiri olan birçok aydından da bahsediyor. Burada kendi sözlerinden bir ekleme yapmak istiyorum.
    “Gerçekten, 19'unda yazdığım gibi edebiyat çevreleri olmadı­ğı için, yeni bohem mekânlarında şiir falan okunmuyor artık. Yazınsal ritüeller unutuldu. Şimdi, yazarların, şairlerin bir tür teşhirciliğe bitişmiş gösterileri moda: İmza günü, açık oturum, konuşma. Şüphe yok: Yararlı uygulamalar hepsi. Ama ister is­temez hepsi tecimselleştirildi.”

    Bir akşam camiadan arkadaşlarıyla oturup yemek yediğini yazıyor ve günlüğünde bunu anlatırken bazı noktalar dikkatimi çekiyor.
    Kendisi herkesten uzaklaşmakta haklı olduğunu ve artık bir araya gelince kitapları konuşmak yerine insanların sadece dedikodusunun döndüğünü söylüyor. Aslında hepsi bizimle aynı, bizden biri ve hep aynı hikayeler, aynı şikayetler... Temsili 1K işte.

    Yahu orada bir de ne öğrendim, “Nâzım’dan sonra şiir mi yazacağız?” diye düşünüp şairliği bırakan birçok isim varmış. Şaka gibi geldi..

    Bunun gibi benim çok dikkatimi çeken buraya birkaç tane dedikodu yazayım.

    -Can yücel ile Ahmed Arif kavga etmiş. Ahmed Arif çok duygusal davranıp gitmiş.
    Hee bir de bu Oktay, şairliğe ilk başladığı zamanlarda Nazım ve Arif’ten etkilendiğini belirtiyor ama sonrasında Arif’ten öyle bir soğumuş ki onu yermekten de hiç geri kalmıyor.
    (Can Yücel ile Oktay da kavgalıymış bu arada.)

    -Sevim Burak ve Sait Faik meselesi.
    Sevim Burak’ın öldükten sonra mektupları yayınlanmış. Orada da Sait Faik’in ne oğlancılığı kalmış ne de ayyaşlığı.. Ahmet Oktay buna çok içerlemiş ve Sevim Burak için sen ayyaş değil miydin Eyy Sevim diyor.
    Ödül almak için aylarca adam kovaladığını hepimiz biliyoruz, diyor.

    -Kemal Tahir ve Cahit Sıtkı meselesi.
    Kemal Tahir meğersem şair olarak başlamış bu yola ama her ne olduysa nasıl bir düşünceye girdiyse birden romana çevirmiş yönünü. Daha sonradan tekrar şiire döner gibi olmuş ve şöyle demiş “Cahit Sıtkı’nın şair sayıldığı...”
    Ee Ahmet Oktay da durur mu yapıştırmış cevabı. Tahir için, sen şiire devam etseydin de Sıtkı bu konuda senden daha yeteneklidir, ustandır, saygı duymalısın diyor.

    -Cemal Süreya’ya öldükten sonra baya sahip çıkmış ve İslamcı Şairlerin saldırılarından da olabildiğince korumaya çalışmış. (Kendisi İslamcı Şair diyor.) Günlüğünde de Cemal Süreya’nın şiirini ve kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmıştır. Yineee birilerine de laf elbette göndermiştir;
    “Acaba Sezai Karakoç Cemal Süreya’nın ölümüyle ilgili bir şey yazacak mı çok merak ediyorum.”

    Ahmet Oktay’ın sevdiği pek nadir kişi vardır ve Cemal Süreya’da bunlardan biridir. Enis Batur, Ferit Edgü, Selim İleri, Melih Cevdet Anday, Emre Kongar.. Aklıma gelenler bunlar. Genel olarak günlükte hep iyi sohbetlerine şahit oldum.

    -İlhan Berk ile çok uğraşıyor. Onun için “oldum olası aforizma delisidir böyle konuşmaya çok bayılır,” diyor.

    -Attila İlhan ve Küçük İskender’den hiç hoşlanmıyor. Hatta ufak tartışmaları da olmuş. Attila İlhan’ın kendisini çok elit havalara sokmasına katlanamıyor galiba haha. Küçük İskender için de üff neler neler diyor. Ama en net yazabileceğim şey şudur; “Aykırı olmak ve aykırı görünmeye çalışmak birbirinden farklıdır.”


    -Tahsin Yücel, Orhan Pamuk “Kara Kitap” sorunu.
    Ahmet Oktay, Orhan Pamuk’u beğeniyor fakat bir eleştiri şuradan yapıyor. Tahsin Yücel Arı Türkçe kullanmaya özen gösterdiğinden dolayı Orhan Pamuk’u Türkçe konusunda eleştiriyor ve Ahmet Oktay şöyle bir soru yöneltiyor: “Yazın dilbilgisi midir?” Daha sonradan ise Oktay şunu söylüyor: “Eğer dilbilgisi kötüyse yazarın düşünmeden yazdığını ve yazdığını okumadığını gösterir.”

    -Mehmet Fuat, Ahmet Oktay hakkında bir yazı yazmış ve Oktay ona şöyle cevap veriyor;
    “Benim çok fazla "modaya uygun giyindiğimi" yazıyor. Ye­ni paradigmaları anlama çabasının, onun küçültücü anlamda kullandığı moda sözcüğüne ya da kavramına indirgenmemesi ve ona eşitlenmemesi gerektiğine inanıyorum.
    Memet Fuat tam da bu eğilim yüzünden tutucu bir konu­ma yerleşebilir.
    Tutuculuk moda'nın öteki ucudur. Negatifi değil.
    Ben modaya göre giyinmiyorum ama M. Fuat'ın elbiseleri çekmiş.” :D

    -Oktay, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Ahmed Arif taklitçiliğinden çok sıkılmış. Hatta Cemal Süreya şiir ödülünde şeçili kurulda görevdeymiş fakat Orhan Alkaya arasında bir gerginlik olduğundan dolayı çekilmek istemiş. Eğer oy vermiş olsaydı Metin Altıok’a oyunu verecekmiş.

    -Mahmut Makal, Orhan Veli, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin.. Daha aklıma gelmeyecek bir sürü kişinin bazı noktalarını eleştiriyor. He şimdi diyeceksiniz Oktay çok mu mükemmeldi? Hayır elbette değildi. Ama kendisi gerçekten bu yolda çok büyük emekler vermiş ve bana günlüğünde asla boş bir insan olmadığını kanıtlamıştır. Her eleştirisine elbette katılmadım ama dönemin aydınlarına da farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı.


    Günlüğünden bahsederken Oktay “kendi okur tarihim” diye söylemiştir ve hakikaten de öyledir. Bundan sonrasını isterseniz okumanıza gerek yok. Tamamen kendimi düşünerek yaptığım bir şey. Fakat dönemin isimlerini merak ederseniz ve okuduğu kitaplar hakkında fikir sahibi olmak isterseniz göz atabilirsiniz. Okuduğu kitaplardan çok etkilendiğim ve cidden bu yazarı da mı biliyormuş yahu diyerek şaşkınlığa uğradığım için kitapların listesini yapmaya çalıştım. Günlükte bahsettiği, üzerinde konuştuğu isimleri de tek tek yazdım. Elbette eksikler, gözümden kaçanlar olmuştur çünkü bunlar bir liste halinde değildi ve ben okudukça, elimde bir kalemle, işaretleyip yazarak listeyi oluşturdum.

    Günlük içinde geçen dönemin edebiyat camiası isimleri ve Dünya Edebiyatından bahsettiği isimler;
    1. Selim İleri
    2. Latife Tekin
    3. Enis Batur
    4. İlhan Berk
    5. Ahmed Arif
    6. Önay Sözer
    7. Attila İlhan
    8. Fazıl Hüsnü Dağlarca
    9. Ivan Gonçarov
    10. Dostoyevski
    11. Melih Cevdet
    12. Lale Müldür
    13. Şükran Kurdakul
    14. Murathan Mungan (Cinsel tercihi sebebiyle birkaç problem olmuş ve Mungan’ın arkasında durmuştur.)
    15. Güner Kuban
    16. Kafka
    17. Yılmaz Gruda
    18. Hilmi Yavuz
    19. Ferhan Şensoy
    20. Fromm
    21. Refik Erduran
    22. Korkut Boratav
    23. Ali Bulaç
    24. Mehmet Ali Kılıçbay
    25. Ruşen Çakır
    26. Ahmet Kahraman
    27. Adalet Ağaoğlu
    28. Emre Kongar
    29. Emil Galip Sandalcı
    30. Mine G Saulnier
    31. Abdurrahman Dilipak (-)
    32. Sevim Burak
    33. Sait Faik
    34. Cemal Süreya
    35. Edip Cansever
    36. Aziz Nesin
    37. Baudelaire
    38. Oğuz Atay
    39. Yusuf Atılgan
    40. Nazım Hikmet
    41. Necip Fazıl
    42. Refik Durbaş
    43. Yahya Kemal
    44. Ülkü Tamer
    45. Nezihe Araz
    46. Uğur Kökden
    47. Can Alkor
    48. Ara Güler
    49. Jean Genet
    50. Küçük İskender
    51. Azra Erhat
    52. Sabahattin Eyüboğlu
    53. İrfan Şahinbaş
    54. Tarık Buğra
    55. Kemal Tahir
    56. Turgut Uyar
    57. Metin Altıok
    58. Vedat Günyol
    59. Agatha Christie
    60. Gorki
    61. Mihail Şoholov
    62. Ingmar Bergman
    63. Luis Bunuel
    64. Andrey Tarkovski
    65. Tahsin Yücel
    66. A. Huxley
    67. Aziz Çalışlar(-)
    68. Orhan Alkaya
    69. Nurdan Gürbilek
    70. Yılmaz Öner
    71. Balzac
    72. Stendhal
    73. Flaubert
    74. Shakespeare
    75. Suphi Aytimur
    76. Özdemir Nutku
    77. Eliot
    78. Halid Ziya
    79. Şerif Mardin
    80. Proust
    81. A. Ş. Hisar
    82. Demir Özlü
    83. Fethi Naci
    84. Ahmet Cemal
    85. Füsun Akatlı
    86. Gül Işık
    87. Simone De Beauvoir
    88. Umberto Eco
    89. Salah Birsel
    90. Özdemir İnce
    91. Nietzsche
    92. Ahmet İram
    93. Süreyya Berfe
    94. Seyhan Erözçelik
    95. Tuğrul Tanyol
    96. Ömer Naci Soykan
    97. Susan Sontag
    98. Ahmet Muhip dıranas
    99. Uğur Mumcu
    100. Oktay Akbal
    101. Mehmet Fuat
    102. Sartre
    103. Aliye Berger
    104. Orhan Koçak
    105. Ercüment Behzat
    106. Van Gogh
    107. Foucault.
    108. Ataol Behramoğlu
    109. Tanpınar
    110. Nedim Gürsel
    111. Orhan Veli
    112. Rilke
    113. Mayakovski
    114. Afşar Timuçin
    115. Sennur Sezer
    116. Adnan Özyalçıner
    Bunlar haricinde gözümden kaçanlar elbette olmuştur.

    Günlükte geçen kitapların listesi; (eksikler vardır.)
    1. E. H. Carr- Dostoyevski
    2. Jean Genet- Gidcometti’nin Atölyesi
    3. Metin Kaçan- Ağır Roman
    4. Ferit Edgü- O
    5. İlhan Berk- Pera
    6. J. M. Albertini- Azgelişmişliğin Mekanizması
    7. Tarık Zafer Tunaya- İttihat ve Terakki
    8. Tony Cliff- Rusya’da Devlet Kapitalizmi
    9. Peyami Safa- Sözde Kızlar( En ucuz, en acemi, üstünkörü yapıtlarından biri diyor. Safa’yı da pek sevmiyor.)
    10. Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm, Demokrasi
    11. Güner Kuban- Sevişmenin Rengi( Beğenmiyor)
    12. Pierre Clatres- Devlete Karşı Toplum
    13. Fazıl Hüsnü Dağlarca- Uzaklarda Giyinmek, Çocuk ve Allah
    14. M. Jay- Diyalektik imgelem
    15. Paul Valery- Bugünkü Dünyaya Bakış
    16. Orhan Pamuk- Kara Kitap, Sessiz ev
    17. J. Needham- Doğunun Bilgisi Doğumun Bilimi
    18. Kürşat Bumin- Batıda Devlet ve Çocuk
    19. Fromm- Sahip Olmak ya da Olmak
    20. Sadri Ertem- Bacayı indir bacayı kaldır
    21. Cassirer- Devlet Efsanesi
    22. Yıldız Ecevit- Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
    23. Oğuzhan Akay- CinAyetler
    24. Carr- Bolşevik Devrimi
    25. Eric J. Hobsbawm- Devrim Çağı
    26. Eric J. Hobsbawm- Kapital Çağı
    27. Eric J. Hobsbawm- İmparatorluk Çağı
    28. R. Jakobson- Sekiz Yazı
    29. Doğu Perinçek- Stalin’den Gorbaçov’a
    30. L. Benevolo- Modern Mimarlığın Tarihi
    31. Julius Welhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini Siyasi Muhalefet Partileri
    32. Salvador Dali- Bir Dahinin Güncesi
    33. Hallac-ı Mansur- Kitab’üt Tavasin
    34. Proust- Swann’ların Semtinden(Hatta bu kitap üzerine konuşuyor ve Yakup Kadri ile Tahsin Yücel çevirisini kıyaslıyor.
    35. Kierkegaard- Korku Titreme
    36. Lyotard- Postmodernist Durum
    37. Flaubert- Üç Hikaye
    38. S. Zweig- Dünya Fikir Mimarları
    39. Borges- Alçaklığın evrensel tarihi(Bu kitaba çok şaşırdım ve mutlu oldum. Borges’i aynı anladığımızı görmek ve kitapta da aynı hikaye üzerinde odaklanmamız ise ayrıca hoşuma gitti.
    40. Ezra Pound- Konfüçyüs
    41. Agatha Christie- Ackroyd’un Katili
    42. Igmar Bergman- Büyülü Fener
    43. Barthes- Çağdaş Söylenler
    44. Bilge Karasu- Gece (Bu kitaba bir inceleme yazısı yazacakmış ama hep ertelemiş. Açıkcası merak etmiştim.)
    45. Adalet Ağaoğlu- Üç Beş Kişi
    46. Walter Benjamin- Parıltılar
    47. Joyce- Sürgünler
    48. Yıldız Sertel- Ardımdaki Yıllar
    49. Jale Parla- Babalar ve Oğullar
    50. Ercüment Uçarı- Ziba Sokağı
    51. Karl Korsch- Marksizm ve Felsefe
    52. Simone De Beauvoir- Mandarinler
    53. Ahmet İnsel- Türkiye Toplumun Bunalımı
    54. Ali H. Neyzi- Kızıltoprak
    55. Cahit Irgat- Irgatın Türküsü
    56. Şerif Mardin- Makaleler
    57. Salah Birsel- Hafiyeler önde gider
    58. Marcuse- Karşı devrim ve başkaldırı
    59. Ömer Naci Soykan- Müziksel Dünya Ütopyasında Adorna ile Bir Yolculuk
    60. Turgenyev- Babalar ve Oğullar
    61. Nietzsche- Putların Alacakaranlığı
    62. Daryush Shayegan- Yaralı Biliç(-)
    63. Kundera- Roman Sanatı
    64. Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü
    65. Carr- Romantik Sürgünler
    66. Paul Avrich- Anarşist Portreler(Bunu okumasına da baya baya şaşırdım. Kendisi de çok önemli bir eser olduğunu düşünmüş ve beğenmiş.)
    67. Sade- Sodom’un 120 günü
    68. Doğu Perinçek- Parti ve Sanat(-)
    69. Orhan Veli- Bütün Yazıları
    70. Gilles Kepel- Tanrının İntikamı
    71. Nurdan Gürbilek- Vitrinde Yaşamak
    72. David Dickson- Alternatif Teknoloji

    Kendisi bunun daha nicelerini okumuştur..
    Yanlarına (-) koyduklarımı hiç sevmemiştir. Aralarda tabi yine sevmedikleri var ama olumlu özelliklerinden de bahsediyor. Bilmediğim birçok isim vardı açıkcası böyle listelemek benim çok hoşuma gitti ve büyük bir keyifle yaptım. Hepsini tek tek araştırmayı düşünüyorum. Buraya kadar okuyan olduysa da gözlerine sağlık.
  • Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.
    Ahmet Oktay
    Sayfa 203 - YKY (Mürteci:Gerici)
  • 624 syf.
    ·5 günde·Beğendi·5/10
    Yılmaz Dikbaş’ın “Atatürkçüler Yenildi” kitabıyla bir tabuyu yıkıyor.
    Zira 1950’den sonra ülkemizin bir Amerika sömürgesine dönüştürülmesinin tek suçlusu “sermayesi din olanlar” olarak gösterildi.
    Bu tezi savunanlar haksız da sayılmazlar hani. Zira “dini bütün-hanedan heveslileri-sağcılar”ın her devirde güç ve paradan başka kutsalı olmadı maalesef.
    Onlar güçsüzken Hz. Muhammed ile de alay etmişler, güç ona geçince onun en büyük savunucu olmuşlar, ölünce cenazesine bile gelmedikleri gibi, daha Hz. Muhammed’in kefeni solmadan da torunu ve bütün ailesini hunharca katletmişlerdir. Hz. Muhammed ve onun izinden gidenlerle, Yahudi, Haçlı veya pagan Romalılarla, Moğollar arasında çokta bir fark olmadığını, insanlık tarihini okuyan herkes bilir.
    Yoksul Anadolu halkından gasp edilenlerden pay almak için, dedesi gibi kendisi Moğollarla iyi ilişkiler kuran, onlara meşruiyet sağlayan Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi’ye Karamanoğlu Beyi: “Biz komşu ve dost olduğumuz halde bizi değil, Moğolları tutuyorsun” deyince Arif Çelebi ona: “Biz derviş olduğumuzdan Allah’ın iradesine ve devleti kime verdiğine bakar ve onun yanında yer alırız. Nitekim bu gün de Allah devleti Selçuklulardan alıp Cengizhanlara ısmarladı” demiştir ki, herhalde “dini bütün-hacı hoca”ları bundan daha iyi tarif eden başka bir söz söylenmemiştir.
    Kenan Evren, 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren cuntanın şefi Genelkurmay Başkanı. Darbe henüz Türkiye’de resmen ilan edilmemişken, CIA İstasyon Şefi Paul Henze, Washington’da dönemin ABD Başkanı Carter’a “Bizim çocuklar başardı” demişti. Evren ve arkadaşlarının “Amerika’nın çocukları” olduğu gizli değildi fakat Dikbaş bütün darbelerin arkasında Amerika’nın olduğunu ve bu darbeleri yapan tüm “Atatürkçü” askerler ve onlara destek verenlerin de “Amerika’nın çocukları” olduğunu ortaya koyuyor.
    Dikbaş bununla da kalmıyor. 28 Şubat’tın da yine Amerika’nın Ortadoğu’daki kanlı, kirli planlarını uygulamaya koymak maksadıyla ve Atatürkçülerin Erbakan nefretinden çok, Erbakan’ın yerine ABD+İsrail işbirlikçisi bir başbakan oturtmak için icra edildiğini, CHP ile Atatürkçülerin de en az “dini bütün” kesimler kadar gaflet, delalet, hıyanet içinde olduklarını, üzerinden 50 yıl geçmesinden ötürü gizliliği kalmayan ABD belgeleriyle açıklıyor.
    Kitaba kaba, tahrik edici ve itici böyle bir ad özellikle seçilmiş gibi. Yazar kışkırtıcı üslubu, gereksiz tekrarlarla kitabı bıktırıcı, sıkıcı hale getirmiş. Fakat kitap, 1945’den sonra siyasetteki kavganın aslında “vatan, millet, mukaddesat” kavgası olmadığını “Amerika ‘din’i sermaye edinenleri mi yoksa, sermayesi ‘Atatürk’ olanları mı kullansın” kavgası olduğunu çok açık ortaya konmuş.
    Tabi çoğu Kemalistler gibi Dikbaş’da İttihatçılar, Atatürk ve Kemalistlerin haksız, hukuksuz, baskı ve zulümleriyle Osmanlı’ya bile rahmet okutarak bu günün temellerini attıklarını, dolayısıyla da sele gidenin yılana sarılmak zorunda kaldığını görmüyor, göremiyorlar.
    O kadar ki Dikbaş, “Kemal Tahir’i tanımayan, okumayan, tanımayanların vatansever ve aydın olmayacağını” ima edecek kadar desteksiz atıp üfürüyor.
    Oysa Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali başta olmak üzere, bir kişiliği, şahsiyeti, fikri, düşüncesi olan, muktedire kayıtsız şartsız biat etmeyen herkesi Atatürk ve Kemalistler hapis, darağacı ya da yurdu terke mecbur bırakmışlardır.
    Zulüm, haksızlık, hukuksuzluk, ötekileştirme, cehalet, yağma talan, “benden değilsen düşmanımsın” anlayışı günümüzde de artarak devam ediyorsa, bu bize elbette İslam, Osmanlı, İttihatçılar ve Atatürk’ten miras kalmıştır.
    Tarikatlar ve dini cemaatlerde özgür düşünceye yer olmamasından ötürü, buralara yönelenlerde akıl ve bilimin yerini ne yazık ki dogmaların aldığı herhalde inkâr edilmez. Atatürkçülük ve Kemalizm’de tarikatlaştırıldığı için Dikbaş ve onun gibi düşünenlerin hukuk, adalet, evrensel demokrasi, özgürlükler ve insan hakları gibi olmazsa olmaz erdemleri savunmalarını zaten bekleyemeyiz.
    Bütün bu olumsuzluklara rağmen, kendi ahlaksızlık ve ihanetini görmeyip herkese akıl veren, kimseyi beğenmeyen Kemalist ve din tüccarlarını daha yakından tanımak için, şifa bulmaz bir Kemalist’in kaleminden çıkan bu kitabın mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum.
  • İlkelleşen bir kabileye döndü memleket. Bugün cahiliye döneminin daha zifirileşen evresinde debeleniyoruz milletçe. O dönemi aydınlatan bir peygamber çıkmıştı ama bu dönemi aydınlatan bir peygamber çıkmayacak. Yani Allah o büyük insan üzerinden bize diyor ki; Her devire bir peygamber düştü ama habibim kendisinden sonrasınında peygamberi eğer ona ondan sonrada uyarsanız kendinizi kurtarmanız için bir peygambere ihtiyaç duymaz dolayısıyla her lidere ilahi sıfatlar yükleyerek kendinizi bana yaktırtmazsınız. Atatürk'ü ilahlaştıran siz kemalistler vallahide, billahide, tallahide yanacaksınız ! Erdoğan'ı ilahlaştıran siz akçılar vallahide, billahide, tallahide yanacaksınız.
  • Sovyetler Birliği’nde ve Türkiye’de, devrimler, devrimlerinden korkan sınıfları yarattılar. Türkiye’de Kemalistler, ilaveten, hem devrimine düşman sınıfı ürettiler, hem de çözemedikleri meseleleri çözmeleri için iktidarı bunlara verdiler.
  • 273 syf.
    ·Beğendi·1/10
    Server Tanilli “İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?” Adlı kitabında, İslam’ın çağımıza cevap verip veremeyeceğinden ziyade İslam dini ve bu dinin peygamberi ile Kur-an’ın sahteliğini vurgulamayı tercih etmiş.
    Bunu yaparken de kaynak olarak kendisi gibi, tepeden inmeci, militarist Kemalistler ve militarist basını kaynak göstermiş.
    Oysa kaynak gösterdiği o Cumhuriyet gazetesi de aynı bu günün muktedirlerinin beslediği Akit, Sabah, Türkiye vs gibi, o günün muktediri Atatürk’e kayıtsız şartsız biat etmiş, Atatürk’ün tetikçiliğini yapmak, onun zulmünü, idamlarını alkışlamak üzere bizzat Atatürk tarafından kurdurulmuş bir besleme basındır…
    Oysa İslam’ın çağımıza cevap verip veremeyeceğini görmek için, bu kadar derin analizlere gerek te yoktur.
    Zira İslam ve bütün dinler kendi çağına bile ışık olamamış, gittiği her yere kan, gözyaşı, cehalet, bağnazlık ve zulümden başka bir şey götürmemiştir.
    Zaten İslam ve hiçbir din insanların mutluluk ve huzur içinde yaşadıkları toplumlarda doğmamış. Tam aksine bitmez tükenmez acı, kan, gözyaşı ve zulümlerin olduğu kargaşa ortamlarında ortaya çıkmış dinler fakat hiçbir din de de daha mutlu bir toplumun doğmasına öncülük edememiştir.
    Hristiyan şeraitine göre hareket eden Engizisyon Mahkemeleri 1450-1550 yılları arasında sadece Almanya’da, sokaklarda kalan, aç, sefil, hasta yüz bin insanı “cadı” olduğu gerekçesiyle “yakılarak” idama mahkûm etti ve bunları diri diri yaktırdı.
    İslam’ın “Asrı Saadet-Saadet Asrı” diye anılan döneminde bile dört halifeden üçü, yöneticisi oldukları Müslümanlar tarafından katledildi. Cemel savaşında 10.000, Sıffin savaşında 70.000 Müslüman yine Müslümanlarca boğazlandı! Peygamberin torununun başı kesildi ve ailesinden 72 kişi Fırat’ın kenarında susuzluktan, açlıktan ölüme sürüklendi.
    Tanilli’ye de haksızlık etmeyelim. Zira kitapta doğru tespitleri de az değil doğrusu. Tıpkı İttihatçılar ve Atatürk’ün padişahlıktan bile daha zalim, daha kıyıcı, daha despot bir yönetim kurdukları gibi, Tanilli’nin “Hz. Muhammed Cahiliye Araplarından bile daha kanlı, daha zalim bir yönetim kurmuştur” tespiti kitabın içinde en isabetli teşhisidir herhalde.
    Ayrıca Hz. Muhammed’in birlikte olduğu kadınların çokluğundan ve onlara karşı yapılan utanç verici muameleden haklı olarak, çokça bahseden yazar, Atatürk’ün yakın akrabası Fikriye ile olan ilişkileri ve onu infaz ettirmiş olmasa bile en azından intihara sürüklediğinden habersizmiş gibi davranıyor.
    Mango “Atatürk” adlı kitabında, “M. Kemal kadınlara çok ileri haklar tanımış olsa da, kendi kadınlarına hep cariye muamelesi yapmıştır” diyor. Galiba Tanilli bunu da duymamış.
    Dinler ile o dinlerin peygamber ve tanrılarını sorgulamanın, dinlerde bir mantık aramanın pek de manası olmasa gerek.
    Zira insanlar geçmiş dinleri ne kadar saçma sapan, ipe sapa gelmez, gülünç bulsa da dinsiz ve tanrısız da yapamıyorlar. Mutlaka doğaüstü ve onları koruyup kollayan, koruyucu güçlerin varlığına inanmak istiyorlar.
    Yoksa insanlar binlerce yıl “her şeye kadir ve nadir” Zeus’un Olympos Dağında onları gözettiğine, iyiliğin ve kötülüğün ondan geldiğine inanırlar mıydı?
    M. Kemal “Gökten indiği varsayılan kitaplar” diyerek açıkça dinleri reddederken, halkın açlıktan, yoksulluktan inim inlediği o yokluk yıllarında, yabancı heykeltıraşlara avuç dolusu para vererek tıpkı Roma Tanrıları gibi her meydana bir heykelinin dikilmesine destek vermekle kalmamış, üstelik bu ucube heykellerin açılışlarını da kendisi yapmıştır.
    Oysa yazarın hiç beğenmediği ve yerden yere vurduğu peygamberler ve üç kıtaya haki Osmanlı Padişahlarının hiç biri yoksul halkın parasıyla kendi heykelini yaptıracak kadar küçülmediler.
    Augustus, Sezar, Lenin, Stalin, Hitler, Mao, Atatürk “bize Allah’tan vahiy geldi” demedikleri gibi çoğu din ve tanrı inancını kökten reddettikleri halde, kendi halkları onları “tanrı” mertebesine yükseltmişlerdi.
    Sayın Tanilli Şeriat, Kuran ve Hz. Muhammed'e alternatif olarak Atatürk’ü gösteriyor ama Hz. Muhammed’in hiç olmazsa kendisine biat eden, onun kılını, tüyünü, sidiğini şifa olarak görenlere bari iyi davrandığını ama Atatürk’ün kendini tutuklanmaktan, idamdan kurtaran başta Kazım Karabekir olmak üzere, silah arkadaşlarını idamla yargılattığını, birçoğunu idam ettirdiğini görmezden geliyor.
    Daha da beteri bunları olağanmış gibi görüyor.
    Oysa bu gün “demokrasi mi, şeriat mı” ayrımına geldiysek, bu halkın demokrasiye karşı şeriatı tercih etmesinden değil, demokrasi denemelerimizin İttihatçılar ve Kemalistler tarafından akamete uğratılmış olmasındandır.
    Öyle ki, 33 yıl Abdülhamid’i devirmek için uğraşan ve “Hürriyet Kahramanı” diye bağırlara basılan İttihatçılar ve “Kurtarıcı” olarak görülen M. Kemal, Osmanlı’da yeni yeni yeşermeye başlayan, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve demokrasi ağacını kuruttukları için, halk çaresizlikten ve gidecek başka yol bırakılmadığından dini sığınak olarak görmektedir.
    Zira yapılan güvenilir anketlerde ülkemizde şeriat isteyenlerin oranı %15’i bile bulmamaktadır.
    Yani “din iman” nutukları atan, haramilere oy verilmesi, şeriat isteğinden değil, sele gidenin yılana sarılması gibi bir çaresizliktendir. Fakat demokrasinin alternatifi olarak Kemalizm ve Atatürk’ün baskıcı, yasa, hukuk tanımaz, tek adamlığı gösterilmeye devam edilirse, korkarım şeriat isteyenlerin oranı da artacaktır.
    Bu gün ülke BOP’çu, NATO’cu işbirlikçiler ve onların tarikat uzantılarının elinde can çekişiyor, bölünmenin, batmanın eşiğindeyse bunda elbette Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Sabahattin Ali gibi, bütün aydın, yazar ve düşünürlerimize Atatürk ve Kemalist zihniyetin uyguladığı kıyımın, zulmün
    baskının büyük payı vardır.
    İlmi bir değeri olmayan fakat dinler hakkında yaptığı yerinde ve haklı eleştiriler ile Kemalistlerin kendi ayıplarını, çelişkilerini görmekte ne kadar aciz olduklarını anlamak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap.
    Hukukun, adaletin, özgür düşüncenin yok edildiği hiç bir yerde, aklın, bilimin, demokrasinin, mutluluğun da yeşeremediğini artık herkesin görebilmesi dileklerimle, iyi okumalar.
  • Atatürkün elde ettiği meşruiyet onun ölümünden sonra da devam etmiştir ve bugün de Türkiye onun adına yönetilmektedir.Onun düşüncelerini paylaşmayanlar bile ona belli bir bağlılık sergilemek zorunda hissederler kendilerini.Buna karşın, Avrupa korkuya kapılmışken, yükselmekte olan 'dinsel köktencilik' karşısında yapının daha ne kadar dayanabileceği sorgulanabilir.Kemalistler halklarını, Avrupalılar onlara günde 3 kez Avrupalı olmadıklarını ve aralarında yerlerinin olmadığını söylerken, nasıl Avrupalılaşmaya ikna edebilirler?