• EDEBİYAT

    Victor Hugo hakkında az bilinen 10 şey


    Romantik akıma bağlı şair, romancı ve oyun yazarı, aynı zamanda Fransa'nın en büyük yazarı olarak görülen Victor Hugo kimdir? Peki, edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden olan Victor Hugo'yu gerçekte ne kadar tanıyoruz? İşte Victor Hugo hakkında az bilinenler...

    ''Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!''

    1.Victor Hugo'nun en önemli başyapıtlarından biri olan ve sayfaları ile göz dolduran Sefiller'i yazmak Victor Hugo'nun epeyce zamanını aldı. Victor Hugo Sefiller'i tamamladığında takvimler 1862 yılını gösteriyordu. Hugo'nun Sefiller üzerinde tam 17 yıl çalıştığı düşünülüyor.


    ''Yarınlar hep güzel olacak denir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil midir?''

    2. Hugo yazı yazarken, ilham gelmediğini hissettiğinde tüm kıyafetlerini çıkarıp hizmetlisine verir ve yanında yalnızca kalem ve kâğıt ile kendini bir odaya kapatırdı. Yaşlılıktan bir o kadar korkan Victor Hugo, sağlığına her zaman dikkat ederdi. Ve yazarken dikkatinin dağıtmamak için ya da dışarı çıkamamak için salı günü hariç bütün kıyafetlerini bir dolaba kilitlerdi.



    ''Öldürmek için silah, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?''

    3. 1868 yılında eşi Adeleyi kaybeden yazar, Fransız-Alman savaşının bitmesi ve cumhuriyetin kurulmasının ardından Paris'e döndü. Kıtlık yüzünden hayvanat bahçesindeki hayvanların kesilip yendiği dönemleri günlüğünde "bilmediğimiz şeyleri yiyorduk" gibi ifadelerle anlattı. Bu dönemde ayrıca Korkunç Yıl isimli şiirini yazdı ve ulusal bir kahraman olarak nitelendirilmeye başladı.



    ''Dürüstlük cesaret. Eğer zekân yetmiyorsa yalan söyleme, cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.''

    4.Victor Hugo sadece bir yazar değil, aynı zamanda resmi bir azizdir. Hugo ölümünün kırkıncı yılında Budizm, Hıristiyanlık, İslam ve diğer dinleri bir araya getiren bir Vietnam dinince aziz ilan edildi. Cao Dai olarak adlandırılan bu inanış 1926 yılında sistematikleşti ve inanışın ilk azizlerinden biri de Victor Hugo'ydu. Bu inanışın kutsal kabul ettiği kişiler arasında Buddha, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Jeanne d'Arc, Julius Ceaser ve Konfüçyüs de bulunuyor.



    ''Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.''

    5. Romantizm akımının en tanınmış yazarlarından olan Victor Hugo, ilk romanı Notre Dame'ın Kamburu ile edebiyat alanındaki başarısını ortaya koydu. 1843 yılında Victor Hugo'nun başından onu çok etkileyen bir olay geçti. Kızının bir kaza sonucu boğularak ölmesi sebebiyle, ünlü sanatçının 1852 yılına kadar herhangi bir eser vermedi.



    "14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur."

    6. Fransız Devrimi ve Louis Napoleon'un 1851'deki zaferinden sonra Victor Hugo kendiniFransa'nın düşmanı ilan etti ve gönüllü bir sürgüne gitti. 1870'te Fransa'ya dönüşüne kadar Brüksel, Jersey ve Guernsey gibi yerlerde yaşayan Victor Hugo eşi Adele Foucher'in 1868'de vefat etmesi üzerine düzenlenen cenaze törenine de sürgünde olması sebebiyle katılamadı.



    "İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.''

    7. Victor Hugo 80. yaşına girişini Fransa tarihinin en gösterişli törenlerinden biriyle kutladı. Yazarın 80. yaşına girişi şerefine yaklaşık yarım milyon kişi yazarın evinin önünde bir geçit töreni düzenledi. Bu sırada Victor Hugo evinin önünde, torunlarıyla birlikte oturuyordu. 5000 müzisyenden oluşan bir ekip bu tören sırasında yazarın onuruna Fransa'nın ulusal marşını çaldı.



    ''İnsan insanın canavarıdır.''

    8. Yazarın görkemli doğum gününden birkaç yıl sonra gerçekleştirilen cenaze töreni de doğum gününden aşağı kalmıyordu. Hugo'nun cenazesine öyle çok kişi katılmıştı ki geçit töreninin tamamlanması tam altı saat sürdü. Yazarın naaşı Paris'te bulunan ünlü Zafer Takı'nın altına yerleştirildi ve Hugo'ya saygılarını sunmak için gelenlerin sayısı iki milyonu buldu. Victor Hugo'nun naaşı Alexandre Dumas ve Emile Zola ile aynı mahzende gömülüdür.



    ''Seyahat etmek, her an doğup ölmek gibidir. Belki de yolcu bu değişen ufuklarla insan yaşamı arasında bir yakınlaşma yapıyordu.''

    9. Victor Hugo'nun sefiller romanındaki 800 kelimelik cümle, aslında Fransız edebiyatındaki en uzun cümledir: Tarihin mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu, ama bu baba, ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı, özel erdemlerinin hepsine, kamuyu ilgilendiren erdemlerin de birçoğuna sahipti; sağlığına, servetine, şahsına, işlerine büyük özen gösterir, bir dakikanın bile değerini bilirdi, ama bir yılın değerini her zaman bilmezdi; itidalli, sakin, uysal, sabırlıydı; babacan adam, iyi bir prensti; eşiyle yatardı ve sarayında evlilik yatağını burjuvalara göstermekle görevli uşaklan vardı, çünkü eskiden ailenin büyük kardeş kolunun gayrimeşru ilişkilerini açıkça sergilemelerinden sonra, düzenli kan koca yatağının iftiharla teşhiri faydalı olmuştu; bütün Avrupa dillerini bilirdi, daha ender görülmüş bir durumdur bütün imtiyaz ve çıkarlann dillerini bilir, konuşurdu; orta sınıfın olağanüstü bir temsilcisiydi, ama onu aşardı ve sonuçta ondan daha büyüktü; kanının değerini takdir etmekle birlikte, özellikle kendi özdeğerine güvenmek ve kendi soyu sorununda, bu çok özel sorunda Bourbonlar'dan değil, Orleanslar'dan olduğunu ilan etmek dirayetini göstermişti; ancak Zat-ı Sani-leri iken soyunun en birinci prensiydi, ama majeste olduğu gün gerçek bir burjuva oldu; toplum içinde uzun ve dağınık, özel hayatında kısa ve özlü konuşurdu; cimri olduğu söylenirdi, ama bunun kanıtı yoktu; aslında kendi fantezileri ya da görevleri söz konusuysa, müsrifliğe karşı pek duyarlı değildi; asilzadeydi, ama şövalye değildi; sade, sakin ve güçlüydü, ailesi ve saray halkı tarafından çok sevilirdi, hoşsohbetti, doğru yolda bir devlet adamıydı, içten soğuktu, o an ilgi duyduğu konuya kendisini tamamen verirdi, daima mümkün olduğu kadar yakından idare ederdi, kin duymak da, minnet duymak da elinden gelmezdi, üstünleri sıradan olanlara karşı merhametsizce kullanırdı, tahtların altında sağır bir uğultuyla homurdanan o esrarlı ittifakları parlamento çoğunluklanyla oyuna getirmekte ustaydı, açıkyürekliydi, bazen açılmakta ihtiyatsızlığa kadar vardı, ama bu ihtiyatsızlık içinde bile fevkalade becerikliydi; tedbiri, çehresi, maskesi boldu; Fransa'yı Avrupa'yla, Avrupa'yı da Fransa'yla korkuturdu, ülkesini sevdiği kesindi, ama ailesini tercih ederdi; otoriteden çok, hakimiyete ve kibirden çok otoriteye değer verirdi, ki böyle bir tutumun şu felaket yanı vardır: Her şeyi başarıya çevirdiğinden hileyi kabul eder ve alçaklığı kesinlikle reddetmez, buna karşılık şu faydalı yanı da vardır: Siyaseti şiddetli çatışmalardan, devleti kopmalardan, toplumu bela ve sıkıntıdan korur, titiz, dürüst, uyanık, dikkatli, nüfuzlu, yorulmak bilmezdi, bazen kendi kendini yok saydığı, yalanladığı olurdu; az önce Avusturya'ya karşı cesur, İspanya'da İngiltere'ye karşı sebatkârdı, Anvers'i bombaladı, Pritchard'a tazminat ödedi; Marseillaise'i tam bir inançla söylerdi; yorgunluğa, bitkinliğe, güzellik ve ideal zevkine, cüretkârca cömertliklere, ütopyaya, ham hayale, öfkeye, boş gurura, korkuya yabancıydı; gözü pekliğin her türlüsüne sahipti; Valmy'de General, Jemmapes'da askerdi; sekiz defa suikaste uğradı ve hepsinden gülümseyerek çıktı; bir humbaracı kadar sert, bir düşünür kadar cesurdu; sadece Avrupa'nın sarsıntıya uğraması ihtimalleri karşısında endişelenirdi, büyük siyasi maceralara göre değildi; hayatını tehlikeye atmaya daima hazırdı, ama eserini asla, kendisine bir kral olarak değil, bir zekâ olarak itaat edilmesini sağlamak için iradesini etki kılığına sokardı; gözlem yeteneği vardı, ama kehanet yeteneği yoktu; düşüncelere pek önem vermezdi, ama insanları değerlendirmesini bilirdi, yani hüküm vermek için görmesi gerekirdi; süratli ve keskin bir sağduyusu, pratik bir zekâsı vardı, kolay konuşurdu, belleği çok güçlüydü; Sezar, İskender ve Napoleon'la tek benzer noktası olan bu güçlü bellekten daima yararlanırdı; olayları, ayrıntıları, tarihleri, özel isimleri bilir, kitlenin eğilimlerini, tutkularını, dehalarını, ruhların iç özdeyişlerini, gizli ve karanlık isyanlarını, tek kelimeyle, bilincin görünmez akımları diyebileceğimiz şeylerin hiçbirini bilmezdi; Fransa'nın üst tabakasında kabul görüyordu, ama alt tabakalarıyla pek uyuşmuş değildi; incelikle her işin içinden sıyrılırdı, fazla hükümet eder, yeterince saltanat sürmezdi; kendi kendisinin başbakanıydı; büyük fikirlerin karşısına küçük gerçeklerden engel çıkarmakta pek ustaydı; uygarlık, düzen ve organizasyon konusunda ki yaratıcılığını bir melekeyi, bir çeşit formalite ve çekişme esprisiyle birleştirirdi, bir hanedanın kurucusu ve hakkın savunucusuydu; biraz Charlemagne'e, biraz da bir avukata benzerdi, kısaca yüksek ve orijinal bir kişilikti; Fransa'nın kaygılanmasına rağmen güçlü devlet olmayı bilen bir hükümdardı, – Louis-Philippe yüzyılın en seçkin kişileri arasında yer alacaktır ve şan ve ünü biraz sevseydi, yararlılık duygusuna sahip olduğu kadar azamet duygusu da taşısaydı, tarihin en ünlü yöneticileri sırasına geçerdi.

    "Ben bile kendimi tanıyamıyorum; kendi kendime yabancıyım, kim olduğumu ve adımın ne olduğunu, yalnızca Allah bilir."



    "Mahomet başlıklı şiir..
    Hugo'nun, 1855 yılında sürgündeyken yazmaya başladığı ve hâlâ Fransa'nın gerçek anlamdaki tek destanı olarak kabul edilen "La Légende des Siécles" (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserinde yer alıyor."

    MAHOMET (HZ. MUHAMMED)

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti
  • efkârımı dağıtır biraz nisan biraz gül
    kimse duymasa beni gidişim sessiz olsa
    nehirlere uğrasam aşk olsun nisan desem
    üstüm başım ıslansa aşk olsun nisan desem
    kendime sözüm geçmez dilim dönmez kendime
    hayatımı boşalttım biraz nisan biraz gül
  • Bu Gün Seni Yüreğimde Öldürdüm...!
    Ne Zaman Islatsa Yağmur Bu Kaldırımları Buğulu Bir Hal Alır Gözlerim Sonra Süzülür Gözyaşı Tanecikleri...
    Ne Zaman Ağlayıp Sızlasa Bir Yorgun Bulut Kıramaz Gönlüm Esaret Zincirlerini...
    Yüreğim Saçlarımdan Dağınık Gözlerimde Ümitsiz Bir Bekleyiş, Kederler İçinde Yalnızlığımı Öğütüyorum...
    Sevgimi Ayağının Altına Paspas Etmiş Birine Aşk'ı Fısıldıyorum...
    Yüreğimi Izdırap Nameleri Yurt Edinmiş...
    Ne Yana Dönsem Kaderin Acı Sillesi, Kime Açsam Elimi Kadersizliğin Ta Kendisi Umutsuzluğun Resmi, Çaresizliğin Gölgesi...
    Artık Söyleyemiyorum Umut Şarkılarını...
    Aramızda Koca Bir Okyanus, Önümde Fırtınalar, Ben Salıp Gitmişim Hayatımı...
    Hangi Yana Savurursa Savursun Artık Önemli Değil Nerde Ne Halde Olduğum...
    Çaresizim, Umutsuzum, Sancılıyım, Yorgunum, Kederliyim, Her Şey Sağır İçimde...
    Dünyadan Bezginliğim Dünyalar Kadar Eski..
    Bedenim Onda Sürgün Yüreğim Bende Tutsak...
    Hazan Rüzgarlarının Estiği Belirsiz İklimlerde Üşüyorum...
    Rüyalarım Kadar Durgunum....
    Saçlarım Anılarım Kadar Dağınık Çehrem Bir Dal Gibi Kırık...
    İki Yokluk Arasında Varlığım...
    İçten İçe Bitiriyorum Hayat Denilen Bu Filmi...
    Git Gide Değişiyor Bir Şeyler...
    Bir Şeyler Gidiyor Dönmemecesine, Ne Çocukluğumuz Kalıyor Yanımızda Ne Eski Umutlar...
    Her Şey Yenileniyor, Acılar Bile...
    Çekip Gidiyor Gülüşlerimiz Gidiyor Vefalı Sandıklarımız...
    Yapamadıklarımız Kalıyor Yalnızlığımız Omzumuzda ve Ellerimizde Hüzün Kalıyor...
    Hiç Düşündünüz mü, Mutluluk Ne Kadar Mutludur?
    Ya Hüzün?
    Ne Kadar Hüzünlüdür?
    Uzaktan Mutlu Görünenler Mutlu mudur Hep?
    Her Mutluluğun İçinde Hüzün Yok mudur?
    Ya Kanayan Bir Yara?
    Diyeceksiniz Belki Bana "Neden Bu Kadar Hüzünle Berabersin Hep, İçimizi Kararttın" Diye...
    Haklısınız Belki de, İnsan Hep Mutlu Olmak İster Hak Ettiği Gibi Yaşamak İster Ama Bilir misiniz Peki Işıklar Altında Sönük Kalmayı?
    Ben Mutsuzum Desem Kaç Kişi Anlar Beni?
    Mutluluğu ve Aşk'ı Yaşamak Zordur...
    Yaşadığım Şey Aşktır Dersin Yanılırsın Mutluyum Dersin Ama Kendini Kandırırsın...
    Gerçek O Kadar Uzaktır ki Aldanırsın, Aldatılırsın...
    Meçhuldeyim Dersin Artık Belki Ama Bilmezsin Kendi İçinde Meçhulsün...
    Yalnızsın Yürekten, Yüreğinde Seni Terk Etmiş Kendi İçinde...
    O da Restini Çekmiş Kadere, Yalnızlığa, Hüzne, Aşk'a...
    Alışıyorum Gittikçe Her Gün Bir Parça Daha Alışıyorum Yalnızlığıma...
    Nicedir Unutmuşum Saymayı Bile Günleri Dağılıp Gitmişler Her Biri Bir Yana...
    Ne Gideceğim Bir Yer Ne de Özlediğim Bir Şey Var...
    Bir Sigara Yakıyorum, Bir Kağıda Bir İki Dize Yazıyorum Yerini İyi Bilen Onurlu Bir İki Sözcük...
    Kımıldamıyor Hiç Ne Akrep Ne Yelkovan, Yani Tam Böyle Bir Şeye Benziyor Zaman...

    Bugün Dünü Geride Bırakan Bugün, Tüm Acılara Acımalara Acımasızlara İnat Yine Bugün İşte...!
    Duman Altı Olmuş Her Ayrıntı...
    Her Sigara da Kendime Dönüyor Yine Düşüncelerim...
    Garip Bir Akşam Saati...
    Ardı Sıra İçtiğim Sigaranın Dumanında Hissediyorum Çektiğim Buhranların Acısını...
    Yoğunlaşan Duygularımı Boşluğa Haykırarak Dağıtmak İstiyorum...
    Her Şey Bir Hiçliğe Teslim Olmuş Yaşanmışlığımda...
    İç Dünyamın Dışa Dönük Yüzünde Soluyor Tüm Tebessümlerim...
    Geçmişle Gelecek Arasında Bir Yerde Takıldım Kaldım...
    Seninle Sensizlik Arası Bu, Ağlayan Zaman Diliminde Yüreğim Tutuluşu...
    İçimdeki Karanlık İçler Acısı...
    Gökkuşağının Kalbimdeki Renkleri Solmuş, Renklerin Hepsi Matemde...
    Birazdan Asla Geriye Dönülmeyecek Bir Yolculuk Başlayacak İçimde...
    Kaybettiklerimi, Kaybedeceklerimi Kale Almadan Vazgeçeceğim Her Şeyden...
    Öylesine Hızlı Hareket Edeceğim ki Tüm Geçmiş Akıp Gidecek Parmak Uçlarımdan...
    Yokluğunun Yarattığı Aşk Karşısında Boynum Bükük...
    Çoktu Yokluğun, Hakkım Çoktu Ama Yine de Yoktum Sende...
    Her Gün Ayrı Bir Acıyla Dolduruyorken Bavulumu Sayıyorum Son Yolculuğuma Çıkacağım Günleri...

    Ne Garip Bir Duygudur Aslında Yaşamak...
    Günün Ağarmasına İnat, Hala Karanlıktır Gördüklerin, Işık Yoktur, Ufuk Yoktur...
    Yaşadığın Haksızlıklar, Aşk'ta ki Hayal Kırıklıkların Sarar Tüm Benliğini...
    Ezilirsin Altında Hayatın...
    Gözlerin Hala Islak Islak, En Hüzünlü Şarkıların Ağır Dizeleridir Dilindeki...
    Kırılgandır Bazen Yaşamak...
    Kah Güldürür Hayal Ettiklerin Kah Yaslara Boğulursun...
    İçinde Fırtınalar Kopar ve Yürek Mücadeleden Yorgun Düşer...
    Evet! Yürekte Yorgun Düşebiliyor Bazen...
    Bazen Hissedemeyebilirsin Ağrılarını Veya Sevinçleri Duyamazsın Rafa Kaldırırsın Kimi Zaman Duygularını...
    Sonra Kara Bulutlar Kaplar Çürüyen Bedenini Yüzün Eskir, Unuttuğun Yanların Düşer Sayfalara...

    Umutların Tükendiği Saygının Bittiği Yerde Artık Her Şey Anlamsızdır Her Şey Boştur...
    Öylesine Yaşarsın, Yaşadığın İçin Yaşamaya Devam Edersin...
    Şimdi Öyle Bir Noktasındayım ki Hayatımın, Bir Adım Atsam Düşecek Gibiyim...
    Sokağını Kaybetmiş Küçük Bir Kız Duruyor Islak Gözbebeklerinde...
    Tüm Suçları Kabul Etmişcesine Suskun Tüm Hüzünleri Hak Etmiş Kadar Durgun...
    Yitik Zamanlarda Zamansızlığımı Yaşıyorum...
    Penceremden Görünen Bahar Olsa da Gönlümde Kışı Yaşıyorum...
    Etraf Çiçeklenmiş Olsa da Sensizliğin Ürperten Soğuğundayım...
    Ellerimi Isıtmaya Çalışsam da Titriyor Bedenim...
    Kırık Bir Kalp Aşk'a ve Sana Yenik Bir Ben Bir Küçük Oda Sevgim İçinde, Kilit Vurmuşum Kapısına...
    Bütün Hatıralarını Kaldırıyorm Bir Köşeye, Üstüne Kilitler Vuruyorum Açılmamacasına...
    İsminin Üstüne Bir Çizgi Çekiyorum Yavaşca...
    Kimi Zaman Ağlayabiliyor İşte İnsan Kimseler Yokmuşçasına...
    Kaçmak Zorunda Kalıp En Sevdiğinden Gidebiliyor İşte Uzağa...
    Dakikalar Özleyişte Saatler Tükenişte Durmuş...
    Çaresizliği İçiriyor Yudum Yudum...
    Benden Sana Giden Tüm Sözler Mahkumiyete Girdi, Artık Hiç Özgürlüğe Kavuşamayacak Cümlelerim...
    İstesem de Özgür Bırakmayacağım Hece'lerimi...
    Hiç Bir Sorunun Cevabı Yok Bundan Böyle...
    Bildiğin Soruları Cevaplamaktan Çıkışı Olmayan Labirentinde Kaybolmaktan Yoruldum...!
    Eğer İle Başlayan Cümlelerin Ortasında, Keşkelerden Yorulmuş, Acabalara Boğulmuş Bir Vazgeçişteyim...
    Hiç Yaşamadıklarımla, Hep Yapmayı İsteyipte Yapamadıklarımla, Daima Ertelediğin Her Şeyle Birlikte Gidiyorum.
    Seni Değil Kendimi Son Kez Uğurluyorum...
    Bazen Soruyorum Kendime; Neden Bu Sevgi, Nereden? Cevap Yok İçimde...
    Kendim Yaşamak İstedim Bu Serüveni, Belki Bu Kez Olur Dedim, Belki Şaşırtırdın Beni, Belki Hiç Uyanmazdık Rüyadan Ama Sadece Uzaktan Sevmekle Ruh Doymuyor...
    Kıskandım Seni, Tek Kabullenemediğim Paylaşmaktı, Çünkü Paylaşmak Bana Yasaktı...
    Ben Fazla Geldim, Aşkım Fazla Geldi, Sevgim Boğdu Seni Kendi Nefesiyle.
    Korktun, Böyle Bir Duygu Yabancıydı Sana, Korktun Ölesiye...
    Hazır Değildin, Zamanı Değildi Şimdi Sevmenin...
    Ben İstemez miydim Bitmesin, Ben İstemez miydim Zaman Dursun; Geçmesin, Ben İstemez miydim Devam Edelim, Bahar Doğsun Bize Ama Olmuyor...
    Bitmeli Diyor Bir Ses, Bitmeli...!
    Peki Ya Yürek, Hiç mi Önemli Değil?
    Ben Yine Yanlış Bir Yola mı Girdim?
    Yine Yalan Bir Aşk'a mı Bulandım?
    Ben Yine mi Hata Yaptım...!
    Bitmek, Tükenmek, Hele de Ayrılmak Bana Göre Değildi Ama Yine de Bitiyorsa, Bitmeli İse Ne Yapılabilir ki...!
    Belki de Hiç Yoktun Sen, Yüreğimin Bahara Dönmesi Sözlerinden Değildi...
    Sakladığım Fotoğraflardaki de Sen Değilsin Belki de...
    Oysa Ne Güzel Düşlerim Vardı Senin de İçinde Olduğun...
    Bir Akşam Çayı İçmekti Mesela, Güneş Batarken Bir Çay Bahçesinde Sessiz ve Tebessümle...
    Ne Güzeldi Sana Dair Olan Hayallerim, Ne Büyüktü O Hayallerin Verdiği Mutluluk Yüreğime...
    Öyle İşte...
    Olmadı...

    İnsan Ne Kadar Yetenekli Oluyormuş Acıyla Yoğrulunca...!
    Baştan Sona Yalanmışsın, Hiç Olmamış HiçYaşanmamalıymışsın...
    Belki Aldandım, Yanıldım, Yaralandım, Çok Kırıldım Ama Öğrendim, Sen Beni Kalbine Kalbinin Tenha Sokaklarına Hiç Yakıştıramamışsın...!
    Sana Dair Çok Fazla Olmayan Anılarımı Duvarlarıma Astığım Bu Gün Karar Verdim Senden Gitmeye...
    Sana Hoşçakal Demek Hiç Kolay Değil Ama Sen İstedin Diye İlk ve Son Kez Sığdırıyorum Dudaklarımın Sınırlarının İçine...
    Çok Kanattın, Çok Yara Açtın, Gözlerimin Mavisini Bulandırdın...
    Çok Çaldın Gülüşümden, Çok Eksilttin Çocuk Yanlarımı...
    Bak Şimdi Şu Halime, Yüreğim Kor Olmuş...
    Üflesen Sevgini Yeniden Alevlenir mi?
    Alevlense Bile Eskisi Gibi Isıtır mı?
    Artık Çok Geç...!
    Bak, Hayat Veren Nefesin Yüreğimdeki Koru Biraz Olsun Alevlendirse de Hemen Sönüp Küle Dönüyor...
    İçindeki Canı Sarıp Isıtsa da Yüreğimdeki Kor Ağır Ağır Sönüyor...
    Söndükçe Yüreğimdeki Kor Bu Can Bu Ruh Soğuyor Adeta Buz Kesiyor...
    Hoyrattır Artık Sana Suskun Yüreğim...
    Sözüm Geçmez Geç Kalmış Baharın Açmayan Çiçeklerine...
    Gücüm Yetmez Seni Gittiğin Yollardan Döndürmeye...
    Senden Kopacağım Artık...
    Sensizliğin Rıhtımında Dalgalarıyla Boğuşacağım Yalnızlığımın...
    Bir Daha Hayal Edilemeyecek Aşkının Umuduyla Kavrulacağım...
    Senden Beni Alacağım Benden Seni Söküp Aldığın Gibi Yerime Yaşanmamış Mutluluklar Bırakacağım...
    Hatırlamayacaksın Bile Gözlerimi...
    Ne Şiirlerimle Islanacak Ne de Gözlerimle Isınacaksın...
    Söz Veriyorum Hayatından Çıkacağım, Ağlatmayacağım Artık Seni..
    Sürgüne Gitmeyeceğim Gözlerinin Derinliğinde...
    Şiirlerimin Ortasına Yangınlarım Düşmeyecek Bir Daha...
    Çıkardım Seni Sakladığım Yerden, Çıkardım Kendimi Kendimden ve Çıkardım İşte Sonunda Seni Yüreğimden...
    Artık Benim İçin Öldün...
    Bu Gün Seni Yüreğimde Öldürdüm...
    Hiç Bitmeyecek Olan Seni Nasılda Küçültün...
    Resmini İndirip Gözlerimden Gitmek İstiyorum, Zamanın Olmadığı, Duygu Denen Şeyin Varolmadığı, Kimsesizliğimin Hayat Bulacağı, Tek Solukluk Nefesin Bile Uğramadığı, Işıksız, Sabahsız, Güneşsiz, Yıldızsız, Canımın Canımdan Usanmayacağı, Mekansızlığın Olduğu Bir Yere Gitmek İstiyorum...!
    Eskiden Sensiz Geçen Dakikalarımı Sayardım Ama Çok Birikti Sensiz Geçen Zamanım Aradan Yüzyıllar Geçince Sayamadım...
    Sayacak Bir Şeyim Olmayınca Sayılmayan Bir Şeyler Arıyorum Şimdilerde...
    Aslında Boşuna Bir Çırpınış Benimkisi Ya da Bazı Şeyleri Bitiremediğimin Ta Kendisi...
    Bazen Mutlu Olmanı Dileyeceğim Geliyor Ama Bu Teslimiyet, Bu Sensizliğe Kendimi Salıveriş, Bu Seni Boşverivermişlik Yakışmıyor Bana...
    Bak, Adın Acıtmıyor Artık İçimi..
    Yok, Kandırmıyorum Ben Yine Kendimi, İnan Bana Bunlar Bir Toparlanışın Sessiz Sedasız Bir Dirilişin Dizeleri...
    Bugün Seni Affedilmemelerin Pişmanlığına Bıraktım..
    Yok Saydığım Üzüntülerime Ekledim...
    Son Perdesini Çekiyorum Artık Bu Aşk'ın...
    Usulca Örtüyorum Gecenin Yorgunluğunu...
    Akşamın Ayaz Soğuğunda Yatağıma Yorgan Yaptığım Resmini Kaldırıyorum...
    Ellerimi Hayalinden Çekip Sevda Sözlerimi Kaldırıyorum Dudaklarımdan...
    Kapımı Kapatıyorum Olmayan Suretine...
    Nefesimi Ayırıp Nefesinden Sana Ait Olan Gözyaşlarıımı Kurutuyorum Gözlerimden...
    Unuttum Adını...!
    Unuttum Yarasını...!
    Unuttum Alıp Götürdüklerini...!
    Ağladım Son Defa Kıymet Bilmeyişine, Beni Her Anlamadığında Anlar Bir Gün Diye Bekleyişlerime...
    Işığını Senden Alan Gözlerim Bundan Sonra Senin İçin Hiç Bakmayacak...
    Günden Güne Hasretinle Tutuşan Bu Ateş Artık Yüreğimi Hiç Yakmayacak...
    Seninle Doldurduğum Sevda Pınarlarım Asla Senin Yönüne Doğru Akmayacak...
    Dinecek Fırtınalar, Zincirlerim Kırılacak...
    Sana Dair Ne Varsa Silip Atıyorum Kalbimden...
    Önce Yüzünü, Sonra Dokundukça Titreyen Ellerini Çıkarıp Atıyorum...
    Göz Göre Göre, İçimdeki Düşleri Öldüresiye, Yapamayacağımı, Hep Eksik Kalacağımı Bile Bile Senden Vazgeçiyorum...!
    Nasıl Hesapsız Bağlandıysam Sana, Nasıl Sevdamı Tuz Yapıp Bastıysam Yarama, İçimi Ağlaya Ağlaya Nasıl Kuruttuysam Elbet Vazgeçmenin Yolunuda Bulurum Meçhul Bir Zamanda...
    Ne Acı Değil mi?
    Artık Yanımda Yürütmeyeceğim Seni...
    Adımlarımı Yalnız Atacağım Karanlığa, Yarınlara...
    Sen Diye Bakmayacağım Her Gördüğüme...
    Sevmiştim Değil mi Ben Seni, Yavaş Yavaş Sevmiştim, Şimdi İse Yavaş Yavaş Unutacağım...
    Yüreğim Son Çırpınışlarını Yapsa da Sen Diye Yüreğimi Hasretinle Öldüreceğim...
    Yok Oluşların Hayırlı Olsun Bana...
    Simdi Unutma Zamanı...
    Seninle Büyüttüğüm, Yazdığım, Var Ettiğim Şiirlerimi ve Masalımı Unutma Zamanı...
    Titrek Ellerimle Yazdığım Şiirleri Yırttım Bugün, Ateşe Verdim Birikmiş Yazıları...
    Daha Ne Kadar Yaşarsın Bu Yürekte, Ne Kadar Acı Verirsin, Ne Kadar Yüklenirsin Ruhuma, Daha Ne Kadar Ağlarım Bilmiyorum...
    Sonu Geldi Artık, Yüreğimi Susturuyorum...
    Neyin Bedelini Ödüyorum Bilmiyorum Ama Artık Yıldızlar Olmayacak Hayatımda, Kapkara Bir Çığlık Gibi Geçecek Zaman Buralarda...
    Kaldırımlara Yağmur Çiseleyecek Benim İçime Acı...
    Bir Sancının Faili Olacak Acılarım...
    Yarını Olmayan Bir Meçhulü Oynuyorum Beklentisine Küsmüş Bir Çocuk Gibi..
    Sen Beni Öldürürken Ben Hep Tetikte Duran Bir Yürekle Seni Yaşattım...
    Sevginle Çoğaltırken Beni, Sevgisizliğinle Sefil Edendin..
    Ben Seni Gecikmiş Bir Baharda Koklayıp İçime Basmış Olsamda Sen, Bahar Tadını Çoktan Kışın Dönüşümüne Çeviren Oldun...
    Sanma ki Utancımdan Başımı Yerden Kaldıramayışım...
    Sadece Seni Sevdiğim İçin Boynumdaki Pişmanlığım Çok Ağır...!
    Ben Uğruna Döktüğüm Gözyaşlarıma Çektirdiğin Acıları Değil, Gururumu Onurumu Ayaklarının Altında Ezdirişime Çiğnetişime Ağlıyorum...!
    Gözlerim ve Bedenim Beni Affeder Biliyorum Ama Ya Gururum Ya Onurum?
    Onlar Beni Hiç Ama Hiç Affetmeyecekler Biliyorum...!
    Şimdi Yokluğunu Siyah Bir Elbise Gibi Giyinip Kuşanma Zamanı...
    Bu Gün Yüreğimde ki Hüznün Hasat Zamanı...
    Yine Yeniden Seni Sevdiğim İçin Sevdamdan, Aşkımdan, Hasretlerimden, Özemlerimden, Hayallerimden, Düşlerimden, Gururumdan, Onurumdan Özür Dilerim...!
    Bu Aşk Gönlüm Son Günahı Gözyaşlarımı Damla Damla Son Kaybedişim, Gururumu Onurumu Ayaklarının Altına Son Serişim Olsun...!
    Bundan Sonra Savaşım Kendimle, Savaşım Sevgimle, Savaşım Bilinmeyenimle...
    Bir İnsan En Fazla Kaç Kez Ölebilir ki?
    Ben Zaten Yaşarken Ölmüşüm...
    Kendimi Akışına Bıraktım Hayatın...
    Nereye Götürürse Orada İneceğim ve Son Durakta Bir Bekleyenim Olmayacak...
    Çok Yorgunum Yaşadığım Aşk Arbedesinden Sonra...
    Bazen Diyorum Keşke Sevmeseydim Bu Kadar...
    Bazen Komik Geliyor Gönlünün Kapısında Sabahladığım Geceler...
    Yalnızlığı Benimsemişken Yüreğim, Gözlerim Alışmışken Ağlamaya, Sevmeye Tevbe Etmişken Nerden Çıkmıştın ki Sen?
    Neden Gelmiştin?
    Gözlerime Bir Kere Bakıp Gitmek İçin mi?
    Yüreğimdeki Yalnızlığı Bir Hafta Bir Ay Yok Edip Sonrasında Sensizliğe Mahkum Etmek İçin mi?
    Sırf Ben Tevbebi Bozup Seni Sevmem İçin mi Gelmiştin?
    Yoksa Yüreğimin Kapılarını Açmam Senin İçin Ağlamam İçin mi?
    Sen İzin Vermiştin Oysa Gözlerimde Gözlerini Yaşatmama...
    Gülüşlerinin Gülüşlerim Olmasına...
    Senin İçin Şiirler Yazmama...
    Senli Gelecekleri Hayal Etmeme...
    Şimdi Sana Ağlıyorum...
    Gecelerin Koynumda Sabahlıyorum...
    Yürümüyorum, Koşmuyorum, Ağlarken Hıçkırmıyorum, Sessizce Kan Kusuyorum ve Usul Usul Kanıyorum İçimden...
    Bak İşte Ağladım Bitti, Ben Bittim ve Ben Tükendim...
    Biten Yalnız Ben Değildim Şu Ömre Sığdıramadığım Sevgin, O da Bitti, O da Tükendi...
    Şimdi Çok Düşündüm ve Koydum Son Noktayı...
    Kilitledim Aşk Kapısını...
    Şimdi Hayatımda İki Şey Var...
    Sigaram, Birde Gönül Yaram...
    Kabulümdür Issız Geceler, Sessiz Heceler, Yaralı Düşler, Matem Dolu Mevsimler...
    Düşmeme İzin Verdiğin Bu Çukurda Artık Bir Harfim Yok Sana Dair...
    Ruhumda Açtığın Yaraların Nasıl Olduğunu Sormak İçin Bile Çok Geç Kaldın...
    Oysa Kısa Bir Cümlen Yeterdi Yılların Acısını Silmeye...
    Artık Çalınmaya Müsait Bir Ruhun Var Bedenimden ve Sana Verdiklerimden Çok Uzakta Duran...
    Her Şeye Rağmen Seni Sevmek Güzeldi...
    Sevgimi Yazdığım Şiirler, Yüzüme Düşen Bir Yağmur Damlasıyla Beraber Yıldızsız Gecelerde Ürkerek Uyanmak Güzeldi...
    Soğuk Sabahlarda Gökyüzüne Baktığımda
    Sana Benzettiğim Güneş, Her Gün Batımında Seni Daha Çok Sevdiğimi Anlamam ve Seni Sevdiren Her Gün Batımı Güzeldi...
    Seni Düşünmek Yanmak Gibi Bir Şeydi Cehennem Ateşinde...
    Yorulmadan Koşmaktı Boşa Geçen Yılların Peşinden...
    Ay Işığını İzleyip Ağlamak, "Neden Ağlıyorsun?" Diye Sorulduğunda "Ağlamıyorum!" Deyip Kaçmak, Karanlıklarla Kucaklaşmak, En Sıcak Akşamlarda Bile Donarcasına Titremek, Adını Mırıldanarak Şiirlerde Ölmek ve Çektiğim Tüm Acılara Rağmen Sevilmemek Güzeldi...
    Unutmadan; Bir Gece Yarısı Uğrunda Ölmek, Seni Sevmek Kadar Olmasa da Çok Güzeldi...
    Varsın Giderken Dökülen Bir Avuç Gözyaşı Olsun Gözlerimden, Varsın Yıllarımın Sana Ait Olan Kısmı Heba Olsun...
    Sensizliğin Duvarına Son Kez Yaslanırken Bir Haykırışın Sesini Duy...
    Çünkü Sende Biliyorsun ki, Benim Gibi Kimseler Sevemez Seni...

    Neden Hep Sonbahar Bana Kalan?
    Suçum Neydi Yada Neydi Bende ki Farklılık?
    Seni Sevmem En Büyük Aykırılıktı...
    Senin Aşkın Bana Haramdı...
    Günahtı Gözlerin Ama Ben Hep Sevap İşledim...
    Sen Beni Sevmeyi Beceremesen de Ben Bu Küçücük Yürekte Seni Besledim...
    İstedim ki Günah Olma, İstedim ki Sevabıma Ortak Ol...
    Seni Sevmek, Uzun Sonbahar Gecelerinde Uzun Bir Yolda Sarı Yaprakları Alıp Ayağının Altına...
    Umuda Koşabilmekti...
    Bir Uçurumdan Taş Bırakmaktı Boşluğa...
    Kafanı Öne Eğerek Bir Düşüşü İzlemekti Bir Bakıma...
    Zor da Olsa Bulmaktı İşte Karanlıkta Son Bir Umut...
    Dilim Varmıyor Artık Söylemeye, Ağarmış Saçlarım ve Titreyen Ellerimle "Unutamadım Seni, Nerdesin?"Diye...
    Gidiyorum Sonu Belirli Olmaya Bekleyişlere Ama Unutma ki Kelebekler Bilirken Ateşin Sonu Olacağını Yine de Sarılırlar Ona Bir Sevgili Edasıyla...
    Bu Son Şiir Yazdığım, Belki de Veda, Attığım Son İmza Yüreğine...
    Ve Son Damla Şimdi Düştü Düşecek Gözlerimden...
    Koca Bir Hayat Bırakıyorum Sana...
    En Çok İstediğin Yokluğumsa Eğer Yok Olacağım Gün Batımında...
    Bu Son Şiir, Dün Kopardım Henüz Dolduramadığım Sayfaları...
    Bitti Sözlerim, Umutları Yaktım, Dünleri Aldım, Yarınları Dilediğince Sana Bıraktım...
    Sev Diye Yalvarmıyorum, Bu Sefer Sana Gel Demiyorum İşte...!
    Uçurumun Kıyısında Ölümü Beklerken "Umut" Diye Seslenmiyorum Sana, Yada Hapsolduğum Gecelerde Çıkıp Gelmeni Beklemiyorum...
    Sandığım Bir Ömürdü Belki Ama Sana Saatler Bile Uzun Geldi...
    Bana Verdiğin Bir Kaç Dakika Diğer Aşklarını Geciktirdi...
    Sevgin Kurumuş Bir Çiçek Şimdi, Kağıtlarda Kalan Şiirler...
    Boynumu Büktüren Sözlerine, Avuçlarımda Eriyen Yaşamadığım Yıllarıma, Seni Düşündükçe Çoğalan Sevgime, Özlemlerime Elveda...!
    Çektiğim Acıları Sana Bırakıyorum, Bir Ömür Onlarla Sarmaş Dolaş Kal...
    Hayatın Boyunca Benim Gibi Terk Edilişlerle Vedalarla Kal...!!!

    Hüznün Ardına Sığınmakla Kapanmıyor Açılan Yaralar...
    Kirpiklerimin Diplerinde Biriken Yaşların Sorgusuz Sualsiz Hesapsızca Akmasına Engel Değil...
    Fazla Bunca Şey Bana Taşıyamayacağım Kadar Fazla...!
    Anlatamadım Daha Doğrusu Uğraşmadın Beni Anlamaya...
    O Bilindik Sözlerle Geçiştirdin Her Zaman...
    Her Zaman Bencildin Her Zaman Acımasız...
    Kıydın İşte Sonunda Bana Acımadan...
    Sonunda Işığım Söndü, Karardım...
    Koyu Karanlıklardayım...

    Bu Yazı Bitsin Artık...!
    Yalanlarla Bitsin...
    Baştan Sona Yalandı Nasılsa...
    Parçalanmışlıkların Alınmak İstenmeyen Öcüyle, Kelimelerin Güçsüz Yüklenişleriyle Bitsin, Nedensiz Bitsin...!
    Ben Bilmiyorum Hala, Bu Sensizlik Yakıştı mı Bana?
    Üstüme Giydirdiğin Bu Kapkara Sensizlik Yakıştı mı Gerçekten Bana...?!
    Aklıma Takılan Her Bir Soru Delip Geçerken Ruhumu, Soruyorum Beni Neden Katlettiğini...!
    Biliyor musun Sensizde Geçer Hayat, Hüzünle Izdırapla Biter Elbet Yanında Beni de Götürerek...
    Düşünüyorum Bazen Hakettim mi Bunları, İnan Cevabını Bulamıyorum...
    Ama Şunu Bil ki; Ben Artık Yana Yana Köz Olmuş Bir Sevda Kalıntısından Başka Bir Şey Değilim...
    Ve Sen Bundan Böyle Ne Günahsın Bana Nede Sevapsın Sevdama...!!
  • 144 syf.
    ·2 günde
    Mavi bir otobüsün içerisine bütün ülkeyi doldurmuş Mehmet Bey. Ben öyle gördüm en azından. Bilhassa günümüzdeki toplum yapısında gördüğümüz belli başlı insan profilleri var otobüste, seçmece yapılmış. İyisi de var kötüsü de, zalimide var mazlumu da. Aynı ülkemizdeki gibi. Yazarımızı artık tanıyoruz. Neredeyse bütün kitaplarını okuduk. Üslubu, tarzı şaşırtmadı o yüzden. Coğrafya, tarih, sosyoloji, psikoloji ne ararsan bulacağın bir kitap. Anlamadığım ise 144 sayfaya nasıl sığmış bu roman? İnanın bana 300-400 sayfa gibi geldi. Gerçi elime iki kez alarak bir günde bitirdi kitabı. O kadar da kendimden, duygularımdan parçalarla bölümlerle karşılaştım ki.. Kitabın tarzı "inception" filmindeki gibi hikaye içinde hikaye. Yazar bindiği otobüsteki diğer yolcuların hayatlarını üst anlatıcı bakışı ile anlatıyor. Sonra bu yolcuların hayatlarına giriyor. İlk hikaye içinde hikaye bu. Ardından onların hayatlarında, başkalarının hayatlarını okuyoruz. Özellikle Ömer'in hikayesinde Ömer'den çok onun röportaj yaptığı kişilerin hayatları. Her yolcunun bir hayatı, hikayesi var ama yazarımız bazılarına biraz iltimas geçmiş. Onların üzerinde daha fazla durup, daha uzun tutmuş. Belki o da o yolcuları kendine daha yakın hissetti ya da daha çok karşılaştı diyelim.
    Hikayeler gerçekten muazzam. Tamamen gerçekçi, gerçekçi olmasını da en fazla acılardan ve kötülüklerden görüyoruz. Kısa kısa bahsedeyim. Öncelikle yolcular ana karakterler olsa da otobüs şoförü ve muavin arkadaşı unutmamış yazar. Kısa da olsa başta onlara da yer ayırmış. İlk uzun metrajlı hikayemiz ise bir aşk hikayesi Kemal ve Bahar'ın hikayesi ama onun içinde de bir hikaye var. Dedim ya hikaye içinde hikaye. O da Kemal'in şehit olan babasının hikayesi. Sıcak bir hikaye için belki de ilk önce Kemal ve Bahar'ı seçti yazar. Zira sonraki hikayelerde bizi bol bol üzecek yer yer gözlerimizi dolduracaktı. Bunlardan ilki Merve, aslında hikayelerin çoğunda olduğu gibi bize yabancı bir hikaye değil, gidin bir Avm'ye Merve gibi onlarcasını göreceksiniz. Tabi o yavşak restaurant sahibinden de öyle. Neyse ağzımızı bozmayalım, zira bu kitapta o kapıyı açasak çok küfrederiz. Sıradaki hikayedeki sakallı adam gibiler var daha. Sakallı adamdan bahsetmeyeceğim, onu ve onun gibilerini hepiniz çok iyi tanıyorsunuz. Benim bu kitapta söyleyecek çok sözüm var. Hayatımın en uzun incelemesini yazabilirim buraya hislerimi dökersem. Ama kendime sansür uygulayacağım. Zamanı geldiğinde sözümüzü söyleriz. Ve daha sonra Zeliha, Musa ve Munis'in hikayesi bu hikayeyi aslında herkes aynı ölçüde anlayamaz. Ama ben iliklerime kadar yaşayarak okudum. Çünkü Musa gibilerini çok iyi bilirim. Sağlam ve aktif bir taraftar olan, sporla futbolla çok yakın ilgisi ve ilişkisi olan yazarda çok iyi biliyor ki o kadar güzel anlatmış ki Musa'yı, o karakteri o kadar güzel giydirmiş ki inanın Musa gelse kendini o kadar anlatamaz. Gerçi Musa gibiler bi bok anlatamaz ya.. Neyse ağzımızı bozmuyorduk. Musa'nın hayatını kararttığı bir kız var birde bana 2012 senesinde İstanbul'da tecavüz edilip öldürülen üniversite öğrencisi Fatıma Nur Çelik'i hatırlattı. O olay o dönem benim üzerimde büyük tesir yaratmıştı. Bu da malesef benzer bir hikaye, malesef işim gereği de çok aşinayım. Ve Ömer, ne severim bu ismi var ya çocuğun olsun adını ver yani öyle bir isim Ömer. Haytımdaki Ömer'leri de çok sevdim zaten ben. Dedim ya yazar bazı yolculara iltimas geçmiş onlardan çok bahsetmiş. İşte o Ömer, en uzun yer ayırdığı hikaye. Fakat aslında Ömer'in şahsına değil bu iltimas. Hikaye içindeki hikayelere Ömer bizi Bosna'ya götürüyor, Aida Spahiç'e götürüyor. Bosna'yı hatırlatıyor bize unutmayın diyor, unutulacak gibi de değil ya hani. İnanın içi yanıyor içi, Aida'nın hikayesinin gerçek olduğunu hatta aynı hikayeyi binlerce kadınla paylaştığını bilmek insanı daha da etkiliyor kahrediyor. Daha sonra Ömer başka ama benzer bir hikayeyi anlatıyor bize Ceylan Maaruf'un hikayesi. O da Irak'ta İşid zulmüne uğrayan bir kadın Aida ile yaşadıkları aynı neredeyse. Kötülük her yer de her zaman da aynı bunu gösteriyor bize. Ceylan'ın hikayesini anlatırken de yazar yine yapacağını yapmış Ömer'i Samsun'da buluşturuyor Ceylan'la ve bu arada memleketinin reklamını yapıyor her kitabında olduğu gibi. Samsun'un coğrafyasını, tarihini, insanını anlatıyor, öğretiyor bize, aynı Aida ile Bosna'nın tarihini coğrafyasını öğrettiği gibi. Ee tabi sevdalısı olduğu, yöneticiliğini yaptığı, adına kitap yazdığı Samsunspor'u da unutmuyor sıkıştırıyor bir iki sayfaya. Ne diyelim saygı duydum, memleketini seveni bizde severiz. Mustafa Kutlu'yu da ondan seviyoruz ya her kitabındaki bir karakterle ya da geçmişiyle Erzincan'a götürüyor bizi. Memleketini seven, unutmayan vefalı insandır, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi unutmaz. Aida'nın, Ceylan'ın hele ki kendisinin acılarını hiç unutmaz. Unutturamazlar.
    Ve Çerkes aşk hikayesi, bu yaşanmış hikayeyi daha önce site sakinlerine bir kıyak yaparak burada paylaşmıştı Mehmet Bey, o zaman da çok beğenmiştik, şimdi yine beğendik. Bundan sonra üç arkadaş ve devamında matbaacı hikayesi, bu hikaye üzerine de söyleyecek çok şey var ama neyse.. İnceleme çok uzadı zaten. Nihayetinde bu insanlarla otobüsün yolculuğu tamamlanıyor son durağa geliyorlar. Mecazen... belki de gerçekten.
    Mehmet Bey'in de çok sevdiği ve bu kitabına da cümleleriyle başladığı Cengiz Aytmatov'un nasıl kitaplarının içindeki herhangi bir karakterinin bile hikayesinden bir kitap çıkıyorsa, bakınız Gün Olur Asra Bedel ve Cengiz Han'a Küsen Bulut, bu kitapta da aslında her yolcunun hikayesinden ayrı bir hikaye çıkar. Haksızlık etmeyelim hepsinin hikayesinden çok güzel kitaplar çıkar ama ben isterim ki yazarın otobüse bile bindirmediği -bindiremediği- ama kitaptaki en kısa bölümü de ayırmış olsa hikayesini sığdırdığı Serdar ve İsmet'in arkadaşları olan üçüncü arkadaşa bir iltimas geçer ve onun hikayesini günün birinde kitaplaştırır. Aynı Gün Olur Asra Bedel ve Cengiz Han'a Küsen Bulutta olduğu gibi. İltimas kelimesini çok kullandık bu incelemede son defa kullanalım. Kitaba 9 puan verdim. Ama işte bu iltimas değil, Mehmet Bey'i siteden tanıdığımız için, az da olsa muhabbetimiz olduğu için bir hatır puanı değil. Bu kitap gerçekten 10 üzerinden 9'luk bir kitap özellikle benim için. Ne diyelim kalemine sağlık, bu otobüs yolculuğu için teşekkür ediyorum kendisine.
  • Sevgili kızım, gece herkes uyuduktan sonra kendine sarılarak ağlamaman için elimden gelen her şeyi yapacağım, seni bana benzetmeyeceğim.
  • "... Bu dünyada artık yapacak hiçbir şeyi olmayan biri olarak söyleyecek bir sözüm var mı? Bu boş ve pörsümüş beynimde yazmaya değer bir şeyler bulabilecek miyim?
    Neden olmasın? Etrafımdaki her şey tekdüze ve renksizse, içimde bir kasırga, bir çatışma, bir trajedi yok mu? Bende takıntı haline gelen bu sabit fikir zaman daraldıkça, zihnimde her dakika, her saniye daha iğrenç ve daha kanlı bir görüntüye bürünmüyor mu? Herkes tarafından bu şekilde yüzüstü bırakılmışken içimde hissettiğim şiddetli ve bilinmeyen sarsıntıları neden kendi kendime anlatmayı denemeyeceğim ki? Kuşkusuz öykü çok zengin ve hayatım ne kadar kısa olursa olsun, şu andan son ana kadar hâlâ onu dolduracak, bu kalemi ve mürekkebi tüketecek onca ürperti, onca korku, onca ıstırabım olacak. Zaten bu acılara katlanmanın en kolay yolu onları dilediğimce izleyip keyfimce tasvir etmek değil mi?"
    Victor Hugo
    Sayfa 10 - T.İ.B. Kültür Yayınları
  • İşte gidiyorum...
    Karşılıksız bir aşka kurban ettim ömrümü! 
    İşte gidiyorum, 
    Toprak alsın benim de bu hazin öykümü...

    İşte gidiyorum... gurbet yorgunu gövdemi, 
    Çukura kim indirecek? 
    İşte gidiyorum, 
    Bu menfur cinayeti, şimdi çıkıp kim üstlenecek?

    Çürüdü gözlerim, 
    Çürüdü yüreğim, bu yağmurlu şehirde.
    İşte gidiyorum, 
    Beni kaldırın, hicranım kalsın teneşirde.

    Size, yüzyıllardır sesini kaybetmiş
    Bir türküyü söyleyecektim; 
    Ve bir yayla rüzgarı şefkatiyle
    Kirpiğinizin ucundan öpecektim...

    Bir masum türküydü sadece
    Yüz binlerce mağdurun gönlünde; 
    Belki söyleriz hep birlikte
    Belki... mahşerin birinci gününde.

    Nasıl sevmiştim hepinizi, 
    Nasıl böyle oldu akıbetim? 
    Ve nasıl çöle döndü, 
    O benim gül-gülistan memleketim?

    İşte gidiyorum, 
    Hiçbiriniz, hiçbir dilde beni anlamadınız.
    Ben başımı verdim, sizinse
    İnsafsız bir linç oldu karşılığınız.

    İşte gidiyorum, 
    Penceresiz bir dünyanın bilinmez labirentine...
    İşte gidiyorum, 
    ''Saçlarındaki yıldızları artık koparabilirsin anne! ''

    Sonunda kaptırdım gönlümü
    Ölüm denen o kaypak türküye.
    Ve işte kurtuldun benden
    Şen olasın ey sevgilim; Türkiye!

    Elbet benim de vardı, 
    Kendime ve yurduma dair umutlarım.
    Belki bıraktığım yerden sürdürür; 
    Dostlarım, karım ve çocuklarım...

    Çatladı yüreğim, çatladı sazım.
    Demek ki böyleymiş yazım.
    Sizlere armağan olsun
    Sizlerden ödünç aldığım bu yürek sızım.

    Bu nasıl hapis Tanrım
    Sabah-sabah bu ne hikmet, bu ne sis? 
    Kalbime son mermiyi sıkmak
    Sana mı düştü, ey güzel Paris?

    İşte gidiyorum, 
    Kalmadı söyleyecek son bir sözüm.
    Dediğiniz gibi olsun be! 
    Dediğiniz gibi olsun gözüm!

    İşte gidiyorum, 
    Tükenmişti inancım, bu nankör hayata dair.
    Belki benim için birkaç mısra döktürür
    Hayaloğlu diye bir şair! .

    Yusuf Hayaloğlu