• 520 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    Yıl 2016… İlk defa bir öykümü, bir dergiye yollamışım. Yayınlanıp yayınlanmayacağına dair hiçbir geri dönüş almadan, her şeyden habersiz derginin bir sonraki sayısını alıyorum. Son sayfalarda kendi adımı, öykümü görüşümü ve o an hissettiklerimi anımsıyorum. İlk defa bir öykü yollamışım ve ilk seferde kabul görmüşüm. İnanılmaz bir mutluluk ve içsel hazdı o an yaşadığım. Sonrasında hep öyle olacak yanılgısı, gereksiz bir özgüven ve tabi ki her zaman ve hatta çoğu zaman sürecin olumlu gitmemesi... Aynı Martin Eden gibi, kendimce çok inandığım bazı öykülerin ret alması, çoğuna olumlu ya da olumsuz bir geri dönüş bile yapılmaması, Martin Eden gibi; “Gerçekten, yolladığım bu öyküler okunuyor mu?” sorgulamalarım ve ikilemlerim… Buna rağmen farklı bir tutkuyla yazmaya devam etmek... Ben bu kitapta biraz da kendimi gördüm; o yüzden Martin Eden’in hikayesi biraz benim de hikayemdir. Çocuğumuz aslında biraz dijital çağın Martin Eden'leri değil miyiz?

    Bu süreci yaşayanlar bilir, yazmak ve bunu dergilere yollamak, bir yanıt beklemek denize olta sallamak gibidir. Atar ve beklersin. Bazen günlerce bekler ve bir sonuç alamaz, bazen oltaya bir çizme takılır, bazen de yemini sorgularsın. Umut eder, bekler ve hep daha iyisi için çalışırsın. Hırs yapar ve uykundan, sosyal hayatından fedakarlık eder, okur, yazarsın. Aslında sonucu değil de, biraz da süreci seversin. Yine de içten içe değer görmek istersin.

    Martin Eden de böyle bir kitap. Yüksek tabaka insanlara hayran olup, onlar gibi olmayı her şeyden çok isteyen, o tabakadan birine aşık olan, bu amaç uğruna kendini yazmaya veren, hırs yapan, inat eden,, kendine güvenen, güvenilmek isteyen ama birkaç kişi dışında kimseye kendini inandıramayan, git gide gelişen, geliştikçe eskiden hayran olduğu insanların kültürsüzlügünü gören ve büyük hayal kırıklığı yaşayan bir denizci... Sımsıcak, çarpıcı bir hikaye. Çok tanıdık, sorgulatan, düşundüren, etkili bir baş yapıt. Okumalı, okutulmalı!
  • 96 syf.
    ·9/10
    Merhabalar,
    Hayırlı akşamlarınız olsun. Genellikle inceleme yapmaktan bir adım geri duruyorum, fakat şimdi kalbim yerinde durmuyor. Tek duyduğumun koşarcasına tıkırdayan kalbim.
    Birazdan yorulacak, kelimelerim dahi yorulacak. Bu duyguyu hapsetmeliyim o halde cümlelerime.. Ve üzgünüm ki sığ kalıyor yine de cümleler...
    Esere dair birkaç kelam etmek istiyorum izninizle. Yine kusurlarımızı hoş görün diye bir ricayı da iliştiriyorum yanına..
    Her kalp kendi çiçeğinin kokusunu verir derler. Bu eser öyle güzel kokuyordu ki, okurken samimi bir yüreği sanki avuçlarımda hissettim. Kitaba sarıldıkça güzel koku benim de üzerime sindi..
    Eser sekiz öyküden olşuyor beni neden bu kadar etkiledi bilmem.
    Sanırım tükeniyor kelamlarım bitirmeliyim artık..

    Bazen yazarın cümlelerindeki edebi uslüba tutunuruz, bazen yaramıza usulca dokunmasına, bazen olmak istediğimiz cümlelerine... Bazen de o cümlelerde kendimizi dinliyormuş gibi oluruz. İşte bu kitap o kısımdan :) belki de benim hikayemdir diye mırıldanıp durdum okudukça.. O halde neden sizin de hikayeniz olmasın?
    Son sayfadaki bir alıntıyla sonlandırıyorum o vakit.. ;
    "Ne oldu, neyin var? Yüzünden düşen bin parça.."

    "Birşeyim yok hanım, hiç birşeyim yokmuş da biz var zannedermişiz"
  • Uzun sayılabilecek bir incelemenin ilk satırındayım... Ahmet Erhan için inceleme yazmak benim için fazlasıyla zor. Ne yazsam eksik kalacak, biliyorum. “Yazsam olmuyor, yazmasam olmaz” yani. Darılmaca gücenmece olmasın diye belirtmek istiyorum. Yazacaklarım daha çok benim Ahmet Erhan’la olan hikayemdir. Dileyen okumayı burada bırakabilir.

     

    “Her şey bir acının bilincine varmakla başladı ” (s.89 burada gömülüdür 1. Cilt)

    Herkes gibi bir sürü insan tanıdım ben de, otuzuma son sürat tırmandığım şu ana kadar, bir dünya kitap, bir dünya şiir okudum. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındım ya da kitapları insanlardan daha çok sevdim gibi aforizmalara hiç girmeyeceğim merak etmeyin. Zira hep şiiri daha çok sevdim. Buna ilintili olarak elbette insanı çok sevdim. Bunu Metin Abi’den (Altıok) öğrendim. Tam da dediği gibi: Şiir, insanları sevmeye yaradı.

     

    Hiç unutmuyorum, sene doksandört ve yaz ayları, yaşım henüz çocuk... Hayatında ilk kez gittiği hastane dönüşünde babam kısacık bir cümle etti: “İçimde bir ağrı dolanıyor.”

    Babamın içinde dolanan o ağrı o an itibariyle benim içimde de voltaya çıktı. Kolay mı? Hayatımın kahramanının canı yanarken ben rahat edebilir miydim? Edemedim. Birkaç gün içinde babamı tedavisi için başka bir şehre götürdüler. Tabi kimse durumun vehametinden haberdar olmadığı için beni ya da kardeşlerimden herhangi birini babamın yanına götürmedi. Yaşımız itibariyle belki biz durumu kavrayamayabilirdik ancak en azından babam için bir şeyler ifade ederdi. Elbette kızamıyorum kimseye. Herkesin, babamın iyileşerek döneceğine  dair sonsuz bir inanç beslediğine inandım hep çünkü aksi bir durum en başta babama yakışmazdı. Neticede, babamın içinde dolanan o ağrı birkaç ay içinde babamı bizden aldı kendine sakladı. Hali hazırda birkaç ay göremediğim babamı dünya gözüyle bir daha da göremedim. Babam başka bir şehre gittiğinde mevsim yazdı, dönmediğinde ise henüz sonbahar. Bu yüzden hiç sevmedim haziranı temmuzu ağustosu eylülü ekimi kasımı. Sonrası hep kış... Kendi sesinden en net şekilde hatırladığım o kısacık cümle kaldı geride, köy evinde bir soba yanında boş bir çay bardağını tuttuğu bir fotoğraf, bir de annemin terliğinden kaçıp sığınıp saklandığım kucağının sıcaklığı...Hiç unutmadım ben o cümleyi. Duyduğum günden bu yana bir acı dolanır içimde, başucu acımdır bu benim...

    Şiire ilgimin başladığı ortaokul yıllarımda kulağıma çalınan bir şiir bir adamla tanıştırdı beni. “Bugün de ölmedim anne” diyordu Ahmet Kaya. Sordum soruşturdum Ahmet Erhan diye bir adam çıktı karşıma. Birkaç şiirini okudum ilkin. Birinde “Bugün de ölmedim anne” diyen Ahmet Erhan, diğerinde “Bugün oturdum ölümü düşündüm” diyordu... Ölümü erkence tanımış biri olarak şiirleri beni içine almıştı. Sanırım sonraki yıl gittiğim bir kütüphanede, hani şu sebebini bir türlü anlamadığımız şekilde asabi abilerin görevli olduğu kütüphanelerden birinde tesadüfen karşılaştığım bir kitabı kucakladım. Kapağı her ne kadar beni ürkütse de o zaman, ben şairi referans aldım. 1993 basımı “Sevda Şiirleri/Zeytin Ağacı” kitabı. Hiç abartmıyorum bir süre soluksuz okudum ta ki “bir baba için” şiirine gelene kadar. Bunu orada yapamayacağımı biliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam kimliğimi bırakıp kitabı aldım. Baktım ki, bendeki yaranın aynısı Ahmet Erhan’da var. Yaradaş olduk ve bir daha da ayrılmadık. Şöyle diyordu şiirinde:

    “Senin ölümün baba, bende
    Bir anafora kapılarak
     Yeniden doğuma dönüşüyor
     Köklerini toprak altında saklama
    Baba, oğlun daha yaşıyor...”
     (s.246, burada gömülüdür 1. Cilt)

     

    Asıl adı Erhan Bozkurt’tur şairin. Ahmet adını yarasından yani babası Ahmet İzzet Bey’den alır. Bozkurt soyadını ise davasına kurban verir. Neticede Ahmet Erhan olur. Nedir ki bu adamın davası? Davası memlekettir, ‘Alacakaranlıktaki Ülke’sidir. Nitekim Ahmet Erhan diye bir gerçeği ortaya koyan kitabı da budur.
    (s.13 burada gömülüdür  1. Cilt)

    Ağlamamak için paltosunun yakasını ısırarak marşlar söyleyen bir devrimcidir. Hepsinden önemlisi o bir mağluptur. Yenilmeyi en iyi o bilir. 12 Eylül faşist darbesinde yenilir ilkin, sonra Sivas’ta, Maraş’ta  defalarca yenilir. Bu sebepledir ki, çağdaşı olan bütün mağlupların ansiklopedisini yazmıştır.
    (s.139 burada gömülüdür 2. Cilt)

    En yakın dostlarından Behçet Aysan’ın Sivas’taki hazin ölümü onda kapanması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Sivas’taki en büyük yenilgisi bu olmuştur. Fakat Sivas’taki yenilgisi bununla sınırlı kalmayacak ve 32 kez daha yenilecektir. Behçet Aysan’ın ölümü üzerine o’na ithafen yazdığı  ‘son düello’sunda şöyle der:

    “Kaybettim ömrümün son düellosunda
    Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
     Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
    Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
    Buna dayanamam, bu yalnızlığa”

     (s.209 burada gömülüdür 2.Cilt)

     

    Ahmet Erhan şiiri de yenilgiler silsilesidir. Tekilliğe yenilir zamanla, nihilizme yenilir ya da evrilir. Ancak lirizminden hiçbir şey yitirmez. Şiir marjinallikten uzak, tam aksine oldukça yalındır. Bu yalınlıkla özgün olabilmek ve özgün kalabilmek de her babayiğidin harcı değildir. Ahmet Erhan; şiirin, ‘hayat çizgisi’nden uzaklaşmaması gerektiğine inanır ve hayat çizgisinde şiirler yazar ömrü boyunca. Hayat varsa elbet ölüm de olacaktır. Bu sebeple hemen bütün şiirleri ölüme dayanır. Gerek hayatla gerekse de ölümle hep büyük hesaplaşmaları olmuştur. Tahmin edeceğiniz üzere hemen hepsinde mağlup olmuştur. Pavese’den Yasenin’e, Atilla Jozsef’ten Mayakovski’ye, sevdiği bütün şairler intihar etmiştir mesela. Bunca intihara karşın intiharı da düşünmüştür elbette. Neticede deliliğinin çimentosu Mayakovski’den gelir ve onun yöntemini düşünür.

    “Mutfakta şiir yazmaktan bıktım, her şeyden bıktım
    7.65 Magnum satılık, yazıyor küçük ilanlarda
    Bir silahım olsa, ne güzel kendimden soyunurdum.”

     (s.145 burada gömülüdür 2.Cilt)

     

    Yalnız Pavese’yi, Mayakovski’yi, Jozsef’i, Yasenin’i sevmez tabii ki. İnsanları sever. Nazım’ı sever, Altıok Metin’i sever, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Ahmed Arif’i , Edip Cansever’i sever. Oğlu Deniz’i bir başka sever. Ülkesini çok sever. Ülkesinin çelişkilerini bile sever hatta yalnızca bu çelişkilerin tek başına dahi şiirin sebebi olduğuna inanır. En çok da babasını sever. Babasının mirası alkolü de sever. Bayrağı babasından alıp meyhanelere koşması da, 3 bardak Tuborg’la karaciğerini sıvazlaması da bundandır.
    Bir bar taburesi üstünde babasının öldüğü yaştayken hem sarhoş hem de yastadır. O günden karşı kıyılara yelken açtığı güne kadar da babasından fazla yaşamasının mahçubiyetini yaşamıştır. Neticede ellibeşinde ilk olarak babasına sonra da dostlarına kavuşmuştur.
    Geriye ne mi bıraktı? Yalnızlığını bıraktı bana, hüznünü, acısını, yenilgilerini ve boğulmalarını da. Üç beş şiiri de kaldı geride, bir de sıcacık gülüşü asılı kaldı semada. Babam gibi...

     

    “Bitiriyorum burada

    Artık hiçbir şey sorma.”

     (s.82 1. Cilt)