1000Kitap Logosu
“Hiçbir zaman böylesine yazılmadı, böylesine hissedilmedi, böylesine acı çekilmedi: Ancak bir Tanrı, bir Dionysos böyle acı çekebilir.” Başlamakta olan deliliğin ortasında beliren bu sözler, korkunç derecede gerçektir. Çünkü dördüncü kattaki o küçük oda ve Sils-Maria’daki mağara, sinirleri gergin, hasta bir insan olan Nietzsche ile birlikte en cesur düşünceleri, yüzyılın ancak sonlarında duyumsayacağı en muazzam sözleri barındırır: Yaratıcı zihin güneşten kavrulan alçak tavanın altına kaçar ve bütün içeriğini zavallı, yapayalnız, isimsiz, ürkek, kayıp bir insanın üzerine boşaltır ve bu tek bir insanın taşıyabileceğinin çok ötesindedir.
Genellikle bütün taşkın kişilerin, Dionysos’un ruhlarını sarhoş ettiği kişilerin hepsinin dilleri ağırdır, sözleri karanlıktan gelir. Sanki rüyadaymış gibi anlaşılmaz ve karmakarışık konuşurlar; bütün uçurumdan aşağı bakanların sesinde öteki taraftan gelen bir dilin orfik, karanlık, gizemli tonu vardır, sadece zihnimizin korkuyla sezdiği, ama aklımızın artık tam olarak kavrayamadığı bir tondur bu; ama Nietzsche’ninki bir sarhoşluğun orta yerinde parlayan elmas kadar berraktır, sözleri sarhoşluğun bütün ateşlerinde bile kırılmaz sertliğini ve keskinliğini korur. Belki de yaşayan hiçbir insan deliliğin kenarından eğilip aşağıya bu kadar geniş, bu kadar ayık, bu kadar baş dönmesinden uzak ve berrak bakmamıştır.
Yaratıcılık dikte etmeye dönüşmüştür, görüşü şeytani bir berraklığa ve hıza ulaşmış, vizyonları kesintisiz bir akış haline gelmiştir. Bir saat önce onun yanından ayrılan arkadaşları döndüklerinde yeni bir resmin bitmiş olduğunu görüp şaşkınlığa düşerken, van Gogh henüz ıslak fırçası ve kızarmış gözleriyle hiç ara vermeden bir üçüncüsüne başlamış oluyordu: Gırtlağına çökmüş olan şeytan onun nefes almasına, araya bir şey girmesine fırsat vermiyor, altındaki o çılgın süvarinin, o soluk soluğa, alev alev yanan bedenin yorgunluktan çatlamak üzere oluşunu hiç umursamıyordu. Nietzsche de tıpkı bu şekilde ara vermeden, nefes almadan, o bir daha geri gelmeyen yine aynı aydınlık ve hız içinde eser üstüne eser üretir. On gün, on dört gün, üç hafta: Bunlar son eserlerinin aldığı sürelerdir; döllenme, gebelik, doğum, taslak ve nihai biçim, hepsi bir sarsılmayla iç içe geçmiştir. Bir kuluçka süresi yoktur, dinlenme arası yoktur, arayış, deneme yoktur, değişiklik ve düzeltme yoktur, her şey ilk seferinde kusursuzdur, belirlidir, değiştirilemezdir, aynı anda hem sıcak hem soğutulmuştur. Hiçbir beyin böylesine bir yüksek gerilimi böylesine elektrik yüklü olarak uzun süre, son titrek sözcüğe kadar taşımamıştır.
İşte giderek daha derinlere doğru işleyen yara budur, gururunu kıran, kendine olan güvenini kemiren, ruhunu yakıp kavuran yara budur; “cevap alamamanın yarası”. Bu tek başına, yalnızlığını zehirlemiş ve ateşler içinde yanmasına neden olmuştur.
Ama her zaman onunla, o dönüşebilir olanla birlikte dolaştığı için kendisi de dönüşmüştür ve şimdi adam onun çehresine bakar ve dehşete düşer. Çünkü uzun süreli birliktelik yüzünden birbirlerinin aynısı olmuşlardır, o da tıpkı kendisi gibi sert, acımasız, zorba olmuştur, o da tıpkı kendisi gibi acı vermeyi ve tehlikeye atılmayı öğrenmiştir. Onu hâlâ kibarca yalnızlık diye adlandırsa da, o eski, bildik, sevgili yalnızlığı artık bu ismi kabul etmez: Onun adı yalnızlaşmadır, o son, o yedinci yalnızlıktır ve o artık tek başına olmak değildir, bilakis tek başına bırakılmış olmak demektir. Zira son Nietzsche’nin etrafı korkunç derecede boşalmış, dehşet verici bir sessizliğe bürünmüştür: Hiçbir münzevi, hiçbir çöl keşişi, hiçbir çileci böylesine terk edilmiş değildir; çünkü onların, o inanç tutkunlarının, gölgesi kulübelerine düşen, sütunlarına vuran tanrıları vardır. Ama onun, “o Tanrı katili”nin, Tanrı’sı belki de hiç olmamıştır ve şimdi artık insanları da yoktur: Kendini kazandıkça dünyayı kaybetmiştir, o ne kadar uzağa gittiyse çevresindeki “çöl” de o kadar büyümüştür.
“Ey yalnızlık, ey vatanım yalnızlık!” – sessizliğin buzul dünyasından yükselir bu hüzünlü şarkı. Zerdüşt akşam şarkısını yazmaktadır, son geceden önceki şarkısını, o ebedi eve dönüş şarkısını. Çünkü yalnızlık her zaman o gezginin tek vatanı olmamış mıydı, soğuk ocağı, taştan çatısı değil miydi o? Sayısız şehirde bulunmuştu, zihni bitmek bilmeyen yolculuklar yapmıştı; sık sık bir başka ülkeye giderek ondan kaçınmaya çalışmıştı, ama sonunda hep ona dönmüştü, yaralanmış, örselenmiş, hüsran içinde yine ona, “vatanı yalnızlığa” geri dönmüştü.
Nietzsche ise Goethe’nin tam tersi yolda ilerler; Goethe varlığının giderek daha sağlam bağlara sahip olması için uğraşırken, Nietzsche giderek daha tutkulu çözülmeleri zorlar: Bütün şeytani karakterler gibi o da yıllar geçtikçe daha kızgın, hoşgörüsüz, gürültücü, devrimci, kaotik biri haline gelir.
Goethe kendi hayatını sabit bir merkez etrafında genişletir; tıpkı bir ağacın, içindeki gizli bir şaft etrafına yıldan yıla halkalar eklemesi ve dış kabuklar birer birer patlarken onun giderek daha sağlam, daha güçlü, daha yüksek ve geniş ufuklu olması gibi. Onun gelişimi sabır sayesinde olur, sürekli, dayanıklı ve artan bir güçle olur ve bütün ileri doğru harekete rağmen aynı zamanda savunma amaçlı geri çekilişler sayesinde olur; ama Nietzsche’ninki şiddet sayesinde, iradenin patlamalı sabırsızlığı sayesinde olur. Goethe benliğinin hiçbir parçasından taviz vermeden genişler, yükselmek için hiçbir zaman kendini inkâr etmesine gerek yoktur; buna karşın Nietzsche, o değişken kişilik, kendini oluşturabilmek için sürekli kendini yıkmak zorundadır. Bütün öz kazanımları ve yeni keşifleri kendi kendini ölesiye yakmalarından ve inanç kayıplarından, benlik kayıplarından ortaya çıkar; yükselebilmek için sürekli benliğinin bir parçasını çıkarıp atmak zorundadır (oysa Goethe asla hiçbir şeyden vazgeçmez, sadece kimyasal olarak dönüşür ve damıtılır).
1
...
8,4bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.