• Bazen çok konuşur, bazen kimseyle konuşmak istemez, bazen yalnız konuşkanlıkla kalmaz, işi dostluk kurmaya kadar vardırırdım. Tüm hırçınlığım, her ne hikmetse, birden sona eriverirdi.
  • Nerden başlasam?

    Okuduğum ilk Hermann Hesse kitabı.Sanırım yazarın diğer bir kitabıyla ( Demian) başlasam daha iyi olacaktı.
    Bu kitap, 7-8 yaşlarındaki çocuklarımız için değil de biraz daha büyük yaşlar için yazılmış bir kitap sanki. Bir şeylere kafa yorma açısından.
    Hermann Hesse, konuyu uzata uzata ilerletse de sıkılmadan okudum. Çünkü masallarında üstü kapalı mesajlar çok var. Düşündürücü,şaşırtıcı,kalbe dokunan bir masal kitabı.Okurken, sanki okuyor değil de
    biri size masal anlatıyormuş gibi hissediyorsunuz


    Ben bu kitapta kendimden parçalar buldum(yine).Her bir masalın farklı bir büyüsü var kitapta ama benim bir miktar acıma duygusu hissettiğim ve sevdiğim karakter cüceydi.

    Masal severler için baş ucu kitabı olacak türden bir Hermann Hesse kitabı.
    •°
  • Halide Edip'in okuduğum üçüncü kitabı. Gerçekten beni derinden etkiledi. Kendimden parçalar da buldum. Kitabın gidişatı bile insanı derbeder ediyor. Olaylar, olaylar. Klasik Türk filmi tadı da yok değil. Ama ben Handan gibi bir insan görmedim. Handan' ı hem dövesim, hem de bağrıma basasım geldi. Bu nasıl bir kişiliktir, ikilemdir. Öyle bir yaman çelişki. Okuyunuz.
  • Neden Tolstoy okumalı?

    Zamanında çok yakışıklı bir topçu subayı olduğu için mi?
    Üşenmemiş 1800 sayfalık kitap yazmış diye mi?
    En bilinen iki Rus yazardan ismi daha kısa olanı diye mi?
    Hristiyanlığı yerin dibine sokarken Müslümanlığı yücelttiği ve o kadar iyi gizlendiği için Rusya'da halen bulunamayan Hz. Muhammed kitabını yazdı diye mi?
    Ak sakallı dede modunda istediği zaman rüyalarımıza girip bize kitaplarını okutabileceği için mi?
    Yoksa günümüz Star Wars ya da Marvel evrenlerinin daha detaylısı olan, Savaş ve Barış evrenini tek başına oluşturduğu ve o kadar sayfa boyunca hiçbir şekilde "Ya burada mantıksal bir hata var"demenize izin vermediği için mi?
    Halen bir savaşı onun kadar canlı, onun kadar yaşanmış anlatan birisi olmadığı için mi?
    İstese bir pembe dizi kıvamına sokabileceği Anna Karenina'yı, bir çok yazara göre Dünya romancılığının zirvesi yaptığı için mi yoksa?

    Tabi, böyle bir girişten sonra her mantıklı okuyucu "Anna Karenina şöyle güzel, böyle harika" gibi cümleler bekler. Hatta belki de, bazı değerli 1000K kullanıcısın yaptığı incelemelerde geçen (ve hiç üşenmeden kopyalayıp yapıştırdığım) aşağıdaki benzeri cümleleri.

    "Okuduktan sonra trenlerden tren raylarindan uzak durmusumdur "
    "Kitabın içine girip karakterlerin bütün duygularını sonuna kadar hissedebileceğiniz başyapıtlardan. Her karakterde kendimden bir parça buldum "
    "Anna Karenina derin bir kitaptır. "
    "Tolstoy'un St.Petersburg'un balolarını, Rus aristokrasisini çok iyi yansıttığı bir eser. "
    "En kisa tanımı aşkın romanı. "
    "Kitabı çok kısa sürede bitirdim diyebilirim. Nedeni herkesin pek tabii bahsettiği o akıcılık "
    "Pembe dizi izliyormuşsunuz gibi severek okuyacağınız, sonrasında ne olacağını heyecanla bekleyeceğiniz bir kitap. "

    Gerçi 2800 okunmaya karşılık 87 inceleme düşük bir rakam ama burada galiba bu link giriyor devreye. (OKUNDUĞU SÖYLENMESİNE RAĞMEN OKUNMAYAN 10 KİTAP)
    Savaş ve Barış'tan bir farkı yok bence Anna Karenina'nın da bu açıdan. Ama burada olmasa da, 1873-1877 arasında ilk önce gazetede bölümler halinde yayınlanan (toplam 239 bölüm), 1878'de kitap olarak basıldıktan sonra ise Dostoyevski, Nabokov ve Faulkner başta olmak üzere bir çok yazar tarafından şaheser seviyesine çıkartılan bu kitap hakkında yayınlamış binlerce eser ve inceleme halihazırda mevcut. Hatta kitabın okuduğum İletişim yayınları nüshasının sonunda Vladimir Nabokov'un kitap hakkında verdiği derslerden parçalar da eklemeyi uygun görmüşler içeriği tam anlayamayan okuyucu için. (Nabokov da hayatını Dostoyevski'ye sallamakla kazanıyor herhalde o dönemde)

    İşte bu ahval ve şeraitte; burada, 1000k'da yazılacak ve diğerlerinin aynısı olmaktan bir santim bile öteye gidemeyecek bir başka inceleme, kime ne yarar sağlar diye düşündüm tam olarak. Zaten bu kitaba başlamaya niyetlenip benim yüzümden vazgeçen, ya da sırf ben çok beğendimi belirttiğim için " Aman ben de okuyayım" diyecek bir okuyucu olacağını sanmıyorum, hele böyle bir platformda. Bu yüzden Hesna 'nın #26536293 incelemesi gibi ben de sadece tespitlerimi söylemek istiyorum bundan sonraki kısımda. Şahsi görüşlerim olduğu gibi haliyle bir çok incelemeyle benzerlik gösterebilecek şeyler çoğu.

    - Tolstoy'la başlayayım. Nabokov son sözün büyük bir kısmında, elinde bir kronometre ile olayların hızlılığı yavaşlığından bahsederek kafamızı karıştırmaya çalışsa da, kitapta iki Tolstoy olduğu fikrine ben de katılıyorum ve onun yaptığı gibi Vaiz Tolstoy'un sıkıcılığını, Sanatçı Tolstoy'un mükemmelliği nedeniyle görmezden geliyorum.

    - Herkesin bahsettiği gibi kitapta üç ilişki anlatılıyor.
    Anna Karenina- Vronsky (Tutku ön planda)
    Kiti – Levin (Size Lev diyebilir miyim ?- Aşk ve Tolstoy ön planda)
    Dolly- Stiva (Yalan ve Sadakatsizlik ön planda)
    Bunların dışında Aleksey Karenin'in (Anna'nın kocası) işiyle hırsın ön planda tutulduğu bir ilişkisi var. Bu yedi ana karakterin hiçbiri Tolstoy tarafından direk kötü ya da iyi diye lanse edilmiyor (Belki bir parça Karenin). Tarafsız bir tanrı anlatıcısı üzerinden şekilleniyor kitap. Belki de bu yüzden bu kadar kolay ilerliyor. Ben karakterlerin bazılarını Savaş ve Barış'taki karakterlere de benzettim ama kitabını okumadığım için yorum yapmam uygun olmaz sanırım.

    - Okuyanların büyük bir kısmı karakterler ile empati kurabiliyor. Gerçekten 19. yüzyıl Rusyasında yaşayan bu üst tabaka karakterleri kendimizden biri gibi görebiliyoruz şu an bile.

    - Her ne kadar karakterler üzerinden bir tarafsızlık mevcutsa da Vaiz Tolstoy sürekli araya girerek, dönemin Avrupa etkisine karşı düşüncelerini Levin ve Prens Shcherbatsky üzerinden vermeye çalışıyor. Fransızca konuşan Avrupa hayranları genellikle hep snop kişiler, iyi mantıklı Ruslar hep eskiye bir özlem halinde.

    - Sanatçı Tolstoy'un öne çıktığı yerlerde adeta yaşıyoruz kitabı. Hiç bir şey batmıyor gerçekten. Öyle ki bahsettiğim yedi ana karakterin yanında, onlarca yan karakteri de ayrıntılı olarak anlatabilirim size şu anda.

    - Vaiz Tolstoy'a son kez giriyorum. Kitabın sonunda Tolstoy gibi zayıflıklarından ve kuşkularından arınıyor ve iyi bir Hristiyan oluyor Levin. Kitap içinde de bunun sinyalini defalarca veriyor zaten. Mantıklı bir Rus Derebeyi olan Levin'in "Köylüler için okul ve hastaneye gerek yok. Yol yapılsa yeterli" demesi zaman/mekandan bağımsız olarak yüzümü gülümsetmedi desem yalan olur. Genel olarak ondokuzuncu yüzyılın sonunda yapılan yeniliklere bir tepki var gibi geldi bana. Diğer konular hakkında ayrıntıya girmek istemiyorum.

    - Sanatçı Tolstoy bazı simgelere (Tren, rüyalar, kızarma vb.) önem veriyor ve bunlar üzerinden bizim de anlayabileceğimiz bir şekilde hikayesini anlatıyor. Hiç bir şeyin bozmasına izin vermiyor bu rüya gibi anlatımı. Mesela ölümün yarattığı karamsar havayı bir doğum haberi temizliyor. Aşkı ön planda tutan çiftin uyumunda, sözlü ve sözsüz iletişiminde bir mükemmellik görünürken, diğerleri bu konuda sınıfta kalıyor.

    - Kiti ve Levin'in evlilik bölümleri günümüz romantik komedi filmlerinin öncülü gibi geldi bana:)

    - Kadın erkek ayrımı kitapta oldukça göze çarpıyor. Tolstoy daha çok sadakatsizlikte toplumun bakışı açısında bu ayrımı ele almış. Kitabın adı Anna Karenina olmasına rağmen erkekler kitapta daha baskın bir şekilde yer alıyor. Yaşadığı dönem okuyucu profili de göz önüne alınırsa bunun normal olduğunu düşünüyorum.

    Sonuç olarak en başta dediğim gibi adam oturmuş, 1000 sayfa kitap yazmış ve ağırlıklı olarak dünya edebiyat tarihinin en iyi romanlarından biri olarak nitelenmiş. Bugün olduğu gibi 100 yıl sonra da okunacak bu kitap ben ne dersem diyeyim. Buradaki incelemelerin çeşitliliğinden herkesin de bir şeyler aldığını görebiliyoruz Tolstoy'un bu eserinden. Şu an olmasa da hayatın bir döneminde okunması, en azından Tolstoy'u tanıma ve böyle bir kitabın yazılabileceğini keşfetme açısından, gerekli bence de. İyi okumalar şimdiden niyeti olan herkese.
  • ‌Yapışma ve bütünleşme... Nedir bu terimler? Anlamları sadece maddelerle ve fizik kanunları ile mi sınırlıdır? Zannetmiyorum. Hatta ihtimal dahi vermiyorum. Çünkü, insan beyninde de bu eylemler gerçekleşebiliyor. Evet, düşüncesel ve duygusal olarak yapabiliyor. Genel konuşmayayım. En azından bende oluyor. Çocukluğumdan gelen bazı düşünceler, tutkalla yapıştırılmış gibi duruyor beynimde. Bazıları ise üst üste çakışan iki doğru gibi bir anda bir oluyorlar. Artık ne ilki var ne de ikincisi var. Sadece tek doğru var. Şimdi, düşüncelerin insanın kafasına girerken yaptıklarından sadece bir kaçı bunlar. Ama mevzu bundan sonra başlıyor zaten. Yapışkan düşünce, beynin sürekli işlevsel hâlinden dolayı oynayıp duruyor. Bu, şu anlama geliyor: Bir düşünce aklınıza girdikten sonra sadece yapışkanlığı ile kendine yer bulduysa eğer, geçen süre boyunca size ait olanla daha fazla iç içe geçecek ve gelen başka düşüncelerle aşağılara itilecek. Aşağılara indikçe etkisinin azalmasını beklerdim. Hâlbuki, etkisini daha da çok arttırdı. Neden? Çünkü, merkeze doğru ilerlemeye başladı. Orada da her şey iç içe duruyor. Bunu şöyle de benzetme ile anlatabilirim; bir karıncaya virüs bulaştığı zaman aklını kontrol etmeye başlar. Karıncanın hayatı tehlikededir ve kalan hayatı virüsün kontrolü altında olacaktır. Ama ne zamanki karınca rüzgârla, diğer karıncaların etkisi ile veya başka bir sebeple koloninin olduğu yuvaya giriş yaparsa, artık tüm karıncalar tehlike halindedir. Karıncanın ölümü ile başka bir karıncaya geçer veya karıncayı öldürmez ve iletişim yoluyla diğerlerini de etkilemeye başlar. Kısacası, sürekli bulaşmaya devam eder. Çünkü, varoluşu böyledir. Şimdi asıl konuya gelelim. Karınca, virüsün varlığından haberdar olsun. Ne yapabilir ki? İçinden söküp atamaz, konuşarak gitmesini de isteyemez-teknik olarak isteyebilir, ama virüs gitmez-, başkalarından yardım da isteyemez-teknik olarak isteyebilir, ama dışarıdan yapılacak müdahalenin doğru noktaya mı olacağı, yardım isteyenin virüs olup olmadığı veya tehdit olarak görülüp virüsle beraber onun da yok edilip edilemeyeceği bilinemez- vb. sebeplerden dolayı bu seçenekler ortadan kalkıyor. Peki virüsten kurtulmanın yolu var mı? Kendimce bir yol buldum. Aslında, iki yol buldum. Ama ilki güvenilmezdi. Virüsle konuşarak, onu manipüle edecektim. Lâkin, böyle durumlarda kendi düşüncelerime nasıl güvenebilirdim ki? Belki bu ihtimali düşünürken bile, onun tarafından ben manipüle ediliyordum. Dolayısıyla başka bir yol aradım. Bu yol da bana yapışmış ve bütünleşmiş olan virüsü, kendimden parçalarla söküp atacağım. Canımın yanacağını bile bile bunu yapacaktım. Çünkü, saf benliğimin en kötü hâli bile, başkasınınki ile oluşabilecek en iyi hâlinden daha makbuldür. En küçük parçalardan-ki en acı verici olanlar bunlardır- başlayarak, en büyüğüne doğru gittim. Buradaki düşüncesel dayanaklılık ve değerlendirme çok önemlidir. Çünkü, neyin gerçekten bize ait olduğunu doğru saptanmamız lazım ve acılı geçecek uzun zamana rağmen istem ile çabayı bunun üzerinde tutmaya ihtiyacımız olacak. Bu arınma ve ayrıştırma sürecinde boşluklar oluşuyor. Bir an duraksayıp her şeyi akışına bıraktığım zaman, virüs tekrardan boşluklardan kayarak her yere tekrardan yapışacak. Bu yüzden, biraz dinlenmeyi veya vazgeçmeyi düşününce, baştan başlamamız gerekecek. Ki bu da başlangıca tekrardan gelmek ve aynı sürece maruz kalmak, ilkinden daha zor olur. Çünkü, tüm bu süreçte tekrar başa dönmenizin nedenini kendinizde arayıp bulacaksınız. Bunlardan oluşacak mahcubiyet ve suçluluk duyguları ilerlemeyi daha da zorlu hale getirecek. Ayrıştırma ve arınma nasıl oluyor peki? Düşüncesel sürecimde şeffaf ve dingin bir şekilde yol izlemek için yağmurun, ayın ve doğanın etkilerinden yararlanıyorum. Bunlar ve kendi benliğim hariç başka hiçbir şeyin algıma girmeyeceği bir yerde süreci başlatıyorum. Kısacası, saf benliğimin merkezindeki parçalar ile benzerlik gösterenleri seçiyorum. Çünkü, onların tüm özü benim içinde de var.
    Gelgelelim, tüm bu süreç kısır döngüden oluşuyor. Fark ettiniz mi bilmiyorum, ama son yok. Hep başlama ve ilerleme var. Lâkin, varabileceğim bir son yok. Çünkü, her şeyi mükemmel bir şekilde yaptığım zaman bile virüsün donuk moduna geçmesini veya kendini kopyalamasını engelleyemem. Kopyalama olduğunda yeni bir tanesi ile tekrar aynı süreç başlayacak demektir. Donuk moduna, yani bir kristal gibi cansız durduğu zaman ise fark edilmez olur. Hiçbir etkisi olmadığını sezeceğim gibi hiçbir şekilde var olduğunu bile düşünmem. Her şey yolundaymış gibi devam ederim. Ta ki virüs, kendine göre uygun koşulları tekrar yakalayacağı ana kadar. O andan sonra farkındalığın geleceği zamana kadar geçen süre çok önemli. Tüm çabaların yine boşa çıkmış olma ihtimali çok yüksek oluyor. Kısacası, bir kere virüse yakalandığım zaman sürekli bu virüsle savaş hâlinde oluyorum. Bu savaş hiçbir zaman bitmiyor. Sadece ben bittiğini düşünüyorum. Benim sonum olana kadar da devam edecek gibi görünüyor. Varsın etsin. Bu savaşın kazananı olmayacağım, ama kaybeden de olmayacağım. Dışarıdaki sayılamayacak sayıdaki virüse ve virüsün kontrolü altına aldığı sayılamayacak kadar canlıya rağmen, ben virüsümü fark ettim. Onu biliyorum ve ona ve dışarıdaki onca şeye rağmen kendimi keşfetmeye ve özgür bırakmaya çabalıyorum. Bunu düşüncesel olarak yapmıyorum. İçgüdüsel bir durdurulamaz yönelim var. Bu yüzden, kendime güveniyorum. Zaten içimdeki yapışkanı sökmekten vazgeçip virüsü unutsam ve/veya kabullensem, ben artık ben olur muyum? Yoksa ben de bir virüs olmaz mıyım?

    https://cdn-st1.ofpof.com/...0x916-ult0flx034.jpg
  • Ne vardı sanki bu kadar popüler olmasan, sadece iki fotoğraf için bir aksesuar olarak kullanılmasan (!)
    Tamamen ben'miş benim'miş gibi hissettiğim, bu kadar popüler olmasını herkes tarafından bilinmesini kıskandığım kendime saklamak istediğim kitap. Okuyalı yıllar oldu ama daha önce her açıdan kendimi gördüğüm bu kadar iyi bir kitap olmamıştı..
    Hangi karakterin kendime daha yakın veya uzak olduğuna karar veremedim, okurken kendimden parçalar değil tamamen kendimi buldum.
    Raif de bendim Maria da. İkisinin de benim karakterimden beslenmişcesine yazıldığını düşündürdü.
  • Yeni bir ben olarak her şeyden kurtulabilirdim. Kendimden kaçabileceğime cidden inandım - çabalamaya devam ettiğim sürece. Ama hep sonunda en dibe vurdum. Her nereye gidersem gideyim karşımda hep kendimi buldum. Eksikler hep olduğu gibi kaldı. Aynı eksik parçalar asla doyuramayacağım bir açlıkla üstüme geliyordu. Galiba beni tanımlayan şeyler bu noksanlıkların ta kendisiydi.