Beyza, Eski Bahçe Eski Sevgi'yi inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Herkese hayırlı Ramazanlar uzun zaman sonra bir yorum ile geldim çok şükür.. Tezer Özlü | Eski Bahçe.

Kitabı bu ay içerisinde bitirdim şu an gününü tam olarak hatırlayamıyorum. Tezer Özlüye ilk zaman dışı yaşam senaryosu ile başladım. Önceden hayatını okumuştum ve kitapları ilgimi çekmişti. Edebiyatın kırık prensesi olarak geçiyor edebi hayatında.

Diliyle tanıştığım ilk zaman ne okudum dedim. Ne okudum ne anladım diyorsunuz kapağı kapatınca kitapların belli başlı bir konu içerisinde olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Tezer Özlü kendi iç dünyasını direk döküyor eserlerinde şu ana kadar okuduğum iki kitabı boyunca. O yüzden çatışmalı ve birbiriyle çelişkili hikayeler ortaya çıkıyor. 'Yazmazsam Delireceğim' diye olanlardan geldi bana.

Acıyı, özlemi, mutsuzluğu o kadar derin yaşamış ki okurken hissettirmesi bambaşka bir şekilde etkiledi beni. Zaman dışı yaşam konusunda biraz ön yargılıydım. Bir daha Tezer Özlü okumam belki diyordum ama bir kurgu beklentisi ile okumak yanlışmış. Beni rahatsız eden bir kaç yazım tarzı olsa bile okumaya devam ettim. Bazı noktalar cidden rahatsız ediciydi.
En çok sevdiğim Hayalet Oğuz oldu. Gözlemci bakış açısı kadının o kadar güzel olmuş ki... Karakteri adeta hissettirip izletiyor.
Herkese tavsiye ediyor muyum?
Bu konuda biraz kararsızım. Hitap ettiği kitleyi hala anlayamadım bana kalırsa bence böyle 16 yaşından büyük olmak gibi geldi. Yazarı anlama açısından o yüzden pek emin değilim.

Genel olarak sevdim mi? Evet sevmedim diyemedim kapağı kapatınca. Ama çok çok sevdim diyerekte kapatmadım.

hltsevim, Sergüzeşt'i inceledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

Kitabın Yorumu
Türk roman yazım tarihinde, gündelik hayata dair gerçek durumları anlatan ilk ve önemli yazarlardan olan Samipaşazade Sezai (Tanzimat yazarlarından/ Jöntürklerden); kendisini üne kavuşturan “Sergüzeşt“ adlı romanında/roman denemesinde; Kafkasya’dan esir olarak İstanbul’a getirilen genç bir kızın (Dilber) yaşadığı trajik esaret hayatını anlatır.
Kitabın başında yer alan yazarın 1924 tarihli önsözü, edebiyat tarihi bakımından bir vesikadır. Okuduğumuz kitap, 1989’da basılan romanın işte bu ikinci baskısının sadeleştirilmiş halidir. Bu nedenle, cümleleri uzun ve tasvirleri detaylı da olsa, dili kolaylıkla anlaşılıyor.
Romanda, Dilber’in; ucuz bir fiyata sahibesine satılması ve ilk sahibesinin yanında gördüğü zulüm, evden kaçışı, âşık olması, Mısır’a gidişi ve nihayet Nil’in girdaplarında ölümü konu edilir.
Romanın ana temasının, “özgürlük ve insan onuru” olduğunu düşünüyorum. Yazar, önsözde; “En büyük eserler duyguyla değil, fikirle yazılır.” diyor. Romanda; geleneksellik – batılılaşma çekişmesi gibi fikri konuların yanında, yazarın diplomatik görevleri ve yurt dışı geçmişinin izleri de görülüyor. Yine o dönem de sahneye konan “Faust Tiyatrosu” gibi sanatsal bir faaliyete de vurgu yapılıyor.
İlk roman denemelerinden olan “Sergüzeşt”te, yazarın anlatım tarzının günümüz romanlarından farkı daha ilk sayfalarda hissediliyor. Yazar; romanın akışı içinde, bazen romana adeta ara vererek okura açıklamalar da bulunuyor, hatta kendi hislerini de anlatıyor ve bazen doğrudan roman kahramanına samimi hitaplarda bulunarak onunla diyaloğa giriyor.
İlk klasik romanlarımızdan sayılan bu romanı fazla eleştirmek belki haddimiz değil ama okuyunca; kitapta Türk Romanının ilk hallerini, bebeklik ve emekleme dönemini görüyor, günümüz romancılığının aslında epey yol aldığını da düşünüyoruz.
Kitabı tamamlayıp, kapağını kapatınca okurun aklında; biraz karanlık ve hüzünlü olarak 130 yıl öncenin tarihi bir resmi canlanıyor. Okur, özellikle; güçlünün güçsüzü sömürdüğü, zengin - fakir ayrımının daha acımasız olduğu, daha sert bir hayat tarzının yaşandığını anlıyor.
Sonuç olarak; “Özgürlük vurgusunun ve erdemin” ön planda tutulduğu, didaktik bir yaklaşıma sahip bir roman olan “SERGÜZEŞT”i, romancılığımızın başlangıç dönemlerini okumak isteyenlere ve tabii ki; edebiyat tarihi için önemli olduğundan ortaöğretim öğrencilerine rahatlıkla tavsiye ediyoruz.

Doğan Macat, Değiştirilmiş Karbon'u inceledi.
24 May 16:05 · Kitabı okudu · 17 günde · 9/10 puan

Güzel Kitap, Kötü Çeviri

Maalesef ülkemizde bazı kitapların çevrilmesi için ya dizilerinin çekilmesi ya da farklı bir platformda ünlenip popüler olması gerekiyor. Özellikle fantastik ve bilim kurgu türündeki kitaplarda bu durum göze çarpıyor. Yıllar önce çıkmış, dünya edebiyatında yer edinmiş bu kitaplar ülkemizde bir şekilde ünlenince apar topar yayınevlerimiz tarafından özensiz ve baştan savma şekilde çevirisi yapılıp piyasa sürülüyor. Değiştirilmiş Karbon bu bahsettiğim olayın mağdurlarından yalnızca birisi. Yazım yanlışları, anlam bozuklukları, doğru çevrilmediğini düşündürten ifadeler vs ne ararsanız var kitapta. İthaki Yayınları'nın bu konuda maalesef bir standardı yok. Bir kitabı özenle yayımlanmışsa bir diğeri baştan savma oluyor.

Kitabın kendisine gelirsek bilim kurgu sevenler için kaçırılmaması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Romanda insan bilincinin -artık kılıf haline gelmiş- bedenden bedene aktarılabildiği bir yaşam düzeni söz konusu. Tabi ki bu durum yine paraya dayalı olduğundan kimisi öldükten sonra yıllarca yeniden bedene aktarılmayı bekliyor kimisi istediği bedene geçebiliyor kimisi ise kendisinden klonlayıp adeta ölümsüz hale geliyor. İşte bu düzende ekonomik olarak insanlığın büyük bir kesiminden kopan ve ölümsüz bir hayat sürdürerek adeta tanrı rolünü üstlenen bir kesim var. Met olarak adlandırılan bu kişilerden biri bir gün öldürülüyor ve kahramanımızı -tabi ki yeni bedenine aktarıldıktan sonra- kendi cinayetini çözmesi için görevlendiriyor. Sonra olaylar olaylar...

Kendi adıma kitabın çıkış noktasını ve yaratılan evreni çok beğendim. Bu evrenin distopya olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği tamamen okuyucuya kalmış. Kendisini farklı bir bedende bulan veya sevdikleri farklı bir bedende karşısına çıkan insanların psikolojisi, neredeyse ölümsüz hale gelmiş insanın ruh hali, eğilimleri, yönelimleri kitapta değinilen güzel konular. Romandaki bilincin aktarılma prensibi biraz uçuk olsa da insanlığın bir gün geleceği noktayı yansıtması bakımından kitabın başarılı olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak yayımlanmasındaki özensizliklere rağmen okunmasını tavsiye ederim.

cansu tekcan, Muhtelif Evhamlar Kitabı'ı inceledi.
23 May 09:43 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Daha önce hiç duymadığım bir yazar, bir tavsiye üzerine aldığım ve çok beğendiğim bir kitap oldu. Kitap 10 tane öyküden oluşuyor. Çoğu da sonunda insanda etki bırakan türden. Zaten sayfa sayısı az bir de akıcı ve sürükleyici olunca hemen bitiyor. Yazarın ilk kitabı, bence gayet başarılı. Tekrar bir kitap çıkarırsa aldırır yani. Yazım tarzından yazarın kendi hayat tarzı da belli oluyor, az çok kafamda bir şeyler şekillendi yaptığı göndermelerle de neler okuduğunu belli ediyor. Bu da bana yakın hissettirdi. Velhasıl tavsiye edilir.

BERFİN SITKI TARANCI, Yüzbaşının Kızı'ı inceledi.
 21 May 00:23 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir kitap etkinliğinde tanıştığım kitap arkadaşım sayesinde kitaplığıma ilk kez bir Puşkin romanı eklendi. Üzerinde “World Romance Classics” yazan Rus romanları hep gözümü korkutur benim. Daha doğru düzgün telaffuz edemediğim karakter isimlerine, bir de Rus halkının karışık ilişkileri eklenince Çıkılmaz mahallesinin çıkmaz sokağından çıkamıyor insan. Yüzbaşının Kızı’nı okurken hiç o sokaklara uğramıyorsunuz. Yazarın sade üslubu ve anlaşılır anlatımı açık bir denizin tertemiz ve serin sularındaki küçük bir teknedeymiş hissi veriyor.
Daha önceden Puşkin’in şiirlerini hayranlıkla okuyan ben, bu romanını okuyunca hayranlığım daha çok yazım tekniğine yöneldi. Anlatımı, dili kullanışı, tasvirleri, örneklendirmeleri ile benim -ve eminim ki çoğu okurun- idolü olmuştur.
Bir de konusuna gelelim: Aşk ve savaşın iç içe olduğu bir roman. İki konununda baskın olduğu bir roman. (Ama benim için aşk biraz daha ikinci planda kaldı) Tabii ki sadece bunlar değil; dürüstlük, sadakat, cesaret,kin ve nefret gibi duyguların karakterlerle özdeşmesi hatta karakterlerle yaşamış olması çok hoşuma gitti.
Madem konusu açıldı. Biraz daha derinlere inecek olursak, dürüstlük ve cesaretin kesinlikle ana karakter Pyotr Grinyov olduğunu görebilirsiniz. Açık sözlü ve doğru olması ona her daim her konuda kazandırmıştır. Aşkı uğruna pek çok kez kendi canını hiçe saymıştır.
Aşk demişken, o da kitabın diğer ana karakteri, Pyotr’un sevgilisi Maria’dır. Maria, sessiz ama güçlüdür. Kimseye boyun eğmez, aşkı için her şeyden vazgeçmeye razıdır.
Sakadat, kesinlikle Andreyeviç ailesinin hizmetçisi Savalyeviç’tir. Kin ve nefret ise kötü komutan, Çariçe’nin yaverlerinden iki yüzlü Şvabrin.
Kitabın ana fikrinin kapısını da çalarsak, çoğu insanı “aşk için her şeyi yapmalı, gerekirse ölümü bile göze almalı” fikri karşılar. Ama biraz daha irdelerseniz asıl fikrin “ dürüst ve doğru olursanız hayat size güzel kapılar açar” olduğunu görürsünüz.
Alexandre Puşkin, bu romanı ile hem kendi siyasal fikrini hem de Rusya halkı için düşündüklerini dantel gibi işlemiştir. Kullandığı dilin yalınlığından, sıcak ve akıcı üslubu sayesinde okurun beynini yormamış, son sayfasını okuduğunuzda damağınızda tanıdık olmayan çok farklı ve hoş bir tat bırakmayı başarmıştır.

Bitmeyen Öykü
Ulan dedim kendi kendime geçenlerde. Kendi kendime dememin de bir nedeni var ki söylüyorum, on yıl sonra ilkokul arkadaşımla karşılaşmam etki etti. Selamlaştık falan. Oturduk bir çay ocağına çayları söyledik, mazinin marazisinden konuşmaya. Şimdi polis olmuş arkadaş birkaç güne de evlenecekmiş. Ben ona ne yapıyorsun diye sorduğumda öyle cevap verdi gülümsüyordu, neşeliydi, traşlıydı, et kemik toplanmış/sıkışmış, şöyle tam kendine gelmiş eski cılızlığından ve zayıflığından kurtulmuş adam gibi adam olmuş. Ben halimi anlatmayayım neyse azcık anlatayım. Saç sakal birbirine karışmış, zayıflamışım, boy kilo farkı uçurum olmuş, göz kapaklarım çökmüş, sekiz senedir üniversite okuyorum bir diploma bile yok ortada. Her neyse kendimi ve yaptığım işi de böyle belirtince adam şaşırdı kaldı. Neyse çaylarla beraber sigaraları da içiyoruz. Konudan konuya atlıyoruz iki dakikada eskiden beri arkadaşız havasına girdik, sanki şu geçen on yılda her zaman birlikte gezmişiz, tozmuşuz falan. İlkokul yani ilköğretim arkadaşlığı farklı oluyor hem de çok farklı oluyormuş. Her neyse adama dedim ki öğrenciye yemek ısmarla, sen memur adamsın. sağolsun güzel bir şeyler söyledi iyice yedik. Sonra ulan dedim Ceylan'a noldu haberin var mı? Hangi Ceylan diyerek yüzüme baktı salak bir ifadeyle. Salak bir ifade nasıl oluyormuş bilmiyorum ama ben anlam veremediğim bakışlara salak bir ifade yahut bakış diyorum. ooo böyle yaparsam hikaye bitmez ki. Böyle arada sırada hikayeyle ya da anıyla alakası olmayan şeyler koyarsam hikaye bitmez galiba. Bak hala konuşuyorum hikayeden bağımsız olarak. Ulan böyle bir hikaye beş dakika öncesine kadar aklımda yoktu, şimdi aklıma geldi bir hikaye yazayım da konusu şöyle böyle olsun diye ama hikayeye geçemiyorum abi. Bu nasıl bir kendinibilmezlik bu nasıl bir üslup bu nasıl bir okuyucuyu önemseme mantığı? Ulan hikayeyi beğenmiyorsan niye yazıyorsun, beğeniyorsan niye başka konuşmalar ekliyorsun araya. Haa şöyle bir şey de var ki anlatacağın şeyi tam olarak anlamamalarından korkuyorsan onu da ince ince işle hikayeye yani ne bileyim bir diyaloğa sığdır bir tasvire yahut betimlemeye sığdır yahut sembol olarak bir şeyler ver. Hadi bunların hepsi olmadı bir karakter yarat. O karakter hiçbir şeyi anlamaya bilmeyen bir karakter olsun. Ve zorlandığın yerlerde o karakteri konuşturarak hikayenin bir köşesine sok. Hem karakter iyi olur hem de hikaye daha eğlenceli daha açıklayıcı olur. Ama mizaha izah yaparsan da mizah olmaz. Ulan mizahla ne alakası var şimdi hikayenin? Hikaye ruhu ayrı mizah ruhu ayrı. Yani mizahın izahı olmaz kim ne anlarsa. Hikayede ise kim ne hissederse mi önemli yoksa olayın kendisi mi? Valla ben tam olarak bilmiyorum bunu ama olay üzerinden hislere açık kapılar bırakılırsa daha etkili olur diye düşünüyorum ama belli de olmaz. Olay bağlantılı düşünürsen sürekli bu sıkıntı. Ama duygu veya duygulanış bağlamında düşünürsen hikayeyi bu da sıkıntı. İki tane tarz vardı: çehov tarzı hikaye ve maupassant tarzı hikaye. Nerden geldik buraya onu da anlamadım ama abi ne olursa olsun bu yetenek işidir. Yeteneğin yoksa sıksan da siksen de olmaz bu işler. Yazı yazmak için binbir türlü nedenler var. onların da yerine gelmesi lazım. Başta yoksulluk, çirkinlik, isyan gibi ruhi ve maddi bunalımlar olması lazım ama günümüzde bunun da bir önemi yok artık. Yav yeter artık ben hikayeye geçip anlatmak istiyorum. Her neyse oturuyoruz arkadaşla çay ocağında. İnşallah okuyucu unutmamıştır en son kaldığım yeri. Neyse ben bir başa dönüp bakayım da nerde kalmışım. Bir dakikaya geliyorum. Tamam, tamam. Hangi Ceylan diyerek yüzüme salak salak bakmıştı. Ben de o salak bakışın nasıl olduğunu ve neden böyle bir tabir kullandığımı anlatmıştım. Hatırlıyoruz değil mi neden o tabiri kullandığımı? Onu da hatırlatmama gerek yok. Bu defa sen çık yukarıya bak ve hatırla. Okuyucu senden özür diliyorum seni yukarıya çıkardığım için. Her neyse kelime hatalarına veya imla kurallarına pek takılmıyorum. Sen de takılmadan oku. Ulan dedim hani bir ceylan vardı. Siyah saçlıydı, siyah kirpikleri -beyaz olacak değil ya-, ince kaşlıydı, sonra bembeyaz bir yüzü vardı orada okuyan pis köylü çocuklarının arasında güzelliğiyle, temizliğiyle bütün cinsel dokunuşları özleten kız vardı ya. Haaa o mu diye karşılık verdi. Şimdi hatırlıyor. Size demedim mi salak bir ifade. Aha da şimdi bu kadar tasvirden sonra hatırlaması kesinkes salak olduğunu göstermiyor ama hissettiriyor değil mi? Her neyse arkadaşa detaylıca anlatmaya başladım kızı, çoğunu unutmuş bu gerizekalı. Kızın en önemli yanlarını unutmuş. Aslında burada okuyucuyu bilgilendirmek amacı taşıyorum ama bunu böyle açıkladıktan sonra hiçbir önemi ya da gizi kalmıyor ki... Ama olsun bu da bir şey. En azından hikaye uzun ve güzel gibi geliyor. Adam yazmış bu kadar uzun hikayeyi demek ki yetenek var abi diye düşünmesini istiyorum okuyucunun. Neyse bizim köyde bir imam vardı. Bu imamın hiç oğlu yoktu ve sekiz çocuğunun sekizi de kızdı. Size yemin ediyorum ki öyle. İnanmıyorsanız ekmek mushaf çarpsın. Her neyse. Sekiz kızı da çok güzellerdi. Saçları böyle uzun ve yumuşak ve düz ve kalın saçları vardı. Yüzleri hiç güneşe çıkmamış çocuklar gibi bembeyaz ve tertemizdi. Elbiselerinde tek bir leke bile yoktu. Hepsi de çok güzeller. Onlardan kim hangi sınıftaysa o sınıfın erkekleri o kızın peşinden koşuyordu. Bunların gözleri falan da büyüktü. Herkes bakıyordu abi ister istemez. Böyle köye manken gibi kızlar getirirsen bakacaklar. Bizim de halimiz harap. Proleter sınıfın en önde koşanlarıyız. Ama hangi sınıfa mensup olduğumuzu bilmiyoruz. Sonraları öğrendim ki.. İmam ve kızları burjuvaymış biz ise proleter. Her neyse önlüğümüzün önü hep yırtık ya duvara çıkıyoruz yırtılıyor ya ağaca ya da kışın soğuyan/üşüyen ellerimizi, ayaklarımızı veya götümüzü ısıtmak için yanaştığımız soba yakıyor. İşte bu imamın bir kızı da bizim sınıftaydı. Adı Ceylan soyadı da Kaplan. Ulan yemin ediyorum çok güzeldi be.. Aslında özledim biliyor musun sayın okuyucu. İsme ve soisme bak.. Dedim ki okuyucu burada isme soyisme dikkat etmeyebilir ben de dikkat ettireyim. Her neyse başlıyorum kızla olan anıma.. Güzel anıydı gerçekten, tek bir anı değil onlarca güzel mi güzel anı var. Onların hepsini hikayede nasıl ve ne şekilde vereceğim bilemiyorum. Ulan nerde çıktı bu hikaye fikri? sabah sabah kalkıp hikaye mi yazılır uykulu gözlerle. Bir şeyler uydurmak da zor gerçekten. Ama bu hikayeyi okuyan okuyucunun yemin ederim alnından öpüp tebrik etmek isterim. Yoksa okunmaz abi. Baksana hikayeyi parağraflara ayırmadan yazmışım. Bu kolay kolay dayanılır bir şey değil. Hem de hikaye konusu o kadar ilgi çekici değil. Ama yemin ediyorum uyandım ve bir hikaye yazayım dedim. Ve bunun gibi bir şey çıktı ortaya. Kötü de olabilir iyi de. Ben bilmiyorum. Çünkü kimse kalkıp baştan sona bir daha okumaz bunu. Ben anlamak ve yorumlamak için okumayacağım baştan sona sadece ciddi yazım ve noktalama yanlışları var mı diye bakacağım. Kırmızı olan yerlere dikkat edip aşağıya ineceğim. Her neyse okuyucuya verilen değer bu mu? ayıp ettim sayın okuyucu, kusura bakarsan da bak. Ama özür diliyorum. belki de içimde dilemiyorumdur. Biraz medeni olmakta fayda var diye de ekleyeyim. Ulan hikayeye odaklansaydım şimdiye kadar hikayenin güzel bölümlerini bitirmiştim. Ama bitiremiyorum. Sanırım bu hikaye başka bir güne kaldı. Başka bir hikayem daha vardı tamamlamam gereken. Onu da en yakın zaman tamamlayacağım. Bana iki kişi merak ettiklerini söylemiştiler. zaten o ikisi tek okumuştu. eskiden çoğ okuyucu vardı buralarda. Onlara da çok teşekkür ediyorum. İlerde bunu da tamamlarım. Kimse okumadı.

nejla güldalı, bir alıntı ekledi.
 17 May 08:54 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Aşağıda okuyacağınız yazı için…
Erdoğan hakaret ettiğim iddiasıyla benden şikâyetçi oldu. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı, “kovuşturmaya yer yoktur” kararı verdi.
Erdoğan’ın avukatı bu karara itiraz etti. Bakırköy 2. Sulh Ceza Hakimliği itirazı haklı buldu, “kovuşturmaya yer yoktur” kararını kaldırdı!
Devreye Adalet Bakanlığı girdi. Bakanlık dava açılmasına izin verdi.
Ve… Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame hazırlayıp Küçükçekmece 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne sundu. Mahkemenin ne kararı verdiğinden önce yazdığım Sözcü gazetesindeki makalemi okumalısınız… İşte yazım:
Skandal…Skandal…
Ne yazık ki siyasetin gündeminde bu skandal yok.
Oysa bu, insan sağlığının hiçe sayıldığının net olarak ispatıdır.
Kimse sesini çıkarmıyor… Oysa bu, “hep bana/hep aileme” anlayışının net ispatıdır.
Susuluyor…
Konu, tavuk olduğu için…
Konu, bıldırcın olduğu için…
Konu, sebze olduğu için…
Konu yemek-içmek olduğu için herhalde önemsenmiyor/küçümseniyor!
Ne büyük hata!
Evet, Kaçak AkSaray’daki tavuk-bıldırcın kümeslerinden bahsediyorum.
Böyle bir Cumhurbaşkanı olur mu?
Millete yedirdiğini kendi yemiyor…
Millete yedirdiğini ailesine yedirmiyor…
Hiç mi kimsenin aklına gelmiyor; Cumhurbaşkanı neden bakkaldan, pazardan, marketten alışveriş etmiyor da, kendi yiyeceğini kendi üretiyor.
13 yıldır milletin ne yediğini/millete ne yedirdiğini kendi iyi biliyor!
Evet, endüstriyel yiyeceklerden bahsediyorum:
Sizin çocuğunuzun erken ergenliğe girmesine neden olan yiyeceklerden.
Sizin çocuğunuzun alerjisini artıran, obez olmasını sağlayan, tüm hormon bozukluklarına neden olan yiyeceklerden bahsediyorum.
Sizin kısır olmanıza, kanser olmanıza, sinir sistemi bozukluklarına sebep olan yiyeceklerden bahsediyorum.
Çevreyi yok eden GDO’lu/genetiği değiştirilmiş endüstriyel yiyeceklerden bahsediyorum!
Gördünüz mü? Duydunuz mu? Bir Cumhurbaşkanı düşünün ki; halkına yedirdiğini kendi yemiyor, ailesine yedirmiyor!
Başta Hindistan olmak üzere Asya’yı…
Başta Arjantin olmak üzere Güney Amerika’yı…
Ve tüm Afrika’yı zehirleyen emperyalist ülkelere-küresel şirketlere, ülkemizin kapısını açanlar demek yaptırdıkları Kaçak AkSaray’da doğal besleniyorlar öyle mi?
Bu ahlakimidir?
Hz. Muhammet’in “komşusu açken, tok yatan bizden değildir” sözünü şöyle değiştirebilir miyiz:
“Komşusu GDO’lu yiyeceklerle zehirlenirken; doğal yoldan beslenen bizden değildir!”
Ey tarih bunu böyle yaz…!

Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 123 - Kırmızı Kedi Yayınevi)Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 123 - Kırmızı Kedi Yayınevi)
şule uzundere, Run Gülüzar Run'u inceledi.
17 May 01:32 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Kitap Ağacı Adana grubumla nisan ayında Run Gülüzar Run kitabını okuduk.

Kitap günlük şeklinde yazılmıştı. Ön sözünde Gülüzar’ın gerçekten yaşadığı, kitapta anlatılanların onun günlüğünden alındığı yazıyordu. Hatta yazar sadece yazım ve noktalama düzeltmeleri yaptığını ve günlüğe başka hiçbir müdahalesinin olmadığını belirtmiş. Ben de kitaba bu yazılanlara inanarak başladım.

Gülüzar günlüğüne 9 yaşında başlıyor, kitabın sonunda ise 18 yaşında. Yalnız kitapta yazılanlar 9 yaşında bir çocuğun kurabileceği cümleler değil. İçime bir şüphe düşüyor, nette araştırmaya başlıyorum. Kitap kurgu çıkıyor. Gülüzar diye biri yok, yazar kitabı kendi hayal gücüyle yazmış, hatta kitabı yazarken Mahir Ünsal Eriş’le çalışmış. Bunu öğrendiğim anda benim yazara da kitaba da bakış açım değişiyor.

Bir yazar neden kurgu olan kitabına gerçek der? Kitabın hayal ürünü olduğunu öğrenince beğenmeyecek miyiz? Gerçek olması onu daha iyi, daha başarılı, daha çok satılan bir kitap hâline mi getirecek? Yazar kendini, okuyucuları kandırmış hissetmiyor mu? Ben kendimi kandırılmış hissediyorum açıkçası. Eğer bir gün yazarla yollarımız kesişirse bu soruları ona da sormaktan mutluluk duyacağım. O zamana kadar umarım kitabın yeni baskılarında o ön sözü kaldırırlar.

Kitap çok sürükleyici, komik, eğlenceli ama bir yandan da hüzünlü bir anlatıma sahipti. Severek okudum ama son zamanlarda kadın olmakla, kadın sıkıntılarıyla ilgili o kadar güzel kitaplar okudum ki Run Gülüzar Run en beğendiklerim arasına giremedi. Olaylar 1987-1997 yılları arasında geçtiği için o döneme özlem duyanlar tarafından hoş bir tebessümle okunacaktır. Tam bir 90’lar nostaljisi yaşatıyor kitap. Bu artısı dışında kadın olmakla ilgili bir kitap okumak isterseniz Seray Şahiner'den Antabus ya da Zeynep Kaçar'dan Kabuk’u tercih etmenizi öneririm.

Murat AVCI, Tehlikeli Oyunlar'ı inceledi.
16 May 21:07 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Oğuz Atay- Tehlikeli Oyunlar
Oğuz Atay, birkaç yıl önce okumak istediğim bir yazardı. Elime aldığım kitabıysa Tutunamayanlar’dı. Belli bir süre okuduktan sonra, kendimi kitaba ve yazara hazır hissetmedim. Pek sevmediğim bir şey yapıp kitabı kaldığım yerde bırakarak o sıralar tutmakta olduğum not defterime bu kabilde şeyler yazarak kitabı yerine bıraktım.
Yıllarca Oğuz Atay okuma fikri etrafımda hiç dolanmadı. Malumdur ki kitaplarını her yerde görmek mümkün. Ancak bu kitaba başlamadan önce, herhangi bir kitabını herhangi bir yerde görmememe rağmen Oğuz Atay okuma fikri aklıma düştü. Önce bazı edebiyat dergilerinden Oğuz Atay hakkında genelde güzel şeyler okuduğumu belirtmeliyim. Edebiyatımızda yeni yollara duçar olmuş bir yazar olduğu sıkça belirtiliyordu. Bu bildiklerimin haricinde de pek fazla bilgim olmadığını açıkça izah edebilirim.
Okurken not almak sonra da bu notları değerlendirme veya yorum olarak temize çekmek severek yaptığım bir yazım çalışması. Ancak belki alışma çabasından belki de bir şeyleri yanlış ifade etme korkusundan normalin aksine not almakta çok zorlandım kitabı okurken. Kafası oldukça karışık, depresif bir karakterin, yarı gerçek yarı sanrı dünyasına girerek birinci bölümü tamamladım. Karakterin (Hikmet Benol ) bulunduğu ruh hallerinin gerçeklik bağlantısına hep şüpheyle yaklaştım. Okuma esnasında yazılanları zor anladığım anlar çokça oldu. Olaylar ve söylemler bir anda birbirinin içine girerken konu hemen başka bir mecraya kayabiliyordu. Bu durum karakterin zihinsel dünyasını da yansıtır biçimdeydi. Yaşananların ve karakterin kendisi hariç olmak üzere diğer tüm karakterlerin, gerçek mi oyunu mu olduklarını anlayamadım.
Mektup, oyun, anlatı, bazen şiir, gibi türlerin hepsini içinde barındıran kitap benim için gerçekten de farklı bir okuma deneyimi oldu. Yazarın bir mektubun sonunda yazmış olduğu “mektubumuz karışık olmakla birlikte, ruhumuzun aynasıdır” cümlesi şimdiye kadar yazdıklarımı ve o zaman, o ana kadar okuduklarımı özetler nitelikteydi.
Karakteri romanın bitiminde dahi tam olarak tanıyamadım. Tanıma sözcüğünü genelde kullanılan yaptığı iş güç bağlamında kullanıyorum. Oyunlar yazmak istiyor, insanlara ulaşmak istiyor, aydın bir kimliğe ve kişiliğe sahip ama içinde bulunduğu düşünsel girdaplar bunun önüne geçtiği için bu durum da tam olarak ortaya çıkmıyor. Hep aynı düzlemde gibi ilerleyen kitap kendi içinde katman katman bir yapıya da sahip. Anlatılması zor bir üslup. Bazı kitaplar için ağır bir dili var diye söylenir, ben bu kitap için ağır bir anlatımı var demek istiyorum. Yavaş ilerlemiyor ama girift, ağır zihinsel çabalarla oluşturulan eser okurdan da aynı zihin işçiliğini bekliyor ve yazar kendi zihinsel çabalarını şu şekilde ifade ediyor: “Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun?”
Oğuz Atay bu ağır anlatımına sahip kitabıyla kendisine yeni bir okur kazanmış durumda.Tehlikeli Oyunlar hakkında söyleyeceklerim bu kadar kalırken, söylemediklerinin çok daha fazla olduğunu da biliyorum.

Afife, Bu Kitabın Yazarı Sizsiniz Ey İnsanlar'ı inceledi.
14 May 17:42 · Kitabı okudu · 1 günde · 7/10 puan

Temelinde insanlığa/okuyucuya nasihat vermek olan kitap 4 hikayeden oluşuyor. Hikayelerde ise olayların sonucundan çok verilmek istenen mesaj olayın sonunu belirliyor. Günlük hayatta yaşanabilecek hadiseler, gözden kaçırılan vukuatlar bu kitabı kitap yapıyor. Sonda verilen ayet-i kerimeler ve hadisler konuyu destekliyor.
Kitapta gözüme takılan noktalar şunlardır. Noktalama, yazım yanlışları. Her ne kadar önsözde bu yanlışlıkların sebebi belirtilip özür dilenmişse de pek alışık olmadığım için okurken gözümü yordu.
Diğer bir sıkıntı ise kendi tabirimle okurken kulağımı tırmalaması. Hikaye tekniğine ters düşen, Tanzimat Dönemi edebiyatçılarının en fazla yaptığı yanlışlardan olan "yazarın hikayeye müdahalesi". Evet bunu bir çok defa okurken fark ediyorsunuz. Aynı kelimelerin tekrarı da hakeza.
Artısı ve eksisi ile kitap bize kendimiz olmayı hatırlattı. Nasihat kelimesinin kelimeden ibaret kalmayıp hayata geçirilmesinin en müstesna delili olan hadis ile yazımı sonlandırıyorum.
"Din nasihattir."