• 184 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bir kitap düşünün sanki Virginia, Sartre, Kafka, Zweig, Dostoyevski, Camus dostlarınız olmuş dertleşiyorsunuz!
    .
    Klinik Psikolog Mine Özgüzel kendi varoluş sürecinin cevaplarını bu şahane isimlerin hayatlarında bulduğunu anlatıyor Edebiyat Terapi ile ne de güzel yapıyor.
    .
    Kaldı ki bize bu usta isimleri dostlarımızmış gibi hissettirirken daha girişte kendisi de hep yazarları bir dost gibi görenlerden olduğunu söylüyor ve ekliyor;”...bazı cümleleri o kadar içselleştirmişim ki kendi cümlelerimmiş gibi yaşayıp bu sefer de karıştırıyorum onlarda mı öğrendim yoksa kendi cümlelerim mi diye. “
    .
    Tam da böyle Virginia’nın eğitim hayatında, Camus’nun aile hayatında sanki kendi hayatımızdan kesitler okurken de şöyle diyor Mine Özgüzel;” Yaşadığımız travmalar aynı olsa bile, onları biriyle aynı dakika içinde yaşasak da her insanın kendi zihni melekeleri ve ruhsal yetilerinin travmayı karşılama biçimi farklıdır.”
    “ kendi gerçeğimizi yaşamanın, kendi kimliğimizi oluşturmanın tek yolu iç monoloğa girebilmektir. “
    .
    Bu kitapta altını çizdiğim, not aldığım o kadar çok satır var ki postlara sığmaz ama bu yıl okuduğum en iyi kitaplar arasında orası kesin!
    .
    Herkesin kendi yoksunluğundan varoluşuna, özgürlüğüne kavuşması dileğiyle...
    .
    .
    Sevgiler
    Hande
  • "Bu tam olarak nasıl anlatılır bilemedim. Sanki koca bir kalabalığın içerisinde bile hiç yerim yokmuş gibi hissettim. Sürekli yazdım fakat hep sildim. Konuşup anlatmak istediğim her şey boğazımda bir düğüm olarak kalakaldı. Çünkü biliyordum hiçbir zaman cümlelerim kimseye dokunmayacaktı. İnsanlara yük olmayı hiçbir zaman istemedim ve bundandır ki her şeyi hep kendi içimde halletmem gerektiğini öğrendim. Kimse tam olarak ne hissettiğimi bilmedi. Ama yine de her şeyi bir kenara bıraktım ve güzelliklerin peşinde koştum. Bir insanın yüzünde ufak olsa bile bir gülümsemeye sebep olmak beni hep mutlu etti. Bir anıyı saklayabilmek benim için hep en güzeliydi. İnsanlara yara olmaktan korktum ama bazen en çok yara alan ben oldum. En kötü anımda bile size güldüm, sorduğunuz zaman kenara atıp iyiymiş gibi davrandım, konuyu değiştirdim, inandınız. Bir odanın kapısını kapatıp kendi kabuğuma çekilmeyi hep sevdim. Ama bazen bir odanın kapısını kapatmak, düşüncelerimin arasında kaybolmam için yetti. Fakat bunların hiçbirini kimse hiçbir zaman bilmedi."
  • 372 syf.
    ·10/10
    Kitabın giriş önsözü bile muazzam derece de insanı etkisi altına alıyor. “Okuyucu, önsöz okumazsın sen biliyoruz, haksız da değilsin hani önsözlerin çoğu anlayışına sınır koyar...” Bu ilginç ve bir o kadar da kendisini içene çeken cümleden sonra Devlet’i bitirmekte okura “farz” olur anlayışı içerisine giriyorsunuz. Cümlelerim bu naçizane eser için nasıl dile gelir cidden bilmiyorum bildiğim tek şey böyle “kalemikibar” bir eser daha karşıma çıkmayacak olmasıdır. Platon’un yazmış olduğu devlet eserini aylarca hatta yıllarca neden kitaplığımın bir rafında bıraktığımı düşünüp duruyorum. Düşüncelerim beni uçurumun kenarından gözü kapalı ve tüm gardını da almış derin ve ıssız çukura doğru itekliyor.. Bu yüzden kendime kırgınım bir kitaba geç kalmışlığımın kırgınlığı var..

    Platon’un da ele aldığı kısım, “devlet varsa halk var halk yoksa o da yok...” anlayışı içerisinde hükümetin başında gelen bazı diktatörlerin çağdaş olduğunu sanıp bir uyum içerisinde gittiğini sanmasıdır. Sokratesin öğrencisi Platon bir diğer ismi ile nam- diğer Eflatun, aralarında geçen konuşmaların kağıda aktarıldığı bir kitaptır. Güçlü ve güçsüz, akıl, ahlak, bencillik birçok konuya değinerek “Devlet” kitabının ayrılmaz bir bütünü haline gelmiştir. Platon’a göre insan vücudu üç kısıma ayrılıyor: Baş; akıl. Göğüs; istem. Karın; Haz ve arzu, isteklerde. , yaşlılık üzerine doğruluk üzerine, doğruluğun ne olduğu ve nereden geldiği, doğru adam mı eğri adam mı , devlette kadının yeri ve armoni gibi birçok konuyu ele alıp kendi mutlak düşünceleri doğrultusunda fikir alışverişinde bulunurlar.
    Platona göre, “ kendini yönetirsen dünyayı yönetecek gücü bulabilirsin.” Nefsi ve arzuları dizginlemek gerçekten çok zor arzuların kölesi olmak yerine kendimizi çevreye de hiçbir zarar vermeden yönetmek kazanabileceğimiz ödüllerin en büyüğüdür.
  • Gözlerden ırak, kendi köşemde, her zamanki gibi, her zamanki kadar, herkesten farklı, herkesten çok, en çok kendimden, en az yüreğimden … yarım kalan tüm cümlelerim ve ben … sesimi duyanlar ve duyulmayanlar, kalbimden ellerime dökülen siyah kanım … geceleri gökyüzünden beni izleyen masum hilal.
  • Bilmem saat kaç gibi, dökülüyor yine birer, birer
    kalemin mürekkepinden yüreğimin anlatmak istediği, ama duyuramadığı her cümlelerim

    Ya içimde kala kaldı ya da satırlarıma
    anı kaldı " okumak " düştü kendi kendime. .

    A
  • 628 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Özgürlüğe giden ölüm yolu...
    Savaşlar, kayıplar, acılar...
    Boşnak Soykırımı (1992-1995)
    Ratko Mladiç komutasındaki Sırp ordusunun Müslüman Boşnaklara cehennemi yaşatması.. 8372 ( tespit edilebilen ) silahsız sivil Boşnakların Sırplar tarafından acımasızca katledilmesi.

    İnanılmaz bir duygu yoğunluğu ile bu incelemeye başladım. Gözlerimden hala akıyor. Kendimi savaştan yeni çıkmış, her türlü acıyı tatmış, yaşamayı kuru bir nefes almaktan ibaret sayan Bosnalı bir Müslüman gibi hissediyorum. Kime kin kussam kimden nefret etsem hangisinden başlasam bilemiyorum. Şeytanın yeryüzündeki temsili Sırplar ve Hırvatlardan mı yoksa üç maymunu oynayan Birleşmiş Milletlerden mi ? Hangisinden tarafa nefret kusayım???

    Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Bosnalı Sırpların eski lideri Radovon Karaciç' i Srebrenitsa' da yaşananlardan dolayı sorumlu tutarak 40 yıl hapse çarptırdı. Sırp kasap General Ratko Mladiç ömür boyu hapse mahkum edildi. ( Nasıl adalet !! )

    1995 Kasım ayında Müslüman Boşnakların lideri Aliya İzzetbegoviç'in Sırp ve Hırvat liderler ile yaptığı Dayton antlaşması ile savaş bitti.
    Sahi bitti mi ? Fiili savaş bitti. Tecavüzler.. Katliamlar.. Kurşuna dizilen binlerce masum insan.

    Cümlelerimi toparlamakta o kadar zorlanıyorum ki hiçbir incelemede yaşamadım bunu. Okudum okudum yüreğim sıkıştı. Öyle bir an geldi ki hiç ara vermeden okumak istedim bitsin bu işkence diye.. Sanki bu zulüm ben kitabı hemen okuyunca bitecekmiş gibi ara veremedim. Ara verirsem o işkenceyi uzatacakmışım gibi hissettim.


    2007 de Lahey' deki Adalet Divanı Srebrenitsa' da yaşananların soykırım olduğuna hükmetmiş !! Sırpları mı sorumlu tutmuş peki ? Şaka gibi.
    Yeryüzünde bu kadar acımasız insan nasıl nefes alabilir aklım almıyor. Sırf müslüman oldukları için yaşadıkları bunca zulmü, bunca acıyı aklım, kalbim almıyor. Sırf kendi inançları onlara benzemediği için.. Onların dinlerine inanmadıkları için. Okunan beş vakit ezanı kendilerine eziyet gördükleri için. En acısı da ne biliyor musunuz ? Bu farklılıklar birine tecavüz etmeleri için çocukları öldürmeleri için yakıp yıkmaları, yok etmeleri için haklı bir neden. ( Senin inancın farklı seni öldürebilirim, 13 yaşındaki kızına tecavüz edebilirim, 5 yaşındaki oğlunu kurşuna dizebilirim, aileni gözlerinin önünde katledebilirim. Çünkü ben yeryüzünden gelmiş geçmiş en soysuz milletim )


    Sinan Akyüz benim çok çok sevdiğim bir yazar. Kitabı okuduktan sonra bu konuyu işlemeye nasıl karar verdi merak ettim. İnternette kitap hakkında yaptığı röportaja denk geldim. Bosna' ya yaptığı kültürel gezi sırasında Ahmiçi köyünde Meyra ismini duyuyor sonra yolu Srebrenitsa' ya kadar gidiyor. Tabi ki akıllarda ki tek soru. Meyra bunca acıya rağmen insan olduğunu unutmasına rağmen hatta "bir insanın hisleri ölür mü hiç? Benim öldü" demesine rağmen o günleri hatırlatacak bir sürü soruya nasıl cevap veriyor ?? Kitapta bundan bahsediyor zaten. Yaşadığı acıya, uğradığı tecavüzlere dayanamayıp intihar eden kardeşi Diba hatırına. Diba' nın " Abla bana söz vermeni istiyorum. Eğer bu savaştan sağ kurtulursan Sırpların bize yaşattıklarını tüm dünya bilmeli, öğrenmeli..demesi üzerine kardeşine verdiği o son sözü yerine getirmek adına.. Sırf bu söz için, kardeşi için o iğrenç şeylerin hepsini tekrar yaşamayı göze alacak kadar cesur bir kadın çünkü Meyra...

    Yıkım hiç bu denli aşağılık hiç bu denli iğrenç olmamıştı gözümde. İliklerime kadar nefret ettim, iliklerime kadar tiksindim hepsinden. İnsan olduğumdan utandım. Acı veriyor dediğim şeylerden utandım.
    Ahh kadın olmak dedim ne savaşta ne barışta... Hep bir yük hep bir eziyet.
    Okudukça ağladım, ağladıkça şükrettim.
    Yeryüzüne uğramasaydı keşke insan türü dedim.
    Hiç bu kadar birbirinden bağımsız bir inceleme yapmadım daha önce. Duygu yoğunluğumun azalmasını bekleyip daha farklı bir inceleme yapabilirdim. Ama sonra düşündüm ki bu kitap benim süslü cümlelerim ile incelemesini yapacağım bir kitap değil.
    Uzak olsun savaşlar uzak olsun yıkımlar.
    Hep barış içinde yaşamak dileğiyle.