Acı ama yazacağım… Telefonda sesi titrek bir anne “Hocam, çaresizim. Allah rızası için yardım edin.” diye feryat etmişti. “Sorun nedir, ben size nasıl yardımcı olabilirim?” dediğimde, “8. sınıfa giden oğlum garip garip konuşmaya başladı, korkuyoruz.” Dedi. İçim ürperdi. “Buyurun gelin” diyerek görüşmeye davet ettim.

Dünyalar tatlısı bir genç, henüz 13-14 yaşında, ablası ile geldi. Üniversite öğrencisi ablası, “Kardeşime bir şey oldu, korkuyorum” dedi ve ağladı. “Ağlama, ben size yardımcı olmaya çalışacağım.” dedim.

Genç kız odadan çıktı, kardeşi girdi.

Tam karşımdaki sandalyeye oturdu.

İçimde bir garip ürperti hissettim. Bu bakışları tanıyordum. Ama yine de sordum: “Merhaba, benim adım Adem Güneş, tanışabilir miyim seninle?”

Çocuk gözüme anlamsız anlamsız baktı ve “Beni neden suluyorsunuz?” dedi.

İçimde bir şey koptuğunu hissettim. “Nasıl yani?” dedim…

“Benim ziyaretime neden gelmedin sen!” dedi…

Korktum! Hem de çok…

“Adını öğrenebilir miyim canım? Nedir adın?” diye tekrar sordum.

Cevap vermedi.

Çocuğun ablasını çağırdım. “İstersen kardeşini dışarıya alabilirsin. Biraz seninle konuşmak istiyorum.” Dedim.

Çocuk dışarı çıktı.

Genç kıza “Kardeşin ‘Beni neden suluyorsunuz?’ diye sordu. Bu ne demek?” dedim.

Genç kız elini yüzüne kapatarak ağlamaya başladı. “Kardeşim bir haftadır kendinin öldüğünü zannediyor. Mezarda çiçek sanıyor kendisini. Herkese böyle söylüyor.”

Kanım dondu. Çok tatlıydı yüzü. Ne diyeceğimi bilemedim.

“Peki, son zamanlarda neler yaşadı kardeşin?” diye sorduğumda içim cız etti…

“Kardeşim TEOG denemelerinde bölge birincisi idi. Gece gündüz sınava hazırlanıyordu. Bir gece yanıma geldi, ‘abla korkuyorum’ dedi. Ben anlam veremedim önce. Sonra gözlerindeki korkuyu gördüm. Anneme haber verdim. Annem ‘Ne oldu oğlum?’ deyince ‘Beni neden suluyorsunuz?’ deyiverdi. Annem, ‘Oğlum ne diyorsun sen, ne sulaması!’ dese de anneme dönük ama boşluğa bakarak ‘Beni neden mezara koydunuz?’ deyince babam da uyandı, evin içinde bir garip korku oluştu. Annem hem ağlıyor hem dua ediyordu. Cin mi çarptı acaba diye düşündü annem önce, sonra korkuları iyice arttı. Babam belki uykusuzluk ve sınav kaygısından dolayı halüsinasyon gördüğünü düşündü, ‘Hadi yatalım, sabah ola hayır ola.’ dedi ama ben yatamadım… Korku ile birkaç kez yanına gittim durdum. Sabaha karşı uyumuşum. Allah’ım bir rüya olsun gördüklerim diye sabahın ilk saatinde uyandırdım kardeşimi. Uyandığında yine o boş gözlerle baktı bana. Anlamsız bir-iki söz söyledi, benim sinirlerim iyice gerildiği için omuzundan tutup salladım, ‘Kendine gel ya, yapma, korkuyorum’ dedim ama sanki uyurgezer gibi idi, hiç etkilenmedi bile. Annemler yanımıza geldiler, annem ağlamaya başladı, babam şaşkındı.”

“Doktora götürdünüz mü?” diye sordum. “Bir haftadır hastanelere gidiyoruz, psikiyatra gittik, ilaç aldık ama hiçbir şey değişmedi.” dedi.

İçim çok yandı. Ne diyeceğimi şaşırdım. “Ben size yardımcı olamam ki…” diyebildim. Genç kız sordu: “Kendiliğinden geçer mi hocam, ne yapalım? Annem diyor, ‘Taşınalım İstanbul’dan. Memleketimize dönelim. Ben oğlumu okutmak falan istemiyorum. Kendim bakar büyütürüm.’ Önümüzdeki hafta da sınavı var, dershaneden öğretmenleri arıyor, onlara da bir şey diyemedik. Ne yapalım? Bize bir akıl verin n’olur!”

Hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım. “Kardeşinizin akıl zembereği boşalmış galiba” diyemedim. “Annenizi dinleyin. Alın kardeşinizi gidin buralardan.” diyebildim.

Vedalaştık…

O çıktı, ben kaldım sandalyede tek başıma…

Durdum biraz… Gözlerimi tavana çevirdim… Düşündüm… Sonra kendime hâkim olamadım… Ellerimi yüzüme kapattım ve hıçkırıklarla ağlamaya başladım…

Bu olayın üzerinden 2 yıl geçti. Bu genç delikanlı ne hâlde bilemiyorum. Aile Konya’ya gidecekti, gitti mi onu da bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Ülkemizdeki sınavlara yüklenen anlam, çocukların ruh sağlığını bozuyor. Yetkililer ne yapar bilemiyorum; ama sınav tarihi yaklaşırken koca koca çocukların altlarını ıslattıklarına, panik atak olduklarına, geceleri kâbus gördüklerine, kekelemeye başladıklarına şahit oldukça benim de psikolojim bozuluyor.
Yakında TEOG var. Sözüm tesir eder mi size bilemiyorum ama bunaltmayın çocuğunuzu. Bırakın şu son haftalar dinlensin, kendine gelsin. Sınaiv her şey demek değil. Zira bazı kayıplar, sınavı kaybetmekten daha acı verir insana…

(Adem Güneş)

inci, Suç ve Ceza'yı inceledi.
 15 Nis 10:23

Suç ve Ceza...Dostoyevski'nin basit bir gazete olayından ilham aldığı ,Sibirya Cezaevi dönüşünde kaleme aldığı ,45 yaşında yayınlanan ustalık eseridir.


Suç ve Ceza tartışmasız efsane bir eser.Tolstoy'un insani kucaklayiciliginin,yaşama sevincinin yaninda Dostoyevski'yi değerlendirirken Mario Levi 'nin "Dostoyevski'yi sevmek daha zordur ama bir sevdiniz mi seversiniz" sözüne katılıyorum .Maalesef ilk defa lise yıllarımda okudugum için,üzülerek itiraf ediyorum ki kendimce böyle bir usta eseri sadece "okumuş olmak" için elime almışım.
Dolayisiyla eserin inceliklerine vakif olamadım.Her kitabın da makes bulacağı bir mevsimi varmış .Hoş ,su ara hangi kitabı okumuş olursam olayım bambaşka bir lezzet aldığım muhakkak.Bunda sitenin ve sitedeki nitelikli okurlarin katkısı da var tabiki.Kendilerine teşekkürü bir borç bilirim .Suç ve Ceza muhakkak tekrar tekrar okuyacağım damağımda hoş bir tat bırakan eser olacak .



Eserin ana karakteri Raskolnikov .Yoksul,daracık odasında kabuğuna çekilmiş ,hukuk fakultesinden ilisigini kesmiş,Avrupa kaynaklı felsefi akimlarin etkisi altında kalmış başarılı bir öğrenci .Ona göre insanlar bit olarak gördüğü sıradan ve Napolyon misali deha insanlar olmak üzere ikiye ayrılır.Raskolnikov kendince bir teori geliştirerek insanlığın yararı için dehalarin işlediği suçu ,suç olarak kabul etmemektedir.Üstün vasifli insanların kendi ilkelerini gerçekleştirmek için kanunu çiğnemeleri suç değildir .Raskolnikov deneyini uygulamak için borç aldığı tefeci kadını kurban olarak seçer.Onun yanında masum kız kardeşi Lizavetta'yı da baltayla kafasıni yararak öldürür.Bundan sonra Raskolnikov'un uzun,nefes kesen iç istikamet arayışına yani kendi içinde görmüş olduğu mahkemeye bizler de şahit olacağız ...


Petersburg'daki yaşam içler acısı gerçekten .Bir taraftan parayla ,zevk u sefayla ,
meyhanelerde gününü gün ettiğini düşünenler diğer taraftan da yoksullugun tüm siddetiyle hissedildigi ,açlıktan çocukların aglamalarina yürek dayanmadigi,pansiyonlarin tek odalı dar mekanlarinda yaşam mücadelesi verildiği ,sadece tek kıyafete sahip insanların bulunduğu,bir ikincisinin olmadığı ,kirlendiginde akşamına muhakkak yıkanması gerektiği ,kadınların kötü yola düşerek geçimini sağlamaya çalıştığı içimizi sızlatan hayat hikayeleri .



İşte Raskolnikov bu adaletsizlige ,dayanılmaz cileye,yasanilamaz sıkıntılara balta girmesi gerektiğini düşünüyordu .Ancak balta ile kökten cozumcu bir yaklaşımla ilkesini yasatabilecegine inanıyordu.Aslında baltayı kocakarının sahsini yok etmekle kötülüğün tüm mumessillerini ortadan kaldırarak, tüm insanlığın faydasina,mutluluğuna saplamisti.
Böylelikle üstün insan olduğunu kanıtlamış olacaktı .



Eserin olay örgüsü oldukça sade olmasına rağmen eser boyunca heyecaninizi ,korkunuzu,huznunuzu taze tutuyor yazar.Sorgu yargicinin sorgulamalariyla siz de kalp atislarinizin hızına engel olamiyorsunuz,alaycı yaklasimlarina sinir oluyor ,her an yakalanma takip edilme endişesiyle uykulariniz kaçıyor .Istahiniz kesiliyor .Yeri geliyor kadınlara olan bakış açısından dolayı sinirlerinize hakim olamiyorsunuz.Bir o kadar da eserdeki her bir karakter oldukça yoğun işlenmiştir.Sosyal hayatta her bir karakter bir figür olarak yerlerini alıyor .Sonya ve Dunya karakter olarak birbirlerine çok benzerler .Ikisi de başkalarının mutluluğu için yasamlarindan fedakarlık yapmış ,geçim için sürekli çalışıp didinmis,dindar karakter rolünde.Dunya'nin nişanlısı Lujin ise sinir bozucu,cimri ,
iftiraci,kendisine saygısı olmayan,nişanlısını malına mulkune güvenerek elinde tutmaya çalışan ,kendini beğenmişin biri.Dunya'ya hiç layık olmayan bencilin teki .Razumuhin akıllı,saf ,fedakar,yardımsever,dertli sevdiğim bir karakter. Bunun yanında birçok karakter ayyaş Marmeladov ,veremli hasta ,yoksul ,fedakar kadın Katherina
Ivanova,Svidligaylov gibi sade kurgu yoğun karakterlerle taclandirilmis .Raskolnikov bir o kadar da şefkatli bir karakter aslinda.Yangından çocukları kurtarma pahasına kendisini ateşe atan,dul annesinin kendisine gönderdiği paranın tamamını cenaze masraflarina verecek kadar cömert ,sokaktaki kadının başkasının tacizlerinden korunması için yol parasını ödeyecek kadar yardımsever ...



Raskolnikov'un suçu isledikten sonra o daracık odasındaki halisunasyonlarini ,sıtma misali titreyislerini,korkusunu ,daginikligini,kistirilmisligini ,derbederligini siz de aynı şekilde hissediyorsunuz .Bu olabildiğince sade yaşamında,yalnizliginda bir o kadar da kalabalık kafası ...Kendisini sürekli yargılar,sorgular,savunur vaziyette .Kalbiniz sıkışıyor adeta.



Ne olursa olsun pişmanlık duymadığını belirtir her defasında Raskolnikov ...Cinayeti işlerken ne depresyondadir ,ne delidir ne de geçici travma geçirmiştir .Cinayeti bile isteye ,adım adım gerçekleştirmiştir.Lakin hakikat ona yaptığı eylemin yanlisligindan dolayı sürekli acı vermektedir .Kendi içindeki adalet ve ahlak terazisi gram gram ruhunu ezmeye ,nefesini kesmeye başlamıştır çoktan .Iç sesinin ikazlari kendisinin diş sesini çoktan bastırmaya başlamış ,hislerinin vermiş olduğu ızdırap ,fırtınadan sonra sığındığı küçücük odasındaki yatağında bile rahatsız etmeye başlamıştır .Ruhunda tarumar eden şiddetli fırtınalar esmesine sebep olmuştur .Ama ne olursa olsun suçunu itiraf etmesine rağmen kendisini suclamiyor.Ne anneme yardım etmek için ,ne eğitimim icin ne de iktidara kavuşmak için öldürdüm .Sadece kendim için öldürmek istedim,diyecek kadar kendinden geçmiş.Içinizden eyleminin gerekçesi ne olursa olsun pişmanlık duymasını bekliyorsunuz,zerre taviz vermiyor bu konuda Raskolnikov.Delilleri ne kadar kuvvetli olursa olsun kendisini savunan yanı, teslim olmaya başlayacaktır .Sonya'nin ayaklarına kapanıp eteklerini öpüp sen ve senin gibi tüm insanlığın acilarinin önünde eğiliyorum der.Bu sahne çok etkiledi nedense beni .
Ne olurdu da bitseydi şu insanlığın acıları değil mi ...Orada istemsizce gözlerimden yaş aktı.Raskolnikov her ne kadar yaptığı eylemini tasvip etmesemde çekmiş olduğu varolussal sancısı ,çilesi ,arayislari gözümde üstün insan vasfina ulastirmistir kendisini .Bu tamamen benim fikrim.Elbette ki eylemini onaylıyorum anlamına gelmemeli bu fikrim.Kendisi de neticede üstün insan kavramının herhangi bir suçu aklayamacagini ders alacaktır .


Vee iç ve dış mahkeme kendisi hakkındaki hükmünü verecektir .Iç mahkemenin vermis olduğu ruhsal ızdırap bedenini mahkum edecektir.Sibirya'da 8 yıl kürek cezası ...Hala hiçbir pişmanlık yoktur Raskolnikov 'da .Tüm sıkıntılarına göğüs geren ,nereye gitse peşinden giden Sonya'ya cektirmedigi kalmamıştır. Sibirya'da her şeyin bittiğini düşündüğü sırada Sonya'nin İkinci kez okuyacagi İncil ile manen diriliş başlayacaktır .Her sıkıntı bir kolayliga gebedir,lakin haml muddetine sabretmek gerekir .Raskolnikov için Sibirya hem can yakan hem de tedavi eden cilehaneye donusecektir.


Faust'u okuduğum için oradaki karakterle Raskolnikov 'un arayislarini ,manevi ağrısını en sonunda yakaladığı mutluluğu birbirine çok benzettim. Dr Faust bir şehri sular altında kalmaktan kurtardığı yerde mutluluk duymaya başlar.Raskolnikov'u da iyi kalpli Sonya'ya olan aşkı diriltecektir .Birinin yüreği öteki için sonsuz hayat kaynağı olmuştur .
Raskolnikov en sonunda "Artık onun inançları benim de inançlarım olamaz mı? Hiç değilse onun duyguları,hevesleri,gönülakışları?.."
ifadesinde sevgiyle,fedakarlikla her şeyin asilabilecegini göstermiştir bize.Aynı şehirde olmalarına rağmen çok az görüşmeleri ,
Sonya'nin onu görmek için çırpınışları ,Rodya'nin ilk zamanlar nefretle bakması kalbimde kocaman bir burukluk oluşturdu .Sonya'nin hissettiği duyguların aynısını ben de hissettim .


Hani bir söz var "Acı çekmek ruhun fiyakasıdir " diye acı çekerek ,sıkıntıyla ,cileyle ,vurgun yedikçe ruhumuz guzellesecektir .


Keyifli okumalar ...

Ali Ç., Son Mektup'u inceledi.
 03 Mar 08:32 · Kitabı okudu · 2 günde · 6/10 puan

Kitaba hevesle başladım. Başlarda ilgi çekiciydi. Bölümler içinde 'flashback'ler yapılması konsantrasyonumu bozdu biraz. Lirik bir tema var. Konular dağınık ve betimlemeleri çok iyi bulmadım. Belki en başından kendim adapte olamadım. Yazar 2010'lu yılları zaman olarak kurgulamış. Verilmek istenen alt mesajlar tam da 2010 lu yılların dini, siyasi ve sosyal demeçlerine uygun. Geçmiş ile şuan kıyaslanarak bir şeyler kanıtlanmak isteniyormuş gibi. Güncel Türkiye yapısına övgüler yine karakterler ağzından veriliyor. Ana karakter ile bağdaştıramadığım 'muhafakar' bir tutumu var. Zorlama olmuş biraz. Yazarın üslup ve hikayeyi yönetme biçimi Elif Şafak'a çok benziyor. Zaten kitap içinde Elif Şafak'tan da alıntılar mevcut. Ortada bir konu var. Konuyu sevdim. İşleniş biçimini sevmedim.

Uzuldum....
Sevgili Arkadaşlar ,

Çok özür dileyerek bir açıklama yapma gereksinimi hissediyorum .Zaten 1k su sıralar yeterince gerilmiş durumda.Her daim birleştirici tutumdan yana birisi olarak sizi de üzmek istemezdim. Sahsıma yapılmış olan bir haksızlık olarak nitelendiriyorum bu durumu .

Biliyorsunuz ki ,biri hakkında kötü düşüncelere sahip olmaya “sû-i zan” denir. Cenâb-ı Hak, bir ayet-i kerimede, sû-i zannın çirkinliğini ifade sadedinde, “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı (ism) günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.” (Hucurât Sûresi, 49/12) buyurmuştur.Bundan dolayı bizler her zaman iyiyi,güzeli düşünüp;iyiye güzele yormaliyiz.

Aksi taktirde Suizan bir hastalıktır; aynı zamanda o öyle bir virüstür ki siz onu ortaya attığınız zaman başkalarına da bulaştırmış olursunuz. Maalesef fark etmeden şahit oldum ki bu virüs 1k yi sarıp sarmalamış durumda .

Sevgili Arkadaşlar ,

Suizanla alakalı size ders vermeye haddim yok ,ilmim de yok .Sadece birlikte bazı şeyleri hatırlayalım istedim .Bir insan hakkındaki haberlerle ilgili hüküm verirken onun hayat felsefesi,dünya görüşü ,onun bulunduğu yer ve zamana kadar gidişatı esas alınmalıdır diye düşünüyorum.Aksi taktirde yapılan girdi ve çıktılar, en güzel sözleri bile hakiki manalarından uzaklaştırırır. Maalesef girdili-ciktili aktarmalar ,bazı sahislarca bazilarimizin hakkında hüküm verilerek yapılmaktadır .Hatta bundan dolayı takipten bile cikilmistir.


Gerçekten çok üzülüyorum arkadaşlar .Onca dertlerimizin yanında bu tarz girdi çıktılar sadece bizleri yıpratır,gonullerimizi zedeler .

18 eylülde kayıt oldum bir siteye.İlk iki ay aktif olamadım.Bugün itibariyle 5 aydır sitedeyim.Beni tanıyanlar biliyordur ,değilse de lütfen yorum yapın Sevgili 1k...Hiçbir zaman popüler olma gibi bir derdim olmadı .Kendi tabirlerince çok takipçisi olan kişileri kendime çekip ,sayfamı populerlestirmeye çalıştırma gibi bir derdim de olmadı.Öyle olsaydı instagramim var arkadaşlar.Bu hazzı bilirsiniz fazlasıyla karsilayabilecek bir platform .Ama burayı kesfettikten sonra instagramimi bıraktım.Hoş,instagramda da yine kitap analizlerim vs mevcut.Ama oradaki pohpohlanmis egoların tacizinden kaçıp ,1k gibi dingin bir ortamda nefes almak istedim.Aynı zamanda yorumlarımı takip edenler hatirlayacaktir .OKUMAK ,kendimize iyilik yapmaktır .En başta kendimi geliştirmek için,öğrenmek ,birbirimize katkı sağlamak için girmiş oldum bu siteye .Gerçekten çok faydasını gördüm.Lütfen beni takip eden arkadaşlar söyler misiniz neden takip ettiniz??Benim şahsımın popüler olmasından dolayı mı ki bu bana çok komik geliyor,yoksa incelemelerim ve paylasimlarimla mi sayfanızda yer almama değer gördünüz beni ? Lütfen cevap verin Sevgili 1k...

Sevgili Arkadaşlar ,

Daha önce okumuş olduğum hiçbir kitabı bu siteye eklemedim.Dedim ki yenilik olsunn.Yeniden okuyayım yenileneyim.Kitapların ruhunu ozumle bulusturayim.Inceleme yapmayı bundan dolayı çok onemsedim.Arkadaşlarıma da tavsiye ettim,inceleme yapmalıyız,o kitabı es gecmemeli,okumuş olmak için okumamaliyiz diye.Diğer yönüyle hepimizin katkılarıyla oluşan bir bilgi havuzu var.Hepimiz bu havuzdan istifade edelim,etmeliyiz diye ...Ayrıca inceleme yapan her arkadaşın incelemesini okumaya gayret gösterdim.Emek verilmiş,herkes okusun faydalansin istedim.

Sevgili Arkadaşlar,

Sizlerden çok ama çok eksiğim .Siteye kaydoldugumdan beri 90 kitap okumuşum.Bu bir ölçü mu tabiki değil ama kendimce 1k 'da etkinlik yapma kararında bulundum .Ama 5 ay geçtikten,90 kitaba çıktıktan sonra...Bunu da belli değer verdiğim arkadaşlardan rica edip , kendilerince haklı sebeplerden dolayı üstlenecek kimse olmadığını görünce tum acemiligime rağmen kör topal yola çıktım .Tüm eksikligime referans olarak böyle bir şeye girismiş oldum.Ama kesinlikle popülerlik vs aklımdan bile geçmedi.Zaten anneyim ,yeterince iş güç vs oldukça yoğunum .

Sevgili Arkadaşlar ,

Sizler ne için buradasınız bilemiyorum ama yapılan her ne kirli bir hesap varsa ben hicbirisinde yokum .Sadece ve sadece kendim için buradayım .Girdili ciktili aktarmalar kesinlikle beni ilgilendirmiyor .Olumsuz şeyler düşünmek sizlerde fikir inhirafinin var olduğunu gösterir ,siz hiç farkına varmadan düşünce kayması yaşıyorsunuz demektir .Lütfen herkes neden burada olduğunu sorgulasin,tekrardan gözden geçirelim .Aksi takdirde silkelenmezsek şayet bu tarz nefsin hastalıkları gemlerini boynumuza takmış durumda .Lütfen kendimize bir iyilik yapalim,kendimize gelelim .

Orhan Pamuk Okuması Sonrası
Aslında romancı olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan da anlayacaksınız ki romancı olamadım. Şimdi ise burada, çocukluğumdan beri babamla ufak tefek de olsa sorunlar yaşayıp, bir nevi sığındığım bu sessiz evde, saf ve düşünceli bir romancı gibi camdan, az ilerideki bahçede çalışan kuyucu ustası ile çırağını izliyordum. Bu sessiz evimiz İstanbul’un ücra bir köşesinde, 6200 nüfuslu Öngören kasabasındaydı. Küçük ve küçüklüğüne uyacak şekilde de sakin bir yerdi. Sabahları yürüyüşe çıktığımda genelde aynı yerde aynı kişileri aynı meşguliyetleri ile görür, en çok da evimizden biraz ileride olan bir konakta çalışan cüceyi görürdüm, her sabah yaptığı alışverişi sonrası kendisiyle selamlaşır, selam sonrası da yeğeni Hasan’dan olan şikayetlerini anlatırdı. Birde huysuz bir babaanne vardı o konakta, babaanne diyorum çünkü ara ara torunları ziyaret ederdi sadece kendisini ve huysuzluğunu da cüce olan Recep çok iyi kaldırıp işlerini rahatlıkla görürdü. Bahçeden gelen tak tak seslerini duyup, düşüncelerimden sıyrıldığımda ise kuyucu ustasının toprağa bir kazık çakmakta olduğunu gördüm, yanındaki çırağı ise sanki bu işleri ilk kez görüyormuş gibi şaşkınlıkla ustasını izlerken aynı anda da sanki bir erkek evladının hayranlıkla babasını izlermiş gibi bakıyordu. Usta kazığı çakmaya devam ediyor, aralarda da durup çaktığı kazığın sağlamlığını kontrol ediyordu. Eski zamanlarda sondaj makineleri kullanılmıyordu ama şu an izlediğim usta ve çırak da kullanmıyordu. Usta kuyucular bir arazide suyun nereden çıkacağını, nerede kuyu kazılacağını binlerce yıldır sezgiyle buluyorlardı. Bu hünerleri, bazı eski kuyucuların kendilerinde Orta Asyalı şamanlar gibi doğa ötesi güçler ve sezgiler vehmetmelerine, yer altı tanrıları ve cinleriyle konuştuklarını ileri sürmelerine yol açıyordu. Hak veriyor olsak da tabii gülüyor ve geçiyorduk bu konuları. Ama usta ve çırağını izlemeyi de bırakıp Nişantası’ndaki daireme gitmeliydim. Babamla sorunlarım olduğunda geliyorum demiştim ya buraya ama bu sefer ki sorun farklıydı hatta çok farklıydı da diyebilirim. Firdevsi’nin Şehnâmesi’nde dediği gibi, “Tıpkı babasız bir oğul gibi, oğulsuz bir babayı da kimse basmaz bağrına”, çok doğruydu ama en azından bizim sorunlarımız bu şekilde değildi, bu derece ileri değildi. Usta ve çırağın kazık çakma işleri bittikten sonra biraz ilerilerindeki ağacın gölgesine oturmuşlar, poşetlerinden çıkardıkları domates, peynir ve zeytinlerini az biraz zaman önce çırağın sanırım İstasyon Meydanı’ndan getirdiği taze ekmek ve Meltem gazozu ile yemeye başlamışlardı. Meltem gazozu, her ne kadar yerli bir gazoz markası olsa da Coca-Cola ülkeye geldikten sonra, bayilere kredili satışlar yapması, bedava pleksiglas pano, takvim ve hediyeler dağıtmasından sonra fazla satış yapamamaya başlamıştı. Halk da Meltem’in daha ucuz, daha sağlıklı olmasını dinlemeden Coca-Cola içiyorlardı. Okur kızmasın ama kırk yılda bir gazoz içeceksem ben de Coca-Cola içerdim. Bu düşüşe kadar çok iyiydi aslında Meltem, özellikle o güzel Inge isimli Alman mankenini reklamlarında oynatıklarında hemen hemen herkesin elinde vardı, sonra düşüşleri başlamış, ünlü oyuncu Papatya’nın oynadığı reklam filmleri de bu kötü gidişatı durduramamıştı, şimdilerde de işte böyle küçük yerlerde bulunuyordu. Ben de hazır ustalar mola vermişken sessiz evimden çıkıp, Nişantası’ndaki evime gitmek için Chevrolet’imle yola çıkmıştım.

Daireme girdikten sonra her zaman yaptığım gibi öncelikle arka odaya geçmiş, koleksiyonlarıma baktım. Koleksiyonlarım içinde en sevdiklerim ise gözleri karalanmış, eski gazetelerde sanki ayıp şeyler yapmış gibi gözleri siyah bir şerit ile karartılmış vesikalık fotoğraflar, birkaç tane kadın manken kafaları ve tebdil-i kıyafet parçalarımı koyduğum kutuydu. Kutunun içinde ise melon bir şapka, padişah kavukları, kaftanlar, bastonlar, lekeli ipek gömlekler ve boy boy renkli takma sakallar, peruklar, cep saatlerim ve boş gözlük çerçevelerim vardı. Bazan saatlerce bu şeylere bakarak bu şeylerin ve diğer şeylerin masumiyetini düşünür, İstanbul’u ve kendi hayatımı görürdüm. Kravatlı, beyaz gömlekli, alnının üstündeki saçların döküldüğü, gözlerine kalemlerle daireler çizdiğim ellili yaşlardaki bir adamın vesikalığına bakarken telefonum çaldı ve telefonu açtım.

“Evet.”

“Canım, canım, neredesin, nerelerdesin? Günlerdir seni, günlerdir seni arıyorum, ah.”

Sesini çıkaramamıştım hattaki kadının ve bunu kendisine de söylemiştim.

“Sesinizi,” dedi kadın, benim sesimi taklit ederek. “Sesinizi. Bana sesiniz diyor. Ben zaten sesiniz olmuşum.” Kısa bir sessizlikten sonra, kartlarına güvenen usta bir oyuncu gibi “Ben Emine’yim” dedi.

“Tanıyamadım sizi” dedim.

“Canım, canım. Uzun süredir seni arıyordum, unuttun mu yoksa beni, yazılarını okuyorum uzun zamandır da sana ulaşmaya çalışıyordum. Sensin değil mi? Gerçekten sensin, nasıl tanımazsın beni? Unutamazsın ki beni ama sen. Doğruyu söyle bana, bir tek doğruyu söyle. Beni yıllardır sevdiğini söyle, bir kerecik de olsa söyle yeter. On sekiz yıl bekledim, bir o kadar daha olsa yine beklerim ama sevdiğini söyle bana, yoksa hâlâ hatırlamadın mı beni?”

“Sevmiştim” dedim.

“Canım de bana.”

“Canım…”

“Ah hayır öyle değil, içten söyle. Dur istersen şimdi söyleme, adresini ver bana, ver adresini yanına geleyim ve gözlerimin içine bakarken söyle. Öyle de bana canım, bu şekil söyle beni sevdiğini.”

“Hanımefendi lütfen!” Sanki kendim değildim, sanki başkasının telefonu açmış gibi kendimi bilmeden konuşuyordum.

“Aslında o da burada, yanımda. Zorla konuşturuyor beni. Adresini söyle dememe kulak asma, söyleme sakın adresini, seni bulup… Ahhh oh ahhh.”

“Alo” dedim sinirlerim iyice bozulunca, cevap gelmeyince tekrardan “Alo” dedim.

“Benim, ben” dedi sonunda karşıdaki erkek sesi. “Emine dün bana her şeyi itiraf etti. İğreniyorum senden. Senin canına okuyacağım.”

“Kimsin bilmiyorum ama bir de ne olduğunu söylesen ve sonra beni dinlesen.” Dedim kararlılıkla.

“Bırak bunları bırak. Seni ne için öldüreceğim biliyor musun? Bu miskin ülkeyi adam edecek askeri darbeye ihanet ettiğin için değil. Ama darbe yapacaklar diye söylemiştim sana, ordu içinde dinci bir grup olduklarını da söylemiştim. Kars’ta başlayan kapalı, İslamcı kadınların, dinci kadınların intiharları da buna hazırlıktı. Seni öldürme sebebim senin yüzünden rezil olan o yurtseverlik işine girişen o gözü pek subaylarla, sürüm sürüm süründürülen o mert insanlarla sonraları alay ettiğin için, üstelik yazılarında kışkırttığın bu maceraya onlar kelle koltukta girerken ve saygı ve hayranlıkla sana kapılarını ve darbe planlarını açarlarken sen oturduğun koltukta rezil ve sinsi hayallere daldığın için, hatta güvenlerini kazanarak evlerine girdiğin bu alçakgönüllü yurtsever insanların arasında hayallerini sinsice uyguladığın için de değil. Seni öldürme sebebim yıllarca kuruntularını, pervasız yalanlarını sevimli şaklabanlıklar, dokunaklı incelikler ve oturaklı sözler kılığına sokup hepimize, bütün bir millete, en başta da bana yutturabildiğin için öldüreceğim seni. Ve her şeyi, bütün bildiklerimizi unutmamız lazım artık.”

“Dediklerinize bütün kalbimle katılıyorum” dedim. “Şu son birkaç yazıdan sonra bu yazı işinden elimi eteğimi bütün bütün çekeceğimi söylemek isterim.”

“Sus, yeter artık. Namussuz herif. Aldattın, kandırdın hepimizi. Senin ihanetin yüzünden darbe planlarımız boşa gitti ve o tiyatrocu Zaim bozuntusu önderliğinde Kars’ta bu gece, bir tiyatro oyununda bölgesel bir darbe yapacaklar ama bizimkiler yapmayacak bu darbeyi. Askerin içindeki bizim dinci grup yapmayacak, aksine Atatürkçü subaylar yapacak ve Lacivert’i yakalayacaklar. Zaim ise Atatürkçü söylemleri ile dincilere saldıracak. Oysa her şey Mehdi içindi, Mehdi gelecekti. Adresini ver bana.”

Korkmuş telefonu kapatmıştım, telefonun da fişini çekmiştim. Meraklı okur belki şu an benim neden korktuğumu, bunlara neler yaparak sebep olduğumu merak ediyor olabilir, rahat olsun ilerleyen kısımlarda buraları kısa ama detaylı bir şekilde anlatacağım. Şu an o telefon konuşmasındaki korkuyu tekrardan hissediyor ve bu konunun üstüne gitmek istemiyordum. Dışarıdan köpek havlama sesleri geliyordu, bazan bu havlama sesleri hoşuma gider bazan ise rahatsız ederdi ama o akşam üstümde olan korkunun etkisi ile tam olarak neler hissettiğimi bilmiyordum. Evin içinde, elimde sigaramla tur atarken dışarıdan, şimdilerde artık neredeyse tamamen yok olmuş bir ses işittim. Bir adam, bir satıcı, köpek havlamalarının devamında bağırıyordu.

“Boo-zaaaa, iyi boo-zaaaa” diye bağırışını duyunca bozacıya yukarıdan, camdan “bozacı” diye seslendim. “Bekle sen, ben iniyorum aşağı" dedim. Aşağı inerken salonun kapısının yanında yerde duran bavula gözüm kaymıştı. Uzun zamandır açılmayı bekler şekilde orada duruyordu. Babamın bavuluydu ve bana bırakmıştı ve en yakın zamanda da artık açıp içine bakmayı düşünüyordum.

Bozacının yanına indiğimde, bozacıyı aşağıdan yukarı kısa bir süzdüm. Uzun boylu, sağlam ama zarif yapılı iyi görünüşlüydü. Çoğu kadınlarda şefkat uyandıracak seviyede çocuksu bir yüzü, kumral saçları, dikkatli ve zeki bakışları vardı.

“Bozacı, ver bakayım bir boza” dedim.

“Vereyim Abi” dedi.

Üzerimdeki korku bozacıdan aldığım sıcak his sayesinde gitmişti. Nasıl gidiyor işler diye sordum ve kötü olmadığını, en azından evde çorba kaynadığını söyledi. Bilmiyordum evde çorba kaynadığını söylemek kötü müydü yoksa gerçekten iyi miydi.

“Adın ne senin” diye sordum.

“Mevlut Abi” dedi
.
“Mevlut mu yoksa Mevlüt mü?

Güldü, gülüşünde o şefkat ve çocuksu ifade daha da çok belirginleşti.

“Mevlut Abi, Mevlut değil “dedi, gülümsedim ben de cevabına. Yorgun ve korkmuş olduğunu fark ettim ve sebebini sordum.

“Bilmem ki Abi duydun mu demin, köpekler havlıyordu. Severim de itleri ama geceleri sokaklara almıyorlar biz satıcıları, yabancı görüp yanaştırmıyorlar. Isırılmadık mı, kovalanmadık mı her bir şeyi gördüm gecelerde bu itlerden.”

Tebessüm ettim, “Aslında ne kadar sadık hayvan olduklarını gösterir, benimserler sokaklarını ve bir nevi koruma iç güdüsü ile yabancıyı sokmak istemezler” dedim.

“Öyle de Abi, ya biz bozacılar ne yapacağız? Zaten marketlere, şişelere fabrikasyon yapıp soktular bozayı. Böyle olunca da çifte darbe yiyoruz. Sabahları tavuklu pilav satamasam o kaynayan çorba da hiç kaynamaz ya evde. Zaten günah da derler köpek bakmaya. Her akşam benden boza alan, boza almasa da yanına çağırıp sohbet eden hoca efendi var bir tane, ona sorayım ben bir günah mıdır değil midir diye. Ama Allah’ın yarattığı cana bakmak, beslemek neden günah olsun onu da hiç anlamam ya.”

Sevmiştim bozacıyı. “Doğru söylüyorsun” dedim. “Köpeklere şeytan deriz de Kur’an’da geçen mağarada uyuya kalanları, onların yanındaki köpeği, Kıtmir’i hiç düşünmeyiz.”

“Doğru söylersin be Abi,” güldü, kafasını sağa sola salladı. “Hem köpeğin olduğu yere melek girmez deriz hem de cennette köpek var diye yazan Kur’an'ı okuruz, iman ederiz. Ama Edirne yolunda bir kazaya da sebep olmuş bir köpek, ahan da bu arabanın aynısından (gösterdiği arabayı benim arabam diye söylememiştim) bir arabanın önüne çıkmış, genç ve güzel bir kadın da canından olmuş, yanında da sosyetik bir iş adamı varmış.”

“Öyle tabii Mevlut, neler değişmedi ki bu süreçte. Bak sana isminle de ilgili bir şeyler söyleyeyim. Hazreti Muhammed zamanında mevlit okutmak mı vardı? Ölüye kırk töreni yapmak, ruhu için helva ve lokma döktürmek mi vardı? Minareye çıkıp sesim ne kadar güzel, Arapçam nasıl da Arap gibi deyip kibir kibir kibirlenerek, zenne gibi kırıta kırıta makamla ezan okumak mı vardı? Mezarlara gidip yakarıyorlar, ölülerden medet umuyorlar, türbelere gidip putperestler gibi taşa tapıyorlar, bez bağlıyorlar, adak adıyorlar. Şarkı gibi Kur’an okuyorlar. Bu akılları veren tarikatçılar mı vardı Hazreti Muhammed zamanında.”

“Aman Abi, sen çok derinlere girdin, ben bilmem bu kadar derin mevzuları. Dur ben hele bozanı vereyim senin, lafa daldım unuttum.”

Eğilip, bana bozamı hazırlarken cebinden küçük bir tahta kaşık düşürdü. Ses de çıkmamıştı hiç, fark etmemişti de. Bir anı olarak, bu akşamın hatırası olarak koleksiyonuma ekleyeyim diye kaşığı almış, ceketimin cebine atmıştım. Şimdi dikkatli okur burada der ki neden ceket yazdım ve ceketimin cebine diye uzattım, aslında direkt bir şekilde cebime de diyebilirdim. Cebimden bir tane “Yeni Hayat” karamelasından çıkartıp, bozanın ücreti ile beraber Mevlut’a vermiştim.

Bozamı evde içtikten sonra dışarıda yürümeye başlamış, aklıma da geçen Türkan Şoray benzeri bir kadın ile geçirdiğim karlı gecenin aşk halleri gelmişti. Türkan Şoray benzeri kadını düşünerek yürümeme devam ediyor, Vali Konağı Caddesi’nde iki tane otobüsün güm diye birbirine çarptığı kazanın yanında bulmuştum kendimi, sanki biri de içindeki yolcuların cüzdanlarını alıyordu. Bu aralar fazlasıyla olan otobüs kazalarına bir yenisi de Nişantası’nda eklenmiş, bu otobüs kazaların sık olmasına anlam veremeyip, otobüslere de daha fazla durup bakmadan yürümeme devam etmiştim. Bir ara ayağım tökezledi ve düştüm, yaşlı bir amca bana, bir şeyin var mı evlat diye sordu, ben de, var dedim, geçen babam öldü ve yeni gömdük, boktan herifin tekiydi, hep içerdi ve annemi döverdi, bizi burada istemedi, ben yıllarca Viranbağ’da yaşadım dedim. Neden böyle dedim bilmiyordum. İhtiyar da anlıyordu belki söylediklerimin hiçbirinin doğru olmadığını. Ama babam ölmüştü ve bana da kapının yanında duran bavulu bırakmıştı. Alaaddin’in Dükkanı’na geldiğimde burayı sevdiğim için en azından camdan içeri bakayım diye düşündüm ve işte o anda, sanki bir kitap okumuş ve tüm hayatım değişmiş gibi tüm hayatım değişmişti. Belki de dikkatli okur anlamıştır, dikkatsiz okur da bu ne diyor bu kadar satır diye düşünmüştür. Alaaddin’in Dükkanı’nın önünde katilim vurmuştu beni, katil diyeceklerdi artık ona, ama ben de bir ölüydüm artık. Vurulmamın etkisi ile ciğerlerimdeki tüm hava boşalmış, kalp atışlarım durmuş ve ölmüştüm. Dükkanın önünde, soğuk betonun önünde bir cesettim artık. Son nefesimi de vereli çok olmuştu, kalbim çoktan durdu ama alçak katilim, o rezil herif beni vurduktan sonra öldüğümden emin olmak için nefesimi bile dinlemedi, nabzıma da bakmadı, o iğrenç herif çünkü beni öldürdüğünden daha yere düşüşümden emin olmuştu.

Yasee, bir alıntı ekledi.
 16 Oca 10:49

Bir Yudum Kitap
Ben de bu dünyaya düşmüş biriyim. Kimi zaman şeytan dokunmuş düşünü hayra yoramayan Havva, kimi zaman af dileyerek kırk yıl gözyaşı döken  dem gibiyim.
“Ben neyim?” diye gelmedimse de dünyaya, belli,
“Ben neyim?” diye diye gideceğim.
Parmaklarımın ucunda yükselerek bir pencere aralığından, batan güneşi gördüğüm günden beri, gökyüzünün rengini, yeryüzünün derdini seçebilirim; ışıklı, bulutlu, denizliyim.
Dalgaların ve yağmurun dilini az çok bilirim fakat neyi bildiğim gibi nereli olduğumun da henüz farkında değilim.
Sahibinden yitik havza; rüyalar devşiririm. Dağılır mürekkebim beyaz örtüler üzerinde. Bir türlü bir araya gelemediğimi fark ederim.
Her ben dediğimde “Affola,” diyesim geliyor oysa.
Ben desem bile bu bambaşka bir ben oluyor. Azaplardan azabennâr seçiyorum. Nâr üzeri dört elif. İmlâları bozuyorum.
Zamanın hızı kesmez beni, dili acıtmaz, mesafesi durdurmaz. Elimi uzatsam, kendi kaderime dokunacağım.
Ben ki, hep özne oldum ömrümün cümlesinde, lâkin hiç eylem olamadım.
Kadrajında yer tutsam da kartonunda yerim olmadığını bildiğim fotoğraflarda bile gülümsedim objektife.
Bildim bilinmesi gerekeni. Ama yaşamaya sıra gelince adamakıllı tökezledim.
Eylemim yok, baştanbaşa teoriyim. Ama işte! .Tepeden tırnağa yara olan da benim.
 “Hiç yara almam,” sanırken aldığı yaralardan tanınan biriyim ben.
En şaşılacak yerde kurağa düşmesem adım çöl olmazdı.
Kimi taş gemi oldum cam ırmakların üzerinde yüzmeye kalkıştım; kimi cam ırmak oldum taş gemilerin bağrımda yüzmesine alıştım. Şeyhimiz Galip bizden şanslıydı. Ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürürken hangi tarafın zararlı çıkacağını baştan biliyordu. Oysa biz, cam ırmağında taş gemi yüzdürürken sadece ırmağın değil geminin de incindiğiyle şaşkın kaldık.
 Ben ki kırk yıldır tufanda dalga, illâ’da lâ, Kerbelâ’da belâyım. Bahtı da tahtı da müjdeleyen Hüma değildim. Turnaydım, gölgem vardı. Habbeyi kubbe eden, ha demeden hayran olan bir kalbin sahibiyim ben.
Bir şeyin içinde ya tam varım ya yok’um. Kıyısında kalamıyorum. Her şey kalbine hızla çarpan ama aynı hızla da geri çekilen. O ben’im işte.
Aceleciydim. Son bölümünden başladım elime tutuşturulan ilk kitabı okumaya.
 Gözlerime kum doldu. Körebeyim. Emen benim, beni vuran el benim.
Ukde düğüm. Benim hâlim düğüm düğüm. Kördüğüm.
Ezelde ne yapmış olmalıyım? Neyin sözünü vermiş olmalıyım? Bilmiyorum ki.
Susuzluktan yandığımda içtiğim suyun bengisu, ölüm döşeğindeyken kapısına düştüğüm doktorun Lokman olmadığını öğrendiğimde dünyanın cennet olmadığını anladım. Çilenin içinden parladı bu bilgi. Çok da kullanışsızdı. Ama değdi.
Öyle yanlış kapılar çaldım, dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara öyle güzel hikâyeler anlattım ki. Helâl ü hoş edelim mi şimdi?
Gece geçtiğim yollara sabah olup da gündüz gözüyle baktığımda gördüm uçurumları. Cahilin cesareti. Şimdi sağa çektim bekliyorum.
Dönüp bir an bakıyorum geriye. Hayret, taş kesilmemişim. Sadaka dağıtmaya alışkın kırk yıldır yanılmış Züleyha. Bu kez de elinde paslı bir ayna, geçmez iki akça.
Gafletin bir kefareti olsa katbekat ödeyebilirim. Ama yok.
Kendimi dağlara, taşlara, ağaçlara aşikâr ettim, şerh ettim, tekrar ettim, ezber ettim. Gün gelip ret, gün gelip inkâr ettim. Özge cemal bulamayıp, dönüp yine kendime nazarla muhabbet ettim.
Hâlâ içimde dar günlerimin kırkıncı odası hâlâ yüreğimde çatlamayan sabır taşı. Hayret! Tufan kopmuş çoktan ama boğulan olmadı.
Kocaman bir bulut geldi, üstümde durdu. Sesim geliyor, kendim görünmüyorum.
Yalandır anlaşılmaz olduğum; kalbim açık, dersim açık, yazım açık. Ama kim bir hikâye kahramanına dönüştürüldüğünde kendisini zahmetsiz tanıyabilir?
Benim işim hep güzellik değil, sadece gül alıp gül satmam, tahmin bile edemezsin. Yine de kendi özgeçmişimi yazabilecek en uygun kişi olduğum hususunda endişeliyim.
Bu gece çok ağlayacağım, bunu tarihler yazmayacak ama kâtipler yazacak. Tarihler yazmasın. Ben kendimin tanığıyım. Ama bana hangi lisanla sual edeceksiniz şimdi?
Bak şimdi, ben dünyanın hay u huyuna bir gönül huzuruyla hoşça tebessüm edebileceğim kadar ölümün bana yakıştığı yerdeyim. Gül devrim, lâle devrim geçti, şimdi nergis devrimdeyim.
Ben buraya bıçak sırtında yürüye yürüye, sehiv secdesinde bile yanıla yanıla, mahya kandillerinin şiddetli rüzgârda kopup düşeceğinden korka korka geldim.
Rüzgârdan kanatlarım vardı. Hiç korkmadım. Hiç tereddüt etmedim. Hiç titremedi elim. Oysa yüküm ağırdı.
En arandık odanın anahtarını elceğizimle attım denize. Kurumasın, huyumdu.
Elmasları daha parlasın diye düğün töreni geceye bırakılmış kraliyet gelini değildim ben. Ben bugüne düşe kalka, bata çıka, serapa kusur serapa hata, zor geldim.
Aman Allah’ım! Nerelerden geçmişim ben? Nasıl tırmanmışım? Nasıl düşmemişim? Nasıl dönmüşüm geri? Kapatmasın kimse gözlerimi ki göreyim.
Bildiklerim bir yana, kim bilir bilmeden nelerin yanından geçip gitmiştim.
Dünya beni hiç terk etmeyecek bir korku bırakmışken bu dağlara, keşke o dünyanın gelip geçiciliğine dair iki kelâm da ben edebilseydim.
Gelen geçti, yiten bitti. Son baharını göreceğimden endişe ettiğim sardunya bana, ben sardunyaya kaldık sonunda.
Geçtim içinden hayatın. Şimdi o koşsun arkamdan...

Yerli Yersiz Cümleler, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 15 - Timaş Yayınları)Yerli Yersiz Cümleler, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 15 - Timaş Yayınları)

Bir Yudum Kitap
Her şeyin bir sebebi vardır derler. Kuşlar göçer, güzün ardından kış gelir, sonra belki kar yağar, ocak şubatına kavuşur; insan, geçen her asırda daha çok yorulur ve Nazan Bekiroğlu bir dilek tutmuştur: "Bana bütün haberlerin yerini tutacak bir haber gönder. Üzerime bir iyilik ve güzellik kondur." Yeni bir haftaya bin güzel dilekle merhaba sevgili okur. Var olun. 

Nazan Bekiroğlu - Yerli Yersiz Cümleler

Timaş Yayınları, s.15

 

Ben de bu dünyaya düşmüş biriyim. Kimi zaman şeytan dokunmuş düşünü hayra yoramayan Havva, kimi zaman af dileyerek kırk yıl gözyaşı döken dem gibiyim.
“Ben neyim?” diye gelmedimse de dünyaya, belli, “Ben neyim?” diye diye gideceğim.
Parmaklarımın ucunda yükselerek bir pencere aralığından, batan güneşi gördüğüm günden beri, gökyüzünün rengini, yeryüzünün derdini seçebilirim; ışıklı, bulutlu, denizliyim.
Dalgaların ve yağmurun dilini az çok bilirim fakat neyi bildiğim gibi nereli olduğumun da henüz farkında değilim.
Sahibinden yitik havza; rüyalar devşiririm. Dağılır mürekkebim beyaz örtüler üzerinde. Bir türlü bir araya gelemediğimi fark ederim.
Her ben dediğimde “Affola,” diyesim geliyor oysa.
Ben desem bile bu bambaşka bir ben oluyor. Azaplardan azabennâr seçiyorum. Nâr üzeri dört elif. İmlâları bozuyorum.
Zamanın hızı kesmez beni, dili acıtmaz, mesafesi durdurmaz. Elimi uzatsam, kendi kaderime dokunacağım.
Ben ki, hep özne oldum ömrümün cümlesinde, lâkin hiç eylem olamadım.
Kadrajında yer tutsam da kartonunda yerim olmadığını bildiğim fotoğraflarda bile gülümsedim objektife.
Bildim bilinmesi gerekeni. Ama yaşamaya sıra gelince adamakıllı tökezledim.
Eylemim yok, baştanbaşa teoriyim. Ama işte! Tepeden tırnağa yara olan da benim.
“Hiç yara almam,” sanırken aldığı yaralardan tanınan biriyim ben.
En şaşılacak yerde kurağa düşmesem adım çöl olmazdı.
Kimi taş gemi oldum cam ırmakların üzerinde yüzmeye kalkıştım; kimi cam ırmak oldum taş gemilerin bağrımda yüzmesine alıştım.
Şeyhimiz Galip bizden şanslıydı. Ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürürken hangi tarafın zararlı çıkacağını baştan biliyordu. Oysa biz, cam ırmağında taş gemi yüzdürürken sadece ırmağın değil geminin de incindiğiyle şaşkın kaldık.
Ben ki kırk yıldır tufanda dalga, illâ’da lâ, Kerbelâ’da belâyım.
Bahtı da tahtı da müjdeleyen Hüma değildim. Turnaydım, gölgem vardı.
Habbeyi kubbe eden, ha demeden hayran olan bir kalbin sahibiyim ben.
Bir şeyin içinde ya tam varım ya yok’um. Kıyısında kalamıyorum. Her şey kalbine hızla çarpan ama aynı hızla da geri çekilen. O ben’im işte.
Aceleciydim. Son bölümünden başladım elime tutuşturulan ilk kitabı okumaya.
Gözlerime kum doldu. Körebeyim. Emen benim, beni vuran el benim.
Ukde düğüm. Benim hâlim düğüm düğüm. Kördüğüm.
Ezelde ne yapmış olmalıyım? Neyin sözünü vermiş olmalıyım? Bilmiyorum ki.
Susuzluktan yandığımda içtiğim suyun bengisu, ölüm döşeğindeyken kapısına düştüğüm doktorun Lokman olmadığını öğrendiğimde dünyanın cennet olmadığını anladım. Çilenin içinden parladı bu bilgi. Çok da kullanışsızdı. Ama değdi.
Öyle yanlış kapılar çaldım, dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara öyle güzel hikâyeler anlattım ki. Helâl ü hoş edelim mi şimdi?
Gece geçtiğim yollara sabah olup da gündüz gözüyle baktığımda gördüm uçurumları. Cahilin cesareti. Şimdi sağa çektim bekliyorum.
Dönüp bir an bakıyorum geriye. Hayret, taş kesilmemişim.
Sadaka dağıtmaya alışkın kırk yıldır yanılmış Züleyha. Bu kez de elinde paslı bir ayna, geçmez iki akça.
Gafletin bir kefareti olsa katbekat ödeyebilirim. Ama yok.
Kendimi dağlara, taşlara, ağaçlara aşikâr ettim, şerh ettim, tekrar ettim, ezber ettim. Gün gelip ret, gün gelip inkâr ettim. Özge cemal bulamayıp, dönüp yine kendime nazarla muhabbet ettim.
Hâlâ içimde dar günlerimin kırkıncı odası hâlâ yüreğimde çatlamayan sabır taşı. Hayret! Tufan kopmuş çoktan ama boğulan olmadı.
Kocaman bir bulut geldi, üstümde durdu. Sesim geliyor, kendim görünmüyorum.
Yalandır anlaşılmaz olduğum; kalbim açık, dersim açık, yazım açık. Ama kim bir hikâye kahramanına dönüştürüldüğünde kendisini zahmetsiz tanıyabilir?
Benim işim hep güzellik değil, sadece gül alıp gül satmam, tahmin bile edemezsin. Yine de kendi özgeçmişimi yazabilecek en uygun kişi olduğum hususunda endişeliyim.
Bu gece çok ağlayacağım, bunu tarihler yazmayacak ama kâtipler yazacak. Tarihler yazmasın. Ben kendimin tanığıyım. Ama bana hangi lisanla sual edeceksiniz şimdi?
Bak şimdi, ben dünyanın hay u huyuna bir gönül huzuruyla hoşça tebessüm edebileceğim kadar ölümün bana yakıştığı yerdeyim. Gül devrim, lâle devrim geçti, şimdi nergis devrimdeyim.
Ben buraya bıçak sırtında yürüye yürüye, sehiv secdesinde bile yanıla yanıla, mahya kandillerinin şiddetli rüzgârda kopup düşeceğinden korka korka geldim.
Rüzgârdan kanatlarım vardı. Hiç korkmadım. Hiç tereddüt etmedim. Hiç titremedi elim. Oysa yüküm ağırdı.
En arandık odanın anahtarını elceğizimle attım denize. Kurumasın, huyumdu.
Elmasları daha parlasın diye düğün töreni geceye bırakılmış kraliyet gelini değildim ben. Ben bugüne düşe kalka, bata çıka, serapa kusur serapa hata, zor geldim.
Aman Allah’ım! Nerelerden geçmişim ben? Nasıl tırmanmışım? Nasıl düşmemişim? Nasıl dönmüşüm geri? Kapatmasın kimse gözlerimi ki göreyim.
Bildiklerim bir yana, kim bilir bilmeden nelerin yanından geçip gitmiştim.
Dünya beni hiç terk etmeyecek bir korku bırakmışken bu dağlara, keşke o dünyanın gelip geçiciliğine dair iki kelâm da ben edebilseydim.
Gelen geçti, yiten bitti. Son baharını göreceğimden endişe ettiğim sardunya bana, ben sardunyaya kaldık sonunda.
Geçtim içinden hayatın. Şimdi o koşsun arkamdan.

Noir, bir alıntı ekledi.
19 Ara 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yirmi yaşımdayken,
Ya Sartre gibi olurum
ya da hiçbir şey, diyordum.

Şimdi kırkımdayım.
Sartre gibi olamadım.
Kendim gibi oldum.

Tüm Ders Notları, Ferit EdgüTüm Ders Notları, Ferit Edgü
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
14 Eyl 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

LOJMAN

Lojmanda oturmak ayrı bir yaşam tarzı. Herkesin kocasının aynı işi yaptığı bir aileler topluluğu bu. Çalışmayan kadınlar için standart bir hayat: Sabah aynı saatte, hatta aynı dakikada evinden çıkan üniformalı kocalar, pencereden kocalarının servis araçlarına binişini seyreden kadınlar, öğleye kadar ev işleri, öğleden sonra kadın toplantıları… Bu toplantılar da çok ilginç olur aslında: Konu tabii ki, askerlik… Tayin var mı, yok mu, eski lojmanlardaki anılar, çekilen sıkıntılar, bolca da dedikodu.
Bunları anlatıyorum, ama sanıyorum ben pek uymadım bu hayata. Uyamadım. Bu yüzden başıma da gelmedik kalmadı. Her şeye rağmen, lojmanları tercih ettim ben. Hem biraz para biriktirebildik, hem de hiç yalnız kalmadım. En sıkıntılı günlerimde, sorunlarımı, aynı dili konuşan insanlara anlatma imkânını, o tek tip, gri boyalı, tüm balkonları askeri disiplin içinde mavi branda örtülü evlerde bulabildim.
Pek çok insan bilmez lojmanlardaki dostluğu. Çoğuna göre, “ekmek elden, su gölden”dir. Lojman denilince, ucuz kiralardan, kafeteryasında komik rakamlarla satılan bir bardak çaydan bahsedilir; “Ayy gerçekten, sizin lojmanlarda coca cola şu kadara mı?” ya da “Yakacak parası da vermiyorsunuz değil mi?” Aslında lojmanlardaki hayat, bu kadarından çok daha fazlasını hak ediyor. Ben ilk lojman maceramız sırasında çalışıyordum. Dolayısıyla lojman muhabbetlerine pek ortak olamadım, ama daha sonra taşındığımız lojmanda evde kalmaya karar verdim. Zaten çocuklar tüm vaktimi fazlasıyla alıyordu. Aydın’ın birliği de, evimize beş yüz metre mesafedeydi. Yıllarca yapamadığımız bir şeyi, öğle yemeklerini birlikte yiyebilme lüksünü kaçırmak istemedik. Ama bu da topu topu bir yıl kadar sürdü ve iki yıllığına Güneydoğu görevi çıktı. Yalnız kaldım. Selin’le Levent’i saymazsak tabii.
Yalnızlığa alışıktım aslında. Batıdayken, haftada en az bir gece nöbetçi olurdu Aydın. Tatbikatlar, denetlemeler, sabahlara kadar süren mesailer… Ama bu farklıydı. Kocam Güneydoğu’daydı. Apartmanımızda sadece benim ve Sevil’in kocası Güneydoğu’daydı. Sevil’ler karşı dairede otururlardı. Kısa sürede çok iyi arkadaş olmuştuk. O iki yıl da, bu arkadaşlığımızı perçinledi. Birbirimize çok destek olduk. Komşular da gün boyunca bizi yalnız bırakmamak için evimize doluşurlardı. Gündüz şen şakrak geçiverirdi de, akşamlar biraz zor gelirdi. Komşular, hissettirmemek için birer bahane uydurup, teker teker evlerinin yolunu tuttuklarında, Sevil’le birlikte servis otobüsünden inenleri seyretmeye başlardık.

İlk yıl çok eğlenmiştik. Yapmadığımız delilik kalmadı Sevil’le. Kimseye zararımız yoktu, ama kaç kez uyarı aldığımızı –daha doğrusu kocalarımızın aldığını– hatırlamıyorum. Sevil ve ben elebaşıydık. Askeri lojmanda kalıyorduk, ama kocalarımızın uyması gereken askeri disipline pek uyduğumuz söylenemezdi. Diğer yüksek rütbeli subayların eşlerinden de “azar” kokulu çok tavsiye aldık. En çok da kocalarımız nöbetçiyken ya da bir köşede kendi aralarında toplanıp konuşurlarken, bizim, kameriyede gitar çalan çocuklarla şarkı söylememize bozulurlardı. Olan askerciklere olurdu. “Yengehanım, saat bir oldu, komutanın kulağına giderse valla askerliğim bitmez” diye başlarlar, ama biz her seferinde ikna ederdik. Bir keresinde, bir Hıdrellez günü lojmanın tam ortasında, tüm çocuklarla birlikte kocaman bir ateş yakmıştık ve ancak itfaiye söndürebilmişti.

Bir de nöbetçi askerin bizi durdurduğu gece vardı. Aman Allahım ne korkmuştuk o gün? Aydın ve Sevil’in kocası, çocukları almış ve yatmaya gitmişlerdi. Harika bir ağustos gecesiydi. Sevil’le konuşa konuşa yürüyorduk. Bir ara fark etmedik, tel örgülerin yanına kadar gelmişiz. Oradaki nöbetçi de acemiymiş. Çocuk bizi tanımadı. “Dur!” diye haykırdı. Sevil’le ikimiz nasıl çığlık attıysak, asker de korkudan bağırmaya başladı. Tüfeğini bize doğrultup şakır-şukur bir şeyler yaptı. Ne kadar dil döktüysek de fayda etmedi. Telsizle nöbetçi subayını çağırdı: “Komitanim. Burda iki kari vardir. Tellerden içeri girmişler, ama ben yakalamişem.” Bir yandan gülüyoruz, bir yandan da ellerimiz havada korkudan titriyoruz. Askercik de bağırıyor: “Gülmeyin la! Ne güliyseniz?” Beş dakika sonra diğer nöbetçiler ve komutanları geldi. Biz, kahkahalarımız arasında çocuğun bir suçu olmadığını anlatmaya çalışsak da, ilk tokada engel olamadık. O an içimin “cız” ettiğini hatırlıyorum. Biz oradan uzaklaşırken, askercik hâlâ komutanını ikna etmeye çalışıyordu:
– Komutanim, karilere parolayi sormişem ama onlar hep gülmişler.

Aslında askerlik ne kadar da ciddi bir meslek? Biz ise; yani Sevil ve ben, bu ciddiyetten çok uzaklardaydık. Bu mesleğin komik taraflarına bayılıyorduk. Tam anlamıyla birbirimizi tamamlıyorduk. Mesela, çarşamba günleri lojmanda oturan askerlerin eş ve çocuklarının havuzdan yararlanmaları için servis aracı tahsis edilmişti. Tam bir kadınlar matinesiydi. Daha doğrusu sonradan öyle oldu. Askeri servis araçlarında oturma sırası vardı. En yüksek rütbeli askerin eşi en öne otururdu. Tabii ki bize de arka sıralar düşerdi. Sabah çoluk çocuk otobüse binerken, Sevil en önde oturan Hatice Ablaya –en yüksek rütbeli komutanımızın eşi– “Komutanım günaydın!” diye bağırır ve sert bir selam çakardı. Tüm yolculuk boyunca da kahkahalar arasında bu astlık-üstlük sohbeti sürerdi. İlk günler gayet sessiz sakin yapılan bu kısa yolculuklar, sonraları bir eğlenceye dönmüştü. Şarkıların, fıkraların ardı arkası gelmezdi…. Taşkınlık yaptığımızı kesinlikle kabul etmiyorum. Ama onlar öyle düşünmediler ve havuz zevkinden de mahrum kaldık.

Her şeye rağmen biz halimizden çok memnunduk. Çünkü kocalarımız yanımızdaydı. Ama ikisi de, bir hafta arayla Güneydoğuya gittiler. O iki yıl boyunca biraz durulduk. Kendim için hiçbir şey yapamadım. İlk yıl deliler gibi kitap okurken, önce bunu bıraktım. Sevil de çiçeklerini boş verdi. Sadece çocuklarımla ilgilendim. Bir de Sevil’le oturduk. Öylece otururduk. Çocuklar uyuyunca da, koltuklarımızla bütünleşerek pencerenin önünde sabahlardık. Kendi kendimize eziyet ettiğimizin farkında olmamıza rağmen, buna engel olamazdık. İlk zamanlar biraz gözyaşı döktük, ama sonraları buna da alıştık ve öylece oturup saatlerce yıldızları seyretmekten garip bir de zevk almaya başladık. Konuşacak konumuz bitmezdi bir türlü. Birbirimizin iç dünyalarını deşmeye bayılırdık. Korkularımızı, tutkularımızı, zaaflarımızı anlattık birbirimize. Yılbaşı gecelerini, bayramları hep yalnız başımıza, Sevil’le ve çocuklarla geçirdik.
Ne iyi arkadaştı Sevil… Zavallı, iki yıl boyunca benim canavarların kahrını o da çekti. Hastalıklarında başlarında hep o bekledi. Özellikle Levent’le çok iyi anlaştılar. Levent, benden çok onunla konuşurdu. Okuldaki beğendiği kızı Sevil’den öğrenirdim. Aydın’ın evde olmayışının acısını benden çıkarıyordu sanırım. Selin bana daha kolay açılırdı ama Levent’in üzerinde Sevil’in etkisi büyüktü.
Sevil’in kocasıyla Aydın aynı birlikte değildiler, ancak Güneydoğu’daki karakolları yakındı. Birbirleriyle telsizle konuşabiliyorlardı. Sevil’ler yeni evliydi. Bizim yaşadıklarımızın başındaydılar daha. Bu yüzden, onu sakinleştirmek de bana düşmüştü. Sürekli yalan söylerdim. Kocası operasyondayken, “Aydın aradı, seninkiyle görüşmüş. Selam söylemiş” derdim. Aslında kimse aramamış olurdu. O iki yıl boyunca Aydın’a da çok yalan söyledim. Evde ne olup bittiğini hiçbir zaman bilmedi. Parasız kaldığımızı, Levent’in okulda ölesiye dayak yediğini, Selin’in kırk bir derece ateşini duymadı hiç.

Kızcağız önce kocasının telefon etmemesine takmıştı. İkna edemiyordum. “Nasıl olur, bir telefonları dahi olmadığına inanmıyorum. Bir şeyler var” derdi. Günlerce dağ başında, battaniyelere sarılarak, pusuda beklediklerini de söyleyemezdim. Bir keresinde, “Başka bir kadın var herhalde” diye abartınca, her şeyi anlatmak zorunda kaldım. Pek işe yaramadı, ama başka çarem yoktu. Bu uzun gecelerimizde, gizli gizli beslediğimiz küçük köpeğimiz Can Can da bize eşlik ederdi. Lojmanlarda hayvan beslemek yasaktı, ama Aydın bir gün Can Can’ı karşısına alıp “Bak oğlum, eğer havlarsan, seni sokağa atmak zorunda kalacağım. Sesini kesersen ölene kadar yanımdasın” dedi. Zavallı hayvan, o günden sonra bir daha da havlamadı. Komşulardan da kimse bizi şikâyet etmedi. Hayvancığın sesi soluğu çıkmazdı, ama onu en çok heyecanlandıran şey telefonlar olurdu. Telefon çalmaya başlayınca inleyip dururdu. Bir seferinde, Aydın’la telefonla konuşurken ahizeyi Can Can’a uzatmıştım. Aydın “Nasılsın oğluuum?” diye seslenince, ahizeyi yalamaya başlamış, o günden sonra her telefon çalışında Aydın’ın aradığını sanmaya başlamıştı.

Sevil’lerin çocuğu yoktu. Bu yüzden çoğunlukla bizim evde olurduk. Telefonun kablosunu bizim eve kadar uzatır, sonra pencerenin önündeki yerimizi alırdık. Bağıra çağıra nöbete giden, şakalaşan, küfreden askerleri seyrederdik. Lojmanın önünden geçen yolda, arabasıyla delicesine sürat yapan sarhoşlara bakardık. Odanın tavanına vuran far ışıklarının yavaş yavaş kayboluşlarını izlerdik.
İzinler ise ayrı bir sorun olurdu. Çocuklarıma babalarının ne izne geleceği günü, ne de göreve gideceği günü söylemedim. Bu yüzden, özellikle Levent’in, benden nefret ettiğini biliyordum. Çünkü, lojman çocuklarının arasında bir gelenek vardı. Babası Güneydoğudan dönecek olan çocuk, diğerlerinin arasında o haftanın ilgi odağı olurdu. Babanın geleceği saatte, –gece yarısı bile olsa– tüm çocuklar nizamiyenin kapısında beklemeye başlarlardı. Orada babaların kahramanlıkları anlatılırdı.
– Olum, benim babam, bir keresinde sekiz teröristin ortasında kalmış.
– Benimkinin de mermisi bitmiş. Sonra sürüne sürüne ölü bi teröristin üzerindeki mermileri almış. Ööle ateş etmiş.
– Kaç gün kalacakmış burda?
– Ne bileyim ben, bir hafta falan herhalde.
– Bişey getiriyo mu?
– Telefonda söyledi, komando bıçağı getiriyomuş.
Ben bu düzeni Levent için yıkıyordum. Çünkü, oğlumun da, birçoğu gibi gece yarılarına kadar nizamiyede babasını bekleyip, iznin iptal olduğunu öğrendikten sonra hayal kırıklığı içinde evine dönmesine razı olamıyordum. Ben böyle şoklara alışıktım, ama onlar kaldıramıyorlardı.

Bu izin günlerinde ne Aydın bize alışabilirdi, ne de biz ona. Tam “her şey yoluna girdi” derken, çekip giderdi. Hiç unutmuyorum bir gece Selin, Aydın’ın elinden tutup yatak odasına götürmüştü: “Gel bakalım seninle konuşacaklarım var.” İkimiz de henüz beş yaşındaki bu küçük kız çocuğunun sorularını dinlemeye başladık: “Sen böyle nerelere gidiyorsun? Sen asker misin, yoksa komutan mı? Komutansan, emir ver sen gitme, başkası gitsin. Yoksa sen bizi kandırıyor musun? Biz burada hep yalnız kalıyoruz. Okuldaki tüm çocukların babaları var. Ama sen niye yoksun?”
Aydın’ın gözlerinden süzülen birkaç damla yaşı göremedi Selin. Uyuyup kaldı.
Çocuklar… Babaları işe gidince sokağa fırlayan arsız lojman çocukları. Ellerinde oyuncak tabancaları, birbirine ateş eden asker çocukları… Babadan uzak büyüdükleri için, onları dizginlemekte zorlanan asker eşlerinin yaramaz çocukları… Bir akşam, bizim lojmanların erkek çocukları evimizin önündeki parka doluşmuşlardı. On yaşlarında üç-dört çocuk, Levent’in bisikletinin üzerine eğilmiş, bağıra çağıra konuşuyorlardı. Bir yandan yemek yapıyor, bir yandan da mutfak penceresinden onları izliyordum. Bir ara sessizlik oldu. Levent, önce ana-avrat küfretti ve ardından beni hıçkırıklara boğdu: “Ulan bir babamız da yok ki, şu bisikletimizi tamir etsin.”
Elimdeki tabak düşüverdi. Pencereden dışarı baktım. O sırada servisten inen ve bu isyanı duyan subaylardan biri üniformasıyla çocukların arasına daldı ve yerdeki bisikleti onarmaya başladı. Mutfağın ortasına çöküverdim. Saatlerce ağladım. Ve dışarıdan bana ulaşan konuşmaları dinledim:
– Koçum niye öyle diyorsun? Senin baban görevde değil mi?
– İyi de amca, kaç ay oldu gelmedi ya. Bu bisikleti kim tamir edecek şimdi?
– Ben yaparım aslanım. Ne oldu buna?
– Bırak amca ya. Babam gelince….
– Lan, yapsın işte. Bıraksana.
– Amca, benim babam da Şırnak’ta, benimkinin de selesi oynuyo, yapabilir misin?
– Yaparım tabii.
– Amca sen nerde oturuyon?
– Senin de çocuğun var mı?
– Amca sen de Apo’cularla savaştın mı?
O subay, tam iki saat, hava iyice kararana dek, o çocukların her sorduğu soruyu yanıtladı, her istediklerini yaptı. Aydın gittikten sonra, ilk kez o gün, kızım teselli etti beni. Birlikte önce ağladık, sonra sarmaş dolaş koltukta uyuyakaldık. Gece yarısı ikisini de yataklarına yatırdığımda, Levent babasını sayıklıyordu. Genelde babasızlıklarını hissettirmemeye çalıştım, ama bazen de beceremedim. Bisiklet olayının ertesi günü de bunun ıstırabını yaşadım.
O cumartesi sabahı Selin kalkar kalkmaz yanıma geldi ve “Abim nerde?” diye sordu. Doğru odasına koştum. Yoktu. Sürekli dağınık duran odasını toplamış, yatağını yapmıştı. Ayaklarım titreye titreye mutfağa gittim. Banyo, tuvalet, yatak odası… “Belki karşıdadır” diye Sevil’in kapısını çaldım. Hiçbir yerde yoktu. Yarım saat içinde tüm lojmanları ayağa kaldırdım. Tüm nöbetçi askerler, komşular, arkadaşlarım… Yer yarılmış, içine girmişti. Dehşete düşmüştüm. Aydın’ın haberi olacak diye de ödüm kopuyordu. Öğleye doğru sinir krizi gelince, hastaneye kaldırdılar, sakinleştirici yaptılar. Ama bir saat içinde çıktım. Tekrar aramaya başladım. Kömürlükler, depolar, komşuların evleri, asansör boşlukları… Akşama doğru baygın halde yatarken eve bir telefon geldi: “Aydın Yüzbaşının evi mi efendim? Levent diye bir oğlunuz var mı?”
Sabah biz uyurken sessizce evden çıkmış. Yanına ordunun verdiği sağlık fişini almış ve yakındaki havaalanına gitmiş. Nöbetçi askerlerin hepsini “Benim babam helikopter pilotu, beni bekliyor” diyerek kandırmış. İnanmayanlara da sağlık fişini göstermiş. Tüm nöbetçileri atlattıktan sonra, piste gitmiş. Bir helikopterin içine girmiş ve kalkmasını beklemeye başlamış. Orada uyuyup kalmış. Akşama doğru da uçuş kulesine çıkıp “Benim babam Hakkâri’de. Dün gece beni yanına çağırdı. Onun haberi var. Beni ilk helikopterle yanına göndereceksiniz” demiş.
Bazen çocukları çok kıskandığımı hissediyorum. Ben kocamı özlediğimi söyleyemem, ya da söylememeliyim. Onun hayatı için endişelendiğimi kimseye belli etmemeliyim. Sürekli taş gibi dimdik durmalıyım ki, etrafımdaki herkes benim yüzüme karşı ya da arkamdan: “Ne dirayetli kadın, helal olsun!” demeli. Sonra, Aydın’ın komutanları beni takdir etmeli ki, onun siciline kötü şeyler yazmasınlar. Aydın ise hiçbir zaman iyi sicil, ya da puan peşinde olmadı. Onun tek derdi, tamamı çekilen ve bir türlü yenilenemeyen ayak tırnaklarıydı. Yıllarca, ayaklarına uygun bir postal bulamadık.
O iki yıl boyunca bu ve buna benzer yükleri taşıdım omuzlarımda, Aydın’a hissettirmemeye çalışarak. Çoğu zaman başardım, ama bazen de mümkün olmadı. 23 Nisandı. Tarihi çok iyi hatırlıyorum, çünkü Selin’in okulda müsameresi vardı. Özene bezene elbiselerini hazırladık. “Saçımı da yaptıralım” diye tutturunca, sabahın köründe doğruca lojman kuaförünün yolunu tuttuk. Nasıl bir saç istediğimizi güzel güzel anlattık. Asker abisiyle, sohbet ede ede başlayan ilk kuaför tecrübemiz neredeyse bitmek üzeydi. Bir ara kapı açıldı, biri başını içeri uzattı ve askeri yanına çağırdı. Biz öylece beklemeye başladık. Asker geri döndüğünde yüzü kıpkırmızıydı: “Efendim, Hanımefendi geldiler. Acelesi varmış. Saçını yaptıracakmış. Onu araya almak zorundayız” dedi.
Sonra olan oldu. Kadının “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye bağırışlarını duymadım bile. Hangi komutanın karısı olduğu umurumda bile değildi. Beni ilgilendiren tek şey, hayatında ilk kez kuaföre gelen kızımın güle oynaya saçının yapılmasıydı. Ama olmadı. Heyecanla hazırlanılan bir 23 Nisan gününde, küçücük bir kızın hayalleri altüst oldu. Aydın’ı da, ta Hakkâri’den bulup uyardılar: “Karına sahip ol” dediler.
Her ne kadar dışarıdan bakıldığında, kapısında nöbetçileri ile bir yarı açık cezaevini andırsa da, lojmanları sevdim ben. Ama eğer o gün, o iki dakikayı yaşayacağımı daha önceden kestirebilseydim, lojmandan hemen çıkardım.
Yine sabahlamıştık. Çocukları okula gönderdikten sonra mutfağı topluyordum. Sevil duş aldıktan sonra tekrar gelecekti. Garip bir huzur vardı içimde. Kendi kendime gülümsüyordum. Bir ara gayri ihtiyari mutfağın penceresinden dışarı baktım. Lojmanın nizamiyesinde bir askeri araç belirdi. Önce dikkate almadım, işime döndüm. Onlarca araç girer çıkardı nizamiyeden. Ama sonra birden aracı izlemeye başladım. Siyah bir renault ve hemen arkasından bir ambulans. Kapıdaki nöbetçi askere bir şeyler söylediler. İki araç bizim binanın olduğu yere doğru ilerlemeye başladı.
Dizlerimin titrediğini hissediyordum. Önüme döndüm, ellerimi yıkadım. Kulağım dışarıda, araçların sesini takip ediyordum. “Allahım ne olur kavşaktan dönsünler” diye dua ediyordum. Eğer o kavşaktan bizim apartmana doğru sapmazlarsa, kötü haberi başka birinin eşine vereceklerdi. Zangır zangır titriyordum. Dışarı bakamıyordum. Sesleri iyi duyabilmek için raftaki radyoyu kapattım. “Hayır, bana gelmiyorlar” diye de kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Ama araçların bizim binanın parkına doğru yöneldiklerini duydum. Tekerleklerin betonda çıkardıkları sesler kulaklarımda çınlıyordu. Kapılar açıldı. Bir koşuşturmaca oldu. Bilinçsizce kapıya kadar sürüklendim. Bir şeyler olduğunu sezinleyen Can Can da kapının önünde durmuş bana bakıyordu. Ellerimi yüzüme kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Konuşmalar binanın içinde yayılıyordu:
– Komutanım, asansör çalışmıyor galiba.
– Tamam yürüyerek çıkalım? Kaçıncı kat?
– 3. kat komutanım.
– Doktor nerde?
– Burdayım komutanım.
– Kaç numara?
– ….numara komutanım.
Tüm vücudum sıtma nöbetine girmiş gibi titriyordu. Kaç numaraya geldiklerini söyleyen askeri duyamamıştım. Eminim binadaki herkes durumun farkındaydı. Ufacık bir çıt duyulduğunda, merdivene çıkan kadınlardan kimse yoktu ortalıkta. “Allahım ne olur bizim zili çalmasınlar. İnşallah karşı kapıyı çalarlar.” diye kendi kendime fısıldıyordum. Sonra birden, benim kapım çalınırsa açmamaya karar verdim. Açmayacaktım kapıyı. O haberi almayacaktım. Hiçbir zaman bana o haberi bildiremeyeceklerdi.
Mokasen ayakkabıların, merdivenlerde bıraktığı seslere daha fazla kulak kabarttım. Sesler gittikçe yaklaştı. İçlerinden birisi koşmaya başladı. Ayak sesi bizim kapının önünde durdu. Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Elimi ağzıma kapatmış nefes almıyordum. Saklanıyordum. Can Can sessiz sessiz inlemeye başlamıştı.
– Komutanım, numara yazmıyor kapılarda.
– Oğlum, niye öğrenmeden getirdiniz bizi? Hangisi?
– Komutanım, hemen soralım.
Komutanın “Dur, yapma!” demesine fırsat vermeden, içlerinden biri karşı kapının ziline dokundu. Dokunmasıyla birlikte içeriden çığlıklar yükselmeye başladı. Sevil de kapının arkasında, benim gibi bekliyordu. Kapı açıldı ve içeri doluştular. İlk çığlıkla birlikte tüm apartman da koridora çıktı. Koşuşturmaca sürerken, ben ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bağırışlar, çağırışlar… İtişip kakışmalar… Bense kapının arkasında yere diz çökmüş, Allah’a şükrediyordum. Ellerimi, titreye titreye ağzımdan çektim. Derin bir nefes aldım. İki yıl sonra Can Can’ın sesini duydum. Yırtınırcasına havlıyordu. Yavaşça ayağa kalktım, kapıdaki delikten karşıya baktım.
Aydın’a bir şey olmadığı için seviniyordum. Ama karşıda gördüğüm manzara beni darmadağın etti. Büyük bir suçluluk duygusuyla irkildim. Duygularımı bastıramıyordum bir türlü. Zaten gerek de kalmadı. Bir iki dakika içinde hata yaptıklarını, yanlış eve geldiklerini anladılar. Onca gürültünün içinde, her şeyi duymuştum. Ama bilincimi yitirmiştim.
Sonra… Sonra, benim kapımı defalarca çalmışlar. Can Can ortalığı birbirine katmış. Kapıyı kırmışlar. Beni hastaneye kaldırmışlar. Levent’le Selin’i de okuldan almışlar. Onlara da dayıları söylemiş.
Cenazeden sonra Sevil’le çok sık görüşemedik, eskisi gibi de olamadık. Bunu beklemiyordum zaten. İkimiz de neler hissettiğimizi çok iyi biliyorduk. Birbirimizden uzaktık, ama o beni, ben de onu anlıyordum.
“Lojmanda yaşamak iyi güzel de, keşke o iki yıl dışarıda kalsaydım” diyorum bazen. Belki de çocuklarımı da alıp annemlere gitmeliydim. Keşke onları dinleseydim. Eğer lojmanda olmasaydım, o iki dakikayı yaşamayacaktım. Bencillik işte. Aydın’ım gitmiş, ben hâlâ “Niye o iki dakikayı yaşadım?” diye hayıflanıyorum.

Güneydoğudan Öyküler, Hakan Evrensel (http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-2/)Güneydoğudan Öyküler, Hakan Evrensel (http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-2/)