• Kemik Su'yu özellikle Göktürk Uygarlığı'nda, Hunlar'da daha sonrasında Endülüs ve Osmanlı'da her yemeğe katılan vazgeçilmez unsurudu. Kemik Su'yu için eskiler hem de çok eskiler, "ölüyü bile diriltir" derlerdi.
  • “Kaç yıldır görmüyorsun buraları?” diye sordu Enver.

    Gözlerimi kerpiç damlarda, demiryolu boyunca uzanan tel örgüde, tel örgünün arkasındaki Suriye toprağında ve daha ötede, akşam karanlığına gömülen Resulayn kasabasında gezdirdim bir süre.

    “On iki yıl,” diye mırıldandım.

    Sonra, on iki yıl adını verdiğim zaman dilimi, içinde taşıdığı on iki yıllık yaşamın tortularıyla birlikte aklımdan çekiliverdi de, ben bu kasabadaki askerlik günlerime dönmüş gibi oldum birden. Kendimi, at kişnemelerinin, koyun sürülerinin, kurşun seslerinin ve çay balyalarının arasında buldum bir bakıma. Şakaklarım zonkluyordu. Korkuyu çoğaltmaktan başka hiçbir işe yaramayan ölüm kokulu geceler, yaralı bir kaçak atı gibi alnıma yıkılıyordu sürekli. Eziliyordum altlarında. Tel örgüde kalan kanlı bir poşu, mayınlı sahada inleyen kurşunlanmış bir at, bulgur pilavına uzanırken duraksayan bir arkadaş eli, ya da geçip giden trenlerin ardı sıra akıp giden yüzlerce bakış karşısında duygularımı söze ve yazıya dökemediğimden, körelme denen en aptal ölümü yaşadığımı düşünüyordum. Yalnızca et ve kemik toplamı hâlinde yaşadıkça, gözlerim namluya, parmağım tetiğe dönüşüyordu.

    “Daldın gene,” dedi Enver.

    Birer sigara yaktık. İlk nefesleri çekmiştik ki, biri hıçkırmaya başladı karanlığın içinde. Hıçkırıklar boğuk ulumalara dönüştü sonra. Enver'e baktım soran gözlerle.

    “Yabu bu,” dedi ağzındaki dumanı kayıtsızca üflerken. “Her gece ağlar.”

    “Neden?” diye sordum.

    “Ağlar işte,” dedi.

    Ağlamak, bir tür işaretmiş Yabu için. Kimsesiz bir ihtiyarmış; her gece dam başında oturur, gözlerini Resulayn'ın ışıklarına diker, sonra da şafak sökene dek sigara içermiş. Sigarası kalmadığında, ya da yıllardır çektiği yalnızlık birdenbire büyüyüp boğazına düğümlendiğinde de, birisi yanına gelsin diye ağlamaya başlarmış böyle.

    “O hâlde gel yanına gidelim,” dedim Enver'e.

    Daracık sokaklardan yürüyüp dama çıktık.

    Ayak seslerimizi işitince sustu Yabu, sırtını kerpiç bacaya verip yüzünü Suriye'ye döndü. Bizi görmezlikten gelişini görmezlikten gelerek, minderlerimizi serdik yanına. Önüne sigara paketi koyduk.

    İlk sigarayı ateşleyince, sakalındaki titreme durdu, yüz çizgilerine biriken akşam karanlığı azaldı biraz. Çıplak ayaklarını karanlığın içine uzattıktan sonra, ağır ağır konuşmaya başladı Yabu.

    Sözü saatlerce kimseye vermedi. Her şeyi daha önce Enver'e anlatmış olmalıydı ki, her tümcesini benim yüzümde noktalıyor, enseme, kulağıma sigara dumanları püskürterek geçmişini yeniden yaşıyordu. Sigaranın birisini söndürüp birini ateşleyişine bakarak, anlattığı için mi içiyor içtiği için mi anlatıyor diye düşünürken, onunla birlikte yıllar öncesine gidip gidip geliyordum.

    Anlattığına göre, eski bir kaçakçıymış Yabu. Gençliğinde ceylan gibi sekermiş mayınların arasından, kurşundan hızlı, taştan korkusuzmuş. Yıllarca bu yakadan o yakaya gidip gelmiş de, yalnızca bir kez korkmuş mayından ve jandarmadan. Korktuğu geceyi dün gibi hatırlıyormuş. Yükü ne çay balyasıymış o gece, ne de ipek çuvalı. Resulayn'a götürülecek bir gelinmiş yükü. Gelin de, varı yoğu Biricik Gazel'i. İki atla inmişler Habur deresine. Ay burnunu bulutlara gömünceye dek, atların çenelerini avuçlarının içinde tutarak beklemişler söğütlerin kuytusunda. Devriye araçlarından tutulan ışıldaklar Mezartepe'nin arkasında kaybolup da gökyüzünü yalamaya başladıklarında, atlarını yedeklerine alıp tel örgüyü aşmışlar.

    Resulayn'ın ak sıvalı evlerine yaklaştıklarında, horozlar ötüyormuş. Şalvarları rüzgârda uçuşan düğün kalabalığı karşılamış onları. Ertesi gün, kuşluk vakti başlamış düğün. Dört kişiyle taşınan pilav kazanları ateşe sürülürken, zurnayla davulun sesi göklere yükseliyor, bir yanıyla Halep'e doğru rengârenk bir bulut hâlinde yayılıyor, bir yanıyla da Ceylanpınar sokaklarını aşıp ta Urfa'ya kadar ulaşıyormuş.

    Üç gün üç gece süren düğünden sonra Türkiye'ye dönmüş Yabu. Resulayn'ın çıkışına kadar Gazel'le kocası da yürümüş onunla. Ayrılık vakti geldiğinde, gecenin orta yerinde durmuşlar. Ellerini öperken iki boncuk gözyaşı düşürmüş de, “Gayrı elini öpmem güçtür babo,” demiş Gazel. Dediği de olmuş, o geceden sonra yıllarca öpmemiş babasının elini. Babası da, şöyle kollarını açıp bir kez olsun sarılamamış kızına.

    Sonra, gözleri karanlığı delmez olmuş Yabu'nun. Gücü azalıp eti gevşeyince, bırakmış mayın üstünde can gezdirmeyi. Gözlerinin kandili körelmiş ama, kulakları dipsiz kuyular gibi derinmiş hâlâ. Şimdi, dam başında bizimle otururken bile, beş kilometre ötede bir tüfeğin kurma kolu çekilse, bir jandarma kibrit çaksa, bir başkası iç çekse, ya da bir kerpeten tel örgüyü kırt diye ısırsa, kolayca işitebilirmiş. Ama, kimse inanmazmış buna. Zaten onun dediklerine inanan kalmamış artık, herkes önünden arkasından, deli diye homurdanıyormuş. Umurunda değilmiş Yabu'nun, varsın homurdansınlarmış. Alışmış artık deli sıfatına, çünkü on iki yıldan beri torunu yaşındaki çocuklar bile böyle sesleniyormuş ona, dil çıkarıp göz belertiyorlar, toplanıp taş atıyorlar, sigara verelim mi sigara diye bağırıp damarına basıyorlar, ya da yanılıp sokağa çıksa, ceketinin ucuna uçurtma kuyrukları bağlıyorlarmış.

    On iki yıl önce ne mi olmuş?

    Önce, karısı Yade'yi yitirmiş Yabu.

    Güneşin kasabayı kızgın tava gibi cızırdattığı bir öğle üzeri, seyyar jandarma bölüğünün çöp bidonlarından makarna artığı toplarken yıkılıvermiş Yade. Kucağındaki naylon torbalarla başörtüsünü bidonların dibinde unutarak, saçlarını uçuştura uçuştura sırtlayıp getirmişler eve. İşte şu kırık camlı odaya yatırmışlar. Topladığı makarna artıklarının görüntüsünü gözkapaklarının içinde tutup öteki dünyaya götürecekmiş gibi, gözlerini hiç açmamış Yade. Yalnızca eliyle “gel gel” edip Yabu'yu yanına çağırmış da; “Üç gün sonra bayramdır, tel örgüye gitmeyi unutmayasın herif,” diye fısıldamış.

    Bayramın ilk günü, herkes gibi onlar da giderlermiş tel örgüye. Sınırın elli, altmış adım gerisindeki kalabalığın arasına girip saatlerce bekleşirlermiş. Tel örgünün dibindeki jandarmalar onların ellerindeki hediye paketlerine, onlar da jandarmaların yüzüne bakarlarmış uzun süre. Sonra, bekleşenlerin akrabaları görünürmüş Suriye'den, düzlüğü iri adımlarla yürüyüp çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek, sınıra yığılırlarmış. Ardından da, bu yakadan o yakaya, o yakadan bu yakaya bağırarak bayramlaşırlarmış. Yabu'yla Yade, Suriye toprağındaki kalabalığın içinde kara pürçekli torunlarını gözleriyle arayıp bulurlar, şeker paketlerini havaya kaldırarak, bayram hediyenizi aldık kurban, işte işte, derlermiş. Şekerlere uzanıp yanaklarını şişire şişire yiyemeseler de, sevinirmiş çocuklar. Ellerini kollarını sallayarak, öperim dede, öperim nine, diye uçuşurlarmış.

    Tel örgüye ve ikişer adım arayla duran jandarmalara rağmen,gün boyu sürermiş bu cıvıltı. Güneş batarken, hediyelerini alıp veremeden, sarılıp öpüşmeden, her iki taraf da ayrılıp evlerine dönermiş.

    Yade öldükten sonra, tek sözcük konuşmadan, dam başında üç gün oturmuş Yabu. Torunlarına, ninelerini mezardan çıkarıp götüremezmiş ama, bayram şekerini kesinlikle götürmesi gerekiyormuş. Nereden para bulurum diye düşüne düşüne, tam üç gün sakalını didiklemiş durmuş bu yüzden. İçinde karıncalar gezinen meşin cüzdanını nereden bulmuşsa bulmuş, sabah akşam duvarlara çarpmış.

    Bayram sabahı da, çöp bidonlarına koşmuş erkenden. Sınırın ortasında kalakalan şaşkın tavuklar gibi, bidonların arasında gezinmiş bir süre. Sonra, paketin içinde şeker bile götürsem nasıl olsa torunlarıma veremeden geri getireceğim diyerek, boş bir kutu bulmuş. Ardından da, içine ot doldurup özene bezene sarmış.

    Yabu sustu birden. Sakalı titremeye başlamıştı. Hıçkırarak sigarasını damdan aşağıya savurdu. Derken, hıçkırıklar uzun ulumalara dönüştü yine. Bir süre, Enver'le boşuna bekledik ağlamanın kesilmesini. Yabu'nun bu kez kendisi için ağladığını anlayınca, sigara paketlerimizi orada unutmuş görünerek yavaşça kalktık.

    Enver'in evine kadar hiç konuşmadık.

    Kapıyı Sumru açtı.

    “Uyumadın mı sen?” dedi Enver.

    “Ödevimi yapıyordum,” diyerek elindeki kalemi gösterdi Sumru.

    İçeri girip salondaki koltuklara gömüldüğümüzde, gözlerini gözlerime dikerek; “Bir şey mi oldu, çok durgunlaştın,” dedi Enver.

    “Yabu'nun anlattıklarını düşünüyorum,” dedim ona.

    Kısa bir sessizlik oldu.

    Derken dayanamayıp sordum; “Sonunu biliyor musun o öykünün?”

    “Bilmiyorum,” dedi Enver.

    Kalkıp yeni bir sigara paketi aradı salonda.

    Geri döndüğünde; “Bilmiyorum,” dedi yeniden. “Bildiğim şu ki, Yabu'nun tuhaflığı o bayram sabahından sonra başlamış.”

    İçimi çektim birden.

    “O gün, tel örgüde nöbetçiydim ben,” dedim Enver'e. “Suriye'den gelenlerle Türkiye'dekilerin görüşmesi ve hediye alıp vermeleri ilk kez serbest bırakılmıştı.”

    Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri
  • "Kaç yıldır görmüyorsun buraları?" diye sordu Enver.

    Gözlerimi kerpiç damlarda, demiryolu boyunca uzanan tel örgüde, tel örgünün arkasındaki Suriye toprağında ve daha ötede, akşam karanlığına gömülen Resulayn kasabasında gezdirdim bir süre.

    "On iki yıl," diye mırıldandım.

    Sonra, on iki yıl adını verdiğim zaman dilimi, içinde taşıdığı on iki yıllık yaşamın tortularıyla birlikte aklımdan çekiliverdi de, ben bu kasabadaki askerlik günlerime dönmüş gibi oldum birden. Kendimi, at kişnemelerinin, koyun sürülerinin, kurşun seslerinin ve çay balyalarının arasında buldum bir bakıma. Şakaklarım zonkluyordu. Korkuyu çoğaltmaktan başka hiçbir işe yaramayan ölüm kokulu geceler, yaralı bir kaçak atı gibi alnıma yıkılıyordu sürekli. Eziliyordum altlarında. Tel örgüde kalan kanlı bir poşu, mayınlı sahada inleyen kurşunlanmış bir at, bulgur pilavına uzanırken duraksayan bir arkadaş eli, ya da geçip giden trenlerin ardı sıra akıp giden yüzlerce bakış karşısında duygularımı söze ve yazıya dökemediğimden, körelme denen en aptal ölümü yaşadığımı düşünüyordum. Yalnızca et ve kemik toplamı hâlinde yaşadıkça, gözlerim namluya, parmağım tetiğe dönüşüyordu.

    "Daldın gene," dedi Enver.

    Birer sigara yaktık. İlk nefesleri çekmiştik ki, biri hıçkırmaya başladı karanlığın içinde. Hıçkırıklar boğuk ulumalara dönüştü sonra. Enver'e baktım soran gözlerle.

    "Yabu bu," dedi ağzındaki dumanı kayıtsızca üflerken. "Her gece ağlar."

    "Neden?" diye sordum.

    "Ağlar işte," dedi.

    Ağlamak, bir tür işaretmiş Yabu için. Kimsesiz bir ihtiyarmış; her gece dam başında oturur, gözlerini Resulayn'ın ışıklarına diker, sonra da şafak sökene dek sigara içermiş. Sigarası kalmadığında, ya da yıllardır çektiği yalnızlık birdenbire büyüyüp boğazına düğümlendiğinde de, birisi yanına gelsin diye ağlamaya başlarmış böyle.

    "O hâlde gel yanına gidelim," dedim Enver'e.

    Daracık sokaklardan yürüyüp dama çıktık.
    Ayak seslerimizi işitince sustu Yabu, sırtını kerpiç bacaya verip yüzünü Suriye'ye döndü. Bizi görmezlikten gelişini görmezlikten gelerek, minderlerimizi serdik yanına. Önüne sigara paketi koyduk.

    İlk sigarayı ateşleyince, sakalındaki titreme durdu, yüz çizgilerine biriken akşam karanlığı azaldı biraz. Çıplak ayaklarını karanlığın içine uzattıktan sonra, ağır ağır konuşmaya başladı Yabu.

    Sözü saatlerce kimseye vermedi. Her şeyi daha önce Enver'e anlatmış olmalıydı ki, her tümcesini benim yüzümde noktalıyor, enseme, kulağıma sigara dumanları püskürterek geçmişini yeniden yaşıyordu. Sigaranın birisini söndürüp birini ateşleyişine bakarak, anlattığı için mi içiyor içtiği için mi anlatıyor diye düşünürken, onunla birlikte yıllar öncesine gidip gidip geliyordum.

    Anlattığına göre, eski bir kaçakçıymış Yabu. Gençliğinde ceylan gibi sekermiş mayınların arasından, kurşundan hızlı, taştan korkusuzmuş. Yıllarca bu yakadan o yakaya gidip gelmiş de, yalnızca bir kez korkmuş mayından ve jandarmadan. Korktuğu geceyi dün gibi hatırlıyormuş. Yükü ne çay balyasıymış o gece, ne de ipek çuvalı. Resulayn'a götürülecek bir gelinmiş yükü. Gelin de, varı yoğu Biricik Gazel'i. İki atla inmişler Habur deresine. Ay burnunu bulutlara gömünceye dek, atların çenelerini avuçlarının içinde tutarak beklemişler söğütlerin kuytusunda. Devriye araçlarından tutulan ışıldaklar Mezartepe'nin arkasında kaybolup da gökyüzünü yalamaya başladıklarında, atlarını yedeklerine alıp tel örgüyü aşmışlar.

    Resulayn'ın ak sıvalı evlerine yaklaştıklarında, horozlar ötüyormuş. Şalvarları rüzgârda uçuşan düğün kalabalığı karşılamış onları. Ertesi gün, kuşluk vakti başlamış düğün. Dört kişiyle taşınan pilav kazanları ateşe sürülürken, zurnayla davulun sesi göklere yükseliyor, bir yanıyla Halep'e doğru rengârenk bir bulut hâlinde yayılıyor, bir yanıyla da Ceylanpınar sokaklarını aşıp ta Urfa'ya kadar ulaşıyormuş.

    Üç gün üç gece süren düğünden sonra Türkiye'ye dönmüş Yabu. Resulayn'ın çıkışına kadar Gazel'le kocası da yürümüş onunla. Ayrılık vakti geldiğinde, gecenin orta yerinde durmuşlar. Ellerini öperken iki boncuk gözyaşı düşürmüş de, "Gayrı elini öpmem güçtür babo," demiş Gazel. Dediği de olmuş, o geceden sonra yıllarca öpmemiş babasının elini. Babası da, şöyle kollarını açıp bir kez olsun sarılamamış kızına.

    Sonra, gözleri karanlığı delmez olmuş Yabu'nun. Gücü azalıp eti gevşeyince, bırakmış mayın üstünde can gezdirmeyi. Gözlerinin kandili körelmiş ama, kulakları dipsiz kuyular gibi derinmiş hâlâ. Şimdi, dam başında bizimle otururken bile, beş kilometre ötede bir tüfeğin kurma kolu çekilse, bir jandarma kibrit çaksa, bir başkası iç çekse, ya da bir kerpeten tel örgüyü kırt diye ısırsa, kolayca işitebilirmiş. Ama, kimse inanmazmış buna. Zaten onun dediklerine inanan kalmamış artık, herkes önünden arkasından, deli diye homurdanıyormuş. Umurunda değilmiş Yabu'nun, varsın homurdansınlarmış. Alışmış artık deli sıfatına, çünkü on iki yıldan beri torunu yaşındaki çocuklar bile böyle sesleniyormuş ona, dil çıkarıp göz belertiyorlar, toplanıp taş atıyorlar, sigara verelim mi sigara diye bağırıp damarına basıyorlar, ya da yanılıp sokağa çıksa, ceketinin ucuna uçurtma kuyrukları bağlıyorlarmış.

    On iki yıl önce ne mi olmuş?

    Önce, karısı Yade'yi yitirmiş Yabu.

    Güneşin kasabayı kızgın tava gibi cızırdattığı bir öğle üzeri, seyyar jandarma bölüğünün çöp bidonlarından makarna artığı toplarken yıkılıvermiş Yade. Kucağındaki naylon torbalarla başörtüsünü bidonların dibinde unutarak, saçlarını uçuştura uçuştura sırtlayıp getirmişler eve. İşte şu kırık camlı odaya yatırmışlar. Topladığı makarna artıklarının görüntüsünü gözkapaklarının içinde tutup öteki dünyaya götürecekmiş gibi, gözlerini hiç açmamış Yade. Yalnızca eliyle "gel gel" edip Yabu'yu yanına çağırmış da; "Üç gün sonra bayramdır, tel örgüye gitmeyi unutmayasın herif," diye fısıldamış.

    Bayramın ilk günü, herkes gibi onlar da giderlermiş tel örgüye. Sınırın elli, altmış adım gerisindeki kalabalığın arasına girip saatlerce bekleşirlermiş. Tel örgünün dibindeki jandarmalar onların ellerindeki hediye paketlerine, onlar da jandarmaların yüzüne bakarlarmış uzun süre. Sonra, bekleşenlerin akrabaları görünürmüş Suriye'den, düzlüğü iri adımlarla yürüyüp çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek, sınıra yığılırlarmış. Ardından da, bu yakadan o yakaya, o yakadan bu yakaya bağırarak bayramlaşırlarmış. Yabu'yla Yade, Suriye toprağındaki kalabalığın içinde kara pürçekli torunlarını gözleriyle arayıp bulurlar, şeker paketlerini havaya kaldırarak, bayram hediyenizi aldık kurban, işte işte, derlermiş. Şekerlere uzanıp yanaklarını şişire şişire yiyemeseler de, sevinirmiş çocuklar. Ellerini kollarını sallayarak, öperim dede, öperim nine, diye uçuşurlarmış.

    Tel örgüye ve ikişer adım arayla duran jandarmalara rağmen,gün boyu sürermiş bu cıvıltı. Güneş batarken, hediyelerini alıp veremeden, sarılıp öpüşmeden, her iki taraf da ayrılıp evlerine dönermiş.

    Yade öldükten sonra, tek sözcük konuşmadan, dam başında üç gün oturmuş Yabu. Torunlarına, ninelerini mezardan çıkarıp götüremezmiş ama, bayram şekerini kesinlikle götürmesi gerekiyormuş. Nereden para bulurum diye düşüne düşüne, tam üç gün sakalını didiklemiş durmuş bu yüzden. İçinde karıncalar gezinen meşin cüzdanını nereden bulmuşsa bulmuş, sabah akşam duvarlara çarpmış.

    Bayram sabahı da, çöp bidonlarına koşmuş erkenden. Sınırın ortasında kalakalan şaşkın tavuklar gibi, bidonların arasında gezinmiş bir süre. Sonra, paketin içinde şeker bile götürsem nasıl olsa torunlarıma veremeden geri getireceğim diyerek, boş bir kutu bulmuş. Ardından da, içine ot doldurup özene bezene sarmış.

    Yabu sustu birden. Sakalı titremeye başlamıştı. Hıçkırarak sigarasını damdan aşağıya savurdu. Derken, hıçkırıklar uzun ulumalara dönüştü yine. Bir süre, Enver'le boşuna bekledik ağlamanın kesilmesini. Yabu'nun bu kez kendisi için ağladığını anlayınca, sigara paketlerimizi orada unutmuş görünerek yavaşça kalktık.

    Enver'in evine kadar hiç konuşmadık.

    Kapıyı Sumru açtı.

    "Uyumadın mı sen?" dedi Enver.

    "Ödevimi yapıyordum," diyerek elindeki kalemi gösterdi Sumru.

    İçeri girip salondaki koltuklara gömüldüğümüzde, gözlerini gözlerime dikerek; "Bir şey mi oldu, çok durgunlaştın," dedi Enver.

    "Yabu'nun anlattıklarını düşünüyorum," dedim ona.

    Kısa bir sessizlik oldu.

    Derken dayanamayıp sordum; "Sonunu biliyor musun o öykünün?"

    "Bilmiyorum," dedi Enver.

    Kalkıp yeni bir sigara paketi aradı salonda.

    Geri döndüğünde; "Bilmiyorum," dedi yeniden. "Bildiğim şu ki, Yabu'nun tuhaflığı o bayram sabahından sonra başlamış."

    İçimi çektim birden.

    "O gün, tel örgüde nöbetçiydim ben," dedim Enver'e. "Suriye'den gelenlerle Türkiye'dekilerin görüşmesi ve hediye alıp vermeleri ilk kez serbest bırakılmıştı."
  • Bu sabah hava durumunda gerçek yazın yarın başlayacağını söyledi sunucu: uzun zamandır aralıklarla süren yağışlar ve sağanaklar, bulutlar artık sonbahara dek kayboluyormuş gözden, beklenen ve özlenen Afrika sıcakları kapıdaymış... annem sevindi, sıcağa çok düşkün çünkü. Bahçedeki ağaçları düşündüm, çok geçmeden susuzluktan yılacaklar, bitap düşecekler. Her gün su versem bile pek birşey değişmeyecek.

    Ben yazı sevmiyorum. İstanbul'da yazın güzel olduğu dönemler, otuz sene öncesiydi belki. Hani kışın haftalarca sürdüğü, karın siyaha kestiği, çamur ve karın içiçe geçtiği o uzun haftalardan sonra, ılık ve kemik ısıtan, ışıltılı güzel baharın ardından küçük adımlarla gelen o yaz: denizi masmavi, suyu temiz ve berrak, şeffaf, hepimizin plajlara koşuştuğu ve hacı amcanın plajın önündeki mayo standında çalışmıyorsak kumplaja daldığımız, denizde bata çıka açıldığımız o çocukluk, ergenlik günleri, işte o zamanlardı yaz mevsimi, ve o zamanlar güzeldi, ya da ben öyle hatırlıyorum, çünkü çocukluk ve ergenlik hayatımda hayata, dünyaya ve zamana oradan bakıyordum, ama şimdi, artık şu yaşımda geriye dönerek, gözlerimi de kısarak baktığımda, seneler art arda, fazla birşey göremiyorum: yazları sevmiyorum, güneşi sevmiyorum, yaz aylarında hatta daha bahardan sıklaşan mangalcılar ve tepelerden inenlerle huysuz bir ihtiyar olma yolunda attığım adımlarımla bana hepsi aynı şeyi hatırlatıyor: çocuklu aileler, güneş gözlükleriyle afili babalar, eşlerine sevgiyle bakan kadınlar, sahilde yavru kedilere birşeyler veren çocuklar, az ilerde denizden yunuslar geçerken merakla ve çığlıklar atarak hemen fotoğraf çeken yeniyetme sevgililer... parıldayan ve sıcacık güneşin altında hepsi ışıl ışıllar. Bu mutluluk hissi ve bu cıvıl cıvıl hayat güneşe yakışıyor: güneş betonu ve toprağı, hepimizi öldüresiye ısıtırken, nazlı bir sevgilinin kaprisi gibi boyun eğiliyor, katlanılıyor ona; her yerden ama her yerden hayat fışkırıyor. Gölgelere çekilen tek ben değilim elbette, önceden giden herkes gibi, nihayetini merak ederek ama bir yandan da kabullenerek elimde kitabımla oralarda olacağım elbette...bir iki haftaya.

    ama şimdi... şimdi koca kara bulutlar ve onların yağmur dolu elleri salkım saçak iniyor her bir yana, ve deniz mavi değil, griden açık siyaha açıp sönerek bakıyor, uzanıyor önümüzde. Sandallarda inatçı adamlar var, iki sevgili el ele yürüyor yağmuru umursamadan. Bu loşluk, ışıksız bu grilik, karaya yakın bu beyazlık öyle güzel ki, kendimi öyle iyi hissediyorum ki burada, çayım da aralıklarla geliyorsa, ve kimse bana ilişmeden kitabımı okuyorsam, tebessüm etme zorunda olmadan, şakalardan uzak, içimde katmer katmer birikmiş yaşlarımla ben ve kitabım bu sonsuza dek sürsün istediğim gölgeli diyarda kalabilsek keşke diye ümit ediyorum. Ama hayat var. İşler var. Güçler. Meseleler. Bitirilmesi gereken nice şey. Kitabı bu halde bitirdim işte. Tomris Uyar'ın ilk kitabını da karanlık bir günde, akşam üzerimize inerken okumuştum. Dizboyu Papatyalar, diz boyu hüzün ve kederle sarmalamıştı beni. Bir güz kitabıydı, bir ilk kış kitabıydı o. Yaza Yolculuk kitabıysa yaza sıkışmış, neşeli görünen ama keder ve bezmişlik, yarım kalmışlık dolu hikâyelerle dolu. Otuz yıl önce yazmış Tomris Uyar bu hikâye kitabını. Otuz sene sonra buluşmuşuz ve ne güzel ki benim gibi yaz'ı sevmeyen ya da sevemeyen bir kalemin hikâyesi bu kitaptakiler. O otuz sene öncesinde geçmişiyle, bozulmuş yıpranmış ilişkilerle hesaplaşırken ben de geç gelen bahara veda etmiş oldum, bu yağmurlara, bu büyük siyah bulutlara. Yaz Şarabı, Küçük Kötülükler, Düzbeyaz Bir Çağrı adlı hikâyeleri birkaç saat zihnimde dolandı, onları arada sırada yeniden okumak için bir kenarına not ettim zihnimin. Bir iki saat daha oyalandım tek başıma, yağmur durduktan sonra, bir an için bulutlar aralandığında kalktım yerimden ve eve döndüm.

    Mahallemiz artık inşaat şirketlerinin ve demiryolu çalışmalarının beraber hunharca ter döktüğü dev bir inşaat sitesine dönüştü. 45 senedir yaşadığımız yerde, artık güneş göremeyeceğimiz yükseklikte binalar yapıyorlar hemen yanıbaşımızda. Yeni yapılan evlerdeki kiraları duyunca inanamıyor insan. Yüzlerce işçi görüyoruz her gün, toz toprak ve beton arasında koskoca ömrümüz ve hikâyemiz başka birşeye dönüşüyor, ufalanıyoruz besbelli.Yazarın anlattığı küçük kötülüklerdeki serzenişi düşünüp ne kadar masum buluyorum onu. Burada büyük kepçelerle götürülüyor toprak ve hikâyemizin eski mekânları. Az ileride yıkılacak yeni binalar boşaltılıyor. Sıra henüz bizimkine gelmediği için bahçemizle biz cennetten bir köşe gibiyiz, her gün bir başka yabancı görüyoruz ama: bir gün araplar, bir gün iranlılar, bir gün çinliler geliyor, yardım etmek istiyorum, el sallıyorlar tebessüm ederek. Üst katta apartman yöneticisi Yurdagül abla balkondan uzanıyor hafifçe, ne olacak sonumuz diyor, hepimiz yaşlandık, kırk beş küsur senedir burada hep beraber yaşayan bizler, yaşlandık, Veli amca yürüyemiyor artık, kapı komşumuz Resmiye teyze kapıda beni görünce daha iyi misin, diye soruyor, Aynur abla Amerika'ya taşınmaya karar vermiş, Nüveyra teyze ise burası yıkıldıktan sonra bir daha nasıl göreceğiz birbirimizi ,diye soruyor. Her zaman çok duygusal bir kadındı.

    İftara bir saatten az kaldı. Annem önce olmaz dedi, ama tohumları alalı üç gün oldu, hem o da yanımda olsun istiyorum. Elimizde su ve tohumlar, aşağı iniyoruz. Tren yolunun genişlemesi sebebiyle apartmanın önünden istimlâk edilen yer bizi doğrudan bahçeye inmeye zorluyor: dağınık, çöplerin de karıştığı, karman çorman bir yer bahçemiz bizim, aralara beton parçaları bile düşmüş durumda artık. Annemin elini tutuyorum, alışık değil o, sağdan soldan uzanan ağaç dalları, dikenli dikensiz çiçekler ve yer yer yemyeşil, yer yer yolunmuş, koparılmış çimenler arasında yürüyoruz; burasının adını annem bilmiyor elbette, ama burası Kral Luis'in küçük elleriyle çiçeklere dokunarak yürüdüğü ve bir gün acıyı keşfeden abisinin ona hayatı öğrettiği orman işte, başlarını yukarı kaldırırlarsa Luciano'yu, az ileri bakarlarsa koşumlarıyla mazlum ve masum bekleyen Minguinho'yu gördükleri yer. Ben de annemin elini tutarak çimenlerin üzerinden ya da yanından, sağdan soldan düşmüş çöplere, kağıt parçalarına çarpmadan yürümesi için yardım ediyorum. Beraber dalları neredeyse bizim balkona değecek olan çirkin incir ağacının hemen önünde büyükçe taşlarla etrafı çevrilmiş çemberin yanına gidiyoruz. Eğilip bekliyorum biraz. Annem susuyor, hem ağlamasını istemiyorum. Paketi açıp tohumları çıkarıyorum ve toprağı eşeliyorum iyice... küçük küçük yeşil fidanlar var, minik minik...tohumları arka arkaya küçük çukurlara yerleştiriyorum. Annem kızıyor hafiften, aksileşecek birazdan, yorulmak istemiyor çünkü, bu yüzden altı küçük çukur kazıp tohumları koyduktan sonra üzerlerini örtüyorum.

    İşte bu, senin hayatındı. Herşey senelerdir korktuğum gibiydi. İşte bu da benim hayatımdı. Hiç bir şey beklediğim gibi değildi. Hepsi bir çırpıda geçiverdi.

    Yarın yaz geliyor. Her yer güneş olacak. Odamda perdeleri çekip oturacağım. Yeni bir kitaba başlayacağım hem. Edebiyat tesellidir, değil mi? Yarın her yere güneş vuracak; betonlara, yeni binalara, eski binalara, yollara, bahçemize, ağaçlara, inatçı incir ağacına ve toprağa. Kırmızılı sarılı çiçekler açacak, öyle yazıyor, ancak gölgede büyüyormuş bu çiçekler. Boyları on beş yirmi santim uzuyormuş. Bakana huzur ve rahatlık hissi veriyorlarmış. Annem, herşey güzel olacak, diyor; hayat böyle, diyor. Buruşuk elleri, masmavi gözleriyle toprağa bakıyor, başını ağaçların çok olduğu kısma çeviriyor. Ağlıyor, biliyorum, görmemi istemiyor. Ben de başımı çeviriyorum, onu huzursuz etmemek için. Yengem pencereden seslenene dek, sessizce, hiç konuşmadan, bahçede, taşların üstünde oturuyoruz.
  • İhsan Oktay Onar'ın bu muhteşem kitabında tek eksik olan bir sözlük. Bu kitap kelime dağarcığınızı geliştiriyor...
    İhsan bey'in bu kadar kelimeyi nasıl öğrendiğini merak ediyorum doğrusu. Bir elimde kitap, Bir elimde tablet. Tableti sözlük olarak kullanıyorum. Şu an itibari ile 10 sayfalık bir sözlüğüm oldu. Bu sebeple bu kitabı bitirmek öyle sandığınız kadar kolay değil. İnternet'te bir kaç kaynakta yer alan sözlüğe yeni kelimeler ekliyorum. İsteyen olursa kitabı bitirince sözlüğü paylaşabilirim.
    Yaşasaydı padişahlar, çatır çatır Osmanlıca konuşurdum diye geçirdim içimden.

    Çeşitli sitelerden yararlanarak oluşturduğum, yaklaşık 640 kelimeden oluşan, Puslu Kıtalar Atlası sözlüğü:

    "Abanoz: 1. Abanozgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kerestesinden yararlanılan birçok ağacın ortak adı
    2. Bu ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası
    3. Koyu, parlak siyah"
    Adülkahır: Ödül Kahır olarakta bilinen bu bitki,ülkemizde yetişmez,daha ziyade tropikal iklimlerde,Kuzey Amerika ve Güney Asya bölgelerinde dağlık ve kayalık arazilerde kendiliğinden yetişen bir ağaçtır.Çiçekleri pembe renkte papatya ya benzer.Çok yıllık bir ağaç olup,sürgünleri damarlı ve kahverengi renktedir.
    Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
    Acem: Araplar'ın kendileri haricindeki yabancılar için kullandığı bu sözcük, Osmanlılar tarafından ise genellikle İranlıları nitelemek için kullanılmıştır. Bu sebepten dolayı Türkçe'ye de İranlı anlamında kullanılan bir sözcük olarak geçmiştir.
    Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
    Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
    Aglaya: (kişi) Ebrehe’nin Bünyamin için aldığı Rus cariyedir.
    Ah minel aşk ve minel garip: Aşktan ve gariplikten
    Ahali: 1. isim Aralarında aynı yerde bulunmaktan başka hiçbir ortak özellik bulunmayan kişilerden oluşan topluluk, halk
    Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
    Akçe: 1. Küçük gümüş para
    Akletmek: (Akıl etmek) Düşünmek, saymak, anmak, sanmak, tasavvur etmek, zannetmek, aklından geçirmek, planlamak
    Akreb: Akrep burcu
    Aksak: 1. Aksayan, hafifçe topallayan
    Alamet: Belirti, işaret, iz, nişan
    Âlem: Evren
    Alemsattı: Bünyamin’in baş amiridir. Kağıtçıbası, göygoycubaşı, kasidecibaşı ve
    Alet Edavat: Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için kullanılan araçlar
    Aleyhillane: Lanet ona
    Ali Said Çelebi: Uzun İhsan Efendi’nin zihninde yasadığına inanan tek kisidir.
    Âlim: Bilgin
    Alimallah: Söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için "en iyisini Allah bilir" anlamında kullanılan bir söz
    Allahumme Ya Vedud: "Allahumme Ya Vedud Ağzını Bağla Dilini Tut" şeklinde okununan bir duadır. Müslüman uydurma ve caiz olmayan dualara yönelmemelidir. Ya Vedud Allah’ın isimlerinden bir tanesidir. Elbette bu isimle dua dilebilir ama meşru olmayacak gayeler için bu esmayı kullanmak asla caiz değildir.
    Alman Ektileri: ???
    Alman Eküleri: ???
    Altar: Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan, dinî tören yapılan taş masa, sunak.
    Âmâbaşı: Dilencilerde bir kısım amiri
    Amme Cüzü: 1. Namaz sureleri denilen kısa sureleri içinde bulunduran kuran i kerimin son 20 sayfasina verilen isimdir. 2. Amme Sûresiyle başlayan Kur'ân-ı Kerim'in son cüz'ü.
    Anber: Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan ve misk gibi kokan, kül renginde madde. 2. güzel koku. 3. güzellerin saçı.
    Apış Arası: İki bacağın arasında kalan yer.
    Aptes: 1 - Müslümanların, namaz kılabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el gezdirme, kulağı temizleme biçiminde yaptıkları arınma.
    Arap İhsan: Kocamustafapasalı Arap İhsan Uzun İhsan Efendi’nin dayısıdır.
    Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah. // Namludan dolan tüfek.
    Arpacık: Göz silleri enfeksiyonlarından biridir.
    Aruz Vezni: Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: vezn-i aruz), nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçü.
    Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı // Asayiş - Polis Müdürü
    Atlas: Bir konuyu açıklamak için hazırlanmış resim veya levhalardan oluşmuş kitap (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    Aynalı kerteriz: Pusulanın yönü ile hedef nokta arasındaki açıyı gösteren ölçü aleti.
    Ayranı Kabarmak: 1. öfkelenmek, coşmak
    Aza: Vücut parçası, organ
    Azamet: 1. Ululuk, büyüklük
    Azap Kapısı: İstanbulda bir sur kapısı
    Azat: Serbest bırakma,
    Azül Taşı: ???
    "Bab-ı Humayûn: Topkapı Sarayı’nın üç törensel kapısından biri olan ve I. Avlu’ya geçit veren Bâb-ı Hümâyûn, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478 tarihinde yaptırılmıştır. Orijinalinde İki katlı, simetrik, iç ve dış cephe arasında kubbeli bir mekâna sahip olan dikdörtgen planlı kapı, Orta Çağ kalelerini ve iki yanındaki nişlerle Selçuklu yapılarının anıtsal portallerini hatırlatır. İki yanında kapıcı koğuşları yer alır. Üst kat padişahların çeşitli alayları (törenleri) izlediği bir Hünkâr Kasrı olarak kullanılmıştır. Kapının iç ve dış cephelerinde Kur’ân-ı Kerim'den ayetler, Sultan Abdülaziz’in tuğrası ile Ali b. Yahya es-Sufi’nin imzasını taşıyan ve 1478 tarihini veren Arapça bir kitabe yer alır. Bu kitabeyi günümüz diline çevridiğimizde şu cümleler yazılıdır:

    “Allahın inayeti ve izniyle, iki kıtanın Sultanı ve iki denizin Hakanı, bu dünyada ve ahirette Allah’ın gölgesi, Doğu’da ve Batı’da Allah’ın gözdesi, karaların ve denizlerin hükümdarı, Kostantinopolis Kalesi’nin fatihi, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han, Allah mülkünü ebedi kılsın ve makamını feleğin en parlak yıldızlarının üstüne çıkarsın, Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının mübarek Ramazan ayında bu mübarek kalenin temeli atılmış ve sulh ve sükûneti güçlendirmek için yapısı gayet sağlam olarak birleştirilmiştir”"
    Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
    Balyos: Osmanlı Devleti'nde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
    Banlamak: Bağırmak
    Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü
    Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
    Barka: Büyük sandal
    Barkalonga: Eskiden İspanyolların büyük küreklerle kullandıkları gambot sınıfı teknelere denir.
    Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
    Başgedikli: En yüksek rütbeli astsubay (Kıdemli Başçavuş)
    Başkarakullukçu: Yeniçeri koğuşlarında ayak hizmetlerini gören yeniçerilerin amiri. Osmanlı ordusunda geri hizmetle görevli bir takım yardımcı askerlerine, yeniçeri teşkilatındaki emir çavuşlarıyla emir erleri ve yeniçeri ağasına bağlı olarak hizmet veren imalathanelerin sanatkar ve çalışanlarına da ‘karakullukçu’ adı veriliyordu.
    Batakçılar: Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş kimse.
    Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san. 
    Bedesten: Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı çarşı
    Beher: Her bir 
    Bekçi: (kişi) Yüzyıllardır bir sedir üzerinde uyuyan kişi.
    Beşe: 1. “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
    Bet: Kötü
    Beyeh: Çıkışma bildirmek için kullanılan bir söz
    Beyhude: 1. sıfat Yararsız, anlamsız
    Bezen: (Bezek) Süs
    Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
    Biçare: Çaresiz
    Bileği Taşı: Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan ince taneli sarı şist (Şist: Kolayca yapraklara ayrılabilen, silisli, alüminli tortul kayaçların genel adı)
    Billur: Kesme cam, kristal
    Binbereket: (kişi) İri memeleri, koca göbeği ve büyük sağrılarıyla devanasını andıran dilenci bir kadındır. Tam yedi sırnaşık çocuğu anaları pozunda dilendiren ve Hınzıryedi’nin bile çekindiği bir kadındır.
    Bir eli kan, bir eli katran: Çeşit çeşit kötülükler yapmasıyla tanınmış kişi.
    Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
    Bucurgat: Vinç
    Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
    Burç: Kale burcu, savunma amaçlı kalelerde savunma etkisini arttırmak ve rahat karşı savunmaya geçebilmek adına inşa edilen kale bölümüdür. Bu yapılar, düz kale surlarının ön cephesine bir çıkıntı oluşturacak şekilde inşa edilir. Buraya konuşlandırılan askerler, herhangi bir saldırı sırasında rahat bir şekilde savunmaya geçer. Tarihte bu yapılar, düşman askerlerinin üzerine kızgın yağ dökmek, taş atmak ve barut ateşlemek için kullanılmıştır.
    Burun otu: Burna çekilen tütün, enfiye
    Buyurgan: Sık sık buyruk veren, buyruk verir gibi konuşan.
    Buyurmak: Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kesin olarak söylemek, emretmek
    Bünyamin: Kumral bıyıklı, iri gözlü ve ölçülü yüz hatlarıyla yakısıklı bir delikanlı
    Cahil: 1. Öğrenim görmemiş, okumamış
    Camgöz: Takma gözlü.
    Cedi: Oğlak burcu
    Cellat Mezatı: Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla (giysi) beraber üzerinden çıkan her şey cellatların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir veya iki defa büyük bir mezat ile satılır, tutar bedelleri cellatlar arasında taksim edilirdi. Buna «Cellat mezatı» denilirdi.
    "Cendere: 1. Pres
    2. Bir şeyi sıkmak, ezmek gibi işlerde kullanılan düzenek."
    Cepken: Kolları yırtmaçlı ve uzun, harçla işlenmiş bir tür kısa, yakasız üst giysisi
    Cerahat: İrin toplamış, irinli (mikroplu)
    Ceriha: Yara
    Cevza: İkizler burcu
    Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
    Ciharyek: Tavlada zarın 4-1 gelme durumu
    Cühela: Bilgisizler, cahiller
    Cümbüş: 1. isim Eğlence
    Cürmü meşhut: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak. Çaba göstermek
    Cüz Kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların Elifbâ’larını (alfabe) ve Kur’an cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.
    Çağanak: 1. Çalgılı, neşeli ve gürültülü bir biçimde,
    "Çağrışım: 1. isim, ruh bilimi Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması
    2. Davranışlar, düşünceler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girdiğinde ötekini de bilince çekmesi olayı, tedai"
    Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca
    Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
    Çalgı: Müzik aleti, çalgı aleti, enstrüman
    Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
    "Çeçe Sineği: 1. Uyku hastalığına yol açan trypanosoma gambiense parazitini taşıyan sinek türüdür.
    2. İki kanatlılardan, insana uyku hastalığı aşılayan, sinekten büyük bir cins Güney Afrika böceği (Glossina)"
    Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
    Çeldirme: Yanılmaya yol açmak.
    "Çeşmibülbül: 1. Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi.
    2. Çeşm-i bülbül (Bülbülün gözü), 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi cam tekniklerini öğrenmek için Venedik’e göndermesi sonucunda ortaya çıkmış bir cam işleme sanatıdır."
    Çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı
    Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
    Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
    Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı. Osmanlı saray teşkilâtında Acemi Ocağı ile Osmanlı ordusunun yaya askerini teşkil eden bölük zabitlerine verilen addır.
    Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
    "Dabbetü'L Arz: Dâbbetü'l Arz, İslam eskatolojisinde ahir zamanda (yerden) ortaya çıkacağına inanılan canlı varlıktır.
    Eskatoloji İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu ile ilgilenir."
    "Dalkavuk: 1. Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı
    2. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse"
    Damla: Kalbe inen inme, felç
    Damlalı: Felçli
    "Daniska: Danimarkalı
    Âlâ (İyi, pekiyi)"
    Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
    "Darçın: Diğer Türk dillerinde (Azerice darçın; Türkmence dalçın; Kırgızca darçin; Kazakça darşın) kullanılan Türkçedeki tarçın sözü

    Baharattan maruf kabuk ki, yakıcı ve lezzetli olup, toz hâlinde kullanılır, (bk.) Tarçın. Aslının dârû-yi Çin olduğu söylenirse de aslı Çin darısı anlamına gelen «dâr-ı Çin» dir. Tarçın suyu eskiden keyif verici bir içki olarak kullanılırdı. "
    "Darülfülfül:
    Ülkemizde yetişmeyen Dar-ül fülfül Doğu Hint adalarında yabani olarak yetişmekteaynı zamanda da ekimi yapılmaktadır.Halk tabiriyle uzun biber ve Tiflis biberi olarak anılır,yaprak dökmeyen tırmanıcı bir bitkidir. Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharattır."
    "Deccal: İslam mitolojisine göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır.

    Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir."
    Defteri Kebir: Yevmiye defterlerine kaydedilmiş olan işlemleri buradan alarak sitemli bir şekilde hesaplara dağıtan ve düzenli olarak bu hesaplarda toplayan muhasebe defteridir. Defteri Kebir'in diğer adı da Büyük defter'dir
    Dehliz: Üstü kapalı, dar ve uzun geçit
    Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
    "Demkeş: Nefes çeken, soluk çeken. (Osmanlıca'da yazılışı: dem-keş)
    Keyfçi
    Şarap İçen"
    Demlenmek: İçki içmek
    Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
    Devi: Kova burcu
    Devletlû: Devletli
    Didinmek: Çok güçlük çekerek sürekli çalışmak
    Dikâlâsı / Dik Âlâsı: Genellikle hoş karşılanmayan bir durumun aşırılığını anlatan bir söz
    Dikke: İğne.
    Dirim: Hayat, yaşam
    "Diş Kirası: 1. Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
    2. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler. Diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra ""Kesenize bereket"", ""Allah daha çok versin"", ""Ziyade olsun"" gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.
    “Diş kirası” denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, davetlilerin o gece zahmet edip gelerek hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olmasıdır."
    Diz Çakşırı: Paça bölümü dizin altında veya üstünde kalan erkek şalvarı.
    Dizdar: Osmanlı Devleti'nde kalelerin savunması, güvenliği ve yönetimden sorumlu komutan. Dizdarlar, görevleri gereği beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıya karşı sorumlu ve onların denetimi altındaydı.
    Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
    "Dölyatağı: Rahim,Dölyatağı veya Uterus memelilerde gebelik organı.

    Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır."
    Dört Cihar: Tavlada zarın 4-4 gelme durumu
    Dubara: Tavlada zarın 2-2 gelme durumu
    Dübeş: Tavlada zarın 5-5 gelme durumu
    Düstur: Genel kural
    Düşeş: Tavlada zarın 6-6 gelme durumu
    Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
    "Ebrehe: (kişi) Teşkilat-ı İstihbarat-ı Humayûn'un efendisidir.
    Ebrehe (ö. MS 525 veya en geç 553),Habeşistan'daki Aksum Krallığı'nın Yemen valisi iken sonradan bağımsızlığını ilan ederek Yemen kralı olmuştur.
    Ebrehe Fil Suresi ile ilgili efsanevi anlatımların kahramanlarından biridir. Bu anlatımlara göre Ebrehe, Yemen'de, Aksum Krallığı'na bağlı Hristiyan bir vali idi ve Arapların her sene hac amacıyla Mekke'ye gitmelerini istemiyordu. San'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve ismini Kuleys koydu. Ebrehe Habeş Kralı'na halkın hac için ancak Kuleys'i ziyaret edebileceklerini, Mekke'ye gidenlere izin vermeyeceğini yazarak onun da desteğini aldı. Ebrehe'nin haccı engelleme niyeti Yemenli Arapları öfkelendirdi. Rivayete göre Nukayl isminde bir yerli, Kuleys'e girerek kimsenin olmadığı bir zamanda içeriyi harabeye çevirdi, kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. Olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince vali intikam almaya karar verdi, Kâbe'yi yıkmak ve enkazı fillerle Yemen'e taşımak için dört bin fil ve üç yüz bin Habeşli'den oluşan ordusu ile harekete geçti. Mekke çevresine kadar gelen öncüler Mekkelilerin koyun ve develerini alıp konaklama yerleri olan Taif'e kaçırdılar. Ebrehe Mekke emiri olan Abdulmuttalib'in pazarlık tekliflerini de geri çevirdi. Ordu Mekke üzerine yürümeye hazırlanırken gökyüzü Ebabil kuşları ile doldu, gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe ordusunu taş yağmuruna tuttular. İstilacı ordu bozguna uğradı. Etleri lime lime dökülerek ölüyorlardı. Kalanlar Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçtılar."
    "Ebüşşeyh: (kişi) EBÜ’ş-ŞEYH Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, adı Abdullah bin Muhammed bin Ca'fer İbni Hibbân'dır. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibaren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Ebü'ş-Şeyh diye tanınan Abdullah bin Muhammed, 369 (m. 973) yılında vefât etti.

    Ebü'ş-Şeyh, başta babası olmak üzere, Mahmûd bin Ferec, İbrâhîm bin Sa'dan, Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin Esed el-Medînî, Ahmed bin Muhammed, Ebû Bekr İbni Ebî Âsım, İshâk bin İsmâil er-Remlî, Ebû Halîfe el-Cumehî, Ahmed bin Hasen es-Sûfi, Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir."
    Ecinni Taifesi: Cin Topluluğu
    Efkâr: Tasa, kaygı
    Efraim: Teşkilat-ı istihbarat-ı humayûn'un ilk büyük efendisi tefeci çırağı.
    Efrasiyab: (kişi) İran edebiyatının ünlü şairi firdevsî'nin şehname adlı eserinde Alp Er Tunga'dan bahsedilirken ona verilen isimdir.şehname'de efrasiyab kahraman,yiğit ve korkusuz bir insan olarak tanıtılır ve rüstem'in efrasiyab'ı nasıl yendiği anlatılır.
    Efsun: Büyü
    Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
    Ehli işret: İçki içme erbabı
    "Ehli Keyif: 1. Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı, meraklı, tutkun
    2. Rahatına düşkün kimse, keyif sahibi"
    Ehlikeyf: İçki.
    "El Kimya: Simya (alchemy, alchimie) kelimesi Arapça ""el-kimya""(alkheemee) kelimesinden gelir. İlk uygarlıklardan, 17yy'dan itibaren, hatta 19 yy'da modern kimyanın gelişimine kadar varlığını sürdürmüştür.Mezopotamya, Mısır, Hint, Çin,Yunan, Roma, islam ve Avrupa'da simya maddenin tanınması ve anlaşılması çabasında önemli yer tutmuştur.

    Simya , kimyanın ilk şekli denilebilecek bilim, büyü, sanat karışımı olarak tanımlanabilir. Simyanın çağunlukla amacı ""Filozof Taşı"" olarak adlandırılan bir ruhani etken varlığına nesnelerin özünü dönüştürmekti. Bu bir anlamda maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü elde etmekti.
    Simya nedir?
    Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp, değiştirmeye çalışan kişiye simyacı, bu insanların yaptıkları çalışmalara ise simya denir."
    Eni konu: İyiden iyiye. İyice.
    Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
    Enfiye Kutusu: Enfiye taşımak için kullanılan genellikle süslü kutu.
    Entrika: Bir işi sağlamak ya da bozmak için girişilen gizli çalışma, oyun, dolap, düzen, dek, desise, hile.
    Envai çeşit: Çeşit Çeşit
    Ergimek: Sıcaklığı artırılmak yoluyla bir cisim katı durumdan sıvı duruma geçmek, zeveban etmek
    Esed: Aslan burcu
    Esedi Altınlar: Yabancı altını
    Esedî: Osmanlılar tarafından özellikle XVII. yüzyıldan itibaren kullanılan bir para birimi.
    "Esrefî: 1. Mısır altını.
    2. Yavuz Sultan Selîm'in, Mısır'da bastırdığı paralar üzerinde sâdece Sultan ünvanı olup, bu paralara sultanî veya esrefî adı verilirdi. Böylece Osmanlı altınları da esrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı."
    Esvap: Giysi
    Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
    Eşraf: Bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler
    Evliya: Ermiş
    Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
    Ezgi: Belli bir kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi, haz, nağme, melodi
    Failatun – Failatun – Failun: Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından birisidir.15li kalıplardandır.
    Faka Bastırmak: tuzağa düşürmek
    Fasıl: Bölüm, kısım, devre
    Fasıla: Aralık, ara, kesinti
    Fels: İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren basılan bakır veya bronz sikke.
    "Ferman: 1. Buyruk, emir
    2. Osmanlı Devleti'nde padişahın verdiği, uyulması gerekli hükümleri taşıyan yazılı buyruk, yarlık"
    Feryad: Bağırıp çağırma
    Feryat: Haykırış, çığlık
    Fî Tarihinde: Oldukça eski bir zamanda, bir zamanlar
    Fiili livata: Fiili livata bir erkeğin başka eşcinsel bir erkeğe yada bir erkeğin bir kadına arkadan(dübüründen) yaklaşmasına Livata denmektedir. Bunu olayın hukuktaki adı Fiili livata'dır.
    Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
    Filuri: Eski Ceneviz para birimi
    Flemenk: Kuzeybatı Avrupa'da Ren Irmağı deltası çevresindeki "Çukur Ülkeler" (Alçak Ülkeler, Aşağı Ülkeler) de yer alan şimdiki Hollanda ile Belçika'nın kurulmasına kadar varlığını sürdüren çeşitli kontluk ve dukalıklar ve sonra doğan devlete 1830 yıllarına kadar verilmiş olan addır.
    Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
    Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
    Frenk: Frenk veya Efrenç, Osmanlıda Avrupalılara, özellikle de Fransızlara verilen ad.
    Fuzuli: Yersiz, gereksiz
    Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
    Gadr: Hainlik, vefasızlık, merhametsizlik. Muamelede aldatmak.
    Gaflet: Aymazlık
    "Galen: Bergamalı Galen (Claude Galen; Yunanca Galenos, Latince Galenus, İslam dünyasındaki adıyla Calinus;d. 129 - ö. 216), tıp doktoru, bilim insanı ve filozof.

    Antik Roma'nın en önemli hekimlerindendir. Deneysel fizyolojinin kurucusu ve dünyanın ilk spor hekimi ve kabul edilmiş; Hekimlerin İmparatoru, Şeyhû’s Seyadile (hekimlerin babası) gibi unvanlarla anılmıştır.[2] Galen’in tıbbi görüşleri “Galenizm” olarak adlandırılır ve yüzyıllar boyunca tıpta etkisini sürdürmüştür[3]. Tıbbın yanı sıra farmakoloji alanında da yeni teoriler geliştirmiştir."
    Gark olmak: Gömülmek, Batmak
    Gayb: Gayb,Gaip veya Gayp, (Arapça: غيب) İslam inanışına göre görünmez anlaşılmaz yani akıl ve 5 duyu ile algılanamaz âlem.
    "Gedik: Gedik osmanlıdaki dükkan açma hakkına denir. Bu vasfa sahip olabilmek için çıraklık kalfalık yapıp ustalık belgesini almak gerekir.
    Bir işi yapmak, bir şeyden yararlanmak yolunda verilen hak, imtiyaz"
    Gedik Sahibi: Çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip, ustalık makamına geçmek.
    Gıpta: Beğenilen bir kişi veya şeye benzemeyi istemek, imrenmek
    Gothik: Gotik, kendine has özelliği olan bir sanat anlayışı ve yazı şekli. Gotik yazılar ilk baskı denemelerinde denenmiş, çoğunlukla Almanlar tarafından kullanılan bir yazı stilidir. Gotik sanatı 12. yüzyılın ikinci yarısında Romanesk sanatının değişmesiyle, Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
    Gök Kubbe: Gök
    Göygoycubaşı: Goygoycu dilencilerin başı. Goygoycular kör olduklarından yedekçi adlı yardımcılarıyla altı kişilik gruplar halinde, birbirlerini omuz başlarından tutarak tek kol nizamında dilenirdi.
    Gözleri Yuvalarından Uğramak: Şaşkınlık hali.
    Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı. 
    Güden: Kalınbağırsak
    Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
    Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik. (Osmanlı'da Kapıkulu askerleri)
    Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
    Gürz: Silah olarak kullanılan ağır topuz
    Hacıyatmaz: Yere nasıl bırakılırsa bırakılsın, dibinde bulunan ağırlık nedeniyle dik bir durum alan oyuncak.
    "Hadsiz: 1. Sınırsız, ölçüsüz, aşırı, kontrolsüz
    2. Hudutsuz, sınırsız, nihayetsiz
    3. Kontrolsuz."
    "Hafız İbni Hacer: İbn Hâcer el-Askalanî (d. 18 Şubat 1372, Kahire - ö. 2 Şubat 1449), Mısır'lı hadis alimi.
    Tam adı 'Ebu'l Fazl Şihabuddin Ahmed bin Ali bin Muhammed el-Askalanî olan alim 18 Şubat 1372 yılında Mısır'ın Kahire şehri yakınlarında doğdu. Küçük yaşlarda anne-babasını kaybetti, eğitimini babasının dostları üstlendi. 9 yaşında hafız oldu ve 12 yaşında babasının bir dostuyla Mekke'ye gitti. Mekke'de hadis derslerinin yanı sıra fıkıh, Arapça ve matematik dersleri aldı. 20 yaşından sonra ise seyahat etmeye başlayarak gittiği şehirlerdeki bilginlerle görüşerek ilmini arttırdı. Ardından yine memleketi Mısır'a döndü ve Mısır sultanının görevlendirmesiyle Diyarbakır'a kadı olarak gitti.
    İbn Hâcer, asıl uğraşı olan hadisin yanı sıra, fıkıh ve fıkıh usulü, tefsir, lugat, edebiyat ve tarihle de meşgul olmuştur."
    Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
    Haleti Ruhiye: İnsanın ruh hâli. Manevi ve iç durumu.
    "Halvet: 1. Hamamlarda çok sıcak küçük yer
    2. Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları."
    Hamel: Koç burcu
    Harısinî: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    Harisini: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
    "Hasılat: 1. Ürün
    2. Gelir, kazanç"
    "Hasım: 1. Düşman, yağı
    2. Bir oyun, dava veya yarışta karşı taraf"
    Hattat: Çok güzel el yazısı yazan sanatçı
    Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
    Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
    Hepyek: Tavlada zarın 1-1 gelme durumu
    Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
    Heybe: Omza geçirilebilen tek gözlü bir çanta türü
    "Hınzır: 1. Domuz
    2. Genellikle hoşa giden bir davranış veya durum için şaka yollu söylenen bir söz
    3. Yaramaz, haylaz
    4. Katı yürekli, kötü düşünen, gaddar
    5. Kurnaz, içten pazarlıklı olan"
    "Hınzıryedi: “Bağdat Acem mülkü olmadan çok önce bu kentte hırsızın biri açılmadık
    kilit, girilmedik ev, soyulmadık konak bırak(mayan), gözden sürmeyi, alttan minderi,
    parmaktan yüzüğü, kulaktan küpeyi çalıp gününü gün, gecesini sefa eyleyen biridir.
    Bu hırsız tam anlamıyla bir kılık değistirme ustasıdır. Sadece
    yakalanmamasının değil, onun meslekteki basarısının nedeni de budur. Domuz yedirildiği için Hınzıryedi denilmiştir."
    Hırpani: Perişan, derbeder. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    Hışım: Öfke, kızgınlık
    Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
    Hiciv: Bir kişi, olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilmesidir.
    Hilat: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Kaftan
    Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
    Hiyle: Aldatmak, kandırmak maksadıy­la yapılan düzen, oyun, dek, desise, dolap, entrika.
    Horkum Taşı (Sayfa 72): ???
    Hoyrat: Kaba, kırıcı ve hırpalayıcı
    Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
    Huruç hareketi: 1. Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı.
    Husye:  Er bezi, testis.
    Husye Burmak: İşkence yöntemi. Testisi döndürmek.
    Hut: Balık burcu
    Hüllüoğlu Oyunu: Ütmeli aşık oyunlarından Hüllüoğlu oynanış olarak Çizgili Aşık oyununa benzer. Dizilişi daha değişik olan bu oyunda önce düz bir çizgi çizilir. Çizginin tam ortasına aşıklardan biri dik olarak konur. Buna Hüllüoğlu adı verilir. Oyuncular Çizgili Aşık oyununda olduğu gibi kararlaştırdıkları sayı kadar Hüllüoğlu’nun sağına ya da soluna aşıkları dizerler. Belirledikleri kaleye sakalarla atışlarını yaparlar. Kaleye en yakın atan birinci, ondan sonrakiler ikinci üçüncü olur.
    Hülyalı: Hayal kuran veya insanı hayal kurmaya sürükleyen
    Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
    Hüsnühal: İyi hâl.
    Hüsnühal Kâğıtları: Bir kimsenin yaşamında kötü bir şey bulunmadığını gösteren resmî kuruluşlarca verilen belge, iyi hâl belgesi.
    Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
    Iska Geçmek: Hedefi tutturamamak.
    Istavroz Çıkartmak: Hristiyanların elleriyle haç işareti yapmalarına istavroz çıkartma denir. İstavroz Baba, oğul ve kutsal ruhu temsil etmektedir.
    Izdırap: Acı, üzüntü, sıkıntı, keder
    İblis: Şeytan
    İbn-İ Merdüveyh: İsfehan’da yetişen hadîs, tefsîr ve târih âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Mûsâ bin Merdüveyh el-İsfehânî olup, künyesi Ebû Bekr’dir. İbn-i Merdüveyh diye tanınır. Hadîs ilminde çok bilgisi vardı. 323 (m. 935)’de doğdu. 410 (m. 1019) senesi Ramazân-ı şerîf ayında vefât etti. İsfehan ve Irak âlimlerinden ders okudu. Ebû Sehl bin Ziyâd, Ahmed bin Abdullah bin Delîl, İshâk bin Muhammed bin Ali el-Kûfî ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Kendisinden de, Ebü’l-Kâsım İbni Mende, Ebû Abdullah es-Sekâfî, Ebû Mutı’ el-Mısrî ve başka zâtlar ilim öğrendiler.
    İbrik: Su koymaya yarayan kulplu, emzikli kap
    "İdrak Etmek: 1. akıl erdirmek, anlamak, kavramak
    2. erişmek, ulaşmak
    3. algılamak"
    İhsan etmek: Bağışta bulunmak, bağışlamak.
    "İhtimam: 1. isim Özen
    2. Özenli bakım"
    "İkircikli: 1. İşkilli
    2. Kararsız, mütereddit
    3. Kararsız, mütereddit bir biçimde"
    İletki: Bir açıyı ölçmeye ve başka bir yerde aynı açıyı çizmeye yarayan, yarım çember biçimindeki araç, açıölçer, mastara, minkale
    İncitmebeni:  Kanser.
    İnmeli: Bir tarafında inme (hareketsizlik, felç) bulunan, mefluç
    İntikal: Bir yerden başka bir yere geçme, geçiş
    "İnziva: 1. Toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama
    2. Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması"
    İptila: Düşkünlük, tiryakilik
    İsilik: Terlemekten veya sıcaktan vücutta meydana gelen küçük pembe kabartılar, ısırgın
    İstifrağ: Kusma.
    İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
    İşret Âlemi: İçki sefası, İçkili Eğlence
    İşve: Kadınların ilgi çekmek, gönül çelmek için takındıkları hoş, aldatıcı tavır, kırıtma, naz, cilve, eda
    İtalik: Yatık Yazı
    İtdirseği: Arpacık
    İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
    İtimat: Güven, güvenç, emniyet
    "İzbe: 1. Basık, loş, nemli, kuytu (yer)
    2. Sapa"
    İzzetü İkram: Ağırlama
    Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
    "Kadidi Çıkmak: 1. çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna gelmek
    2. iskeleti görünmek"
    Kadim: Başlangıcı olmayan, eski, ezelî
    Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
    Kadrini bilmek: Değer, zâtî kıymet bilmek
    "Kâfir: 1. Tanrı'nın varlığını ve birliğini inkâr eden kimse
    2. Genellikle Müslüman olmayanlara verilen ad"
    Kaftan: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Hilat
    Kağıtçıbaşı: Yazı gereçlerinin sağlanması, saklanması ve gerekli yerlere dağıtılması ile yükümlü olan kimse.
    "Kâhin: 1. Doğaüstü yollardan gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasında bulunan kimse
    2. Yahudilerin din reisi"
    Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki. Elettaria ve Amomum cinslerini kapsayan bitkilerin genel adıdır. Batı ve Güney Hindistan, Güneydoğu Asya’nın sıcak bölgelerinde yetişen, 4-5 m boyunda, büyük yapraklı çok yıllık bir bitki cinsidir.
    Kâkül: Alna düşen kısa kesilmiş saç, perçem
    Kalafatçı: 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse. 
    "Kalfa: 1. Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı
    2. Mimar yardımcısı
    3. Saraylarda ve büyük konaklarda halayıkların başında bulunan kadın
    4. İptidailerde hoca yardımcısı
    5. Çocukları evlerinden alarak okula, okuldan evlerine götüren kimse"
    Kalyoncu: Osmanlılarda yalnız savaş zamanlarında çalışmak üzere her yıl belli bölgelerden toplanan deniz eri.
    Karabina: Tüfeğe veya muskete benzer ancak daha kısa ve daha güçsüz ateşli silah. Birçok karabina tüfek modeli geliştirilmiştir, aynı mühimmatı kullanırlar ancak daha az uzunluktadırlar.
    Karakullukçu: Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
    "Karina: 1. Gemi omurgası
    2. Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü"
    Kaside: On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü
    "Kasideci: 1. Kaside yazan şair
    2. Birine yaranmak amacıyla aşırı övgüde bulunan kimse"
    Kasidecibaşı: Kaside yazan şairlerin başında bulunan kimse.
    Kasnak: Enli çember
    "Katmerli: 1. Katmeri olan, kat kat olan
    2. Çok fazla olan, aşırı"
    Kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde.
    Kavs: Yay burcu
    Kaynana Zırıltısı: Bir sap etrafında çevrilen, çevrildikçe takırtılı bir ses çıkaran çocuk oyuncağı.
    Kebabe: Kebabe (Piper cubeba), karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü. Kebabe, karabiber bitkisinin arkabasıdır ve anavatanı Endonezya ve Çin'dir.
    Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
    Kelepir: Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek olan şey, okazyon
    Kem: Kötü
    Kenef: Tuvalet
    "Kerte: 1. İşaret için yapılmış çentik veya iz, kerti
    2. Derece, radde"
    Kerteriz: Herhangi bir cismin yönü ile esas alınan yön arasındaki açı.
    Keşmekeş: Karışıklık.
    Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
    "Kezzap: Kezzap (Nitrik Asit), bileşiminde üç oksijen, bir hidrojen ve bir azot bulunan kuvvetli bir asittir. HNO3 formülüyle gösterilir. Konsantrasyonu arttıkça daha tehlikeli olur, gliserin ile reaksiyona sokulduğunda nitro gliserin elde edilir. Dinamit, çeşitli patlayıcılar, plastik ve gübre yapımında kullanılır.

    Nitrik asit patlayıcı madde olacak kimyasalları nitrata çevirdiğinden patlayıcı maddelerin çoğunda kullanılır. Dinamit, gliserin-tri-nitrattır. TNT Tri-Nitro-Toluen."
    Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
    Kıpti: Eski Mısır halkı
    Kıraat: Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma
    Kıraathane: Kahve, kahvehane
    Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
    Kifayet: Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik, liyakat, iktidar.
    Kiriş: Okçulukta kiriş, yayın tutturulduğu ve çekildiği sert iptir. Eski Türkçede kirişe "tirkeş" ya da "çile" de denmektedir. Saf ipekten yapılan sert bir sicimden oluşur.
    "Kisnis: (Kişniş) 1. Maydanozgillerden, yaprakları maydanozu andıran, 20-60 santimetre yüksekliğinde, tüysüz, bir yıllık ve otsu bir bitki (Coriandrum sativum)
    2. Bu bitkinin baharat olarak kullanılan kurutulmuş meyvesi veya tohumu"
    Kollukçu: Kollukçu (Kullukçu) Zabıta hizmetlerini yürüten kişilere denir. Semtlerde o bölgenin en büyük zabıta âmirinin emrinde kolluklar, yani bugünkü tabirle karakollar bulunurdu.
    Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
    Köçek: Kadın kılığına girmiş erkek dansçı.
    Kör İmbik: Kör (gagasız) imbik, katı maddelerin ısıtılınca, ara bir hal olan sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçmesi (Süblimleşme) için kullanılır. Ürün (süblime), «kör» miğferin kanalında toplanır.
    Körük: Ateşi canlandırmak için kullanılan ve açılıp kapandıkça içindeki havayı üfleyen araç.
    Köse: Bıyığı, sakalı çıkmayan (erkek)
    "Kötek: 1. Baston, sopa
    2. Sopayla atılan dayak, patak"
    Kubbealtı Vezirleri: Kubbealtı vezirleri, Osmanlı devletinde dîvân-ı hümâyûn üyesidirler. Askerî sınıfa mensup beylerbeyi rütbeli paşalar arasından sadrâzam ve pâdişâh tarafından seçilirler. Sadrâzama bağlı olarak çalışırlar. Sadrâzama ve pâdişâha danışmanlık ederler, verilen özel görevleri yerine getirirlerdi. Dîvân müzakerelerinde ve siyasî herhangi bir işin hallinde de tecrübeli devlet adamları olan kubbealtı vezîrlerinin fikirlerinden istifade edilirdi.
    Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
    Kufi: (kûfi) Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    Kûfî: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    Kukuleta: Yağmur, soğuk vb. dış etkilere karşı başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık
    Kulaç: Metrik sisteme geçilmeden önce özellikle denizcilikte kullanılan bir uzunluk ölçüsü.
    Kulampara: Oğlancı
    "Kurtubî: Muhammed bin Ahmed el-Kurtubi, (doğum tarihi XI. Yüzyılın sonları ve XII. Yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir.), Eserlerinde Ehl-i Sünnet’i savunan, başta Mu’tezile olmak üzere İmâmiye, Râfiziyye, Kerrâm’îyye gibi fırkaları eleştiren âmelde Malikî, i'tikatta Eş’ari olmakla birlikte, mezhep taassubuna karşı tavır takınan ve taklitçiliği bir metot olarak benimsemediğini dile getiren[3] Endülüslü ve Arap, muhaddis, müfessir, fakih, dilci ve kıraat âlimi.
    Kurtubi, Endülüs'ün yetiştirdigi büyük alimlerdendir. Endülüs Emevileri’nin başşehri olan, dönemin ilim yuvası Kurtuba’da dünyaya geldi. Doğum tarihi 12. yüzyılın sonları ve 13. yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir. Kurtuba'da çiftçilikle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hıristiyan İspanyolların 16 Temmuz 1230 tarihinde gerçekleştirdikleri bir saldırıda öldürüldü. Kurtubi, gençlik yıllarında çömlek yapımında kullanılan toprak taşımacılığı ile uğraşarak ailesinin geçimine yardımcı olmuştur."
    Kuvvetle Muhtemel: Büyük olasılıkla
    Küfe: Genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı sepet
    Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    Külahçı: Külah (Başlık) yapan kimse
    Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
    Külhani: Külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta
    Külliyat: Külliyat, bir yazar ya da şairin tüm eserlerini bir araya toplayan dizi.
    Küstah: Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse)
    Lap Taşı: Bir çocuk oyununda kuka olarak dikilen şeyi kaleden çıkarmak için kullanılan yassı taş.
    "Levye: 1. Bir mekanizmanın kumanda kolu
    2. Bir şeyi yerinden oynatmak, kaldırmak, harekete geçirmek, gevşetmek vb. için kullanılan, kaldıraca benzer araç"
    Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
    Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
    Livata: Oğlancılık 
    Lonca: Belli bir iş kolunda usta, kalfa ve çırakları içine alan dernek, korporasyon
    Maamma: Anlaşılmayan, bilinmeyen
    "Madrabaz: 1. Hayvan, balık, sebze, meyve vb. yiyecekleri yerinden getirerek toptan satan kimse
    2. Hile yapan kimse"
    Mağrip: kuzeybatı Afrika bölgesi. Tarihte, Müslüman idaresi sırasında İber Yarımadası, Malta ve Sicilya'yı da içerirdi.
    Mahcup: Utangaç
    "Mahmur: 1. Sarhoşluğun sebep olduğu sersemlik içinde olan
    2. Uykudan sonra üzerinde sersemlik, ağırlık bulunan
    3. Süzgün, dalgın bakışlı (göz)"
    Mahmuz: Çizmenin, potinin arkasına takılan ve binek hayvanlarını dürtüp hızlandırmaya yarayan demir veya çelik parça.
    Mahmuzlamak: Hızlanması için hayvana mahmuzla dürtmek.
    Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
    Mangır: Akçenin büyüğü olan para.
    Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
    Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
    Mapamundi: Dünya haritası
    "Marazi: 1. sıfat Hastalıkla ilgili, hastalıklı
    2. Hastalık derecesinde olan"
    Martaloz: 1.Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2.Çift cinsiyetli
    Maşa: Ateş veya kızgın bir şey tutmaya, korları karıştırmaya yarayan iki kollu metal araç
    Maşrapa: Metal, toprak, plastik vb.nden yapılmış, ağzı açık, kulplu, bardağa benzeyen, küçük kap
    Maval: Yalan, uydurma söz
    Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
    Mazbata: Tutanak.
    Mazgal: Yağmur sularını kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan üzeri parmaklıklı demirle kapatılmış delik.
    Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad. ibne (Eşcinsel)
    "Meddah: 1. Taklitler yaparak, hoş hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı
    2. Öven, aşırı övgüde bulunan kimse"
    Medet Ummak: Yardım beklemek.
    Mehdi: "hidayete erdirilen ya da hidayete vesile olan" anlamlarına gelmektedir. "Kendisine rehberlik edilen", Allah tarafından yol gösterilen, hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine nail olan kişi manasındadır. Ahir zamanda geleceğine ve İslam'ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılır.
    Mekruh: İslam dininde, dinî bakımdan yasaklanmadığı hâlde yapılmaması istenen
    "Melun: 1. Tanrı tarafından lanetlenmiş olan, lanetli
    2. Lanetlenmiş kimse
    3. Nefretle karşılanan, kötü"
    "Mengene: 1. Onarma, işleme, düzeltme vb. işlemlerin uygulanacağı nesneyi sıkıştırıp istenildiği gibi tutturmaya yarayan bir tür alet
    2. Pres"
    Meşum: Uğursuz
    Metris: Askerin çarpışma sırasında korunması için yapılan toprak siper.
    Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
    Mevzi: Bir askerî birliğin yeri veya bu birlik tarafından ele geçirilen bölge.
    Meyus: Kederli; üzgün
    Meyyit Kapısı: Ölü Kapısı
    Mezat: Açık artırma ile satış
    Mezatçı: Arttırma ile satışı yönlendiren kimse
    Mıknatısiyet: Mıknatıslık
    Mihel Çıkmazı: Mihel, Ahırkapı’da hekimlik yapan biridir.
    Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
    Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
    Mizaç: Huy, yaradılış, tabiat, karakter
    Mizan: Terazi burcu
    Muallim: Öğretmen
    Muhakeme: Yargılama, akıl süzgecinden geçirmek, düşünmek
    Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
    Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
    Muhteva: İçerik
    Mukadderat: Yazgı
    Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
    Mumhane: Mum üretim yeri
    Muntazaman: Düzenli olarak
    Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş 
    Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
    Musallat: Bir kimse veya şeyin üzerine bıktıracak kadar düşen (kimse)
    Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
    Mutrip: Çingene
    Müdavim: Bir işi sürekli yapan, bir yere sürekli giden (kimse), gedikli
    Mükellef: Eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış
    Müneccim: İnsanları ve olayları etkilediği inancına dayanan ilim dalıyla uğraşan kimse; astroloji ve yıldız falcılığını meslek edinen kişi.
    "Müptela: 1. Bağımlı
    2. Tutulmuş
    3. Âşık, vurgun"
    Mürdesenk: Doğal kurşun oksit 
    Müreşebbis: Girişimci
    Mürmür Kuşu: ???
    Mürmürbağa Eti: ???
    Müşteri: Jupiter
    "Mütalaa: 1. Etüt
    2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum"
    "Mütevazı: 1. Alçak gönüllü
    2. Gösterişsiz, iddiasız"
    "Nağme: 1. Güzel, uyumlu ses, ezgi, melodi
    2. Ezgi
    3. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz"
    "Nakkaş: 1. Yapıların duvar ve tavanlarına süslemeler yapan usta, bezekçi
    2. Nakışçı"
    Nakşetmek: Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak, işlemek.
    Nazar: Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz
    Nazari meseleleri çözmek: Ilmi kaide ve fikri gayrete dayanan, teorik çözüm.
    Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
    Nemçe: Osmanlı devrinde, Avusturya'ya ve halkına verilen ad.
    Nemrut Suratlı: 1. Yüzü gülmeyen. 2. Acımaz, can yakıcı
    Nevale: Gereken yiyecek ve içecek şeyler, Azık
    Neyzen: Ney çalan kimse
    "Nüfuz Etmek: 1. bir şeyin içine işlemek, geçmek
    2. inceliğine varmak, anlamak
    3. etkili olmak"
    Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri
    Odabaşı:  1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay 
    Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye 
    Ordu-Yu Hümayûn: Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusudur.
    Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
    Öküz zar: Cıvalı zar
    Ömrü Billah: Hiçbir zaman veya şimdiye kadar.
    Öterbülbül: Alemsattı’nın yardımcısı inmeli biridir.
    Palanka: 1. Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
    Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
    Paluze tenli gülam: Buruşuk tenli asker.
    Parsa toplamak: Gösteriden sonra, bir kutu, tepsi vb. gezdirerek izleyicilerden para istemek.
    Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
    "Paye: 1. isim Rütbe
    2. Derece, aşama"
    Paytak: Çarpık, eğri bacaklı
    Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
    Penciyek: Tavlada zarın 5-1 gelme durumu
    Pencüse: Tavlada zarın 5-3 gelme durumu
    Pes Perde: Alçak ve kalın ses
    "Peştemal: 1. İş yaparken bele bağlanan uzun, geniş dokuma
    2. Hamamda örtünmek ve kurulanmak için kullanılan ince dokuma
    3. Başa örtülen dokuma"
    "Pışpışlamak: 1. Bebeği kucakta yavaş yavaş sallayarak uyutmaya çalışmak
    2. Teselli etmek, avutmak"
    "Pîr: 1. Pir, (Farsça: pir, ""ihtiyar, yaşlı, koca""), tarikat kurucusu mutasavvıf (Mutasavvıf: Tasavvuf inançlarını benimseyerek kendini Tanrı'ya adamış kimse, İslam gizemcisi, sufi).
    2. Yaşlı, koca, ihtiyar kimse"
    Pirpak olmak: Tertemiz bir duruma gelmek.
    Pistol: Tabanca şarjörü
    Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
    "Pota: 1. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir.
    2. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur.
    3. İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap.
    4. Bir çeşit tas."
    Pundura Getirmek: Fırsat kollamak.
    Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
    Raptedilmek: Tutturulmak, bağlanmak
    Rendekâr: Fransız matematikçi ve filozof René Descartes. (RENe DEsCARtes)
    Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
    Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
    Sabık: Geçen, önceki, eski
    Sadak: Ok ile yay koymaya yarayan torba. Daha çok omuzdan bir bağla sırta asılır (sırt sadağı) ya da belde kemere takılı (bel sadağı) olarak taşınır.
    Sağrı: Memeli hayvanlarda bel ile kuyruk arasındaki dolgun ve yuvarlakça bölüm
    Sahaf: Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı
    Sahtekâr: Sahte işler yapan, düzmeci, sahteci
    Saka: Evlere, mezarlara su taşımayı iş edinmiş olan kimse
    Sakilik: İçki dağıtan, içki toplantılarında sohbet eden kimse.
    Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
    Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
    Sanı: Sanma durumu veya sonucu, zan, zehap
    "Sarraf: 1. Kuyumcu
    2. Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse"
    Savsaklamak: Belirli bir sebebi olmaksızın bir işi isteyerek geri bırakmak, geciktirmek, umursamamak, ertelemek, sallamak, ihmal etmek
    Sebare: ???
    Sebaye Dü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    Sebayüdü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    Sedir: Arkalıksız, üstü minderli ve yastıklı olabilen, oturmaya veya yatmaya yarayan ev eşyası, divan
    Sefaret: Elçilik
    Seğirtmek: Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak.
    "Selamet: 1. Esen olma durumu, esenlik
    2. Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu
    3. Anlatıma temel olan düşüncenin her bakımdan doğru ve sağlam olması"
    Seratan: Yengeç
    Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
    Serdengeçti: Fedai
    Seretân: Yengeç burcu
    Serpuş: Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
    Sersem Sepelek: Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden
    Sevr: Boğa burcu
    Seyis: At bakıcısı
    Seyyare: Gezegen.
    Sırım: Bazı işlerde sicim yerine kullanılan, ince ve uzun, esnek deri parçası
    "Sırnaşık: 1. Can sıktığına, rahatsız ettiğine aldırmadan bir kimseden sürekli, yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen (kimse)
    2. Rahatsız eden, sıkıntı veren
    3. Yapmacık"
    Sırrolmak: Bir şey veya kimse akılalmaz bir biçimde ortadan yok olmak
    Sicim: Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan ince ip, kınnap
    Siğil: Deride, özellikle ellerde oluşan zararsız, pürtüklü küçük ur
    "Silah Horozu: Silahın patlamasını sağlayan parça

    Tetik çekilirken önce horoz kalkar sonra tetik bir sınır noktasına dayanır. Bu noktadan sonra tetik çekilmeye devam edilir ise horoz düşer ve silah ateş eder. Bu Kullanım şeklinde horoz kalkarken toplu döner ve ateşe hazır bir fişek yatağı namlu ağzına gelir. Her tetik çekildiğinde, mermi ister ateş alsın, ister almasın, yuva dönerek diğer mermi namlunun ağız hizasına gelir ve horozun iğnesi bu merminin kapsülüne vurarak mermiyi ateşler."
    Sille: Elin iç yüzüyle vurulan tokat.
    "Simsar: Komisyoncu
    Bir iş karşılığında yüzde alan kimse"
    Simurg: Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu'dur.
    Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
    Sofa: Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer, hol
    Sofu: sıfat Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan (kimse)
    Sorguç: Padişahların ve vezirlerin başlarına taktıkları başlıkların ön tarafında bulunan tüy veya püskül biçimindeki süs.
    Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
    Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
    "Supap: Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak, sibop.
    (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)"
    Sûr: Sûr, İslam inancına göre, İsrâfil meleğin üfleyerek kıyamet gününün geldiğini haber vereceği araçtır.
    Suvaç: İsveç
    Sübyan: Çocuk
    Sülüs: Arap alfabesiyle yazılan bir tür süslü yazı veya Hicrî IV. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan, nesihe benzer, kalınca bir yazı türüne verilen ad olarak tanımlanır.
    Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyarmadde
    Sümbüle: Başa burcu
    Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
    Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
    Şahadetname: Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
    Şahî: İran kaynaklı bu para birimi, Osmanlı İmparatorluğu 'nun Azerbaycan ve güneyindeki topraklarında tedavül edildi. Akçe karşılığı daha değerli ve itibarı daha yüksek olduğundan süratle yaygınlaştı. İran'a komşu Bağdad, Basra, Halep, Amid ve Van darphanelerinde de basımına izin verildi. 1513'te gümüş sikke olarak bir miskal 4,608 gr ağırlığında yaklaşık 6.5 akçe değerindeydi. II. Selim Amid darphanesinde şahinin yerine selimî adıyla bir sikke kesilmesini emretti ise de şahinin de basımı sürdü. 1583'de doğu darphanelerinde basılan ayarsız ve bozuk vezinli şahiler toplattırıldı. 1588/89'da İstanbul'da 1 şahi'nin değeri 8 akçe olarak belirlendi.
    Şahidarbezen (Şahi Topu): Osmanlı zamanında kullanılan uzunluğu yedi karış her biri 56.5 kğ. ağırlığında ikisi bir ata yüklenebilir top. Bunlar büyüklük sırasına göre Şahi Darbzen, Miyane Darbzen ve Darbzen olmak üzere 3 ayrılır. İstanbulun fethinde de kullanılmıştır.
    Şap: Şaplar çift tuz grubuna giren bileşiklerdir. Şaplar, suda kolayca çözünürler ve tatlımsı bir tada sahiptirler.
    Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
    Şarkiyatçılık: Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak ad.
    Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
    Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
    Şer: Kötülük, fenalık
    Şeşiyek: Tavlada zarın 6-1 gelme durumu
    Şilte: Üstünde oturulan, yatılan, içi yünle, pamukla doldurulmuş döşek
    Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
    "Şive: 1. Söyleyiş özelliği
    2. Tarz, tavır, üslup
    3. Naz, eda
    Şive için örnek; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ."
    Şive Taklidi Yapmak: İnsanın kendi normal ses tonuyla konuşmak yerine, ait olmadığı bir yörenin şivesini taklit ederek konuşması.
    "Taberani: İmam Taberânî’nin tam ismi, Süleyman bin Ahmed bin Eyyûb eş-Şâmi el-Lahmî'dir. Künyesi ise Ebu'l-Kâsım'dır. Ba'ka'da doğ­muştur. Taberiyye'ye nispet edilerek Taberânî denilmiştir.
    Hicrî 260 (M. 873) yılında doğmuş, 273 yılında hadis dinle­meye başlamış, otuz sene ilim tahsilinde bulunmuş, o devrin ağır şartlarında Kudüs, Kayseriyye, Humus, Medâin, Şam, Mısır, Arabistan, Yemen, Irak, Bağdad, Küfe, Basra, İran ve İsbahan'a seyahat yapmıştır.
    Taberânî, bin veya daha fazla hadis âliminden (şeyh) hadis dinlemiş ve rivayet etmiştir. Taberânî, hadis hafızlarının büyüklerindendir. Hadiste hüc­cet, yani 300 000'den fazla hadisi senetleriyle birlikte ezbere bilen unvanına sahiptir."
    Tahayyül Etmek: hayal etmek
    Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
    Takım Taklavat: Araç gereçlerin bütünü
    Takke: İnce kumaştan dikilmiş veya ipten örülmüş, çoğunlukla yarım küre biçiminde başlık
    "Talan: 1. Yağma
    2. Birçok kişinin zor kullanarak ele geçirdikleri malı alıp kaçması"
    Tamburi: Tambur çalan kimse
    "Tapmak: Tapınak, İçinde ibadet edilen, tapınılan yapı, mabet, ibadethane, ibadetgâh
    (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)"
    Tarraka: Gümbürtü
    Tarumar: Dağınık, karışık, perişan
    Tasnif Etmek: Bölümlemek, sınıflamak.
    Taşıllaşmak: Fosilleşmek
    Tatar oku: Kavisli ve Nişangahlı ok.
    Tebaa: Uyruk
    Tebelleş olmak: İstenmediği hâlde, birinden veya bir yerden ayrılmayan, gitmeyen, musallat olan
    Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
    Telakki Etmek: Saymak, öyle kabul etmek, öyle anlamak.
    "Telkin: 1. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama
    2. Bilinç dışı bir sürecin aracılığıyla, kişinin ruhsal veya fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi"
    Tellak: Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
    Tembih Etmek: Bir şeyin belli biçimde ve yolla yapılmasını istemek, söylemek, uyarmak
    Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
    "Tenezzül Etmek: 1. Alçak gönüllülük göstermek
    2. Kendi durumuna, düzeyine aykırı düşen bir şeyi veya işi kabul etmek
    3. Herhangi bir şeyi yapmaya istekli olmamak"
    Terennüm:  1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
    Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk, Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat, astik, dasnik
    Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
    Tevekkeli: Boşuna, boş yere, sebepsiz olarak
    Tezkire: Divan şairlerinin hayatlarını ve şiirlerini genellikle öznel bir bakış açısıyla değerlendiren eser
    Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
    Tirid: Basitçe Tirit, et suyuna kızartılmış veya bayat ekmek konularak yapılan yemeğe verilen isimdir. Kaz, ördek, tavuk, inek, koyun eti ile yapılan çeşitleri görülmektedir
    Tizap: Altın ve gümüşün işlenmesi sırasında kullanılan tizap adlı kimyevi madde. Tizadçı esnafı (ki kezzapçı denilirdi.) Tizap denilen mai ile bakırda, kurşunda bulunan gümüş, gümüşteki altını eritip ticaret eden esnaf.
    Tolgalarının burunlukları: Miğferin arkasında ve yanlarında enseyi ve kulakları koruyan, zincir halkalardan oluşan enselik. Bu enseliğe Tolga da denir.
    Top Kundağı: Nişan almaya yarayan yuvarlak parça
    "Tramola: 1. (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim.
    2. Bir çeşit darbuka solosu"
    Tulumba: Sıvıları alçak yerlerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya yarayan araç.
    Tüfekçi: Sekbanların önemleri azalınca yerine geçen yeni bir piyade sınıfı. Sekbanlar, Pâdişahla berâber ava giderler, av köpekleri yetiştirirler, sekban fırınında çalışırlardı. Savaş zamanında, diğer yeniçerilerle birlikte çarpışmaya giderlerdi.
    Udi: Ut çalan çalgıcı, utçu
    "Ulah: 1. Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad
    2. Vlahlar veya Ulahlar, Makedonya'da ve Romanya'da yaşayan bir etnik grup."
    Ulak: Haberci
    Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
    Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
    Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
    Urgan: Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
    Usturup: 1. Dürüst davranış. 2. Ustalıklı.
    Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
    Utarid: Merkür
    Utarid: (kişi) Dilencilerden biri. Bünyamin onun çırağı olmustur.
    Uzam: Bir nesnenin uzayda kapladığı yer, vüsat
    Üstünkörü: İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, gelişigüzel, şöyle bir, baştan savma, eğreti, üstten. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    Vakanuvis: Vak'a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olaylarını kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir.
    Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
    Vecd: 1. (Arapça) Sevgi yada heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esriklik, esrime. Vecd içinde olmak. (kelime ile ilgili cümle) 2. (tasavvuf) Allah (c.c.) sevgisinin doğurduğu derin sevinç ve coşkunluk.
    Vekilharç: 1. isim Zengin kimselerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse, Kesedar.
    Veledizina: Zina mahsülü çocuk. (O.Ç.)
    Velvele: Gereksiz telaş, gürültü ve heyecan
    Venedik Dukası: Altın/Gümüş para
    Venedik Sekineleri: ???
    Virtus Vacui: güç vakum
    Vuku bulmak: Olma, meydana gelme.
    Yâd Etmek: Anmak, hatırlamak
    "Yalım: 1. Alev
    2. Kılıç, bıçak gibi kesici araçların keskin yüzü"
    "Yamak: 1. isim Bir işte yardımcı olarak çalışan erkek
    2. tarih Yeniçeri Ocağında topçu ve humbaracı gibi askerî kuruluşlarda aday olarak bulunan kimse
    3. Birinin etkisinde kalarak onun sözünden çıkmayan kimse"
    "Yâren: 1. Arkadaş, yakın dost
    2. Dostların oluşturduğu topluluk"
    Yatağan: Namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı 
    Yavuz Dil: Nazar değmesine sebep olacak kötü söz.
    "Yazıhane: 1. Yazı ve danışma işlerinin yürütüldüğü iş yeri, büro
    2. Yazı masası"
    Yecüc ve Mecüc: Kıyamete yakın, ortaya çıkıp insan ırkını ortadan kaldırmaya çalışacak ve büyük zararlar verecek olduğu söylenen yaratık cinsi.
    Yedmek: 1.Çekerek peşinden götürmek, yedeğinde götürmek. 2.Yanında, beraberinde götürmek
    Yegâne: Biricik, tek
    Yekün: Toplam
    Yeltenmek: Yapamayacağı bir işe g