• Beni bırakan insanlar, gelen ve giden kadınlar oldu, her defasında odada oturmuş camın dışındaki yağmuru seyreden biri gibi hissettim kendimi.
    Doğrudan yakınımda olan şeylerle bile aramda camdan bir duvar vardı ve kendi irademle onu yıkacak gücü bulamıyordum.

    Bu halimi açıkça görmüş olmam bile içimde gerçek bir huzursuzluk uyandırmadı, çünkü zaten söylediğim gibi doğrudan kendimi ilgilendiren şeylere karşı bile büyük bir kayıtsızlık içindeydim. Acı çekmek için bile yetersizdim.
  • Erbaş kendi kitabında yer yer başkalarına ait sözlerde paylaşıyor. Şimdi yeni bir yazısına başladım. Yazının hemen sağ üst köşesine şöyle bir söz sıkıştırmış, "savaş en hayvani budalalıktır." L.da Vinci. Geçen yine alıntılarla yaşıyorum adlı youtube kanalında bir videoda buna dair bir söz dinlemiştim hatta paylaşmalıyım demiştim fakat içimden başkaları tarafından bir tepkiye uğrayabilirim diye paylaşamamaya karar vermiştim . Zira işin dini boyutunu da düşünen insanlardanız biz. E sonra zaten peygamberde savaş yanlışı değildi vs dedim ve sonra şu zamanda kadınlara yapılan taciz vs duyunca savaş haktır diye düşündüm. Fakat genel olarak L.da Vinci gibi düşünüyorum diyerek konuyu kapatıyorum.
  • - Düşünüyorum da, şeytan yoksa, o zaman onu insan icat etmiştir; hem de kendi benzeri olarak icat etmiştir.
    - Tıpkı Tanrı gibi, değil mi?
    Dostoyevski
    Sayfa 317 - iş bankası kültür yayınları
  • Aşk bahane. Herkes kendini seviyor, bu cilvede kendi güzelliğinden emin olmak istiyordu ve tıpkı şu ayna gibi bu güzelliği yansıtacak, parlatacak bir ayna arıyordu.
  • ‟Şimdi mutfak, süresi dolmuş, zamanı gelmiş, sanki kendi kokusundan gönenip kabarmış çikolatalı kek kokuyordu. Her Pazarki gibi.ˮ
    Tomris Uyar
    Sayfa 9 - Yapı Kredi Yayınları (6. baskı)
  • 736 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Dün gece kitabı bitirdiğimden beri olan biteni algılamaya çalışmakla birlikte yazacağım incelemeyi düşünüyorum. Ne desem, nasıl anlatsam bu kitabı diye… Kendimi bir şeyler yazmak zorunda hissettim çünkü bu kitap sitede böyle boş kalmamalıydı, kitaba haksızlık olurdu bu… Şuan ne yazacağım ortaya ne çıkacak inanın ben de bilmiyorum. O kadar çok düşünce var ki kafamda, hepsi karman çorman… O nedenle kitaba emanet ettim sanırım incelemeyi…

    Altı günüm İstisna’yla birlikte geçti. Altı gündür Iben’le Malene’le Anne-Lise’le ve biraz yabancılık çeksem de Camilla’yla birlikte yaşıyorum. Bu karakterler o kadar canlı ki şuan ben bu yazıyı yazarken onları karşımda hayal edebiliyorum. Malene onun hakkında yazacaklarıma tahammülsüz ve memnuniyetsiz, Anne-Lise daha yumuşak ama tedbiri elden bırakmıyor asla, Camilla ise tedirginliğini kendine biçtiği rolü oynayarak saklamaya çalışıyor. Iben… Iben beni izliyor, inceliyor; bir psikolog edasıyla. Kafasında benim olası kötülüğümü tartıyor. Hepimizin içinde olan o sıradan kötülüğü düşünüyor…

    Evet, kitabın konusu Danimarka’da Soykırım Araştırmaları Merkezi’nde çalışan bu dört kadının etrafında gelişiyor. Kitap başlarda iki ayrı çizgide ilerliyor; soykırımın tarihsel, psikolojik, sosyal araştırmaları ve bu dört kadın arasındaki gerilimli ilişki. Fakat sonra bu iki çizginin nasıl birleştiğine şaşkınlıkla ve hayranlıkla şahit oluyorsunuz.

    Bu iki çizgiyi birleştiren şey ise kötülük. İnsanın kötülüğü… İnsan kötülüğünün sıradanlığı.

    İki yıl önce Sosyal Psikoloji dersi aldığımda derse hayran kalmıştım. Şuana kadar ki üniversite hayatımda en zevk aldığım ders diyebilirim, ki bir dersten keyif almanın ne denli zor olduğunu bilirsiniz… Dersi alırken, okulu bitirdiğimde bölümümü es geçip sosyal psikoloji alanına yönelmeye kafayı takmıştım. Şimdi o kadar şiddetli olmasa da bu seçenek hala planlarım dahilinde… Şimdi ben bu gereksiz ayrıntıya neden mi girdim? Kitapta geçen deneyler, teoriler, yaklaşımlar, psikolojik yönelimler beni yine iki yıl önceki sosyal psikoloji sınıfıma götürdü. Bu defa zekice bir kurguya yedirilmiş halde, daha bir keyif alarak okudum hepsini... Ve üstüne bir sürü yeni şey de öğrendim.

    Kitap birçok şeyden bahsediyor… Nazilere yapılan zeka testleri, yaşanan olaylar, yazılan makaleler, yapılan araştırmalar, otoriteye itaat deneyi (Milgram), sosyal roller deneyi (Stanford Hapishane Deneyi), kognitif ahenksizlik, sosyal baskının etkisi; soykırımlardan önce ve sonra, katiller ve kurbanların sosyal yaşamları…

    Aslında tüm bu bilgilerin bir amacı var. Bunlar gösteriyor ki o soykırım yapan insanların bizden bir farkı yok. Belli durumlara ve düşüncelere maruz kalmış insanların, kendilerine “biz ve onlar” şeklinde gruplar oluşturup, eylemlerini haklı çıkaracak gerekçeler bularak oluşturdukları rollere kendilerini kaptırmalarıyla oluyor aslında her şey. Ve işte burada can alıcı soruyla karşılaşıyoruz: Bizi o insanlardan farklı yapan ne sahi? Biz aynı durumda olsak, onların yaptığını yapmayacağımızın garantisi ne?

    Ve görüyoruz.

    Sıradan bir ofiste nasıl bir sosyal savaşın patlak verdiğini, dört kadının düşüncelerinin nasıl şekil değiştirdiğini görüyoruz. Yapmam dedikleri şeyleri nasıl yaptıklarını, seviyorum dediklerine nasıl ihanet ettiklerini, dürüstüm dediklerine nasıl yalan söylediklerini görüyoruz. Küçücük bir ofiste oluşturulan “biz ve onlar” şeklindeki grupları okuyoruz. Öteki olmanın mübah kıldığı kötülüğü okuyoruz. Acımazlığın, yalanın; düşünceler çarpıtılarak nasıl normalleştiğini okuyoruz.

    Geriliyoruz. Gerim gerim geriliyoruz.

    İnsanın içindeki o kötüye inanıyoruz. Her insan, potansiyel bir kötü artık gözümüzde… Sadece kötü olmak için belirli şartların oluşmasını bekliyor. Kötülük hamurunda yoğrulmuşuz biz. İflah olmayız.

    Karamsarlaşıyoruz. Kendi hayatımızı sorguluyoruz; dışlanmışlıklarımızı, haksızlıklarımızı, söylenen yalanları, atılan kazıkları düşünüyoruz… Sonra ise kendi çarpıtılmış kişiliğimizi düşünüyoruz. Ben neler yaptım, fark etmeden? Hangi kötülükleri mübah kıldım kendime karşımdaki ‘öteki’yi düşünerek?

    Ben de aslında bir kötüyüm içten içe… Sonra yine… Soykırım zamanında bir Alman olsaydım şayet, ne yapardım, ben de mi katili olurdum onca insanın? Bir istisna olabilecek yapıya sahip miyim ben? İçimdeki kötülüğün bir sınırı var mı?
    Fakat içiniz bulanıyor bir yerden sonra “Yeter!” demek istiyorsunuz. Kendinize bu denli hakim olamamak, doğanıza bu denli söz geçirememek ihtimali dört duvarlı bir hücreye tıkıyor sanki sizi. İradenizin bir hiç olduğunu düşünmek, iyiliğin sadece seçimlerle oluşan bir yanılsama olduğunu düşünmek; o hücrenin karanlığında, aydınlık umutlarınızı yitirmek gibi bir şey. Buna hangi insan dayanabilir ki? Sürekli içindeki kötüye yenileceğini düşünen bir insan yaşamına neye tutunarak devam edebilir? Hiç mi istisnası olmaz?

    Siz? Bir istisna olamaz mısınız?

    Burada aklıma yine Sosyal Psikolojiden aşina olduğum Self Fullfilling Prophecy (Beklenti Etkisi olarak da geçiyor) geliyor. Bu kısaca kafanızda kurduğunuz düşünceyi bilinçsizce ve farkında olmadan gerçekleştirmenize yol açıyor. “Kendini gerçekleştiren kehanet” de diyorlar, “Pygmalion Etkisi” de… Yani kötülüğün kaçınılmaz olduğunu düşünmek, sizin davranışlarınızı istemsizce etkileyecek, sonunda her şey kötülüğe vardığında da “ben demiştim” diyebileceksiniz. Bunun çok daha basit örnekleri bulunabilir. Fakat demek istediğim nokta, neden kendini gerçekleştiren kehanetimizi hep kötülük üzerine kurma eğilimimiz var? Bu bizim tarihten ders çıkarmamız mı? Yoksa kehanetimiz mi? Açıkçası ben bilmiyorum. Ama iyiliğin bu kadar imkansız olduğunu düşünerek yaşayamayacağımı biliyorum. O yüzden tüm karamsarlığıma rağmen kehanetimi iyilikten yana kullanmak istiyorum. Aklımdaki tüm kötü, bencil, tarafgir, umutsuz düşüncelere rağmen. Dört duvarlı hücreme bir pencere açmak istiyorum, nefes alabileceğim, bir nebze ışığı görebileceğim….

    Kitap da bir yerde bunu yapıyor. İyilik denen olguyu başıboş bırakmıyor. Bir ihtimal veriyor ona, kırılgan, narin, hassas ve tümüyle beklenmedik bir yapı…

    Bu sırada dört kadın arasındaki ilişki ve gerilim öyle hal almış ki hem her şeye inanıp hem de her olanı inkar edecek hale geliyorsunuz. Aksiyon artıyor, koşuşturmaca başlıyor, tempo artıyor, bir şeyler ortaya çıkıyor, bir şeyler yok oluyor, sayfalar hızla çevriliyor, ortam duruluyor, sayfalar ağırlaşıyor, etrafta kötülüğün sıradanlığı ve iyiliğin ihtimalleriyle dolu bir sessizlik var… Ve kitap bitiyor.

    Kitabın kapağı kapandıktan sonra kafanızdaki iyilik ve kötülük kavramı karman çorman olmuş bir biçimde kalıyorsunuz…

    Ben kitabı gerçekten çok beğendim, uzun bir süre de aklımdan çıkacağını sanmıyorum. Yazara da hayran kaldığımı söylemeden geçemeyeceğim, kendisi sosyoloji ve iletişim bölümlerinde çalışmış bu konuda altyapısı olan bir insan. Fakat dört kadını –hem de bir erkek olarak- yedi yüz küsur sayfa boyunca bu denli derin, canlı ve etkileyici anlatmak ve bu özel ilişkiyi, genel ve kitlesel bir yıkımla bağdaştırmak bence apayrı bir şey.

    İyi ki okuduğum dediğim bir kitap oldu; gerek sorgulamalarıyla, gerek kurgusuyla, gerek edindiğim bilgilerle… İçtenlikle ve şiddetle tavsiye ederim, iyi okumalar :)
    Ve son olarak Esther. Sema , iyi ki bu kitabı akışta görmüşsün de birlikte okumuşuz. Sayende çok daha keyifli bir okuma oldu benim için :))
  • Dostunu varmış gibi gören kendinde aldanık düşer.. Düşmanını yokmuş gibi gören aldanışına kendi düşer.