• BU İNCELEMEDE SPOLİER BULUNMAKTADIR.

      Açıkcası böyle bir kitabın incelemesi spolier vermeden nasıl yapılır bilemiyorum zira yazar bile arada sırada hikayeden spolierler vermekten geri durmamış.Bunu acemiliğime veriyor,bu işin altından kalkan arkadaşları tebrik ediyorum.

    Söylenecek o kadar fazla şey var ki insan nereden başlıyacağını bilemiyor.Öncelikle bana göre Dünya ve Fransız edebiyatının en önde gelen isimlerinden Balzac ile başlamak gerekiyor: zamanımın tarihini yazıyorun diyen Balzac,bu amaç uğruna 85 kitap tamamlıyor,ve her seferinde bu işin altından öyle kalkıyor ki insan hayran kalmadan yapamıyor.Kullandığı betimlemeler,benzetmeler,karakterler, sert eleştirileri ile bizi mest ediyor.Ki Vadideki Zambak da benim gözümde Balzac'ın romanları arasında gerek karakterler olsun,gerek sosyete toplumunda yaptığı gözlemler ve eleştiriler olsun,gerekse doğduğu Tours ovasını betimlemesi olsun bu kitabı Goriot Baba ve Köylü İsyanından sonra üçüncü sıraya yerleştiriyor.Balzac bir hikayeyi anlatırken kitabın merkezine hikayeyi değil de İnsanlık Komedyası doğrultusunda kendi fikirlerini ve gözlemlerini hikayenin merkezine koyar.Zaten Efsane olmasını sağlayan ana neden de budur.O,bir hikayeci değil;toplum üzerine uzman,psikoloji üzerine doktorasını vermiş,felsefeye yıllarını vermiş bir bilim adamıdır.Aslında Balzac öyle bir kaç cümle ile açıklanacak bir yazar değildir.Stefan Zwieg'in yaptığı gibi üzerine kitaplar yazılacak, konferanslar verilecek bir üstadtır.Lakin ne siz okumak istiyorsunuz ne de ben sıkıcı cümlelerimle sizi yormak istiyorum...

    Romana gelirsek;Balzac günümüz yazarlarında eksikliğini bayâ hissettiğimizin aksine karakterleri,olayları ve mekanları ince ince nakış işler gibi işliyor bize.Önce Felix'i anlatırken kendisinden izler taşıyan bu gençte bizim kalbimizde yatan trajedileri de gösterirken bu Aşığı bize benimsetiyor.Yaşadığı trajedik çocukluk ile birlikte aşkıyla yaşadığı sınav ile bizde bir empati ve sempati uyandırıyor.Ve bu sempatiklik hâlini romanının sonuna kadar devam ettiriyor.
    Henriette'ye gelirsek,bizim kadınlarımız aksine ancak Fransızlar gibi edebi bir toplumda görünebilecek bir trajediye sahip bu kadın.Zira yaşadığı trajedinin parçalarını bizim bütün kadınlarımızda birer parça görürsünüz,fakat ne siz farkına varırsınız ne de onlar.Lakin bu trajediler Henriette gibi şiirsel bir kadında toplanınca üzerine kitap yazılacak bir hikaye ortaya çıkıyor.İşte roman bu iki karakterin aşk hikayesi üzerine odaklanıyor.Aşıklarımız klasik insanoğlu davranışı üzerine 2+2=4 mantığı ile mutluluk üzerine gidebilecek bir yol yerine hüznü,özlemi ve gözyaşlarını tercih ediyor.Zaten başka türlüsü de beklenmezdi degil mi!Bu aşk hikayesini ayrıntıları ile romanda harika bir şekilde işlendiğini görürsünüz.Her karakter ve olay üzerine saatlerce yazılabilir lakin buraya kadar dayanabilenleri daha fazla sıkmadan çoğu okuyucunun beğenmemek değilde hani "daha farklı bitebilirdi" dediği,benimse dâhiyanece bulduğum kitabın sonuna geleyim.Balzac, kitaplarında ana karakterleri toplumdan, toplumsal karakterler seçerken kendisini de kendi fikirleri ile ortaya koyuyor,kendisine de bir söz hakkı veriyor. Biraz dikkatli okursanız bunu çoğu romanında görürsünüz.Yukarıda da dediğim gibi yazar kitap boyunca hikayesi ile bize bağladığı,yanlışlarını gözardı etmemizi sağladığı,hikaye boyunca egoist bir tavırla sürekli vicdanını temize çıkarmasını haklı bulduğumuz Felix'e karşı bir anda silah kuşanıyor ve Felix'in kalelerini tek tek yıkıyor.Natalie olarak karşımıza çıkan yazar Natalie olarak Felix'e karşı yanlışlarını yüzüne çarparken Balzac olarak da bize kızıyor,sinirleriniyor adeta azarlıyor;"Uyanın!İşte her şeyine göz yumduğunuz ve çok sevdiginiz Felix'iniz aşık olmayı ve aşık kalmayı bilmeyen "kederli bir şövalye"den ilerisi değil,nankör bir egoist"diyor.Tabiki bu benim fikrim.Zira Natalie de mükemmel bir aşık arayan bir sosyete kadını olabilir.Lakin çok mümkün değil gibi.
    Herneyse kitap,ben edebiyatı seviyorum diyen her okurun okuması gereken,Balzac'ın başyapıtlarından birisi...

    Bu sıkıcı ve anlamsız cümleler topluluğunun sonuna kadar gelebilenlere teşekkür ediyor,yazım yanlışlarımdan dolayı özür diliyorum.

    Not:Yazarın Tours ovası ve Clochegourde şatosu ile ilgili yazarken kullandığı yönteme dikkat edin derim.Yazar tüm kitap boyunca yaptığı gibi orada da özel bir yazarlık dersi veriyor...
    Sizı görmediğim takdirde günaydın,iyi günler,iyi akşamlar ve iyi geceler...
  • "Zır cahil anam bile "4 yaşlarındaydım" demez. "4-5 yaşlarındaydım" der. "Öğretmenlerimden bir tanesi" gibi bir kullanım olabilir mi? Leblebi mi sayıyorsun? Öğretmenlerimden birisi diyeceksin. "Konuya vakıf olduk." yazmış. E önce dernek olsaydın.. Hani a'nın üzerinde şapka?" (H.A.T.)

    Diyelim böyle bir kitapla karşılaştın, içine çekmedi, hoşlanmadın, hatalar yazarlığa yakışmayacak hatalar. Yarım mı bırakırsın yoksa yazar emek verip yazmış diye devam mı edersin? Peki okurken bizim harcadığımız emek? Vakti heba etmek olmuyor mu bu da? Seçici olacağız o hâlde. Hasan Ali Toptaş okumak konusunda seçici olun der. Çünkü ömür kısa, sandığımızdan çok daha kısa.. Bırak, yarım bırak, çeyrek bırak.. Öbür türlüsü vaktini -vakit derken aslında hayatını- heba etmektir, olmaz.
    İşte bu seçicilik eleğinin hep üstünde kalacak bir isim Hasan Ali Toptaş. Yazım, imlâ ve anlatım konusunda ayrı bir hassasiyeti var. Tam bir edebî metin okuyorsunuz bu yönüyle. Ayrıca samimiyeti her cümlesine sızmış, sular seller gibi de akıyor kitabı.

    Heba'nın kahramanları hep bir yönüyle boşa gitmişler. Bir zalim eliyle yahut kendi elleriyle, eline güç geçmiş adaletsizler ve vicdansızlar eliyle, dedikodu ile iftira ile.. Her birimiz gibi yani. Hebayız..

    Birbirine bağlı 7 bölümden oluşuyor kitap.

    Anahtar: Ziya ev sahibesi Binnaz hanıma anahtarını teslim edip şehir hayatından kendini kurtaracakken anahtar teslimi hüzünlü bir törene dönüşüyor. Çünkü anahtar sadece bir metal parçası değildir; anılardır, hayatlardır. Bu bölümden sonra kendimi biraz kandırılmış hissettim.

    (7 bölümü tek tek yazarsam çok uzun olacak.)

    Rüya, Huzur ve Yazıköy bölümlerinde köyü, köy halkını, köy halkının "zürriyetsiz" damgası yapıştırdığı Kenan'ı, bilge karakter Hulki Dede'yi ve diğerlerini tanıyorsunuz.

    Sınır; başlı başına bir uzun hikaye sayılabilecek kadar sağlam. Kitapta en uzun anlatılan bölüm burası. Ziya'nın askerlik yıllarını anlatıyor burada yazar. Ama ne anlatmak.. En ağır hâlleriyle. Yaşıyormuş gibi. Bu bölüm hakkında yazılacak çok şey var ama o donanım bende yok. Adı bile bir inceleme konusu.

    Son iki bölüm Minnet ve Fenâ. Burada artık kalp ritmi ve tedirginlik artıyor. Beni en çok etkileyen kulübenin yazar tarafından açıldığı o son iki sayfalık kısım oldu.

    "Kalkıp açtım."

    Neydi o öyle.. Düş ve gerçek iç içe. Yazar ve Ziya göz göze..

    "Beni buldular."

    Beynim bulandı benim.

    Son olarak; şehirlere, nesnelere, insanlara anlam yüklemek gibi bir huyum var. Bir yıl kadar yaşamak zorunda kaldığım Denizli'yi -Hasan Ali'nin doğup büyüdüğü bu şehri- Hasan Ali Toptaş'ı o dönemler tanımış olsaydım, sadece onun için sevebilirdim. Hatta Zafer gazozunu, meydandaki o horoz heykelini bile sevebilirdim. Gerçekten.

    Yazıyı sonuna kadar okumuş birileri var mıdır bilmiyorum ama -varsa selam olsun -Hasan Ali Toptaş hâlâ hayattayken okumakta geç kalmayın, düşünenler varsa ertelemesin hiç.

    Keyifli okumalar.
  • Ferit Edgü'nün edebi dilini bu kitapla çok sevdim. Kitapta 14 Şubatta meydana gelen bir olayı (esnafın perşembe günü hiçbir dükkanı açmamasını) 101 tane farklı yazım türüyle anlatmış. Olayı kendi gözünden, halkın gözünden, anarşistlerin gözünden, ya da bazen tiyatro türünde ele almış. Size bir olayı çok farklı türlerde sunmuş. Yazmaya ilgisi olanlar, edebiyat sevenler mutlaka okusun derim. Aklınızda bulunsun bir roman değil kitap, bir olayı sadece farklı çeşitlerde anlatmış Ferit Edgü. Ben çok sevdim siz de seversiniz umarım.
    İyi okumalar :)))
  • Los Angeles Yolu - Toza Sor John FANTE


    Her şeye ama her şeye (aklınıza ne gelirse) yemeğe,içmeye,Anneye,Kardeşe,Tanrı'ya hatta ve hatta kendisine bile muhalefet,çekimser bir tarafı da yok,kesin ve net.Arturo Bandini karakteri film olmalı ;)


    Birde 2. ve 3. kitabı okuduktan sonra nedense aklıma Günday Klasiklerinden biri olan DAHA'dan şu alıntı geldi.Sanırım buraya cuk oturur,tabi bu alıntı bura ile ne alaka derseniz,size sadece bu iki kitabı okuyun ve görün derim.
    DAHA-ALINTI;
    Ne zaman ki hikâyemi anlatıp susacağım,artık sadece yeni hatalar yapacağım!Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar!Duvar saatlerini mıknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı,adını bile duymadığı hatalar!Kayıp bir kıtanın ya da dünya dışı bir hayatın keşfi kadar muhteşem ve tanımlanamayan hatalar!Makineler yapan makineleri yapan insanları yapan makineleri yapan insanlar kadar olağanüstü hatalar!Tanrı’nın icadı kadar dev hatalar!Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar!Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası kadar büyülü, doğmak kadar ölümcül bir hata yapmak!Tek isteğim bu…Belki biraz da morfin sülfat.


    Bahara Kadar Bekle Bandini'yi okuyup kendimizce incelemesini sunmuştuk.Bu inceleme de serinin 2. ve 3.kitapları yani Los Angeles Yolu ve Toza Sor kitaplarının ortak başlık altında yapılmasına karar verilmesiyle oluştu(kararı ben verdim :D ).Bilindiği üzere bu seri 5 kitap ancak 5 kitabı birleştirsek anca bir kitap yapar ama hakikaten çok sağlam bir kitap yapar.



    2. ve 3. kitapları okuyunca Bukowski'nin Fante'de ne bulduğunu anlayabildim,tabi burada yine kendim için çevirmeni Avi Pardo'yu es geçmeyeceğim ;)




    Fante yazım,karakter,olay örgüsü,mekan anlatımı bakımından Yeraltı edebiyatı olarak sınıflandırılır,1.kitap hariç ama o değişik,yani Yeraltı deyince ille de aklıma Bukowski,Palahniuk ve bunların ilahı SADE gelir ki okumanın zevki bir başkadır.



    Fante Yeraltı edebiyatı'nda değişik bir kalem,adam yeraltı yazıyor,okuduğunuzda ne okuduğunuzu farkediyorsunuz ama bunu naif bir dille kibarca yapıyor,yani yeraltı yazacağım diye sizi tacizlerin,küfürlerin,lanetlerin içinde boğmuyor,çok güzel bir kalem Fante.



    2.Kitap da (Los Angeles Yolu) Arturo Bandini'nin zihnine giriyoruz (şimdi söyleyeceklerim kitap da yok öyle algılama),manyak bir zihin,psikopat,sosyopat ne kadar pat'lı put'lu hastalık varsa çok başarılı bir şekilde beyninde toplamış bir eleman Arturo,1.kitapdan tanıdığımız Arturo yok artık.,bir düşünün zıplayarak yörüngeden çıkıp yer çekimsiz ve havasız bir ortam da intihar edebilirmisiniz?,başkalarının mutsuzluğu sizin mutluluğunuz,bir kaç saat sonrada kederiniz olabilir mi?Yanlızlığınızı kendi sözcüklerinizle nasıl anlatabilirsiniz?Sizi sevmeye çalışan insanları aşağılamak adına kendinizi ne kadar alçaltabilirsiniz ve bunları yaparken ne kadar zevk alabilirsiniz?



    Dünya üzerinde yaşayan diğer insanlara ve hayvanlara ne kadar düşmanlık besleyebilir ve onları ne kadar aşağılayabilirsiniz?



    2.Kitabı okumak değişik bir deneyim oldu,bu kitap da yeraltı kendini buldu,Arturo ile birlikte düşünemeyeceğim ve hiç tahmin etmediğim kadar eğlenceli saatler geçirdim.Cidden çok hoşlandım,çok sevdim mutlaka okuyun derim.Önce Los Angeles Yolu'nu okursanız,Toza Sor'la nasıl muhteşem bir bütünlük kurduğunu görebilirsiniz ;)



    3.Kitaba gelince;işte burada karşınıza çıkıyor ustalık,Bukowski demişti ki'Bir gün kütüphane de elime istemsiz bir kitap aldım(Toza Sor) ve o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi,çöpte bulunan altın gibi'.Dahası da var ama önsözde ki satırları okura bırakıyorum,detaya girmeyeceğim.



    Fante'yi sevdim çok fazlası ile sevdim,kitapları da birer lokma zaten.Bence de Bukowski'nin dediği gibi Fante Yeraltı'nın İlahı!Küfürle,tacizle,tecavüzle işkence ile yeraltı'nı bende yazarım (onlar kadar olmasa da çizerim bişiler ;) ),zor olan Yeraltı'nı Fante gibi yazmak.Yeraltı Edebiyatı okuyan ve hiç okumayıp da okumak isteyen arkadaşlara kesinlikle tavsiyedir.Fante olabilecekten çok daha iyi.



    Birde not:Aslında 3.kitabın adı Los Angeles Yolu olmalıymış,neden derseniz kitabı okursanız anlarsınız.


    Biraz uzun olacak evet ama mazur görün artık,burada bir insanın bile olsa taptığı bir Tanrı'dan bahsediyoruz o zaman ne yapalım,size birazcıkda Fante'yi tanıtalım,Fante tanınmayı kesinlikle hakediyor.

    John FANTE - Kaynak:listelist
    ------------------------------------------------

    İtalyan bir baba ve İtalyan – Amerikalı bir annenin çocuğu olan Fante, 1901 yılında Amerika Colorado’da doğdu.
    İş kurma ve zengin olma ümidiyle İtalya’dan Amerika’ya göç eden babası Nick Fante, bir duvar işçisiydi. Babasının iş hayatında bir türlü dikiş tutturamamasından dolayı iki kardeşi ve annesiyle beraber hayatları uzunca bir süre yoksullukla geçti. Koyu bir Katolik anneye sahip olan John, üniversite eğitimi için Colarado Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı.



    Babasının ailesini başka bir kadın için terk etmesi, hayatının dönüm noktası oldu.
    Kendi parasını kazanmak zorundaydı ve üniversiteden ayrılarak Kaliforniya’da balıkçılık yapmaya başladı. Bununla beraber yazarlık serüveni de başlangıcındaydı artık. Vakit buldukça kısa hikayeler yazmaya başlayan Fante’nin yazıları ilk başlarda gereken ilgiyi görmedi.



    Yazıları dergilerde yayınlanıp emeğinin meyvelerini toplamaya başladığında 23 yaşına gelmişti.
    Yazdığı kısa hikayeler uzun uğraşları sonucunda The Atlantic Montly, Esquire, Harper’s Bazaar dergilerinde yer aldı ilk olarak. 1933 yılında ilk romanı Los Angeles Yolu’nu bitirse de ilk basılan romanı, çocukluk yıllarından bir kesit sunarak yazdığı, yarı otobiyografik eseri Bahara Kadar Bekle Bandini oldu. Bukowski için Henry Chinaski neyse Fante için de Arturo Bandini oydu artık.



    Bahara Kadar Bekle Bandini, hem Fante’nin çocukluğu hem de o yıllarda Amerika’ya göç eden İtalyanlar hakkında fikir verir bizlere.
    İlk basılan kitabı olduğu için ayrı bir öneme sahip bu kitapta, bir İtalyan göçmeni olan duvar ustası baba, dindar bir anne ve iki kardeşiyle beraber yaşayan Arturo Bandini’nin hikayesini anlatır. Bahara Kadar Bekle Bandini, Los Angeles Yolu, Toza Sor ve Bunker Tepesi Düşleri kitaplarında ana karakter olarak Arturo Bandini’yi görürüz.



    Sıra, Bukowski’nin okuduktan sonra kalbinin tam orta yerine yapışan ve Fante ile tanışmasına aracı olan en önemli eseri Toza Sor’a gelir.
    Fante, 1939’da Toza Sor’u yazmıştır. Ana karakter, umutsuz, kafası karışık, fakir bir yazar olan Arturo Bandini’dir yine. Bir gün gittiği salaş bir barda Camilla isimli Meksikalı bir garson kızı görür ve aşık olur. Platonik bir aşk ile başlayan hikayede, Bandini’nin aşkın derin sularında boğulduğuna tanıklık edersiniz.



    Toza Sor için imkansız bir aşkın romanıdır da denilebilir.
    Satırlarında, sevdiği kadınla nasıl iletişim kuracağını bilemeyen ve aynı zamanda büyük bir tutkuyla sevdiği kadına aşk beslerken, kendi egosuna olan aşkından da vazgeçemeyen bir adam vardır.



    Bukowski, kütüphanede bir şans eseri denk gelir Toza Sor’a ve okudukça artık o da bir Arturo Bandini olur.
    Kitabın yazılmasının üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir gün kütüphanede rafların arasında gezinirken eli Toza Sor’a ilişir. Okurken sayfaların arasında kaybolup gittiğini, kısa, sade ve derin cümlelerdeki duygu yükünü hissederken Fante’ye duyacağı hayranlığı ‘’o benim Tanrım’’ diyerek dile getirir. Bukowski, ilk olarak Kadınlar kitabında Fante’den bahsedecek ve daha sonrasında Toza Sor’un ön sözünde ilk okuduğundaki hisleri yer alacaktır.



    Fante yıllar içerisinde Gençliğin Şarabı, Hayat Dolu, Üzümün Kardeşliği, Büyük Açlık kitaplarını yazdı.
    1955 yılında şeker hastalığı baş gösterdiğinde yazarlığının en verimli zamanındaydı. İlerleyen zamanlarda bu hastalık onun sadece gözlerini almakla kalmayıp daha sonrasında da bacaklarının kesilmesine sebep olacaktı.



    Görmeyen gözleri ve olmayan bacakları ise onun son kitabını yazmasına engel değildi.
    Eşi Joyce’un da yardımıyla yazarlığa devam eden Fante, son kitabı Bunker Tepesi Düşleri’ni 1982 yılında tamamladı. Hayat Dolu ve Bunker Tepesi Düşleri’nde Fante’nin yazar oluş sürecinden izler görebilirsiniz.



    Bir bahar ayında dünyaya gelen Fante, yine bir bahar ayında 8 Mayıs 1983’te hayatını kaybetti.
    Ölümünden bir süre önce, geç de olsa Tanrısıyla tanışma imkanına kavuşan Charles Bukowski de son günlerinde ölüme hızla yaklaşan Fante’nin yanında olmuştu. Bukowski, Tanrısına bir borç olarak görüp, ölümünün ardından kitaplarının basılmasına da öncülük etti. 1933 Berbat Bir Yıldı ve Roma’nın Batısı, Fante öldükten sonra yayımlandı.
  • Yine gözlerim dolu bitiriyorum bir kitabı. İçimde hem bu kitabı okuduğum için sevinç hem de hüzün var. Bu kitap elime nasıl ulaştı bilmiyorum, kömürlükte buldum sanırım. Kitaba geçmeden yazardan bahsetmek istiyorum çünkü ilginç bir hikayesi var. Bu kitabın kapağını görünce herkes gibi ben de neden iki tane yazar ismi var demiştim. Yazarımız Romain Gary zamanında yazılarını hem kendi adıyla hem de Emile Ajar adıyla yayınlamış. Bunu da kimselere -gerekli olmayan- söylememiş. İntihar mektubunda (kitabın arkasında var,sanırım orijinal el yazısını kopyalamışlar) Emile Ajar olduğunu itiraf ediyor ve şöyle bitiriyor mektubunu : ‘’...çok eğlendim. Hoşça kalın teşekkürler’’. Ben yine başka bir kitaba benzettim bunu da: Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabı. Konusuna gelirsek: Kahramanımızın adı Momo, Arap bir Müslüman, olaylar Fransa’da gelişiyor. Momo’nun annesi kendisini kıçıyla savunan bir kadınken Momo’yu polisler almasın diye Madam Rosa adında bir Yahudi kadına bırakmış. Kadının baktığı tek çocuk değil Momo. Diğer çocuklar da Momo gibi kendini kıçıyla savunan kadınların çocuğu. Fakat Momo arkadaşlarından çok, apartmandaki komşularından, Madam Rosa’ya olan hayranlığından bahsediyor bize sürekli. Annesi olmayan bir çocuğun kadınlara nasıl büyük bir sevgi beslediğini hissettiriyor bize Momo. Öyle tatlı benzetmeler yapıyor ki gülümsemeden edemiyorsunuz bazen. Ayrıca birden dört yaş büyüyebiliyor. Benim okuduğum baskı Can Yayınlarından taa 1981 yılındaki baskı. O nedenle birçok yazım hatası var ancak okurken bunları görmezden geliyorsunuz. Dili sade, çokça küfür geçiyor cümlelerde. Sanki bir çocukla konuşuyormuşsunuz gibi huzurla doluyor içiniz kitabı okurken. Sanırım filmi de var hatta tiyatroya bile uyarlanmış aynı hikaye, ancak filmi hiçbir yerde bulamadım maalesef :( Sonuç olarak kesinlikle okumanız gereken bir kitap diye düşünüyorum, hele ki yoğun kitaplardan sonra çok iyi gelecektir eminim. Teşekkürler.
  • "KARA TOPRAK ÜZERİNDE KIPKIRMIZI BİR __"A"__HARFİ ..

    Iyi bir anlatım okuduğumuz da ..
    Üzerinden zaman geçse bile aklımızda kalmaya. .
    Gerek dili gerek hikayesiyle bize etki etmeye ...
    ...en nihayetinde ise...
    "başkaları da fark etmeli ve okumalı " adı altında bizi de bir şeyler yazdırmaya iter
    .. bu duyguyu severim .. gece yattığımda aklımı kitaba geri dönüşler yaşarken bulmayı da dolayısıyla bu bir sabah incelemesi olacak ve 'gün _ aydın" ı ..

    #SPOILER #

    Nathaniel Hawthorne "Kızıl Harf" yıllar önce beyaz perdede izlediğim bir öykü. .
    Şimdi ki aklımda yeniden fragmana baktığımda kitabın ne kadar değiştirilmiş ve yozlaştırılarak filme aktarıldığını farketmiş bulunuyorum .. kitap , sinema ,müzik üçgeni benim vazgeçilmezlerim ama her uyarlama malesef "muhteşem " sıfatına erişemiyor ...

    Hawthorne un ilgimi çeken en büyük özelliği köklerinin "Salem"kasabasından gelmiş olması ve kitabı Salem de yazması. . Zamanının en büyük cadı mahkemeleri burada kuruldu ve 1692 de pek çok cadı zannına nail olan " kadın" Gallows tepesinde asılarak idam edildi ..
    En önemli bilgi ise ..
    John Hawthorne yani büyük büyük baba Hawthorne'nin bu cadı davalarında önemli rol üstlenen bir yargıç olmasıydı

    1800 lü yıllarda Amerika ya göç eden bu Ingiliz saygın ailelerin oluşturduğu "püriten " halk __katı ahlak anlayışı __ ve kurallar çerçevesinde ki yaşam yazarın genlerine nüfus etmiş , bunun üzerine birde geçirdiği bir kaza sebebiyle on iki yılını kendini toplumdan yalıtarak yaşamayı seçmiştir ..

    "Sanat yalnızlığın tanrılaşmasıdır"
    ....... Samuel Beckett.

    Bir hastalık ,acılar ,sıkıntılar ve endişe döneminde yazılan "Kızıl harf"günde dokuz saatlik bir yazım serüveninde doğmuş.. 1850 de yayınlanmış

    Okuduğunuzda bu kadar şiddetli bir dönem içinde o kadar sakin kelimeler bulacaksınız ki ...tam bir ters köşe yazar :)
    Işte bu sebeple bir "klasik" :)

    Kayıp bir eş , yanlız bir kadın ve büyük günahı adı altında toplayabiliriz zannetigimiz kitap her sayfasında bize farklı bir duyguyla hücum ediyor ...

    Tüm bu karmaşayı bu kadar dingin ve milyon kat sorgulama elektronunu harekete geçirerek okuyucuya aktaran bir yazara saygı duymamak elde değil ..

    Yarattığı Haster Pryenne karakteri aklımda kasabanın ortasında dimdik yürüyüşüyle geçiyor .. o göğsündeki muhteşem işlemeli büyük "A" harfini kabullenmiş belkide sevmiş belkide tek bir harfle tüm yaşamını anlamlandırmış ...
    Nedir "A" ?
    Zaman içerisinde "Able"_ (güçlü duruşundan dolayı muktedir ) mi ?
    Ya da "Angel" (iyiliğini ve yardım severliģin den ) meleğe evrilmis bir harf mi ?

    Hester şöyle söylüyor. ..

    'Bu işareti çıkartmak yargıçların keyfine bağlı değil "
    "Ben ondan kurtulmayı hak etseydim eğer kendi kendine düşüp gider ya da başka bir anlam ifade edecek şeye dönüşürdü zaten "

    Kitabı okuyun .. benden tavsiyedir

    Pearl gibi muhteşem bir çocukla tanışın
    Onun elinden tutmanın keyfine varın :)

    Eli kalbinin üzerinde yaşayan şeytanı görün

    "Hiç bir günah tek başına işlenmez" ?

    Onun da elinden tutun ve o idam sehpahasına birlikte çıkın. .

    Vicdan sorularına cevap verin ..
    Merhamet kelimesini sorgulayın ..
    Hayatın bir dar kasaba çitinden koca bir ormana çıkış olup olmadığına karar verin ..
    Insan kaderinin insan elinde şekillenmesi, mahkum edilmesi ,yaftalanması
    Yine de yıkılmadan nefes almasına şahitlik edin ..

    Dip not ..
    Daha yazacak çok şey var ..
    Ama benden bu kadar okuyun ve siz de yazın "lütfen "
    Teşekkürler ..