• 256 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    İnsan bazen konuşmak istemez kimseye bir şey anlatmak istemez çünkü bazı şeyleri içinde yaşar ya da kime nasıl içini anlatacağını bilemez işte öyle bir anda elime aldım bu kitabı ve okudukça kendimden kelimeler,cümleler,parçalar buldum,buldukça okudum,okudukça merak ettim. Hüznümü yaşadım cümlelerle ve bir insana ihtiyaç olmadan da konuşmayı bir kez daha tatdım.Kitapla konuşmak ve onun seni anladığını bilmen satırlarda muazzam.. Şükrü Erbaş’ın insana dokunan onu alıp uzaklara götüren ve kitapta kaybolmasını dış dünyaya kendini kapatmasını sağlayan o güzel anlatımıyla baş başa kaldım. “ ,ay ışığı gibi,iğde kokusu gibi... Yaşanır yalnızca.” dediği gibi. insanın kendiyle kaldığı bir kitap.Anlatımı,dili kullanma şekli,özenle seçilmiş kelimeler. Bazen günlük okuyo gibi bazen eleştiri yazısı bazen şiir bazen bir anı bazen de bir dergi . Hepsini en güzel hislerle yaşatan bir kitap: ‘İnsanın Acısını İnsan Alır ‘
  • 400 syf.
    Kendimce yaşayıp giderken ne zaman, nasıl çarpıldığımı , kimde kaldığımı anlatmam güç. Hiç beklemediğin bir an, sanki tüm boşluklar bir kişiyle doluveriyor. Diyorlar ki; ayrılık olmazsa aşk olmazmış... Benden gittiğinde canımdan kopardığın parçalar mı ilden ile savrulmama, bilincimin bulanmasına sebep oldu, hemen ardından aldığım ölüm haberin mi? Bilmiyorum. Son kez gösterdiklerinde kalbinin üzerindeki örümcek ağı gitmiyor gözümün önünden. Yoksa hep oradaydı da sen bile farkında değil miydin?
    Adım Bünyamin...Yazarım...İster kendimden kaçtığımı söyleyin, ister kaderinin bağlı oldukları çağırdı o diyardan bu diyara deyin, farketmez...

    Ateş, dilini bilmediği bir şeyi yakmaz...



    Delhi'den geldim İstanbul'a. Şah, Sultana gönderdi beni. İlimkârım. Birgün kader beni öyle bir yere sürükledi ki, o zaman, orada gördüm onu.Ruhhanede... Turuncu bir yağmur gibi ya da kuru bir yaprak...Kalbinin üzerindeki örümceği atıp ezdiğinde duydum sesini ilk.
    Diyorlar ki; ayrılık olmazsa aşk da olmazmış. Buldum dediğim yerde kaybettiğimde ,parmağımdan akan kan yüreğimde çağlamaya başladı...
    Adım Gülbadem. Padişahın hizmetkârıyım. Kaybettiğimi bulmak için o kapıdan geçmeye razı oldum. Ben, kaybettigimde kendimi buldum...



    Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil...
    Hikâyenin çoğunu bir papağandan dinliyorsunuz aslında. Aşk nedir, sır nedir, dostluk nedir bilen bir papağandan.

    Bir zaman İstanbul'dan Kars'a, başka bir zaman Delhi'den İstanbul'a uzanan bir hikâye Uzakların Şarkısı. Romanını yazmaya çalışan bir yazar, bir papağanın sırları, Osmanlı, isyancılar.... ve 13 rengin ifade ettiği 13 duygunun açtığı bir zaman kapısı anlatılıyor kitapta.
    Uçurtma Mevsimi ve Butimar 'dan sonra Uzakların Şarkısı yine zevkle okuduğum bir kitap oldu. Kaan Murat Yanık' ın anlatımı bu defa daha derin ve daha güçlü. Meselâ 13 rengin ifade ettiği 13 duygunun açtığı kapı gönül kapısıydı ve o kapıdan girdiğinde sevdiği kişinin kendi olduğunu görmesi de ikinin bir olmasının asıl sevgi olduğu...
    Okudukça birbirinden ilginç bağlantıları olan birçok olay karşınıza çıkacak.

    İçinde, sonsuza kadar inen bir kuyu hayal et. Ağzına kadar başkalarının düşünceleriyle dolu olduğun için kendi sesini bulamıyorsun. Konuşamıyorsun...

    Bazen kulaklarımızı tıkamak, gönlümüzün sesini duymak için gereken yegâne şey. Aradıklarımızı gözümüzle değil, gönlümüzle bulabiliriz zira...

    Keyifli okumalar...
  • Kendimi sürekli başka biri olmaya uğraşıyormuş gibi hissediyorum. Yeni bir yer bulmaya, yeni bir hayata başlamaya, yeni bir ben olmaya çalışıyorum sanki. Bu büyümenin bir parçası sanırım, aynı zamanda kendini yeniden keşfetme çabası. Yeni bir ben olarak her şeyden kurtulabilirdim. Kendimden kaçabileceğime cidden inandım - çabalamaya devam ettiğim sürece. Ama hep sonunda dibe vurdum. Her nereye gidersem gideyim karşımda hep kendimi buldum. Eksikler olduğu gibi kaldı. Aynı eksik parçalar asla doyuramayacağım bir açlıkla üstüme geliyordu. Galiba beni tanımlayan şeyler bu noksanlıkların ta kendisiydi. Senin için yeni biri olmak istiyorum. Kolay olmayabilir ama her şeyimi verirsem eğer değişmeyi başarırım belki. Doğrusunu söylemek gerekirse geçmişe gidip aynı konumda olsam, yine aynı şeyleri defalarca yapardım. Seni tekrar tekrar incitirdim. Hiçbir şeye söz veremem. Hakkım olmadığını söylerken kastettiğim şey buydu. İçimdeki bu gücü alt edeceğime inanmıyorum sadece.
  • 72 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kabul edelim, Franz Kafka artık çok popüler, herkesin okuduğu bir yazar. Bu tavra karşı çıkan biri olarak adamı daha okumadan antipati duyuyordum. Çünkü herkes okuyordu, herkesle benim ne gibi bir ortak paydam olabilirdi ki...
    Hatta öylesine yabancılaşmıştım ki konuya -Franz Kafka ve daima sömürülen bir Yahudi soykırımı- Milena'ya Mektuplardaki Milena ile Anne Frank'i aynı insan sandığım bir dönem bile olmuşu (kahkaha atıyorum)
    Sonra bir yazıyla karşılaştım, tabii aradan seneler geçmiş.
    Franz Kafka babasından bahsediyor. Böylesine kırılgan biri olabilir mi? diye dehşete düşmüştüm. Dönüşümü yıllar evvel okumuştum elbette ama anlamamıştım. Ne yani bir sabah kalkıyor ve böcek oluyor filan. Meğer o iş öyle değilmiş :) Öyle kırılgan, hassas, duygusal bir adammış ki, çocukken babasının ona söylediği en ufak şeyi bile unutamamış yara açmış içinde. Hayatını okudukça kendimden parçalar buldum. Bu kırılgan ve masum adamı okumalıydım. Dönüşümü baştan okudum. Bir sabah böceğe dönüşüyor çünkü o iki yüzlü hayat ona BÖCEK gibi hissettirmiş. Franz Kafka BÖCEK gibi hissetmiş kendini, öyle güçlü bir hismiş ki bu, böcek olarak uyanmış bir sabah. Çirkin ve işe yaramaz, itici bir BÖCEK. İnsan formundan evrilmiş ama içinde o hep öyle hissetmiş. Onu işe gitmemekle darlamışlar bir de, acımasız olmaya, umursamamaya devam etmişler, o da hep yabancı kalmış ailesine de toplumuna da.. Böyle işte, aklımda kalan bazı ayrıntılar... Hayatını okuduktan sonra dönüşüm öyküsü bende anlam kazandı, Dava'da aniden tutuklanması da buna bir örnek. O hiç işlemediği suçların cezasını çekti ve bunların en büyük nedeni de babasıydı. İşte onu anlamak için bu kitabı okudum. Kafka zayıf, çelimsiz, kırılgan bir çocukmuş, işte onu Kafka yapan da buymuş. Kıyamam sana be adam..
    Artık Franz Kafka'ya antipati duymuyorum (ah o aptal dergiler) aksine ona acıyorum, onun kederini paylaşıyorum.
  • Derviş`in Kavalı ve Felsefe Dersleri

    Bugün eşimin ellinci ölüm yıl dönümü. Evliliğimizin üçüncü yılında, henüz yirmi yedisinde soluverdi canı bir tanemin. Bir evlat emanet etti bana, oğlumu. Ailem, dostlarım, komşularım birçok kez baskı yaptılar evlenmem için. Evlenmedim. Elli yıldır özlemimdeki sırlı güzelliktir eşim. Can yoldaşımı çok özlüyorum ve ona bir mektup yazdım bugün. Kendimden, oğlumdan, güzel günlerden, hoş hatıralardan bahsettiğim bir mektup. O mektubu paylaşacağım sizinle ve mektubumun bitiminde kaval çalacağım eşimin o güpgüzel ruhuna doğru…

    Can Yoldaşım,

    Bir haftalığına oğlumuzun yanına gitmiştim İstanbul`a. Bugün döndüm köye. Yolda yazdım sana bu mektubu. Şimdi mezarının başında okumak istiyorum. Biliyorum ki, bütün zamanlardan ve bütün mekanlardan gören ve duyansın beni sen; evimizden, bahçemizden, oğlumuzun yanından , yeryüzünden ve gökyüzünden duyumsayansın ruhumu.

    Oğlumuz profesör oldu geçen ay, felsefe profesörü. Benim kadar sen de gurur duymuşsundur eminim. “Babacığım seni her davet edişimde reddediyorsun; ama bu sefer beni kırma lütfen. Üniversitede dersime girmeni çok isterim” dedi. “Peki” dedim, “otururum bir kenarda.” “Hayır babacığım” dedi, “kürsümde sen oturacaksın ve sohbet edeceksin öğrencilerimle. “ Şaşırdım. “Oğlum, ne konuşabilirim ki öğrencilerinle?” dedim. “Felsefe üzerine elbette” dedi, “onlar soracak, sen cevaplayacaksın.” Kızdım. Dedim, “senin gibi tahsilli değilim ben, aklım ermez senin ilmine. “ “Kıracak mısın yine oğlunu?” dedi sitemle. Sana baktım, senin duvardaki fotoğraflarına, -hele kucağında oğlumuzun olduğu fotoğrafa-. Seslendin o fotoğraftan bana, “git Derviş`im” dedin, “benim hatırıma, oğlumuzun hatırına git canım benim.” Yıllardır köyünden çıkıp ilçeye bile gitmeyen ben, oğlumuzun yolladığı biletle, on saatlik yola, İstanbul`a gittim.

    Otogarda karşıladı beni oğlumuz. Nasıl özlemişim bir bilsen. Sımsıkı sarıldım ona. Oğlum annesi koktu, sen koktun o anda. Evinde ağırladı beni, -gelinimiz demeyeceğim kesinlikle- kızım ve torunlarımızla. Daha evine giderken sordum arabada, “öğrencilerin biliyor mu dersine gireceğimi?” “Evet babacığım” dedi. “Nasıl anlattın onlara beni?” dedim. Gülümsedi. “Bir köylüm gelecek ve sizinle felsefe sohbetleri yapacak dedim”. “Niye söylemedin baban olduğumu?” dedim. “Sana torpil geçmelerini istemedim, çatır çatır sorular soracaklar sana!” dedi. Aldı beni bir tedirginlik. “Bilmez misin, cahilim senin yanında oğlum” dedim. “Sen benim yalnızca babam değilsin, hocamsın” dedi oğlumuz. Eve vardığımızda kızımız, torunlarımız hep moral vermeye çalıştı bana. Kızımızı ve torunlarımızı da çok özlemişim. Ah, o tedirginlik işte; gece uyuyamadım, gözlerimi bile yummadım neredeyse.

    Oğlumuz kavalımla gelmeni söylemişti. “Olur” demiştim, “kaval çalışımı özlemiştir. “ Ertesi sabah üniversiteye gitmek için hazırlanırken, “kavalını da al babacığım” dedi. “Öğrencilerine kaval mı çalacağım?” dedim. “Sen sustuklarını kavalında dillendirensin” dedi. “Rezil olacağım bugün” dedim. “Hayır babacığım” dedi, “her şey çok güzel olacak…”

    Vardık üniversiteye. Beni arkadaşlarıyla tanıştırdı oğlumuz; profesör, doçent, asistan arkadaşlarıyla. Öyle mahcup oldum ki el sıkışırken. Bir şey dediklerinde, sesim titredi konuşurken. Fısıldadı kulağıma oğlumuz, “benim hatırıma ve annemin hatırına” dedi, “lütfen rahat ol babacığım.”

    Koluma girdi oğlumuz ve sınıfına geçtik. Gülümseyerek karşıladı bizi gencecik çocuklar. “Size bahsettiğim köylüm” dedi oğlumuz, “Derviş Amcanız bizimle olacak bugün.” “Hoş geldiniz” dediler. “Bugün aranızda oturacağım” dedi oğlumuz, “Derviş Amca kürsüde yer alacak.” Yüzümün kızardığını, hatta yandığını hissettim kürsüye yönelirken. “Önde bir yere otur bari” dedim usulca, “bir şey olursa yardım edersin bana”. Gülümsedi, omzuma dokundu hafifçe ve en arkada bir yere oturdu hınzır!

    Ön sıradan bir öğrenci dedi ki kürsüdeki bana, “sizinle felsefe üzerine konuşabileceğimizi, her şeyi sorabileceğimizi söyledi hocamız.” Çekinerek dedim, “vakıf değilim felsefe ilmine, ama bildiğim bir şey olursa söylerim.” Gülümsedi hepsi, içtenlikliydi gülümsemeleri. “Köyde yaşıyormuşsunuz” dedi bir öğrenci, “anlatsanıza köyünüzü”. “Bizim oralarda gökyüzü daha hür” dedim, “yıldızlar daha bol.” “Eminim ki öyledir” dedi bir başka öğrenci, “İstanbul`da gökyüzü bile tutsak.” Bir ferahlık süzüldü ruhuma. “Buğday ekerim ben” dedim. “Bir buğday tanesinde ne görüyorsunuz?” diye sordu biri. “Emeği görürüm “ dedim. “Emeği ekinde gördüm ömrüm boyunca; ekin ektikçe huzur buldum, ekmeğimi kazandım ve ektiğim buğdaylarla hem doydum, hem doyurdum.” “Derviş Amca, sen ne güzel bir insansın” dedi bir başkası. “Sağolasın” dedim, “hepimiz can`ız ve hepimiz güzeliz.” Aynı öğrenci,“sana ironik bir soru sormak isterim” dedi. İronik ne demek bilmiyorum. Dedim içimden “başlıyor bilmediğim yerlerden sorular gelmeye!” “Kaç sorusu olabilir bir kedinin?” dedi. Torunlarım geldi gözümün önüne, “onlar sorsa bu soruyu, ne derdim acaba?” diye düşündüm. Bütün gençler merakla bana bakıyor. Göz gezdirdim sınıfa, dedim ki, “sokak kedisinin sorusu olmaz hiç, ev kedisinin de cevabı...” “Derviş Amca, süpersiniz” dedi biri. “Müthiş cevaptı” dediler. “Ben de bir ironik soru soracağım” dedi bir genç. O kadar tedirgin olmadım bu sefer! “Bir balık mı yaşamımız kuş olmaya hüküm giymiş?” dedi. Torunlarımızı düşündüm yine. Onların her muzır sorusuna, aynı muzırlıkta cevap verişimi. “Kuş olamayacağını anlayınca uçanbalık olmuş bir yaşamımız var belki de” dedim. “Alkışlıyorum sizi” dedi soruyu soran öğrenci. “Helal olsun Derviş Amcaya” diyenler, “harikasınız amcacığım” diyenler… Felsefe akımlarından, düşünürlerden soru sormadılar bana. Biri dedi, “çok güzel kaval çalıyormuşsunuz, bize kaval çalar mısınız?” “Eşimi kaybettikten sonra öğrendim kaval çalmayı” dedim. “Kaval ne ifade ediyor sizin için?” dediler. “Sevgiyi ifade ediyor” dedim; “eşimin sesi, nefesi, ruhu kavalımın tınılarında dolaşıyor her üflediğimde.” “Bize eşinizi anlatır mısınız kaval çalarak?” dedi bir genç. Demedim bir şey. Çıkardım kavalımı kılıfından. Yanı başımda seni gördüm sanki. “Çal Derviş`im” dedin bana, “benim için üfle kavalına bir tanem…” “Gel gör beni aşk neyledi”; ne çok severdik Yunus`un mısralarını değil mi… Onu çalarken öğrenciler de eşlik etti bana…

    Ben yürürüm yane yane
    Aşk boyadı beni kane
    Ne akilem ne divane
    Gel gör beni aşk neyledi…

    Bitiremeden ezgiyi, gözlerim doldu, nefesim ıslandı… Baktım, çocukların da gözleri dolu dolu olmuş. Yanıma geldiler, “eşini çok sevmişsin Derviş Amca” dediler. “Seviyorum” dedim. “Can olana ölüm yok ki; bedenimiz çürüse de sevgimiz taptaze dolaşacak yeryüzünü, doğayı, evreni…” Sevgiden konuştuk, aşktan, umuttan… “Aşkı tarif etsenize” dediler. “Aşk” dedim, “zemheride bile kelebek olmaya heveslenmektir.” “Kelebeğin ömrü üç günlük” dediler, “üç günlük dünyadayız zaten” dedim. Hiçbiri sırasına dönmedi, hepsi yanımda yöremde. Oğlum geldi en arka sıradan. “Müsaade eder misiniz?” dedi. Çekildiler geçebilmesi için. “Derviş Amcanız benim babamdır, ama babam olduğu kadar hocamdır da. “ Şaşırdılar. “Elinizi öpmek isterim hocam” dedi oğlumuz. “Estağfurullah oğlum” dedim, “ben senin elini öpmeliyim asıl.” Kavradı elimi oğlumuz, öpüverdi saygıyla. Sarıldık birbirimize. “Sizin hocanız bizim de hocamızdır” dedi bir öğrenci. Bir de baktım, hepsi sıraya girmiş elimi öpmek için. Oğlumuz dedi ki, “felsefe, sevgiye ulaşmak için bir köprüdür; babam da bir köprü işte görüyorsunuz.” “Derviş Hocanın üflediği kaval bana çok şeyi sorgulattı birkaç dakika içinde” dedi bir öğrenci. Bana “hoca” denmesi, ah nasıl mutlu etti beni. “Neyi sorguladın?” dedi oğlumuz. “Doğadan ne çok uzak düştüğümüzü sorguladım” dedi, “ne çok hırsımızın, kibrimizin olduğunu sorguladım.” “Derviş Hoca aşmış” dedi bir başkası, “annenizden bahsederken gözleri ışıl ışıl” dedi. “Derviş Hocamın sayesinde profesörüm” dedi oğlumuz. Duygulandım. “Estağfurullah hocam” dedim. “Ama ondan başka bir şey daha öğrendim” dedi. “Karıncayı incitmeyenlerden değil, bir çay kaşığı şekeri karıncadan esirgemeyenlerden olmayı öğrendim. İyi bir insan olmanın ötesinde, can olmayı, can`a kıymet vermeyi öğrendim.” Yanıma sokuldu yine. “Teşekkür ederim babacığım” dedi, “sana ve anneme çok teşekkür ederim…” Bütün öğrenciler alkışladı bizi. Oğlumuzla, çocukluğunda, karıncaları doyurmak için, karıncaların yollarına koyduğumuz toz şekerleri anımsadım… “Karıncalar…” dedim. Tutamadım kendimi, hıçkıra hıçkıra ağladım, dakikalarca hem de… Sarıldı bana yine oğlumuz, o sıcacık gençler sarıldılar sımsıkı. Korkarak girdiğim sınıftan sevinç gözyaşları içinde çıktım. Hatıra fotoğrafları çekildik hep beraber. Arabaya binene kadar, hatta araba hareket edip de gözden kayboluncaya kadar alkışladılar bizi ardımız sıra. Beni çok sevdiler karıcığım…

    “Sana bir hediye almak istiyorum” dedi oğlumuz. “Üzerindeki montu ver” dedim. “Sana yeni, daha kalın bir mont alayım babacığım” dedi. “Hayır” dedim, “seni her kokladığımda annenin kokusunu da alıyorum ben. Montunu giydikçe hem sen yanımda olacaksın, hem de annen.” Demedi bir şey. Üzerimde oğlunun montu var şimdi. Bir giyside canımdan parçalar, kokular, dokular saklı…

    Oğlumuz, yazdığı felsefe kitaplarını, tezlerini, makalelerini koydu çantama. Onun yazdığı kitaplara, emeğinin olduğu dergilere dokunmak, sana dokunmak gibi bir tanem. Oğlumuz bizim emeğimizdi, sevgimizdi, umudumuzdu. Onun felsefeye serpilen emeğini, sevgisini, umudunu okuyacağım her gece ve aşk`ı ,-öz`ümdeki felsefeyi- yollayacağım kavalımın tınılarıyla sana…

    Seni sevmek başlı başına bir felsefeymiş can özüm; seninle yan yana geçen zamanlarımız, bitmesini istemediğim felsefe derslerimmiş benim. Ah, o dersler ki aşk`a erdirdi beni. Ah güzel kadın, ah sevgili karıcığım, minnettarım varlığına…

    Yazan: Ergür Altan
  • Bazen çok konuşur, bazen kimseyle konuşmak istemez, bazen yalnız konuşkanlıkla kalmaz, işi dostluk kurmaya kadar vardırırdım. Tüm hırçınlığım, her ne hikmetse, birden sona eriverirdi.
  • 256 syf.
    ·3 günde·8/10
    Nerden başlasam?

    Okuduğum ilk Hermann Hesse kitabı.Sanırım yazarın diğer bir kitabıyla ( Demian) başlasam daha iyi olacaktı.
    Bu kitap, 7-8 yaşlarındaki çocuklarımız için değil de biraz daha büyük yaşlar için yazılmış bir kitap sanki. Bir şeylere kafa yorma açısından.
    Hermann Hesse, konuyu uzata uzata ilerletse de sıkılmadan okudum. Çünkü masallarında üstü kapalı mesajlar çok var. Düşündürücü,şaşırtıcı,kalbe dokunan bir masal kitabı.Okurken, sanki okuyor değil de
    biri size masal anlatıyormuş gibi hissediyorsunuz


    Ben bu kitapta kendimden parçalar buldum(yine).Her bir masalın farklı bir büyüsü var kitapta ama benim bir miktar acıma duygusu hissettiğim ve sevdiğim karakter cüceydi.

    Masal severler için baş ucu kitabı olacak türden bir Hermann Hesse kitabı.
    •°