• 280 syf.
    ·6 günde·Beğendi·7/10
    Hayatı boyunca hiç çalışmamış bir adamın deniz kazası geçirip bir Avcı teknesi tarafından kurtarıldıktan sonra başına gelen olayların akıcı bir dille anlatılması harika. Adam yaşadığı vahşet dolu bu gemi de hem şans eseri hayatının aşkını buluyor hem de kendi ayakları üstünde durmayı öğrenip iyi bir gemici oluyor
  • 576 syf.
    ·20 günde·Puan vermedi
    Öncelikle NFK’den bahsetmek gerekirse; 1940 öncesi NFK ile 1940 sonrası NFK iki ayrı kişiliktir ve neredeyse birbiriyle alakası yoktur. Mina Urgan da “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında 1940 öncesi NFK ile yaşadığı anılardan bahsetmiş. Mina Urgan’ın tanıdığı NFK’yi, yine Mina Urgan’ın kaleminden biz de tanıyalım, bakalım kimmiş?

    https://hizliresim.com/SsYWjw
    https://hizliresim.com/TGwkRZ
    https://hizliresim.com/yfpB4a
    https://hizliresim.com/jZr6Nf
    https://hizliresim.com/jy0xw2

    Eveet. 1940 öncesi NFK hakkında az biraz bilgi sahibi olduk. Şimdi de 1940 sonrası NFK’nin yazmış olduğu bu kitap hakkında konuşalım ve ikinci NFK’yi tanıyalım biraz da. Bazı alıntılar hakkında konuşarak devam edeceğim.
    1) "Biz aklımızı peşin olarak (sahibine) teslim ettik ve ondan sonra bize geri verilen akılla düşünmeye başladık. İşte esasta hür, istiklâlli, kudretli; ve eseriyle, tesiriyle, her şeyiyle her şeyin üstünde olan akıl budur!"

    Asıl özgürlüğün Tanrı’ya biat edilmiş bir akıl olduğunu ve Tanrı’ya sorgusuz sualsiz bağlanmış bir aklın, gerçek akıl olduğunu söylüyor.
    Tanrı bağlamı etrafında dönen bir akıl, sadece “Tanrı düşüncesi”ne hizmet etmiş olur. Tanrı varlığına zıt bir gerçek gördüğünde ya bunu elinden geldiğince evirir çevirir, eğer büker ve Tanrı bağlamına oturtur ya da direkt reddeder. Bu mudur gerçeği bulmaya çalışan özgür akıl (!)
    Mesela birkaç örnek link bırakayım aşağıya. Bu insanlar da kendilerince, akıllarını Tanrı bağlamına sattıklarına inandıkları için bu halde değiller mi? Tek fark arada “hacı, hoca” denilen birkaç aracı olması.

    https://tr.m.wikipedia.org/...C3%BCz_skandal%C4%B1
    #79261610
    #79402447
    #79158241
    #54521597
    #54575163
    #54519270

    “İslam mükemmel ama kullar değil”ciler gelmeden onlara şunu da söyleyeyim, hatta ben söylemeyeyim Tanrı’nız söylesin:

    NİSA 89: Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler. (İman edip) Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.
    ENFAL 39: Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse kuşkusuz Allah yaptıklarını görmektedir.

    Kendinden olmayanı dışlamamayı bize ta ilkokul sıralarında öğretiyorlar. İlkokulu da geçtim, en başta evde öğretiyorlar. Ama gel gör ki, inandığın dinin inanmayanlarla dost olunmamasını, hatta ve hatta bulduğunuz yerde öldürülmesini emrettiğini okuyorsunuz. Tanrı kavramını bir kenara bırakıp, bu yukarda yazılanların ayet olduğunu unutup tekrar okusanız, gerçekten “özgür bir akıl” ile, çoğumuzun onaylamayacağı bir durum. Ama işin içine “Tanrı emri” girdiği zaman gayet meşru karşılanıyor. Bu mudur özgür aklınız? Ne farkınız var peki, Naziler döneminde “emir kuluydum, napayım?” diyerek onca insana işkence edenlerden?
    “Ama canım tefsiri de önemli, salt ayet okumakla doğrusunu anlayamayız” diyenlere de şunu söyleyeyim: Ne söylenilmek istenildiği ayette gayet açıkken, tefsir okuyunca ayetin gerçek anlamından uzaklaştığınızın farkında değil misiniz? Gayet apaçık bir kitapsa, neden tefsirine gerek duyuyorsunuz? Çünkü birilerinin sizin yerinize , hoşunuza gidecek şekilde yorum yapmasını seviyorsunuz. Çünkü aklınızı Tanrı bağlamına odaklayıp, apaçık okuduklarınızı bile bir şekilde “aslında orda onu demiyor” deyip eğip büküyorsunuz. İşte NFK’nin “özgür akıl” tanımı...

    2) “Doğu, Batı yüzünden ucuzcularla dolmuş, Batı ise kendi yüzünden ve kendi kendisine çürüğe çıkmıştır.”
    “Yine basitlik ve ucuzlukta en büyük "girift"i ve en ileri "pahalı”yı temsil eden (Aynştayn), asrımızın muazzam ucuzluğuna muazzam dehâsını maddenin nihaî istismarı yolunda kullanmak suretiyle misâl teşkil etmektedir.”

    “Bilemeyeceklerdir ki Batıyı anlamak hakkı, her şeyi anlamak hakkiyle beraber sadece müslümandadır.”

    Doğu’nun yanlışlarının Batı’dan kaynaklandığını savunmak... Bu sanki biraz “hatalarının sorumluluklarını üstlenmek” kabiliyetiyle ilgili bir durum. NFK’de bu kabiliyeti pek göremedim açıkçası. “Üstat” diye adlandırılan birisinin bu kabiliyetten yoksun olması büyük bir eksiklik bence. Çünkü yazdığı yazıların tarafsızlığını zedeler. Gerçi NFK’nin tarafsız olması gerektiğiyle ilgili bir endişesi olan yok nasılsa. Çünkü hayranları zaten bunu istemiyor tam tersi pohpohlanmak istiyorlar :)
    Ayrıca “Batıyı anlamak hakkı, her şeyi anlamak hakkiyle beraber sadece müslümandadır.” Şeklindeki cümlesiyle, bir Süper-Mürşit’e yakışmayan kibir örneği sergilemiş. Aklını peşin olarak bir Tanrı’ya teslim edenin “her şeyi anlama hakkını” nasıl iyi bir şekilde kullanabileceği de meçhul tabi :)

    3) “İslâmda halk, hakkın zâhiri ve hak, halkın bâtını olduğuna göre, İslâmî devletin tek ölçüsü Haktır ve biricik hâkimiyet onundur. Halkın değil, Hakkın hâkimiyeti...”
    Açıkça demokrasiye karşı olduğunu belirtmiş zaten. En basit bir önekle; kendisi oy kullanmak istemiyor, yöneteceği kişiyi kendisi seçmek istemiyor demek ki. Aslında NFK haklı. Bu düşüncede olanlar oy kullanmamalı belki de. Çünkü nerde Allah diyen ama işini iyi yapmayıp her türlü hile hurdayla, dalavereyle uğraşan insanların seçilmelerine sebep olabiliyor büyük bir çoğunluğu. Sonra da tüm toplum, bütün bir hayatını kötü yöneticilerin elinde oyuncak etmiş oluyor. Ne gerek var ki! Madem illa şeriat diyorlar, demokrasinin nimetlerini de bir kenara bırakıversinler, kalan sağlarla bir nebze de olsa bir şeyleri değiştirebiliriz belki.

    4) “İnsan hayatına kıyanların hemen başlarını uçuracağına, onlara hayatını bağışlayan; ve hırsızlık edenlerin derhal kollarını keseceğine kendilerine hapishane köşelerinde rahat rahat geviş getirecekleri yataklar ve sanatlarını ilerletecekleri dershaneler hazırlayan zihniyet, birer kötü kişiye medeniyet göstermek için bütün iyi kişilerin hayatına ve malına kıymış olmak mânasındadır. İslâm adâletinden başka her ölçü, bizce cezalandırmaya yeltendiği kötülükle bilmeden ittifak halindedir.”
    Öncelikle ceza nedir ve niçin verilir bunu sorgulayalım mı?
    Cezanın sözlük anlamı: “yasanın, topluma zarar verdiğini kabul ettiği eylemlere karşı öngördüğü yaptırım.

    Genel manada cezanın anlamı bu. Peki cezayı niçin veririz, bir düşünelim... Çocuğunuz olmuş olsa ve bir hata yapsa ve siz de ceza verseniz, bu verdiğiniz cezayla neyi amaçlarsınız?
    Yaptığı hatayı bir daha yapmaması, ayrıca yaptığı hatanın bedelini “insanca” ( bakın altını çiziyorum) “İNSANCA” ödemesi için verilir ceza. Cezanın amacı intikam almak değildir. Suç işleyenin bir daha suç işlememesi için verilen bir uyarıdır, işlediği suçun da bedelidir. Ancak bu bedel ödetilirken karşı tarafın da insan olduğu unutulmamalıdır. Suçlu dahi olsa birisinin elini, kolunu kesmek, onu öldürmek insanca değildir. Hele ki diğer insanlara ibret olsun diye bunun yapılması, korku tahakkümü altında insanların kontrol altında tutulması hiç ama hiç insanca değildir.
    Peki suç işleyen insanların ise, aldıkları ceza dışında, onları toplumdan tamamen soyutlayarak ve sanatsal, düşünsel vs. gibi her yönden gelişmelerine imkan vermemek, onları sağlıklı bir birey olarak tekrardan topluma kazandırmaya çalışmamak insanca mıdır? Bu da kesinlikle değildir.

    NFK üzerinden bir şey söylemem gerekirse; 1940 öncesi NFK için “Geçmişim bir çöplüktür. Çöplükleri sadece kediler ve köpekler kurcalar.” diyerek önceki yaşamında yaptığı, şeriata göre suç sayılanları unutturmaya çalışması ama başkalarına gelince “eli, kolu kesilsin” vs. gibi cezaları savunarak, o kişilere ömür boyu unutamayacakları bir iz bırakılmasını istemesi hangi adalet anlayışına sığar? Bir şeyler anlatmadan, yüzlerce sayfa dolusu şeyler yazmadan önce tutarlı olup olmadığının farkında olmalı insan.

    5) “Aya biz gidecek ve oraya, bilmem kaç yıldızlı Amerikan bayrağı yerine tevhid livâsını biz dikecektik!”
    En çok buna güldüm :D Tutan mı vardı diyeceğim ama hep şu körolasıca Batı, değil mi? :D

    6) “İslâmda kadın,içtimaî vazifeler arasında yalnız iki tanesinin ehliyetine malik değildir: Biri imamlılık, öbürü hakimlik... Bunda da son derece ince bir hilkat sırrı güden İslâmiyet, her şeyden evvel hissîlik ilcaîlikten uzak bir erkek seciyesi isteyen bu iki işte başka kadına hiçbir içtimaî vazifeyi yasak etmemiş, fakat kadının en yüksek ve ulvî mevkiini, onun ve erkeğinin yuvası olarak göstermiştir.”
    Eee her şeye el atıldı, kadına da değinmeden olur mu hiç! Kadın güldür ma çiçektir. Kadın duygusaldır, önemli kararları tarafsız bir şekilde veremez. Kadın narindir. Kadın zariftir, ezilir. Kadın şöyledir. Kadın böyledir. Daha önce de söyledim başka bir incelemede, şimdi de söylüyorum. Mecliste birbirlerine tekme tokat giren erkek vekiller “akıl”larıyla mı hareket etmiş oluyorlar yani? Merhameti, acımayı duygudan sayıyorsunuz da öfkeyi duygudan saymıyor musunuz? “Hangi cinsiyetin hangi mesleği yapabileceği” gibi sığ bir düzenleme yapmak yerine “hangi yeteneğe sahip kişinin hangi mesleği yapabileceği” gibi hakkaniyetli bir düzenleme yapmak, “sahibine teslim etmiş aklınıza” hiç mi gelmiyor? Sormam hata zaten, tabi gelmiyor :D

    7) "İzdivaç müessesesi, en genç yaşlarda adetâ mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından himaye edilecektir. İslâm inkılâbında, mektep vesair telkin ve terbiye vasıtalarından herbiri, mefkürevî nizamına göre ayarlanacak ve yine cemiyette aileyi zaafa uğratan her faaliyetmutlak olarak kökünden kazınacaktır."
    Eveeett. Geldik kutsal evlilik müessesesine... Evliliği kutsal, mübarek bir kurum olarak görüp aynı zamanda en genç yaşlarda; daha kendi ayakları üzerinde durmayı bilmeden, kendini yetiştiremeden, belli bir olgunluğa ulaşmadan evlenmek arasında büyük bir tezatlık görüyorum. Diyelim ki bu kişinin kendi tercihi. Tamam kabul. Peki ya NFK’nin dediği “... mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından...” ibaresi? Size ne başkalarının evlenip evlenmeyeceğinden? Size ne benim evlenip evlenmeyeceğimden? İnsanların hayatlarına bu kadar çok burnunuzu sokma cüretini nereden buluyorsunuz? Diyelim ki bu da oldu; en genç yaşta mecburen veya kendi isteğimizle evlendik, sırada ne var? Çocuk... O genç yaşta, daha kendisine faydası yokken, bir de en önemli görevlerden biri olan “insan yetiştirmek” görevini nasıl üstlenir insan? Kendisini yetiştirememişken o çocuğu nasıl yetiştirebilir? Çocuk yetiştirmeyi sadece karnını doyurmak, giyindirmek, cebine biraz harçlık koyup okula yollamak olarak görüyorlarsa tabi ki yetiştirirler, ne var ki canım?! O çocuk huzursuz bir ailede mi büyüyor, annenin sesini çıkaramadığı, babanın korku ve güç tahakkümü kurduğu (tersi de mümkün) bir ailede kendine güvensiz, sevgisiz, çevreye karşı pısırık, iletişim becerisi bozuk bir birey olarak mı yetişiyor, kimin umrunda ki? Zaten suç işleyen insanların büyük bir bölümü, çocukluktan gelen birtakım eksikliklerden dolayı suç işlemiyor mu? Suçlunun sadece kendisi mi suçlu? Ama ne gerek var böyle şeyleri düşünmeye değil mi? Suç işlerse, elini kolunu kesersiniz olur biter nasılsa! Önemli olan, kötü bir aile de olsa, o aile bozulmasın!

    Daha konuşmak istediğim çok alıntı vardı ancak bu kadarı yeterli sanki. Az çok NFK’nin düşünce yapısını görmüş olduk. Zaten yorumlarımı okumadan, salt alıntılara bakmak bile yeter de artar ne düşündüğünü anlamaya.

    NFK’nin kurduğu, kendisine göre ütopya bana göre ise gerçekleşmesi az buçuk mümkün olan distopyanın sonuna geldik. Sonuna kadar sabırla okuyabildiyseniz, ne mutlu. Kitapta tek katıldığım NFK alıntısıyla ve bu alıntıyı NFK’ye, insanların hayatları konusundaki haddine ithaf ederek bitireyim. Olmayacak olan bir başka NFK incelemesinde ( zira sabrımı aşırı zorlayan bir sabır jimnastiğiydi bu kitap benim için) görüşmemek üzere :)
    “İnsana, bildiğini sandığı bir şeyi bilmediğini kabul ettirmek, hiç bilmediği bir şeyi kabul ettirmekten daha zor...”
  • 232 syf.
    ·10 günde·Beğendi
    Elbette yaşam tekrarlardan oluşur. Belki de tekrarların tekrarlarının tekrarından oluşur. İkinci kez okuduğumda tekrarların evreninden kurtulamadığımızı en azından bizi tekrara iten olayların olduğunu anlıyorum. Başlıyor, canlanıyor sönüyor, ölüyor; tekrar başlıyor, canlanıyor, sönüyor, ölüyor. Ve bir dahalar etrafında içinden çıkılmaz bir döngüde ilerliyoruz. Attığımız adım bize yeni bir şey eklemiyor çünkü bastığımız yere tekrar basıyoruz, ayak izinin silinmesine rağmen. Gölgesizler’e katılanlar ordusundayız artık.

    Başlangıçtan sonra kitabı direkt anlatmak haksızlık olur kanımca. Eserin hangi zihniyetle yazıldığını bilmeden yorumlamaya çalışmak anlamsız bir çabaya dönüşebilir. Modernizm ve postmodernizm arasında duran bir eserden bahsedeceksek bu akımlara kısaca bakmak gerekir. 20.yy itibariyle klasik/yansıtmacı edebiyat yavaş yavaş geçerliliğini yitirmektedir. Modernizm ve Postmodernizm egemen olmaktadır edebiyata. Gerçek artık somut bir olgu olarak algılanmıyordur. Romanlar yabancılaşmış insanın iç dünyasına yönelir. Bu içe yöneliş biçimle oynamayı da zorunlu kılmıştır. Romanlar artık deneysel biçimcilikle yazılmaktadır. Ne de olsa tek somut bir gerçek yoktur, görecelidir. Romancı artık gerçeği aramaktan vazgeçip onu yaratmaya başlamıştır. Bunun nedeni “yazarın nasıl biçimlendireceğini, kurgulayacağını tam olarak kestiremediği soyut bir iç dünyanın/bilincin/bilinçaltının, kurgunun odağına gelip yerleşmesidir(…)iç dünya ile dış dünya arasındaki sınırların silindiği bu yeni kurmaca yaşam biçiminde yazar, soyut dünyanın/bilincin zamanını nasıl kurgulayacaktır? Modernist romanın en önemli kurgu sorunlarından biridir bu, çünkü insanın beyninin içindeki zaman çizgisel akmamaktadır; bilinç de bilinçaltı da inanılmaz zaman sıçramaları yapabilmektedir”. 20.yy sonlarına doğru modernizm anlayışı da etkisini yitirecektir. Artık modern sonrası/üstü anlamına gelen postmodern bir gerçeklik anlayışı hakimdir. “Her şeyin karşıtıyla birlikte hiçbir çatışmaya yer vermeden varolduğu, farklılıkların barışçı bir karnaval atmosferi içinde bir arada yaşadığı bir tinsel varoluş biçiminin adıydı postmodern.” Çoğulcu bir bakış açısı tüm hayata yerleşir. Tüm zıtlıklar bir karnaval ve “oyun” havasında iç içedir. Postmodernizm kendine yeni bir estetik oluşturmaya çabalamamıştır. Biçim özelliklerini modernist romandan alır. Ana kurgu özelliklerinden oyunsuluk da modernizmden alınmadır. Oyun postmodern edebiyatın ana kurgu elamanıdır artık(Hatta Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar adında bir romanı vardır). Oyun olarak kurmaca sanatın kendini nasıl oluşturduğunun kurmacasıdır. “Edebiyat, artık somut yaşamı kurgulamıyor; kendini, nasıl oluştuğunu, nasıl kurgulandığını anlatıyordur. Doğa ise, daha önce yazılmış metinlerden oluşan bir metinlerarası doğaya dönüşmüştür. Kendini anlatan bu edebiyatta kurmaca, üstkurmaca düzlemine taşınır.” Yani artık metnin içinde yazar eseri nasıl yazdığını/oluşturduğunu anlatıyordur okura. Üstkurmacadır bu. Artık edebiyatta anlatmak değil roman kurmaktır esas olan. İyi roman kuran iyi edebiyatçıdır eleştirmenlerin gözünde.

    Rahatça metnin kurgulanma süreci postmodernist edebiyatın kurgu düzlemine uygundur, diyebiliriz şimdi. Bir köyde kaybolan insanların öyküsü anlatılmaktadır bu kitapta. Olaylar kentteki bir berber dükkanında başlar. Dükkanda berber, çırak, yazar olduğu anlaşılan bir başka müşteri, elinde kara tespih çeken müşteri ve keçi sakallı bir diğer müşteri vardır. Olaylar yazar olduğu anlaşılan bir anlatıcı tarafından anlatılır. Daha metnin başında anlatıcı “Yeni bir oyun başlıyor,” diyerek postmodernizmin oyunsuluğundan hareketle metnin bir kurgu olduğunu okuyucuya hissettirir. Devamında “Oyun kanlı olacak anlaşılan” diyerek metnin içinde yaşanacak olayların hangi yöne yöneleceğinden bahsediyordur. Romanın kurgu olduğuna işaret eden bir diğer cümle aynı bölümün sonundadır: “berber, …sözgelimi bir köyde, yine böyle bir dükkânda berber kılığında oturuyor ve arada bir başını çevirip buraya bakıyordu”. Bu cümlede yazar anlatıcı tarafından metnin evreninin ikiye bölündüğü anlaşılmalıdır. Devam eden bölümde ise olaylar köye taşınır. Olayların anlatıcısı kentteki berber dükkanında tıraş olamaya gelen roman yazan kişidir. Onun hayal dünyasının yansıması olarak metin vardır. Sonraki bölümlerde “… henüz nereye kaybolduğu anlaşılmayan Güvercin’den, aklını yitirerek karın neden yağdığını sorup duran Cennet’in oğluna, bekçiye, Rıza’ya, hangi kızın saçına okuyup üflediğini bilmeyen imama, hâlâ ilçeden dönmeyen muhtara, hatta yıllar önce nereye gidip yıllar sonra nereden geldiği bir türlü çözülemeyen Cıngıl Nuri'den eviyle muhtarlık arasında iskelet eskisi gibi dolaşıp duran Reşit'e, tenindeki yangınla samanlığı ateşe veren Hacer’e ve atın ayakları altında ezilen Ramazan’a kadar herkes içimdeydi” der. Bu da metnin anlatıcı tarafından kurgulandığına işarettir. Yazar-anlatıcı(metinde roman yazan kişinin anlatıcı olarak ifadelendirilmesi anlamında) olayların geçtiği kent ve köy eksenin üstünde yer alıyordur: “…benimse iki berbere aynı gözlerle bakmaktan başım dönmüştü” ya da “bakışlarım çok uzakları ve burayı, yani durmakta olanla hareket edeni aynı anda algıladı sanki; iki görüntüyü üst üste çakıştırdı ve ayırdı” derken iki evreni de kendi yönettiğini okura fark ettirmeye çalışır. Fakat onu da yöneten birisi vardır. Bu kişi metnin yazarıdır. Anlatıcı ve yazar ayrı kişilerdir. Anlatıcı, yazarın aynısı değil yazar tarafından metni okuyucuya aktarılması görevi verilen kişidir. Böylece yazar kendi varlığını romandan çekmiş olur. Metni dışardan izler, olayları anlatıcının yönlendirmesine izin verir. Ancak romanın sonunda asıl yazarla karşılaşırız yani Toptaş ile. Anlatıcı yazara döndüğünü “yok olmanın verdiği rahatlıkla ayakkabılarımı çıkarıp çalışma odama doğru yürüdüm” diyerek okura hissettirir. Bu kısımlar metnin kurgusuna yöneliktir. Yazar okura bir oyun sunmuştur. İyi bir oyun kurmak iyi bir yazar olmak demektir postmodernizmde çünkü.

    Unutmayalım, bir eser sadece iyi kurgulandığı için iyi değildir. Okura sunduğu anlam kapıları da önemlidir. Gölgesizler’i Gölgesizler yapan hayatın tekrarlarına gölge bırakmadan var ile yok arasında atılan adımlardır. Tekrarların tekrarlarının ve var oluş-yok oluş öyküsüdür Gölgesizler. Bir ‘yaz kulağında’ ‘aynalı’ kuşlara karışarak yok olmaya atılan insanların, aklını ‘yoklar ordusu’na kaptırarak yılanlarla var olanların, yokluğunu devlet belgesiyle belgeleyenlerin, varlığını kendini asarak kabullenen insanların öyküsüdür. Ardında gölge bırakmadan kaybolanların öyküsüdür. Fakat her şeyin bir izi vardı hani: “izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde”. Ama neden hepsi bir gölgesiz? Var olanlar-kaybolanlar varlıklarının fark edilmemesiyle mi bir iz bırakıyordu? Dünyaya, bir düş oyunu sahnesinden fırlamış yansımaların gölgesiz gölgelerinde bakıyoruz(“düşlerin gölgesi var mıdır?”). Ve her uyanıştan sonra kayboluyoruz. Her uyuduğumuzda tekrar var oluyoruz. Gölgesizler de bunu anlatmaya çalışır bize. Yansımaların içinde zaman tekrar ederek tekrarlara düşerek gölgemizi siliyor.

    Unutmadan, elle tutulamayan bir zaman kendini neden tekrar ediyor ve “kaarr nedeenn yağaar, kaaar”?
  • 83 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın video incelemesini de yapıp YouTube üzerinden yayımlayacağım. Şuradan takip edebilirsin: https://youtube.com/c/sesliAlinti

    Metin incelemesi, aşağıdadır:

    "Satranç", Zweig'ın ölümünden hemen önce kaleme aldığı bir "entelektüel ölüm" kitabı.

    Kitabın başlangıcı bir Titanic atmosferi sunuyor: bahsedilen o koşturmaca, gemideki ünlüler ve "istifini bozmaksızın güverte konseri veren çalgıcılar". Bu atmosfer okuyucuyu kitaba ve ortama çekmek için gayet başarılı biçimde kurgulanmış.

    Metnin hemen başında, kitabın adından da ötürü, aslında "kilit karakter" diyebileceğimiz şampiyon satranççı Çentoviç tanıtılıyor ve onun entelektüel yoksunluğunun soru sormamaktan, yaşıtı olan çocuklarla oyun oynamamaktan, kendine bir meşguliyet bulmamaktan geldiği anlatılıyor. Bunun vurgulanması, kültürel cehaletin bir yansısı aslında. Yani Çentoviç temelde sorgulamayan, sosyaliteden uzak, kendisiyle bile vakit geçirmekten âciz hâlleriyle bir kültürel cehalet örneği olarak önümüze konuluyor. Çevresi tarafından en azından akademik anlamda yetiştirilmeye çalışılmasına rağmen Çentoviç'in öğrenmeyi becerememesi, onun akademik cehaletini de gün yüzüne çıkarıyor. Bu durumda, kültürel ve akademik cehalet de birleşince, entelektüel cehalet vücut bulmuş oluyor. Günümüzün de en büyük problemlerinden birisi olan bu entelektüel cehaletin timsali olan satranç şampiyonu; günümüzün sorgulamayan, oyun oynamayan, arkadaş edinemeyen, kendine bir uğraş bulup yaratamayan hazırcı nesillerini anımsattı bana. Bu nesil içinden akademik anlamda sadece kâğıt üstünde başarılı insanlar çıkabilse de ne yazık ki bu nesillerin içinde bulunduğu bu entelektüel yoksunluk hâli, insanlığın sonunu bile getirebilecek düzeydeymiş gibi geliyor bana ve bu son derece korkutucu...

    Şöyle örneklemek gerekirse Türkiye'de örneği ne yazık ki çokça bulunan bir tip satranç şampiyonu Çentoviç. Ünlü, zengin, havalı, popüler; ama cahil. Ünlü ve zengin olmasında hiçbir entelektüel yetisinin etkisi olmayan Çentoviç; becerebildiği tek şey ile, satranç oynayabilmek ile bu üne ve zenginliğe sahip biçimde yaşıyor. Hayatında kitabın başında da bahsedildiği üzere aşırı entelektüel cehaletinin, insanların gözüne çarpan hiçbir olumsuz etkisi olmuyor. Sadece yapabildiği tek eylem ile ünlü ve zengin bir insan...

    Biraz da kitaba döneyim tekrar. Gene kitaptaki karakter tanıtımı aşamasında anlatıcı, Çentoviç'ten bir dâhi olarak söz ediyor. Fakat girişte, az önce de dediğim gibi Çentoviç'in entelektüel cehaletin yüz bulmuş hâli olduğu anlatılıyordu. Burada cehalet ile deha arasında nasıl bir bağ kurulmak istendiğini anlayamadım. Salt bir konuda uzmanlaşmış ve başkaca bir insani ve akademik, entelektüel meziyeti bulunmayan bir insan da dâhidir, deniliyor zannımca. Ki zaten tarihte de dehası ispatlanmış birçok insanın sorunlu karakterler olduğunu anlatan bilgileri de bir yerlerden hatırlıyorum. John Nash, Da Vinci, Galilei, Mozart gibi birçok dâhinin farklı psiko-sosyal sorunları olduğunu biliyoruz. Burada da böyle bir mesele mi anlatılmak istenmiş, orası soru işareti olarak kaldı bende.

    Nazizme yapılan atıflar ve eleştiriler ayrıca dikkat çekiciydi. Nazizm, dünyada birçok yıkıma yol açtığı gibi birçok bilimsel gelişmenin de öncüsü olmuş bir hareket aslında. Dr. B. de bu durumu tam olarak karşılayan bir örnek. Yani Nazizmim hem yıkımını veriyor Dr. B. bize hem de bilinçsizce yol açtığı gelişimi... Örneğin bakınız günümüzdeki birçok tıbbi gelişme, Nazi doktorlarının canice ortaya koydukları tıbbi çalışmaların (?) sonucu ortaya çıkmış olarak kabul ediliyor. İnsan bedeninin tanınması gibi ve hatta organ nakilleri, farklı ameliyatlar gibi tıbbi eylemlerin birçoğuna Nazi doktorlarının yaptığı canice deneylerin ön ayak olduğu, konuşulan ve anlatılan bir gerçekliktir. Başka bir örnekle, dünyanın en ünlü uzay markalarından birisi ve hatta birincisi olan NASA'nın kurucu liderlerinin de Nazi Almanya'sından kaçan mühendisler olması, bunun başka bir anlatımıdır. İşte Dr. B. de bu bağlamda hem Nazizmin çilesini çekmiş, mesela NASA'yı var eden mühendisler gibi ülkesinden kaçmak zorunda bırakılmış hem de bu zulmün sonucu olarak bir yeti kazanarak satranç konusunda uzmanlaşmış ve fakat bunu da bilinçsizce yaptığından, gene bir olumsuzluk olarak bu durum ona geri dönmüş.

    Gene Nazizme yapılan bir başka atıfla, yalıtılmış ve toplumdan soyutlanmış insanların işkencenin en büyüğünü çektiği, Gestapo'nun otel odası sorguları sırasında şöyle anlatıyor 41. sayfada: "... etrafımda hep yalnızca masa, dolap, yatak, duvar kâğıdı, pencere vardı, oyalanabilecek hiçbir şey yoktu, hiçbir kitap, gazete, yabancı yüz, bir şeyler not etmek için kurşunkalem, oynayacak kibrit yoktu, yoktu, yoktu. ... Toplama kampında belki insan elleri kanayana ve ayakkabıların içindeki ayakları donana kadar el arabasıyla taş taşımak zorunda kalıyordu, iki düzine insanla berbat bir kokunun içinde, soğuktan donarak yatıyordu. Ama öte yandan insan, yüzler görebiliyordu, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye, ne olursa olsun, herhangi bir şeye bakışlarını dikebiliyordu, oysa burada insanın çevresinde hep o aynılık vardı, hep o değişmeyen, korkunç aynılık vardı."

    Bu durum, tarihte yaşamış bütün toplumlarda bir işkence yöntemi olarak kullanılmıştır. Günümüzde de biz, kendi kendimizi yalnızlaştırarak kendimize işkence ediyoruz sanırım.

    Dr. B.'nin durumunda bir "altın orta" örneği de sezdim ben. Elli dokuzuncu sayfada, kendi kendisiyle satranç oyarken kendi kendisine öfkelenen Dr. B. "... bu durum aşırı tinsel yüklenmenin bütünüyle patolojik bir biçimiydi." diyor. Buradan, Aristoteles'in altın ortasına bir atıf yapabiliriz diye düşünüyorum. Altın orta, Aristoteles’in erdem anlayışının özetidir. Ona göre erdem, ortada olandır. Erdemli eylem, her zaman pratik bilgelik sahibi olan bir kişinin seçeceği türden bir araçtır. Burada Nazi zulmü gören Dr. B. altın ortayı bulamamış ve aşırılığa kaçarak hem kendine hem de satranç meziyetine yazık etmiştir...

    Çarpıcı bir sonla biten kitabı ben genel Zweig tutumum eğiliminde gayet beğendim. Hele ki yukarıda bahsettiğim türden çıkarımları bana sağlaması, beğenimi daha da artırdı. Tek eksik yanı, yeterince alıntı çıkaramamam oldu. Belki ben alımlayamadım, o da olabilir; ama kitaptan beklediğim seviyede alıntı çıkaramadım. Bunu da olay örgüsüne yoğun bağlılıktan kaynaklı olarak görüyorum. Bu bağlamda incelemenin bu kısmını kitaptan yaptığım ve en beğendiğim alıntıyla sonlandırıyorum:

    "... bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir." (s. 10)

    Kendinizi, altın ortanızı bularak, o ortada sınırlayınız değerli dostlar. Yoksa ucumuz bucağımız, kendimize bile faydasız olacaktır...

    Son sözde özetle, çok güzel bir kitap. Entelektüel boşluklardan, bu boşlukların dolduruluşundan ve doldurulamayışından, salt yeteneğin özellikle zekâ gerektiren bir şey olmadığından ve alt ve üst sınırlı aşırılıkların aslında ne kadar zararlı olabileceğinden ve bu zararı kâra çevirebilmenin de entelektüel birikimle bile kimi zaman sağlanamayabileceğinden bahseden, çok hoş bir kitap.

    Hem kısacık. Bir çırpıda okunuyor. Okutuyor da kendini. Kabiliyetli bir yazı bütünü yani.

    Okunmalıdır.
  • Ama Lucifer'in ruhu özgürdü. Boyun eğmek, onun dayanamayacağı bir şeydi. Rahat içinde hizmet etme­nin bütün mutluluğuna, özgürlük için acı çekmeyi yeğledi. Tanrı ya boyun eğmek istemiyordu. Kimseye boyun eğmek istemiyordu. O, kendi ayakları üstünde duran biriydi. Bir 'bireydi' o!..