• Hadis ve sünnet nedir? Hadis ve sünnetin İslam’daki yeri ve önemi nedir? Hadis ve sünnetin tanımı, farkı, bağlayıcılığı ve evrenselliği nedir? Hadis ve sünnet kavramları...
    Güzel dinimizin iki temel kaynağı vardır. Bunlar yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz’in Sünneti’dir.

    HADİS VE SÜNNET KAVRAMLARI
    Ashâb–ı kirâm, İslâm dinini, Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in şahsı ve onun sözlü veya fiilî tebliğ ve tâlimâtı demek olan sünnetinden meydana gelen bir bütün olarak tanıdı.

    Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslâm dini, Kitap ve Sünnet’in ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde anlaşıldı ve yaşanmaya çalışıldı.

    Daha ilk halîfe Hz. Ebûbekir zamanında Kur’an âyetleri bir araya toplandı. Bizzat Hz. Peygamber’in izniyle kendi devrinde başlayan sünneti ezberleme ve yazarak derleme çalışmaları ise, zaman içinde giderek hız ve yaygınlık kazandı. İlk bir buçuk asırda tamamen yazılı hale getirilmiş olan sünnet bilgi ve belgeleri, ikinci ve özellikle üçüncü hicrî yüzyılda büyük hadis kitaplarında toplandı. Bugün bizim hadis kitaplarında gördüğümüz bu yazılı metinler, birer sünnet belgesi olarak hadis adıyla anılageldi.

    1- Hadis Nedir?

    Hadisin terim anlamı, Hz. Peygamber’in sözü, fiili, ashâbının yaptığını görüp de reddetmediği davranışlar (takrir) ve onun yaratılışı veya huyu ile ilgili her türlü bilgi demektir. Hadis, Hz. Peygamber’i dinleyen sahâbîden başlayarak onu rivâyet edenlerin adlarının yazılı olduğu sened ile Hz. Peygamber’in söz, fiil veya takrîrinin yazıldığı metin’den meydana gelir. Yani hadis deyince, sened ve metinden oluşan bir yazılı yapı anlaşılır. Ancak Riyâzü’s-sâlihîn’de hadis metinlerinin kolay okunup öğrenilmesi için sahâbî dışındaki râviler yâni sened kısmı müellif tarafından çıkarılmıştır.

    Hadis ilmi iki ana bölüme ayrılır:

    Rivâyetü’l-hadîs ilmi. Hz.Peygamber’in sözü, fiili,takriri, halleri ve bunların rivayet ve zabt edilişi ile alâkalı bir bilim dalıdır. Hadis metinlerini ihtiva eden kitaplar, bu dala ait kaynaklardır. Bu ilim dalı “hadis naklinde hatadan uzak kalma” temeli üzerinde yapılmış çalışmaları yansıtır.
    Dirâyetü’l-hadîs ilmi. Hadis Istılahları İlmi diye de anılır. Hadisin yapısını meydana getiren sened ve metni anlamaya imkân veren birtakım kaideler ilmidir. Bu kaideler yardımıyla bir hadisi kabul veya reddetmek mümkün olur. Hadis usûlü ile ilgili eserler bu ilmin kaynaklarıdır.
    Bu ilmin hedefi, Hz. Peygamber’in hadislerini başka sözlerle karıştırılmaktan, değiştirilmekten, bozulmaktan ve iftiraya uğramaktan ilmî yollarla korumaktır. Hz. Peygamber’e nisbet edilen sözün gerçekten ona ait olup olmadığı bu ilmin kurallarıyla anlaşılır.

    Hadis ilminin gayesi, rivayetlerin sahih ve doğru olanlarını sahih ve doğru olmayanlarından ayırmaktır. Bir başka ifade ile Hz. Peygamber’in söylemediği bir sözü ona söyletmemek, yapmadığı bir işi ona yaptırmamak, yani sünneti aslî berraklığı içinde korumaktır.

    Her iki dalıyla birlikte hadis ilminin gelişmesi, “Hz. Peygamber’e yalan isnad etmeme dikkati” ve “tebliğ görevi”nin yerine getirilmesi sâyesinde gerçekleşmiştir. Bu konuda ilk ve en değerli gayret, sevgili Peygamberimiz’in en hayırlı nesil olarak takdir ve takdim buyurduğu ashâb-ı kirâm’a aittir. Rivayetü’l-hadîs ilminin kurucuları oldukları gibi, dirâyetü’l-hadîs ilminin temellerini atanlar da onlardır. Allah kendilerinden razı olsun.

    Ashâb, sahâbî kelimesinin çoğuludur. Sahâbî, müslüman olarak Hz. Peygamber’i gören ve o iman üzere ölen kimseye denir. Herhangi bir sahâbî ile görüşme imkânı bulan kimseye de tâbiî adı verilir.

    2- Sünnet Nedir?

    Sünnet, sözlükte yol demektir. Yolun iyisine de kötüsüne de sünnet denir. Yalın halde söylendiği zaman “güzel yol” anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelime, devamlı âdet, kâinâtın düzeninde geçerli olan tabiî kanunlar, gidilen yol gibi anlamlarda kullanılır. Bir de sünnetullah terimi vardır. Bu, Allah’ın koyduğu kurallar, toplumların hayatlarında görülen ilerleme, gerileme ve hatta yok olmada geçerli olan ilâhî kanunlar demektir.

    Terim olarak sünnet, söz, fiil ve takrirleri ile Hz. Peygamber’in İslâm’ı yaşayarak yorumlaması demektir. Bu anlamda sünnet, hadisten daha kapsamlıdır. Nitekim “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti..”(Mâlik, Muvatta’, Kader 3) hadisinde bu anlam açıkca görülmektedir. Hz. Peygamber’e nisbet edilen her şeyin yazılı metni mânasında hadis, günümüzde sünnet yerine de kullanılmaktadır. Artık bugün hadis deyince sünnet, sünnet deyince hadis anlaşılmaktadır. Sünnetin çoğulu sünen olduğu gibi Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerine ait hadisleri içeren kitaplardan bir kısmının adı da Sünen’dir.

    Başlangıçta hadisin, Hz. Peygamber’in sözlerini, sünnetin ise, fiil ve uygulamalarını ifade etmek için kullanılması, hadisi sünnetten ayrı düşünmek için yeterli değildir. Bu birlik, sünnete, kendine ait olmayan bir unsuru yamamak, ona kendisinden olmayan bir şeyi katmak mânasına asla gelmez. Bu yöndeki müsteşrik iddialarına kulak asmamak gerekir. Zaten sünnet, hadis kitaplarında gördüğümüz hadis metinleri değil, onların ifade ettiği mânalardır.

    Sünnet, Kur’ân’ın açıklayıcısı olduğu için Kur’ân-ı Kerîm’den hemen sonraki ikinci delildir. Kur’an, okunan vahiy; sünnet, rivayet olunan vahiy (Şâfiî, Risâle, s. 91-92); hadis ise, “rivayet edilen sünnet” (Kâsımî, Kavâidü’t-tahdîs, s. 35-38; Cezâirî, Tevcîhü’n-nazar, s. 2) demektir.

    Hadis kitaplarımız, rivayet olunan vahiy demek olan sünnetin yazılı belgeleri ile doludur. Bu belgelerin niteliklerine göre farklı ve özel terimlerle ifade edilmesi ve değişik hükümlere bağlanması ilmî bir meseledir. Bu nitelikleri ve terimleri Hadis Usûlü İlmi tayin ve tesbit etmektedir.

    PEYGAMBER VE SÜNNETE OLAN İHTİYAÇ
    Yüce yaratıcı insanoğlunu mükerrem ve mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır. Fakat bu mükemmelliğine rağmen insan, ilâhî hitâba doğrudan muhâtap olacak yapıya sahip değildir. Bu sebeple dünyada insan hayatının başladığı günden beri, Allah Teâlâ, onların arasından seçtiği “Nebî” veya “Resûl” denilen peygamberleri kendisiyle kulları arasındaki irtibâtı kurmak ve açıklamakla görevlendirmiştir.

    Bütün peygamberler, Allah’ın emir ve nehiylerini O’nun kullarına ulaştırmak ve onlara doğru yolu göstermekle görevlendirilmiş hidâyet elçileridir. Peygamberler bu kutsal elçilik görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) da ümmetine Allah Teâlâ’nın istediği şekilde yaşamaları için gerekli bilgileri uygulamalı olarak vermiştir. Her peygamber gibi bizim Peygamberimizin de iki temel görevi vardı: Tebliğ ve beyân.

    “Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun” [Mâide sûresi (5), 67].

    “İnsanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkca anlatasın diye sana da Kur’ân’ı inzâl ettik” [Nahl sûresi (16), 44].

    Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah’tan aldığı Kur’an âyetlerini, görevi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun aslî göreviydi. Hemen işâret edelim ki Peygamberimiz’in tebliğ görevi evrensel olduğu için, açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet, Kur’ân’ın evrensel planda Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demek oluyordu.

    Mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in eksiksiz, yeterli, açık ve her şeyi açıklayıcı olmasına ve dinimizin de ikmal edilmiş bulunmasına rağmen, sünnetin ifade ettiği bir yorum ve anlatıma gerçekten ihtiyaç var mıdır, şeklinde bir soru aklımıza takılabilir. Gerçek şu ki, yüce kitabımızın yeterli, açık ve açıklayıcı oluşu elbette bir hakikattır. Ancak onun bu niteliklerine rağmen, muhatapları olan insanların anlayış seviyeleri farklı olduğu için onu tek tek doğru olarak anlayıp kavramaları mümkün değildir. Öte yandan sorumluluk için duymak değil, anlamak gerekmektedir. İnsanları anlamadıkları şeylerden sorumlu tutmak mümkün değildir. Bu sebeple kim, neyi anlamak ihtiyacında ise, ona onu anlatmak lâzımdır. En iyi, en güzel, en doğru ve en doyurucu açıklamayı da elbette Kur’an âyetlerini getirip tebliğ eden Peygamber yapacaktır. Peygamber’in açıklamaları, hiç bir zaman Kur’an’ın eksik, yetersiz ve kapalı olduğu anlamına gelmez. “Allah’a kul olmak”tan başka görevi bulunmayan insanlar, ancak bu açıklamalar sayesinde O’na nasıl kulluk edeceklerini öğrenmiş olacaklardır. Bu sebeple sünnetsiz bir Müslümanlık düşünmek mümkün değildir.

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN SÜNNETİ İLE İLGİLİ AYETLER
    Hayatın ilâhî irâde doğrultusunda şekillenmesi konusunda Sünnet, Kur’an ile birlikte hemen onun yanıbaşında birinci dereceden bir görev üstlenmiş bulunmaktadır. Bunun böyle olduğunu hem Peygamber’e itaatı emreden Kur’ân-ı Kerîm, hem de Hz. Peygamber’in bizzat kendisi ifade ve ilân etmektedir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:

    “Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da kaçının!” [Haşr sûresi (59), 7].

    “De ki: Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” [Âl-i İmrân sûresi (3), 31].

    “Allah’a ve kıyamet gününe kavuşacağını uman sizler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır” [Ahzâb sûresi (33), 21].

    “Allah’a ve Resûlü’ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah’a ve Resûlü’ne arz ediniz!” [Nisâ sûresi (4), 59].

    “Hayır Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü, içlerinde hiç bir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece tam mü’min olamazlar” [Nisâ sûresi (4), 65].

    “Gerçekten sen, doğru yola, Allah’ın yoluna çağırıyorsun” [Şûra sûresi (42), 52].

    “Peygamber’in emrine muhâlefet edenler, fitneye ya da can yakıcı bir azaba uğramaktan çekinsinler” [Nûr sûresi (24), 63].

    “Kim Peygamber’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ sûresi (4), 80].

    Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

    “...Kim benim sünnetimden (yaşama tarzımdan) yüz çevirirse benden değildir” (Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5).

    “Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar” (Dârimî, Mukaddime 16).

    Bütün bu âyet ve hadisler, müslümanların ancak sünnete sarılmak ve ondan ayrılmamaya çalışmak suretiyle İslâmî kimliklerini koruyabileceklerini ifade etmektedir. Zira açık bir gerçektir ki, sünnetin terkedilmesiyle doğacak boşluk, sünnetin tam zıddı demek olan bid’atla doldurulacaktır.

    Sünnet, en kısa ve genel anlatımıyla “İslâm kültürü” demektir. Bid’at ise, İslâm kültürüne ters düşen, onda yeri olmayan ve fakat ondanmış gibi görülmeye ve gösterilmeye çalışılan yabancı unsur demektir. Muhtelif kıta ve iklimlerde yaşayan müslümanlar arasında çağlar boyu görülegelen ortak değerler ve uygulama benzerlikleri, sünnetin belirleyiciliği, birleştiriciliği, bütünleştiriciliği yani evrenselliği sayesinde olmuştur. Açıkca söyleyecek olursak, ümmet sünnetle vardır, onunla yaşar. Yozlaşma sünnetten ayrılmakla başlar.

    SÜNNET İLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    1- Sünnetin Kaynağı

    Kur’ân-ı Kerîm, hem lafzı hem de mânasıyla vahiy olduğu için ona vahy-i metlüv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir çeşit meâl ve mefhûmu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i gayr-i metlüv denilmektedir.

    Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya da peygamberlik birikimi (meleke-i nübüvvet) denilen üçlü bir yolla ilim elde etme imkânına sahip bulunmaktadır. Vahiy gibi diğer insanların ulaşması mümkün olmayan bir bilgi kaynağıyla uzun süre temasta bulunan beşerî aklın en üst seviyesine sahip Hz. Peygamber’de, meleke-i nübüvvet denilen bir peygamberâne ictihad kabiliyet ve birikiminin oluşacağı muhakkaktır. Bu yetenek sayesinde Hz. Peygamber, başkalarının intikal edemediği birtakım ilâhî gerçekleri kavrayıp en uygun ifade ve uygulamalarla insanlara anlatır. Sünnetin ulaşılmaz boyutu, başkalarının yorumlarından üstün oluşu işte buradan kaynaklanmaktadır.

    Hz. Peygamber’deki bu peygamberlik melekesine, diğer bir ifadeyle nübüvvet ilmine, Kur’an-ı Kerîm değişik kelime ve tâbirlerle işaret buyurmaktadır: Zikir, hüküm, hikmet, şerh-i sadr, tefhîm, ta’lîm ve irâe gibi kelime ve terimler bunlardandır. Hz. Peygamber’in ilâhî irâdenin beyânı niteliğindeki açıklamaları, ilâhî anlatım ve denetim altındaki nebevî akıldan doğmaktadır, denilebilir. Sünnetin bağlayıcılığı da işte bu ilâhî-nebevî niteliğinden ileri gelmektedir.

    2- Sünnetin Dindeki Yeri

    Yukarıda işaret ettiğimiz gibi sünnet, Peygamber Efendimiz’den Kur’ân dışında sâdır olmuş her türlü söz, fiil ve takrirlerden oluşmaktadır. Daha kısa ve fıkıh usûlü âlimlerinin anlayışına uygun bir anlatımla “Sünnet, Allah Resûlü’nün söz, fiil ve takrirlerinden ibarettir.” Şer’î delillerin ikincisi olan sünnetin tarifinde “peygamberlik” kaydı, vaz geçilmez unsurdur. Böylece sevgili Peygamberimiz’in, peygamberliğinin başlangıcından vefatına kadar, Kur’an dışında söylemiş olduğu her söz veya yaptığı her fiil sünnet içinde yerini almış olmaktadır. Bu söz ve fiillerin ümmete yönelik genel bir hüküm getirmiş olması ile özel kişilere veya kendi zâtına yönelik olması arasında hiç bir fark yoktur. Yine onun fiilinin yaratılışla ilgili (cibillî) olup olmaması da neticeyi değiştirmez. Bütün bunlar, sonuçta farklı hükümlere bağlansa bile, “Peygamber’den sâdır olan söz ve fiiller” olarak “sünnet” kavramı ve kapsamı içindedir. Kimine vâcip, kimine mendup, kimine mekruh v.s. denilmesi, kiminin ümmetin tamamına yönelik, kimilerinin belli bazı kişilere has olması ayrı bir konudur.

    Yalnız burada bir kere daha işaret edelim ki, Hz. Peygamber’in sözlerini “sünnet” kavramından ayrı düşünmek isteyenlere, buna gerekçe olarak da başlangıçta sünnet denilince Hz. Peygamber’in sadece fiillerinin anlaşıldığını, sözlerinin o çerçevede düşünülmediğini ileri sürenlere iltifat edilmemelidir.

    Bu kapsamdaki sünnetin delil olduğunda bütün Müslümanlar icmâ etmişlerdir. Yani “sünnet”’in dinde delil olmadığını söyleyen hiçbir kimse veya grup bulunmamaktadır.

    Öte yandan, Kitab’ın Sünnet’e göre üstün olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Zira Kitap, lafız olarak Allah katından indirilmiş, ibadetlerde okunması emredilmiş, bütün bir insanlık en küçük sûresinin benzerini getirmekten âciz kalmış ilâhî bir beyândır. Sünnet ise bu vasıflara sahip değildir. Bu açıdan bakıldığı zaman, delillerin sıralanmasında sünnet, elbette Kitap’tan sonra gelmektedir.

    Kur’an’da sünnetin hukûkî delil olduğunu gösteren âyetler bulunmaktadır. Bu sebeple sünnete ait her hangi bir delilin, meselâ çelişki halinde olduğu sanılan bir âyetin zâhirini korumak maksadıyla dikkate alınmaması, sünnetin delilliğini gösteren âyetlerin tamamının dikkate alınmaması anlamına gelir.

    Diğer taraftan Peygamber’in mûcize göstermesi, rabbinden tebliğ ettiği şeylerin güvenilir, doğru ve hatadan korunmuş olduğunu isbat eder. Demek oluyor ki Kitap ve Sünnet’ten her biri yek diğerini desteklemekte ve doğrulamaktadır. Dinde delil oldukları da aynı derecede kesindir.

    İmam Şâfiî’nin ifadesiyle Kur’ân’ın okunan, sünnetin rivayet olunan vahiy olması, önce bu kaynak birliği içindeki iki delil arasında herhangi bir çelişkinin bulunmamasını gerekli kılar. Buna bağlı olarak da şayet görünürde bir çelişki varsa, bu takdirde, her ikisi de âyet olsaydı ne yapılacak idiyse öyle hareket edilmesi lâzım gelir. Biri sünnet delilidir, ötekisi Kitap’tır deyip hemen birincisinden vaz geçme şeklinde bir yola gidilmemeli, gerekli ilmî araştırma yapılmak suretiyle cem-te’lif, nesh veya tercih gibi çözüm yollarına baş vurulmalıdır.

    Sünnet, Kur’ân karşısında üç görev üstlenmiştir: Te’kid, tefsir, teşrî’.

    Te’kid: Sünnet herhangi bir hükme Kur’an gibi delâlet eder, yani her yönüyle Kur’an’ın hükmüne uygun bir beyânda bulunur. Meselâ,”Namazı kılın ve zekâtı verin”, “Ey inananlar, oruç size farz kılındı”,“Kâbe’ye gitmeye yol bulabilene haccetmek Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” âyetlerinde mutlak olarak ifade buyurulan İslâm’ın şartlarını bir de “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” (Buhârî, Îmân,1, 2; Müslim, Îmân 19-22) hadisi, -uygulamaya yönelik hiç bir açıklama getirmeksizin- sadece hüküm açısından beyân etmektedir. Yine “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin...” [Bakara sûresi (2), 188] âyeti ile “Hiçbir Müslümanın malı, kendi gönül rızâsı bulunmadan helâl olmaz” (Ebû Dâvûd, Menâsik 56) hadisi tam bir uyum içinde aynı mânayı ifade etmektedirler.

    Burada akla, sünnetin Kur’an’a verdiği destek ve teyid, Kur’an için bir kıymet ifade eder mi? şeklinde bir soru takılabilir. Bu husus, Sünnet ile Kur’an arasındaki kaynak birliğinden doğan bir uyumu göstermesi yönüyle ele alınmalıdır. Kur’an için değilse bile, Kur’an’ın muhâtapları açısından sünnetin teyid ve te’kidi elbette büyük bir anlam ifade eder. Buradaki beraberlik, diğer noktalardaki birlikteliğin ve uyumun göstergesi olarak kabul edilmelidir.

    Tefsir veya beyân: Sünnet, Kur’an’da bulunan herhangi bir hükmü herhangi bir yönden açıklar. Buna genellikle, kısaca temas edilmiş (mücmel) hükümlerle, anlaşılması kolay olmayan (müşkil) hükümlerin açıklanması, mutlak hükümlerin belli kayıtlara bağlanması (takyid), genel hükümlerin özelleştirilmesi (tahsis) denilmektedir. Meselâ namaz ve zekâtın uygulama biçim, ölçü ve şekillerine açıklık getiren hadisler, yine “beyaz iplik siyah iplikten sizin için ayırt edilinceye kadar” [Bakara sûresi ( 2),187] âyetindeki beyaz ve siyah iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı olduğunu belirten hadisler ve yine “inanıp da imânlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar..” [En‘am sûresi (6), 82] âyetindeki zulümden kastın, “şirk” olduğunu açıklayan hadis, sünnetin bu özelliğini ortaya koymaktadır.

    Sünnetin en yoğun şekilde icrâ ettiği görev Kitab’ı açıklamaktır. Bu sebeple “Sünnet Kitab’ın açıklayıcısıdır” denilmiş ve Kitap ile Sünnet arasındaki ilişki de açıklayan- açıklanan (mübeyyin-mübeyyen) alâkası olarak tesbit edilmiştir.

    Sünnetin bu iki fonksiyonu (te’kid ve tefsir) hakkında İslâm bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.

    Teşrî: Kur’an’ın herhangi bir hüküm getirmediği konuda sünnetin bir hüküm ortaya koyması demektir. Bu konu âlimler tarafından tartışılmıştır. Bazı âlimler, “Allah Teâlâ, Peygamber’e itaatı farz kılmış ve Peygamber’in kendi rızâsına uygun davranacağını bildiği için Kitap’ta hükmü belirtilmeyen konularda Peygamber’e hüküm koyma yetkisi vermiştir” dediler. Bazıları da “Hiç bir sünnet yoktur ki, onun mutlaka Kur’an’da bir aslı bulunmasın. Namazın nasıl kılınacağını gösteren sünnetin, namazın kılınması emrini getiren âyete dayandığı gibi diğer konulardaki teşriî sünnetler de mutlaka bir âyete dayanır. Peygamber neyi haram veya helâl kılmışsa, onları Allah tarafından bir açıklama olmak üzere ortaya koymuştur” dediler.

    Bir kısım âlimler de, “Peygamberin sünnet olarak ortaya koyduğu her şey, onun kalbine Allah Teâlâ tarafından konulan hikmetten ibârettir. Peygamber’in kalbine konulan şey, onun sünneti olmaktadır” dediler.

    Bu görüşler sünnetin müstakil olarak hüküm getireceğinde birleşmekte, sadece Peygamber’in tek başına ortaya koyduğu hükmü, doğrudan doğruya Allah’ın yardımına dayanarak kendiliğinden mi ortaya koyduğu, yoksa kendisine vahiy mi edildiği, ya da kalbine ilka ve ilham mı edildiği noktasında birbirlerinden ayrılmaktadırlar. İhtilâf aslında işte bu değerlendirme ve ifadelendirme noktasında yoğunlaşmaktadır.

    Kitap’ta olmayan bir hükmü sünnetin belirlemesi Kitab’a muhâlefet anlamına gelmez mi? diye sorulabilir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür:

    Kitap üzerine yapılan ziyâde şu üç halde bulunabilir:

    1. O konu Resûlullah tarafından ortaya konulmamış olur.
    2. Var olan bir hükmü ortadan kaldırıcı (nâsih) olabilir. (Tabiî sünnetin mütevâtir olması halinde bu ihtimal düşünülebilir)
    3. Hükmü bir konuya tahsis edici (muhassıs) olabilir.
    Bu demektir ki, Kitap üzerine ziyâde -eğer böyle bir şey varsa- ya hükmü ortadan kaldırıcı (nâsih) veya bir konuya ait kılıcı (muhassıs) olacaktır. Bu iki halde de iyi düşünüldüğü zaman iki yönün bulunduğu anlaşılacaktır:

    Kitab’ın (yani âyetin) beyânı.
    Kitab’ın bir açıklama getirmediği konudaki hükmü tek başına (müstakillen) açıklaması.
    Muhassıs, bir taraftan genel olan nassın hükmünü, o hükme dâhil olanların bir kısmıyla sınırlarken, diğer yandan da o genel nassın kapsamından çıkarılanların hükmünü tek başına beyân etmiş olur. Meselâ “Bunların dışında kalanlar size helâl kılındı” [Nisâ sûresi (4), 24] âyetinden sonra Resûlullah “Kadının, halası ile aynı nikah altında birleştirilmesi haram olur. Nesep yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur.” (Buhârî, Nikâh 27; Müslim, Nikâh 33) buyurmuştur. Bu şu demektir: Âyetteki “bunların dışında kalanlar” ifadesinden maksat, dışda kalanların hepsi değil, bazılarıdır. Bu durumda âyet bu bazılarının helâlliğine delâlet etmiş, fakat hüküm dışında kalanların hükmünü açıklamamış olur. Resûlullah’ın beyânı muhassıs olarak hem bu bazı fertlerin o genel hükmün dışında olduklarını, hem de hüküm dışına çıkarılmış olanların haramlığını açıklamış olur. Yani muhassıs hem âyetin hükmünü açıklar, hem de âyetin sükût ettiği noktanın hükmünü tek başına (müstakillen) ortaya koyar. Bu sebeple Kitab’ı tahsis, takyid veya nesh eden sünnete ait delillerin beyân ve müstakillik olmak üzere iki yönü bulunduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.

    O halde yukarıdaki esas ve açıklamalar çerçevesinde sünnetin müstakillen teşri kaynağı olduğu açıklık kazanmaktadır. Fıkıh kitaplarında görülen “Bu konunun meşrûiyeti sünnetle sâbittir” ifadeleri de sünnetin müstakil teşri kaynağı kabul edildiğini gösterir. Meselâ, mest üzerine mesh etmek, yağmur duası ve namazı, şüf’a, lukata, içki içene verilecek ceza bu tür konulardandır.

    Burada şu hususa da dikkat edilmelidir. Nebî, herhangi bir hükmün tebliği konusunda hataya düşmekten korunmuştur. Bu hüküm ister vahy-i metlüv isterse vahy-i gayr-i metlüv ile indirilmiş olsun; ister müstakil hüküm koyucu, ister beyan edici veya isterse teyid edici olsun, hatadan korunmuşluk açısından farketmemektedir. Hatta şeriatın tamamı vahy-i gayr-i metlüv şeklinde yani sünnet olarak gönderilmiş olsaydı bile, o yine hataya düşmekten korunur, tebliği de bağlayıcı olurdu. Nitekim peygamber olarak gönderilmenin şartları arasında kendisine mutlaka bir kitap indirilme kaydı bulunmamaktadır. Öte yandan Allah Teâlâ’nın, peygamberine kitabında indirmediği bir hükmü tebliğ etmesini emretmesine mâni herhangi bir hal de söz konusu değildir. Zira “Allah yaptıklarından kimseye hesap verecek değildir” [Enbiyâ sûresi (21), 23].

    3- Sünnetin Bağlayıcılığı

    Sünnetin bir bütün ve kavram olarak bağlayıcılığı kesindir. Peygamber’e uymayı, verdiği hükme razı olmayı, onun hükmü karşısında mü’minlere seçim hakkı tanınmadığını belirleyen âyetler, sünnetin Müslümanların hayatındaki etkin ve bağlayıcı rolünü ortaya koymaktadır.

    Ancak Hz. Peygamber’in değişik vasıflarla ortaya koyduğu sünnetin bağlayıcılık derecesinin ve çerçevesinin aynı olmadığı da bir gerçektir. Hz. Peygamber;

    Risâlet (peygamberlik),
    İftâ (müftilik)
    Kazâ (hâkimlik)
    İmâmet (devlet başkanlığı) vasıflarından biri ile tasarrufta bulunur.
    Risâlet yani peygamberlik vasfıyla ortaya koyduğu sünnet, genelde âyetleri özelliklerine göre açıklama (tefsir), belli bir şarta bağlama (takyid), muayyen fertlere özel kılma (tahsis), helâl ve haramı açıklama, akâid ve ahkâmı beyân etme maksadını taşır. Bu çeşit sünnet, ilâhî ahkâmın bir beyân ve tefsiri demek olduğu için, hükmü kıyamete kadar devam edecek olan bir teşrî anlamındadır. Zira Hz. Peygamber bu tebliğ ve beyân tasarrufunda bir tebliğci ve nakilci durumundadır. Allah katından kendisine bildirilen gerçekleri nakil ve beyân etmektedir. Hz. Peygamber’in bu sıfatla ortaya koyduğu tasarrufları bütün ümmeti bağlayıcıdır.

    İftâ, Allah Teâlâ’nın hükmünü delillerden çıkararak dinî soruları cevaplandırmak, ahkâmı Allah adına haber vermek, tebliğ ve izah etmek demektir. Hz. Peygamber bu tasarrufunda delillere bağlıdır. Bu yolla ortaya koydukları da ümmeti bağlayıcıdır.

    Kazâ, iki veya daha fazla kişi arasında cereyân eden anlaşmazlıklarda, sebep ve delillerin meydana getirdiği kanaate göre, haklıyı haksızı belirlemek (adâlet tevzii) maksadıyla verdiği hükümlerdir. Peygamber burada yeni bir hüküm ortaya koymaktadır (münşî’dir.)

    Hz. Peygamber, kendisine getirilen dâvalar konusunda genel durumu ortaya koymak üzere şöyle buyurmuştur:

    “Dâvanızı bana getiriyorsunuz, ben ancak bir beşerim. (Kimin haklı olduğu konusunda) bana bir vahiy gelmiş değildir. Vahiy gelmeyen konularda ben ancak re’yimle hükmediyorum. Olur ki biriniz, diğerine nisbetle delilini daha tesirli anlatır, daha iyi ortaya koyar, ben de onu haklı zannederek lehine hükmederim. Her kime kardeşine ait bir hakkı hükmeder, verirsem, sakın onu almasın. Ben ona bir ateş parçası vermiş olurum.” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 307, 320; Buhârî, Ahkâm 20).

    Hz. Peygamber’in kazâ tasarrufu olarak ortaya koyduğu sünnet, sadece dâvacı ve dâvalıyı bağlar. Ancak hüküm verirken takip ettiği usûl, dikkate aldığı esaslar, kazâ ve hukuk usûlünde bize örnek oluşturur.

    İmâmet (devlet başkanlığı) tasarrufu, ilk üç vasfı ve tasarrufundan farklı ve onlara ilâve bir selâhiyet ve tasarruftur. Bunda bir yaptırım gücü söz konusudur. Öte yandan peygamberliğin devlet başkanlığını gerektirmediği de ortadadır. Çünkü bazı peygamberlere hükümdarlık verilmemiş, bazılarına ise verilmiştir. Hem hükümdar hem de peygamber olan Efendimiz’in bu iki vasfıyla ortaya koyduğu tasarruflar birbirinden farklıdır.

    Hz. Peygamber’in devlet başkanı sıfatıyla yaptıkları hem diğer devlet başkanlarını bağlamaz hem de zamanın devlet başkanı izin vermedikce, benzeri haklar mü’minler tarafından re’sen elde edilemez. Ganimetlerin paylaştırılması, devlete ait mal varlığının uygun bir şekilde kullanılması ve sarfı, cezâların infâzı, orduların teşkili ve sevki, toprak, maden, su gibi kaynakların özel şahıs veya kuruluşlarca işletilmesi gibi hususlar bu tür tasarruflardır. Başkan veya temsilcisi hüküm ve izin vermedikçe, bunların alınması, yapılması, icrâ ve infaz edilmesi câiz değildir. Bu konulara ait tasarrufları, sonra gelen başkan değiştirebilir. Meselâ Hz. Osman isyancıların üzerine asker sevketmezken Hz. Ali sevketmiştir.

    Hz. Peygamber’in tasarrufları konusunda en önemli husus, onun tasarrufunun hangi vasfının gereği ve sonucu olduğunu tesbit edebilmektir. Âlimler, bu noktadaki farklı tesbitleri dolayısıyla bir çok konuda değişik sonuçlara varmışlardır. Meselâ Hz. Peygamber “Bir yeri işleyerek kullanılır hale getiren ona mâlik olur.” (Buhârî, Hars 15) buyurmuştur. Hz. Peygamber’in bu hadîs-i şerîfi iftâ ve tebliğ sıfatıyla ortaya koyduğu kabul edilirse, bir başkasının mülkiyetinde olmayan toprağı işleyip kullanılır hâle getiren kişi, oraya sahip olabilecektir. Nitekim İmam Şâfiî, bu hadisi fetvâ ve tebliğ tasarrufuna bağlamış, “Çünkü Resûlullah’ın asıl işi ve sıfatı budur, aksine delil bulunmadıkca hadisleri buna göre yorumlamak gerekir” demiştir. Böyle olunca da bu hakkı kullanmak hiç kimsenin iznine tâbi olmaz. Herhangi bir kişi toprağı ıslah ederek kendiliğinden ona sahip olabilir.

    Hz. Peygamber bu hadisi, devlet başkanı sıfatıyla söylemişse, bu hüküm diğer başkanları bağlamaz, onlar kendi çağ ve ülkelerinde kamu yararını gözeterek devlete ait topraklar üzerinde tasarrufta bulunurlar ve toprak imarının mülkiyet sebebi olması, sürekli olarak devletin iznine bağlı bulunur. Ebû Hanîfe bu görüştedir. Çünkü toprak üzerinde onu birine bağışlamak (iktâ) vb. şekillerde tasarruf hakkı ve görevi devlet başkanına aittir.

    İmam Mâlik, bu konuda şehir ve mücâvir alan topraklarını birbirinden ayırmış, şehir topraklarını devlet başkanlığı sıfatıyla ilgili görmüştür. Çünkü buralarda oturan insanların huzur ve menfaatlarını korumak devlet başkanının sorumluluğu altındadır (Konuya ait geniş bilgi için bk. Karâfi, İhkâm, s. 86-l09; İbn Aşûr, Makâsıdu’ş-şerî’a, s. 27-40).

    Bu misalde de görüldüğü gibi Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu tasarrufların, onun hangi vasfına ait olduğunu tesbit etmek fevkalâde önem arzetmektedir. Zira sünnetin bağlayıcılık çerçevesini ortaya koyabilmek, bu noktanın doğru olarak tesbitiyle alâkalı bulunmaktadır.

    Sünnetin bağlayıcılığı, tartışmasız bir gerçektir. Cereyan ettiği konuya ve dayandığı vasfa göre kapsam ve fıkhî hüküm açısından (vâcip, mendup, müstehab gibi) farklılık göstermesi onun temel niteliğini (bağlayıcılığını) ortadan kaldırmaz, aksine uygulama alanı ve kıymet hükmünün açıkça belirlenmesi anlamına gelir.

    4- Sünnetin Evrensel Bütünlüğü

    Sünnetin tüm hayatı ya da hayatın tüm safhalarını bütün boyutlarıyla kucaklayıcı bir yapıya sahip olduğu açıktır. Bu durum, sünnetin evrensel bütünlüğü demektir.

    “De ki, ey insanlar! Ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim” [A’râf sûresi (7), 158] âyeti ve konuya ait diğer âyetler, bir taraftan İslâm’ın cihanşümul bir din olduğunu ilân ederken bir taraftan da Hz. Peygamber’in elçiliğinin ve dolayısıyla onun sünnetinin, yaşama tarzının evrensel boyut ve karakterini ortaya koymaktadır.

    İslâm tebliğine muhâtap olan insanlar arasında çeşitli açılardan farklılıklar olacağı pek tabiîdir. Bu farklılıklara rağmen her insan veya topluluk, yatıp kalkmak, yiyip içmek, ağlayıp gülmek, alış veriş, hayır-hasenât yapmak, öğrenip öğretmek, hastalanıp tedâvî olmak gibi hayatın bütün hallerinde kendilerine örnek alacakları bir rehbere muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç, rûhî ve hissî alanlarda ve ilişkilerde daha büyük boyutlardadır.

    İşte bütün toplum kesimlerinin bütün ihtiyaçlarını ferd, aile, millet, ümmet ve insanlık seviyesinde ve evrensel çerçevede karşılamak, şekillendirmek, örneklendirmek sünnetin sorumluluğu ve özelliğidir. Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’i “en güzel örnek”diye tanıtması, onun hayatında bütün bu hayat şart ve şekillerine göre İslâm çerçevesinde örnek alınabilecek ahenkli bir çeşitlilik, zenginlik, seyyâliyet ve uygulanabilirlik bulunduğunu göstermektedir.

    Hz. Peygamber’in hayatını ve ondaki çeşitliliği ashâb-ı kirâm, “O bir peygamberdir, bizden farklıdır. Biz kendi işimize bakalım” yorumu ile değil, “Onun bütün hareketlerinin bize bakan bir yönü mutlaka bulunmaktadır. Biz onu örnek almalıyız” yaklaşımı içinde algılamışlardır. Hz. Peygamber’in hayatını ciddiyet ve insaf ile tedkik eden herkes neticede, “tarih boyunca başka hiçbir kimsede toplanmamış, hayatın her yönünü etkileyen, şekillendiren üstün özelliklerin Resûl-i Ekrem’de bir arada görüldüğünü” itiraf etmek zorunda kalmıştır.

    Hz. Peygamber’in temiz bir geçmişe sahip olduğu, hem Kur’ân-ı Kerîm’in şehâdeti hem de Mekkelilerin kendisine “el-Emîn” lakabını vermelerinden anlaşılmaktadır. Peygamberliğine karşı çıktıkları zaman o kendisini “daha önce yıllarca aralarında yaşamış olduğu”nu hatırlatarak savunmuştur. Bu demektir ki, Hz. Peygamber’in, peygamberlik öncesi hayatı bile örnek alınabilecek temizliktedir.

    Onun peygamberlik günleri, hemen hemen her safhasıyla gözler önündedir.

    Örnek alınacak şahsın pratik bir hayat sahibi olması fevkalâde önem taşımaktadır. Bu da örneğin, çok yönlü bir yaşayış deneyimine sahip olmasıyla mümkündür. Ümmet için Hz. Peygamber’in yegâne örnek oluşu biraz da bu açıdan ele alınmalıdır. Zira sünnet, Hz. Peygamber’in, Allah’ın emirlerine uygun hareket etmek maksadıyla seçip yaşadığı hayat, gittiği yol demektir. Bir anlamda sünnet, son ilâhî kitap Kur’an’ın, “son peygamber”, “âlemlere rahmet”,“üsve-i hasene”, “büyük ahlâk sahibi”, “mü’minlere düşkün ve onların sıkıntıya uğraması kendisine çok ağır gelen” bir Allah elçisi olarak Resûlullah tarafından evrensel plânda ortaya konmuş nebevî yorumudur.

    Bu sebeple de Kur’ân-ı Kerîm, beşerî, coğrafî, tarihî, sosyal, meslekî ve ekonomik farklılıklarına rağmen bütün insanları Resûlullah’ın sîretine, hayat modeline uymaya, onun izinden gitmeye, onun yoluna koyulmaya davet etmektedir. Çünkü onun sünneti, muhtelif toplum kesimlerinin hepsine birden örnek olabilecek zenginliktedir. Onun hayatı, canlı Kur’an niteliğiyle insan hayatına tam bir uygulama örneği ve ışığıdır. Herkes onda örnek alabilecek bir yön bulabilir. Sünneti bu bütünlük, zenginlik ve evrensellik içinde düşünmemek, Hz. Peygamber’i ve onun şekillendirdiği İslâm hayatını kavramakta ve tabiatıyla Resûlullah’ı anlamakta çekilen güçlüklerin ve düşülen yanlışların gerçek sebebidir. Konuya ait bütün olumsuz ve temelsiz düşünce ve beyânların düzeltilebilmesi, sünneti evrensel boyut ve bütünlüğü içinde algılayabilmeye bağlıdır.

    Hz. Peygamber’in sünnetinin evrensel boyutta uygulanabilir bir bütünlüğe ve esnekliğe sahip olduğunu gösteren ashâb-ı kirâma ait bir kaç tesbiti şöylece sıralayabiliriz:

    Yapılabilecekleri emrederdi: Hz. Âişe anlatıyor: “Resûlullah ashabına emrettiği zaman, daima kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri amelleri emrederdi” (bk. Buhârî, İmân 13).

    Ümmetini düşünürdü: İbni Abbas, Hz. Peygamber’in, “Ümmetimi meşakkate sokacağından endişe etmeseydim, yatsı namazını geç saatlerde kılmalarını emrederdim” buyurduğunu (Buhârî, Mevâkît 24); Ebû Hüreyre de “Ümmetime zor geleceğinden endişe etmeseydim, onlara her abdest alırken misvak kullanmalarını emrederdim” buyurduğunu (Müslim, Tahâret 42) haber vermektedirler. Yine Ebû Hüreyre’nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber “Sizi bir şeyden menettiğim zaman ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz yettiğince yerine getirin” (Buhârî, İ’tisâm 2) buyurmuştur.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz gösterdiği yolda, dinî gayretle de olsa, aşırı davranılmasını aslâ tasvip etmemiştir. “Bazılarına ne oluyor ki, benim yaptığım bir şeyi yapmaktan çekiniyorlar. Allah’a yemin ederim ki, içlerinde Allah’ı en iyi tanıyan ve O’ndan en çok korkan benim” (Buhârî, İ’tisâm 5) buyurarak kendisinden daha ileri bir Müslüman olma imkânının bulunmadığını dile getirmiştir.

    “Yapılabilecekleri emretmiş” olmasına rağmen, onun emirlerini önemsemeyerek karşı çıkanları da aslâ hoş karşılamamıştır. Seleme İbni Ekvâ anlatıyor: Resûlullah sol eliyle yemek yiyen Büsr İbni Râi’l-ayr’i gördü ve kendisine:

    - “Sağ elinle ye!” buyurdu. Büsr:

    - Yapamıyorum, dedi. (Müslim’in rivayetinde onun, bu sözü kibirlenerek söylediğine işaret edilmektedir). Hz. Peygamber:

    - “Yapamaz ol!” buyurdu.

    Râvî Seleme İbni Ekvâ diyor ki, “Bundan sonra adamın sağ eli ağzına ulaşamaz oldu” (bk. 161, 614, 742 numaralı hadisler).

    Hz. Peygamber çevresine karşı duyarlıydı, cemaatini gözetirdi. Hazret-i Enes’in şu müşâhedeleri bunu göstermektedir:

    “Resûlullah, hiç bir şeyi eksik bırakmaksızın, insanların en hafif namaz kıldıranıydı.”

    “Resûlullah namazdayken, annesinin yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işitir de kısa bir sûre okuyuverirdi” (Buhârî, Ezân 65; Müslim, Salât 37, 187)

    Kolaylaştırma onun temel prensibiydi. Hz. Peygamber bu prensibi “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!” (Buhârî, İlim 11) şeklinde tesbit ve ilân etmiştir.

    Bütün bu nakillerden çok açık bir şekilde anlaşılacağı gibi sünnet, kolaylaştırma ve sevdirme çizgisinde İslâm’ın uygulanışından ibarettir. Bu sebeple de her insan ve toplum Hz. Peygamber’in hayatında ve sünnetinde kendilerine örnek olacak bir çok yön ve olay bulabilir. Çünkü bütün insanlığı bir şahsiyette toplayıp misallendirmek Allah Teâlâ için asla zor değildir. Bu sebeple Hz. Peygamberin sîreti, hayatın her safhasını kapsayan bir bütünlük içindedir. O Allah’ın kendisine verdiği yetki ile, ülkelerinde krallara, devlet başkanlarına; yollarda, yaylaklarda çobanlara; mekteplerde hocalara; sınıflarda öğrencilere; obalarda fakirlere; köşklerde zenginlere; otağlarda, kışlalarda ordulara, komutanlara; yuvalarda analara-babalara, yavrulara kısaca bütün insanlara aynı çağrıyı yapmakta, kendisini izlemeye davet etmektedir. Çünkü onun sîreti, bütün insanlık için en güzel örnektir. Çünkü onun sünneti, dünyayı kucaklayıcı bir zenginlik, çeşitlilik, pratiklik, bütünlük ve âhenk manzûmesidir.

    Hz. Peygamber’in harb-sulh, ibadet-ticaret, hak ve adâlet, suç-cezâ gibi ciddî ve önemli konularla meşgul olması hemen herkes tarafından pek tabiî karşılandığı halde, onun, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olmasını bazıları akıllarına sığdıramayabilirler. Nitekim Selmân-ı Fârisî’ye bir müşrik biraz da alaylı bir edâ ile şöyle dedi:

    - Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi, ama her şeyi, hatta helâya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor?

    Selmân, gayet ciddî bir edâ ile:

    - Evet, gerçekten de öyle, diye onu tasdik ettikten sonra Hz. Peygamber’in tuvalet âdâbıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı (bk. Müslim, Tahâre 57-58).

    Hiç kuşkusuz işlerin ve konuların önemlerine göre sıralanması esastır. Ancak insan hayatındaki her şeyin belli şekillerle ıslah edilmesi, inanç sisteminin gereklerine uygun hâle getirilmesi de aynı derecede önemlidir. Hz. Peygamber ümmetine bir baba gibi her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları göstermiştir. Bunda “küçük işlerle meşgûliyet” gibi bir basitlik değil, “en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet, sorumluluk ve insanı bir bütün olarak değerlendirme” gibi derin ve anlamlı bir hassâsiyet yatmaktadır. İşte Selmân, bunun farkındaydı ve aklınca alay etmek isteyen “bir peygamber de böyle şeylerle uğraşır mıymış?” demeye getiren devrin çağdaş müşrik kafasına gerçeği bütün safiyeti ve açıklığı ile haykırıyordu: “Evet, her şeyi bize o öğretiyor!.”

    Abdullah İbni Ömer de kendisine:

    - Biz hazar namazı ile, korku (havf) namazını Kur’an’da buluyoruz. Fakat sefer (yolculuk) namazını Kur’an’da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu? diyen Ümeyye İbni Abdullah İbni Hâlid’e;

    - Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed’i peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed’i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız” (Nesâî, Taksîru’s-salât 1) diyor, ashâbın bilgi kaynağının ve her sâhada örneğinin Hz. Peygamber olduğunu açıkca ifade ediyordu.

    Hz. Peygamber’in sünnetinin, evrensel karakteri, onun ashâb-ı kirâm tarafından değiştirilmesine mâni olmuştur. Nitekim Hz. Âişe: “Eğer kadınların yeni yeni icad ettikleri halleri Resûlullah görseydi, -İs-railoğullarının kadınlarının men olunduğu gibi- onları mescidlere gitmekten menederdi” (Buhârî, Ezân 163; Müslim, Salât 144) demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gidiyor, ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istiyordu. Çünkü “Allah’ın hanım kullarını, Allah’ın mescidlerinden men etmeyiniz!” (Buhârî, Cum’a 13) hadîs-i şerîfi ona bu yetkiyi vermiyordu.

    Sünneti evrensel bütünlüğü içinde düşünmek ve onu her hareketimizde çıkış noktası olarak benimsemek, kendi içimizde tatmin edici bir yoruma kavuşturamadığımız sünnet verilerini hemencecik reddedivermekten bizi kurtaracaktır. Hatta onların da geçerli olacağı yöre ve dönemlerin bulunabileceği fikrine ve rahatlığına ulaştıracaktır. Bu ise İslâm kültürü olduğunu belirttiğimiz sünnete dair hiçbir bilgi ve belgenin zâyi olmamasını gerektirir. Hz. Peygamber bütün hayatı boyunca, söz ve davranışları ile Kur’an’da bildirilen hakikatların izahını yapmıştır. Bu sebeple Zührî’nin dediği gibi, “Peygamberlik Allah vergisidir. Resûl’e tebliğ, bize de teslimiyet düşmektedir.” (bk. Beğavî, Şerhu’s-sünne, I, 217)

    Netice itibâriyle bir kere daha vurgulamamız gerekirse, sünnetin temel özelliğini gerçekçilik, evrensellik ve esneklik yani uygulanabilirlik olarak tesbit etmemiz mümkündür. Aslında bunlar, bizzat İslâm’ın temel özellikleridir.

    İslâm, en son ve en mükemmel din, Hz. Muhammed de en son peygamberdir. Kıyamete kadar geçerli olan Kur’an ve onun birinci dereceden açıklaması ve uygulama biçimi demek olan sünnet, her türlü şart altındaki insanların meselelerine çözüm getirmek ve Müslümanlar arasında inanç ve davranış birliğini sağlamakla yükümlüdür. Böyle olunca da sünnetin gerçekleri esas alması, insanı tanıması, ona her türlü imkân ve şartta yaşayabileceği genel esasları tedricî olarak öğretmesi, aynı konuda uygulanabilir farklı şekil ve biçimleri sunması pek tabiîdir. Bu söylediklerimiz, cihanşümullüğün yani evrenselliğin bir sonucudur.

    Aynı konuda farklı bilgiler ve değişik uygulama imkânları sunan hadislerin, bu açıdan bakıldığı zaman tabiîlikler manzumesi oldukları, bu bahis konusu farklılıkların ya da seçenek imkânlarının ümmet için tam bir rahmet vesilesi olduğu açıktır. Zira İslâm belli bir yöre veya şehir halkına gelmiş değildir. Eğer öyle olsaydı, daha net ve değişmeyen uygulamalar teklif ederdi. Halbuki İslâm, bütün insanlara gelmiş bir dindir. Bu yüzden de getirdiği esasların kıyamete kadar dünyanın her tarafında uygulanabilir olması, kendisine inananların hidâyetlerini temin edebilmesi açısından hayâtî bir zorunluluktur.

    5- Sünnetin Korunmuşluğu

    Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, kâfirler istemeseler de nûrunu tamamlayacağını açıklamaktadır [bk.Tevbe sûresi (9), 32]. “Allah’ın nuru”, kulları için seçtiği, onları kendisinden sorumlu tuttuğu ve Resûlü’ne vahyettiği şeriatıdır. Bu hem Kur’ân’ı hem de Sünnet’i içine alır.

    Allah Teâlâ “Gerçekten Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz” [Hicr sûresi (15), 9] buyurmuştur. Bu âyette geçen zikri, Kitap ve Sünnet olarak anlamak mümkündür. Zikir kelimesi Kur’ân ile tefsir edilecek olursa, bu takdirde âyetteki hasr ifadesinden, Kur’ân’ın dışında hiçbir şeyin korunmayacağı, koruma hükmünün sadece Kur’ân’ı içine aldığı anlamı çıkmaz. Çünkü Allah Teâlâ, Kur’ân’da Kur’ân dışında başka şeyleri de meselâ, Resûlullah’ı insanların vereceği zararlardan koruyacağını bildirmiş ve korumuştur. Yine arşı, gökleri ve yeri kıyamete kadar yok olmaktan koruyacaktır. Sonra âyetteki “lehû” kelimesinin öne alınmış olması, hasr için değil, âyet sonlarındaki uyuma riâyet içindir.

    Kur’ân’ın korunması, sünnetin korunmasını da içine alır. Çünkü Sünnet, Kur’ân’ın açıklayıcısı, güvenilir bekçisidir; keyfî yorumlara tâbi tutulmasını önler. O halde sünnetin korunması, Kur’ân’ın korunması için gerekli önlemlerden biridir. Bu sebeple de Kur’ân’ın korunması, sünnetin de korunması demektir.

    Sünnetin korunması ümmete, ümmetin âlimlerine havâle edilmiş gözükmektedir. Yani sadece Kur’an ile sünnetin korunma şekillerinde farklılık vardır. Bu da İslâm bilginlerinin hadis ilimlerinin bütün branşlarında gerçekleştirdikleri her türlü takdirin üstünde değer arzeden ilmî mesâiler ile gözler önüne serilmiş bir gerçektir.

    Sünnetin tamamı ümmet tarafından korunmuştur. Tek tek fertler ele alındığı zaman, elbette onların bütün sünneti ihata edemedikleri görülürse de, ümmetin bütünü ele alındığı zaman sünnetten hiçbir şeyin kayıp olmadığı anlaşılacaktır. Tıpkı herhangi bir dili, bir dil âliminin bütünüyle bilmesi mümkün olmasa bile, o dili konuşan milletin o dilin bütün kelimelerini bilmesinin pek normal olduğu gibi. Hatta İmam Mâlik’e, devrin halifesi, Muvatta’ı yegâne hadis kitabı olarak ilân etme teklifini iletince, büyük imam “Bizim muttali olmadığımıza başkaları muttalî olmuş olabilir” diyerek karşı çıkmış, sünneti, ümmetin bütünü çerçevesinde düşünmek gerektiğini hatırlatmıştır. Yani fert olarak bilgileri sınırlı da olsa âlimlerin tümü, sünnetin tümünü ihâta etmişlerdir. Bu da sünnetin korunmuşluğunu gösterir.

    6- Sünnetin Kurtarıcılığı

    Sünnetten yararlanabilmek için her şeyden önce onun “en güzel örnek” olduğuna, yaşanabilirliğine, insan özüne ve ihtiyaçlarına en üst seviyeden cevaplar ve alternatifler getirdiğine inanmak gerekir. Sonra da bu inanca dayalı olarak sünneti kendi özellikleri içinde iyi tanımak lâzımdır. Zira Hz. Peygamber âlemlere rahmet ve hidâyet rehberi olarak gönderilmiştir. Onun sünneti, hidâyette olabilmenin çarelerini göstermektedir. Sünnetin kurtarıcılığından şüphe etmek Hz. Peygamber’in risâletine karşı çıkmak anlamına gelir. Nitekim Abdullah İbni Mes’ûd bir defasında “Nebinizin sünnetini terkettiniz mi saptınız gitti demektir.” tembihinde bulunmuştur.

    “Gerçekten sen doğru yola çağırıyorsun” [Mü’minûn sûresi (23), 73; ayrıca bk. Şûra sûresi (42), 52] ve “Eğer o peygambere itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz” [Nûr sûresi (24), 54] âyetleri, sünnetin kurtarıcılığını ortaya koyan Kur’ânî delillerdendir.

    Hz. Peygamber de muhtelif hadîs-i şerîflerinde bir yandan kendi konumunu anlatırken bir yandan da ümmetin kurtuluşuna olan katkısını açıkca gözler önüne sermiştir. Ateşe düşmeye çalışan kelebek ve pervâneleri kovalamaya çalışan kişi durumunda olduğunu hatırlatarak “Ben sizi bel bağınızdan tutmuş ateşe düşmekten kurtarmaya çalışıyorum; siz ise, elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz” buyurmuştur. O kendisinin ümmet için kurtuluş vesilesi olduğunu daha başka hadislerinde de yine böyle temsillerle açıklamıştır. Kendisini, düşmanı görüp koşarak gelen ve milletini uyaran bir haberciye benzettiği hadis de bu hususta tam bir kanaat verecek açıklıktadır:

    “Benim ve Allah’ın benimle gönderdiği İslâm’ın durumu, bir topluluğa gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer:

    - Ey Milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın!

    Bu sözler üzerine ahâlinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terkedip gittiler, kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanladı, yerlerinde kaldılar. Ordu onlara sabaha karşı baskın verdi ve hepsinin kökünü kazıdı. İşte bu hal, bana itaat, getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve Hak’tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir.” (Buhârî, İ’tisâm 2)

    Sünnetin kendisine sarılanları kurtardığı kesindir. Tâbiîn müfessirlerinden Dahhâk İbni Müzâhim ne güzel ifade etmiştir: “Cennet ile sünnet aynı konumdadır. Zira âhirette cennete giren, dünyada sünnete sarılan kurtulur” (Kurtubî, Tefsîr, XIII, 365). İmam Mâlik de sünneti Hazret-i Nuh’un (a.s.) gemisine benzetmiş ve “Kim ona binerse, kurtulur, kim binmezse boğulur” demiştir (Süyûtî, Miftâhü’l-cenne, s. 53-54).

    SÜNNETE YÖNELTİLEN İTİRAZLAR
    İslâm tarihi içinde sünneti kaynak olarak kabul etmeyip inkâr eden herhangi bir mezhep mevcut olmamıştır. Sünnetin şer’î delillerden olduğu herkes tarafından kabul edilmiştir. Ancak sünneti prensip olarak kabul etmekle beraber, onun yazılı belgeleri demek olan hadislere yer yer itiraz eden kişi ve gruplara rastlanagelmiştir. Bu itirazlara gerekçe olarak da Kur’ân-ı Kerîm’in ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Meselâ ashâb-ı kirâmdan İmrân İbni Husayn, Hz. Peygamber’in sünnetinden bahsetmekteyken adamın biri:

    - Ey Ebû Nüceyd! Bize Kur’ân’dan bahset! demiştir. Bunun üzerine İmrân:

    - Sen ve senin gibiler Kur’ân’ı okuyorsunuz (değil mi?). Bana, namazdan, namazın içindeki davranışlardan bahsedebilir misin? Bana altının, sığırın, devenin ve diğer malların zekâtından bahsedebilir misin? Fakat sen yokken ben peygamberle beraberdim, diye çıkışmıştı.

    Daha sonra İmrân, adama Hz. Peygamber’in zekât konusundaki açıklamalarını anlattı. Adam bunun üzerine:

    - Beni ihyâ ettin, Allah da seni ihyâ etsin! dedi.

    Olayı bize nakleden Hasan-ı Basrî demiştir ki: “Bu adam daha sonra Müslümanların fakihlerinden oldu.” (Hâkim, el-Müstedrek, I, 109-110).

    Bu ve benzeri münferit olaylar, tâ eskiden yani sahâbe döneminden beri görülegelmiştir. İmam Şâfiî bu istikâmetteki görüş sahipleriyle tartışmaya girerek onları cevaplandıran ve susturan ilk müelliflerdendir. Bu sebeple şimdilerde modernistler tarafından tenkide tâbi tutulmaktadır.

    Zaman içinde uzun süre hiç seslendirilmeyen bu yöndeki itirazlar, batı sömürgeciliğinin etkisiyle son bir-iki asırdır İslâm dünyasında yeniden gündeme gelmiştir.

    Mısır’da Tevfik Sıdkı, Ahmed Emin, İsmail Edhem ve Ebû Reyye gibi kişiler ve bunları belli bir dönem için de olsa destekleyen bir kaç kişi, Hindistan’da Ehl-i Kur’ân Cemiyeti çevresinde kümelenen kişiler ve onların öteki İslâm ülkelerindeki uzantıları şimdi yeniden “Kur’ânla yetinme” çağrıları yapmaya başlamış, “sünnetsiz İslâm arayışı” içine girmişlerdir. Her konuda âyet aramakta, âyet dışında kendilerini bağlı hissedecekleri bir başka “lâ raybe fih” delilin bulunmadığını ileri sürmektedirler.

    Bu anlayışın varacağı nihâî noktayı, Ehl-i Kur’ân Cemiyeti’nin kurucusu Gulâm Perviz Ahmed’in hayatında izlemek mümkündür. Bu kişi, “Kur’ân dışında herhangi bir söz ile amel edenlerin, -isterse bu söz Hz. Peygamber’e ait ve mütevâtir-sahih bir hadis olsun- “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin tâ kendileridir” [Mâide sûresi (5), 44] âyetinin hükmüne girerler” demek cür’etini göstermiştir. Buna karşılık devrin âlimleri de kendisinin küfre girdiğine dâir fetvâ vermişlerdir (Bilgi için bk. Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, VII, 425).

    Varacağı nokta bu olayla daha baştan belli olan bu akımın -maalesef- memleketimizde de şu veya bu şekilde gündeme getirilmekte olması, yeni yeni yerleşmekte olan İslâm bilincini ve birikimini temelden yaralayabilecek tehlikeli bir gelişme olarak görülmektedir.

    Burada konuya ait iddiaları tek tek cevaplandırma durumunda değiliz. Ancak şu kadarına işaret etmek yerinde olacaktır.

    Nasıl, içimizden seçtiği peygamberler aracılığı ile emir ve yasaklarını kullarına duyurması, Allah Teâlâ için bir âcizlik ve eksiklik değilse, sünnetin varlığı da Kur’ân-ı Kerîm’in eksik ve yetersizliği anlamına gelmez. Vahyi alıp öğrenmede peygamberlerin aracılığına insanların nasıl ve ne ölçüde ihtiyâcı varsa, Kur’ân’ı anlamakta da Peygamber’in yorumuna yani sünnete öylece ihtiyaç vardır. Tabiî ve doğru olan budur. Bunun dışındaki iddialar ne adına yapılırsa yapılsın, nasıl takdim edilirse edilsin, temelden yanlıştır. Bu tür iddia ve tavır Hz. Peygamber tarafından önceden teşhis ve teşhir edilmiştir: “Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde, sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, “biz onu bunu bilmeyiz, Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız, işte o kadar” derken bulmayayım!” (Ebû Davûd, Sünnet 5; Tirmizî, İlim 10; İbni Mâce, Mukaddime 2).

    İslâm ümmetinin kimlik ve kişiliğini dokuyan yorum, Hz. Peygamber’in yorumu yani sünnetidir. Bu sebeple sünnet, İslâm’ı anlama, kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en doğru ölçü ve yorumdur. Onun verilerine yani hadislere yöneltilecek hiçbir tenkid, sünnetten uzak kalmayı haklı kılamaz. Bir başka ifade ile ne sünnetsiz Müslümanlık olur ne de sünnete rağmen Müslümanlık..

    1- Hadisler Kelimesi Kelimesine Aynen mi Rivayet Edilmiştir?

    Hadislerin Hz. Peygamber’in mübarek ağzından çıktığı gibi kelimesi kelimesine aynen nakil ve rivayet edilip edilmediği merak konusudur? Bu soruya mutlak olarak evet veya hayır şeklinde cevap verilemez. Lafzan rivayet esas olmakla beraber, “mânanın ters yüz edilmemesi” kaydıyla, gerçekten çok sıkı şartlar altında mâna ile hadislerin rivayet edilmesine izin verilmiştir. Aynı hadisin değişik rivayetlerinde görülen kelime değişiklikleri, takdim-te’hirler o hadisin mâna ile rivayet edildiğini gösterir. Bütün hadislerin aynı lafızlarla rivayet edilmiş olmasını düşünmek ve istemek, tabiîlik ve gerçekçilikten uzak ve ümmeti zora koşan bir düşünce ve temenni olur.

    Öte yandan hadislerin mâna ile rivayetinin mümkün olması, -mâ-nayı doğru yansıtmak kaydıyla- onların başka dillere tercüme edilmesinin câiz olduğuna da delil sayılmıştır. Mâna ile hadis rivayeti ruhsatına rağmen ilk Müslüman nesiller, hadise karşı nasıl dikkatli ve titiz davranmışlarsa, bugün de tercümelerde aynı dikkat ve itinayı göstermek gerekir. Rastgele, alelacele ve piyasa hesaplarıyla hadisleri ve hadis kitaplarını tercüme ve neşre kalkışmak bu açıdan büyük sakıncalar taşımaktadır.

    Şuna da işaret edelim ki, mâna ile hadis rivayetine ruhsat verilmesi, hadislerin, hadis kitaplarında toplanmasından önceki şifahî rivayet dönemlerine aittir. Bugün artık kimse mâna ile hadis nakletmeye kalkışamaz. Kitaplara geçmiş lafızlardan birini tercih edip kullanmak zorunluğu vardır.

    2- Şifâhî Rivayete Güvenilebilir mi?

    Hadis tarihinin ve sünnete ait metinlerin, bir başka ümmette benzeri görülmeyen bir titizlik ve ilmî usûllerle tesbit ve nakledilmiş olması, her nedense Batılı ilim çevrelerini rahatsız etmiştir. Şifâhî nakle dayanan eski kültürlerinin bir kelimesini bile fedâ etmek istemeyen Batılılar, şifâhî rivayete güvenilemeyeceğini, dolayısıyla başlangıçta şifâhî bir dönem geçirmiş olan hadislere bel bağlanamayacağını söylemektedirler.

    Daha başlangıçta doğru olarak kaydedilmiş ve iyi korunmuş yazılı vesikalara göre şifâhî rivayetlerin daha az emniyet telkin ettiği doğrudur. Ancak bu, hiçbir zaman, yazılı vesikaların her türlü tehlikeden uzak kaldığı anlamına gelmez. Şifâhî rivayetler için düşünülen güven kırıcı ihtimaller kadar yazılı vesikalar için de bir çok noktadan endişe belirtmek mümkündür. Nitekim günümüz basın-yayın organları bu konuda duyulabilecek endişenin boyutlarını sahte evrak tanzimi, vesika tahrifi gibi olaylarla hemen hergün kamu oyuna arzetmektedir.

    Bu olaylar da göstermektedir ki, asıl mes’ele, rivayetin yazılı ya da şifâhî olması değil, o rivayeti nakledenlerin kişiliği, inanç değerleri ve mensup olduğu kültür çevresidir. Bu çok önemli noktayı dikkatlerden kaçırmak suretiyle güveni yazılı vesikaya bağlamak hatalı, doğruluğu tartışılabilir ve büyük ihtimalle de kasıtlı bir tavırdır.

    Kaldı ki, hadislerin Hz. Peygamber zamanından beri bizzat onun izni ile yazıya geçirilmeye çalışıldığı tarihi bir gerçektir. Ayrıca her hadis metninden önce yer alan “sened” dediğimiz o hadis metninin kendilerinden alındığı ravileri gösteren kısım, bizim şifâhî rivayetlerimizin bile daima ilmî usûllere uygun ve denetime açık olduğunu belgelemektedir.

    İlk Müslüman nesillerin hadisleri, dine sahip çıkma gaye ve gayretiyle en sağlam şekilde tesbit ve muhâfaza ettikleri de gözardı edilmemelidir.

    3- Hadisçiler Sadece Senedle mi Meşgul Olmuşlardır?

    Sünnet’e ait bilgi ve belgeler demek olan hadislerin, sened ve metin denilen iki ana bölümden meydana geldiğine yukarıda işaret etmiştik. Bu belgelerin gerçekten Hz. Peygamber tarafından söylenmiş sözleri veya işlenmiş fiilleri bize yansıtıp yansıtmadığını anlamak için yapılması gereken iş, bu bilgileri bize nakleden kişilerin güvenilirlik açısından tetkik edilmesidir. Bir başka ifade ile, hadis râvilerinin niteliklerinin araştırılmasıdır. Râviler, her hadisin senedinde isimleri zikredilen kişilerdir. Hadisçiler, bu kişilerin durumlarını en küçük ayrıntısına kadar bilimsel usullerle araştırmak suretiyle verdikleri haberler ve rivayet ettikleri hadisler konusunda kanaat edinmeye ve bu kanaatlarını da özel terimlerle ifadelendirmeye fevkalâde önem vermişlerdir. Bir başka deyimle, haber kaynaklarını araştırmak suretiyle o kaynaklar aracılığı ile kendilerine ulaşan haberlerin sıhhatini tesbite yönelmişlerdir. Bu konuda gerçekten hayranlık uyandıracak ilmî usuller geliştirmişlerdir. Genel bir tavır olarak da senedin durumunu açıklamayı, hadis metninin sağlamlık derecesini belirtmek için yeterli görmüşlerdir. Bu konudaki çalışma yoğunluğunu dikkate alan bazı kimseler, hadisçilerin sadece senedle meşgul olup hadislerin metinleriyle ilgilenmediklerini sanarak onları suçlamaya kalkmışlardır.

    Hadisçilerin senedlere özel bir önem verdikleri doğrudur. Ancak bu, onların metin tenkidi ile hiç meşgul olmadıkları anlamına gelmez. İç tenkid veya metin tenkidi konusunda da geliştirilmiş özel bilim dalları bulunmaktadır. Meselâ, hadis metinlerinde geçen anlaşılması zor kelimeleri konu edinen Garîbü’l-hadis ilmi, hadislerin anlaşılmasını kolaylaştıran “Hadislerin vürud sebepleri ilmi”, “Nâsih-mensuh ilmi”, birbirine mâna bakımından zıt gibi görünen hadisleri tetkik eden “Muhtelifü’l-hadis ilmi”, Allah Teâlâ’nın sıfatlarıyla ilgili kelimeler ihtiva eden hadisleri inceleyen “Müşkilü’l-hadis ilmi”, muârızı olmayan hadisleri ifade eden “muhkem” gibi terimler doğrudan doğruya ve sadece hadis metinleriyle ilgilidir. Ayrıca maklûb, müdrec, münker, musahhaf ve muallel gibi sened ve metin arasında müşterek olan terim ve bilimsel branşlar da söz konusudur.

    Hadisçiler gerek sened gerekse metin tenkidinde tarih, psikoloji ve sosyolojiden yararlanmışlardır. Bir sözün uydurma olup olmadığını tesbit için dikkate aldıkları ölçüler, hadisçilerin metin tenkidi konusundaki gayretlerinin en belirgin örneklerini oluşturmaktadır. Bu konular ve daha ilave edilebilecek olan hususlar ehlince bilinmektedir (Geniş bilgi için bk. Muhammed Lokman es-Selefî, İhtimâmü’l-muhaddisîn bi nakdi’l-hadîs seneden ve metnen, Riyad l408/l987).

    Hadisçiler, ilâhî vahye mazhar, cevâmiü’l-kelim özelliğine sahip bir peygamberin beyânlarıyla karşı karşıya olduklarını pek iyi biliyorlardı. Bu vasıfların sahibi bir peygamber, muhtelif sebeplerle çağdaşlarının anlayışları dışında kalacak sözler söyleyebilir, haberler verebilirdi. Buna mâni olacak herhangi bir şey söz konusu değildi. Kanun maddeleri gibi özlü sözlerle hukukî kâideler vaz edebilirdi. Sözleri mecâzî bir mâna ifade edebilirdi. İleride keşfedilecek bir ilmî hakikate işaret etmiş olabilirdi.

    Bütün bunlardan dolayı hadisçiler, diğer kişilerin sözlerine uyguladıkları tenkidleri Hz. Peygamberin hadisleri için tatbik etmekte ihtiyat göstermişler temkinli davranmışlardır (Geniş bilgi için bk. Mustafa es-Sibâî, es-Sünne ve mekânetühâ fi’t-teşrî’i’l-İslâmî, s. 275-279).

    Biz, hadisin sened ve metinlerini inceleme usullerinin tarihte bir benzerinin bulunmadığı ve bunun sadece müslümanlara ait bir ilmî üstünlük olduğu görüşündeyiz.
  • 240 syf.
    Aşk Kâğıda Yazılmıyor
    Abdürrahim Karakoç’un Mihriban adlı şiirinde geçen bir mısradan hareketle Aşk Kâğıda Yazılmıyor diyen Sadık Yalsızuçanlar; tasavvufçu Mahmut Erol Kılıç’tan psikiyatrist Erol Göka’ya, senarist eşler Ayşe Şasa ve Bülent Oran’dan siyaset düşünürü Osman Aydın’a, musikişinas Tuğrul İnançer’den edebiyatçı Laurent Mignon’a ve şairlerden Enis Batur, Abdürrahim Karakoç ve Lale Müldür’den müzisyen Birol Topaloğlu’na, hattat Davut Bektaş’a kadar oldukça farklı alanlarda yetkin, etkin ve söz sahibi olan birbirinden değerli isimlerle gerçekleştirmiş olduğu söyleşiler eşliğinde; insanoğlu için iki temel meseleden biri olan ve mahlûkatın yokluk âleminden varlık âlemine intikalinin de kaynağı olarak kabul edilen “aşk” kavramının keyfiyeti ve mahiyeti hakkında peşine düştüğü onlarca sorunun cevabını çok yönlü bir perspektifle bulma çabası içine girer.

    Her insanın DNA’sının, diş-çene yapısının, göz retinası ve irisinin, parmak ve avuç izinin kendine özgü bir fiziksel özellik olması gibi aşk hâlinin de aşk deneyiminin de kendine özgü bir tecrübe, kendine özgü bir ruh hâli olmasından mütesebbib, aşkın hakikatini tam olarak kimse dile getiremezken aşk için herkes tarafından söylenebilen tek ortak özellik, onun anlatılmaz olup yaşanır olması, oluyor.

    Aşkı tarif ederken, aşkın, Arapça bir kelime olup bir nesnenin bir nesneyi sarması demek olan sarmaşık anlamına geldiğini belirten Mahmut Erol Kılıç, maşukun da sevgisiyle âşığını hem ruhani âlemde hem de iç âleminde sardığını, ardından fiziki âlemde de bu yakınlaşma ve sarma neticesinde ikiliğin kalkıp tek vücut olmaya başladıklarını, nihayetinde âşığın maşukunda kendini fani ettiğini ifade eder. İslam metafizikçilerinin fena ve ardından beka makamları olarak tarif ettikleri ve “ilahî” olarak kategorize ettikleri bu aşkın maksadı “İlahi ente maksudi” ifadesinde dile getirilir. Ayşe Şasa Füsusu’l-Hikem’den ilhamla kişinin karşı cinse olan sevgisini mecazî olarak nitelendirirken Erol Kılıç Âli İmran suresi 32. ayeti de delil göstererek beşerî aşkın ilahî aşka geçiş için bir basamak olduğunu ifade eder ve aslında bu düşüncesinde yalnız da değildir. “Bazıları ilahî aşka gideceksin, derler. Beşerî aşkı tatmadan nereden gideceksin, hangi köprüden geçeceksin?” der mesela Abdürrahim Karakoç ve ilave eder: “Aşkı yaşamayan adam da dünyaya pek adam gibi gelmiş sayılmaz.” Erol Göka da “Bütün aşk efsanelerinde sevgiliden Tanrıya uzanan bir hat vardır.” der. Allah’ın insana insandan tecelli ettiğini düşünen Tuğrul İnançer de eşya, nesne ve insanın sevilmeden Allah’ın sevilemeyeceğini; Allah’ın mahlûkuna âşık olunmadan da zatına âşık olunamayacağını düşünür; fakat beşerî ve nefsani aşk ile ilahî aşk arasındaki farka da değinmeden edemez. İnançer’e göre; beşerî ve nefsani sevgide doyum ve tatmin vardır; fakat ilahî aşkta tatmin yoktur. Öyle bir susuzluktur ki içtikçe susuzluğun artar. Hâlbuki normal susuzluk da bedenin susuzluğu da suyu içince geçer. Yemeği yiyince karnın doyar, sevgiline vuslat edince hasret biter. Fakat ilahî aşkın bütün vuslatlarında hasret vardır. Beşerî aşk ile ilahî aşk arasındaki bir diğer hususiyet ise Erol Kılıç tarafından, ilahî aşkın daha uzun süre bekletmesi ve o bekletme esnasında, o ıstırap içerisinde kişiyi eğitmesidir, şeklinde ifade edilir.
    Aşkın doğasını açıklama imkânları bakımında sanatla psikiyatri arasında çok fark olmadığını, çünkü her ikisinin de aynı yere baktığını; ama söz oyunları kurma açısından sanatın daha şanslı olduğunu düşünen Göka ile yapılan söyleşide, kendisine yöneltilen özellikle alanıyla ilgili özenle seçilmiş “bir aşkı sağlıklı ya da patolojik kılanın ne olduğu”, “âşık olan insanın yaşadığının aslında ne olduğu” gibi sorulara verdiği doyurucu cevaplar dikkat çekiyor. Sağlıklı aşkta âşık, sevdiği ile hiçbir şey yaşamasa bile, onu yüceltirken ve kendisini bir şekilde ona feda ederken aşk patolojik olduğu zaman bu sefer âşık karşısındaki kişiyi maniple etmeye çalışıyor. Aşkın kıskançlığı da içerdiğini ifade eden Göka, “Senin benim için sıradan bir kadın ya da adam konumunda olan herhangi biri, âşığın gözünde dünyanın en değerli varlığı olabilir.” derken Karakoç da kıskançlığı âşık olmanın şartları içine koyar ve “Âşık kıskanç olur. Olmazsa âşık değildir.” der.

    Füsusu’l-Hikem ile karşılaşmasını hayatının seyri açısından büyük bir dönüm noktası ve müstesna bir an olarak nitelendiren, Füsus’u açtığı zaman kendisini ilk çarpan ve aynı zamanda boş ve hasta yüreğine büyük bir aşk tohumu eken şeyin, o âna kadar hiç duymadığı ve bazı ilahiyatçıların da kabul etmediği, mealen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim.” şeklinde ifade edilebilecek Hadis-i Kutsi olduğunu söyleyen Şasa ile Yalsızuçanlar’ın yaptığı “Kâinatın Temeli Aşk ve Hikmettir” başlıklı söyleşide soruların mihverini tasavvuf oluşturur. Şasa etkisi altında kaldığı Hadis-i Kutsi’den hareketle “bilenle bilinenin, sevenle sevilenin” aynı olduğunu ifade eder ve ilave eder: “Tasavvuf kesinlikle kitaplardan öğrenilemez, o sadece manevi çeşmenin resmidir. O hâlde, suyu içmek için insanlar ne yapacak? Öyle sanıyorum zamanın sonuna kadar âlemde Allah tarafından vazifelendirilmiş evliyalar bulunuyor. Mürşit sıfatını taşıyan bu Allah dostları, bu manevi iş için hazır bekliyorlar.” İnançer de Allah’ın bazı kullarının kendilerine sunulan işaretleri görme ve okuma konusunda ihtisas sahibi olduklarını, bizim gibilerin ise ancak böylesi kılavuzlara tabi olup çölden geçmeye çalışması gerektiğini ifade eder.

    Şair ve aynı zamanda yazar olan Enis Batur, Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği sorular muvacehesinde şiirle ilişkisinin nasıl başladığından şiirin nasıl bir ifade alanı olduğuna, şairin kime dendiğinden kendi şiirinin kaynaklarına, divan şiiri ile irtibatının olup olmadığından şiirle toplum ilişkisine, şiirlerinin dünya şiirleri arasındaki yerinden “Opera”, “Doğu-Batı Divanı” gibi eserlerinin nasıl ortaya çıktığına kadar kendi alanıyla ilgili pek çok konuda düşüncelerini dile getirdikten sonra söz, aşkla arasının nasıl olduğuna ve bunun şiirine nasıl yansıdığına getirilir. Batur, pek çok şairde olduğu gibi kendi şiirlerinde de ana temanın aşk ve ölüm olduğunu ifade ederken bir hususun altını önemle çizer: “Bir insan âşık olduğu için iyi şiir yazacak diye bir kural yoktur. Tam tersine, âşık olduğu anda eli ayağı tutulup hiç şiir yazmama olasılığı çok daha yüksektir.”

    Erkek cephesinden kadınları, kadın cephesinden de erkekleri tanımlayarak söze başlayan Osman Aydın, “Biz bir kadını severken bir yandan onun bize itiraz eden yanlarından hoşlanırız, öte yandan çok itaatkâr ve munis olmasını isteriz.” der ve bunun gerekçesini de “Bir yandan isteriz ki çok anlaşılalım, öbür taraftan da isteriz ki her şeyimiz bilinmesin.” diyerek gösterir. Bir erkeğin, bir kadın kendisini severken onu yeterince sevmediğini, ama sevilmediğine kanaat getirdiği zamanlarda da onu derin bir tutkuyla özlediğini; yine bir erkeğin kendi hayatına ilişkin talep ettiği her şeyin, bu talepler gerçekleşse bile, ancak hayatında bunu anlatabileceği bir kadın olduğunda anlamlı hâle geldiğini söyler.
    Erkekler zaviyesinde durum böyle iken kadınlar zaviyesinde ise daha farklıdır. Her şeyden önce kadınlar kendi ruhlarında daha bağımsızdırlar ve kadınlar kendileri uğruna bütün iktidarlardan vazgeçilmesini isterler ve ancak bunu yapabilen erkeği severler. Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği derinlikli sorular eşliğinde Meryem ve Züleyha figürleri üzerinden erkeğin kadınla ilişkisine çözümleme denemeleri yapan Aydın, erkeğin kadınla olan hayatının dışındaki hayat alanlarına sıçramasında erkeğin talep ettiği şeyin Belkıs olduğunu ve biz Türkler açısından Belkıs’a karşılık ya da yakın gelebilecek figürün ise Hürrem Sultan olduğunu ifade eder.

    Aydın’ın bana çok ilginç gelen -belki de müthiş demeliy(d)im- yorumlarından biri de Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği, “Yeni Şafak’ta bir ara yoğunlukla yazdığı ve büyük tepkilere sebebiyet veren yazılarını kim için yazdığı” sorusuna verdiği cevapta tezahür ediyor: “Hakkında yazı yazılan kadına duyulan aşk devam etmektedir; ama artık o kadın o aşkın bir parçası değildir. Yazı, taşlanmış şeytanın cennetten kovulması gibi, bir zamanlar sevilmiş bir kadının aşktan kovulmasının bir yoludur.” Aydın’a göre yazı, tutkuyu, bir başka âlemde, başka enstrümanlarla yaşatmaktır. Artık tutku iki kişinin paylaştığı bir şey olmaktan çıkmıştır, bir kişiye ait olmuştur ve yazı orada o kişinin onu muhatapsız olarak anlattığı bir enstrümandır.

    Bütün okumaların insanı kadına ve devlete götürdüğünü iddia eden Aydın, kadınlar konusunda kendince bir düşünce geliştirebilenlerin, siyaset başta olmak üzere bütün diğer alanlarda daha yetkin, daha cesur ve daha barışık düşünceler geliştirebileceklerini düşünür. Hatta bir düşünce adamının düşüncelerinde fark ettiği bir gerginliği, onun özel hayatında kadınlarla barışık bir ilişki yaşamadığı ile ilişkilendiren Aydın, yine bir düşünce adamının hayatının değişik evrelerinde ortaya koyduğu ürünlere bakarak onun hayatının hangi evrelerinde âşık olduğunu, hangi evrelerinde ise çok mutsuz olduğunu ortaya çıkarmanın da mümkün olacağını iddia eder.
    Aşk ve tutku reddedildiği için bu topraklarda ot bile bitmediğini; ama erkeklerin ve kadınların kendi hayatlarına, erkekliklerine ve kadınlıklarına sahip çıktıklarında, şu anda ot bitmeyen bu topraklarda çok güzel şeylerin yetişeceğini söyleyen Aydın, kendisiyle yapılan söyleşiyi şu cümlelerle bitirir: “Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı’nda iken âşık olmayan gençlere burs vermezmiş. Askere gitmeyene kız vermezler ya, ben olsam âşık olmayanı askere almazdım”.

    Sözüyle de bestesiyle de gönüllerde taht kuran ve birçoklarının zihninde kendine yer bulan Mihriban şiirinin şairi Karakoç, aşkı yürekten bir duygu olarak tarif eder ve “Bir insana iki defa düşmez yıldırım, aşk da bir defa gelir, ama pir gelir.” der. Aşkın dünyanın yaratıldığı andan beri var olduğunu ve kıyamet kopuncaya kadar da var olacağına inanan Karakoç, kâinatın mayasını aşk olarak görür. Ona göre yağmurla topraktaki tohumun birleşmesi bir aşkın sonucudur, yine ağacın çiçeğe durması bir aşka delalet eder. Meyve bir aşktır. Her ne kadar psikologlar, sosyologlar ya da diğer ilim adamları aşkı farklı farklı anlatmışlarsa da aslında aşk anlatılmaz yaşanır. “Güzel kimdir?” sorusuna cevap verirken de sözü âdeta “gönül kimi severse odur”, demeye getirir. “Belki birine göre çirkindir senin güzel dediğin sevgili, ama sana göre ayrı. Onun ruhu, hâl ve hareketi, tavrı, sana karşı anlayışı… İşte bunları aşk yapar.” der. İnançer de aşkta objektivitenin değil sübjektivitenin olduğunu kabul eder. Aşkta benim gözüm önemlidir, der ve şu misali verir: Mecnun’a arkadaşları ‘Ya bu senin Leyla diye yere göğe koyamadığın kız, pek de öyle ahım şahım bir şey değilmiş, ancak kara kuru bir şeymiş’ derler. Mecnun ise ‘Ahh, siz gelin de ona bir de benim gözümle bakın!’ der.

    Çoğu zaman dizelerin kendisine rüyasında geldiğini ve sırf bu yüzden rüya görebilmek için uykuya yattığını söyleyen ve “renk şairi” olarak nitelendirilen Lale Müldür; Yalsızuçanlar’ın kendisine şiir(leri) ve şair(liği) ile ilgili yönelttiği soruları cevaplarken, şiirin bir buğu gibi gizemli olması gerektiğini savunur ve insan ilişkilerinin de böyle olması gerektiğini düşünür. İnsanların birbirlerine saygılarını yitirmemeleri için belli bir mesafeyi daima korumaları gerektiğini ve ancak bu şekilde birbirlerini keşfetmelerinin de sürdürülebilir olacağını iddia eder.

    İrfani yolun yolcularından olup aynı zamanda bir musikişinas olan Tuğrul İnançer, aşk hakkında konuşmak güneşten bir zerre, deryadan bir damla ve harmandan bir tane alarak güneşi, deryayı ve harmanı anlatmaya benzer, diyor. Her aşkın ilahî aşk olmadığını, ama her aşkın ilahî aşktan olduğunu iddia ediyor. “Aşk bir düşüncedir, duyguda yer alan bir şeydir.” diyen İnançer, aşkın Esma içerisinden el-Vedûd’un tecellisi olduğunu düşünür. İnsan hep maşukunu görmek ister, ama ona göre görmek için sadece baş gözü yeterli değildir, gönül gözü de gereklidir.
    Yalsızuçanlar’ın “Damarım kesilse, kanım yeşil akacak kadar Yeşilçamlıyım.” diyen Bülent Oran’la yaptığı söyleşide benim açımdan dikkat çekici ilk husus, bir insanın işini ancak bu kadar aşkla yapabileceği oluyor. Ürettiği hiçbir senaryoyu kafa yorarak beyniyle yazmadığını, bilakis duygularıyla yaşayarak yazdığını ifade eden Oran, yazdığı senaryoların sayısının, her ne kadar saymasa da, kendi hesabına göre bini aştığını ifade ediyor. Her gün sabah saat yediden ona kadar, ama her gün aralıksız yazıyor ve parmak kasları yorulmasın diye de kalemine pamuk sarıyor. Çekimini yaptıkları filmlerde daima halkın nabzını tutmaya dikkat ettiklerini bu sebeple de gerçek yöneticilerinin halk olduğunu ifade eden Oran, filmlerde seyirciyi tatlı hayallere yöneltmek ve bir rahatlığa kavuşturmak arzusu taşıdıkları için de filmlerinin sanat için değil seyirciyi rahatlatan bir kaçış sineması olduğunu söylüyor. Bu söyleşide dikkatimi çeken diğer bir husus ise Oran’ın, Yalsızuçanlar’ın kendisine çocukluk imgelerinin neler olduğuna dair yönelttiği bir soruya verdiği cevapta ortaya çıkıyor: “Yoksul bir aile değildik, hatta varlıklı da denilebilirdi; ama çoraplar yamanırdı. Pantolon delindiğinde yama yapılırdı. Sonra büyüklerin elbiseleri ters yüz edilir, bize uydurulurdu. Yani bir şey israf edilmezdi, atılmazdı. Azla yetinirdik. İhtiyaçlarımız daha azdı ve azla yetinme duygumuz, kanaatkârlığımız yüksekti. Şimdi büyük kriz lafları falan dolaşıyor, ama ne çorap yamanıyor ne yamalı pantolonlu insanlar var. Bütün bunlar yok ama ağlaşma daha fazla.” “Dilenciler bile farklıydı. Eve gelir, kuru ekmek isterlerdi. Şimdi dilenciye 100 lira verdiğim zaman küfreder gibi bakıyor. Yani krizden çok insanların sanıyorum arzuları, istekleri çoğaldı. O yüzden hiçbir şeyden memnun olmaz hâle geldiler.”

    İnsanın içindeki güzelliğin tecessüm etmiş hâli olarak gördüğü hat sanatının ortaya çıkışını aşkla ilişkilendiren, hattı Allah kelamını güzel yazma sevdası olarak gören Davut Bektaş, hat sanatını, “Hat, cismani âletlerle icra edilen ruhani bir hendesedir.” şeklinde tarif eder. Kendisi ile yapılan söyleşide özellikle “hiç” ve “hep” üzerine sorulan sorulara verdiği cevaplar dikkat çeker. “Hiç, yokluk değildir. Belki varda yok olmaktır, belki acizliğimizden vazgeçip belli bir yere sığınmaktır.” der ve bu durumu küçük bir damlanın bir okyanusa damlaması gibi bir hadise olarak betimler. “Hep” için vahdet kelimesini kullanır. “Hep, yani her şeyi ortadan kaldırdığımız ve bütün varlıkları hiç ettiğimiz zaman tasavvufta “fenafillah” olarak adlandırılan şey ortaya çıkar. Denize düş ki, “hep”e kavuşasın; kendini kaybet ki var olasın, hep olasın.” der.
    Yalsızuçanlar, Laurent Mignan ile yaptığı söyleşisine geleneksel Türk edebiyatı ile modern edebiyatta aşkın anlatılışı bakımından ne tür bir farklılığın gözlemlendiği sorusuyla başlar. Bu minvalde İbn. Arabi, Fuzuli, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Sezai Karakoç gibi birçok ismin aşkı okuyuşu ve yorumlayış biçimleri dile getirilir. Mignan, genel olarak mistik Türk şiirinde rastladığımız bütün özellikleri Fuzuli de olduğu gibi Sezai Karakoç’un Mona Roza’sında da görebileceğimizi söyler. Tanzimat edebiyatçılarının divan edebiyatına gösterdikleri sert tepkiler yüzünden aşka da tepkili olduklarını bu yüzden onlar için edebiyatın siyasi rolünün daha baskın olduğunu ifade eder. Serveti fünunla birlikte aşk konusunun şiire tekrar kazandırıldığını; ama aşkın birçok konu arasında bir konu olmaktan öteye gidemediği değerlendirmesini yapar.
    Necip Fazıl’da kadın bir “fikir”dir, yani onun şiirlerinde kadının maddi boyutu yoktur, manevi bir yaratıktır. Nazım Hikmet, toplumcu bir şairdir ve aşkı siyasal düşüncelerle birlikte işler. Üstelik ondan önce eşini sevgili olarak anlatan pek fazla şair de çıkmamıştır. Yahya Kemal’in aşk şiirinde “sevgili” yeniden bir mecazdır, “sevgili” Osmanlı kültürünün bir tecessümüdür. Garip şairleri için aşk tamamen sıradan bir konudur, onlar aşkı tahtan indirmeye çalışırlar. İkinci Yeni şairleri için aşk büyük ölçüde cinsellik demektir, fakat onların yapmaya çalıştıkları şey, modern dünyadaki insanın bunalımını ve yalnızlığını ortaya koymaktır. Cemal Süreya şiirini tamamlamak için erotik kelimesini kullanır, ona göre cinselliğini tam olarak yaşayamayan insanlar özgür olamazlar, kendilerini gerçekleştiremezler. Edip Cansever de cinsellik üzerinde durur, ama onda artık aşkın imkânsızlığına işaret edilmektedir. Sezai Karakoç, modern şiirde mutasavvıfların aşk anlayışını yeniden inşa etmeye çalışır. Mona Roza bunun çok güzel bir örneğidir. Ona göre mutasavvıfların amacı; dış görünüşlerin ötesine bakarak dünyanın gerçek anlamını keşfetmek ve bu şekilde ilahî sevgiliyle birleşmektir.

    Müzik doğanın ve aşkın sesidir, Birol Topaloğlu için. O yüzden olsa gerek “Ben müziğimi oluştururken doğanın bir parçası olduğumu hissediyorum.” diyor. Kendisi ile yapılan söyleşide müziğin nasıl bir iletişim ortamı olduğu, bizim hangi temel ihtiyaçlarımıza seslendiği, insanın Yaratıcı’yla ilişkisinde ne türden bir işlevi olduğuna kadar pek çok soruyu cevaplayan Topaloğlu, asla para karşılığında müzik yapmayacağını da özellikle vurguluyor.

    Aşk Kâğıda Yazılmıyor’da Yalsızuçanlar’ın sorularına muhatap olan birbirinden değerli isimler kendilerine yöneltilen sorulara cevap verirlerken aşk ve aşk ekseni etrafındaki diğer konularda da geçmiş zamanla modern zaman kıyaslaması yapmaktan geri durmazlar. Mesela Batur, “Ne yazık ki yalnız bizim toplumumuzda değil bütün toplumlarda aşk küçültücü bir ifadeyle ele alınan, zaman zaman hafifsenen, hatta geçmiş zamanlara ait bir duygu olarak görülen bir kavram hâline geldi.” der teessüfle. Erol Kılıç, hepimizin her gün her yerde gözlemlediği bir hakikati dile getirir ve “Modern zamanlara gelinmesiyle beraber insandaki sevgi yavaş yavaş yerini sevgisizliğe ve anlayışsızlığa bırakmıştır.” der. Göka, beşerî aşkın ilahî aşka geçişte artık köprü vazifesi rolünü üstlenemediğini ifade eder: “Modern toplumda Tanrı sevgisine o kadar kolay bir geçişlilik yok artık. Bir insana âşık olup ondan Tanrıya yükselme şansımız pek yok. Kutsal artık çok ayrık ve bireysel olarak yaşanıyor.” Şaşa ise tevarüs ede ede bugünlere kadar gelmeyi başaran tasavvuf hayatının üstlenmesi gereken çok değerli işleve dikkat çeker ve “Modern dünyanın karamsar, kötümser ve karanlık bakış açılarına karşın bir letafet, bir ışık, sükûnet ve şifa dünyası sufilerin anlattığı dünya. Bu sebeple bizim içinde yaşadığımız medeniyet dairesi modern zamanlarda çok değerli bir görev üstleniyor.” der.

    Aşk Kâğıda Yazılmıyor, Yalsızuçanlar’ın muhatabının ilgi alanını gözeterek ve özenle seçerek yönelttiği isabetli sorular ve bu sorulara aldığı doyurucu cevaplar sayesinde aşk konusunun birçok boyuttan ele alınmasını ve irdelenmesini sağlaması açısından çok değerli bir eser. Yalnız Granada Yayınlarının 2012 yılına ait ikinci baskısından okuduğum kitapta rastladığım ve her ne kadar kitabın değerine halel getirecek boyutta olmasa da bir okur olarak gözüme çarpmasına engel olamadığım ve rahatsızlığını hissettiğim iki hususa da değinmeden geçemeyeceğim. Bunlardan ilki; Yalsızuçanlar’a ait soruların her zaman bir düzen içinde ve bir başlık hâlinde verilmeyişi. Kimi yerde ona ait sorular kendisiyle söyleşi yaptığı kişinin cevapları arasında sanki muhatabına ait bir ifade gibiymişçesine yer almış. Yalsızuçanlar’ın soruları yeni bir paragrafla satır başında ve koyu puntolarla verilebilirdi. İkinci husus ise; kimi şairlere ait beytlerin veya dörtlüklerin şiir tarzında değil de sanki nesirmişçesine yazılmış olması. Bunların da göze hitap edecek şekilde orijinalitesinin bozulmadan şiir formatında yazılması hem görselliğin sağlanması hem de şiirin içeriğine daha kolaylıkla nüfuz edilebilmesi için iyi bir tercih olabilirdi. Dilerim ki Aşk Kâğıda Yazılmıyor’un daha sonraki baskılarında bahsettiğim bu aksaklıklara rastlamak mümkün olmaz.

    Mahalle Mektebi
  • Bu yazıyı hazırlamadan önce söylemek istediğim bir kaç şey var. Kimse kimsenin inancına inanmak zorunda değil ancak saygı duymak gerekiyor. Bu yazının yayınlanmış olma sebebinin en temel özelliği kişinin bu öğretiyi yayarken ne anlatmak istediğidir. Yazıda kesinlikle satanizm hakkında iyi veya kötü diye yorumlar yapmıyorum ve hiçbir şekilde savunmuyorum. Savunmadığım gibi aşağılamıyorum. Bunlar tamamen bilgi içeriklidir ve dine dair hiçbir kişisel yorum barındırmaz. Ancak kişiye dair birkaç yorumlarda bulunmayı planlıyorum ve fakat bunun din ile hiçbir bağlantısı yoktur. Yazıyı sadece bilgi edinmek için okumanızı tavsiye edip bu yazının sadece bilgi öğrenmeye yarayabileceğini, dinlere dair doğru ve yanlışları hiçbir şekilde savunma barındırmadığını belirtmek istiyorum. Bu yazı hiçbir ön yargıda bulunmadan hazırlanmıştır ve her şey olduğu gibi aktarılmıştır. Yazılanlar kimine göre iyi kimine göre kötü olarak yorumlanabilir ancak ben daha çok ansiklopedik tarihsel bilgilere yer verdim. Ekibimizin hiçbir şekilde satanizm ile bağlantısı yoktur. Sadece evrensel çalışmayı hedefliyoruz ve yazılarımızın sadece kendi dünyamızdan daha fazlası olması için çabalıyoruz. Evrensellik sadece bizi değil dünyada olan her şeyi barındırmaktadır. Bu yazının bir diğer önemli özelliği ise bu tür insanlar hakkında bilgi edinip çevremizde olan insanları daha iyi tanımamıza yardımcı olabilmesini sağlamaktır. Günümüzde Satanizm adı altında geçen bir çok olay yaşanmaktadır. Bunun gerçek ”Satanizm” ile alakalı olup olmadığını bilmiyoruz ancak her ne kadar onayladığımız görüşler olmasa bile bunları öğreniyor olmamız sevdiğimiz insanları onlardan koruyabilmemiz için önemli bilgilerdir. Bu tür insanların içsel dünyasını ne kadar iyi öğrenebilirsek çevremizdekilere o kadar dikkat eder ve ilişkilerimize öyle karar veririz.
    Anton Szandor LaVey olarak bilinen Amerikalı LaVeyan Satanizm’in kurucusunun gerçek adı Howard Stanton Levey’dir. 11 Nisan 1930 yılında dünyaya gelmiştir. Kökeni Avrupa’ya uzanan göçmen bir ailenin çocuğudur ve Chicago’da doğmuştur. Küçük yaşlardan beri müziğe duyduğu ilgi sayesinde, onbeş yaşındayken San Francisco Senfoni’de ikinci oboistlik görevine getirilmiştir. İlerleyen yıllarda ise, trompet, trombon, klarnet ve keman çalma konusunda kendisini bir hayli geliştirmesine rağmen, 20’li yaşlarında müziği bırakıp, sirk dünyasına adım atmıştır. Kafes bakıcısı olarak başladığı yeni mesleğinde, zaman içerisinde ilerleme kaydederek, aslanlı gösterilere çıkmaya başlamıştır ancak bir gösterisinde yaralanmıştır. Bu sebepten dolayı buradaki kariyerine son vermeye karar vermiştir.
    Birkaç yıl sonra, çeşitli morglarda polis fotoğrafçısı olarak çalışmaya başlamıştır. San Francisco polis yetkilileri, ceset fotoğrafları çeken bu genç adamın egzantrik karakterini çabuk fark etmişlerdir ve LaVey’i merkeze alıp gerçeküstü olaylarla ilgili telefonları cevaplandırmakla görevlendirmişlerdir. Sonraki yıllarda kendisiyle yapılan bir röportajında, felsefi düşüncelerinin belirginleşmesinde, ceset fotoğrafçısı olarak çalışmış olmasının etkisini gizlemeden ifade etmiştir.
    1966 yılının nisan ayında, harekete geçme zamanının geldiğine kendisini ikna etmiştir ve bir Şeytan Kilisesi kurarak kurduğu Şeytan kilisesi ve kaleme aldığı kitaplar aracılığıyla Satanist öğretisini yaymaya çalışmıştır. LaVey’e göre, önemli olan tanrı değil insandır. Şeytan’ı “insanoğlunu özgürleştiren isyan ruhu, reddin somut ifadesi ve uygarlığın ilerlemesini sağlayan gelişme güdüsü” olarak tanımlar. öğretisini; “Şeytani İncil”, “Şeytanın Not Defteri” ve “Şeytani Törenler” kitaplarıyla açıklamıştır. Bunu bir tür semboller aracılığıyla yaşanan ateizm olarak algılayabilirsiniz. Satanizm’e göre “şeytan” dinlere karşı bir semboldür ama aslında gerçekten varlığı yoktur. Bu insani kötülüğü temsil etmek için kullanılan bir semboldür. Antik İbranice ismine uygun biçimde, tarih boyunca “muhalif” olanı temsil etmişti. Dinlere, insanın hayvansal özünü reddeden ya da kısıtlayan kurallara karşı bireyin özgürlüğünü temsil ediyordu. Dolayısıyla dinlere şiddetle muhalifti ve kutsal kitaplardaki öğretilerin tam tersini uygulamanın insanlık için tek çıkar yol olduğunu savunmuştur.
    LaVey insanı Nietzsche’yi çağrıştıran bir yaklaşımla “üstün varlık” olarak tanımlamıştır. “Sadece istediğimiz zaman, istediğimize karşı iyi davranmalıyız. Kimse bize hep iyi olmamız gerektiğini söyleyemez. Eğer biri seni hırpalıyorsa sen de onu ezip yok etmelisin” demiştir bir eserinde.
    29 Ekim 1997 yılında tam 67 yaşındayken bir kalp krizi sonrası yaşamını yitirmiştir. Vasiyeti üzerine mezar taşında: “Hayattaki tek pişmanlığım yersiz yere iyi olduğum anlardır.” yazmaktadır.
    LaVey’e Göre Satanizm
    Dokuz büyük günah
    Aptallık.
    Özentilik.
    Sevilme, benimsenme beklentisi.
    Kendini kandırma.
    Perspektif eksikliği.
    Geçmişteki Ortodoks Satanist uygulamalara sahip çıkma.
    Üreticiliği engelleyecek kadar kibir sahibi olma.
    Estetik duygu yoksunluğu.
    Ödlekleştiren konformizm.
    Dokuz ilke
    Tevekkül ve yetinme yerine sonsuz kişisel tatmin için çalış.
    Mistik düşler yerine capcanlı hayatı yaşa.
    Kendini kandırma. Kirletilmemiş bilgeliğin temsilcisi ol.
    Sevgini hakedene sakla. Şaklabanlara harcama.
    Sana tokat atana öbür yanağını dönme, intikam al.
    Sorumlu olana karşı sorumluluk göster. Şevkat, enerji vampirlerine dikkat.
    İnsan dört ayaklılar gibi bir hayvandır. Kimi zaman onlardan iyi, çoğunlukla onlardan beterdir. “Ruhi ve entelektüel yüceliği” onu hayvanlar aleminde en acımasız yaratık yapar.
    Şeytan, günah adı verilen fiziki, duygusal, düşünsel yücelikleri savunur.
    Şeytan, öcü gibi kullanıldığı sürece caminin ve kilisenin en iyi dostudur.
    20 satanist nokta
    Gücünü kaybetmemek için, zayıf ve aciz (karaktersiz, kişiliksiz) olanlara saygı gösterme.
    İçinde başarı yattığı için gücünü her zaman sına.
    Mutluluğu barışta değil zaferde ara.
    Uzun süreli dinlenmeden ziyade istirahatlerini kısa tut.
    Yeni bir şey yaratacaksan eskiyi tamamen yok et.
    Ölümünü göremeyeceğin hiçbir şeyi çok fazla sevme.
    Yapıyı kumun üzerine değil kayanın üzerine inşa et… Çünkü yapı sadece bugün ya da dün için değil her zaman içindir.
    Her zaman, yapılmamışı keşfetmek için daha fazla çalış.
    Boyun eğmektense öl.
    Demircilik ölümün kılıcını işlemek dışında hiçbir sanatsal değere sahip değildir. Çünkü ölüm getiren kılıç bir sanat şaheseridir.
    Her şey üstünde başarıyı elde etmek için önce kendinin üstüne çık. (kendini aşmayı öğren.)
    Yaşayanların kanı yeni bir tohum yaratmak için iyi bir gübredir.
    Kurukafadan oluşan piramitlerin üzerinde duran kişi, daha uzakları görebilir.
    Sevgiyi bir kenara atma, fakat onu her zaman tehdit et çünkü o bir sahtekardır.
    Bütün büyük olan şeyler acı üzerine kurulmuştur.
    En önde olmaktan çok en üstte olmaya çalış, çünkü büyüklük orada yatar.
    Daha önceden yaratılmış engelleri yok etmek için taze ve güçlü bir rüzgar gibi gel.
    Bırak sevgi, hayatında bir amaç olsun, ama en büyük hedefin büyüklük olsun.
    Erkek dışında hiçbir şey güzel değildir ama bütün her şeyden güzel olan kadındır.
    Gücü engellediği için bütün aldanma ve yalanları reddet.
    LaVey’in dokuz büyük bildirisi
    Satanizme göre insan kendini sakınmamalı istediğini yapmalıdır.
    Satanizm ruhsal umutlar yerine var oluşu savunur.
    Satanizm nankör insanlar için vakit harcamaktansa hak edenlere incelik göstermeyi emreder.
    Satanizm kendilerine vuranlara diğer yanaklarını uzatmaktansa intikam almayı emreder.
    Satanizm vampir olmak için vakit harcamaktansa daha gerçekçi sorumluluklarını yerine getirmek gerektiğini savunur.
    Satanizm tüm dinlerde günah diye dayatılan şeylerin duygusal ve zekasal zevkten ibaret olduğunu savunur.
    Şeytan kilisenin en sadık dostudur.
    Satanizme göre hayvanlar, insanlara bazen iyi ama çoğunlukla kötülük yapan canlılardır.
    Satanizm’e göre insan kendini kandırmamalı aklıyla olduğu gibi gözükmelidir.
    Eserleri
    The Satanic Bible (1969) (Şeytani İncil)
    The Satanic Rituals (1972) (Şeytani Ayinler)
    The Satanic Witch (1989) (Şeytani Cadı)
    The Devil’s Notebook (1992) (İblis’in Not Defteri)
    Satan Speaks! (1998) (Şeytan Konuşuyor!)
    Bu yazıdan anlaşıldığı gibi her ne kadar detayları gerçek hayata yansıtmamış olsa da benim kişisel görüşüm Anton Szandor’un oldukça zor bir hayat geçirmiş olduğundan yanadır. Çünkü savunduğu düşünceler ve kurallar oldukça katı, keskin ve sert biçimdedir. Bu psikolojide insanların ”Yeter artık. Bu kadardı. Daha fazla kimseye tahammül etmeyeceğim. Herkes yaptığını ödeyecek.” diyebilme şekillerinden birisidir. Herhangi hiçbir kaynakta böyle olduğuna rastlamadım ancak Anton Szandor’un gerçekten çok acı çektiği ve acılarının son bulmadığı görüşündeyim. Szandor’un gerçekten bu kadar acı çektiğine dair herhangi bir kayıt mevcut değildir. Bu benim kişisel görüşümdür. Çünkü bir insanın bu kadar kısasa kısas, net ve sert yaşam biçimini savunup bunu insanlığa geçirmeye çalışmasının en mantıklı açıklamasının bu olduğunu düşünüyorum. Hani hayatımızda art arda bir sürü kötü olay yaşarız ve bir müddet sonra dayanamayız. Bu sebepten dolayı patlama noktasına geliriz ve bize yapılan her şeyi ödetmeye çalışırız. Ya da ödetmesek bile hayatımızdan çıkarırız. ‘‘Sen bunu yaptın. Sonuçta bunu yaptın ve bedeli olarak hayatımdan sonsuza kadar çıkıyorsun. Bunu yapmış olduğun gerçeği dışında hiçbir detayla ilgilenmiyorum. Ne olursa olsun yine de bunu yaptın.” diye düşünürüz ve asla affetmeyiz. Bu da bu durumun hiç kesilmeden hayat boyu devam edip daha ileri bir seviyesini temsil ediyor diye düşünüyorum. Herkesin inancına ve düşüncesine saygım sonsuz. Sizden de aynı şeyi bekliyorum. Düşünceme saygı duymanızı bekliyorum. Satanizm’in aslında ruhsal bir hastalık olduğunu ya da yoğun acıdan dolayı oluşan ruhsal hastalıklar sebebiyle gelişen bir inanç sistemi olduğunu düşünüyorum. Benim görüşüme göre kesinlikle tedbir alınması ve tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Siz böyle düşünmüyor olmayabilirsiniz bu benim tamamen kişisel görüşümdür ve herkesin benimle aynı fikirde olmadığını biliyorum. Özellikle bu tür bilgileri iyice öğrenip sevdiğimiz insanlara, tüm canlılara ve özellikle de çocuklarımıza dikkat edip ruhsal durumlarını önemsemeyi tavsiye ederek yazıyı bitiriyorum. Canlılara diyorum çünkü her canlıda bir tür psikoloji mevcuttur. Bu yüzden her canlıya dikkat edilmesi gerekir. Ancak konu Satanizm olsun ya da olmasın özellikle içinde bulunduğumuz toplumdaki insanların psikolojisine dikkat edebilmek hem bizim hem de sevdiklerimizin geleceğini olumlu etkileyebilir.