• 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah
  • %55 (480/888)
    ·Puan vermedi
    Uzun zamandır inceleme yazmamış olmanın acemiliğini çekiyorum şu an. Yazım, anlatım, ifade zorluğu ya da yanlışlığı yaparsam affola :)

    Öncelikle aslında Mesnevî incelemesi yazmayı düşünmüyordum ama en azından esere ya da düşünce tarzına bakış açımı ufak da olsa ifade etme ve farklı bir bakışla belki de biraz eleştirel yaklaşma ihtiyacı hissettim. Ve özellikle belirtmem gerekir ki bu incelemede kişilere ya da fikirlere karşı saygısızlık içeren herhangi bir itham amacım değildir! Çünkü Anadolu'yu geçtim dünyaya mal olmuş kişi ya da fikirlerin sağladığı kült, değişmez, sarsılmaz ve belki biraz da körü körüne olacak ama sevgi mevcudiyetini gözardı etmem uygun düşmez.

    Beni bilenler Konyalı olduğumu da bilir. Mesnevi okumuş olmam geç kalınmış bir eylem gibi görünebilir aslında fakat ilgimin olmadığı daha doğrusu dinime dair olan esas kitabımı anlayıp uygulamak ihtiyacı dışında "göya" bu amaçla yazılan kitaplara karşı sempatimin olmamasından kaynaklı bir durumdu bu. Şayet şu an okumuş olmam da olaya çok farklı bir yaklaşım sergileyen bir blog yazısından etkilenmiş olmam. Tabi ki öncesinde 1k'da görmüş olduğum bir iletide, Mevlana'yla ilgili verilen bir bilgi hakkında hiçbir fikrimin olmayışı da etkili oldu desek yeridir.

    Dileyen okuyabilir diye linki de şuracığa bırakıyorum, ifadeler belki çok ağır ithamlar içerdiği için sonuna kadar okumak istemeyebilirsiniz ama ciddi bağlantılı bir araştırma dizisi olmuş "bence!":

    1. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ardan-tek-dunya.html

    2. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ek-dunya_11.html?m=1

    Öncelikle kitap incelemesi adı altında belirtmek isterim ki aslında her zaman için aklıma takılan ve çok da bir anlam yükleyemediğim, İslâm dini çatısı altında kollara ayrılan mezhep, fikir ya da ilim -adına ne denirse- işte onlara dair bende bulunan mesafenin başında geliyor tasavvuf. Belki de o yüzden Mevlana hakkında merak ve bilgi sahibi değilim ya da yaşadığım şehrin simgesi olmasına rağmen içimde bir sempati oluşamıyor.

    Tevafuk blog yazısından sonra elime aldığım Cemil Meriç 'in Işık Doğudan Gelir kitabı bana tasavvufun doğuşu hakkında detaylı bilgileri açıkça sundu. Velhasıl alıntılarla durumu izah edebilirim umarım:

    1. #57218233
    2. #57218273
    3. #57218864
    4. #57220248
    5. #57220355
    6. #57221575
    7. #57221679
    8. #57222400 !!!
    9. #57223308 !!!
    10. #57226032
    11. #57226140
    12. #57228300
    13. #57285884
    14. #57283164
    15. #57282377
    16. #57281565
    17. #57235407

    Ve daha nicesi...
    İşte bugün evrensel olarak dünyanın her yerinde bilinen, saygı duyulan, ilgi gösterilen bir yaklaşım olan tasavvufun gördüğü bu saygı kadar İslâm saygı görmemiştir! Çok ilginç değil mi? Şimdi kim diyebilir ki İslâm'ı ortadan kaldırmayı heves edinen bu dünyanın, evrensel sevgi! yayıcı tasavvufa olan bu ilgisi masumdur diye? Çünkü temelde İslâm zaten başlı başına bir sevgi merkezidir ve İslâm dinini Allah bize gönderdiğinde yanında mezhepler, tasavvuf ya da fikirlerle göndermemiştir. Kendi bütünlüğü içinde ne bozulmuş ne de insanlar tarafından tahrip edilmiştir. Buda demek oluyor ki İslâm dışında alternatiflere gerek yoktur, tek yapmamız gereken İslâm'ı, Kur-an'ı Kerim'i doğru anlamak ve yaşamak olmalıdır "fikrimce".

    1. #57286661
    2. #57277808


    Tasavvufa dair bu yazılar da ilginizi çekebilir. Umarım vakit ayırıp okuyabilirsiniz. Doğru bildiğimiz yanlışlarla yaşadığımız şu dünyada biraz olsun düşünmeye, sorgulamaya ve biraz da eleştirmeye ihtiyacımız var çünkü.

    1. http://kalemder.org.tr/...-verdigi-zararlar-i/

    2. http://kalemder.org.tr/...verdigi-zararlar-ii/

    Girişi tasavvufla yaptığımıza göre şimdi de Mesnevi konusuna değinebiliriz. Bize genelde içinde fabl örnekleri bulunan ve Kur-an ayetleri, hadislerle hikayelere temel oluşturulan bir eser olarak bilgisi verilen bu kitap, giriş kısmından itibaren aslında ne amaçla yazıldığını ortaya koyuyor.

    https://i.hizliresim.com/NLMGlO.jpg

    Velhasıl içinde de sıkça karşınıza çıkacak olan konular ruh, nefis, kadın, oğlancılık, şeyh ve evliyaların insan olma vasfından ziyade daha üst bir konumda bulunması ve bunlara dair hikayeler yer alıyor. Buna dair bir kaç görseli de şuraya bırakıyorum:


    https://i.hizliresim.com/AOBG1v.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQ4BDv.jpg
    https://i.hizliresim.com/qA7yvZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGmb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5GnX3.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGZb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5Gn53.jpg
    https://i.hizliresim.com/00OrrL.jpg
    https://i.hizliresim.com/p5r22n.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rgd8vR.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQn5Qr.jpg
    https://i.hizliresim.com/yGBAYj.jpg
    https://i.hizliresim.com/LvBgBz.jpg
    https://i.hizliresim.com/AO971B.jpg
    https://i.hizliresim.com/7BlgZr.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQMj6k.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQkaJr.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z58dGZ.jpg

    Ha tabiki tamamı bunlardan oluşmuyor. İçinde öğüt veren, ders çıkartılması gereken, kibre dair, dürüstlüğe dair ya da insanlara karşı saygıya dair, edebe dair bir çok hikaye yer alıyor. Ahlâk kurallarının hayatımızdaki önemine özellikle değinerek, insanların bencillik, kibir ve diğer kötü edinimlerden uğradığı zararları güzel ifade ediyor. Ama öyle gözlerinizi kocaman yapacak, sizi hayretler içinde bırakıp "vay be ne hikaye ama" dedirtecek türden şeyler değil. Sevdiğim ve "amin" dediğim çok güzel dualar da mevcut. Bunlardan bahsetmemek esere haksızlık olurdu.

    Bir de Mevlana'nın ajan olma konusu var ki sormayın gitsin. Ben bunca yalan yanlış inanışların bize temiz bir şey! gibi servis edilmesinden sonra, yapılan bu iddialara da karşı duracak değilim. Niyetine dair kesin bir yargıda bulunmak adaletsizlik olur fakat o baskınlar döneminde uzlaşmacı bir tavır takınması hem toplum içindeki fıtratına uygunluk gösteriyor hem de döneme dair araştırma yapanları bu konuda ortak kanıya ulaştırıyor. Konu hakkında yeterli bilgiye sahip değilim o yüzden yargıda bulunmak bana düşmez fakat buna dair kaynakları okuduktan sonra yeniden gündeme getiririm. İlgilenenler için yazılan bir kaç yazıyı da şuracığa bırakıyorum:

    http://m.radikal.com.tr/...ildiklerimiz-1166260

    http://www.haber7.com/...gollarin-ajani-miydi

    Çok fazla alıntı ve linklerle dolu bir yazı oldu ama fikirlerimi destekler nitelikte olan bu paylaşımları yapmazsam olmazdı. Kitap incelemesinden ziyade var olan bir fikrin eleştirisi gibi olsa da, kitabın fikirden doğduğunu düşünürsek aslında konunun temeline inmiş olduk. Tasavvuf, sufilik, sema, risaleler, mesnevi, ruh, nefis, aşk! birbirinden ayrı düşünülemeyecek şekilde bir bütün oluşturmuş. Ama var olan tek gerçek İslâm dini kendince tamam olan bir dindir, Kur-an'ı Kerim hiçbir şekilde değiştirilmemiş olan kitabıdır ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu dinin bizlere ileticisi olarak gönderilen peygamberidir. Bunlar dışında hiçbir şeye ihtiyacımız da yoktur. Yeter ki biz sadece ona yönelelim. Doğru şekilde öğrenip, anlayıp, hayatımıza uygulayalım. Bu süreç benim için yeni başlangıçlar yapmama da vesile olur umarım. Dil eğitime bu zamana kadar çok önem vermesem de Arapça öğrenip en azından okuduğumu anlama kabiliyeti kazanmak, ölmeden önce yapılacaklar listemde ilk sırayı aldı. Bu sayede Kitabımı kendilerince anlatmaya çalışan başka "aracılara" ihtiyaç duymadan!, sadece onu okuyarak anlamayı ve hayatıma uygulamayı gönülden diliyorum.

    Ben yine Mevlana'dan kitap okurum. Benim huyumdur bir insanı sevsem de sevmesem de, fikrini savunsam da savunmasam da okurum. En azından kendimce yorum yapabileceğim bir donanıma sahip olmayı isterim.

    Umarım yanlış ifadelerde bulunmamışımdır ve umarım sıkılmadan sonuna kadar okumuşsunuzdur :) Yapı olarak biz sevdiğimiz değerlere toz kondurmayız ve eleştirelim derken de yerin dibine sokarız. Tekrar belirtiyorum ifadelerimde var olan fikir ya da kişileri aşağılamak gibi bir derdim olmadı hiç. Kitaba dair içinde yer alan fikirlerin bendeki yansımasını ifade etmeye çalıştım sadece... keyifli okumalar herkese :)
  • 668 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Edip Cansever ile ilk tanışmam 12 yaşlarıma denk gelir. Abimin kitaplığından alıp okumuştum fakat hiç beğenmemiştim. Verdiğim tepki ise tam olarak şuydu:"Hem kötü yazıyor hem de iki cilt yazıyor" kendimce sinirlendiğimi çok iyi hatırlıyorum. Madem kötü yazıyorsun neden bu kadar çok şiir yazıyorsun..!
    Yıllar sonra youtube'de bir şiiri ile karşılaştım şiire resmen vurulmuştum. O şiir "Saate Bakmak" şiiriydi. Daha sonra abime koştum ve kitaplarını tekrardan okumaya başladım. Daha sonra ise hiç elimden düşmedi bu kitap. Yıllar önce çocuk aklımla anlayamadığım Edip Cansever adeta gönlümü fethetmişti. Ben Edip Cansever'i anlayamadığım için sevememiştim.
    Edip Cansever'in o zorlu dilini çözebilen bu kitaptan çok büyük zevkler duyacaktır. Bu kitap ile beraber zaman zaman çıkmaz sokaklara gireceksiniz, otellere ve yalnızlığa davet edileceksiniz, alkolün verdiği ayazda üşüyeceksiniz ve bir çok şeyi düşüneceksiniz.
    İlk kitapı olan İkindi Üstü kitabı ile başlayan bu kitap ile usta şairin gittikçe nasıl yontulduğuna, ustalaştığına da tanıklık edeceksiniz.
    Keşke çok daha kalın kalın ciltlerde şiirler bıraksaymış bize :)) Sonrası Kalır 1 Edip Cansever
  • Bugün 1k’daki 1. Senem ve muhtemelen 1000 Takipçi sayıma ulaşıcam.😊 Kendimce Ufak bir çekiliş yapmak niyetim.. Ali Lidar , Tarık Tufan ‘dan seçeceğiniz herhangi bir kitabı yorum olarak yazmanız yeterli.. 3 kişiye ve 1000. Takipçime hediye etmek istiyorum.🙏🏻
    Çekiliş sonuçları 21.01.2020’de Bu ileti de Paylaşılacaktır..🙏🏻

    Kitaplar: Ali Lidar :

    Yolun Başı
    Alengirli Şiirler
    Tesirsiz Parçalar
    Aslında Herkes Haklı
    Z Raporu
    Büyük Kederler Küçük Öyküler

    Tarık Tufan :

    Şanzelize Düğün Salonu
    Bir Adam Girdi Şehre Koşarak
    Düşerken
    Ve Sen Kuş Olur Gidersin
    Beni Onlara Verme
    Kekeme Çocuklar Korosu Bol şans..😊🙏🏻
  • Arkadaşlar zamanımızın en değerli düşünürlerinden (filozof da denir, dil bilimci de) hocamız Ş. Teoman Duralı'nın kitaplarını okuma etkinliği düzenleme niyeti hasıl oldu. Nereden mi esti? Sayın Oldi'nin Duralı hocanın bir kitabına yaptığı incelemedeki bir cümlesi bende bir takım duyguları hareketlendirdi;

    "Kitap hakkında hiç bir inceleme yapılmadığı için yapma gereği duydum."

    Evet, tarih boyunca nice şairler, yazarlar, düşünürler hatta ressamlar kendi zamanlarında yoklara oynamıştır. Elbette taraftar toplamak olmadı onların niyetleri. Sadece kendi seslerinin duyulduğunun emaresini görmek istediler. Etrafları o kadar boş kalanı oldu ki bir akis dahi duyamadılar. Halbuki tek istekleri seslerine ses duymaktı. Boşa konuşmadıklarını bilmek.

    Ehlince zamanımızın en önemli isimleri sayılsa ismi muhakkak en başlarda zikredileceklerden olan Duralı hocanın kitaplarını okumak biz kitapseverler için elzem dense sezadır. Hem böylelikle, haddimiz değil ya, birkaç kelam da olsa kitaplarına inceleme niyetine yorumda bulunuruz da sitede kendisini bilmeyenleri haberdar etmiş oluruz.

    Türkçe'yi son derece ustaca kullanır kendisi. Sözüdür; "Bu memlekette bu dili en iyi bilen bir veya iki kişiden biriyim." Buna rağmen değindiği konuların ağırlığından ötürü okuması zaman alabilir. Olsun, anlamak için çaba sarf etmedikten sonra ne diye okuyalım ki!

    Aklımdaki liste şöyle;

    1) Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergah, 206sy
    2) Çağdaş Küresel Medeniyet & Anlamı-Gelişi-Konumu, Dergah, 248sy
    3) Felsefe Bilimin Odağında Metafizik, Şule, 213sy
    4) Sorun Nedir?, Dergah, 432sy
    5) Aklın Anatomisi & Salt Aklın Eleştirisinin Teşhiri, Dergah, 260sy
    6) Felsefe-Bilim Nedir?, Dergah, 208sy
    7) Felsefe-Bilimin Doğuşu & Aristoteles’te Canlılar ve Bilim Sorunu, Dergah, 224sy
    8) Hayatın Anatomisi & Canlılar Bilimi Felsefesi – Evrim ve Ötesi, Dergah, 676sy

    Daha önceden okuduklarınız varsa yahut bulamadığınız olur diye şu kitap şu ayda okunacak diye bir şey yazmıyorum. Sadece kendimce bu sıralamada okumayı daha münasip gördüm.

    Amaç şu: Tüm bu kitaplar bu sene bitecek. Zor mu? Elbette. Ama denemeye değer. Emin olun birkaç kitap bitirdiğimizde bile başladığımız noktaya baktığımızda epey bir mesafe katettiğimizi göreceğiz.

    Hiç olmadı en az bir kitabını okuyup incelemede bulunalım. Şaban Teoman hocanın sesini sessiz koymayalım.

    Katılacaklar el kaldırsın.

    ***

    Harika bir söyleşi de şurada dursun;

    https://www.youtube.com/watch?v=lJcyPrZ7fiU

    ***

    erhan
    emre ت.
    Oldi
    Bilal
    Fâtih
    Büşra nur
    Zehranur Şeker
    Hafsa Acar
  • 76 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    İlk basımı 2007 yılında olan "Daire'ye Dair" yine birbirinden anlamlı ve katmanlı denemelerden oluşuyor. Yılı sizi yanıtlmasın çünkü içeriği oldukça güncel ve günümüze uygun. Dücane Cündioğlu'nun özellikle sözcüklerin kökeni, anlamı ve derinliği üzerine olan incelemelerini çok sevdim. Öte yandan hem kişinin arayışını hem de özüne dönme savaşına değiniyor. Derin düşünce çözümlemeleri yine okuyucuyu etkiliyor. Felsefe denizinde de kulaç atan yazar, kişiye özgü bir deneyim yaşatıyor.
    .
    Ondokuz başlıktan oluşan denemelerden kendimce öne çıkanlar;
    1) Sayıklamalar
    2) Kemâle ermek
    3) Hakikate ermek
    4) Aşka ermek
    5) Sığdırıver avucunun içine sınırsızlığı
    6) Ölçülemez olan ölçülemez
    7) Tanrı ve Küre
    8) Adalet dairesi'ne dair
    .
    Bakış açısını değiştiren, genişleten ve okuyucuya katkısı yadsınamaz bir betik. Hz. İnsan ile başlayan bu okumalara ben de "Dücane Dairesi" demek istiyorum. Bakalım tümünü okuduktan sonra başladığımız noktaya varabilecek miyim, vardıktan sonra dışına çıkabilecek miyim?