• 224 syf.
    ·9/10
    insanın; karakterine, düşüncelerine, mevcut fikirlerine ve ileride edinebileceği fikirlere, algı kapasitesine artık adına ne derseniz deyin tutsaklığı ve yenilişidir bu distopik roman. hukukçu olan kafka'nın alanına yakın bir konu üzerinden işlediği bu etkileyici romanı, baştan sona çağımız insanının dünya kendi etrafında dönüyormuşcasına yaşayıp algıladığı ve aslında yapayalnız olduğu gerçeğini vuruyor yüzümüze.

    olayın sonunu çok ama çok merak ettirir kafka. bu yüzden artısı olduğu kadar eksisi de vardır. çünkü satır aralarına, göze batmadan işlediği değerli mesajlar var. ve konuya odaklanıp sonu merak eden insan satır aralarını kaçırır her zaman. -ki öyle de olmuştur. ikinci okuyuşumda satır aralarını görmeye başladım. ve dava'yı 'aslında' okumadığımı fark ettim. tavsiyem mutlaka ikinci kez okuyun bu kitabı.

    sonda söyleyeceğini romanın başında söyleyerek büyük bir tartışmayı başlatmıştır kafka. o tartışma ise neyi kastettiği üzerinedir. genel kanı insanın, yasalar karşısında güçsüz olduğu ve yasaları anlayamayacağı üzerine. keza yazılanları okuduğumda gördüğüm genel kanı da bu. diğer yorum ise kafka'nın felice aşkı ile ilgili. evlenirse yazarlık hayatı bitecek olan kafka'nın artık yazmaya ayırdığı geceleri eşine ayırması gerekecekti. bir yandan sürekli felice'yi bekleyeduran kafka diğer yanda yazarlığa devam edebilmesi için gereken zaman... ve evlilik gerçekleşmiyor, son bölümde öldürülmesi aslında kafka için kurtuluş* oluyor. bir diğer yorum ise sartre'ın söylediğidir. yani kafka'nın topluma ve yasalara yabancılaşması...
    son iddia ise kafka'nın çaresizliğiydi. dönüşüm kitabıyla ilişkilendirilerek kafka'nın narin yapısı onu babası ve devlet karşısında ezmekte, hiçbir zaman güçlü olamayacağını bildiği ve bir boşluk yaşadığı döneme denk düşüyor olduğu iddiasıydı...

    tez her ne olursa olsun, kafka'nın vermek istediği mesaj yerini buluyor.
  • Bunun için, intiharı onaylamaya yanaşan salt yoksayıcılık, mantıksal öldürmeye daha da kolay atılır. Çağımız öldürmenin haklı nedenleri bulunabileceğini kabul ediyorsa, yoksayıcılığın belirtisi olan şu yaşama ilgisizlik yüzünden kabul ediyor. Yaşam tutkusunun bir cinayet taşkınlığı biçiminde patlayacak oranda güçlü olduğu zamanlar da oldu kuşkusuz. Ama bu taşkınlıklar korkunç bir ergide duyulan yanma gibiydi. Her şeyi eşitleştiren, yoksul bir mantığın kurduğu şu tekdüze düzen değildi. Bu mantık çağımızın beslendiği intihar değerlerini en son sınırlarına, yani yasaya uydurulmuş öldürmeye dek götürdü. Ortaklaşa intiharda en yüksek noktasına ulaştı. Bunun en göz kamaştırıcı kanıtını da 1945 Hitler yıkımı sağladı. İzbelerde kendilerine bir kutsama ölümü hazırlayan çılgınlar için, kendi kendini yok etmek hiçbir şey değildi.
  • 510 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Seyduna ve Şahrud'un efsanesi...

    "Seyduna ve Şahrud kavuşamayan iki nehrin yitik öyküsüdür. Seyduna, Alamut Kalesi'nin hükümdarı Hasan Sabbah'a verilen addır. Şahrud ise özünde bir semboldür, yani Şahrud diye birisi yoktur. O toprağın ve suyun ta kendisi olduğu için, hayat verdiği için o ismi almıştır. Cennetin içinden geçen Şahrud, Seyduna'nın kalesini çevreler ve hikaye de böylece başlar...

    Rivateye göre Seyduna gökyüzü; Şahrud ise yeryüzü ve deniz gibidir. Birbirlerini görürler ama kavuşamazlar. Kavuşma aşkıyla yanıp tutuşurlar. Onlar yalnızca ufuk çizgisinde buluşabilirler fakat onu da güneş günde iki kez ateşe verir. O aşk öyle bir sedadır ki en sonunda ikisi de birbirlerine kavuşamayan iki nehir olurlar, tarihte iki ayrı coğrafyaya damlarlar, yürekleri durmadan kan ağlar ama yine de birbirlerine bağlıdırlar. Şahrud vardığı denizlerde Seyduna türküleriyle uyanmakta; Seyduna ise Şahrud'un gözlerinden kalan masalla yaşlanmaktadır."

    Yıllar önce denk gelmiştim bu hikayeye, defterime böyle alıntılamışım, oradan kopyaladım şu anda. Yazanın kalemine sağlık diyerek kitabı dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım. (*SPOİLER İÇERİR!)

    "1092 ilkbaharının ortalarında..." diye başlıyor kitap. Küçük kızımız Halime, gözleri bağlı şekilde Alamut'a götürülüyor. Başına kötü bir şey geleceğini sanarken şen şakrak gülme seslerini duyunca 'Nasıl kötü bir yere gelmiş olabilirim ki?' düşüncesine kapılıyor. Evet Halime, nereden bilebilirdin ki sonunu? Gözleri açıldığındaysa huri gibi güzel kızların arasında buluyor kendisini.

    O kızlardan biri ise Meryem, cennet kızı Meryem... Hasan Sabbah'ın dert ortağı, Apama'nın kıskançlığı, İbni Tahir'in aşkı... Öyle bir aşk ki şair ruhlu, saf çocuğumuz İbni Tahir ona şöyle diyor: "Allah'ı tahtından indirip yerine seni geçirme isteğiyle doluyum." Davasını da peygamberini de unutuyor cennette, cennet kızı Meryem'in yanında. Hasan Sabbah'ın elindeki haşhaş ve alkolle yeryüzü cenneti birleşince İbni Tahir'in davasını unutmaması şaşılacak şey olurdu zaten. Ama Hasan Sabbah unutulmasını istemiyor elbette, istediği şey cennetin anahtarının onda olduğuna inanılması ve inanılıyor da. Sahte cenneti görüp gelenler, yüce efendilerinin emriyle yüzlerinde bir gülümseme ile kendi canlarına kendileri kıyıyorlar. İşte Hasan Sabbah'ın bencilliği, korkunçluğu, vicdansızlığı...

    Mesela her zaman karşımıza çıkan bir sorun var bu kitapta da: Dinin sömürülmesi. Hem Orta Çağ Avrupa'sı olsun hem yakın çağımız olsun bu sorunla karşı karşıyaydı ki tarihe ilk terörist diye geçen Hasan Sabbah'ın kullandığı şey de dindi. Deylem Krallığından kalan bahçeleri yeryüzü cennetine dönüştürmesi, orada arafı dahi yapması ve fedailerin gözlerini boyaması kitapta buna verilecek en güzel örnektir.

    Kanıma dokunan yerler olmadı değil ama gerçekleri reddedecek de değilim. Tek ümidim vardı: İbni Tahir'in, Nizamülmülk'ün sözleri ile gerçeği fark edince Hasan Sabbah'ı öldürmesi. Ama o ne yapıyor? Efendisinin, "Oku, dünyayı tanı. Hiçbir şeyden korkma. Her türlü önyargıdan uzak dur. Hiçbir şeyi aşırı yüceltme gözünde. Hor da görme. Her şeyi araştır. Cesur ol." tavsileriyle öldürmekten vazgeçerek dediklerine uyuyor. O gittiğindeyse Hasan Sabbah'ın aklında mirasını ona bırakma düşüncesi kalıyor.

    Şimdi söyleyeyim neden mi tek ümidim vardı? Çünkü Alamut, adının anlamına layık bir yer: Kartal yuvası. Hasan Sabbah'ın zihni ise tilki yuvası. Okuyunca anlayacaksınız zaten ve okumakla da kalmayıp yaşayacaksınız. (Mutlaka okuyun demek istiyorum.)

    Yazar uzun araştırmalar sonucu bu kitabı yazmış ve kitabın yayımlanması 2. Dünya Savaşı'nı bulmuş. Ayrıca kitap bazı ülkelerde de tehdit unsuru olarak algılanmış. Benim için yıllar sonra tekrardan okuyacağım kitaplar arasında baş sırayı almış durumda.

    Peki ya nasıl mı bitti? Hasan Sabbah amacına ulaştıktan sonra kendisini dış dünyadan tamamen soyutlamak üzere dairesine çekildi ve "efsanesi onu kanatlarıyla sardı."

    Keyifli okumalar...
  • ••✋
    Söz çoğaldığı oranda mana azalır.
    Ve çağımız; sözün fazlasıyla israf edilip mananın
    kelimeler arasında kaybedildiği bir çağdır.

    Nutuklar, hitaplar, kitaplar.. Hepsi gerçek aşkı tadana kadar.
    Tadan; sadece derin bir suskunluk ikliminde, kendiyle, kendi kendine..

    “İslam garip başladı,garip devam edecek ve garip dönecek
    başladığı gibi. Ne mutlu Gariplere.. {Hadis-i Şerif}

    Garip;Aşıktır, Aşık; Gariptir. Ve Garip; halini paylaşacak kimsesi olmayandır. Kimsesi olmadığından hep kendi kalandır..

    🍂Mehmet DOĞRAMACI
  • Şimdi, çağımız Müslümanlarına, İslâm’a Müslümanca bakış yerine bir müsteşrikin profan bakışı yerleşmektedir. Böyle olduğu için de İslâm’ı kendi hakikatı içinde kavrama noktasında aynı yetersizlikle, aynı maluliyetle karşılaşılmaktadır.
  • "Hz. Âdem'in yaratılışından itibaren Kıyamete kadar geçen süre içerisinde Deccaldan daha büyük bir hadise (diğer bir rivayette daha büyük bir fitne) yoktur."(1)

    hadis-i Şerif' in de ifade ettiği gibi Deccalın fitnesi yeryüzünün en büyük fitnesidir.

    Korkunç bir tahribatın öncüsü olan Deccalı tanımanın, mânevî hayatımız açısından önemi büyüktür. Bu sûretle onun şerrinden korunabilir, mânevî dünyamızı tehlikelerden kurtarabiliriz.

    Onu tanımamak, tanıyamamak ise hem büyük bir gaflet, hem de birçok riski berebarinde getiren büyük bir felâkettir. Mâdem ki onun gelişi kâinatın en büyük hadiselerinden birisidir. Mâdem ki o firavunların, nemrutların yapamadığı tahribatı yapmaktadır. Öyleyse onu tanıma yolunda özel bir gayret sarf etmelidir. Besmele gibi heryerde, her vesileyle adı anılan, herşeyin önüne geçirilen, devamlı muhabbeti telkin edilen, âlemi İslâma ve istikbale pek acı tesiri olan bu müthiş adamın mâhiyetinin ne olduğunun bilinmesi için “binler adam hapse girse, hatta îdam olsalar, din-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur.” Onun mahiyetinin okunup öğrenilmesiyle en mütemerridler bile mutlak inançsızlıktan, bir derece kurtulur, küfründe şüpheye düşer, mağrûrâne ve cür’etkârâne tecavüzlerini tadil ederler.(2)

    Deccala bile bile taraftar olmak felâketlerin en büyüğüdür, mânen ölüm demektir.

    Halkın yüzde sekseni ehl-i tahkik olmadığı için hakikate doğrudan nüfuz edemez. Ancak âlimlere bakar, onları taklid ederler. Peki, ya âlimler de hakikati bulamamışlarsa? Eğer âlimler de ifrat ve tefrite düşüyor, yanlış kanaatler içerisine giriyorlarsa, halk da doğruyu bulamayacak, şüphe ve tereddütlerden kurtulamayacaktır.

    Ne yazık ki, bu konuda dünden bugüne ifrat ve tefritler olagelmiştir. Geçmişte ve günümüzde yaşayan bir kısım âlimler, Deccalın harika birkısım özelliklerine bakıp böyle bir şeyin olamayacağını söyleyecek kadar ileri giderlerken, bazı âlimler de hiçbir tevil ve tefsire girmeksizin Deccalı hadislerde anlatıldığı şekliyle aynen bekleme yolunu seçmişlerdir. Birinciler imkânsızlığını belirtirlerken, ikinciler Allah'ın kudreti açısından herşeyin mümkün olduğunu, O diledikten sonra böyle bir Deccalın gelmesinin imkânsız olmayacağını söylemişlerlerdir.

    Oysa, normal şartlarda, bir insanın minareden daha yüksek olmasının, alnında kâfir yazısı bulunmasının, kırk günde dünyayı gezmesinin, eşeğinin iki kulağı arasındaki mesafenin 40 arşın olmasının, bağırdığında bütün dünyanın duymasının aynen gerçekleşmesi mümkün değildir. Eğer bu özelliklerde bir adam gelse, herkes onun Deccal olduğunu bilir, bu da imtihan sırrına ters düşer.

    Ama, bunları Resûlullah bildirdiğine göre inkâr etmeye de imkân yoktur. Bir bir gerçekleşecektir. Ancak tevilleri bilinmelidir ki akıldan uzak görülmesin, ne kadar yerinde ve hikmetli olduğu anlaşılsın.

    O halde önemli olan Deccalı nasılsa öyle öğrenmektir. Bu önemi sebebiyledir ki, İslâm âlemleri daha küçük yaşlardayken çocuklara Deccalle ilgili bilgilerin verilmesini, hattâ okullarda ders programlarında yer almasını istemişlerdir.

    - Deccal kolayca nasıl tanınır?

    Elbette ümmetini her an ve herkesten çok düşünen, onların sevincini sevinç, ıstırabını ıstırap edinen Allah Resûlünün, ona karşı ümmetini uyarmaması; onun mahiyet, özellik, fonksiyon ve icraatını bildirmemesi düşünülemez. İnsan, İslâmî bir hayatı esas alır ve hadislerde verilen bilgileri göz önüne alırsa onu tanımak zor olmaz. Bir hadis-i şerifte, "Deccalın hayatını ve işlerini beğenmeyenlerin onu tanıyabileceğine"(3) dikkat çekilmiştir. Güçlü bir îmana dayalı İslâmî bir hayat, münafıkâne hareket eden Deccalla onunla mücadeleyi esas alan Hz. Mehdîyi göstermede zorlatmayacaktır.

    Hadis-i şeriflerinde onun göze çarpan, en dikkat çekici özelliklerini bildirerek ümmetini teyakkuza davet ettiğini görmemek mümkün değildir. Birçoğu müteşabih ve mecaz yolla anlatılmış olan bu tip hadisleri, hadis uzmanları izah, tevil ve tefsir ederek net bir şekilde gözümüzün önüne sermiş, işimizi kolaylaştırmışlardır.

    Evet, Allah Resûlü, Deccalın özelliklerini bir bir anlatmış ve buna rağmen, "Karıştırırsınız diye endişe ediyorum."(4) diye düşüncesini belirtmekten de geri kalmamıştır. Çünkü îman nuru ve ferasetiyle bakılmazsa, karıştırma her zaman söz konusudur.

    a. Yahudîliği

    Deccal Yahudîdir. İcraatı dikkate alındığında, onun bir Yahudî oluşu, insana hiç de şaşırtıcı gelmez. Yahudîler de zâten bunu övünelecek bir davranış olarak görürler. Alûsî tefsirinde anlatıldığına göre, bir gün Yahudîler, Resûlullaha (a.s.m.) gelmiş, "Âhir zaman Deccalı bizden olacak, şöyle yapacak, böyle yapacak" demişlerdi. Cenab-ı Hak da bunun üzerine Mü'min Sûresinin 56. âyetini göndermişti.

    Ebu's-Suud tefsirinde belirtildiğine göre de, Yahudîlerin, Resûlullaha şöyle dedikleri bildirilir:

    "Bizim Tevrat'ta zikredilen sahibimiz sen değilsin. Davud'un oğlu Mesih'tir. Yani sizin Deccal dediğiniz. O, âhir zamanda çıkacak, bütün dünyaya hâkim olacak, artık mülk ve saltanat da bize geçecek."

    Gönderilen -yukarıda bahsi geçen- âyette Allah, onlara şu cevabı vermişti:

    "Kendilerine gelen hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın âyetleriyle mücadele edenler, hak dini söndürmek gibi, aslâ erişemeyecekleri büyük bir hevesi gönüllerinde taşıyorlar. Sen Allah'a sığın. Muhakkak ki O, her şeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür."

    b. Vücut Yapısı

    Deccal cüsseli, heybetli(5) kızıl renkli,(6) kıvırcık saçlı,(7) ensesi kalın ve alnı geniş(8) bir kimsedir. Kısa ve ayrık bacaklıdır.(9) Alnında "kâfir" yazısı vardır.(10) Okuma yazması olsun olmasın onu her Müslüman okur. İcraatlarını beğenmeyen herkes o yazıyı okuyacaktır.(11)

    Bir insanın alnında açık açık kâfir yazısının bulunması, herkes bilir ki imtihan sırrına ters düşer. Öyleyse bununla başka bir mânâ kastedilmiş olmalıdır. Şuâlar'da buna şöyle tevil getirildiğini görüyoruz:



    "Bunun bir tevili şudur ki: o Süfyan, kendi başına Frenklerin serpuşunu koyup, herkese de giydirir. Fakat, cebir ve kànun ile tamim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah, ihtidâ eder (hidayete gelir); daha herkes, yalnız istemeyerek onu giymekle kâfir olmaz."(12)
    c. Tek Gözlülüğü

    Deccal tek gözlüdür.(13)

    Resûllullah birgün Deccaldan söz açarak, “Şüphesiz, ben sizi, ona karşı uyarıyorum. Hiçbir peygamber yoktur ki, gönderildiği toplumu ona karşı uyarmamış olsun. Nitekim Hz. Nuh da (a.s.) kavmini ona karşı uyarmıştı. Ama ben size Deccal hakkında hiçbir peygamberin kavmine söylemediği bir söz söyleyeceğim. Haberiniz olsun ki, o kördür, Halbuki Allah asla kör değildir."(14) buyurmuşlardı.

    “Kör olduğu halde insanlara, 'Ben sizin Rabbinizim.' der. Halbuki sizin Rabbiniz kör değildir (yaratıklara benzemekten, her türlü kusur ve noksanlıktan uzaktır).”(15)

    “Allah kör değildir. Dikkat edin. Mesih-ı Deccalın sağ gözü kördür. Gözü sanki fırlamış bir üzüm tanesi gibidir.”(16)

    "Silik gözlüdür."(17)

    Rivayetlerde Deccalın gözünün yeşil renkli bir cama,(18) ve parlak bir yıldıza benzetildiği de görülmektedir.(19)

    Kurtubî bu rivayetlere dayanarak, Deccalın iki gözünün de kusurlu olduğunu, bir gözünün nurunun çekilmiş, diğerinde de yaratılıştan bozukluk olduğunu söylemektedir.(20)

    Bu körlüğün onun kalb gözünün kör olduğu anlamına geldiği de belirtilmiştir.(21)

    Mevlâna ise, "İnsan hevâ ve gazab sebebiyle kör olur" derken bu körlüğün başka bir yönünü nazara verir.

    Folklörde ise tek gözlülüğün kötüler ve zorbalar için kullanıldığını görüyoruz. Deccal için kullanılan tek gözlülük de "herşeyin kötüsü" anlamına gelmektedir. Arap folklöründe "gözleri cam gibi" tabiri de kadınlara düşkün kimse için kullanılmaktadır.(22)

    Tek gözü kör anlamına gelen Arapça a'ver kelimesinin "içinde asla hayır bulunmayan kimse" için de kullanılması(23) oldukça mânâlıdır.

    Nitekim Muhammed Abduh, Deccalı hurafelerin, yalancılık ve kötülüklerin sembolü olarak görür. Muhammed el-Behî ise Deccalın çıkışını, toplumda fesat ve anarşinin yaygınlaşması ve materyalizmin hâkimiyet kurması olarak değerlendirir ve "Deccal zirveye çıkacak olan materyalizmin sembolüdür." der. Muhammed Esed'e göre ise bu özellik sadece maddeyi gören, mâneviyata kapalı, bir kısım olağanüstülükleri olan Batı medeniyetine tıpa tıp uymaktadır. Esed’in bu yorumu, Bediüzzaman'ın gerçek İsevîlikten uzaklaşan Batı için kullandığı, "Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör dehâ"(24) ifadesiyle uyum arz etmektedir.(25)

    Bediüzzaman ise Büyük Deccalın bir gözünün kör, diğerinin ona nisbeten kör hükmünde olduğunu, gözünde ispirtizma nev'inden büyüleyici bir manyetizma, İslâm Deccalının da bir gözünde teshir edici manyetizma bulunduğunu söylerken(26) bunları şöyle yorumlamaktadır:

    "Hattâ rivayetlerde, 'Deccalın bir gözü kördür.’ diye, nazar-ı dikkati gözüne çevirerek, büyük Deccalın bir gözü kör; ve ötekinin bir gözü öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadiste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan yalnız münhasıran bu dünyayı görecek birtek gözü var ve âkibeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder."

    Bu izahlardan sonra Bediüzzaman, "Ben bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir cür'et ve cesaretle mukaddesâta hücum eder. Avam-ı nâs hakikat-i hali bilmediklerinden, harikulâde iktidar ve cesaret zannederler."(27) der.

    Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi'nde ise bu konuda şu ifadelere yer verildiğini görüyoruz:

    "Deccalın yol açtığı âhir zaman fitnesinin, en bariz ve en mühim vasfı dine karşı olmasıdır. Âhir zamanda ortaya çıkacak bir kısım beşerî (hümanist) görüşler ve değerler, dinin yerini almaya çalışacaktır. Kendisine resmen din denmese bile ortaya attığı sistemi, kurmaya çalışacağı nizamıyla akide nokta-i nazarından aynen bir din hüviyetini alacaktır. Bu yeni din, beşer üstünde mevcut her çeşit İlâhî hâkimiyeti kaldırmak için inkâr-ı ulûhiyeti akidesine temel yapar. Her çeşit dinî değerlerin yerine beşerî bir put (hevâ) dikmeye çalışır. Temel mâbûdu madde ve insan olan lâdinî bir dindir. Hadis-i şeriflerden lâdinî olanların İslâmiyeti ortadan kaldırmaya çalışacakları ve mü'minlerin çeşitli hakaretlere maruz kalacakları anlaşılmaktadır. Bunların hem geçmişte, hem günümüzde aynen çıktığı şüphesizdir."(28)

    Acaba Deccalın bir gözünün kör olmasının özellikle bildirilmesinin hikmeti ne olabilir? Müslümanların kolayca onu tanımalarını sağlamak için olabilir. Tanısınlar ki, gösterebileceği harikulâdeliklere, hilelere, büyüleyiciliğine aldanmasınlar. Gerek maddeten kör olduğunu ve gerekse âhireti inkâr edip dünyayı gâye-i hayat yaptığını görenler onu tanımakta güçlük çekmezler, münkirliğini hemen fark eder, kusurlu haliyle kendini ilahlaştırmasına sadece gülüp geçerler.

    d. Çocuğunun Olmaması

    Resûl-i Ekrem (a.s.m.), Deccal konusunda ümmetini dikkate davet ederken, zaman zaman Sahabîlerinin, Deccal hakkında, merak ve korkuyla sordukları sorulara da cevap vermiş, tanımada zorluk çekmemeleri için özelliklerini anlatmıştır.

    Bunlardan biri de onun çocuğunun olmayacağıdır.(29) Onun bu hali, Kevser Sûresindeki "ebter," yani "soyu kesik" tabiriyle bütünüyle uygunluk arz etmektedir. Sûrenin, ayrıca ebced hesabıyla ona işaret ettiği belirtilmektedir.

    e. Minareden Yüksek Oluşu

    Rivayetlerden Deccalın fevkalâde büyük, hatta minareden daha yüksek, Hz. İsa'nın da ona nisbeten çok küçük olduğunu(30) öğreniyoruz. Hatta Hz. İsâ onu öldüreceği vakit, on arşın yukarıya atladığında ancak kılıcıyla dizine vurabilmektedir. Demek ki Deccal Hz. İsa'dan on yirmi misli daha büyüktür.

    Hz. Ali'nin belirttiğine göre Süfyan da cüsseli biridir. Önce etrafını yakıp yıkar, sonra da Doğu ülkelerini dolaşıp meliklerini mağlup eder.(31)

    Tamamen maddeci, tabiatçı, Allah'ı inkâr eden, kendinde bir nevî sahte tanrılık tahayyül eden, heykellerine rükûa vardırır gibi boyun büktüren Deccalın boyunun minareden daha yüksek gösterilmesi, Hz. İsa'ya göre çok büyük olması, iktidar ve icraatının büyüklüğüne, maddî ve siyasî gücünün fazlalalığına işaret eder. Rivayetlerden, âhir zamanda çıkacak şahısların fevkalâde iktidarlara sahip olduğunun anlaşıldığını belirten Bediüzzaman, bunu tevil ederken, o şahısların temsil ettikleri mânevî şahsiyetin büyüklüğünden kinaye olduğunu söyler ve bir zaman Rusya'yı mağlup eden Japon başkumandanının sûretinin, bir ayağının Büyük Okyanusta, diğer ayağının da Port-Artür kalesinde gösterildiğini, bu sûretle şahs-ı mânevîsinin dehşetli büyüklüğünün o şahsiyetin mümessilinde ve büyük heykellerinde ifade edildiğini anlatır.(32)

    Diğer bir yerde ise şu teviline rastlıyoruz:

    "'Lâ ya'lemü'l-gaybe illallah (Gaybı ancak Allah bilir) bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselâmı nûr-u îman ile tanıyan ve tâbi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidînin kemiyeti (mücahid ruhânî cemaatinin sayısı), Deccalın mektepçe ve askerce ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir."(33)

    Kastamonu Lâhikası'nda da yukardaki hadisi hürafe ve muhal gören zındıkları susturur, onu görünürdeki anlamıyla aynen gerçekleşecekmiş gibi itikad eden zahirî hocaları da ikaz eder tarzda farklı mânâlarından bir tanesinin gerçekleştiğini söyleyen Bediüzzaman, İkinci Cihan Savaşında ortaya çıkan tabloyu nazara verir. İsevîliği muhafazaya çalışan bir hükümetle, resmen dinsizlik ve Bolşevizme yardım eden, pis menfaati için Müslümanlar arasında ve Asya'da dinsizliğin yayılmasına taraftar olan fitnekâr ve cebbar hükümetler ve taraftarlarının şahs-ı mânevîleri cisimleştiği takdirde üç cihetle hadis-i şerife uygunluk arz ettiklerini söyler:

    Birinci cihet: Hakiki İsevî dinini esas tutan İsevî ruhânî cemaatiyle onlara karşı dinsizliği yaymaya başlayan cemaat, ayrı ayrı birer vücut giyecek olsalar, birincisi ikincisine göre minare boyundaki bir insanın yanındaki bir çocuk kadar da kalmaz.

    İkinci cihet: Resmî îlânıyla, "Allah'a dayanıp dinsizliği kaldıracağım, İslâmiyeti ve İslâmları himaye edeceğim" diyen ve yüz milyon küsür nüfûsuyla dört yüz milyona yakın bir nüfûsa; Bolşeviklere, müttefikleri olan Çin ve Amerika'ya gâlibâne ve öldürücü darbe vuran hükümetteki muharip cemaatin şahs-ı mânevîsiyle, mücadele ettikleri dinsizlerin şahs-ı mânevîsi cisimleşse, minare boyundaki bir insana nisbeten küçük bir insan gibi kalır. "Deccal dünyayı zabt eder" şeklindeki rivayet, "Dünya ekseriyetle ona taraftar olur" demektir. Nitekim öyle de olmuştur.

    Üçüncü cihet: Avrupa içerisinde dörtte bir bile yer işgal etmeyen, dine dayanıp Hz. İsa'nın vekâletini dâvâ ederek Asya, Afrika, Amerika ve Avusturalya'ya karşı gâlibâne savaşan bir hükümetin şahs-ı mânevîsiyle diğerlerinin şahs-ı mânevîleri bir insan sûretine girseler, hadis-i şerifin farklı mânâlarından birisi daha kendini göstermiş olacaktır.(34)

    İktidarlarının fevkalâde ve harika görülmesinin diğer bir sebebini ise şöyle izah eder Bediüzzaman:

    “Ekser icraatları tahribat ve müştehiyyat (nefsin hoşuna giden şeyler) olduğundan fevkalâde bir iktidar görünür, çünkü tahrip kolaydır. Bir kiprit bir köyü yakar. Müştehiyyat ise, nefisler taraftar olduğundan çabuk sirayet eder.”(35)

    Rivayetlerde her iki Deccalın da harikulâde icraat, fevkalâde iktidar ve heybetli gösterilmeleri, hatta bedbaht bir kısım kimselerin onlara ilahlık isnad etmelerinden bahsedilir.(36)

    Şuâlar'da bunun da dört cihet ve sebebi -özetle- şöyle anlatılır:

    Birincisi: İstidrac eseri olarak, müstebidâne olan koca hükümetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukûa gelen gelişme ve iyilikler, haksız olarak kendilerine isnad edilerek, şahıslarının binlerce adam kadar bir iktidara sahip olduğu sanılır.

    İkincisi: Her iki Deccal da, büyük bir istibdad, büyük bir zulüm, büyük bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, iktidarları da büyük görünür. Öyle bir istibdad sürerler ki, kànunlar perdesi altında herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ elbisesine müdahale ederler.

    Üçüncüsü: Her iki Deccal da İslâma ve Hıristiyanlığa şiddetli bir intikam besleyen gizli bir Yahudî komitesinin yardımını, kadın hürriyetlerini maske olarak kullanan bir komiteyi, İslâm Deccalı da mason komitelerini aldatıp desteklerini kazandıklarından, iktidarları dehşetli bir iktidar zannedilir.

    "Hem bazı ehl-i velâyetin istihracatıyla anlaşılıyor ki, İslâm devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal ise; gâyet muktedir ve dahî ve faal ve gösterişi istemiyen ve şahsî olan şan ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrazam ve gâyet cesur ve iktidarı metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshir eder (emri altına alır). Onların fevkalâde ve dâhiyâne icraatlarını, riyasızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnad ve o vasıta ile koca ordunun ve hükümetin teceddüt (yenilik) ve inkılâb ve Harb-i Umûmî inkılâbından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyâtı şahsına isnad ettirerek şahsında pek acip ve harika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından işâa ettirir (yaydırır)."

    Dördüncüsü: Büyük Deccalın ispirtizma nev'inden teshir edici (büyüleyici) özellikleri bulunur. İslâm Deccalının da gözünde teshir edici bir manyetizma vardır. Sadece dünyayı maksat edinen bu münkir, mutlak inançsızlıktan çıkan bir cür'et ve cesaretle mukaddesâta hücum eder. İşin hakikatini bilmeyen halk, bunu harikulâde bir iktidar ve cesaret olarak görür.(37)

    f. Kırk Günde Dünyayı Gezmesi

    Rivayetlerden, Deccal çıktığında bütün dünyanın işiteceğini, kırk günde dünyayı gezeceğini, harikulâde bir eşeğe sahip olduğunu öğreniyoruz.(38)

    Deccalın eşeğinin iki kulağı arasındaki mesafe ise kırk arşını bulmaktadır. (yaklaşık 27 m).(39)

    Çağdaş bazı âlimler bundan maksadın iki kanadı arası kırk arşını bulan bir uçak olduğunu söylerler. Herhalde “yeryüzünün ayaklarının altında koçun derisinin yünden dürüldüğü gibi dürülmesi (öylesine hızlı gitmesi)(40) bundan olsa gerek.

    "Deccal önüne bulutu katan rüzgâr gibi hızlı gider."(41) rivayetinden de onun hızlı araçlardan yararlanacağını, sür'atli icraat yapacağını anlıyoruz.

    Allah Resûlü, kırk günde dünyayı dolaşan Deccalın Mekke ve Medine hariç ayak basmadık belde bırakmayacağını bildirir.(42)

    Şuâlar'da da belirtildiğine göre, Deccal zamanında haberleşme ve seyahat araçları o derece gelişir ki, bir hadise bir günde bütün dünyada işitilir. Ve bir adam kırk günde dünyayı dolaşabilecek, yedi kıtasını, yetmiş hükümetini görebilecek ve gezebilecektir.

    Bu rivayet aynı zamanda keşfedilmeden on asır öncesinde tren, otomobil, otobüs ve uçak gibi araçlardan mûcizâne haber vermektedir.

    Ancak Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, aksine gâyet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Gezmesi de her yeri istilâ etmek için değil, aksine fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Bindiği eşeği de bir kulağı Cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı Cennet gibi güzelce tezyin ve tefriş edilmiştir. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını da ziyafetli başına gönderir. Veyahut onun eşeği dehşetli bir otomobil veya uçak veyahut da daha başka birşeydir.(43)

    Konuyla ilgili Bediüzzamanla talebeleri arasında geçen enteresan bir hatırayı da buraya alalım: İnebolulu Ziya Dilek, gelişen hadiseler ışığında Deccalın çıktığına inanmaktadır. Ancak bazı müteşabih hadisleri anlamakta da zorlanmaktadır. Bunlardan biri şöyle: "Deccalın eşeğinin kulakları fil kulağı gibi kocaman, ayakları yumuşak olacak. Yürürken de şiddetli bir ses ve pis bir konu çıkaracak." Konuyu bir ziyaretlerinde Bediüzzaman'a sorarlar. O da şu cevabı verir:

    "Kardaşım, şu bindiğiniz otomobil bir parça o tarife benzemiyor mu? Bunun da kapıları fil kulağı gibi, ayakları (lastikleri) yumuşak ve giderken de arkasından hem bir pis koku hem de ses çıkarıyor."(44)

    Eski zamanın zındıkları bu tip rivayetleri imkânsız görüp inkâra kalkarlarken, şimdikiler de normal görmektedirler.(45)

    g. Harikulâdelikleri

    Deccalın bir kısım harikulâdelikleri vardır. Sihir, manyetizma, ispirtizma gibi istidracî harikalarla kendini muhafaza eder, birçoklarını emri altına alır.(46)

    Peki, Deccal inançsız biri olduğu halde nasıl olur da böylesine olağanüstülükler gösterebilir?

    Bilindiği gibi kâfirlerin gösterdikleri olağanüstülüklere "istidraç" denilir. Bunlar onlara bir üstünlük sağlamaz, sadece inançsızlıklarını arttırır. Tabiî bunu şerre âlet ettikleri için baskı kurar, etkili olur, etraflarında o ölçüde de insan toplarlar.

    Deccal da böyledir. Ebû Hanife'nin dediği gibi ondaki bu haller istidraç kàbilindendir.(47) Her ne kadar Firavun gibi ilâhlık dâvâsında da bulunsa, birkısım harikulâdelikler de gösterse, nihayet Deccal doğup büyüyen, beşerî özelliklere sahip bir yaratıktan başka birşey değildir. Ve îmanlı gönüller onun bu hîlekârlığını anlamakta zorlanmazlar.

    Deccala birçokları boyun büktükleri halde gençlik dolu bir mü'min karşı çıkar. Deccal da onu başından ikiye böler. Sonra da diriltip îman etmesini ister. Fakat tam aksi mü'minin onun Deccallığı hakkındaki kanaati daha da pekişir. Resûlullahın âhir zamanda çıkacağını bildirdiği Deccalın o olduğuna şâhit olur. Bunun üzerine Deccalın gücü gider, artık kimseyi öldürüp diriltemez hale gelir.(48)

    Bunu yine mecaz olarak düşünmek mümkündür. Halimî (öl. 1012) ise Deccalın öldürüp diriltmesinin bir çeşit tedavî yoluyla olacağını söylemektedir.(49)

    h. Cennet ve Cehenneminin Bulunuşu

    Kur’ân-ı Kerimde meşhur bir Talut kıssası vardır. Talut askerleriyle birlikte bir nehir imtihanına tâbi tutulur.

    Deccalın yanında da iki nehir vardır ve âhir zamanın insanları da bu nehirlerle imtihan edilirler.

    Deccalın iki nehrine geçmeden önce, aralarındaki benzerlikleri anlama açısından Talut’un nehir kıssasına bir göz atalım.

    Her devirde zulüm ve işkenceye maruz kalan İsrailoğulları, Hz. Musa’dan (a.s) sonra yine sıkıntılarla başbaşa kalmış, düşmanlarıyla baş edebilmek için peygamberlerinden bir kumandan istemiş, “Bize bir kumandan tayin et de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi.

    Peygamberleri onlara şu îkazı yaptı: “Sakın, üzerinize savaş farz kılındıktan sonra harp etmekten kaçınmayasınız.”

    Onlar, “Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım.” demişlerdi. “Biz ki yurdumuzdan çıkarılmış, evladlarımızdan ayrı düşürülmüşüz.”

    Fakat onlara savaş farz kılındığında az bir kısmı hariç hepsi sözlerinden döndüler.

    Allah, onlara Talut’u kumandan tayin etti. Talut, ordusuyla düşmana yürüdü. Bir nehre geldiler. İşte o anda önceki imtihanlarına bir imtihan daha eklenecekti. Talut dedi ki:

    “Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim o nehrin suyundan içerse benden değildir. Kim ondan içmezse şüphesiz o bendendir. Ancak bir avuç içmenin zararı yoktur.”

    Onlardan pek azı müstesnâ, geri kalanı o nehrin suyundan içtiler. Talût ve beraberindeki mü’minler nehri geçince, kalanlar, ‘Bugün bizim Câlût ve askerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler. Âhirete inanıp Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilenler ise onlara şöyle cevap verdiler: ‘Nice az topluluklar, nice kalabalık topluluklara gâlip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.’

    Onlar Câlût ve ordusuna karşı meydana çıktıklarında ise, ‘Ey Rabbimiz,’ dediler. ‘Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sâbit kıl. Ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

    Sonra Allah’ın izniyle düşmanı hezimete uğrattılar. Davud da Câlût’u öldürdü.

    Bu hadise Bakara Sûresinin 246-251. âyetleri arasında anlatılır.

    Şimdi de Tâlut'la Hz. Mehdînin benzerliklerine geçelim.

    Tâlût, cesur, gözüpek büyük bir komutandı. Hz. Mehdî de en şirret düşmanlara karşı dahi gözünü budaktan esirgemeyen bir mâneviyat komutanı.

    Tâlût ve askerleri nehirden su içmemek üzere imtihana tâbi tutulmuşlar, su içenler güç ve tâkâttan düşüp yığılıp kalmış, içmeyen az bir grup ise kahramanca düşmanla çarpışıp gâlip gelmişti.

    Hz. Mehdî ve askerleri, yani talebeleri de Deccalın nehirleriyle imtihana tâbi tutulacaklar. “Sayıları Tâlût’un askerlerinin sayısı kadar.”(50) olan "ihlas, sadakat ve tesanüd"ü esas tutan, nefsine hâkim bu iradeli grup, onun tatlı sulu nehrinin aslında ateş, parlak bir ateş gibi görünen nehrinin ise soğuk su olduğunu görüp tatlı sudan içmeyeceklerdir. İçenler de imtihanı kaybedeceklerdir.

    Şimdi Resûlullahın bahsettiği Deccalın bu iki nehrine geçelim.

    Bir gün Allah Resûlü (a.s.m.), Sahabîlerine Deccalı anlatırken, "Ben Deccalın yanında neler bulunduğunu, kendisinden daha iyi bilirim" diye söze başlıyor ve şunları anlatıyor:

    "Onun yanında akan iki nehir vardır. Biri dış görünüşüyle beyaz bir sudur. Diğeri de parlak bir ateş olarak görülür. Kim ona yetişirse, ateş olarak görünen nehrin yanına varsın ve başını eğip ondan içsin. Zira bu parlak ateş gibi görünen nehir, soğuk bir sudan ibarettir."(51)

    Başka bir rivayette Deccalla birlikte su ve ekmek dağlarının bulunduğu da belirtilir.(52)

    Müslim'de yer alan başka bir hadiste ise onun cennet ve cehennemi bulunduğu, cehenneminin cennet, cennetinin de cehennem olduğu bildirilir.(53) Kendine tâbi olanları cennetine, tâbi olmayanları da cehennemine atar.(54)

    Âlimler, bu hadisleri yorumlarken, Deccalın kendisine boyun bükmeyen mü'minleri eziyet ve işkencelere atacağını belirtirler. Aliyyü'l-Karî, "Onun suyu nimet ve lezzet, ateşi de meşakkat, azap ve elemdir."(55) der. Deccalı tanımayan mü'minlerin sıkıntı, belâ, çile ve meşakkat içerisinde kalacaklarını, buna rağmen Allah'ın lütuf ve ihsanıyla rıza, şükür ve sabır gösterecekleri anlatır.(56)

    Bir hadis-i şerifte bu durum anlatılırken, Deccalı tanımayan, reddeden topluluğun kıtlığa maruz kalacağını, mallarına el konulacağını, aksine onu kabul edenlerin nimetlere mazhar olacakları açıkça bildirilmektedir.(57)

    Askalanî de cennetten maksadın lezzet ve nimet, cehennemden maksadın da işkence ve azap olabileceğini belirtmektedir.(58)

    Elindeki maddî güç ve imkânla, zekâ ve kurnazlığıyla istibdat kuran Deccal, kendini kabul etmeyen bir kavmi kıtlık belâsına atar, ellerinde hiçbir mal bırakmaz.(59)

    Evet, fitneyi en büyük koz olarak kullanan Deccal, medeniyetin zevk ve eğlencelerini, nefsin hoşuna gidecek her şeyi taraftarlarının, dostlarının önüne serer, onları makam, mevkî ve maddî imkânlarla el üstünde tutar, refah ve saadet sunar, yani onlara bir nevi cennet hayatı yaşatır. Kendini tanımayan kimseleri yokluk, azap, işkence ve sıkıntılara atar, hayatlarını zindana çevirir. Hapishaneler onun zamanında bir nevi cehenneme döner.

    Onun zamanında okullar hûrî ve gılmanın çirkin bir sûreti, hapishane de azap yeri ve zindan haline dönerken, onun merkebinin, yani bindiği trenin bir kulağı, yani bir tarafı dostları için ziyafet alanı, diğer kulağı da, ateş ocağı olur.(60)

    ı. Bilginleri Kendine Bende Etmesi

    Rivayette var ki: "Süfyan büyük bir âlim olacak; ilim ile dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar."(61)

    Çağımız âlimlerinden Muhammed Gazalî, Deccalı tabiat ilimlerine vâkıf bir Yahudî âlimi olarak nitelendirir ve onun haktan sapan Yahudîlerin vicdanını temsil ettiğini söyler.(62)

    Bediüzzaman'ın belirttiğine göre ise Deccal birkısım padişahlar gibi kuvvet, kudret, kabile, aşiret, cesaret ve servet gibi bir saltanat vasıtası olmadığı halde, zekâveti, fenni ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır. Ve aklıyla birçok âlimin aklını emri altına alır, etrafında fetvâcı yapar. Birçok öğretmenleri de kendine taraftar eder, dinderslerinden soyutlanan millî eğitimi rehber edip tamimine şiddetle çalışır.(63)

    Birer İslâm Deccalı olan Cengiz ve Hülagu; Cafer Hoca, Danişmend Hacip gibi hocaları destekçi buldukları gibi, büyük Deccalla Süfyan da bir kısım hocaları kendilerine fetvacı edineceklerdir.

    i. Bağırınca Bütün Dünyanın Duyması

    Deccal çıktığında müthiş bir şekilde bağırır, nâra atar ki, Doğu ve Batının bütün halkı onu duyar.(64) İslâm Deccalı öldüğünde de, ona hizmet eden şeytan, İstanbul'da Dikilitaş'ta "O öldü!" diye bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek.(65)

    Normal şartlarda bir insanın sesi ne kadar gür olursa olsun, sesini dünyaya duyurması mümkün olmaz. Böyle olsa bu insan yaratılışına ve imtihan sırrına ters düşer. Çünkü o zaman Deccalı herkes tanır.

    Mâdem ki bunu Resûl-i Ekrem (a.s.m.) bildirmiştir; doğrudur, haktır. Ama te'vili vardır. Bugün artık herkes biliyor ki, radyo, televizyon gibi cihazlarla herhangi bir konuşma, hem de ânında dünyanın dört bir yanında işitilebilmektedir. Demek ki, Deccal, teknolojinin böylesine geliştiği bir devirde çıkacak, bunlardan da faydalanarak icraatını sürdürecektir.

    İşte Deccalın kuvvetli görünmesinin sebeplerinden biri de, bu harika âlet ve cihazlardan faydalanması, sûistimal etmesidir.

    Yeri gelmişken Resûlullahın, keşiflerinden yüzyıllarca önce telgraf, telefon, radyo, televizyon gibi cihazların keşfedileceğine ve Deccalın böyle bir zamanda geleceğine işaret etmesini onun ap açık gaybî bir mûcizesi olarak tecellî ettiğini belirtelim.

    j. Elinin Delik Olması

    Deccalın elinin delik olması ise, onun israfa düşkün birisi olduğunu gösterir. "Falan adamın eli deliktir" dediğimizde, onun müsrif birisi olduğunu nasıl anlatmaya çalışıyorsak; Deccalın elinin delik oluşundan da, oyun, eğlence ve sefahet yolunda elinde para tutmaz bir kimse olduğunu anlıyoruz. "Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tamaı uyandırarak insanların o zaif damarlarını tutup kendine musahhar eder... İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer."(66)

    Bediüzzaman'a Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiyede iken Süfyan'dan sorarlar: "Bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile 'Süfyan' olduğu bilinecek."

    O da şu cevabı verir:

    "Bir darb-ı mesel var: Çok israflı adama 'Eli deliktir' denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zâyi oluyor' deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya mübtelâ olup, onun ile hasta olacak ve kendisi hadsiz israfâta girecek, başkalarını da alıştıracak."(67)

    k. Fitnesinin Câzip Olması

    Bir rivayette bildirildiğine göre,

    "Fitne-i âhir zaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olamaz."(68)

    Bu sebepledir ki, mü'minler kabir azabından sonra, "Bizi Deccalın ve âhir zamanın fitnesinden koru." (69) duâsını vird-i zebân etmişlerdir.

    Çünkü o fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftûn eder; insanlar istekleriyle, belki zevkle içine atılırlar. Meselâ o devirde Rusya'da hamamlara kadın erkek beraber çıplak girerler. Kadın kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten meyyal olduğundan, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Fıtraten güzelliğe düşkün erkekler de nefsine mağlup olup, o ateşe sarhoşâne bir sürûr ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi zamanın oyunları, büyük günah ve bid'aları, birer câzibedarlık ile, pervâne gibi, nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder.(70)

    Deccal, sefahetin her türlüsünden istifade eder, kendisi sefahete düşkün olduğu gibi, nefislerine düşkün insanları da câzip fitnesine çeker. Kolayca taraftar bulduğu için taraftarları çok olur.
  • 172 syf.
    İsim olarak; yatkınlık, alışkanlık, yeti, meleke gibi anlamlara gelen ve halk ağzında daha çok kılavuz, yardımcı, yöntem gibi anlamlarda kullanılan yordam kelimesi Gökhan Özcan’ın bu kitabında alışkın olduğumuzun dışında uygun olan davranış biçimi, adap/erkan anlamına gelecek şekilde yol kelimesiyle değil, belirtisiz isim tamlaması oluşturacak biçimde ruh kelimesiyle birlikte kullanılıyor ve karşımıza Ruh Yordamı adıyla bir güzel kitap çıkıyor. Kitabın ilk yayımlanma tarihi olan 1997 değişim ve gelişimin çok hızlı yaşandığı çağımız açısından düşünüldüğünde aslında pek de yeni sayılmaz, ama içeriği nokta-i nazarından baktığımızda üzerindeki buğusuyla ve mis gibi kokusuyla henüz fırından yeni çıkmış çıtır çıtır bir ekmeğin aç bir insanda meydana getirdiği yeme ihtiyacı ve iştiyakını oluşturuyor okuyucuda.
    Hayatın ikircikli hikâyelerinde zorlu roller aldığını ve elleriyle bir ruh yordamı aradığını ifade eden Özcan, okuduğum her yazısında olduğu gibi Ruh Yordamı’ndaki yazılarında da dertli bir insanın yüreğinden sökün edip geldiği besbelli olan cümleleriyle hissettirmeyi, düşündürmeyi, farkına vardırmayı, duyarlı davrandırmayı ve yüreklerimize dokunmayı/dokundurmayı başarıyor; kısa, anlaşılır, net ve sarsıcı cümleleriyle.
    “Siz gerçekten hiç konuşmuyorsunuz!” diyerek irkiltiyor önce bir okuyucusunu, kimsenin ağzının fermuarı çekilmemişken ve ağzı olanın konuşmaktan imtina etmediği bir devri yaşarken. Ama peşi sıra art arda sıralıyor iddiasının gerekçelerini. Sözlerimizin içimizin derinliklerinden değil dilimizin ucundan çıkmasıyla nasıl bir yüzeysellik denizinde boğulduğunu yüreğimizi cız ettirecek bir kesinlikte ama zarif bir dille söyleyiveriyor. Sonra ilave ediyor; birbirimizle, dünyayla, yaratanla ve en önemlisi de kendimizle hiç konuşmadığımızı. Yüreğimizden çıkmadığı için muhatabımızın yüreğinde de bir karşılığı olmayan ve boşlukta kaybolan ve konuştukça sessizliği büyültmekten başka bir işe yaramayan sözlerimiz; etrafımızı kuşatan onca güzelliğe ve bizi sarmalayan onca ikrama bigane kalarak ne güle ne bülbüle nida arzusu taşımadan görüntülerin dışında ve perdelerin içinde geçen suskunluklarımız; Yaratanın huzuruna çıktığımız, samimiyetten ve yalınlıktan uzak, soğuk tekerlemelerden öteye geçmeyen, bizi değiştirmeyen ve dönüştürmeyen hissiz ve kalpsiz dualarımız ve yüreğimize giden yolu bilmeyen, içimize işlemeyen, ruhumuzu temizlemeyen kelimelerimiz üzerinde bir kez daha düşünmemizi sağlıyor ve ‘söz meclisten içeri’ keskinliğinde önce iğneyi kendine sonra da çuvaldızı bize/okuyucuya batırıyor. “Konuşmuyorsunuz!” diyen yazar ardından sağırlığımızdan da dem vuruyor. Ne kendimizi ne birbirimizi ne dünyayı ne de Yaratanı duymadığımızdan yakınıyor. Anlaşmak için elimizdeki tek silahımız olduğunu düşündüğümüz dilimizin; ürettikleriyle “konuşmak” sonucuna ulaşmaktan çok, çılgın bir gürültüyü çoğaltmak ve bir sağırlar diyaloğuna malzeme olmaktan öte bir icrada bulunamadığından hayıflanıyor. Bu nedenle de dilin inanılmaz zenginliklerle dolu bahçesinde anlamlar üzerine eğlenceli seksek oyunları, saklambaçlar ve kovalamacalar oynamak için hiç kimseye randevu veremediğimiz için üzülüyor. Ama bu tablonun bizim değişmez yazgımız olmadığı kanaatinde olan yazar, bir süre için dilsiz bir konuşmaya değil, konuşmayan bir dile ihtiyacımızın olduğunu ve bunun için de işe susmayı öğrenmekten başlayabileceğimizi salık veriyor.
    Yıllar önce okuduğum bir kitap bana güzelliklerin detaylarda gizli olduğunu öğretmişti, Özcan da gerçeklerin detaylarda gizli olduğundan bahsediyor, kaba doğruların yuvarlatılmış biçimi olduğunu düşündüğü istatistik mevzuunu ele alırken. Hayatın; sayısal ifadelerin, matematiksel formüllerin giremediği kapıların ardında başladığı hakikatini ifşa ederek farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Ömrü boyunca bir çocuğun kaç dondurma yediğini sayabileceğimizi, hatta çıkan sonucu başka çocuklarınki ile karşılaştırabileceğimizi, ama bu rakamlarla bir çocuğun her dondurma yiyişinde belki de ilk yediği dondurmanın lezzetini aradığını asla bilemeyeceğimizi ve böylece insana ait olanı, insani olanı ıskalayabileceğimizin riskini haber veriyor. Küçük ayrıntılardaki büyük gerçekleri yakalamamızın gerekliliğini, sıradan bir insan olmanın ötesinde sıradışı bir insan olabilmek için de elzem gören yazar, bugün bizim sıradan olmanın güvenirliliğinin cazibesine kapılarak sıradışı olma ihtimalinin en büyük korkularımızdan birini oluşturduğunu ifade ediyor.
    Musavvir ismi ile varlığa farklı şekiller ve suretler veren ve aynı kategoride olsa dahi her birini bir diğerinden ayırt etmeyi sağlayacak farklı özellikler ve güzellikler ile yaratışı çeşitli kılan Rabbin sünnetinin hilafına bugün tek tipleştirmenin, tekdüze hâline getirmenin, aynı şeyleri düşünüp aynı şekilde hareket etmenin dayatıldığı dünya düzenine de itirazı vardır Özcan’ın. Aynı kaşı, aynı gözü dünya üstündeki iki insana vermeyen yaratıcının aynı ruhu da iki ayrı insana vermediğinden hareketle, yaratılış sürecine ve fıtrata ters bir istikâmet olarak düşündüğü “aynı”laşmanın niteliksiz “bütün”lükler meydana getirdiğini, hâlbuki bizim bu sığlığı yaşamaya mecbur olmadığımızı, bilakis kendi adımıza yaşayarak hayatımızı anlamlı bir yolculuğa pekâlâ çevirebileceğimizi, kendi aydınlık yarınlarımıza kanat çırpmanın çarelerini arayabileceğimizi, kendimiz olmaktan feragat etmeden, meşru sınırlar içinde bütün farklılıklarını sonuna kadar yansıtabilen bireyler olarak gelecek tablosunun en can alıcı renklerine hayat verebileceğimizi coşkulu bir imanla dile getirir. Birey olabilmeyi bir hedef olarak çok önemser ve yaşadığımız genel çürümenin ipuçları arasında bireyi hiçe sayan kitleci anlayışların izlerine vurgu yaparak herkesi derinleşmenin dikenli yollarında kendini aramaya çağırır ve bu yazılarının “sürü” olmaya itirazı olanların ortak bir sesi olarak zaman içinde yankılanmasını arzu eder. Bugün insanın sosyal bir varlık ya da daha karamsar bir ifade ile sosyal bir unsur olmak dışında bir anlam ifade etmemesini de eleştiren Özcan, insanın toplumsal olana maddi katkısı ölçüsünde değer kazanmasını da doğru bulmaz ve zihnî ya da kalbî üretimin kariyer denen tek boyutlu cetveli yükseltmemesini, görünenin dışındaki varlığımızın kimseyi ilgilendirmemesini insanın içsiz ve tek boyutlu bir varlığa indirgenmesiyle eşdeğer tutar.
    İnsan muazzam yapısıyla kocaman bir muamma. Çoğu zaman, değil karşımızdaki insanı anlamak içimizdeki “ben”i çözmek dahi özel bir çabayı ve başlı başına bir mahareti gerektiriyor. Bunun için kendimizle konuşmayı öneriyor yazar, milyarlarca göz kırpan yıldızın süslediği bir gecenin serinliğinde, dışarıdan gelen seslere kayıtsız kalmaksızın, balkonumuzda yudumladığımız tarçın kokulu çayın eşliğinde kendimizle baş başa kalmayı tavsiye ediyor. Sahte gündemlerin esaretine bir dur demek, her gün yeni bir iştahla startını aldığımız duraksız koşularımıza bir ara vermek, zamanla olan kavgamızı nihayetlendirmek ve kendimizle birlikte etrafımızda her ne varsa, keşfedilecek yönlerini birer birer keşfe çıkmak için...
    Galiba bu ayrıntıları önemseyen yapısı ve “küçük şey yoktur” farkındalığı Özcan’ı yazmaya sevk eden en önemli saiklerden. Çünkü ona göre yazmak bir sestir, bir akistir, konuşmanın bir başka şeklidir. Yazı bir kaygıdır, dünyanın bütün insanları adına beyne çöreklenen bir yılandır; bir kavgadır, daralan göğüslerde bir kasırga, bilinçaltlarında kopan bir tufandır; bir sırat köprüsüdür, gerçekle yalan, doğruyla yanlış ve varla yok arasında kurulan bir tahterevallidir; bazen bir kuştur yazı, uçar; bazen bir oyundur, eğlencelidir. Bazen bir şahitliktir, karda yürüyüp izini belli etmektir. Kalemin mertliğidir, harflerin kahramanlığıdır, ahengin gözü pek türküsüdür. Yazı bir yolculuktur, anlamları öpen bir göçebeliktir. Yazı bir kalp yarasıdır; deştikçe kanar, dokundukça yanar, dağladıkça büyür.
    Yaşadıklarımızdan duyduğumuz rahatsızlıklar; taşıdığımız sorumlulukların idrakinde olmanın, daha güzeli aramanın; yanlıştan uzaklaşmayı, doğruya kavuşmayı arzulamanın; dağılanı toplamaya, yıkılanı onarmaya çabalamanın; acıya, zulme kayıtsız kalmamanın; arşı titreten feryat ve figanları, yüreği yerinden oynatan ağıtları duymanın bir tezahürü olsa gerek. Nemelazımcı bir insanın tuzu da kuruysa neden, niye rahatsızlık duysun ki! Özcan, Ruh Yordamı kitabında Rilke’ye ait bir mektuba da yer verir ve Rilke’nin Tunus hakkındaki düşüncelerinin yer aldığı mektubun son cümlesi üzerinden o dönem ile kendi yaşadığı bir olay arasında kıyas yapar ve duyduğu haklı rahatsızlığı, Müslümanları arpacı kumrusu gibi düşündürtecek bir şekilde beyan eder. Rilke’nin mektubundaki bahsi geçen son cümle şöyledir: “Burada, İslam’ın sadeliğini ve canlılığını harika bir biçimde hissediyorsun. Peygamber daha dün yaşıyormuş gibi kent hep onun egemenliğinde…” Özcan’ın yaşadığı olay ise Kadıköy’de geçer, oradaki camilerden birinde müezzin, içeriye gelenlere çalınmaktan korunsun diye ayakkabılarını koyacakları poşetler dağıtır. Her sosyolojik cümlenin başına “Yüzde 99’u Müslüman olan…” ibaresinin yerleştirildiği bir ülkede, hem de manevi başkent olan bir şehirde, Allah’ın evine giren insanların ayakkabılarına musallat olabilen başka Müslümanların varlığı kendisini kahreder ve Rilke’yi sarsan manevi hava ile kendi yaşadığı kaba maddiyat tablosunun arasındaki korkunç uçurum karşısında feryat eder. “Ben kendi adıma bulduğumuz her boş arsaya bir çirkin cami kondurma gayretini gerekli bulmuyorum. Çevresinde Rilke’leri sarmalayacak manevi ikim oluşturamayan camiler inşa etmenin zerre kadar anlamı olduğuna da inanmıyorum.” Bunun için de bir gün bir yabancı şairin gelip de “Peygamber daha dün yaşıyormuş gibi kent hep onun egemenliğinde…” deyinceye kadar ruh inşaatımızı sürdürmemizin gerekliliğine vurgu yapar.
    Sürçen dilimizi düzeltmek, kayan ayağımızı doğrultmak, hasar gören kalbimizi onarmak ve böylelikle ruh inşaatımızın devamını sağlamak için emsalsiz bir fırsat olarak sunulan Ramazan ayının bu fonksiyonunu icra edememesindeki sorumluluğu da “biz”de görür Özcan. Gerek yazılı gerekse görsel basında dillendirilen Ramazan nutuklarının gerçek hayatta karşılıklarını bulmakta zorlanır. “Ramazanın manevi havası” diye başlayan söz kalıplarının dünya meşgalesine iyiden iyiye dalmış “biz”lere ulaşamadan boşlukta patlayan sabun köpüklerine dönüştüğünü düşünür. Bunun sebebini sözlerin yanlışlığına değil, duyuşlarımızın sesten manaya geçiş yapamamasına bağlar. Fakat “biz”im ne duyduğumuzu fark etmemizin gerektiği kadar “doğruyu dillendirenlerin” de ne söylediklerini duymalarının bir o kadar gerekli olduğuna işaret etmeden geçemez.
    Ruh Yordamı’nda öyle bir hayat hikâyesinden de bahseder ki Özcan, bu kitap başka hiçbir şey için değilse bile sırf bu hikâyeye muttali olmak için dahi okunmaya değer. Daha yirmi sekiz yaşındayken gazetecilikte kariyerinin en yüksek basamaklarına tırmanan Bauby, tıpta “Kilitlenme Sendromu” denilen bir hastalığa yakalanır ve bilincin, sindirim sisteminin ve kalbin çalışması dışında beyin vücudun hiçbir bölgesine hareket emri vermez. Bunun tek istisnası sol göz kapağıdır. Bunun üzerine bir ortofoni (doğru heceleme) uzmanı hemen özel bir alfabe hazırlar ve Bauby bu alfabe sayesinde göz kırpışlarıyla cümleler kurabilir hâle gelir. Zamanla cümlelerinden yazıya duyduğu özlem yansımaya başlayınca hemen yardımcı bir bayan bulunur kendisine ve hummalı ve meşakkatli bir çalışmanın sonunda, tam iki yüz bin defa kırpmak zorunda kaldığı göz kapaklarıyla, yüz elli sayfalık “Dalgıç Elbisesi ve Kelebek” adında bir kitap yazdırır. Kitabının yayımlanmasından dört gün sonra da ikinci projesini gerçekleştirmeye fırsat bulamadan hayata veda eder. Bu hikâyenin yaşadığımız hayatlar adına bir parça karamsarlığa düşeceğimiz bir final barındırması yanında hayatımızın bundan sonraki kısmı için alabileceğimiz birçok dersi de muhtevi olduğuna inanan yazar hayatı yaşamak ve yaşayamamak hususunda şu çıkarımda bulunur. “Bize gelince; vücudunun her zerresi tıkır tıkır çalışan insanlar olarak, hayatımızı ve dünyayı anlamlandırmak konusunda içine düştüğümüz gevşeklik kuyusuna mazeretler aramak yarışındayız sadece. Tıpta bizim yaşadığımız felce ne ad veriliyor bilmiyorum; ama bildiğim, Bauby’nin sadece sol gözkapağı ile yaşamanın hakkını bizden fazla verebildiğidir.”
    Kitabına birbirinden güzel dua cümleleriyle nihayet veren yazarın bütün dualarıyla birlikte hepimize iyi geleceğini düşündüğüm “Allah’ım, umarsız bekleyişlerle sıkıntı duvarları ören yalnız kullarına, bir kardelen heyecanıyla filizlenen umutlar ver yarabbi.” niyazına da gönülden âmin demek ve Ruh Yordamı'nın okuma listemize çoktan eklenmiş olmasını ümit ederek sözlerimi bitirmek istiyorum.