• Kendimi sevildiğimden daha az seviyorum. Birilerinin benin sevmesine şaşırıyorum.
  • Birçok bilimsel başarıya imza atan Türk fizik mühendisi Canan Dağdeviren, yaptığı çalışmalarla dünyanın dikkatini çeken bir araştırmacı. Pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştiren Dağdeviren, Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk. Çalışmalarını MIT Media Lab’de sürdüren Canan Dağdeviren, başarısının sırrını ve onun yolunda ilerlemek isteyen gençlere tavsiyelerini Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’yle paylaştı

    Özlem Tınaz: Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’ne vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Eminim ki bir çok kişinin aklındaki soru: Amerika maceranızın nasıl başladı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya 2009 yılında Fullbright doktora bursunu kazanarak geldim… Ve bu bursu kendi alanımda ilk sırada kazanarak Illinois Üniversitesi’nde doktora eğitimi almaya hak kazandım. Illinois Üniversitesi’nde malzeme bilimi ve mühendisliği bölümünde yaklaşık 5-5.5 yıl eğitim gördüm. Daha sonra da MIT’ye geldim. MIT’de doktora sonrası araştırmalarımı yapmak üzere Bob Lenger'la birlikte çalıştım. Hemen akabinde Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyesi seçildim. Sonra tekrar aynı yıl MIT Media Lab’de şu anda bulunduğumuz yerde hiç başvuru yapmadığım halde ‘faculty’ posizyonu kazandım. 2015 yazı benim MIT’deki ilk yazımdı. Ve kendi alanında başarılı akademisyenleri çağırabildiğim bir çalıştay düzenlemek istemiştim. Böylelikle sadece bu alandaki kişileri yalnızca kağıtlarından değil yüzyüze tanışmak etkili olabilir diye düşünmüştüm. Ve çalıştayı yapan biri olarak sunumun sonunda 10 dakikalık küçük bir konuşma yapmanız bekleniyordu. Konuşmayı yaptığımda Media Lab’in direktörlerinden biri yanıma gelip konuşmamı çok beğendiğini ve daha detaylı bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de ‘Tabii ki de gelirim, bir blok ötede bir yer, gelip konuşma yaparım ’demiştim. Ve konuşmanın ortalarında farkettim ki bu aslında bir iş konuşması çünkü katılan herkes hocaydı, dışarıdan hiç kimse yok. Ve hemen konuşmanın ortasında da teklif aldım ve dediğim gibi hiçbir cv, mektup ya da vs vermeye gerek kalmadan bu grubuma başlamış oldum.”

    Özlem Tınaz: Temel eğitiminizi Türkiye’de aldınız. Buraya geldiğinizde zorluk yaşadınız mı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya ilk geldiğimde zorlandığımı düşünmüyorum, genelde kişiliğim itibariyle gittiğim yerlerde zorlanmadığımı düşünüyorum, hemen adapte olabiliyorum. Tıpkı benim aletlerim gibi; yeterince flexible’ım, esneğim sanırım. Tek zorluk çektiğim yer biraz yemekler konusundaydı. O konuda da artık kendimi geliştirdim güzel yemek yapabiliyorum. Annem kadar tabii yemek yapamıyorum maalesef ama özlüyorum. Yaprak dolması sarma en çok onları çok seviyorum. Annem Adanalı. Çok güzel yapar. Ama tüm yemekleri memleketin suyunu bile özlemiyorum. Zorluklar elbette vardı bir kere kadın olmak başlı başına bir problemdi benim için o nedenle aslında benim laboratuvarım o yüzden transparent, dışarıdan içeride ne yapıldığını görebiliyorsunuz çünkü ben Amerika’ya ilk geldiğimde kendi research grubumun içindeki tek kadın araştırmacıydım. Teorik bilgim çok iyiydi ama pratik bilgim hiç yoktu. Hiç bilmiyordum nasıl yapılıyor bu işler. Ve birine soru sorduğumda cevap almam çok zor oluyordu. Fakat yaptığım şey bir sandalye alıp laboratuvara gidip sabahtan akşama kadar herkesi izlemek oldu. Gözlem yapmak çok önemli. Bu gözlem sonucunda aylar sürse de, kendi yapabileceğim konsepti ortaya koymuş oldum. O nedenle bu laboratuvarı da camdan yaptım ki dışarıdan gelen herkes gözlem yapabilsin, isteyen herkes gelip bakabilsin. Çoğu zaman lise öğrencileri, ortaokul öğrencileri geliyor sandalye veriyoruz oturuyorlar ve bizim içeride neler yaptığımızı, herhangi bir eğitim ya da izin almalarına gerek kalmaksızın görebiliyorlar. Türkiye’de en azından benim zamanımda öyleydi; çok iyi teorik bilgi öğrendiğimizi düşünüyorum fakat sorgulamak çok geri planda kalıyor. Genelde bilgileri hep ezber tarzında çalışıyoruz. Ve de takım çalışması çok az maalesef Türkiye’ye bakarsak, onun için daha çok projeye dayalı çalışmaların yapılmasını ben yüreklendirmeye çalışıyorum Türkiye’deki öğretmen ve öğrenci arkadaşlarımla birlikte. En önemli şey kritik düşünme, eleştiri yapabilme, soru sorabilme, Türkiye’de soru sorabilmek maalesef çok zor. Ben çok soru sorduğum zamanlar hep negatif olarak susturulmuştum. Ama soru sormanın ben büyük bir erdem olduğunu düşünüyorum. Ve Amerika’da da zaten bunu hep teşvik ederler. Hatta bu yıl verdiğim ilk resmi derste çocuklara soru sormayı öğrettim. Çünkü soru sormak demek, küçülen dünyayı genişletmemizi sağlıyor ve zaman kazanmamızı sağlıyor. Çünkü zamanımızda en gerekli şeylerden biri zaman, o nedenle kritik düşünme, soru sorma bunları daha çok teşvik etmek lazım.”

    Özlem Tınaz: Ortaokul ya da lisedeyken bilimle uğraşmayı hayal ediyor muydunuz? Bir hedef koydunuz ve başarıya öyle mi ulaştınız?

    Canan Dağdeviren: “Aslında Amerika ya da herhangi bir ülke yoktu kafamda. Sadece yapmak istediğim bir proje vardı ve o projeyi yapabilmek için de bu işi yapabilen insanları araştırmaya başlamıştım. Bir çok ülkeyi ve bir çok ülkedeki araştırmacıları araştırdım. Çin, Ortadoğu, Asya, Amerika, Avrupa’nın birçok ülkesi ve sonra benim yapabileceğim şeyleri yapabilecek birinin Illınois Üniversitesi’nde olduğunu bulmuştum, John Rogers, benim doktora hocam. Ve ondan aletleri nasıl esnek ve çekilebilir yapabileceğimi öğrenmiştim. Amerika’ya geliş sürecim de böyle başladı. Çünkü hocamı bulmak istemiştim. Onu da Illinois’de buldum. O nedenle de Amerika’ya geldim.”

    Özlem Tınaz: Biliyoruz ki bu başarınızda annenizin büyük rolü var. Size nasıl destek oldu?

    Canan Dağdeviren: “Annem kilit insan, gizli kahraman, benim ben olmamı sağlayan, hem kişilik olarak hem vücut olarak, tabii babamın yardımlarını da unutmamak lazım ama annem benim hayatımdaki en etkili ve en unutulmayacak yapıtaşı, temel.”

    Özlem Tınaz: Canan Dağdeviren’in bir günü nasıl geçiyor?

    Canan Dağdeviren: “Genelde ben güne koşu yaparak başlıyorum. 6 gibi başlıyorum güne. Çünkü beyin kapasitör gibi; hep yüklediğiniz zaman bir zaman sonra patlıyor. Recharge etmeniz lazım. Başka şeyler yapmanız gerekiyor. Benim en çılgın fikirlerim genelde koşarken oluyor. Koşuyorum, geliyorum sonra çok güzel bir Türk kahvaltısı yapıyorum. Hayatın mutluluğu bence kahvaltı. Sonra Türk kahvesi içiyorum, öyle başlıyorum güne. Benim olmazsa olmaz ilk üç aktivitem güne başlarken, sonra toplantılarım oluyor, öğrencilerimle birlikte laboratuvarda çalışıyorum. Makaleler yazıyoruz. Birçok sergiyi ziyaret etmeye çalışıyorum çünkü sergiler, özellikle sanatta, beni çok motive eden ve aynı zamanda yüreklendiren ve farklı bakış açılarına sahip olmamı sağlayan aktiviteler. Zaten burada birçok müze var, onları gezmek, çizimleri görmek farklı görüşleri ve kültürleri öğrenmek bana çok şey katıyor. Ve bunu da kendi yaptığım teknolojilere entegre edebildiğimi düşünüyorum. Öğrencilerimle vakit geçiriyorum, ders anlatıyorum, ders veriyorum. Kültürün hayatımda büyük bir yeri var. Mesela ders verirken sadece ders öğretmiyorum aynı zamanda kültürümüzü de tanıtıyorum. Mesela yaptığımız aktivitelerden biri de; mercimek çorbasına ekmek batırıp, yemek. Bunu öğretmekti. En son dersimizi sucuk mangal yaparak kapattık.”

    Özlem Tınaz: Gençlerle Skype görüşmeleriniz devam ediyor mu?

    Canan Dağdeviren: “Evet, devam ediyor. Pazar günleri 2 saat az uyuyorum. Ve bana ulaşan öğrencilerle Skype toplantıları yapıyorum. Genellikle 20 dakika sürüyor toplantılarımız ve bire bir, grup şeklinde değil. Tamamen kişiye göre ve alanı farketmeksizin herkesle, her öğrenciyle görüşüyorum. Bana yazan öğrenciler arasında ilahiyat fakültesinden öğrenciler de var, tıp dünyasından insanlar da var. Hukuk okuyan öğrenciler var. Cevabı bende değilse bile network’üm de olan hocalarla birleştiriyorum onları.”

    Özlem Tınaz: Biraz da projelerinizden bahsedelim, biliyoruz ki kalp pili üzerinde çalıştınız.

    Canan Dağdeviren: “Kalp pili aslında benim doktora süresinde yaptığım hipotezin sadece küçük bir bölümü. Ama çok ses getirdi o bölüm. Kalp pili, biliyorsunuz, kalbinizin ritmi iyi olmadığı zaman kalbin iç çeperine gelen bir elektrot vasıtasıyla voltaj yollayıp, kalbin ritminin tekrar iyi olması sağlanıyor. Fakat bu piller her 6 ya da 7 yılda bir değiştirilmek durumunda çünkü içindeki batarya, pil bitiyor. Bizim yaptığımız teknoloji bir sistem üzerine kurulu ve incecik levhalar şeklinde kalbin, akciğerin ve diyaframın üzerine yapıştırılıyor. Ve sizin iç organlarınız hareket ettikçe, mesela; kalp atışı veya nefes alıp verme, bu alet eğilip, bükülüyor ve dışarı elektronik güç veriyor. Elektrik gücü veriyor. Ve siz bunu kullanarak kalp piliniz tekrardan çalıştırabiliyorsunuz. Şu anda Media Lab’de onun bir başka versiyonunu yapıyoruz. Artık kalbin içerisine girmeye gerek kalmadan bu platformları direkt dizimizin kolumuzun ya da iç çamaşırımızın bir parçası olacak. Ve siz normal günlük hayatınıza devam ettikçe mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürüp kablosuz bir şekilde bu elektronik gücü başka aletlere de gönderebileceksiniz. Bundan sonra daha çok meme kanseri üzerine çalışmak istiyorum. Uzay teknolojileriyle çok ilgileniyorum. Belki astronotlar için özel bir tekstili de işin içine koyabileceğimiz akıllı giysiler ve farklı elektronik aletleri var olan tekstilin içine koyabileceğimiz oluşumlar yapmayı planlıyoruz. Şu an MIT’de kendi grubumla birlikte daha çok vücut içerisine girebilen, giyilebilen küçük aletler yapıyoruz. Yaptığımız aletlerden biri beyne entegre edilebilen ve beynin en dip köşelerine kadar inebilen üç boyutlu iğne şeklinde bir alet ve esnek ve aynı zamanda da beynin içine girebilecek kadar sert bir platform. Bu ne yapıyor? Normalde siz Parkinson hastasıysanız ilaçları ağız yoluyla veya damar yoluyla almak durumundasınız. Bu da maalesef tüm vücuda zarar veriyor. Sadece beynin o noktasına gitmiyor. Fakat bizim yaptığımız bu platform sayesinde kablosuz olarak çalışabilen ve direkt bilgisayarlardan kodlar vasıtasıyla gönderdiğimiz mesajlarla ilaçları çok minik boyutlarda beynin istenilen noktasına indirgenebiliyor. Böylelikle sistemik toksisi denilen problemi de önlemiş oluyoruz. İlaç gereksiz yere vücudun her yerinde dağılmıyor. Çok büyük miktarlarda değil küçücük miktarlarda beyindeki değişiklikleri saniyeler içinde görebiliyoruz.”

    Özlem Tınaz: Sizin bir de pijama tanımlamanız var. Onu açar mısınız?

    Canan Dağdeviren: “Ben günümüz tıbbının pijama tarzı olduğunu düşünüyorum. Bol, size uymak zorunda değil. Annenizin babanızın pijamasını giyebilirsiniz. Ama ben bugünün tıbbını, takım arkadaşlarımla birlikte, öğrencilerimle birlikte ‘suit type’ yapmak istiyorum. Tamamen sizin üzerinize oturan ceket tarzı. Ve vücudunuzun her tarafını kaplayan tarz, böylelikle vücut içerisinde ve dışında olan tüm etkileri dışarıya bir ara yüz vasıtasıyla iletebilen teknolojiler. Bunu da ancak ve ancak geleneksel olmayan, çekilebilir, esnek, ince aletlerle yapabiliriz.”

    Özlem Tınaz: Fareler ve maymunlar üzerinde çalıştığınızı söylediniz. Hayvanseverler aslında bu tür deneylere ve deneklere karşılar. Sizin görüşünüz nedir?

    Canan Dağdeviren: “Elbette hayvanlara büyük saygım ve sevgim var. Ve insanlara belki de bilmeden harika yardımlarda bulunuyorlar. Bu konuya ben de çok hassasım, özellikle çok hassastım, bu konuya başlamadan önce. Hayvanları çok seviyorum ama onlara dokunamama gibi bir sorunum var. Ama eğitimler alıp artık onlarla deneyler yapmaya başladım ve bir güzellik daha yapmaya başladık yaptık biz. Normalde şu anda var olan teknolojiler çok büyük. Beyne indirgediğinizde beyinde probleme neden oluyor. Ama ben bunu öğrendikten sonra ‘mikrofibrication’ dediğimiz mikron boyuttaki teknolojiyi, saç teli kalınlığından ince, 10 kat daha ince aletler yapıp, bunları beyne indirebiliyoruz hayvanlar yaşarken. Ve hayvanlar hiç acı çekmiyor. Bu da teknolojinin ne kadar ileri olduğunu gösteriyor. Ama her zaman söylüyorum en az öğrendiğim bilgiler, öğretici pozisyonda olan hocalarımdan aldığım bilgiler, takım çalışmaları yaptığım arkadaşlarımın ötesinde hayvanlara çok şey borçluyuz.”

    Özlem Tınaz: Türkiye’ye, Türk Devleti’ne ya da özel sektöre bir çağrınız var mı?

    Canan Dağdeviren: “Çocukları ve gençleri desteklesinler. En büyük çağrım bu olur. Bilim çok önemli bence, ülkelerin her birinin önceliği bilim olmalı. Bilim insanlarına ve bilimle uğraşmak isteyen gençlere yardımcı olsunlar. Geçtiğimiz yıl Arya Güçlü Kadınlar Platformu’nun Güçlü Kadınlar Ödülü’nü kazandım. Ve bu ödülü almama sebep olan düşünce de vizyon bursuydu. Şu an vakfı oluşturmaya çalışıyorum. Türkiye’de kurulacak bu vakıf, annesi- babası olmayan çocuklar, her yıl bir erkek ve bir kadın öğrenci, eşitliğe inandığım için, Türkiye’den Amerika’ya gelecekler ve Amerika’daki büyük üniversiteleri görecekler. Harvard, MIT gibi laboratuvarları görecekler. Benim verebileceğim bir koltuğum yok ama verebileceğim bir laboratuvarım var. 23 Nisan günü laboratuvarı onlar yönetecekler. Satranç oynayacaklar, okyanusu görecekler, istakoz yiyecekler. Türkiye’de yapamadıkları veya yapmaları mümkün olmayan aktiviteleri burada yapacaklar. Ve dünyanın sadece Türkiye’den ibaret olmadığını bu öğrencilere göstermek gibi bir fikrim var. Döndükleri zaman da henüz işleri bitmiyor. Biz Sivas’lıyız. Sivas’ta bir hatıra ormanı yapacağız. Ve bu çocuklar birer tane ağaç dikecekler. Ve her ağacın bir ismi olacak. İlk isim Fatoş Büyükkuşoğlu’nun, bize ödül veren, vefat eden annelerinin ismi olacak. Çünkü toplumda çocuk yetiştirmenin, insan yetiştirmenin ve ağaç yetiştirmenin ne kadar zor ve zaman aldığını topluma göstermek istiyorum. İstanbul, Sivas ve Amerika ayaklı bir vizyon bursu olacak.”
  • Sen bilmezsin ki sana olan sevgimi, özlemimi. Adımı her söylediğinde olan
    heyecanımı ya da bedenimin hafif titreşimlerini...
    Nereden bilebilirsin ki?

    Uçurumda sarkıttığım ayaklarıma
    hafifçe değen bir rüzgar gibisin. Varsın ama bana az varsın. Varlığını hissedebiliyorum. Sana dokunamıyorum. Peşinden koşuyorum, sana sarılmak istiyorum. Oysa ben sarılmaktan nefret eden birisiyim, ama yine de koşuyorum. Bildiğim için koşuyorum, hiç ulaşamayacağım için durmaksızın koşuyorum. Her koşuşumda daha da hızlanıyorsun, sanki seni yakalamamı ister gibi. Oyun oynuyoruz. Kim bilebilir ki bir oyunun insanı nasıl yaralacağını?

    Sen koştukça koşuyorum, sana yetişmek istiyorum. En azından yan yana gidebilirim
    diye düşünüyorum ama anlamıyorsun. Bir eğlence sanıyorsun bunu, oysa bu eğlencenin de ötesi. Çok başka bir duygu.
    Seninle bir şey paylaşmak belki de
    benim için en iyi şey. Bunu da bilmiyorsun, bilemezsin ki.

    Dakikalar boyunca sürüyor bu olay
    ve benim ayağım takılıyor küçük taşa. Dikkatsizimdir bilirsin. O kadar çok isterdim ki o an, o zeminin senin kalbin olmasını. Kalbine düşmeyi o kadar çok isterdim ki. Düştüğümü fark ederek yanıma gelip sarmalamanı isterdim,
    sadece isterdim. Yine bilirsin ki bazı şeyler
    kolay kolay gerçekleşmez. Tıpkı kalp içinin çıplak göz ile görülemediği gibi, ya da
    bir rüzgarı yanında tutamadığın gibi.

    Senin için belki kırılgan bir vazo gibiyim. Belki bir şal,belki bir süs, belki de daha özel bir şeyim. Senin benim bazı şeylerimi bilemediğin gibi ben de bilemem bunu.
    Bana seslenmedikçe,bana bakmadıkça, yanımda olmadıkça bilemem seni.
    O yüzden olmama sahip olma olur mu?
    Çünkü ben bunun için kendimi bile değiştirmeye, kendimi her zaman olduğu gibi feda etmeye hazırım. Sen buna izin ver ya da verme. Sadece biteceğim ve son nefesimi vereceğim ana kadar yanında olmak istiyorum. Belki bu bazılarına saçma gelebilir. Ama sen anlarsın beni değil mi? Sararsın sıcak kollarınla beni sürekli, bıkmadan usanmadan değil mi?

    Bildiğim şeyler bile koca birer bilinmemezliğe ulaşıyor.
    Sen de ulaşma olur mu?

    Uçmayı sever misin, söylesene bana?
    Eğer seversen senin için büyük bir uçak olacağım. Çelik ama içi yumuşacık olan bir uçak. En derinlerinde isminle seni saklayan ve saklamak isteyen bir uçak olacağım.

    Göster bana Rigel. Kalbini, kalbinin en derin yerlerini göster. Eşitlik sağla.
    Sar kollarını belime ve sen de sarılmak iste bana.

    Söz veriyorum bozmayacağım o anı.
    Söz veriyorum, çünkü ben hep bu anı bekliyorum.

    Seni seviyorum ve hep seveceğim. Sadece sen de beni sev. Hep sev. Bıkmadan, usanmadan sev. Öp kırgın kalbimden. Bir kez öp, iki kez öp, üç kez öp, dör- sayısızca öp kalbimden. Dudaklarının çıksın izi kalbimde. Yaşatsın ismimi zihnimde.

    Hep yaşatsın, asla şikayet etmeyeceğim.

    Asla...

    Elida🌙
  • Öykü Otobüsü: #32743786

    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg

    Bağlantılı öyküler: #33619327 #32867531

    Ah pinti herif ah. Avukat olmuşsun; ama hala şu pintiliği üzerinden atamamışsın. Ne vardı Hatay’a uçak bileti alsaydık da rahat rahat gidip gelseydim. 100 TL için değer miydi bu işkenceye? Yok uçak bileti pahalıymış, yok Hatay gibi güzel bir memleketi görebilmek için otobüsle gitmek gerekirmiş de bilmem ne. O zaman sen git arkadaş, beni niye gönderiyorsun?

    Neyse, bunları düşünüp kendimi daha fazla sinirlendirmeyeyim. Güzel bir yolculuk geçecek, güzel bir yolculuk geçecek, güzel bir yolculuk geçecek… Oh, biraz rahatladım sanki. Şu gerginliği de üzerimden attım mı, kitabıma gömülüp saatlerce bilimkurgu okuyabilirim. Seviyorum bilimkurgu okumayı. Yaşadığımız dünyanın keşmekeşinden bir nebze uzaklaşmamı sağlıyor. Uzun yolculukların en sevdiğim yanı da uzunca bir süre kitap okuyabilmektir zaten.

    Peki yanıma kalıplı biri gelirse ne olacak? Nasıl gideceğiz 18 saat boyunca? Hele bir de omuzları geniş, kilolu biri gelirse yandım. Düşünmek dahi istemiyorum. Bu sıcakta birbirimize yapışa yapışa gideriz artık. Ah pinti herif ah. Ben sana bunun hesabını sorarım.

    Şanslıyım ki şimdiye kadar kimse gelmedi yanıma. Bursa'yı da geçtik mi kimse gelmez artık herhalde, diye düşünürken...

    “Merhabalar yerim burası da…”

    Haydaaa. Bir kadın. Hani otobüslerde kadınları ve erkekleri yan yana oturtmuyorlardı? Modern bir işletme olmalı bu Yediveren Turizm. Aslansın Yediveren. Tamamdır, tuttum bunları. Gerçekten de güzel bir yolculuk geçecek galiba. Arkamdaki gibi bir herif gelmesindense bu kadın katbekat iyidir. Ulan kendi kendime konuşmaktan az kalsın kadına cevap vermeyi unutuyordum:

    “Aaa öyle mi pardon boş nasılsa diye bırakmıştım çantayı.”

    “Hiç sorun değil, iyi yapmışsınız.”

    Bu kısa konuşmadan sonra kadın kulaklığını ve kitabını çıkarıp çantasını üst rafa koyuyor. Ben de göz ucuyla çaktırmadan hareketlerini süzüyorum. Sonuçta yaklaşık 16 saat birlikte yolculuk edeceğiz. Nasıl bir tiple yolculuk edeceğimi bilmeye hakkım var. Çantasını yerleştirdikten sonra sessizce yerine oturuyor ve bir süre etrafını gözetliyor. Bir öne, bir arkaya, bir sağ yanına bakıyor. En sonunda da çaktırmadan, sol tarafına, yani benim olduğum kısma bakıyor. Elimdeki kitabı fark etmiş olmalı ki, gözü sürekli kitapta. Çok meraklı biri olmalı. Kitabın ismini merak edip de soramıyor sanki.

    Aha! İşte benim gibi bir sapık daha! Kitap sapığı! Nerede görsem tanırım bu tipi. Birazdan kitabın ismini öğrenene kadar her yolu deneyecektir. Dikkatli ol oğlum, sakın kitabın kapağını göstereyim deme. Bu işkenceyi sen defalarca yaşadın. Bırak bu sefer de başkaları yaşasın, diye düşünürken kadın söze giriyor:

    “Siz de okumayı seviyorsunuz sanırım, elinizde kitabı görünce çaktırmadan adına bakayım dedim ama pek başarılı olamadım galiba.”

    Ne saçma bir soru bu? Yok, okumayı sevmiyorum ben, sadece elimde olmasını seviyorum, güven veriyor, desem fazla mı dalga geçmiş olurum? Neyse en iyisi düzgün cevap vereyim:

    “Ben de sizinkinin adını okumaya çalışıyordum aslında aynı anda.” diye tebessüm ederek cevap veriyorum ve aramızda kaliteli bir kitap sohbeti başlıyor. İsmini bilmediğim yol arkadaşım, o an için en yakın arkadaşım oluveriyor. Tabii ilginç ismini de öğreniyorum daha sonra: Nigar... Kanlı Nigar mı diye espri yapasım geliyor; ama yol arkadaşımı kendimden soğutmak istemediğim için yapamıyorum. Yaptığımız kitap sohbeti ile birbirimizin karakterlerini çözüyoruz adeta. Böylece ilerleyen dakikalarda onun yılışık muavinimize ne kadar sinirlendiğini de kolaylıkla anlayabiliyorum. Hatta yılışık muavinimizin yol arkadaşımın üzerine döktüğü sıcak sudan sonra onu sakinleştirme görevi de bana düşüyor. Aslında üstüne dökülen su çok az bir miktar suydu. Ortada bu kadar büyütülecek bir şey yoktu. Neden bu kadar yaygara kopardı, anlamadım. Uzun yolculuklarda insanın daha iradeli ve sinirlerine hakim olması gerekiyor...

    Sohbetimiz bittikten sonra "Kanlı Nigar" kulaklığını takıp kitap okumaya başlıyor. Ben de o esnada sağ tarafımızdaki 7 ve 8 numaralı koltuktakilerin sohbetine kulak misafiri olmaya başlıyorum. Hiç de huyum değildir; ama merak diyelim. Adam körmüş. Ulan kör bir insan hiç kendisine kör der mi? Gözlerim görmüyor, der. Bu 7 numarayı hiç gözüm tutmadı. Bir saniye, bir saniye, ne dedi az önce? Benim yanımdaki kadının, kanlı Nigar'ın, hoş bir parfüm kokusu olduğunu mu söyledi, yoksa ben mi yanlış duydum? Arkadaş, gözlerin görmüyor olabilir ama maşallah burnun tazı gibiymiş...

    Kör olma hikayesini anlatıyor yanındaki adama. Bence bu adam kör değil, düpedüz numara yapıyor. Arada bir manalı manalı Kanlı Nigar'a bakıyor. Sanırsın Ahmet Kural Sıla'ya bakıyor. Görmeyen göz manalı bakar mı hiç? Sürekli bir şeyler anlatıyor yanındaki sakallı adama. Yok 5 yıl önce sevgilisinden ayrılmış da bir işe girmiş de gözlerini kör etmişler de... Atma Ziyaaaa, diye bağırasım geliyor, zor tutuyorum kendimi. Yanındaki de saf saf dinliyor ne anlatsa.

    Biraz daha dinliyorum artık yalancı olduğundan emin olduğum 7 numara ile 8 numaradaki sakallı saf abimizi. Utanmadan şimdi de boş zamanlarında kitap okuduğunu söylüyor. Ulan görmüyorsun sen, ne kitap okumasından bahsediyorsun be adam? Sinirlerim tepeme çıkıyor ve bir anda ayağa kalkıp bağırmaya başlıyorum:

    "ULAN MEMLEKET SİZİN GİBİLER YÜZÜNDEN İLERLEYEMİYOR. YETER ARTIK, BIRAKIN MİLLETİN SAF DUYGULARIYLA OYNAMAYI. KÖRÜM DİYE DUYGU SÖMÜRÜSÜ YAPIYORSUN, BİR GÖZÜNLE DE YANDAKİ KADINA BAKIYORSUN. AYIP ULAN AYIP!"

    Ben böyle celallenip bağırınca şoför otobüsü sağa çekiyor ve tartışma daha da büyüyor. Önümdeki iki adam hariç kimse bana hak vermiyor. Kör bir adama ben nasıl bağırırmışım da onu herkesin içinde rencide edermişim? Bir anda yaka paça otobüsten atılırken buluyorum kendimi.

    Ah ulan pinti herif. Hep senin yüzünden başıma geldi bunlar. Ulan ben sana bunun hesabını sormaz mıyım?
  • Öykü Otobüsü: #32743786

    İlk hikâye: #32817203

    Hüzünlü düşünceler beni bırakmıyordu, eskiden buraya gelmememin tek nedeni annemin varlığıydı, peki ya şimdi? O olmadan, nasıl yaşayacaktım? En önemlisi, o olmadan huzur bulabilecek miyim? Anlamsızdı, inandığım tek şey vahşi de olsa adaletimdi. Ben uyuduğumu zannediyorum, fakat içimde bir şeyler uymuyordu, perde çekemezdim ki bu duygulara. Onun gölgesini bile unutamazdım, mezarcı şiiri aklıma geliyor, mutsuz insanlar şiir sever mi? Gerçekten sever, şarkı duymak istemiyordum. Sadece annemi öldüren o alçaklardan intikamımı almaktı amacım. Ve şimşekler çakmadı tabi, otobüsün kapıları açıldı.

    Türkiye burası.! Arkadan küfürler, türküler neler neler... "kaptan orta kapı, kaptan".. bağrışmaları geliyordu, o an gelmişti. İlk kapıdan indim, bekliyordum Asrın hanımı. Kapı önünde sigara içen tipler ve ben. Tek tek insanlar iniyor biri gitarını almış, biri kopuzunu, biri de kitaplarını.. otobüse binerken benden gözlerini alamayan adam da inmişti kadın olsa Asrın hanım diyeceğim de adam işte.. Otobüste ne çok insan varmış meğer, tek tek iniyorlar. Salyangoz modunda ihtiyarlar ve orta kapıdan bir kadın.. usulca süzülüyor, Sicilyadan hiç uzak olduğumu hissetmediğim o gözleriyle çarpıştırıyor ruhumu. Fakat bende olan bir şey gördüm o gözlerde, ilk ölüm çığlıkları  benim gibi karanlık bakan gözler... Bana her yaklaştığında boğuluyordum beni yutacakmış gibi oluyor, bütün felaketler orada can buluyordu.. Gece çalılıklarda saklanan bülbüllerin sessizliği gibi boğucuydu.

    Gözlerim onun gözlerine çağlayabilirdi her an ve ben buna izin veremezdim.. geri adımlar attım.. Normalde bana nereye gidiyorsun bakışları atması gerekirdi, fakat hiç bozmadı duruşunu. Tuvalete doğru koştum. İçerisi tıklım tıklımdı, insanlara çarpa çarpa 3. Tuvaletin kapısından içeriye girdim, artık nezakete önem veremiyordum. kapıyı kapattım ve dayanamadım, bütün düşünceler beni yoruyordu sadece ağlamak için gücüm var sanıyordum... Sessizce ağlamaya başladım.. sesli ağlasam belki duyulmazdı bile. Çünkü ben ağlarken bir başkası orada bağrıyordu hepsinden tiksinebilirim.. Fakat o kendinden emin ayak sesleri hariç. O ayak seslerini çok iyi hatırlıyorum o ritimleri, tufandan kopup gelmiş gibi ..Bir an her şey kesildi oraya odaklanabildim, kapımdan tıkırtılar ..  Açıldı doğal olarak beyaz iğrenç plastik kapı..
    Ağlamaktan kan çanağına dönen gözlerimle uyumsuzdu. Bana ağla dedi "ağla ve dilediğin gibi bağır,  çok işimiz var..! dışarda seni bekleyeceğim. Fakat burda aptal gibi zırlaman hiç bir işe yaramayacak bunu da bil"  ona bakıyordum gözlerimi büyüterek ve burnumu çekerek. kestim gözyaşlarımı,  yakından çok daha güzelldi, fırtınalarla beslenmiş bir havası vardı diye düşünürken çekip gidiyordu, peşinden gittim "Kahveni nasıl içersin?" diye sordu. Sütlü bol şekerli dedim. Parmağı ile köşede az insan olan duvarı işaretledi, "beni orada bekle." dedi, ve oraya gittim ardından oda geldi ellinde iki tane kahve biri katran gibi.

    ..Yudumlarımızı aldık , yıpranmış bir duvara ikimiz de yaslandık, garip bir his aldı beni orda olma haricinde her yerde olmak isterdim.. Pencereye bakıyordum gökyüzü Asrın'ın içtiği kahve gibiydi, sahtekar bir şekilde karanlıktı. Yüzümü Asrına çevirdim onunla dialog kurmaya tam başlayacakken Asrın'ın bana tuvalette verdiği telefon çaldı.. Varlığını bile unutmuştum.. cevapladım. Sigaradan sesi kalınlaşmış babamdı. "Maria acil sakın çaktırma doğal mimiğini bozma." Babama karşı bir özlem bile hissedemedim o sırada. Devam etti konuşmaya. "O kadın İlhan amcanı öldürdü fark ettirmeden uzaklaş, seni almaya gelecekler siyah Jaguar araba ile.." Asrına baktım göz ucumla ve babasını öldürmesi pek umrumda değildi..."tamam ben de seni seviyorum her şey yolunda" demeyi yetiştirebildim  son sözü "saçma bir şey sakın yapma". Böyle dediği için biraz tedirgin olmuştum, kahve içmek bile istemiyordum gökyüzüne tekrar baktım ben oraya bakarken oda bana bakıyordu çünkü kadınlar hisseder. Duvardan çekti omuzunu ve soğuk ses tonu ile "Bildiklerinin ne kadarına inandığını merak ediyorum. Yoksa hepsine mi?" Diye mırıldandı..

    Ona direk babanı sen mi öldurdün diyemezdim.. "İkimizden de parçalar gitti önce annem sonra baban..ben çok üzgünüm."

    - "Ben bu soru yüzünden babamı öldürdüm."

    Bu cevabı beklemiyordum. Saklayacağını sandım. O karanlık gözlerini ayırmadan bunu söyledi. Dudaklarında hafif bir kıvrılma bile olmadı güm diye beynimin odalarından geçti sesi. Neden? Diye sormak istemedim.. Sadece "Bana açıklamak istediğin bir şey var mı?" dedim kısılmış sesimle.

    Aynı ifade ile babamın  yüzünü bana gösterdi.. Tanrı sanki elinin tersi ile itmişti beni bütün bir dikenli güllere atılmış atlas kumaşı gibiydim.. kusursuzca sökülmüş! Ruhun alınması kadar acıydı....Bana annemin ölümünde kendi babasının parmağı olduğunu söyledi ve ekledi "En az babam kadar senin babanda bu işin içinde" .. Bunu söylediğinde artık onu bile göremiyordum ama inanıyordum. Kapalı alanda sıkılıp yankılanmış mermi olmak gibi bir şey bu.

    Sertçe attım telefonu yere. Ayağımla paramparça ettim , bunu yaparken babamı sinirden titreyen ellerimle boğmak istiyordum...! Neden yapmıştı bunu, nasıl bu kadar acımasız olabiliyordu.. Şimdi de kendimi yere attım beni kim linç edebilecekti.. Hiç kimse, ama öfkem soğuk betonları bile cehenneme çevirebilirdi. Ayaklandım Asrından bir ses bana soru soruyordu ‘’Benimle gelir misin?’’ diye bir soru bu ...O an sağır gecede koşan kızıl tilkiler edasında "evet, gelirim." dedim, düşünmeden... Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu, gözyaşları ile tutulmuş bir tebessüm. Sarıldım ona, bir de öptüm. Bunların hepsini gözlerimle yapabildim sadece...!

    Ölüyordum bu çıkmazda, varlık-yokluk kavgası nedir elbette bilirsiniz, bir çıkışı yoktu. Kalbi de akmamıştı  henüz göğün ama ılık bir çatışmaları vardı. Beynimdekileri gölgede bırakması söz konusu bile olmayan zayıf bir müsabaka gibi... Hoş sesler geliyordu uzaklardan, biri vardı beklediğimiz mola yerinde, dakikalar geçtikçe müziği eşsizleştiren.. garip de bir püskülü vardı kopuzunda.. tellerden gelen ahenk sivri mızraklar gibi hedefe almıştı benliğimi.. ama güzel şeylerin sonu hep kötüdür o kopuzun sesini baltalayan bir anons yapıldı, herkes ayaklandı oda kaybolmuştu..! Kalabalık yoktu artık, benim kıza baktım..

    Ellerimiz birbirine kavuştu, ikimizde şaşkınlıkla birbirimize bakıyorduk. Gece artık patlamıştı, gözyaşları ile arındık. Ayaklarımız bir gelincik tarlasında koşan bir çocuğun heyecanına bürünmüştü.. Delice koşuyorduk. Sersem yarasalar gibi, iki dost bizlerde kaybolmuştuk. Yılgındık işte, ama sonunda gece kulaklarını bize açmıştı.