Göknur T., bir alıntı ekledi.
 24 Nis 21:14 · Kitabı okudu · İnceledi · 7/10 puan

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

1. BÖLÜM

1. Severim bir işe başlamadan önce altın sözler saçanı ver her zaman vaat ettiğinden daha fazlasını yerine getireni: çünkü kendi batışını ister o. (s. 9)
2. Severim yaralandığında bile ruhu derin kalanı ve küçük bir hadiseden yok olup gideni: böylece köprüden seve seve geçer o. (s. 10)
3. Bu benim iyim, bunu seviyorum, bu tam da böyle benim hoşuma gidiyor, sadace böyle istiyorum iyiyi. (s. 30)
4. Kendi düşmanınızı aramalısınız ve kendi düşünceleriniz uğruna kendi savaşınızı vermelisiniz! Kendi düşünceniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlıkları atmalı. (s. 41)
5. Gurur duymalısınız düşmanlarınızla: çünkü düşmanlarınızın başarıları sizin de başarılarınızdır. (s. 42)
6. Dostu en iyi düşmanı olmalı insanın. Ona karşı çıktığında onun yüreğine en yakın sen olmalısın. (s. 51)
7. Bir halkın sıkıntısını, topraklarını, göğünü ve komşusunu tanırsan eğer: bu halkın aşmalarının yasasını ve neden tam da bu merdivenle umutlarına doğru yükseldiğini anlarsın. (s. 53)
8. İnsanlarla ilişki bozar insanın karakterini, özellikle de yoksa bir karakteri. (s. 55)
9. Özgür mü diyorsun kendine? Sana hükmeden düşünceni duymak isterim, bir boyunduruktan kaçıp kurtulduğunu değil. (s.57)
10. Kendini yakmak istemelisin kendi ateşinde: nasıl yeniden doğmak isteyebilirsin ki önce kül olmadan? (s.59)
11. Erkek korksun kadından, kadın sevdiğinde: o zaman herşeyi feda eder kadın ve başka hiçbir şeyin değeri kalmaz gözünde. (s. 60)
12. Evlilik: İki kişinin onu yaratanlardan daha fazla olan birini yaratma istemine evlilik derim ben. Böyle bir istemin sahipleri olarak birbirlerine saygı duymalarına derim ben evlilik diye. (s.64)
13. En iyi sevginin bile kupası acı doludur: böylece üstinsana özlem doğurur, böylece senin, yaratanın dudaklarını kurutur. (s. 65)
14. Tininiz ve erdeminiz yeryüzünün anlamına hizmet etsin ve tüm şeylerin değerini siz belirleyin yeni baştan! Bu yüzden savaşanlar olmalısınız! Bu yüzden yaratanlar olmalısınız! (s. 71)
15. Kendi kendini seçenlerden seçilmiş bir halk doğacak ve bu halktan da Üstinsan. (s. 72)
16. Tüm tanrılar öldü: şimdi Üstinsanın yaşamasını istiyoruz. (s. 73)

2. BÖLÜM

1. Ve dünya dediğiniz şeyi önce siz yaratmalısınız: bizzat sizin aklınız, sizin imgeniz, sizin isteminiz, sizin sevginizde şekil bulmalı o! (s. 80)
2. İstemek özgürleştirir: budur istemin ve özgürlüğün gerçek öğretisi. (s. 82)
3. İnsan insan olalı beri çok az sevinmiştir. En iyisi sevinmeyi öğrenelim, böylece başkalarına acı vermeyi ve acıları düşünmeyi unuturuz. (s. 83)
4. Bir dostun kötülük yaparsa sana, de ki "Bağışlıyorum seni bana yaptığından ötürü; ama kendine yaptığını - nasıl bağışlayabilirdim ki bunu?" (s. 85)
5. Bir eylemin iyiliği, bencilce yapılmayışındandır. (s. 92)
6. Güvenmeyin kendi adaletinden çok sık söz eden hiç kimseye. (s. 96)
7. Tanrısız çöllerde gezen ve saygı duyan yüreğini parçalamış olana derim ben - hakikatli diye. (s. 99)
8. İşte bu sırrı verdi bana yaşamın kendisi. "Bak," dedi, "ben kendini sürekli olarak aşması gerekenim." (s. 112)
9. Susmak daha kötüdür; suskunlukla geçiştirilmiş tüm hakikatler zehirlidir. (s. 113)
10. Oysa güzel olan, tüm şeylerin en zorlusudur tam da kahramanın gözünde. Hiçbir zorlu istemin ele geçirilmediğidir güzel olan. (s. 115)
11. Kendinize inanmaya cesaret edin önce - kendinize ve iç organlarınıza! Kendine inanmayan yalan söyler her zaman. (s. 121)
12. Bedeni daha iyi tanıdığımdan beri tin benim için sadece lafta tin; sadece bir benzetmedir ayrıca "ölümsüz" denilen her ne varsa. (...) Ben nedenleri sorulabilenlerden değilim. (s. 124)
13. En büyük olaylar - en gürültülü değil, en sessiz saatlerimizdir bizim. Yeni gürültüleri bulanların çevresinde değil; yeni değerleri bulanların çevresinde döner dünya; işitilmez onun dönüşü. (s. 129)
14. Geçmiştekileri kurtarmak ve tüm "böyleydi"leri "ben böyle istedim!"e dönüştürmek - ben buna kurtuluş derim ancak! (s. 137)
15. Her şey geçip gider, bu yüzden layıktır her şey geçip gitmeye! (s. 138)
16. İnsanların arasında susuzluktan ölmek istemeyen biri tüm bardaklardan içmeyi öğrenmeli; ve insanların arasında temiz kalmak isteyen pis sularla yıkanmasını da bilmeli. (s. 141)

3. BÖLÜM

1. Hiçbir merdivenin yoksa bundan böyle, öğrenmelisin kendi başının üzerine tırmanmaya: başka nasıl çıkacaksın ki yukarıya?
Kendi başının üzerine ve kendi yüreğinin ötesine! En yumuşak yerin de en sert yerin olmalı artık.
Kendini görmemeyi öğrenmek gerekir, çok şey görmek için:- bu sertlik gereklidir dağa- çıkan herkese (s. 150)
2. Oysa en iyi yıkıcıdır cesaret, saldıran cesaret: ölümü bile yıkar, çünkü der ki: "Bu muydu yaşam? Pekala! Yeni baştan!" (s.154)
3. Çünkü sadece çocuğunu ve eserini candan sevebilir kişi; ve kişinin kendine büyük bir aşk duyduğu yerdedir gebeliğin belirtisi.
Ama zamanı gelince onları (çocuklarını) yerinden sökeceğim ve her birini tek başına bırakacağım: yalnızlığı, inadı ve dikkat etmeyi öğrensinler diye. (s.158)
4. Her şeyde olanaksız olan tek bir şey vardır: akla uygunluk! (s. 163)
5. Ah şu sözümü anlayabilseniz: " Her zaman istediğinizi yapın; ama önce isteyebilen birileri olun. Her zaman komşunuzu kendiniz gibi sevin; ama önce kendini sevebilen birileri olun.
6. En tanrıtanımaz sözün bir tanrının ağzından çıkmasıyla gerçekleşti bu: "Tek bir tanrı vardır! Benden başka tanrın olmayacak" sözüydü bu. (s.182)
7. Dünyada en çok lanet edilen üç şey: şehvet, iktidar düşkünlüğü ve bencilliktir. (s.188)
8. İnsan kendini sevmeyi öğrenmeli; şifalı ve sağlıklı bir sevgiyle: insan kendisine katlansın ve orada burada sürtmesin diye. (...) Ve sahiden, kendini sevmeyi öğrenmek bugünden yarına yerine getirilecek bir buyruk değildir. Daha çok, tüm sanatların içinde en incesi, en kurnazı, en sonuncusu ve sabırlısıdır. (s.193)
9. Sahiden, beklemeyi de öğrendim, hem de yürekten; ama sadece kendimi beklemeyi. Ve her şeyden önce ayağa kalkmayı ve yürümeyi ve koşmayı ve sıçramayı ve tırmanmayı ve dans etmeyi öğrendim. İşte budur benim öğretim: bir gün uçmayı öğrenmek isteyenin önce ayağa kalkmayı ve yürümeyi ve koşmayı ve tırmanmayı ve dans etmeyi öğrenmesi gerekir: uçmak uçarak öğrenilmez birdenbire. (s.195)
10. Ve hiç sevmedim yol sormayı hep ters geldi bu beğenime! Yolları yollara sormayı ve denemeyi sevdim hep.
11. İnsan aşılması gereken bir şeydir. (s. 199)
12. Budur soylu ruhların isteği: hiçbir şeye bedavadan sahip olmak istemezler, hele yaşama. (s. 200)
13. Nereden geldiğiniz değil, nereye gittiğiniz belirlesin bundan sonra şerefinizi! Sizin ötenize geçmek isteyen isteminiz ve ayaklarınız, bunlar belirlesin şerefinizi. (s. 204)
14. En iyi şeyde bile vardır henüz tiksinilecek bir yan; ve en iyi şey bile hala aşılması gereken bir şeydir! (s. 207)
15. İstemek özgürleştirir: çünkü istemek yaratmaktır. Ve sadece yaratmak için öğrenmelisiniz! (s. 208)
16. Sadece üremek için değil, yükselmek için de yardım etmeli size evlilik bahçesi! (s. 214)
17. Her şey gider, her şey geri gelir; varlık çarkının dönüşü bengidir. Her şey ölür, her şey yeniden şekillenir, varlığın yılı ebediyen sürer. Her şey kopar, her şey yeniden eklenir; varlık kendi evini sonsuzluğa kurar. Her şey ayrılır, her şey yeniden selamlaşır; varlık halkasının kendisine sadakati bengidir. (s. 221)

4. BÖLÜM

1. Birçok şeyi yarım yamalak bilmektense, hiçbir şeyi bilmemek daha iyi! Başkalarının insafına kalmış bir bilge olmaktansa, kendi başına bir deli olmak daha iyi! (s. 252)
2. Tam da en az olan, en sessiz, en hafif, bir kertenkelenin hırıltısı, bir soluk, bir an, bir göz açıp kapama - az olandır en iyi mutluluğun özü. (s. 280)
3. Tanrı öldü: şimdi biz istiyoruz ki, Üstinsan yaşasın. (s. 290)
4. Boyun eğmektense, ümitsiz olundaha iyi. (s. 291)
5. Korkuyu bilen; ama korkuyu yenendir, uçurumu gören; ama ona gururla bakandır yürekli kişi. (s. 292)
6. Gücünüzü aşan şeyler istemeyin: güçlerini aşan şeyler isteyenlerde kötü bir sahtelik vardır. (s. 293)
7. Yukarı mı çıkmak istiyorsunuz, kendi bacaklarınızı kullanın! Kendinizi yukarı taşıtmayın, başkalarının sırtına ve kafasına oturmayın. (s. 295)
8. İnsan yalnız kendi çocuğuna hamiledir. (s. 295)
9. Kendisi bulamamış mıydı yeryüzünde gülmek için bir sebep? İyi arayamamıştı o halde. Bir çocuk bile bulur burada gülmek için bir sebep. (s. 298)
10. Ama mutluluktan deli olmak mutsuzluktan deli olmaktan daha iyidir, hantal dans etmek aksak yürümekten daha iyidir. (...) En kötü şeyin bile dans edecek iyi bacakları vardır: bu yüzden, daha yüce insanlar, doğru bacaklar üzerinde durmayı öğrenin! Bu yüzden unutun kederden oflayıp puflamayı. (s. 300)
11. Gülmeyi kutsadım ben; siz daha yüce insanlar, öğrenin gülmeyi. (s. 301)
12. Her şey yeni baştan, her şey bengi, her şey birbirine kenetli, bağlı, sevdalı, böyle sevdiniz siz dünyayı; siz bengi olanlar, sonsuza dek ve her zaman seversiniz onu: ve acıya dersiniz ki: Yok ol, ama gel geri! Çünkü her türlü haz bengilik ister! (s. 330)
13. Şimdi kendiniz söyleyin bu şarkıyı, "Bir kez daha"dır şarkımın adı, "tüm sonsuzluğa!"dır anlamı, söyleyin daha yüce insanlar, Zerdüşt'ün şarkısını! (s. 331)

Böyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich NietzscheBöyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich Nietzsche

Iki Hikâye Iki Kahraman 1. Bölüm
Not: Dört bölüm tek bölüm haline getirildi. Bu uzunlukta daha üç bölüm daha çıkacak diye düşünüyorum ama bilmiyorum, kestiremiyorum nereye varacak, ne olacak.. Bu bölümden sonra şimdiye dek hiçbir yerde kullanılmayan bir yöntem kullanacağım... Bu yeni yönteme güveniyorum şimdilik. Tabi iyi bir teknikle yazabilirsem ve dramayı verebilirsem çok iyi olacak...

Adı Suat Karasaçan, kavurucu bir yaz günü, aydınlık bir evde 1955 yılında İstanbul’da doğdu. Doğarken kahkaha atıyordu. Babası doğarken kahkaha atmasına anlam veremediği için üç beş ay korkudan çocuğu kucağına alamadı. Bir cami önünde bırakmak istiyordu ama annesi sevmişti çocuğu. Annesinin ona ilk öğrettiği kelime ''anne''.. Sokaklarda koşmadı, dışarıda pek gezmedi, dizi kanamadı, toprağı yemedi, kaçak göçek yapılardan nefret etti. Çünkü o evlerden çıkan çocuklar onu hep dövüyordu. Bütün derdi kendine ait bir ev, bir bahçe olsun istiyordu. On altı yaşında babasının tapularını çalıp babasının tapu üzerindeki ismi çizip kendi ismini yazdı.. Bağıranları hiç sevmiyordu, sessiz bir kaplan gibi avını saatlerce bekleyebiliyordu. Mahalledeki çocuklar toplanıp onu dövüyordu o da köşe başlarında gizli gizli saklanıp herkesi tek tek yakalayıp dövüyordu.. Elbebek gülbebek sıcacık evinde büyüdü. Liseyi çok iyi bir dereceyle bitirdi. İlkokuldan üniversiteye kadar aldığı bütün takdirleri ve karnelerini sakladı, özenle korudu. Hukuk kazandı. Aslında anlatılacak pek mühim bir hikâyesi yok. Babası da hâkimdi, oğlunun da hâkim veya savcı olmasını istiyordu. Yemek istedi, önüne koyuldu. Mutfağa gidip hazır yemek bile almadı. Dert yandığı pek bir şey olmayınca, soru da sormazdı. Kahramanımıza gelecek olursak Adı: Ulaş Soysöken. Anlatacak çok şeyi var. Çünkü mutfağa değil çarşıya inip bir şeyler alıyor, mutfağa getiriyor, onları birleştiriyor/karıştırıyor sonra yemek denilen bir şeyi yapıp yiyordu ailece. Bir kış gecesi, yıkık dökük, karanlık; sekiz kişilik bir evde doğdu. O da İstanbulluydu, 1955 yılında İstanbul’a bağlı bir köyde doğdu. Doğarken normal bir insan gibi o da ağlıyordu. Çirkin bir yüzü vardı, hem de fakfakirdi. Babası onu sekiz ay boyunca kucaklamadı, o kadar çirkindi. Köy okuluna giderdi, paltolunun paçaları hep çamurluydu, ayakkabıları yırtık olmasa da yırtılıyordu çarçabuk, annesinin ördüğü eldivenleri giyerdi, haylazın tekiydi. Annesinin ona öğrettiği ilk kelime ‘’yap’’. Kendisinin cevizleri yoktu, ara sıra komşusundan çalıp bakkala götürüyordu. Sadece cevizlerle kalsa iyi, kendisinde olmayan her şeyi çalıyordu. Mesela: Şeftali, can eriği gibi şeyler. Sattığıyla içinde dert olan çikolatalar, şekerler falan alıyordu. Liseyi dışarıda çorap, leblebi, tıraş bıçağı falan satarak okudu. O da hukuk bölümünü okumaya başladı. Tercih etmesinin nedeni de devamsızlık sorunun olmaması. Böylece hem çalışabilir hem de okuyabilirdi.

Yıllardan bir yıl, günlerden bir gün Ulaş İstanbul'a geçirdiği dördüncü yılın sonuna doğru dolandırıldı. Beş parasız ortada kaldı. Hem ağlama tuttu hem de öfke. Ne yapıp edip para kazanması gerekiyordu. Düşündü, çok düşündü ama işin içinden çıkamadı..

Ulaş, yağmurlu bir sabah uyandı yatağından takvimler 29 Nisanı gösteriyordu. Karnı açtı, yavaş yavaş kendine gelmeye çalıştı. Yatağın kenarında duran tütünü aldı önüne, bir sigara sarmaya başladı. Bir an durup düşündü, gece yarı aç uyumuştu. Hala kendisini dolandıran adamı düşünürken buldu kendini. Nasıl bulacağını, bulduğunda ne yapacağını düşünüyordu. Şöyle boş bir arsada bulsam dedi. Arkasından yavaşça, sessizce yanaşsam ve birden omuzlarına ağır bir darbe indirip bütün gücünü, direncini bir anda tüketsem ve üzerinde duran tomar tomar paraları alsam dedi.. Sonra vazgeçti bu düşünceden. Gerçekleşmeyecek hayallerle düşünüp moralimi daha da bozmamalıyım dedi. Açtı, neyi görse saldıracak bir ruh haline giriyordu. Sigarasını ateşleyip ateşlememe arasında kaldı. Açlıktan karnından sesler geliyordu. İçse belki kusar ve daha da kötü olmaktan korkuyordu. Midesi bulanacaktı ama içinde bir şey olmayınca daha da kötü olurdu. Tekrar başını yastığa gömüp hayaller âlemine daldı. Bir lokantadan karnı tok çıkıp bir bisikletle parkları dolaştığını hayal etti önce. Bisiklet belki onun sevincinin bir sembolü olduğundan bisikleti düşündü. Neden bir arabayı düşünmedim diye bir düşünce geçmedi aklından ama bisiklet belki de bir mutluluğunun sembolüydü onun için. Bilmiyordu bunu, düşünmedi sembolleri, anlamları, imgeleri… Bir süre parkları dolaştıktan sonra durup bir kahvehaneye geçmek ve orada konuşulan her şeye kulak kesilip notlar tutmayı düşündü. Notlarına türlü türlü şeyler yazacaktı… Kimisi akşam dövdüğü karısını anlatacaktı, kimisi yeni doğan çocuğunu, kimisi evlenmek istediği kadını, kimisi yeni gireceği işi, kimisi haylazlıklarını, kimisi yalnızlıklarını anlatıp duracaktı. Diğer taraftan ülke sorunlarını dinleyecekti, İstanbul ve ülkede nam salan kabadayıları, kumarhane sahiplerinin raconları da elbette düşecekti muhabbetlere, oradan da kağıtlara.. Gazete köşelerinde iş arayanlar da oturur muydu kahvehanede? Otururlardı elbette. Kendisi de hikayeleri not alacaktı.. Gözlerini odasında tekrar gerçeklere açınca bu düşünceden de vazgeçti. Bir gece kulübesinde olduğunu hayal etti. Sol ya da sağ elini kaldırmayı hayal etti. Fark etmezdi onun için hangi elini kaldırdığı sadece eğlenmek, karnı tok bir şekilde çılgınca eğlenmeyi hayal ediyordu. Bulutları kendine basamak yapıp yarabilirdi bütün yıldızları, gezegenleri. Güneş de yakamazdı o zaman Ulaş’ı, dev göktaşlarını elinin tersiyle de itebilecekti. Gözlerini kapatıp başını omuzlarından geriye doğru çekip çılgınca oynamak, hiç durmadan, hiç nefes almadan kendi başına ritimsiz ve ahenksiz oynamak istiyordu.. Gözlerini tekrar odasında gerçeklere açtı ve ne yapacağını bilemeden yerinden kalktı mutfağa doğru gitti. Yalnızdı ve dolap en soğuk yüzüyle karşıladı...

Hazırlanmaya başladı, üzerine hiç dikkat etmeden bir şeyler aldı. Sokağa fırladı, sokak kalabalıktı, sokak nefes alıp veriyordu, sokak herkesin korkusuzca gezeceği bir yer değildi. Anarşizm ve faşizm kavgası sokaktaydı. Gece sığınak değil bir kaçıştı. Ama öğle vaktiydi ve güvenli olduğunu düşünüyordu. Herhangi bir marketten geçerken dışarıda duran meyve-sebze kasalarına yaklaşıp bir iki domates, biber, salata veya başka bir şeyler de olabilir hemen ellerini uzatıp, kaçırıp bir köşede yemek istiyordu. Bunu canı pahasına yapacaktı ama nasıl? Hırsızlık yapmak hak yemektir diye bir düşünce geçti kafasından. Sonra bu hırsızlık değil adil olmayan durumda adaleti sağlamaktır dedi kendi kendine. Kendini böyle ikna edebildi, etmeliydi. Hırsızlık yapmak için böylece kendini cesaretlendirebilirdi. Ama bunu nasıl dışarıya anlatabilecekti ki.. Anlatsa dahi anlarlar mıydı? Birisi çıkıp her aç olan çalsa memleket ne olacak dese ve onun peşinden binlerce paralı, tam para ümidini taşıyan yarı paralı ve yarı para ümidini taşıyan parasız insan koşmaz mıydı? Etraf dolandırıcılarla, hırsızlarla kaynıyordu. Köylerden şehirlere ekmek peşinden gelen nice insan telef olup gidiyordu. Kimisi para kazanıp köyüne evlenmek için dönmeye niyetliydi, kimisi babasının borçlarını ödemeye niyetliydi, kimisi ailesine para göndermeye niyetliydi, kimisi kendine yeni bir hayat kurmaya niyetliydi, kimisi kan davasından kaçıp şehre sığınmıştı... Herkes bir dertle gelmişti İstanbul'a.. Sokaklar dert yanıyordu, İstanbul bir canavardı, öldürmeye, ağlatmaya hazır bir canavardı. Polisler canavardı, halk canavardı, ama ortada canavar yoktu. Köylüler dolandırılıyor, şehirliler ise en kurnaz rollerine bürünüyordu. Sokaklar bölüşmüş, bölüştürülmüş; caddelerin bir tarafı alınmış diğer taraf savaş yeriydi. Onların dışında duranlar ise dava uğruna her yeri yakıp yıkmaya gönüllü birer nefer-idiler. Duvarlara direniş yazıları yazılıyordu. Köylü-emekçi yazıları, faşizm yazıları, şeriat yazıları, laikçi yazıları... Her türden yazılar vardı. Kim haklı, kim haksız bilemiyordu. Bilmek istemiyordu. Başını bunlarla yoracak ne zamanı ne de kafası vardı. Basit düşünüyordu çünkü basit yaşadı. Karın doyurmak meseleydi ve karnını doyurmak istiyordu. Bir grup insan bir duvarın kenarında oturmuş yemek yiyorlardı. Hallerinden belliydiler, işçilerdi. Yanlarına yanaştı, açım demeden işçiler yemeğe davet etti. Oturdu sofraya birlikte yemek yediler. Yemek yerken işçilerden biri onun lokmalarını sayıyordu. Bir lokma fazladan alsa sanki yemek biter ve aç kalacak gibi bir korku taşıyordu. Gözü onun lokmalarındaydı. Bir başka işçi bunu fark etti ve onu gözleriyle uyardı. Ne de olsa aynı toprağın insanlarıydılar ve birbirlerini anlıyorlardı.. Karnı doyduğu için mutluydu. İşçilerden birine ben de çalışmak istiyorum burada, siz ne iş yapıyorsanız ben de o işi yapmak istiyorum dedi. İşçiler biz bilmeyiz onu patron bilir dediler. Öğle paydosu biter bitmez patron gelecek ona bir sor istersen dedi işçilerden en yaşlısı, hallinden belliydi ki en tecrübelisi de o idi. Beş dakika geçmeden geldi patron. Hızlıydı, takım elbisesi ayna gibi parlıyordu, bakışları sertti. İşçilere baktı sonra duvara baktı, ''duvar bitmemiş siz burda ne halt yiyorsunuz, yevmiyeyi iki katına mı çıkaracaksınız'' diye biraz azarladı. En yaşlı olan patrona karşı eli bağlı bir şekilde durumu izah etti ve patronu gülümsetmeyi de başardı. Yeni gelen genci de söyledi. Patron hiç düşünmeden kabul etti. Ve öğleden sonra çalışmaya başladı. Gün bitiyordu, akşama alacağı üç beş kuruşla iki günlük yeme içme parasını çıkardığını düşünerek mutlu bir yüz ifadesi yerleşti her hücresine..


Akşam işçilerle beraber oturup beklemeye koyuldular patronu. Bir saat önce patron iş sahibine gidip yevmiyeleri alacaktı ama daha gelmedi.. Beklediler gelmedi, beklediler gelmedi... Yatsı oldu, yatsı bitti. Ama patron gelmedi, gelmiyordu bir türlü. İşçiler, ''eve gidelim, yarın sabah yine geliriz buraya, patronun işi çıkmıştır'' diyerek dağıldılar. Karnı acıkmıştı, dükkânlar kapanıyordu tek tek. Karanlığı bir mağara sığınağı gibi gördü. Bir marketin önünden geçerken, marketin içine kasaları taşıyan tek bir işçi vardı. Market işçisi, marketin içindeki kasaları düzenliyordu, dışarıda bir domates kasası duruyordu. Gözüne kestirdi, kaçıracaktı o kasayı. Fazla gecikmeden hızlıca kasaya koştu. Aldığı gibi koşmaya başladı kasayla. Bir yandan kaçırırken diğer yandan bir kasa domatesin ona kaç gün yeteceğini düşünüyordu. Kaç kez somunla domatesi yiyeceğini düşünüyordu. Sabahları tok karnıyla rahat bir sigara da içecekti… Koşarken düşünüyordu bunları. Domatesler de kan kırmızısı gibiydi, belli ki köy domatesleri, belli ki taze domateslerdi. Market işçisi peşine düştü. Olabildiğince hızlı koşuyordu fakat ayağı kaldırımla yolun arasındaki boşluğa denk geldi, bütün hızıyla düştü. Hemen toparlanıp birkaç domatesi eline aldı, tekrar koşmaya başladı. Market işçisi, Ulaş’ın peşinden gitmekten vazgeçip domatesleri karanlıkta toplamaya çalıştı. Küfürler yağdırıyordu hırsıza, bunu patronuna nasıl açıklayabilecekti? Geride marketi açık kalmıştı, patlamamış domatesleri kırık kasaya toplayıp markete doğru hızlı adımlarla yürüdü. Markete vardı ve marketteki eşyaların yerli yerinde olduğundan emin olmak için hemen her yanını dolaşıp her yeri kontrol etti. Şükürler olsun dedi ve hemen orada duran sandalyeye attı kendini. Gece tenhaydı. Sokak aralarında kayboldu. Eve ilk suçuyla döndü. Hukukçu olmakla, hırsız olmak arasında duran o ince çizgide yürüyordu. Belki de böyle daha iyi bir hukukçu olabilirdi. Açlığı görmeyen hukukçu, tam bir hukukçu olabilir miydi? Olmazdı elbette. Kan/ter içinde kalmıştı, hem korku hem de tarif edemediği inanılmaz bir duygu vardı üzerinde. Odasına geçti gaz lambasını yaktı ve domatesleri yemeğe koyuldu. Yedikten sonra yatağının başında oturup birkaç dal sigara içti ard arda. Sabah alacağı paranın ümidiyle uyudu...


Evin sessizliği, sabahın şerri, ruhun sıkıntısı, bedenin zayıflığı, zamanın uzunluğu, kalbin sabırsızlığı, kabusların işkencesi doluşmuştu odaya.. Bütün korkuların, arzuların, özlemlerin, isteklerin içinde gözlerini tekrar hayata yani gerçeklere açan Ulaş. Ulaş, neredeydi? Kimdeydi? Ulaş, dünyanın neresindeydi? Ulaş'ın varlığı ile yokluğu insanlara anlam veriyor muydu? Verse dahi ne zaman ve nasıl verecekti? Ulaş, elbette bunları düşünmüyordu, elbette bu soruların farkında değildi ama yaşıyordu, içindeydi. İçinde olduğundan dolayı nerede olduğunu da bilmiyordu ya... Birisi Ulaş'ın hem içini hem de dışını görerek gözetleseydi dışarıdan, Ulaş'a söyleseydi bütün olup bitenleri.. Ulaş inanır mıydı? Tanrı hangi eliyle dokunmuştu Ulaş'ın hayatına? Ulaş, sadece sabah gözlerini açtı yatağında, aylardır yıkanmamış kirli yatağından, haftalardır yıkanmamış elbiselerini giymeye çalışıyordu. Aklından geçen tek düşünce yarım yevmiyesini almak ve bir güzel karnını doyurmaktı. Manayı aramıyordu, zira kendisi manaydı.


Suat Karasaçan ise derslerine yetişme heyecanıyla yataktan çıktı. Gece boyu ders çalışmıştı. Yorulmuştu ve şimdi de derse yetişmeye çabalıyordu... Bütün gece ders çalışıp sokakları kirletenlere karşı mücadele vermek istiyordu. Sokakları savaş alanına çeviren anarşistlerden nefret ediyordu. Ülkede var olan en büyük tehdit önce anarşizmdi sonra hırsızlık sonra gettoya dönmüş mahalleleri medenileştirmek, iyileştirmek bunlara yönelik önlem niteliğinde kanunlara ya da mahkeme kararlarına imza atmaktı. Haklıydı, sokaklardan geçilmiyordu. Her yerde ölümler, cesetler, öldürmeler, intiharlar, çılgınlıklar, cinnetler, haraç kesenler, kabadayılar, mafyalar, çeteler, askerler, polisler... Bu sokakların bir an önce temizlenmesi gerekiyordu. Suat, geçmişte tokat yediği sokaklardan intikam almak istiyordu. Artık intikamını kişisellikten çıkarıp memleket meselesine dayandırmıştı. Medeni duruşu, üslubundaki naziklik, efendi tavırları, ağır başlılığı ile hocaların ve arkadaşlarının gözdesiydi. Her türlü örgüt Suat'ı kendi safına çekmek istiyordu ama o hepsini geri çeviriyordu. Hiç şüphesiz korkusuzdu, cesareti ile de ön plandaydı. Memleketin en gözde kurumuna girecek, en hızlı yükselecek olan ender adaylardan biriydi. O nedenle derse geç kalmamıştı hiçbir zaman ve hiçbir zaman notsuz, hazırlıksız gelmemişti derslere. Askeri düzen Suat'ta tezahür ediyordu. Üzerini hızlıca giydi, pijamalarını özenle düzenli bir şekilde dolaba yerleştirdi. Kalemlerini aldı, notlarını çantasına sıkıştırdı, anahtarları her zaman çantasındaydı. Giyinip çıkması on dakikadan az sürdü. Bu da olağan-dışı bir durumdu Suat için ve yeterli bir şekilde hazırlanıp hazırlanmadığı sorusu kafasını meşgul etse de çıktı evden.


Evin altında işlek bir market vardı. Marketten meyve suyunu, peynirini aldı, hemen diğer yanında duran pastaneden simidini aldı ve otobüs durağına geçti. Otobüs durağında beklerken kahvaltısını yaptı. Otobüs geldi, bindi ve otobüste eksik bir şeyler var mı endişesi ile korkusunu bir anda yaşayarak çantasını kontrol etti. Unuttuğu veyahut eksik bir şey yoktu. Dersin olduğu sınıfa girince sınıfı boş buldu. Kantine indi, bir çay içmek istiyordu canı. Sabah kahvaltısını çaysız yaptığından midesini iyi hissetmiyordu. Kantinde çayını alıp oturacak bir yere aradı. Köşede boş bir yeri bulur bulmaz oraya yöneldi. Tam oturacakken yanından geçen birisi ona omuz atarak geçti. Çayı yere döküldü, hiç ses etmeden geriye dönüp baktı. Baktığı yerde kendisini korkunç bir şekilde kestiren uzun saçlı, top sakallı, esmer yüzlü bir gençle göz göze geldi. Suat ''abi biraz daha dikkat etseydin, az daha sıcak çay üzerime dökülecekti'' der demez karşıdaki hazırlamıştı lafını. Kalın ve gür bir sesle ''etmezsem ne olacak lan''.. Suat, üzerine gitmek istedi fakat ideallerini düşündü ve geri çekildi hiçbir şey demeden. Türkçesinden belliydi ki adam Kürt'tü, bu da potansiyel bir tehdit anlamına geliyordu. Suat'ın kaybedecekleri vardı. Hiç şüphesiz ki orada bakan kişinin de idealleri vardı ama önem derecesi değişiyor. Suat, şahıslarla muhatap olup ideallerinin gerisine düşmek istemiyordu.. Onun ideali ülkenin en üst makamlarında oturanları muhatap alıp, onları yenmekti, yıkmaktı ve kendi düşüncesine göre toplumu biçimlendirmekti. Bütün bunları düşündü, biraz bekledi sonra tekrar bir çay daha aldı. Oturdu boş bulduğu ilk yere çayını yudumlarken ağzı biraz yandı. Elleri ve parmakları hala titriyordu, içi öfkeyle, kızgınlıkla doldu bir an.. Onu orada boğazlasaydı hiç pişman olmazdı ama yapmadı, yapamadı. Zayıftı, kaybedeceği çok şey vardı. İdealler bazen insanı çok zayıflatıyor diye düşündü.. Bir kalem ve defter çıkarıp karalamaya başladı.. Başlığı atmıştı çoktan: ''İdeallerin Büyüklüğü ve İnsanın Zafiyetleri'' başını kaldırmadan yazmaya koyuldu. Öfkeyle, hırçın bir şekilde yazıyordu. Yazmak ona kuvvet veriyordu, avunacak en büyük tesellisiydi. Omuzuna dokunan bir elle kendine geldi. Sınıf arkadaşı Resul idi. Resul'le merhabalaştıktan sonra sınıfın neden boş olduğunu sordu. Resul de hocanın 1 Mayıs etkinliğine katıldığını söyledi. Suat, hocanın dersleri boş verip böyle bir etkinliğe katıldığı bilgisi karşısında apışıp kaldı. Ki, hoca derslerinde bir dakikayı bile boş geçirmiyordu. Derslerini sıkı sıkı işliyordu, hocanın bir felsefesi vardı kendine şiar edindiği: ‘’Ülkesini en çok seven, işini en iyi yapandır’’ sözü onun için her şeyi özetliyordu… Böyle bir hocanın gün süresince bütün derslerini bırakıp alana gitmesine önce inanmadı sonra bilginin kaynağını sordu. Resul de ''ocakta toplantıdaydım, ocaktakiler söyledi, onların eli uzun oğlum, biliyorlar''.. Resul'un söyledikleri karşısında ve biraz önce yaşadığı olay karşısında daha da öfkelendi, daha da kızgınlıkla doldu... Kendi kendine ''hoca da dersleri bırakıp alana gidiyorsa ya bunlar çok güçsüzleştiler ya da çok güçlüler ki kendilerini korumaya bile ihtiyaç duymuyorlar'' dedi. Resul bunu duyunca ''öyle, bizimkiler çalışmıyor, okumuyor abi'' diye sitem etti. Bir anda sessizlik oluştu aralarında. Resul, Suat’a bakarak neler yazdığını sordu. Suat, hiçbir şey demeden devam etti yazmaya. Resul, biraz daha sessiz kaldıktan sonra tekrar Suat’a bakarak ‘’Suat senin aramızda olmaman, ocakta bulunmaman büyük bir kayıp, gel bize katıl. Bizim senin gibi okuyan, çalışan, uğraşan kişilere çok ihtiyacımız var’’ dedi, kendinden emin bir dille… Resul, böyle amaçları peşinden koşan, didinen bir arkadaşla arkadaş olmaktan gurur duyuyordu. Bir de kendi davasına çekebilseydi ömür boyu onunla dost olup asla bırakmamaya kararlıydı. Böyle insanlarla kolay kolay tanışılmıyor olduğunun farkındaydı ve bu şansını kullanmak için çırpınıyordu. Dört yıl boyunca hiç bıkmadan, usanmadan davet ediyordu. Suat, biraz durup bekledikten sonra Resul’e baktı ‘’abi, ben böyle iyiyim sizi anlıyorum hatta iyi işler yaptığınızı da biliyorum ama ben tek kalmak istiyorum’’ dedi. Suat’ta kendinden emin bir şekilde konuştu ve kesin bir yüz ifadesiyle dile getirdi. Resul, tekrar selam verip yerinden kalktı ve çıktı kantinden. Suat, ardından uzun uzun baktı, düşündü, tekrar yazıya gömüldü daha hızlı düşünüyor, daha hızlı yazıyor, daha hızlı öfkeleniyordu... Okumak, çok okumak; düşünmek, çok düşünmek; çalışmak, çok çalışmak... Bütün hayatını bu doğrultuda çiziyordu.


Ulaş, evden hızlıca çıktı… Güzel yapılmış bir kahvaltının hemen arkasında iyi sarılmış bir sigara içmek onu gün içinde iyi hissettirmesine yetecekti. Evden çıkınca kalabalığa karıştı. Hızlı adımlarla dün çalıştığı yere gitti. Vardığında diğer işçilerin çoktan bekliyor olduklarını gördü. Kimisi simit yiyor, kimisi çayını yudumluyor, kimisi sigara sarıyor, kimisi sigara içiyor, kimisi başını iki avucunun arasına yerleştirmiş caddeye bakıyor, kimisi duvarın kenarında oturmuş aralarında konuşuyorlar.. Vardı ve selam verdi. İşçilerden birkaçı başını sallayarak karşılık verdi. O da bir köşeye geçti beklemeye koyuldu. İşçilerin halini süzdü, kimsede neşeli bir yüz görmedi. Ulaş da oturup okulunu düşündü, son senesiydi. Mayıs ayının sonunda finalleri vardı ve finallerden sonra rahatına bakabilecekti. Öyle ümid ediyordu. Köyüne döndüğünde belki de bir avukat olarak dönebilecekti. Dersleri iyi olmasa da sınıfı geçmesi ve mezun olması ona yetiyordu şimdilik. Bütün hayatı boyunca duvarda, inşaatta, fırında, bahçede çalışmayacaktı ya. Babasına da yardım ederdi böylece, edebilirdi. Böylece önce kendi karnını doyuracak, sonra aileninkini sonra da varsa bir düşüncesi gezebilecekti istediği yerleri. Başka derdi yoktu, olmaması gerekiyordu. Çünkü gözlerini açtığından beri yoksulluk vardı, bir ekmeği kazanmanın derdi vardı. Bütün derdi bu olunca herhangi bir düşünce ve fikir peşinden de koşamadı. Düşünceler ve fikirler karın tokluğundan sonra başlayan bir şey. Bekliyor, okulun biteceğini düşündükçe ara-sıra gülümsüyor kendi kendine. İstanbul’un güzel bir yerinde bir daire tutacağım dedi, daireyi bürom olarak kullanacağım, ayda on dava alırsam bu işi götürürüm diye düşündü. Belki de Ankara’da kurulmuş olan barolar birliğine üye olacaktı, baronun amaçları ve faaliyetleri hoşuna gidiyordu. Genç bir baroydu altı yedi yıllık ya vardı ya da yoktu. Genç olduğu için şimdiden orada yer almak istiyordu. Hızlı yükselirdi, daha çok para alabilecekti. Düşünüyordu bütün her şeyi. Ama şu iki ayın geçmesini bekliyordu. Mayıs-Haziran bir geçseydi. Bir an önce kavuşsaydı sonuna..


Bekliyorlar, bekliyorlar… Hemen duvarın dibinde oturan bir işçi içlerinden en tecrübeli ve yaşça en büyük olan işçiye seslenerek ‘’Ali abi bunlar gelmedi, bunların yerini yurdunu da bilmiyoruz, daha ne kadar bekleyeceğiz böyle’’.. Soru Ali abiyi sıksa da ümitli olmaya çalıştı, biraz gülümsedi, geriye dönüp soruyu soran zayıf, esmer işçiye baktı ‘’gelecekler, gelmez olurlar mı, patronumuz iyi adamdır, disiplinlidir. Patron gelmemezlik etmez, gelip en azından bizi bilgilendirir’’ dedi. Buna kendisi inanıyor muydu hiç bilmiyorum ama bu sözleri ettikten sonra işçi derin bir nefes çekti ya.. Yaşlı işçi bir sigara daha yaktı. Ayakta bekliyordu, patronun gittiği yöne bakıyordu. Belki tekrar oradan döner, bilmiyoruz. Dakikada yüzlerce insan oradan görünüyor, geliyor ve geçiyor.. Sanki herhangi bir surat kaçırırsa patronu kaybedecek gibi bakıyordu. O gelen insanlardan biri de patron ve patronun yüzünü ilk o görmek istiyordu. Belki de patron oradan görünür de duvara bakarsa bizim burada olduğumuzu da görsün gibi bakıyordu. Bir süre sonra korkmaya başlamış olmalı ki yerinde duramaz oldu ve gidip gelmeye, etrafımızda volta atmaya başladı. Bir sigara daha yaktı. Orada bulunan yirmi işçinin gözü yaşlıdaydı, çünkü o bu işi bulmuştu ve onları yaşlı işçi çağırmıştı. Bekliyoruz, sigaralar yanıyor, son paralarla son çaylar alınıyor, ağaçların gölgeleri kısalıyor, herkesten sesler yükselmeye başladı. İşçilerden biri yaşlı işçiye doğru yanaşarak, yaşlı adamın ellerinden tuttu ve yüzüne zavallı bir ifadeyle baktı, ağlamaklı konuşmaya başladı ‘’abi yemin billah üzerimde beş kuruş yok, on gündür bu işte çalışıyoruz, bütün biriken paramı de bu on günde yediğimize, içtiğimize harcadım, şimdi bir çay yok ki içeyim’’ diye sitem etti. İki dizinin üzerine çömelip ağlamaya başladı. Diğer işçilerden bazıları kızmaya başladı, bazıları bağırmaya, bazıları da izlemekle yetindi. Gücü kuvveti yerinde olduğu görünümünü dışarıya veren heybetli duruşuyla insanları etkileyen işçilerden biri yaşlı işçinin üzerine yürüyerek ‘’ulan bu işi alırken yerini yurdu hiç mi sormadın, dolandırıcı mı değil mi hiç mi bakmadın. Sen nasıl bir işçisin sen nasıl bir iş buldun bizi de kendini de yıprattın, öldürdün be’’ yaşlı işçi ile diğer işçinin arasına diğer işçiler girdi. Sinirler gerginleşti, öfke kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Artık yaşlı işçiye yaşından ve tecrübesinden dolayı bir güven kalmadığı gibi bir bağlılık da kalmadı. Saygınlığını da hepten kaybetti. İşçilerden biri on dokuz yaşındaydı, yerinden kalkıp Ali abinin karşısına geçti ve yüzüne bakarak ‘’Ali bizi mahvettin’’ diye bağırdı. Kimse ne yapacağını bilemedi, tartışmaya başladılar aralarında… Kim ne diyor, neyi konuşuyor anlaşılamıyordu.

Ulaş, baktı ve tekrar dolandırıldığını iyiden iyiye anladı ve terk etmek için yerinden kalktı, ardına bile bakmadı. Biraz uzaklaşınca işçilerin daha şiddetli tartıştıklarını duydu ve seslerden biri kulağına geldi ‘’Ali bizimle oyun oynadı, o da bu dolandırma işinin içinde’’ dedi. Ulaş bunu duyunca tekrar döndü. Bu defa kim tarafından dolandırıldığını biliyordu ya.. Peşini bırakmamaya kararlıydı. Gerçekten dolandıran kişi belli miydi…

Mükemmel kadın olmayın.
İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur..….
Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar..
Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında, iyi bir iş yapmış olmaz.
Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan, düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın, karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.
İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır
Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz.
Armut piş, ağzıma düş..
İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez..
Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır.
Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir.
Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir.
Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur.
İşin garip tarafı, bu yapıdaki kadınların ilişkileri, genellikle hayal kırıklığı ile biter.
En çok aldatılan, terk edilen kadınlar, kusursuz kadınlardır.
Neden aldatıldıklarını anlayamazlar.
Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar, kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır.
“Benim neyim eksikti”
Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır, hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.
İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur.
Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. ,
Çaba göstermek uğraşmak için ortada sebep bırakmaz.
Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar.
Çevrenizdeki insanları bir düşünün.
İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok mu
Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin.
Hazır bir hayat.
İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı, tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır.
İnsani egonuz zarar görür..
Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir.
Sürekli başkaları için yaşamak,onların ihtiyaçlarını gidermek, onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak, hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar.
Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek, gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek, karşı taraftan alkış ve takdir almaz.
Düzenli olarak bunlar yapıldığı için, görevmiş gibi algılanır ve kıymeti bilinmez.
Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir.
Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar. ilişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir.
Mükemmel kadın mutlu olamaz.
Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.
İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur.
Mükemmellik, insana ait değildir.
Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın..
Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar.
Sevgiyle kalın…
Candan Ünal (kadınlar günününüz kutlu olsun )...

Slh TRHL, Hz. Muhammed'i inceledi.
 08 Mar 00:44 · 7/10 puan

Es-Selam..
Kitabı okudum ve özellikle hadis bölümüne geldiğimde en büyük eksikliğin sahih olup olmama noktasında ''Tahrîc'' yapılması gereğini hissettim.
İncelemelere baktığımda da arkadaşlarımız teknik bakımından gerekli bilgileri vermişler, bu yüzden içeriğe hiç dokunmadım.
Şu şekilde bir yöntem izledim;
Önce hadisleri klasik kaynaklarda tarama yapıp sahih olup olmadığına baktım,
varsa değişik varyansları kaynaklarda olduğu gibi aldım,
hadis zannı ile yazılan ayetlerin metinlerini yazdım,
açıklama bölümünde mümkün mertebe bilgi vermeye çalıştım,
ve çalışmayı 'usul olmadan esas olmaz' prensibi doğrultusunda usul-ü hadis ilkeleri kapsamında değerlendirdim.
Dil sürçer, Kalem de , göz de bakış açısı da...
İnsan gibi.
Var ise bir hatamız affola.

Keyifli okumalar...

-"Hurma ağacının altında uyumuş olan Hz. Muhammed uyanınca, elinde bir kılıçla habersizce başucunda dikildi ve; "Ey Muhammed, seni benden kim kurtaracak?" dedi. Hz. Muhammed: "Allah!" diye cevap verdi. Dü'sûr'un kılıcı yere düştü. Onu Rasülullah aldı ve; "Asıl şimdi seni benden kim kurtaracak?" dedi. Dü'sûr, "Hiç kimse!" dedi. Rasülullah onu serbest bıraktı ve "Kalk işine git" dedi. Dü'sûr giderken, "Sen benden daha hayırlısın" dedi. Resul-i Ekrem: "Ben buna senden daha hak sahibiyim" dedi. Dü'sûr: "Ben de Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin Allah'ın Resulü olduğuna şahadet ediyorum" diyerek Müslüman oldu. Hz. Muhammed'in de en sadık arkadaşlarından biri oldu."(l).( Ahmet Davutoğlu, Sahih-i Müslim tercüme ve şehri. )
AÇIKLAMA: Bu rivayet Asım KÖKSAL ın İslam Tarihi isimli meşhur eserinde de geçmesine rağmen hadis literatüründe böyle bir hadise şerife rastlamadım.
Bu yüzden sahih bir kaynaktır diyemiyoruz.

-Allah'ım! Sana olan sevgimi, bana bağışla. Sevdiklerinin sevgisini de kalbime koy. Öyle yap ki, ben senin layık Tolstoy bildiğin, sevdiğin işlerin uygulayıcısı olayım. Öyle yap ki, senin sevgini benim için, bana, aileme ve servetime olan sevgimden üstün eyle." "Allah'ım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli istiyorum. Allah'ım! Senin sevgini nefsimden, ailemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl."(2). Tirmizi, Davut 74. -SAHİH-
-"Hakikat insanlar için ne kadar acı olsa da, hakikati söyleyin!"(3). Tirmizi, Fiten 26. -SAHİH-
-"Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et." Bir adam: "Ya Rasülallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?" dedi. Resul-i Ekrem: "Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir" buyurdu.(4) Buhari, Mezalim 4 –SAHİH-
- "Kim bir hayır işlerse, ona onun on misli vardır veya daha da artırırım. Kim bir kötülük işlerse, ona da onun misli vardır. Ya da tamamen affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım; kim bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım. Kim bana hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla dünya dolusu günahla gelirse, ben kendisini o kadar mağfiretle karşılarım." (5). Müslim, Zikir 22 –SAHİH -
- "Bir insanın gerçek zenginliği , onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir.."(6). Kütüb-i Sitte.
AÇIKLAMA:
Hadis Literatüründe Kütüb-ü Sitte diye bir kaynak muteber değildir.

- "İhtiyaç içinde bir mümine darlıkta olmasına rağmen ve gönülden yardım eden bir mümin Allah’ın rızasını umabilir."(7). Tergib ve Terhib Tercümesi
Tergib ( İyiliklere teşvik ) –Terhib ( kötülüklerden sakındırma ) hadis kitabı Münziri’nindir ve bu eserde maalesef zayıf rivayetler de mevcuttur. Bu bağlamda hadisin de sahih olduğuna dair delil mevcut değildir.
- "Allah rızası için incitici ve alaycı söz duyup ve buna sabreden bir kişi Allah katında en sevimlisidir.."(8). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz."(9).Buhari İman 7, Müslim İman 71-72 –SAHİH-
- "Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet ise, nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmışhr."(10).Buhari Rikak 28 –SAHİH -
- Allah Teâlâ buyurmuştur ki: "Ey insan! Yalnız benim kanunlarıma uysan, bana uyar ve benzersin. ‘’Ol dersin o da olur..."(11) kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.

-Yani aşırı yemek yiyerek ve içerek kendi nefislerinizi öldürmeyin."(12). Tergib ve Terhib Tercümesi.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "Allah arzı yarattığı zaman, arz sallanmaya (tıpkı bir hurma ağacı gibi sağa sola) yalpalar yapmaya başladı, bunun üzerine dağlarla onu sabitleştirdi ve böylece arz istikrarını bvıldu. Melekler dağların şiddetine hayrette kaldılar. "Ey Rabbimiz, dediler, dağlardan daha şiddetli bir mahlûk yarattın mı?" "Evet, buyurdu. Demiri yarattım." "Demirden daha şiddetli bir şey yarattın mı?" dediler. Hak Teâlâ: "Evet! Dedi. Ateşi yarattım." "Ateşten daha ağır bir şey yarattın mı?" diye yine sordular. Hak Teâlâ: "Evet, dedi, suyu yarattım!" "Sudan daha şiddetli bir şey yarattın mı?" dediler. Hak Teâlâ tekrar cevap verdi: "Evet, rüzgârı yarattım." "Rüzgârdan daha şiddetli bir şey yarattın mı?" diye yine sordular. Hak Teâlâ: "Evet insanoğlunu yarattım" dedi ve devam etti: "Eğer o, sağ eliyle sadaka verir, sol eli görmeyecek kadar gizlerse (daha şiddetlidir)."(13). Tirmizi, Tefsir, Muavvizateyn 2
AÇIKLAMA:
Böyle bir rivayete rastlamadım bu yüzden soru işareti ?

-Allah Teâlâ buyurur: "Ben, gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim ve insanı yarattım."(14)El-Acluni, Keşfül-Hafa 132.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "Kimseyi kırma. Biri seni kırar ve ayıplarını, kötülüklerini açığa vurursa, sen de onun kötülüklerini açıklayıp yayma."(15) Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.

- Hz. Muhammed "Allah Teâlâ bazı şeyleri farz kıldı, onları ihmal etmeyin. Bazı günahlara yaklaşılmaması için sınırlar koydu, o sınırları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, o haramları çiğnemeyin. Bazı şeyleri de unuttuğu için değil size olan merhameti sebebiyle dile getirmedi, onları da araştırıp kurcalamayın."(16).Darekutnı, Es-Sünen 184.
AÇIKLAMA: Delil yeterli değildir.Darekutni de de zayıf rivayetler mevcuttur.
- "Kim Allah'ın yarattıklarına karşı merhametli olursa, Allah da ona merhametli olur. İnsanların iyilik ve kötülüklerine bakmayarak onlara iyilik et. Başkalarına iyilik yap ki kö- tülüklerine engel olasın" (17). Tirmizi, Birr 16 -SAHİH- tir.
- "Hz. Muhammed'den sordular ki: "Dinin esası ne üzerine kurulmuştur?" O da şöyle cevap verdi: "Kendiniz için istediğinizi başkaları için de isteyin; kendiniz için istemediklerinizi başkaları için de istemeyin." (18). Buhari İman 6, Müslim İman 71 -SAHİH- tir.
-"Bir Müslüman'ın samimiyetinin ölçüsü, onun gücünün yetmediği şeylerde çaresiz kalmasıdır." (19) Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
- "Allah Teâlâ, her iki tarafına duvarlar yapılmış birtakım yollar yapmış, duvarların üzerlerinde perdeler asılmış, açık kapılar kurulmuş, bir yol yapmıştır. Bu yolun başlangıcında durmuş bir bekçi, kapılara doğru gidenlere şöyle diyor: "Doğruca gidin ve hiçbir tarafa sapmayın." Sonra yukarıda duran bekçi: "Şu kapıdan içeri girmeyin, yoksa içine dü- şersiniz." Bu yol, hayat yoludur. Açık kapılar Allah Teâlâ tarafının tehlikeli görülmüş amellerdir. Kapıları kapatan perdeler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Birinci bekçi Allah'ın kelâmıdır. İkinci bekçi ise, her insanın kalbindeki Allah korkusudur." Tolstoy (Ç.n.: Tolstoy'un derlemesine koyduğu bu hadiste tercü- me ve nakil hatası ile ilaveler var. Hadisin kaynağından yaptığımız tercümesi şöyledir.) Bir adam; "Sırat-ı müstakim (doğru yol) nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber ona şu cevabı verdi: "Hz. Muhammed, bizi sırat-ı müstakimin bir başında bı- raktı. Bunun öbür ucu ise cennete ulaşmaktır. Bu ana yolun sağında ve solunda başka tali yollar da var. Bunlardan her birinin başında bir kısım insanlar durmuş oradan geçenleri kendilerine çağırıyorlar. Kim bu dış yollardan birine saparsa, yol onu ateşe götürecektir. Kim de sırat-ı müstakime (dosdoğru yola) giderse, o da cennete ulaşacaktır." İbnu Mes'ud bu açıklamayı yaptıktan sonra şu âyeti okudu: "İşte bu benim sırat-ı müstakimimdir, buna uyun. Başka yollara sapmayın, sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırırlar..."(20). En’am, 6: 152
AÇIKLAMA: Delil yetersiz olup İsrailiyattan olma ihtimali mümkündür.
- "Her Müslüman'ın sadaka vermesi gerekir" buyurdu. Kendisine: "Ya bulamayan olursa?" diye soruldu. "Eliyle çalışır, hem şahsı için harcar, hem de sadaka verir" cevabını verdi. "Ya çalışacak gücü yoksa?" diye soruldu. "Bu durumda, sıkışmış bir ihtiyaç sahibine yardım eder" dedi. "Buna da gücü yetmezse?" dendi. "İyiliği veya hayrı emreder" dedi. "Bunu da yapmazsa?" diye tekrar sorulunca: "Kendini başkasına kötülük yapmaktan alıkoyar. Zira bu da bir sadakadır" buyurdu.(21) .Buhari, zekat 30, Edep 33 -SAHİH -tir.
- "Şehvetle bakmak zinadır. Erkek olan meclise bir kadı- nın kendini göstermek için süslenip gitmesi ve ihtirasla bakması da zinadır."(22).Müslim Kader 20, Ebu Davut, Nikah 44 -SAHİH- tir.

- Hz. Muhammed Vâbisa İbni Ma'bed diyor ki, Resul-i Erkem'in huzuruna varmıştım. Bana: "İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?" dedi. "Evet" dedim. O zaman şunları söyledi: "Kalbine danış." "İyilik, kalbin uygun gördüğü ve yapılmasını onayladığı şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları sana yap diye nice nice fetvalar verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandı- ran şeydir."(23). Ahmet B. Hanbel,Müsned 227-228- SAHİH- tir.
-"İman etmedikçe cennete giremezsiniz ve Allah rızası için birbirnizi sevmedikçe kamil imana ulaşamazsınız." (24). Tirmizi, Kıyamet 46. Müslim, Cennet 63 -SAHİH -tir.
- "Alçakgönüllülük ve tevazu imandandır, boş sözler ve boş ameller riyakarlıktandır." (25) Tirmizi, Kıyamet 64, Tirmizi ,Birr 77 -SAHİH- tir.
-"Zalimlerle birlikte olmaktansa, kendi başına, yalnız kalmak daha iyidir. Kendi kendine olmaktansa hayırlı insanlarla birlikte olmak daha iyidir. İlim öğrenmek isteyene ilim öğretmek susmaktan iyidir. Boş konuşmaktansa susmak iyidir." (26). Tergib ve Terhi Tercümesi, 431-446.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "Öfkelendiği zaman öfkesini yenenleri Allahu Teala mükâfatlandırır." (27). Taberani, Mücemü’s Sağir Tercüme ve Şehri 289.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "Herkesin ameli, onun davranışlarındaki niyetine göre değerlendirilir. (Ameller niyetlere göredir)" (28).İman 41,Nikah 5, Eyman 23, Talak 24, Eyman 19 –SAHİH- tir.
-"Allah Teâlâ, kendi kazancıyla geçinenleri sever."(29).Mürşid, 3.0, Hadis no:7212
AÇIKLAMA.SAHİH değildir.
- "Zorluklarda ve hastalıklarda sabreden ve küsmeyen kimse kamil imana erişen kimsedir. (30). Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
-"Gerçek tevazu, bütün iyiliklerin başıdır." (31). Tirmizi, Birr 77 -SAHİH- tir.
-"Tevazu ve anlayış olmadan iman olmaz." (32). Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
-"İyilikleri paylaşma konusunda ısrarlı olun." (33). Kaynağı bulunamadı.SAHİH değildir.
- "Nura ulaşmak isteyen nurun içindedi. (34). Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
- "En hayırlınız odur ki, iyilik bulunca Allah'a şükreder, kötülüğe maruz kalınca sabreder. O daima Allah tarafından mükâfatlandırılır." (35). Müslim, Zühd 64. SAHİH tir.
-"Hidayeti bulanlar tartışmalardan uzak dursunlar." (36). Tirmizi, Tefsir, Zuhruf, İbnu Mace. SAHİH tir.
- "Allah'ın en büyük düşmanları, mü'min oldukları halde fitne çıkaran ve insanların kanını akıtan kimselerdir. (37). Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
- "Kabir, sonsuzluğa ilk basamaktır.( 38) Tirmizi, Zühd 5. SAHİH tir.
-"En büyük cihad, (nefse) karşı yapılan cihattır. (39) Fedaiıu’l- Cihad 2. SAHİH tir.
- Allah rızası için geçirilen bir saat, boş geçirilen bir yıldan daha değerlidir. (40). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.

- "İbadet, dua eden mü'minin ruhunun yükselmesi ile Allah'a kavuşmasıdır." (41) Tirmizi, Daavat 112.SAHİH tir.
- "Ölüm bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur." (42). Süyuti, Kabir Alemi Tercümesi S.39.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
-"Allah bütün işlerde yumuşaklığı sever." (43) Kütüb-i Sitte.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
-"Mü'min, Allah ‘a tevekkül ederek ve bağışlanacağını umarak ölür. " (44)Kaynağı bulunamadı
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "Gözlerin zinası bakmaktır, dilin zinası konuşmaktır. Nefis de temenni eder ve iştah duyar. Uzuvlar da bunu doğrular veya yalanlar."(45)Buhari, İsti’zan 12,kader 9, Müslüm, kader 20. SAHİH tir.
-"Zina yapan kadın ve erkekler Allah’a ibadet etmekten kaçınanlar, Allah’ın sevmediği kimselerdir." (46)Buhari, tefsir, nun ve’l- kalem2. –SAHİH- tir.
- "Allah Teâlâ, kendi kazancıyla geçinenlere merhamet eder, dilenerek geçinenlere değil." (47).Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
-"Kim daha çok sıkıntı içindeyse, onun mükâfata da bir o kadar büyük olur. Kim daha fazla belâlara maruz kalmışsa onun mükâfatı daha fazladır. Gerçekten Allah Teâlâ, kimi daha çok severse onu daha fazla belâlara uğratır." (48) Muvatta,kelam 8, Tirmizi. SAHİH tir.
- Hz. Muhammed namazını kılınca arkasından âdeti olarak şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Sana imanımın sağlamlığı için dua ediyorum. Doğru yolla gideceğime hazır olduğum için dua ediyorum. Senin merhametine ve yardımına güvenerek sana secde ediyorum. Sana dua ediyorum ki, beni hatalarımdan temizleyip, temiz bir kalp, doğruyu konuşan bir dil verdin. Sana dua ediyorum ki, bana iyilik yapmayı tavsiye edip kötülükten ve hatalardan koruyorsun. Senden gizli ve açık yaptığım günahlarımı bağışlamanı istiyorum." (49). Buhari, Teheccüt 1, Daavat 10 Tevhid 8, 24,35.SAHİH tir.
- İmana zarar veren kimseleri size bildireyim mi? Ayetleri yanlış tefsir edenler, yalan sözler söyleyen münafıklar ve dalalete düşen yöneticiler."(50). Benzer bir hadise rastlanmadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "Kadın helal olan erkeğin ikinci parçasıdır."(51). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
-"İlim, unutulursa kaybolur, liyakatsizlerin elinde yok olur. Gerçek âlim odur ki, bilgisini hayata tatbik eder." (52) Buhari, ilim 34, İ’tisam 7, ilm 13. SAHİH tir.

- "Bir kulun sırf Allah rızasını talep etmek için yuttuğu bir öfke yudumundan Allah katında sevap bakımından daha büyük bir yudum yoktur." (53). Mace, cilt 10 Syf.462.
AÇIKLAMA: Delil yetersizdir ve kaynak teşkil etmez.
- "Öyle günler gelecek ki, kendi dininizin adından başka bir şey kalmayacak. Kur'an'dan, onun görüntüsünden başka bir şey kalmayacak. O zaman camilerde artık ilim ve din öğrenilmeyecek, Allah'a kulluk yapılmayacaktır. Din adamları, ilim adamları, insanların en kötüsüne dönecek, münakaşa ve münazaralar onlardan çıkacak ve insanlar dinden çıkıp geri dönecekler." (54). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "İlim öğrenmek her Müslüman'a farzdır. İlmi, ehil olmayana öğretmek, domuzların boyunlarına cevher, inci ve altın takmaya benzer." (55). İbnu Mace ve Diğerleri, Tergib ve Terhi Tercümesi.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
-"Üç çeşit nasihat vardır: Şüphesiz hakikat içeren nasihatlarıdr. Bunlara kulak ver. Doğru yoldan saptıran nasihatlardır.Bunlardan uzak dur.Belirsiz nasihatlardır.Bunların açıklanmasını Allah’tan iste’’ (56). Kaynağı bulunamadı
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
-"Hiçbir beşer ölmez. Ölümden sonra ahirette ebedi olarak yaşamaya devam eder." (57). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- ". ..Peygamber (SAV) bana: "Ya Hakim! Şüphesiz bu mal yeşildir, tatlıdır. Her kim bu malı nefis güzelliği ile hırssız olarak alırsa, o mal kendisi için bereketli, meymenetli kılınır. Kim de bunu nefis düşkünlüğü ile, hırsla alırsa, mal alan için bereketli kılınmaz. O ihtiraslı kişi yiyip de hiç doymayan (köpek açlığı hastalığına tutulmuş) kimse gibi olur. Yüksek el, alçak elden hayırlıdır!" buyurdu. " (58). Sahih-i Buhari, Cilt 14 Syf. 6376.
AÇIKLAMA:Her ne kadar kaynak olarak Sahih-i Buhari gösterilse de usul-ü hadiste SAHİH lik için geçerlilik şartlarını taşımıyor,bu yüzden soru işaretini ( ? ) uygun gördük.
- "Allah'a tevekkül et (güven), ancak deveni sağlam kazığa bağlamayı da ihmal etme." (59). Tirmizi, Kıyamet 61. SAHİH tir.
-"Dünya ve dünyanın bütün nimetleri değerlidir. Ancak onun nimetleri içinde en değerlisi, Saliha (iyi) kadınlardır." (60). Müslim, Rada 64. SAHİH tir.
- "Biliyorum ki, 'Allah'tan başka her şey fanidir.' Sözünü 'Lebid'den başka kimse söylememiştir." (61). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: Böyle bir hadis olmayıp orijinali şu şekildedir;
Sahih hadis kitaplarında nakledildiğine göre Arapların söylediği en doğru söz, şair Lebîd’in;
Elâ küllü şey’in mâ hala’llâhu bâtıl.
“Biliniz ki Allah’tan başka her şey boş ve batıldır.
Ayrıca;
Lebîd, hem cahiliye devrini hem de İslâmiyet’i idrak etmiş, uzun ömürlü bir Arap şairidir; muallâka sahibidir. Bu mısranın devamı şöyledir: "Ve küllü na’îmin lâ mehâlete zâ’il” (Her nimet ve saadet de hiç şüphesiz fâni ve yok olucudur).
Bk. Buhârî, “Edeb”, 90; Müslim, “Şi’r”, 2-6; Tirmizî, “Edeb”, 70, hadis no: 2849; Ahmed b. Hanbel, II, 248, 391, hadis no: 7377, 9072.

- "Her zaman hakikatten yana ol, yalandan kaç!" (62). Tirmizi, Kıyamet 61. SAHİH tir.
-"Mü’min olan kimse başkasının gıybetini yapmasın, başkasını lanetlemesin,boş söz söylemesin." (63) Tirmizi, Tefsir, Hucurat, Ebu Davud, Edeb 71. SAHİH tir.
- "İnsanların kusurlarını, özellikle böyle kusurlar kendinde varsa, onların yüzüne vurmaktan sakın!" (64). Buhari, Edeb 57-58, Müslim, Birr28-34.SAHİH tir.
"-Ya doğruları söyle ya da sus." (65). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
-Altı şeye dikkat edin: "Konuşunca doğru söyleyin; söz verince yerine getirin; borçlarınızı ödeyin; kendi fikir ve işlerinizde sapıklığa düş meyin; ellerinizi israftan ve kötü şeylerden koruyun." (66).Buhari , İman 24, Mezalim 17.SAHİH tir.
- "Allah Teâlâ, tevekkülü,saygılı,gururdan uzak ,başkalarını ezmeyen kulu sever." (67).Buhari, İstitabe 4, edeb 35; Müslim , Birr 48. SAHİH tir.
- "Kötülük yapan ,zalimlerden yana olan,küfür adına ölen kimse bizden değildir." (68).Müsli, İman ,164. Tirmizi , Büyü 74.SAHİH tir.
-"Boş söze dalmak, insanı sevdiğine karşı sağır ve dilsiz yapar." (69).Ebu Davud, Edeb 125.SAHİH tir.
- Allah katında en sevimliniz dostluk kuran ve kendisiyle dostluk kurulanlarınızdır.Allah nezdinde en sevimsiziniz arkadaşların arasını açanlardır"(70). İhya’u Ulum’id-Din Huccetü’l-İslam, İmam Gazali.
AÇIKLAMA:
İmam Gazali her ne kadar Huccetü’l İslam olsa da en zirve eseri olan İhya da zayıf rivayetler mevcuttur..
İlgili hadisi şerif için SAHİH bir kaynağa rastlanılmamıştır.


- "Boş sözden men etmeyen , temiz kalpli ve güzel sözlü olmayan kimse iman etmiş olamaz."(71). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA:SAHİH değildir.
- "Çirkin söz eden birisinin ibadetleri kabul edilmez.72).Tirmizi , Birr 85.SAHİH tir.
-"Allah kardeşler arasını düzelten kimseyi sever. Bu tutum, namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetten sayılır."(73).Tirmizi Salat266. Müslim Birr 36. SAHİH tir.
-"Allah Teâlâ, akıl ve zekâdan daha güzel, daha iyi bir şey yaratmamıştır. İnsanlara verdiği nimetleri de onların hatırına veriyor. Allah'ı anlamak da akıldan doğar."(74).Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "Allah Teâlâ, halimdir, halim olanı sever,ona bol ecir verir. Gaddar kimseyi de mükafatlandırmaz ." (75). Buhari, İstitabe 4, Müslim, birr 48. SAHİH tir.
- "Güçlü olan,insanları yenen değil,öfkelendiği zaman öfkesini yenendir."(76).Buhari, Edeb 76, Müslim, Birr 107. SAHİH tir.
-"Kim bir işe girişmek ister de o hususta Müslüman biri ile istişare ederse ALLAH onu işlerin en doğrusunda muvaffak kılar."(77) Kütüb-ü Sitte 16. Cilt.
AÇIKLAMA:
En muteber hadis kitabı dahi olsa bu şekilde genel bir kaynak geçersizdir.

-Kim dünyada bir müminin ayıbını örterse , kıyamet günü Allah da onun ayıbını örter.."(78) Ebu Davud, Edeb,39. SAHİH tir.
- "Kendinizden fazla zengin ve güzel insanları seyrederken, kendinizden aşağıda olanları da unutmayın." (79).Tirmizi Kıyamet 59. SAHİH tir.
- "Allah için mütevazi olanı Allah yüceltir.Böbürleneni Allah alçaltır.Allah’ı çok ananı Allah sever" (80).İmam Gazali, cilt.4,s.655.
AÇIKLAMA:
İmam Gazali her ne kadar Huccetü’l İslam olsa da en zirve eseri olan İhya da zayıf rivayetler mevcuttur..
İlgili hadisi şerif için SAHİH bir kaynağa rastlanılmamıştır.

- "Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar.Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar. (81) Müslim. Birr 33 SAHİH tir.
-"İnsanın her bir eklemi için her Allah'ın günü bir sadaka vermesi gerekir: Hz. Muhammed İki kişinin arasını bulman, (haklarında adaletle hükmetmen) bir sadakadır. Bir kimseye bineğine binerken yardımcı olman veya yükünü hayvanına yüklemesine yardım etmen bir sadakadır. Güzel bir söz söylemek sadakadır. Namaza giderken attığın her adıma bir sadaka sevabı vardır. Gelip geçenleri rahatsız eden bir şeyi yoldan alıp atman bir sadakadır."(82) (Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Müslim, Zekât 56) SAHİH .tir.
-Beni seveni kulağından işitirim, gözlerinden görürüm,kolunu hareket ettiririm,ayaklarını yürütürüm.." (83). (Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Müslim, Zekât 56)SAHİH tir.
- "Yerin sürtünme kuvvetiyle demiri temizlediği gibi, Allah Teâlâ'yı bilip iman etmek de insanın kalbini temizler." (84)
AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
- "Her bir maruf (iyilik) sadakadır." Başka bir rivayette: "Kardeşini güler yüzle karşılaman, kendi kovandan kardeşinin kabına su vermen de birer maruftur (iyiliktir)." Şeklindedir. (85).Müslim, Zekat 52, Buhari, Edeb 68. –SAHİH- tir.
- "(Bir keresinde) Rasülullah'a (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu özlemden dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan, göğsüne bastırıp emziren bir kadının da aralarında bulunduğu bir esir grubunu getirdiler. Resul-i Ekrem çevresindekilere (o kadını işaretle): "Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?"diye sordu. "Asla, atmaz!" dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir" buyurdu. (86).Buhari, Edeb 18.-SAHİH- tir.
- "Başkalarının malllarını yiyen kimse günahkar ve fasıktır." (87). Buhari, İstikraz2 , Buhari, Hums 7. -SAHİH- tir.
- "İşçinin hakkını alnının teri kurumadan (yorgunluğu geçmeden) veriniz."(88). Tergib ve Terhib Tercümesi.
AÇIKLAMA: Kaynak yanlış verilmiş olup doğrusu İBN MACE/ 2-817 olup SAHİH tir.
-"İnsanlara nezaketli ol, kabalık etme. Onlarla iyi geçin, onlardan nefret etme. Sana Yahudiler ve Hıristiyanlar rast gelip cennetin anahtarını sorsalar, onlara anlat ki, cennetin anahtarı, 'Allah'ın varlığına ve birliğine, şahadet etmektir' de." (89) Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA:SAHİH değildir.
- "Kardeşine karşı göstereceğin tebessümün bir sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır; gözü sakat kimse için görüvermen sadakadır; yoldan taş, diken, kemik (gibi şeyleri) kaldırıp atman sadakadır; kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır."(90)Tirmizi,Birr 36.-SAHİH- tir.
- Allahı seviyorsanız, müminleri de sevin!" (91). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA:Böyle bir rivayet SAHİH olmayıp Al-i imran 31.ayet mevcuttur.
‘’De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin’’

-"Kalbini yumuşamasını sever misin? Yetime merhamet et, başını okşa,ona yediğinden yedir.Kalbin yumuşar." (92).Abdülaziz Bekkine, cilt 1, 11-9.
AÇIKLAMA: Net SAHİH bir rivayete rastlamadım kaynaklar ravi ile sınırlı kalmış.
- "Allah katında en sevimliniz size kötülük yapanı bağışlayan kimsedir. (93). Kaynağı bulunamadı.
AÇIKLAMA: Böyle bir rivayet olmayıp bu konu babında ilgili ayet şu şekildedir;
"İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz." (Fussilet, 41/34-35)

AFORİZMAYI SEVEN OLUR SEVMEYEN OLUR. BURAYA BIRAKIYORUM :)
HALİL CİBRAN - AFORİZMALAR

1- Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim –çünkü sözlerim senin düşüncelerinden ve yaptıklarım gerçekleşmiş umutlarından başka bir şey değil.

2- Sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır insanın gerçeği. Bu yüzden, onu tanımak istediğinde söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver. Söylediklerimin yarısı anlamsızdır, ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları.

3- Aç gözlerini iyice bak, bütün şekillerde kendini göreceksin. Ve kulaklarını açıp dikkatle dinle, bütün seslerde kendi sesini duyacaksın.

4- Dostum, sen iyisin, dikkatlisin, akıllısın; hatta sen mükemmelsin – ve ben de seninle akıllıca ve dikkatli konuşuyorum. Ve ben yine de deliyim. Fakat deliliğimi gizlerim. Tek başıma deli olmak isterim.

5- Aslında hiçbir insana hiçbir şey borçlu değilsin. Ama her şeyi bütün insanlara borçlusun.

6- Sen iki kişisin: birincisi karanlıkta uyanık, ikincisi aydınlıkta gafil.

7- Kimimiz mürekkep gibidir, kimimiz kâğıt. Bazımızın siyahlığı olmasa, beyazlık sağırlaşırdı. Ve bazımızın beyazlığı olmasa, siyahlık kör olurdu.

8- Siyah beyaza şöyle dedi, ‘‘ Gri olsaydın, sana karşı hoşgörülü olurdum.’’

9- Onlar bizim önümüze altın ve gümüşten olan zenginliklerini sererler, bizse onların önüne kalplerimizi ve ruhlarımızı sereriz. Buna rağmen onlar, hâlâ kendilerini ev sahibi, bizi ise misafir sayarlar.

10- Hepimiz hücredeyiz. Ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.

11- Hepimiz mabedin büyük kapısında bekleyen dilencileriz. Kral mabede girip çıkarken, her birimiz onun ihsanından payımızı alırız. Ama yine de birbirimizi kıskanır, böylece kralı küçük gördüğümüzü apaçık gösteririz.

12- İnsanların cenaze töreni, belki de meleklerin düğünüdür.

13- İkinci benliğin senden dolayı sürekli hüzünlüdür. Ama o, ancak hüzünle yaşar ve gelişir. Bu yüzden, onun sevincinin kaynağı yine hüzündür.

14- Hepimiz kutsal dağın zirvesine koşuyoruz. Geçmişi bir rehber değil de, bir harita olarak kabul etsek yolumuz daha kısa olmaz mı?

15- İnsanlar geveze ayıplarımı övüp, dilsiz ayıplarımı yerdiğinde hissetmeye başladım yalnızlığın acısını.

16- İnsanın kürsüsü, geveze aklı değil, suskun kalbidir.

17- Gevezelere yalnızca dilsizler imrenir

18- Sen körsün bense sağır ve dilsiz; o halde elini ver ki, birbirimizin farkına varalım.

19- İçimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik konağında oturur ve sonsuza kadar orada kalacak, anlaşılmadan, yaklaşılmadan.

20- İnsanlar arasında kalbime en yakın olan, bir ülkesi olmayan kral ve dilenmeyi bilmeyen fakirdir.

21- Büyük insan ne efendi ne de uşak olandır.

22- Tanıdığım her büyük adamın kişiliğinde, onun büyüklüğünü açıklayan küçük şeyler olduğunu fark ettim, bütün o büyüklükleri uyuşukluktan, delilikten ve intihardan alıkoyan işte bu küçük şeylerdi.

23- İnsanın koyduğu yasalara insanın ruhu değil, aklı tâbi olur.

24- Sadece iki kişi insanlık yasalarını tanımaz; deli ve dahi. Onlar, insanlar arasında Tanrı’ya en yakın olanlardır.

25- İnsanlık, insanlarına hitap eder, ama onlar dinlemez. Biri dinleyecek ve bir anneyi gözyaşlarını silerek teselli edecek olsa, diğerleri ‘‘O zayıf, fazla duygusal,’’ der.

26- Sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz; Gerçek veriş, kendinizden vermektir. Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

27- İhtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka bir şey değil midir? Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak, tatmin olmayan bir susuzluk göstermez mi?

28- Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan, sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

29- Faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

30- En özgür ruh bile fiziksel gereksinimlerden kaçamaz.

31- Ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?

32- Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve verme olayında bir aracı olarak görün. Çünkü gerçekte her şeyi veren hayattır ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde, sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

33- Ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz, ne kendinize ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için, hiçbir minnet hissi taşımayın. Bunun yerine, armağanları kanat yaparak, verenle beraber yükselin; Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak, annesi özgür yürekli dünya babası evren olan cömertlik olgusundan şüphe etmek demektir.

34- Her halükârda bu kötü bir zindan değil. Ama beni diğer odadaki mahkûmdan ayıran duvarı sevmiyorum. Gerçi şunu da sana itiraf etmeliyim ki, bu konuyu ne zindancıya ne de zindanın mimarına açmak niyetindeyim.

35- Zindana götürülen bir adam görürsen, kalbinden şöyle geçir: ‘‘Kim bilir, sürüldüğü daha dar ve karanlık bir zindandan kaçıyordur belki.’’

36- Özgürlük tahtı önünde ağaçlar, meltemin dokunuşuyla titriyorlar.Özgürlüğün heybeti karşısında güneş ve ay ışığıyla seviniyorlar. Serçeler, özgürlüğü işitmek için ötüşüyor, çiçekler özgürlük ortamında nefeslerinin kokusunu yayıyor. Yeryüzündeki her şey, özgürlük şeref ve sevinciyle dolu tabiat kanunlarıyla yaşıyor. Oysa insanlar bu nimetten ne kadar yoksun! Çünkü insanlar, evrensel ilahi ruhlarına sınırlı kanunlar koydular. Bedenleri ve ruhları için acımasız kanunlar çıkardılar. Eğilim ve duyguları için korkunç ve dar zindanlar yaptılar.

37- Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilemeyecek susuzluk değil de nedir?

38- Öbür ‘Siz’ hep size üzülür durur. Ama öbürü de üzüntülerden beslenerek büyür; yani işler yolunda.

39- Ve devirmek istediğiniz bir despot varsa, önce onun sizin içinizde kurduğu tahtı devirmeye bakın. Bir zorba, özgür ve gururlu olana, eğer özgürlüğünde zulüm ve gururunda utanç taşımasaydı, nasıl hükmedebilirdi?

40- Eğer başınıza bir despot geçmişse bunun sorumlusu sizlersiniz; Yüce Yaratan, alnınıza diktatörleri yazmamıştı, bunu sizler kendi kendinize yazıyorsunuz.

41- Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

42- Aşk acısı mırıldanır; bilgi acısı konuşur; arzuların acısı fısıldar; fakirlik acısı yalvarır. Ancak ortada aşktan daha derin, bilgilerden daha şerefli, arzulardan daha güçlü ve fakirlikten daha acı bir üzüntü vardır. Ancak gözleri yıldızlar gibi parlak olan bu acı dilsizdir, hiç sesi çıkmaz.

43- Bir sene önce komşum bana, ‘Elemden gayrı bir şey olmadığı için hayattan nefret ediyorum.’ demişti. Dün mezarına uğradım. Hayat, kabri üzerinde aksediyordu.

44- Tasa, iki bahçeyi ayıran bir duvardır.

45- Kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

46- Evet, Nirvana vardır. Ve o; koyunlarını yeşil otlağa sürmene, çocuğunu uyuması için yatağa yatırmana ve şiirin son dizesini yazmana değer.

47- Kendinizi neşeli hissettiğinizde kalbinizin derinliklerine inin. Fark edeceksiniz ki, size bu sevinci veren, daha önce üzülmenize neden olmuştu.

48- Bence bir hastalığın en iyi tedavisi inzivadır.

49- Bir damla yaş ki, beni şu kırılmış gönüllerde birleştiren; bir gülümseyiş ki, varoluşta sevincimin belirtisi olan.

50- İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o, en tatlı müzikten de tatlıydı.

51- Ben, gönlümün kederlerini, kalabalığın sevinçleriyle değiştirmeyecektim ve üzüntülerimin her parçamdan akıttığı gözyaşlarım, gülüşlere dönmeyecekti. Yalnızca bir damla yaş ve bir gülümseyiş olacaktı benim hayatım.

52- Ben istekli ve arzu dolu ölecektim, bu bıkkınlık ve umutsuzluk yaşamak yerine. Ruhumun derinliklerinde aşkı ve güzeli arzulamayı istiyorum ve insanların en perişanını mutlu görmeyi. İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o , en tatlı müzikten de tatlıydı.

53- Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

54- Istırabın içinize kazıdığı alan ne kadar derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.

55- Dünümüzün borçlarını ödemek için yarınımızdan ödünç alırız çoğu kez.

56- Gökte(esir âlemi) yaşayan ruhlar insanın acılarına gıpta etmez mi?

57- Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir. Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar.

58- Haz bir özgürlük şarkısıdır, Ama özgürlük değil.

Haz, arzuların tomurcuğudur, Ama meyvesi değil.

Haz, kafestekinin kanatlanışıdır, Ama mekanla sınırlanmış değildir.

Haz yükselişi çağıran bir derinliktir, Ama ne derin, ne de yüksek olandır…

59- Gençliğe ve onun bilgisine aynı anda sahip olamazsın. Çünkü, gençlik bilmek için; bilgi ise yaşamak için çok meşguldür.

60- Ve bedeniniz, ruhunuzun müzik aletidir. Ve güzel müzik veya anlaşılmaz sesler çıkarmak size kalmıştır. Şimdi kalbinize sorun: ‘Bizim için iyi olan hazla zararlı hazzı nasıl ayırabiliriz?’

61- Bırakın bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklasın.

62- Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rast gelirse ondan hiçbir şey çıkmaz.

63- Bir tohum ek, toprak sana bir çiçek verecektir. Düşünü gökle donat, sana sevgilini gönderecektir.

64- Neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir.

65- Kıskancın suskunluğu çok gürültülüdür.

66- Kıskanç, bilmeden beni över.

67- İnsanın kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir.

68- İnsan tüm nesneleri bildiği zaman kendini de bilecektir. Nesneler sadece onun kendi sınırlarıdır çünkü.

69- İnsanlık, ezel vadilerinden ebed denizine akan bir ışık nehridir.

70- Kardeşlerim şimdi ne söylüyorsam tek yürekten, yarın söylenecek binlerce yürekten.

71- Beni sempatilerinin sütüyle besliyorlar; oysa bilseler benim o mamadan daha doğduğum gün vazgeçtiğimi.

72- Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir. Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.

73- Kalplerinizin esrarına ancak kalpleri sırlarla dolu

olanlar yol bulabilir.

74- Düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz. Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz. Ve böyle de olması gerekir.

75- Özel ve ayrımcı olmayalım. Unutmayalım ki, şairin aklı da, akrebin kuyruğu da gururla aynı yeryüzünden yükselir.

76- Ruhun üstün hali, aklın isyan ettiğine bile boyun eğmektir. Ve aklın en alçak hali, ruhun boyun eğdiğine karşı isyan etmektir.

77- Kendini av gibi gösteren avcıya ne diyeyim?

78- Bugüne kadar yalnızca, ‘Sen kimsin?’ diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

79- Bana diyorlar ki:’Kendini tanırsan, insanların hepsini tanırsın.’ Ben de onlara diyorum ki:’Ancak bütün insanları tanıyınca kendimi tanıyabilirim.’

80- Kendini tanıdığın ölçüde başkalarını yargılayabilirsin. De bana hangimiz günahkâr, hangimiz masum?

81- Ben bir yolcu ve aynı zamanda bir denizciyim. Her sabah yeni bir tepe keşfederim ruhumda.

82- Hiçbir zaman ikinci benliğimle tam olarak uyuşamadım. Bana öyle geliyor ki varlık probleminin sırrı, ikimizin arasında bir yerde.

83- Ruhlar sevinçlerinin ışığında yükselirken benim ruhum ihtişamla kederin karanlığında yükselir. Ben senim: Gece! Ve sabahım geldiğinde benim devrim de bitecektir.

84- Bedenim ruhuma âşık olup da evlendikleri gün, ikinci kez doğdum.

85- Ruh ile tenin savaşı, yalnızca ruhu sakin, ama teni asi olanların düşüncelerindedir.

86- Durmadan yürüyorum bu kıyılarda,

Kum ve köpüğün arasında yürüyorum,

Bir gün ayak izlerimi silecek met,

Ve rüzgâr köpüğü götürecek elbet,

Ama denizle kıyı ebediyen kalacak arkamda.

87- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi…

88- Ne yöne gidersen git, çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

89- “Meşgulüm” demek, hayata saygısızlıktır biraz da. Zaman sarhoş oluverir, önce-simdi-sonra el ele tutuşur dans eder, sonsuzluğun ezgisiyle…

90- yaşadın mı

ağız dolusu yaşayacaksın,

sevdin mi de

yüreğin dolusu!

güneş gibi bakacak gözlerin

yakınca hasreti

sevdiğinin…

91- Sadece açığa çıkan ışığı görebiliyorsan,

Sadece söylenen sesi duyabiliyorsan, …

Ne görebiliyorsun,

Ne duyabiliyorsun!

92- Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

93- Aşk;

Duyguların okyanusundan bir hıçkırık,

Düşüncelerin cennetinden bir damla yaş,

Bir gülümseyiş, ruhun kırlarından…

94- Ağzında ekmek varsa şarkı söyleyemezsin, elinde altın varsa dua edemezsin…

95- Yalnızca bir kez konuştu Sfenks: ‘Bir kum tanesi çöldür, çöl de bir kum tanesi.’ Bunu söyledi ve tekrar sustu. Bir daha da hiç konuşmadı. Sfenks’i işittim, ama anlamadım.

96- Gülmeyi ve acımasız biri olmayı aynı anda başaramazsın.

97- Yüzsüzlükle elde edilen başarıdansa, edebiyle başarısızlık daha iyidir.

98- Bir şeyi elde etmek istiyorsan, onu kendin için isteme.

99- Susmayı gevezeden, hoşgörüyü fanatikten, edebi edepsizden öğrendim. Bütün bunlardan garibi, bu öğretmenlere hâlâ teşekkür etmemiş olmamdır.

100- Neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp dereleriyle övünüyorlar?

101- Bazı insanları görmemek için gözlerimi kapattığımda, onlara göz kırptığımı sanıyorlar.

102- Hükümetler için, deliler yerine akıllılar için akıl hastaneleri yapmak daha ekonomik olmaz mıydı?

103- Telaşla yemek yiyor, salına salına yürüyorsunuz. Öyleyse neden ayaklarınızla yiyip, avuçlarınız arasında yürümüyorsunuz?

104- Gitmeye hazırsam, sabırsızlığım, çekili yelkenleriyle rüzgârı bekliyor demektir.

105- Benim ayrılışım, Âdem’in Cennet’ten kovuluşu gibiydi, ama tüm dünyayı bir Cennet Bahçesi yapmak için kalbimin Havva’sı yanımda yoktu.

106- Hatırlamak, umut yolunda tökezleten bir taştır.

107- Bir tür kavuşmadır hatırlayış, unutuş ise bir tür özgürlük.

108- Zaten bilgi sözcüğü, sözcüksüz bilginin gölgesinden başka nedir ki?

109- Cezirde bir dize yazdım kumun üzerine. Ve ona tüm kalbimi verdim. Ve ruhumun tamamını. Medde döndüm, yazdıklarımı okumak için. Ve sahile vurmuş cahilliğime rastladım.

110- İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık ve okulunun yaşam olduğu bir gün gelecek mi?

111- Senin aklın rakamlarla yaşamaktan vazgeçmedikçe ve benim kalbim sis içinde yaşamayı sürdürdükçe, hiçbir zaman anlaşamayacaklar.

112- İnsanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde, ama İskender ve Napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

113- Felsefenin işi iki nokta arasındaki en kısa yolu bulmaktır.

114- Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

115- İnsan bir fikirle sarhoş olunca, bu fikir hakkındaki en çürük ifadeyi bile leziz bir şarap kabul eder.

116- Anlatarak tutsak ettiğim her düşünceyi, işlerimle özgür kılmalıyım.

117- Her gün gelişmeyen sevgi, her geçen gün ölmektedir.

118- Sevgi titreyen bir mutluluktur.

119- Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.

120- Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.

121- Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz.

122- Aşk, âşık ile mâşuk arasında bir maskedir.

123- Kadının küçük yanlışlarını bağışlamayan erkek, onun büyük erdemlerinden faydalanamaz.

124- Bir kadının yüzüne baktım ve henüz doğurmadığı çocukları gördüm. Bir kadın yüzüme baktı, daha o doğmadan ölmüş atalarımı gördü.

125- Evlilik, ya ölümdür ya da yaşam; arası yoktur bunun.



126- İki kadın konuştuğunda hiçbir şey söylemezler. Bir kadın konuştuğunda bütün bir hayatı açıklar.

127- Annenin derin uykusunda uzun zamandır bir düştün. Ve uyanınca seni doğurdu.

128- Anne kalbinin sessizliğinde saklı duran şarkılar, çocuğunun dudaklarında yankılanır.

129- Bebeklerimize çoğunlukla kendimiz uyuyabilelim diye ninniler söylemişizdir.

130- Ve arkadaşlığın hoşluğunda, kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun. Çünkü küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.

131- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi.

132- Konuğumu eşikte durdurup dedim ki, ‘Lütfen ayağını içeri girerken silme, dışarı çıkarken silersin.’

133- Hayat, kalbini övecek bir şarkıcı bulamadığında, aklından söz edecek bir filozof doğurur.

134- Kullandığımız dili yedi kelimeye düşürünceye dek, birbirimizi anlamayacağız. Kalbimin mühürleri parçalamadan nasıl açılacak?

135- Gerçekte biz kendi kendimizle konuşuruz; ama ara sıra diğerleri de bizi işitebilsin diye sesimizi yükseltiriz.

136- Sözlerimizin hepsi aklımızdaki ziyafetten dökülen kırıntılardan başka bir şey değildir.

137- Bana susmayı ver, gecenin hücumlarına meydan okuyayım.

138- Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

139- Yaşamın özüne ulaştığında, her şeyde güzellik bulursun, hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

140- Hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkârlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.

141- Yaşam bizim sessizliğimizde şarkı söyler ve uykularımızda rüya görür.

142- Hayır, boşuna yaşamadık biz! Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

143- Ölüm de, tıpkı yaşam gibi, yaşlıya yeni doğandan daha yakın değildir.

144- Toprağın neresini kazarsan kaz, bir define bulacaksın. Ancak bir çiftçinin inancıyla kazmalısın.

145- Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan çok daha fazla şey anlatabilirler.

146- ‘En doğru yol: en dikensiz yoldur.’ Diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.

147- Eğer sırrını rüzgâra açarsan, sırrını ağaçlara söyledi diye rüzgârı suçlayamazsın.

148- Senin işlediğin suçun yarı sorumluluğunu üstlenen kişi, gerçek bir dindardır.

149- Birlikte güldüğün birini unutabilirsin ama birlikte ağladığını asla!

150- Adaletin yarısı merhamettir.

152- Yanlışlarımızı doğrularımızdan daha büyük bir coşkuyla savunmamız ne gariptir!

153- Kendimi senin bildiklerinle doldurmuş olsaydım, bilmediklerimi hangi odama yerleştirirdim.

154- Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim, durup yürüyenlerin geçişini seyretmeyi değil.

155- Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgilerse, gevezedir.

156- Sonsuzluğu istiyorum. Çünkü yazılmamış şiirlerim ve çizilmemiş resimlerimle buluşacağım orada.

157- Şiir, biraz sözcükten; çoğu sevinç, acı ve hayretten oluşan bir şeydir.

158- Şiir, ruhun sırrıdır; neden bunu sözlerle açığa çıkarasınız ki?

159- Şairin, kalbindeki şiirlerin annesini bulmaya çalışması boşunadır.

160- Âlimle şair arasında yeşil bir çayır vardır. Âlim onu aşarsa bilge olur, şair aşarsa peygamber olur.

161- Sözler zamansızdır. Onları zamansızlıklarını bilerek söylemeli ya da yazmalısın.

162- Kalemlerini yüreklerimizin kanına batırırlar, sonra da ilham iddiasında bulunurlar.

163- Ağaç hayat hikâyesini yazabilseydi, onun öyküsü, herhangi bir kavmin tarihinden farklı olmazdı.



164- Ey Müzik,

İçimizin derinliklerinde

yüreklerimizi ve

Canlarımızı gizleriz

Sensin öğreten bize

Kulaklarımızla görmeyi

Ve yüreklerimizle işitmeyi.

165- Karnı aç olana şarkı söylersen, seni midesiyle dinler.

166- Büyük şarkıcı, sessizliğimizin şarkılarını söyleyendir.

167- Ah Tanrım, bana merhamet et ve kırık kanatlarımı iyileştir.

168- Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur.

169- Cennet orada, şu kapının ardında, hemen yandaki odada; ama ben anahtarı kaybettim. Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.

170- Rüyasında mağduriyetiyle savaşan, uyanıkken kusurlu olana boyun eğen ulusa yazık.

171- Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazık.

172- Para sahte sevginin kaynağı, sahte ışığın ve talihin menbaı; zehirli suyun kuyusu, eski çağın çaresizliği!

173- Artık bir bahçıvan olamayacak olan bankerin hali ne üzücüdür?

174- Gözlerindeki nefreti dudaklarındaki aptal gülümsemeyle kapatmaya çalışan kşmse ne ahmaktır!

175- Yüreğin bir volkansa eğer, avuçlarında çiçekler açmasını nasıl umabilirsin?

176- Bazı insanların erdemi, bize zenginliğe önem vermememizi öğretmenleridir.

177- Elbiseni, ona kirli ellerini silene ver. Belki o gereksinim duyabilir o elbiseye; ama senin artık ihtiyacınız olmaz.

SENİ SEVDİM


Altı yaşında iken, anneciğinin taptaze mezarına kapanıp ağlayışına hiç kıyamadım, ben de ağladım, ama sevdim.

Herkes canını verecek kadar seni severken, kimseye yük olmamak için, kendi işini kendin yapışını sevdim.

Başının ağrıdığını öğrendiğimde, başımın ağrısını sevdim.

Kuşu ölen çocuğun evine taziyeye gittiğinde... Anne ve yavru köpekler için koskoca ordunun yolunu değiştirdiğinde, merhameti sevdim, hayvanları sevdim..

"Benim çocuğum yok,ardımdan okuyacak kimse olmayacak" diye ağlayan Hz.Bilal'i, "Üzülme! Ümmeti Muhammed her ezandan sonra sana okuyacak" diye teselli edişini sevdim.

Bir gün,oturarak namaz kıldığını gören Ebu Hureyre'nin "Ey Allah'ın elçisi, hasta mısın?" sorusuna, "Hayır, açım!" deyişini sevdim.

O kadar uzun süre hiç aç kalmadım ben ama, kızın Hz.Fatma'ya, "Vallahi kızım,üç gündür baban bir şey yememiştir." deyişinde, açlığı sevdim.

Hz.Hatice'ye düğün için hediye ettiğin gülleri sevdim... "Hatice'nin sevgisi benim rızkımdır." deyişini sevdim.

"Beni nasıl seviyorsun?" diye soran Hz.Ayşe'ye, "kördüğüm gibi" cevabını... Ve zaman zaman "kördüğüm ne alemde?" sorusuna, "ilk günkü gibi" deyişini sevdim.

Onsekiz aylık oğulcuğun İbrahim kucağında can verirken, gözyaşlarıyla onu öpüp koklayıp, "O, meme emen bir sütkuzusudur, ama Allah'ın takdiri karşısında,elden ne gelir?" deyişini sevdim.

Mute'de şehid düşen evlatlığın Zeyd'in minik yetimi, acıyla o mübarek eteğine sarılıp ağladığında, onu kucaklayıp, hıçkırarak ağlayışın karşısında, "Ey Allah'ın elçisi, bu nedir?" diye soranlara, "Bu, sevenin sevdiğini özleyişidir." demeni sevdim.

Yanında,kucağındaki çocuğuna sarılan,öpüp koklayan arkadaşına gülümseyerek, "yavruna nasıl şefkat duyuyorsan,Allah da senin şefkatinden daha çok sana şefkat duyar" deyişini sevdim.

Sevgili kızın Hz.Fatma,her yanına girdiğinde,ayağa kalkıp karşılamanı, "hoşgeldin kızım" diye öpmeni, elinden tutup,yanına oturtmanı sevdim.

"Evlilik, iki bedende tek bir ruhtur" deyişini sevdim.

Hz.Ali ile Hz.Fatma'yı evlendirirken,ikisini karşına alıp, "Ey Ali, kızımı sana cariye olarak veriyorum, ama unutma, sen de onun kölesisin" deyişini sevdim.

Bir gün, elbisenin içinde kıpırdayan şeylerin sırrı, elbise açılınca anlaşılır: "Benim çiçeklerim" diye sevdiğin Hasan ve Hüseyin oradadır...Ben,onları sevişini, onlar sırtında iken namaz kılışını, kapıdan girer girmez,"küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?" deyişini, badi badi koşarak gelen torunlarını kucaklarken, onlara "Ey Allahım! Ben onları seviyorum,sen de onları ve onları sevenleri sev" deyişini sevdim.

Bir bayram sabahı, hüzünle kenarda oturan,eski elbiseli yetim bir çocuğu elinden tutup evine götürüşünü, yıkanıp yemek yedirilen,para verilip sevindirilen çocuğun yüzünü avuçlarının içine alarak, "Benim baban, Ayşe'nin annen, Hasan ve Hüseyin'in kardeşlerin olmasını ister misin?" deyişini sevdim.

Sokağa kaçan çocuğunu eve getirebilmek için, "gel bak sana ne vereceğim" diyen anneye, "dikkat et, çocuk sana gelir ve ona bir şey vermeyecek olursan,senin için bir yalan günahı yazılır!" deyişini sevdim.

Meydanlık bir yerde,önünüzden bir cenaze alayı geçerken, ayağa kalktığında, arkadaşlarının şaşkın:"Ey Allah'ın rasulü, bu bir yahudidir" dediklerinde, "Fakat aynı zamanda bir insandır" deyişini sevdim.

Bir müslüman, sarhoş bir şekilde, huzuruna getirildiğinde, yanındakilerden biri sarhoşa "Allah sana lanet etsin" deyince, o mübarek kaşların çatık, "ona lanet okumayın, ben onu tanıdığımdan beri, o Allah ve rasulünü sever" deyişini sevdim.

Uhud'da şehit düşen yetmişiki arkadaşını defnederken, Cemuh oğlu Amr ile Amr oğlu Abdullah'ın cenazelerinin başında, hüzünle dalıp gidişini ve "bu ikisini aynı mezara koyun.Çünkü onlar,dünyada da birbirlerini çok severlerdi" deyişini sevdim.

Mübarek başın, Hz.Ayşe'nin kucağında, ruhunu Allah'a teslim etmek üzereyken, Rabbinin huzuruna tertemiz çıkmak için, misvakla dişlerini temizleyişini sevdim.

Mescitte, nezaket kurallarından habersiz, yeni müslüman olmuş birinin, burnunu sildiği paçavrayı yere attığını görünce, pisliği yerden kendi elinle alıp,temizleyişini ve o kişiye yumuşak bir sesle, "bir daha böyle yapma" deyişini sevdim.

"Sizden biriniz, ağaç dikerken kıyamet kopuyor olsa, ağacı dikmeye devam etsin" deyişini sevdim.

"Akarsu başında bile olsanız, suyu israf etmeyin" deyişini sevdim.

Kâbe'yi işaretle, "Bu ev, saygın,mübarek ve kutsaldır. Ama, varlığını elinde tutan kudrete yemin ederim ki, insan onuru ve kişiliği daha kutsaldır!" deyişini sevdim.

Mirâc'a çıktığında, Allah Teala, "Seni ne ile şereflendireyim?" dediğinde, "Beni Sana kullukla şereflendir" deyişini sevdim.

Yine mirâçta Rabbim "İste! Ne isteğin varsa vereyim" dediğinde, secdeye kapanıp, gözyaşlarıyla "Senden ümmetimi istiyorum" deyişini sevdim.

Refik-i Alâ'ya, Yüce Dost'a giderken, "Sizi kevser ırmağı başında bekleyeceğim. Bana kavuşmak isteyen, elini ve dilini kötülüklerden çeksin." deyişini sevdim.

Ve Rabbimizin, "Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O'na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir,merhametlidir (Tevbe-128) deyişiyle, seni sevdim.

Ve Rabbimizin, "Şüphesiz ki, Allah ve melekleri, Peygamber'e çokça salât ederler (överler,yüceltirler). Ey müminler! Siz de O'na salevat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin."(Ahzab-56) buyurmasıyla, seni daha çok sevdim...

kirmizicekic, Üç Beş Kişi'yi inceledi.
 07 Şub 13:59 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

"Okuduğum bütün romanlar sahici bir başlangıçla bitsin istedim."

‎ Romanın bitiş cümlesiyle başlamak istedim ben de. Bitmemiş, bitememiş bir roman.. Ve 'belki de hiç bitmeyecek hayatlar' kapılarını aralıyor bu iki kapağın arasındaki 316 sayfada bize.Kitabı okurken inceleme metni oluşturmak gibi bir düşüncem yoktu; ancak karakterlere ait birtakım düşüncelerin günlerdir kafamı meşgul etmesi ve - özellikle- kitaba dair daha önce bir incelemenin yapılmamış olmasından doğan sorumluluk hissiyatıyla kendimi bu satırları yazarken buluyorum.

‎Neden bu kitabı okumaya karar verdim? Ne umdum? Ne buldum? İnceleme genel olarak bu başlıklar altında (en çok son soru) çok dallanıp budaklanmadan, konuyu dağıtmamaya dikkat ederek(-teen, bade süzerekteen, inci dizerekteeen gel canım gel ammaaan) bitirmeyi planlıyorum. (Hiçbir zaman planladığım gibi gitmedi hayatım.)

‎Darbeler, suikastler, ihtilaller benim için de merak konusu olmuştur hep. İşin gündemde tutulan siyasi boyutundan ziyade asıl merak ettiğim tarafı 'gündemde tutulması gereken' toplumsal boyutudur.Üç Beş Kişi, 12 Eylül öncesi toplumsal yapıyı gün yüzüne çıkarmak gayesiyle ortaya konmuş bir roman.

‎Yedi bölümden oluşan bir kitapla karşılaşıyoruz ve her bölüm, karakterlerin biri tarafından anlatılmakta, daha doğrusu düşünülmekte. Bu 'düşünmek' fiili o kadar başarılı ve gerçekçi yapılmış ki yazarın, insanların psikolojik analizleri ve bunu okuyucuya aktarımı konusundaki yeteneğini yadsıyamayız. Geçenlerde bir incelemede, yazılanların yaşananlar mı karakterlerin düşünceleri mı olduğunun ayırt edilemediğinden yakınıldığını görmüştüm, belki bu yüzden ilgimi çekti bu nokta, bilemiyorum; fakat "aklından şunları geçirdi, bunları düşündü" gibi belirleyici ifadeler kullanılmamış olmasına karşın, sokağa çıkma yasağına az bir zaman kala, bilmediği sokaklarda varlığından emin olmadığı bir insanı ararken vurulduğunu, ertesi gün Kısmet'i gardan almaya gidemediğini ve Kısmet'in başına gelenleri okuduğunuzda üzüntü hissetmiyorsunuz çünkü siz de Murat'la birlikte bekçi düdüğünün sesiyle gerçek dünyaya dönüp yabancısı olduğunuz sokaklarda adımlarınızı hızlandırmaya başlıyorsunuz. Ya da hepimiz Türkan Hanım oluyoruz, daldığımız deriiin düşüncelerden soğuyan çayımızla uyanıyoruz yüzümüzü buruşturarak... Sanki Kısmet biziz de, şişlerimize ipi anlamlandıramadığımız hız ve serilikte dolayıp birbiri içinden geçiriyoruz, 1.15 treniyle İstanbul'a kaçarken yakalanıyoruz evden çıkar çıkmaz, annemizin üzüntüsü, konu komşunun rafa kaldırılmış dedikodularının gün yüzüne çıkarmasıyla duyduğumuz hicap, Türkan Hanımın 'o sırayı yanlış ördün galiba' demesiyle gözümüzü açıyor. Benzeri örneklere sıkça karşılaşıyoruz. Eklemek istediğim bir diğer konuda biraz yardım alıyorum Özdemir Asaf'tan: "Baktım kimde ben ne kadarım?/Kim bende ne kadar kalmış diye..." Kitabın son sayfasını da çevirdikten sonra bu üç beş kişi için kenara çekilip kimin kimde ne kadar olduğunu siz tartmaya başlıyorsunuz çünkü Adalet Ağaoğlu, bu sözün uygulamalı pratik kitabını almış, tutuşturmuş elimize.

‎Kitap, 80'li yılların ortalarından başlayarak 60'lara doğru bireylerin özlemle yad ettikleri anılarına geri dönüş şeklinde karşımıza çıkıyor, binevi zaman yolculuğu. Ancak, zamanı yıllardan saatlere indirgediğimizde gerçekten çözümlenmesi güç bir yapıtla karşılaşıyoruz. Hemen her bölüm ‎“Gece. Haziran. Ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha." şeklinde başlıyor. Zaman zaman kendimizi düşünmekten alıkoyamadığımız "Acaba falanca şu an napıyo?" fikri geçer ya, işte romandaki 'şimdiki zamanı' bize anlatan kelime grubu bu ve bu andan başlayarak karakterler geçmişe gidiyorlar. Belirtmek zorundayım ki ben ne yazık ki kitap bittikten sonra "Niye hep bu kalıbı kullanmış? " soruma yanıt ararken anlayıveriyorum böyle bir durumun varlığını. Okurken herkes için ortak bir zamanın olduğunu anlayabilmiş olsaydım heralde benim için bazı detaylar daha anlamlı hale gelirdi, bu kadar kafa yormak zorunda kalmazdım.

Kısaca karakterlerin 'kim olduğundan' bahsetmek gerekirse, ‎Eskişehirli Emin Bey dönemin (40-45 dönemleri olacak) CHP'de söz sahibi kimselerinden. İki çocuğu var, Türkan Hanım ve Ferit. Devam eden yıllarda Türkan, DP'de ağırlığı bulunan Ahmet Kaymazlı'yla evleniyor. Kısmet ve Murat da bu çiftin çocukları. Yani zengin bir aile. (milletvekili olup da fakir olacak halleri yok ya, benimki de laf..) Kardelen, Kısmet'in en yakın arkadaşı. Neval Rıfatzade, kökenleri Osmanlı saraylarına uzanan bir kocanın 3 karısından biri. Farklı babalardan,iki kızı var Belgin ve Selmin. Bu iki aileyi birbiriyle buluşturan şey de Murat'ın Selmin tutkusu. Kitabın başlarında ana karakterinin Murat olduğu düşünülüyor ancak, olayların merkezinde olan asıl kahraman Kısmet. Kısmet'in sadece kalbinin sesini dinleyerek, aile ve toplum baskısını arkasında "bırakabilerek" kendisi için yaptığı ilk şeyle bitiyor.

‎ Somut olarak kitapta 'siyasi olayların' örnekleri bulunulan döneme göre az, başta da belirttiğim gibi. Gece ikide başlayan sokağa çıkma yasağı ve ertesi gün duyulan bugün şu kadar ölü şu kadar yaralı...İnsanların tepkisizliğini, alışmışlığını, boşvermişliğini o kadar güzel ifade etmiş ki yazar.. Hayır, herhangi bir şey söylemiyor, okuyucunun gözüne sokuyor yalnızca, karakterlerin günün telaşesi içinde bunu fark edemeyişini gösteriyor bize. Ferit Sarıkaya, içkisini yudumlarken düşüncelerini bölen 5 ölü, 8 yaralı haberi... Sonrasında gelen umursamazlık ve hiçbir şey olmamışçasına düşünmeye devam etmesi...Hatta şaşırmam gerekirdi belki ama kimsenin ölmediği bir geceyi hayret edilecek bir durum olarak görüyorlardı.
‎Bu dün de böyleydi, bu gün de böyle, kabul etmek istesek de istemesek de yarın da böyle olacak(diyor ya Adnan Yücel,"Bitmedi daha, sürüyor o kavga ve sürecek..." öyle işte..).Toplumumuz farklı kılıklara bürünmüş aynı acılara alıştırılıyor, alıştırıldı.
‎Konudan sapmayayım zira değinmek istediğim başka noktalar da var.

‎Hepimiz dedelerimizin, annelerimizin, babalarımızın sevgilerini, mutluluklarını, üzüntülerini göstermemelerinden zaman zaman sitemkar olmuşuzdur.(Sana sitem ettiysem sitem sevgiden doğar, diyor Buray) Bu durum yazarın da üzerinde durduğu sorunlardan biri ve bu problem Türkan Hanım ve Kısmet üzerinden anlatılıyor. Bir dizinin fragmanında "Bu ailede herkes birbirini seviyor ama kimse birbirine şevkat göstermiyor" şeklinde sözcükler sarf etmişti oyuncu, ne diziyi hatırlıyorum ne diyeni(Bilinçaltı denen o şey her neyse hayran olmamak elde değil!).Türkan Hanımın serzenişlerini okurken aklıma geliveren bu tesadüf eseri karşıma çıkan replikle gün yüzüne çıkıyor sözcüklere dökülmeyi bekleyen fikirler.
En basit şekliyle, aile toplumun temel taşıdır ve bütün canlılar sevgiye muhtaçtır. Bir annenin çocuğunu sevdiğini hissettirememesi onu yalnızlığa iter. Yalnız kişi mutsuzdur ve bu mutsuzluğu ortadan kaldırmak için tabir doğruysa sevgi dilenir tanımadıkları insanlardan...Ve çoğunlukla ardından pişmanlık getirir bu arayış, daha geniş bir çerçeveden bakılarak adlandırılacak olursa bu durum, "ahlaki yozlaşma" uygun bir ifade olur. Kitapta üstünde fazlaca durulmuş bu konunun.

Durulmuş da...

Herkes mi birbiriyle votdiri votvot, zotdiri zotzot kardeşim ya?

Sonra vay efendim Türk dizileri bugün niye böyleymiş! Eski Türk filmlerinin tadı yokmuş... Böyle romanlar yazılırsa, 35 sene sonra elbette, çocuğun cici annesiyle ablası aynı kişi olur, ya da aynı çocuğun babasıyla ablasının karı koca olduğu beyin yakan aile tablolarını ağzımızı ayıra ayıra izleriz.(bkz: Fazilet Hanım ve Kızları).

Şöyle bir göz atacak olursak, büyükten küçüğe başlıyorum:
Emin Bey... Seksenlerine gelmişsin(tahmini), herkes ölümünü bekliyo, dilinden bir saniye bile ayetleri düşürmüyosun(hem de mealini ezberlemişşin), sen yorganını düzelten torununun elini tutup tövbe estağfurullahlık şeyler yapar mısın ? Yapma. Hadi yaptın diyelim.
Ya sen Türkan Hanım, babanın başında Kur'an okumaya karar vermişken elalemin adamlarıyla ayıplı hayaller kuruyosun ? Adalet Ağaoğlu'nun bulunduğu çizgiyi az çok biliyoruz. İnsanın aklına hoş olmayan düşünceler gelmiyor değil lakiin bunları hemen kışalıyorum ve Neval Rıfatzade'yi sahneye davet ediyorum. Kendisi 'cinsel özgürlük' adı altında votdiri votvot, zotdiri zotzotta sınır tanımıyor. "Ey tanrım bana üç tane, üç de yetmez beş tane, beş de yetmez yediiii taneee ver veer veeeer"in hayat bulmuş hali yani.İki kızını da bu şekilde yetiştiriyor. Herkesin kendi kararı, kendi yaşantısı, bu bir tercihse eğer eleştirmeyi pek doğru bulmuyorum. Eee,hazıra dağlar dayanmaz. 'Gece, haziran ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var'ken kulağımıza çalınan görüntü: "Bir kedim bile yok, anlıyor musun..." İki kızımız da bundan nasibini almış haliyle.Ehh hayat bu, ne getireceği belli olmuyor, tamam, ama ey yüce rabbim, sen bu kadına nasıl bir çaresizlik yaşattın da "eğlendiği" bir adamla evlendirdi bu kadın gurur duyduğu kızını? Sana müstehak "şimdi" üst kattan gelen seni uyutmayan 'hatasız kul olmaz hatamla sev beni'ler..Sonra tövbeler tövbesi çektiren, oda arkadaşımın diş gıcırtısıyla beynimin delindiği geceler hatırıma düşüyor, tüylerim diken diken oluyor...
Affet Neval Hanım, kimse hak etmez böyle şeyleri diyerek diğer talihlimiz olan Ferit Sakarya'ya geçiyorum. Bu karakter özellikle yazarın okuyucuya sevdirmek istediği bir karakter. Kendini sanat alanında olsun, eğitiminde, işinde fazlasıyla geliştirmiş birisi. Eskişehir'de(aslında Türkiye'de demeliyim) sanayinin gelişmesi adına büyük işler başarmış, ülkenin kalkınmasına destek olmak amacıyla (hiç cebine girecek paranın hesabını yapar mı canııım) sürekli fabrikalar kurarak aileden gelen saygınlığa saygınlık katmış, herkes tarafından takdir gören bir kişi. Kitabın bir bölümünde Porsuk Çayı'nı temizlettirdiği anlatılmış, bu kısmı okurken suratıma yerleşen aptal gülümsemeye mani olamadığımı fark ediyorum. Bir 15 yılı var, gökkuşağından nehirler çizdiğim resimleri anımsıyorum ve ardından bu sanat eserlerime(!) ilham kaynağı olan teyzemi.. Eskişehir'de okuduğu dönemlerde Porsuk'un bir gün mavi, bir gün kırmızı,ertesi gün yeşil.... her gün başka bir renkte aktığını söylemişti. Bunun o zamanlar benim icin ne kadar masalımsı olduğunu da varın resimlerden anlayın işte.. Anlayamıyorum tabi o zaman fabrika atığının ne demek olduğunu, kötü bir şey olduğu ezberletilmiş ama hayallerimde çok güzel görünüyor, ne yapayım, seviyorum :) Konuyu dağıtmam demiştim di mi? Ferit Beyle devam ediyoruz.. Bütün kızların(en yakın arkadaşları dahil) aşık olduğu-45 yaşında, evli olanların bile- yakışıklı, boylu poslu, dik duruşlu, havalı yürüyüşlü o aranan insan kendileri olur, fazla methetmek istemiyorum zira ben bu karaktere pek ısınamadım. Bu adam çok güzel bir kızla hoşuna giden bir gece geçiyor, kız kendisinden yaşça epeyi küçük. Bu pek anormal değil, karını da aldatmışsın bu da artık alıştığımız şeylerden ancak bu kız, senin abilik hatta babalık etmen gereken yeğeninin yıllardır tutkuyla bağlı olduğu kızsa?
Bizim toplumumuzda bu var mı gerçekten? Biz böyle günlerden mi geldik? Benim dinlediğim, okuduğum, gördüğüm; bi kıza -ne kadar boncuk dağıtırsa dağıtsın- karşı bir şey hissetmişse bir genç, aileden birini bırak, bu adamın arkadaşları bile yan gözle bakmayı "aklından geçirmezdi".Yanlışım varsa düzeltin. Peki o geceyi düşündüğünde içinde en ufak bir vicdan azabı olmadan hissettikleri... Yazar için yine hoş olmayan düşünceler uçuşmaya başlıyor ve yine gerçekliğine inanmak istemediğim için Kısmet'e geçiyorum.
Sevmediği bir adamla bir evlilik yapıyor, sevdiğinin peşinden gitmeye korktuğu için kendini bu evliliğe mecbur hissediyor, -hoş, istemiyorum demesinin de pek etkisi olmazdı- kocasıyla yakınlaştığında hep bir kıyaslama içinde buluyor kendini. Ancak bu kıyaslama iki kişi arasında değil, kocası, sevdiği adam ve kardeşi.

Umarım ben fesatımdır da bu kıyaslamaya dahil olan kardeş düşüncesi gerçekten masumdur.

‎Bütün bu ahlaki yozlaşma örnekleri bir araya geldiğinde roman anlamını yitiriyor benim için, her biri ayrı ayrı, tek başına işlenmiş olsa inandırıcılığını-belki de gerçekliğini- yitirmez, amma velakin az önce yazarın insanların iç dünyasını aktarma konusundaki yeteneğini ifade etmişken, tamamıyla zıttı bir düşünceye sahip oluyorum burda. Yani, bu durum kabul edemeyeceğim şekilde fazla ve absürt. Ben bunları düşünürken, Müge Anlı "Bir şey mı dediniz?" diyor el sallayarak, "bir cinayeti çözmeye çalışırken köydeki kadınların bütün sevgililerini ifşa ettiği" programın tekrarını yayınlıyor benim için.. Teşekkürler...

‎ Hatıraların canlandığı bölümlerin birinde çiftçilerin şehre göçmelerinden yakınılıyordu. Bunu okuduğum günün akşam haberlerinde, üretimin azaldığı, çiftçinin kente göçtüğünü hatırlatıyordu spiker ve ekranlara bir köy kahvesi geliyor. Muhabir köy kahvesinde oturan çiftçilerle muhabbet ediyor, dertlerini dinliyor. Köylülere takım elbiseleri giydirilmiş, kavruk yüzlerinde gizleyemedikleri bir heyecan, önceden çalışıldığı belli olan bir takım sözler... Keşke o amcaya nasıl yaşadıklarını, 1 hafta boyunca ne yediklerini, nasıl karınlarını doyurduklarını anlattırsaydınız... Ardından, bir uzman geldi ekranlara. Devletin sertifikasız tohuma destek vermediğini hatırlatıyor, üreticinin 1 liraya sattığı tohumu, 19 liraya ihraç edildiğini belirtiyordu.
‎ """Vergileri, masrafları hariç..."""
Üreticiye kaça mal olacağınını ne önemi var ki? Çiftçi üretsin biz de alalım, önemli olan tek şey var o da: BEN! Kimse bana bunun aksini iddia etmeye çalışmasın, 50 yıldır biz bu sorunu ÇÖZMEMİŞSEK, çiftçiliği canlandırmaya yetecek kadar çiftçiyi asgari ücretle 300 koyun verip döndüremezsin o topraklara.. Bu konu hakkında söyleyecek çok fazla şey var ancak
Fazlasıyla uzattım...

Bitiyorum :) Böyle farklı ve zekice hazırlanmış bir kitabın bu kadar az okunmuş olması beni hayal kırıklığına uğratsa da hak ettiği yere geleceğini umuyorum. Belki birgün bir buluşma icin bu kitap kararlaştırılır da, hitap ettiği kitleye ulaşılması adına önemli bir adım atılmış olur. Okuyan herkesin kendinden bişeyler bulacağı geniş bir konu skalasına sahip..Kapılar aralanmış ve o kapıdan girmenin okuyucunun isteğine bırakıldığı bir eser. Ne yaşanmışlıkları gün yüzüne çıkarır... Ne muhabbetler döndürür...

‎Burdan yetkililere sesleniyorum!

Gereğinin yapılmasını arz ederim:)

Sürç-i lisan ettiysek affola...