• alatasaray Lisesi’nde öğrenciydim, orta iki. Yakup Kadri’ler, Halide Edip’ler, Reşat Nuri’lerle başlayan 'edebi’ okumalarım romandan hikayeye açılıyor, şuradan buradan edindiğim hikaye kitaplarını okuyordum.

    Ne var ki liseye kadar doğru dürüst hikayeler, dört dörtlük hikayeler okuma fırsatım olmayacaktı.

    Öyle ya, Türkçe kitabımızda hikaye örneği ne vardı, hatırlamıyorum. İz bırakmamış olmalı. Biraz daha geçmişe dönünce, İlkokul Okuma kitabımızda yine o eşsiz Reşat Nuri’yle karşılaşıyorum: Onun kirazları ve kiraz ağacından düşüp ölen küçük kızı anlatan o kadar acıklı hikayesi...

    Artık Galatasaray’dan ayrılmıştım. Atatürk Erkek Lisesi’nde ikinci sınıfta okuyordum, 10/A. Hocamız Bakiye Ramazanoğlu, Varlık Yayınları’nın yeniden yayımlamaya başladığı Sait Faik kitaplarını salık verdi. Yetinmeyip, derste "Mahalle Kahvesi"ni okudu.

    Bu öykü birdenbire kalbimi kırdı, gönlümü çeldi. Hiçbir şey anlatılamaz görünürken büyük dramlar, yürek yakıcı serüvenler, ölüm kadar acı ayrılıklar, düşüşler ve ruh yücelmeleri anlatılıyor ve bütün bunların hepsi bir kış akşamı, gözden ırak mahalle kahvesine sığabiliyordu...

    O zaman, dört beş ay, soluk soluğa Sait Faik okudum. Tam otuz yıl önce. Ama bana daha dün gibi geliyor. Sait Faik’in son öykülerini, Alemdağda Var Bir Yılan'da yer alanlara bugün daha çok seviniyorum. Otuz yıl önce tam kavrayamamıştım. O günlere ilişkin olarak bütün değişen bu.

    Kavrayamazdım; çünkü ders kitabımızda bir hikaye tanımı vardı. Bu tanıma göre, hikayenin bir başı, bir düğüm noktası ve bir de sonu olmalıydı. Alemdağda Var Bir Yılan’ın öyküleri hep yarım kalmış bir yerden başlar ve yarım kalmış bir başka yere ulaşır. Şimdi anlıyorum ki, hikaye tanımları pek o kadar yararlı olmuyor.

    Yine o sıralar Varlık Yayınları bir yandan Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini okura sunuyordu. Bu kez içteki fırtınayı dışa vuran Sabahattin Ali’ninse toplumu yazdığıdır. Bana sorarsanız, her ikisi de hem bireyi, hem toplumu kişisel süzgeçlerinden geçirerek kaleme getirmişlerdir. Her ikisine de bağlanıp kaldım.

    Sonra artık hikayeciler fırtınası başladı. Yaz aylan her gün Sahaflar’a gidiyor ve Türk hikayecilerinin kitaplarını topluyordum. Bekir Sıtkı’dan Ümran Nafiz’e, Kemal Bilbaşar’dan Haldun Taner’e harikulade bir serüven!

    Lise sondayken hikaye yazmaya başladım. Bilmem neden, ille yalnızlığı yazacaktım. "Hüzün Kahvesi" (Cumartesi Yalnızlığı) bu anlamda ilk çalışmam sayılabilir. Şimdi okuyunca Sait Faik’in etkisinde Oktay Akbal’ınkinin, daha ötelerde Samet Ağaoğlu etkilerinin karıştığını duyumsayabiliyorum. Belki çok uzaklardan kendi sesim işitiliyor.

    Kendi sesim: Acaba bulabildim mi? Çok severek yazdığım öyküler, Dostlukların Son Günü’nü oluşturanlardır. Bununla birlikte onları yazarken, kendi sesimden çok, sevdiğim hikayecilerinkini dinlemeye koyuldum; sevdiğim hikayecilerde sürek avına çıktım.

    Örnekse, "Gelinlik Kız". Bu çok sevdiğim bir hikayemdir. Çehov’un "Çeyiz" adlı bir öyküsünü okur okumaz aklıma gelmişti. Rusya birdenbire çocukluğumun Kadıköy’ü oldu. Çocukluğumda şöyle bir görüp sonra veremden öldüğünü öğrendiğim bir genç kız vardı. O belirdi. Genç kızın mevlidine gitmiştik. Eve dönüşte annem radyomuzun durduğu masanın bitişiğindeki koltuğa yığılmıştı. Bu iki çizgi, genç kızla ölüm, "Gelinlik Kız"ı oluşturmuştur. Fakat Çehov’u okumasaydım yazabilir miydim, kestiremiyorum.

    Katherine Mansfield’in bir öyküsü var: "Miss Brill". 'Çılgın kalabalıktan uzak’ olacağı yerde, bu kalabalığa omuzlarında pörsümüş kürküyle karışmak... İlle karışmak isteyen yaşlı kız Miss Brill, beni o kadar çok yaraladı ki, onunla gönül birlikteliğimiz hala sürüyor, hiç dinmedi.

    Miss Brill genceldi, "Elbise Haritaları"nda {Dostlukların Son Günü) göründü. Miss Brill, bu kez hayalinde kendini kadın sanan yaşlı bir çevirmene dönüştü; dünya onunla da alay ediyordu.

    Gitgide anlıyordum ki, benim sesim, okuduklarımın yankısıdır. Evet, öyledir. Bu bilinçle kaleme alınmış hikaye kitabımsa —nihayet— Bir Denizin Eteklerinde.

    Orada artık bir gece Prens Mişkin’in niye çıkıp evimin darmadağınık oturma odasına geldiğini tasasızca biliyordum.

    Hikaye ve romanlarımda hep Prens Mişkin’i, 'öteki’yi yazmaya çalışmadım mı? Hakkı Celis, Handan, belki de hiçbir zaman göremeyeceğim Londra’da yaşamış Mrs. Dalloway, "Kaymaklı Tavukgöğsü"ndeki çocuk ve babası, "Sümbül"deki Sümbül, "Projektörcü"deki projektörcü ve hikayeci, hepsi, bütün bu insanlar bana hep seslendiler. Beni çağırıyorlar, fakat ben onlara ulaşamıyorum.

    Galiba yalnızlığımı yazdım.


    Selim İleri
  • 520 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    Yıl 2016… İlk defa bir öykümü, bir dergiye yollamışım. Yayınlanıp yayınlanmayacağına dair hiçbir geri dönüş almadan, her şeyden habersiz derginin bir sonraki sayısını alıyorum. Son sayfalarda kendi adımı, öykümü görüşümü ve o an hissettiklerimi anımsıyorum. İlk defa bir öykü yollamışım ve ilk seferde kabul görmüşüm. İnanılmaz bir mutluluk ve içsel hazdı o an yaşadığım. Sonrasında hep öyle olacak yanılgısı, gereksiz bir özgüven ve tabi ki her zaman ve hatta çoğu zaman sürecin olumlu gitmemesi... Aynı Martin Eden gibi, kendimce çok inandığım bazı öykülerin ret alması, çoğuna olumlu ya da olumsuz bir geri dönüş bile yapılmaması, Martin Eden gibi; “Gerçekten, yolladığım bu öyküler okunuyor mu?” sorgulamalarım ve ikilemlerim… Buna rağmen farklı bir tutkuyla yazmaya devam etmek... Ben bu kitapta biraz da kendimi gördüm; o yüzden Martin Eden’in hikayesi biraz benim de hikayemdir. Çocuğumuz aslında biraz dijital çağın Martin Eden'leri değil miyiz?

    Bu süreci yaşayanlar bilir, yazmak ve bunu dergilere yollamak, bir yanıt beklemek denize olta sallamak gibidir. Atar ve beklersin. Bazen günlerce bekler ve bir sonuç alamaz, bazen oltaya bir çizme takılır, bazen de yemini sorgularsın. Umut eder, bekler ve hep daha iyisi için çalışırsın. Hırs yapar ve uykundan, sosyal hayatından fedakarlık eder, okur, yazarsın. Aslında sonucu değil de, biraz da süreci seversin. Yine de içten içe değer görmek istersin.

    Martin Eden de böyle bir kitap. Yüksek tabaka insanlara hayran olup, onlar gibi olmayı her şeyden çok isteyen, o tabakadan birine aşık olan, bu amaç uğruna kendini yazmaya veren, hırs yapan, inat eden,, kendine güvenen, güvenilmek isteyen ama birkaç kişi dışında kimseye kendini inandıramayan, git gide gelişen, geliştikçe eskiden hayran olduğu insanların kültürsüzlügünü gören ve büyük hayal kırıklığı yaşayan bir denizci... Sımsıcak, çarpıcı bir hikaye. Çok tanıdık, sorgulatan, düşundüren, etkili bir baş yapıt. Okumalı, okutulmalı!
  • KEŞKEler NİÇİNlere cevaptır
    En güzel resimleri, en güzel şiirleri, en güzel denemeleri, en güzel peyzajları, en güvenilir dostluklar kurmak ve dansları yapmak isteyişimin ardında keşke küçük bir hırsım olsaydı.. Keşke kendi hikayemdir diyerek hayatımı kendime şikayet etmiş olsaydım. Nitekim, aklımı ve istikbalimi kaybettim kendimde durarak. Niçin kendime el uzatmadım?
  • 96 syf.
    ·9/10
    Merhabalar,
    Hayırlı akşamlarınız olsun. Genellikle inceleme yapmaktan bir adım geri duruyorum, fakat şimdi kalbim yerinde durmuyor. Tek duyduğumun koşarcasına tıkırdayan kalbim.
    Birazdan yorulacak, kelimelerim dahi yorulacak. Bu duyguyu hapsetmeliyim o halde cümlelerime.. Ve üzgünüm ki sığ kalıyor yine de cümleler...
    Esere dair birkaç kelam etmek istiyorum izninizle. Yine kusurlarımızı hoş görün diye bir ricayı da iliştiriyorum yanına..
    Her kalp kendi çiçeğinin kokusunu verir derler. Bu eser öyle güzel kokuyordu ki, okurken samimi bir yüreği sanki avuçlarımda hissettim. Kitaba sarıldıkça güzel koku benim de üzerime sindi..
    Eser sekiz öyküden olşuyor beni neden bu kadar etkiledi bilmem.
    Sanırım tükeniyor kelamlarım bitirmeliyim artık..

    Bazen yazarın cümlelerindeki edebi uslüba tutunuruz, bazen yaramıza usulca dokunmasına, bazen olmak istediğimiz cümlelerine... Bazen de o cümlelerde kendimizi dinliyormuş gibi oluruz. İşte bu kitap o kısımdan :) belki de benim hikayemdir diye mırıldanıp durdum okudukça.. O halde neden sizin de hikayeniz olmasın?
    Son sayfadaki bir alıntıyla sonlandırıyorum o vakit.. ;
    "Ne oldu, neyin var? Yüzünden düşen bin parça.."

    "Birşeyim yok hanım, hiç birşeyim yokmuş da biz var zannedermişiz"
  • Uzun sayılabilecek bir incelemenin ilk satırındayım... Ahmet Erhan için inceleme yazmak benim için fazlasıyla zor. Ne yazsam eksik kalacak, biliyorum. “Yazsam olmuyor, yazmasam olmaz” yani. Darılmaca gücenmece olmasın diye belirtmek istiyorum. Yazacaklarım daha çok benim Ahmet Erhan’la olan hikayemdir. Dileyen okumayı burada bırakabilir.

     

    “Her şey bir acının bilincine varmakla başladı ” (s.89 burada gömülüdür 1. Cilt)

    Herkes gibi bir sürü insan tanıdım ben de, otuzuma son sürat tırmandığım şu ana kadar, bir dünya kitap, bir dünya şiir okudum. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındım ya da kitapları insanlardan daha çok sevdim gibi aforizmalara hiç girmeyeceğim merak etmeyin. Zira hep şiiri daha çok sevdim. Buna ilintili olarak elbette insanı çok sevdim. Bunu Metin Abi’den (Altıok) öğrendim. Tam da dediği gibi: Şiir, insanları sevmeye yaradı.

     

    Hiç unutmuyorum, sene doksandört ve yaz ayları, yaşım henüz çocuk... Hayatında ilk kez gittiği hastane dönüşünde babam kısacık bir cümle etti: “İçimde bir ağrı dolanıyor.”

    Babamın içinde dolanan o ağrı o an itibariyle benim içimde de voltaya çıktı. Kolay mı? Hayatımın kahramanının canı yanarken ben rahat edebilir miydim? Edemedim. Birkaç gün içinde babamı tedavisi için başka bir şehre götürdüler. Tabi kimse durumun vehametinden haberdar olmadığı için beni ya da kardeşlerimden herhangi birini babamın yanına götürmedi. Yaşımız itibariyle belki biz durumu kavrayamayabilirdik ancak en azından babam için bir şeyler ifade ederdi. Elbette kızamıyorum kimseye. Herkesin, babamın iyileşerek döneceğine  dair sonsuz bir inanç beslediğine inandım hep çünkü aksi bir durum en başta babama yakışmazdı. Neticede, babamın içinde dolanan o ağrı birkaç ay içinde babamı bizden aldı kendine sakladı. Hali hazırda birkaç ay göremediğim babamı dünya gözüyle bir daha da göremedim. Babam başka bir şehre gittiğinde mevsim yazdı, dönmediğinde ise henüz sonbahar. Bu yüzden hiç sevmedim haziranı temmuzu ağustosu eylülü ekimi kasımı. Sonrası hep kış... Kendi sesinden en net şekilde hatırladığım o kısacık cümle kaldı geride, köy evinde bir soba yanında boş bir çay bardağını tuttuğu bir fotoğraf, bir de annemin terliğinden kaçıp sığınıp saklandığım kucağının sıcaklığı...Hiç unutmadım ben o cümleyi. Duyduğum günden bu yana bir acı dolanır içimde, başucu acımdır bu benim...

    Şiire ilgimin başladığı ortaokul yıllarımda kulağıma çalınan bir şiir bir adamla tanıştırdı beni. “Bugün de ölmedim anne” diyordu Ahmet Kaya. Sordum soruşturdum Ahmet Erhan diye bir adam çıktı karşıma. Birkaç şiirini okudum ilkin. Birinde “Bugün de ölmedim anne” diyen Ahmet Erhan, diğerinde “Bugün oturdum ölümü düşündüm” diyordu... Ölümü erkence tanımış biri olarak şiirleri beni içine almıştı. Sanırım sonraki yıl gittiğim bir kütüphanede, hani şu sebebini bir türlü anlamadığımız şekilde asabi abilerin görevli olduğu kütüphanelerden birinde tesadüfen karşılaştığım bir kitabı kucakladım. Kapağı her ne kadar beni ürkütse de o zaman, ben şairi referans aldım. 1993 basımı “Sevda Şiirleri/Zeytin Ağacı” kitabı. Hiç abartmıyorum bir süre soluksuz okudum ta ki “bir baba için” şiirine gelene kadar. Bunu orada yapamayacağımı biliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam kimliğimi bırakıp kitabı aldım. Baktım ki, bendeki yaranın aynısı Ahmet Erhan’da var. Yaradaş olduk ve bir daha da ayrılmadık. Şöyle diyordu şiirinde:

    “Senin ölümün baba, bende
    Bir anafora kapılarak
     Yeniden doğuma dönüşüyor
     Köklerini toprak altında saklama
    Baba, oğlun daha yaşıyor...”
     (s.246, burada gömülüdür 1. Cilt)

     

    Asıl adı Erhan Bozkurt’tur şairin. Ahmet adını yarasından yani babası Ahmet İzzet Bey’den alır. Bozkurt soyadını ise davasına kurban verir. Neticede Ahmet Erhan olur. Nedir ki bu adamın davası? Davası memlekettir, ‘Alacakaranlıktaki Ülke’sidir. Nitekim Ahmet Erhan diye bir gerçeği ortaya koyan kitabı da budur.
    (s.13 burada gömülüdür  1. Cilt)

    Ağlamamak için paltosunun yakasını ısırarak marşlar söyleyen bir devrimcidir. Hepsinden önemlisi o bir mağluptur. Yenilmeyi en iyi o bilir. 12 Eylül faşist darbesinde yenilir ilkin, sonra Sivas’ta, Maraş’ta  defalarca yenilir. Bu sebepledir ki, çağdaşı olan bütün mağlupların ansiklopedisini yazmıştır.
    (s.139 burada gömülüdür 2. Cilt)

    En yakın dostlarından Behçet Aysan’ın Sivas’taki hazin ölümü onda kapanması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Sivas’taki en büyük yenilgisi bu olmuştur. Fakat Sivas’taki yenilgisi bununla sınırlı kalmayacak ve 32 kez daha yenilecektir. Behçet Aysan’ın ölümü üzerine o’na ithafen yazdığı  ‘son düello’sunda şöyle der:

    “Kaybettim ömrümün son düellosunda
    Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
     Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
    Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
    Buna dayanamam, bu yalnızlığa”

     (s.209 burada gömülüdür 2.Cilt)

     

    Ahmet Erhan şiiri de yenilgiler silsilesidir. Tekilliğe yenilir zamanla, nihilizme yenilir ya da evrilir. Ancak lirizminden hiçbir şey yitirmez. Şiir marjinallikten uzak, tam aksine oldukça yalındır. Bu yalınlıkla özgün olabilmek ve özgün kalabilmek de her babayiğidin harcı değildir. Ahmet Erhan; şiirin, ‘hayat çizgisi’nden uzaklaşmaması gerektiğine inanır ve hayat çizgisinde şiirler yazar ömrü boyunca. Hayat varsa elbet ölüm de olacaktır. Bu sebeple hemen bütün şiirleri ölüme dayanır. Gerek hayatla gerekse de ölümle hep büyük hesaplaşmaları olmuştur. Tahmin edeceğiniz üzere hemen hepsinde mağlup olmuştur. Pavese’den Yasenin’e, Atilla Jozsef’ten Mayakovski’ye, sevdiği bütün şairler intihar etmiştir mesela. Bunca intihara karşın intiharı da düşünmüştür elbette. Neticede deliliğinin çimentosu Mayakovski’den gelir ve onun yöntemini düşünür.

    “Mutfakta şiir yazmaktan bıktım, her şeyden bıktım
    7.65 Magnum satılık, yazıyor küçük ilanlarda
    Bir silahım olsa, ne güzel kendimden soyunurdum.”

     (s.145 burada gömülüdür 2.Cilt)

     

    Yalnız Pavese’yi, Mayakovski’yi, Jozsef’i, Yasenin’i sevmez tabii ki. İnsanları sever. Nazım’ı sever, Altıok Metin’i sever, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Ahmed Arif’i , Edip Cansever’i sever. Oğlu Deniz’i bir başka sever. Ülkesini çok sever. Ülkesinin çelişkilerini bile sever hatta yalnızca bu çelişkilerin tek başına dahi şiirin sebebi olduğuna inanır. En çok da babasını sever. Babasının mirası alkolü de sever. Bayrağı babasından alıp meyhanelere koşması da, 3 bardak Tuborg’la karaciğerini sıvazlaması da bundandır.
    Bir bar taburesi üstünde babasının öldüğü yaştayken hem sarhoş hem de yastadır. O günden karşı kıyılara yelken açtığı güne kadar da babasından fazla yaşamasının mahçubiyetini yaşamıştır. Neticede ellibeşinde ilk olarak babasına sonra da dostlarına kavuşmuştur.
    Geriye ne mi bıraktı? Yalnızlığını bıraktı bana, hüznünü, acısını, yenilgilerini ve boğulmalarını da. Üç beş şiiri de kaldı geride, bir de sıcacık gülüşü asılı kaldı semada. Babam gibi...

     

    “Bitiriyorum burada

    Artık hiçbir şey sorma.”

     (s.82 1. Cilt)
  • YAZMANIN METAFİZİK BOYUTU: “NUN MASALLARI”

    M.NİHAT MALKOÇ

    ‘Nun’ bir harf olmaktan öte bir metafor… “Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun” diye başlar Kalem Suresi… ‘Nun’ olan yerde kalem ve hokka esas duruşta bekler… Kalem insanla, “nun” hokkayla eş sayılmıştır hep… ‘Nun’ çok kere hilali ve hilal kaşı çağrıştırmıştır. “Zü’n-Nûn” terkibinde de Yunus’u… ‘Nun’ maşukunu arayan âşıktır hem… Kur’an’da en çok kafiye yapılan dört harften biridir o… Kur’an’ın yarısında ‘nun’ harfiyle yapılmıştır kafiyeler… Kafiyelerin hazine ambarıdır ‘nun’… Estetiktir, zarafettir…

    ‘Nun’, Nun Masalları’nın olmazsa olmazıdır. Nazan Bekiroğlu üstademizin koltuk değneğidir adeta. İki nun arasında kalan “Nazan”ın kaleminin tılsımı, gönül hokkasının mürekkebidir nunlar… Ona tutunur birbirinden güzel ve özel hikâyeler… “Nun Masalları’na değinmek için böyle süslü bir girişe ne gerek vardı. O zaten baştan sona söz ziynetleriyle doludur. Sözün naz makamıdır o…” diyeniniz olabilir. Bizimkisi de belli ki bir avuntu işte…

    Nazan Bekiroğlu, iki nun arasında kalmış bir duygu işçisi… Akademisyen, öykücü, romancı, denemeci… Hissiyat hamurkârı… Trabzon’da denize nazır penceresinde dünün hayal kırıntılarını toplayıp bugüne taşıyan bir eski hayat koleksiyoncusu… Daha da ötesi bir kelime sihirbazı… Hokkasında biriken kelimeler yüreğine değince tadımlık denemeler, hikâyeler ve romanlar olup çıkıyor okurun karşısına. Artık herkesin hissiyatı oluveriyorlar.

    Nazar Bekiroğlu aynı zamanda benim gibi binlerce kişinin hocası makamında… Onun rahle-i tedrisatından geçmiş olmanın gururunu ve bahtiyarlığını yaşadım hep… Onu 1988 yılında tanıdım bir öğrenci olarak… Doyumsuzdu dersleri, fakat o yıllarda paylaşmıyordu yazdıklarını; ama hep yazıyordu. Belki kalem alıştırması yapıyordu o yıllarda, bugüne hazırlanıyordu. Milenyumda bir yıldız olarak doğmak için adım adım yükseliyordu asumana.

    Geç tanıştı okur onunla. Hep gizli kaldı, ta ki okurun ve yayıncıların baskılarının taşma noktasına kadar… O hep biriktirdi, mükemmele varıncaya kadar da hep işledi yazdıklarını… Birçoğunu da geri dönmemek üzere çöp kutusuna attı. Zira yazmak aceleye gelmezdi. Yazar paylaştıklarıyla oluştururdu kimliğini. İşte onun kimliğinin oluşmasında ve okurla tanışmasında ilk basamak olan bir eserden “Nun Masalları”ndan söz etmek istiyorum. Kelimelerin raks ettiği bir söz gülistanından… Sözlerin naz makamına vardığı o eserden…

    “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da, kamış kalemi, âharlanmış kâğıdı eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu” diye başlar Nun Masalları’nın ‘Hat ve Rasat’ hikâyesi… Bu ifadeler sanki yazarının şahsî hayatının tezahürüdür. Zira o, anlatmayı anlama çabası olarak görüyor. O, Karadeniz’in mavi sularına bakan evinde de, fakültede de kelimelere yeni anlamlar ve yeni hayatlar yüklüyor; kelimeleri kuşanıyor adeta.

    Nazan Bekiroğlu’nun ruh imbiğinden süzülen “Nun Masalları”, acıyla hüznün yoğrulduğu bir hayal teknesi… Yazarını okurun gönlüne taşıyan bir ilk eser… Müellifin ilk göz ağrısı… Hikâyenin şiirle sarmaş dolaş olduğu, imgelerin ayaklarının yere değdiği bir sihirli kelimeler platformu… Zira Bekiroğlu bir kelime sihirbazı… Aharlanmış kâğıtlara dökülen sözcükleri evvela sihir süzgecinden geçiriyor kanaati hâsıl oldu bende. Bir sözcük bu kadar da ruhu yaralamaz ki… “Remz” makamındaki şekiller bu kadar canlı, diri ve iri durmaz ki!... Kalem, erbabının nazik ellerinde olunca olmazlar oluyor işte. Kanatlanıyor kelimeler…

    “Nun Masalları” şiir gülsuyuna banılmış hikâyelerden vücut bulmuş bir eski hayaller sandığı… Bu sandık açılınca etrafa yayılan rayiha, bize mazinin doyumsuz hazzını yaşatıyor. Geçmişin serlevhalarına sinen kalpteki titrek hüzün, yorgun başını satırlardan kaldırıp okuyucuya göz kırpıyor. Bununla da kalmayıp ‘kâri’nin elinden tutarak onu dünde gezdiriyor; dün-bugün-yarın ekseninde muhkem köprüler kurduruyor kelimeleri güçlü taşıyıcı direkler belleyerek. Osmanlı’nın, ruhları diri ve iri kılan aşk esintisini yanı başınızda hissediyorsunuz.

    “Nun Masalları” yazmanın metafizik boyutu… Hayatı sırtlayan kelimelerin çıkardığı ahenkli sesler… Soyut bir dünyanın kalbe yansıyan renkleri… Aslında bu öyküler ilk kez gün yüzüne çıkmış değil. Zira Nazan Bekiroğlu’nun belirli zaman aralıklarında Dergâh dergisinde okura sunulmuş öykülerinden oluşuyor Nun Masalları… Fakat bütünlük bu kitapta sağlanıyor. Birbirinden güzel ve doyumsuz bu hikâyeler bir bebek misali bu kitapta kundaklanıyorlar.

    Şahsî kanaatim odur ki “Nun Masalları” ve onun yazarı Nazan Bekiroğlu, son dönem hikâyemizin yüz akıdır. Sait Faik ve Ömer Seyfeddin’den sonra Türk hikâyesini soluklandıran, ona bambaşka bir ivme kazandıran ve hikâyemizin önünü açan yazardır Nazan Bekiroğlu… O, hikâyeyle şiirsel anlatımı bütünleştirerek apayrı bir sentez elde etmiştir. Artık hikâyemiz onunla uzun bir yola girmiştir, bundan sonra ‘yol’ budur. Bu yolu izleyecek zirveye varmak isteyenler… Değişen zaman, milenyum hikâyesinin rotasını da belirlemiştir.

    Dört bölümden oluşan “Nun Masalları” adlı kitaptaki hikâyelerin kötüsü yok bence. Birinci Bölüm/Hattat ve Padişah, İkinci Bölüm/Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Kalfa ve Son Padişah, Son Bölüm/Diğerleri - Nigar Hanım, Sevgili… Hepsi de birbirinden güzel ve özeldir bu hikâyelerin… Fakat yine de benim Nun Masalları’ndaki favori hikâyemdir “Kara Yağmur… Bu hikâyede kelimelerin kanat seslerini duyarsınız satır aralarında. Acıdan başka nasibi olmayan bir tenin ürpertileri, gelgitleri, çelişkileri var bu hikâyede… Sorular yumağı, kahramanın ruhunu sıkıştırıyor, iç hesaplaşmalar da cabası… Bu hikâyedeki tasvirler; cümleleri şiir makamına taşıyor, ifadeler şiirden besleniyor. Sonra ruhunuza değiyor kanat esintileri. Roman tadında bir hikâye okumuş olmanın hazzı damağınızda kalıveriyor.

    Nun Masalları’ndaki her bir bölüm birbiri içinde bir bütünlük teşkil eder. Hattatlar, cariyeler, padişahlar, nakkaşlar arasında gidip gelirsiniz. Ruhun en uç noktalarına değen kalemin seyri seferidir her bir hikâye… Ruhunuzun mahremine değiyor bir gizli el… Birinci okuyuşta elde ettikleriniz ikinci, üçüncü okuyuşlarda elde edeceklerinizin zekâtı mesabesinde kalıyor. İmgeler direniyor sıradanlığa… Okundukça kendini ele veriyor ve kabak yaprağı gibi açılıyor sere serpe… Geleneğin sıcaklığı değiyor kalbinizin buz tutmuş noktalarına.

    “Nun Masalları” bir örümcek ağını andırıyor aslında. Yani hikâyeler ayrı görünseler de bir bütünlük teşkil ediyorlar. Hikâyelerin hepsi de bir büyük resmin tamamlayıcıları… Puzzle veya lego da diyebilirsiniz isterseniz… Hepsi de ana yapının ayrılmaz parçaları mahiyetinde. Mevcut örgü bir örümcek ağı misali bütün ana resmi kuşatıyor. Dil sade olsa da o sadeliğin içinde bir Osmanlı Türkçesi çeşnisi ve derinliği var. Kelimelerin taşıdığı yük konuşma dilinin çok çok ötesinde. Kitapta o kadar güçlü çağrışımlar var ki hikayelerden neşet eden nostalji sağanağında ecdadınızın teninin sıcaklığını bile rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.

    Tasavvufî esintiler de var Nun Masalları’nda… Tarihten yararlanan yazar Nazan Bekiroğlu, kuru malumatlara boğmuyor yazdıklarını. Tarihi, ruh süzgecinden geçirerek duygunun özünü yakalıyor. Geçmişten gelen nostaljik esintiler katılaşan ruhları yumuşatıyor.

    Nun Masalları’nda ayrıntılarda saklı her şey… Ayrıntıları gereksiz göremezsiniz bu eserde. Zira her şey onların narin sırtlarına yüklenmiş. Sırları deşifre etmede ayrıntılar anahtar rolü üstleniyor bence. Arayış içindeki kahramanlar bu ayrıntılarda kimliklerini ortaya koyuyorlar. Onların dünyasına girebilmek, resmin bütününü eksiksiz yakalayabilmek için o dar sokaklardan sürünerek de olsa geçmeyi göze almalısınız. Zahmeti hazzına değer doğrusu.

    Bir arayışın ürünü “Nun Masalları”… Kahramanlar kendilerine çıkış yolu ararken, dar kalıplara sıkışıp kalan Türk hikâyesi de kendine dosdoğru bir yol arıyor. Neticede herkes aradığına nail oluyor; perdeler aralanarak özlenen günışığına kavuşuluyor. Kurgudaki ana kahraman bir padişah olsa da aşkın evrenselliği sizi de dâhil ediyor hikâyeye… Yürekteki nümayiş, dilde eylem alanı buluyor kendine. Kitabı okurken biraz da kendi masalınızı katıyorsunuz satır aralarına. Böylece duyguların güçlü mıknatısı merkeze çekiyor beninizi.

    Az ve zor yazan Nazan Bekiroğlu’nun beklediğine değiyor okuyucuyla paylaştıkları. Zira yazdıkları saman alevi gibi sönüp gitmiyor; kalplere kazınıyor, geleceğe taşınıyor. O, yürekler arasında aşk çimentosundan sağlam köprüler kuruyor. Tebrikler kalem erbabına...

    Yayınlandığı Yer: Mortaka Dergisi/Güz 2010/Sayı: 15