• En önemli şey aşk. Onu doya doya yaşa bu bir.
    Ne yapmayı sevdiğini bul ve sonra o sevdiğin şeyi yapabiliyor musun ona bak. Yapamıyorsan, boşuna enerjini tüketme, yapabilenler yapsın. Yapıyorsan, dünyanın en şanslı insanlarından birisin, dilini ısır, kimseye söyleme. 

    Sevdiğin insanlar bul. İşlerini onlarla yapmanın yollarına bak. Hayat ; ‘yap et çalış başar’la geçiyor ve bu maraton çok sevdiklerinle geçerse, iş yapmamış, sürekli aşk yapmış olursun. 

    Birkaç kişinin elini sıkı sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver.  Onları kaybetme.
    Her şey değiştiğinde, senin en orijinal halini bilip sevenlere ihtiyacın olacak. 

    Kendini onunla bununla karşılaştırma. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Senin yolun başka. Yokuşların başka. 

    ‘Konu komşu ne der’ diye dinleme. Komşu senin hayatın hakkında topu topu 15 dakika konuşacak. Sense ölene dek, onu yaşayacaksın. 

    Hareket et. Her gün hareket etmeyi alışkanlık haline getir. Bir spora kafayı tak. Dansa kafayı tak. Satranca kafayı tak. Kafayı taktıkların ileride yaldız olup üzerine yağacak. 

    Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır, Van Gogh olmak nasıldır, İkinci Dünya Savaşı’na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Bir gün hepsi, bir yapboz gibi, birleşip sana inanılmaz gerçekleri gösterecek.

    Kızlar zekadan, çalışıp başarandan ve espriden hoşlanır.
    Erkekler güzellikten, edadan ve huzurdan hoşlanır. 

    Hayat alışkanlıklarla yürüyor. Bir şeyi iyi yapmak istiyorsan hemen alışkanlık haline getir. Alışkanlıksa tekrarla oluyor. Beyin böyle programlanıyor. Bir şeyi sürekli yaparsan, başka şeyi düşünmüyor, onu hep öyle yapıyor.
    O yüzden alışkanlıklarına çok dikkat et. Neyi alışkanlık yaparsan, hayatın ondan oluşacak unutma. 

    Erken kalkmak kulağa berbat geliyor biliyorum ama ‘erken kalkan yol alır’ hayatımda duyduğum en doğru şey. Bazen saat 8:30’da üç şey bitirmiş oluyorsun ve inanamıyorsun zamanın göreceliğine. 

    Dedikodu yapma. Dedikodu nasıl bir şey biliyor musun... Böyle evinin içine çöp boşaltmışsın gibi. Ağzını, içini, evini kokutuyor. Rahatlatır sanıyorsun ama pisletiyor insanı. Gül geç. Hem dedikodu yapanların başına mutlaka, ayıpladıkları, beğenmedikleri, çekiştirip durdukları şey gelir, unutma. Hayatın mizah anlayışı böyle.


    Kızlar! Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda, kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla, boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dörtnala başka yere gidebilirsiniz. 


    Erkekler! Yakışıklı mı yakışıklı bir erkek olduğunuzda, kadınlara, çocuklara ve hatta birbirinize asla el kaldırmayın. O güç güç değil. Kaba kuvvet o. Korkudan kaynaklanır. Kaybetme korkusundan. Ve kimseyi avucunuzda sıkarak elinizde tutamazsınız. Tam tersi, avucu apaçık tutacaksınız.


    Kendinden başka kimseyi suçlama. Suçlamak, nasıl diyeyim, zehirli bir duygu. İnsanı frenler. İnsanı kurban psikolojisine sokar. Atıl bırakır. Hatta şimdiden duvara ‘kendimi suçlu hissetmiyorum’ yaz. Çok faydasını göreceksin.

     
    Ceplerden, bilgisayarlardan, televizyonlardan uzak 1 saat ayır kendine. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu.

    Hayatın sana başkaları tarafından yansıtılmayan bir aslı var. Onu dinle, deniz kabuğu dinler gibi. Yalnızlığını kimseye verme. 
    Yalnızlığın hariç her şeyi paylaş. Çünkü reklamda dediği gibi, ‘hayat paylaşınca güzel’. 


    Her gün şükret. Teşekkürü dualarından asla eksik etme. Teşekkür kadar insana iyi gelen şey yoktur. Bir şey istemekten, dilemekten bile iyidir. Sıcacık yapar ruhunu. ‘Bendeki bana yeter, hatta artar bile’ dünyanın en güzel felsefesidir.


    Birinden bir şey isteme. Onun yerine birine bir şey ver. Bak neler olacak seyret sonra.

    Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma: Tünel bitecek. Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın. 
    Sevdiklerine bıkıp usanmadan, "seni seviyorum, seni çok seviyorum" de . Hatta "sen ne yaparsan yap, kim olursan ol çok seveceğim "de. 


    Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri bir taş döşemiştir kim bilir. 

    Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme. 
    Abart. Çoğalt. Parlat.


    Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikayelendirildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin?
    İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana ...:)


    Nil Karaibrahimgil :)
  • SONUNDAA diye çığlık atmamak için kendimi zor tutuyorum gerçekten.

    Off, Duman Ve Kemiğin Kızı cidden fantastik seri salyalarım akarken çok iyi geldi bana. Ki Melek ve vampirlerden (Baz sen hariç) nefret ederken, daha doğrusu bu, ne demeliyim? Doğa üstü yaratıkları yazarların aynılaşmış kullanım biçiminden nefret ederken ilaç gibiydi.

    Çünkü bence klişe değildi. Tamam, vampir ve melek uzmanı falan sayılmam çünkü sevmediğim için çoook az okudum ki aklımda sadece Yonca Avcısı serisi var ki onu da çok sevemediğim için ilk iki kitabından sonra bırakmıştım ama bu seri cidden başkaydı.

    Velhasılkelam şimdi onu bunu bırakıp Duman ve Kemiğin Kızı serisine dönmek istiyorum ve neden 10 puan vermediğime.

    Şimdi başlarda, kabul birazcık sıkıcıydı. Ben çok sıkılmamama rağmen sıkıcıydı. Ama ben sıkılmadığım için benim için herhangi bir problem yok. Yani 8 puanın nedeni bu değil. Kitap bana kalırsa harikaydı. Bir kere gizem vardı. Kitabın ortalarına doğru sizin aklınızda olan ve deli gibi merak ettiğiniz 5 soru var.

    1-) Karou neden diş topluyor? Brimstone dişleri ne için kullanıyor?

    2-) Brimstone’nun dükkanındaki o gizli kapının ardında ne var?

    3-) Karou’nun elindeki dövmelerin anlamı ne?

    4-) Geçitler yandıktan sonra Krou ne bok yicek?

    5-) Karou gerçekte kim?

    Açıkçası bunların hepsini merak etmekle birlikte ilk yazdığım sorunun cevabı için kitap berbat olsa bile okurdum. Çünkü aşırı derecede merak ediyordum.

    Ve yazar tempoyu iyi tutturmuştu. Yani bunları belirtiyor ama nedenini söylemiyor, alttan alttan okuyucuya çıldırtıcı merak aşılıyor, okuyucu da çıldırıyor. Açıkçası ben bu duyguyu baya seviyorum. Çünkü merak beni heyecanlandırıyor ve ben bir kitabı heyecanla okumaya BAYILIYORUM.

    Neyse 8 puanın nedeni şu. Aslında 7 verecektim ama…neyse. 8 puanın nedeni, yazarın bu tempoyu aşırı derecede uzatması.

    Açıkçası Karou kim? Heh banane kim. Normal bir hayat yaşayan normal olmayan bir kız. Çokta umurumda değil. Ama kitabın sonlarına doğru Akiva-

    Siz: Akiva kim?

    Ben: OFF, kitabın konusunu yazmayı unuttum…

    Yine ben: Kitabın konusu şu;

    Karou adında güzel sanatlar lisesinde okuyan ve canavarlar (daha doğrusu kimeralar) [kimeralar = atıyorum yarısı boğa yarısı insan veya yarısı at yarısı kaplan gibi, bu örnekler çoğaltılabilir. Bunu size bırakıyorum.] tarafından büyütülen bir kız. İnsan hayatı yaşıyor ama bir kapı sayesinde Brimstone’nun dükkanına erişim sağlayabiliyor ve genelde onun ayak işlerini görüyor. Diş ticareti yapıyor.

    Derken bir gün bu diş ticareti sağlayan tüm geçit kapılarına birileri ateşle el izlerini bırakıyor. Bunu yapanlardan biri Akiva. Akiva bir melek. Sonra bu Akiva, Karou’yu görüyor ve sebepsizce onu takip etmeye başlıyor. Onun diş ticareti yaptığını görüyor. Sona diyor ki, böyle masum biri nasıl diş ticareti yapar? Çünkü biz henüz nedenini bilmesek de diş ticareti çok kötü bir şey. O da meraklanıyor.

    Sonra Karou’nun o sırada diş aldığı kişi, “Karou, kaç!” diyor.

    Karou da ne yapsın, kaçıyor. Akiva da bunun peşinde. Sonra Karou köşeye sıkışıyor, biraz yaralanıyor. Ama Akiva nedensizce kızı öldürmüyor. Acaba neden?

    Sonra zaten bunların yolları ayrılmıyor.

    Açıkçası kitabın sonlarına kadar ilk defa bir seride kız karakteri sevdiğim için çok mutluydum. Karou’yu çok sevmiştim. Nefret de etmiyorum şuan gerçi ama ilk sayfalardaki gibi de sevmiyorum. Akiva… onu nedense, gariptir ki, bir seride de ilk defa erke karakteri hiç sevemedim. Nefret farklı ama sevememek daha farklı. Akiva cidden baş karakterlerden olmasına rağmen bana çok pasif ve güçsüz geliyor. Güçsüz görünmesi gayet normal çünkü yazar asla Akiva’ya şiddet uygulatmadı. Savaştırtmadı. Tabii bu kötü değil ama yine de kendi yaptığı karakteri biraz güçlü gösterebilirdi. Sonuçta Akiva bir asker. Geçmişinden bir şeyler anlatarak falan, ne bileyim yani.

    Karou ise off, bilmiyorum. Yazar bana kalırsa Karou & Akiva aşkını güzel yazamamıştı, aktaramamıştı yani. Karou’yu baştaki gibi sevememe nedenim bu ilişkinin kötü aktarılması.

    Ve nerede kalmıştım? Evet, Karou kim? Sorusunda.

    Siz başından beri Karo’yu insan biliyorsunuz fakat yaptığı şeyler öyle değil mesela. Ve o zaman siz, Karou kim? Diyorsunuz cidden.

    Sonra Akiva, ‘’senin kim olduğunu biliyorum.’’ Diyor. Bu ne demektir? Bir dahaki bölümde öğreneceksiniz bunu. Çünkü zaten kitabın bitmesine kalmış kaç sayfa. Bitti bitecek. Ama yok. Bunu dedikten 50 sayfa sonra açıklıyor. Daha fazla da olabilir. Ve bu beni biraz sinirlendirdi açıkçası.

    Okuyucunun merakı gitmesin falan diye bazı gizemleri gereksiz uzatmış.

    Ama her gizemi açıklıyor mu, açıklıyor orası ayrı. Lafım yok.

    Hele diş olayı. Başta tatmin etmedi gibi gelmişti ama sonradan oldum galiba.

    Şuan 2. Kitaba başladım ve lütfen yine böyle gizemler olsun. Lütfen yine heyecanımı koruyayım ve Karou & Akiva ilişkisi daha tatmin edici ve güzel olsun.

    Yalvarıyorum.

    Şimdilik diyeceklerim bu kadar galiba. Zuzana’dan bahsetmedim ama sevdim onu da.

    Kafa kız.

    Dipnot: Spoi vermiş miyim diye okudum tekrar tekrar ama yok vermemişim. Vermeden de uzayıp gidiyorum çünkü ne yazsan spoi olacak kitaplar vardır ya. İşte bu o kitaplardan.

    Dipnot2: Yeter artık. Gittim ben.
  • Begonvillerle kaplı sokakta, rengarenk bir cümbüşün ortasındaki beyaz ferforje masada oturuyordun. Üzerinde, seni bu manzaraya kamufle eden, kırmızı çiçeklerle kaplı beyaz bir elbise vardı. Bulunduğun ortamın bir parçası gibiydin. Sen olmasan gözüme bu kadar güzel görünmezdi orası.

    İnsan çok garip. Bazen hiç tanımadığın ama içindeki her şeyi anlatabileceğin ve seni anlayabilecek bir insanla tanışacağını anlarsın. İşte ben de öyle bir düşünceye kapıldım seni görünce. İçimdeki fırtınaları dizginleyebileceğim, bu sert esintilere beraber göğüs gerebileceğim bir kadın olduğunu düşündüm ve karşındaki masada buldum kendimi. Seni izlemeye başladım. Elinde, daha önce ismini hiç duymadığım bir kitap vardı; Tante Rosa. Kitabı okurken, suratında hafif bir gülümseme oluşuyordu. Bazen de kocaman gözlerin nemleniveriyordu. Bilmiyorum kaç saat, kaç dakika, kaç saniye izledim seni. Zamanın canlı bir nesne olduğunu duyumsadım. Bana göre hareket etmiyordu sanki. Kontrol edemiyordum. Eğer öyle bir şey mümkün olsaydı, avucumun içine alır, bir daha da salmazdım onu.

    Bir anlığına, önünde duran porselen bardağı almak için kullandığın gözlerin bana döndü. Siyah, kocaman gözlerin hayatımda gördüğüm en güzel şeylerdi. Daha önce hiç yaşamadığım bir hissi yaşadım. Başımdan topuklarıma kadar, damarlarımı esir alan bir soğuklukla doldu içim. Ürperdim. Sıcacık gülümsedin bana. İşte o gülümseyiş ısıttı bedenimi tekrar. Zihnim, gülümseyişinin etkisine kapılmıştı. Kapıldığım bu derin etkiyle kalktım masadan ve yanına geldim. Gözlerin hala gözlerimdeydi. Yıllardır tanıyordum sanki seni. Merhaba dedim. Güldün. Yanağıma doğru süzülen ter damlası, baharın serseri rüzgarıyla titredi. Oturabilir miyim diye sordum. Güldün. Her şeyin cevabı bu gülümseyiş oluyordu ve ben bu gülümseyişin etkisiyle hareket ediyordum.

    Demetrios dedim. İsmim yani. Aptalca konuşuyordum, farkındaydım. Neden gerçek ismimi değil de, yıllardır kendime en çok yakıştırdığım bu ismi söylemiştim ki… Halbuki anlamı, yaşantıma ve düşüncelerime en tezat özelliği taşıyordu. Hegel’i düşündüm. Zıtlıkların var ettiği bir insandım. İsmimi hiç yadırgamadın. S. dedin. İsmim yani. Güldük. Okumayı seviyor musun diye sordum. Ne kadar zamandır bilmiyorum ama seni izliyorum dedim. Hep okudun. Okumadan yaşanmaz. İnsan, farklı yaşantıları önce kitaplarda bulur ve bu yaşantılarla karşılaştığı zaman daha bilinçli davranır. Okumayan insan hayatın dalgalı akışında her an boğulabilir dedin. Bazen okuduğumuz şeyler, hayatın saçmalıklarını fark etmemizi sağlamaz mı diye sordum. Bilincimizi kaybederiz yavaşça. Bilinçli yaşamaya çalışırken, kitaplarda bulduğumuz farkındalıklar yüzünden, yolumuzu şaşırabiliriz dedim. Sen öyle misin diye sordun. Pek okumam dedim. Al o zaman oku bu kitabı. Bir hafta sonra, bu saatte, burada buluşalım dedin. Kitabı önüme koyduktan sonra, kocaman siyah gözlerinle baktın bir kez daha ve gittin.

    Kalktığın sandalyenin etrafında dalgalanan rengine baktım. Işıl ışıldı. Ardında renkler bırakan bir kadındın. Renklerle yaşayan ben için bu durum inanılmaz bir deneyimdi. Bir zaman sonra, zihnimin bana oyun oynadığını düşündüm. Seninle hiç karşılaşmamıştık aslında. Konuşmamıştık. Zihnim bana, içimdeki Demetrios’a, yapay bir gerçeklik sunmuştu. Sadece gözümüzün gördüğü, hissedebildiğimiz şeyler mi gerçektir? Bazen, içimizde yaşattığımız, zihnimizin sahip olduğu görüntüler en büyük gerçekliktir diye düşündüm. Salt bir gerçeğin olmadığını hissettim.

    Önümdeki, üzerinde kısa saçlı, neşesinin altında derin bir hüzün saklayan kadın resmi bulunan kitabı fark ettim. O an gerçek olabileceğini düşündüm. Hayatımda ilk kez yaşadığım duygulara sebebiyet veren senin var olma olasılığın, içinde bulunduğum muğlaklığı yırttı ve içimi aydınlatan bir ışık saçtı. Okuyacaktım bu kitabı. Belki de farkında olmadığım bir anda, köhne bir kitapçıdan aldığım bu kitap ve zihnimin bana oynadığı görüntün, hayatımda yapmış olduğum en büyük aptallığa sebebiyet verecekti ama bu riski almaya karar verdim.

    Bir kitap okudum ve hayatım değişti diye yazan bir yazar duymuştum. Yıllardır kullandığım ve sahip olduğum tek dostum olan masamın başında Tante Rosa’yı okurken ben de tıpkı bu yazar gibi düşündüm. Değişiyordum ve bunu bütün benliğimde hissediyordum. Bu değişimi sağlayan şey kitapta yazılanlar değildi, seni düşünüyor oluşum, gerçekliğinin boyutunu algılayış şeklim ve bir görüntüyü gerçek hale getirme çabamdı.

    Nesneleri bulanık görmemi sağlayan abajurun ışığı altında, daha önce hiç hissetmediğim bir hissi yaşıyordum. İnsan, daha önce yaşamadığı bir hissi nasıl tanımlayabilirdi? On yaşlarımdayken, komşu kızı Yasemin’in yanıma gelerek, seni seviyorum, yanındayken içimde kelebekler uçuşuyor demesinin sebebi bu duygu olmalıydı. İnsanlar buna aşk diyordu. Ama aşkı kılıfa sokmak ne kadar mümkün olabilirdi? Belki de çoğumuzun aşk zannettiği şey, nefretin farklı bir boyutu ya da adı konulmamış özgün bir duyguydu.

    Bir hafta boyunca, kitabı defalarca kez okudum ve her okuyuşumda biraz daha farkına vardım hayatın. Amaçsız geçirdiğim onca yılın pişmanlığı ile kavruldum. İnsan amacı olan bir varlıktı. Bunu öğreten şey senin görüntün oldu. Artık bir amacım vardı. Görüntünü nesnel hale sokmak ve seni elde etmek. Bu elde ediş, normal insanların bildiği elde ediş olmayacaktı. Bütün bilincimle elde edecektim seni ve kendimi teslim edecektim sana. Biliyordum, bana benden daha iyi bakacaktın. Yanındayken, güzel bir şiir gibi olacaktık. Kelimelerin yan yana geliş şekli nasıl bir şiiri meydana getiriyorsa, saniyeleri birleştirme ve yan yana getirme şeklimiz de hayatımızı şiirsel bir güzelliğe sokacaktı. Biliyordum ki bu şekil yeryüzündeki en güzel deseni oluşturacaktı.

    Üzerinde “İmam hatip ortaokulumuza kayıt yaptıran her öğrenciye karşılıksız burs verilecektir.” yazan bez pankartın altından geçtim. Bordür taşlarıyla dolu sokak aralarını yavaş adımlarla geçtim. Varmak istediğim yere zihnim çok çabuk, ayaklarım ise hiç varmak istemiyordu. Tante Rosa elimde, sırtımdan aşağıya heyecanımı belli eden ter damlaları iniyordu. Birkaç dakika sonra yağmur damlaları yardımıma koştu. Her saniye biraz daha ıslanarak, elimde Tante Rosa ile yürüdüm. Tante Rosa ıslandı. Yağmur durmadı. Sokak sayısı değişmedi. Biraz sonra yine imam hatip pankartlı sokaktan geçtim. Sanırım bacaklarım zihnimi ele geçirmiş olmalıydı. Gerçek olmama korkun, varmak istediğim yere ulaştırmıyordu beni. Aynı sokaklarda dolaşıp duruyordum. Saate baktım, çok az vaktim kalmıştı. Begonvilli sokağa girdim sonunda. Elimde ıslak ve hüzünlü bir kadın. Yağmur durdu. Güneş, nesnelerin üzerindeki damlalarla birleştiği an gözleri kör eden ışınlarını yollamaya başladı. Beyaz ferforje masa bu parlaklığın arasında gözüktü. Ama sen orada değildin. Zihnimin, gerçeklik konusunda bana oynadığı oyundan emin olmaya başladım. Köhne kitapçıdan rastgele aldığım kitapla, aslında hiç tanışmadığım bir kişinin var olmasını beklediğim masanın başında, hayatımın en çaresiz dakikasını yaşadım. Gerçek değildin. Düşüncelerime ve bedenime en uygun kadını yaratma çabamın sonucuydun diye düşündüm.

    İçinde bulunduğum çaresizlik, sesinle dağıldı. Merhaba diyorum sana duymuyor musun diye seslendin. Yüzünde yine aynı gülümseme vardı. Tenine düşmüş yağmur damlalarının, güneş ışınlarıyla birleşmesi sonucunda ortaya çıkan parlaklık… Yazdan kalma bronz tenin, bu parlaklıkla daha belirgin, pürüzsüzdü. Üzerinde mavi bir elbise vardı bu defa. Serseri rüzgar estikçe sallanıyordu sağa sola. Etrafındaki renkler de dans ediyordu bu rüzgarla. Buğulu, sisli bir dünyadan çıkıp gelmiş gibi bir halin vardı. Merhaba diyebildim sadece. Okudun mu kitabı diye sordun. Evet dedim hem de defalarca kez.
  • Resim yapmaya başlasam diyorum. Yaşlılık alameti diyorlar, sen andropoza mı girdin diyorlar, orta yaşı geçkin kadınların en büyük tutkusu diyorlar, aldırmıyorum. Alıyorum boyalarımı , tuvalimi, paletimi. Döküyorum renkleri üstüne paletin . Bir bilene soruyorum yeterli mi diye. Yeterli diyor bilen. Ayrı mı kullanmak lazım diyorum renkleri. Sen bilirsin diyor bilen. O zaman sen niye biliyorsun diyorum, cevap veremiyor. Ben bilirsem maviyle başlamam gerekiyor. İlk maviyle başlarım çünkü her şeye. Sabah uyanınca maviyle başlamak için güne, "I Guess That's Why They Call It the Blues" dinliyorum hep. Maviyle başlamak için her yemeğe, bir şey yemiyorum kahvaltıda. Yaban Mersini yok bizim oralarda çünkü. Rokfor da sevmiyorum. Mavi ile başlamak için her aşka, gökyüzüne bakıyorum öperken hep onu. Gece de öpmüyorum o ilk defa olandan. Mavi ile başlamak için her ölüme, denize atıyorum kendimi. Ama Akdeniz'e, mavinin mavi olduğu yere. Mavi ile başlıyorum resme haliyle. Maviyle ve denizle. Deniz mavi olur çünkü resimde. Akdeniz'i çizeyim diyorum kendime. Boş, temiz , mavi Akdeniz'i. Gaza geliyorum, atıyorum kendimi oraya sonra. Batıyorum, çok mavi bu deniz çünkü. Bir şeyler eksik bu denizde diyorum. Her masalda olan denize düşenleri kurtaran bir şeyler. Anlıyorum hemen, zekiyim çünkü. Deniz kızı çiziyorum hemen yanıma üç tane. Allahın hakkı üçtür çünkü. Burada Triton var diyor çirkin olan. Aslında hepsi çirkin, güzel resim yapamıyorum ben. Onun hakkı yedi diyor ortadaki, bir de ben bu kadar çirkin olmayı hak edecek ne yaptım diyor. Önemli değil diyorum, photoshop var nasılsa. Üçüncüsü bakıyor ama konuşmuyor. En çok onu seviyorum aralarında. Öpüyorum yanağından. Teşekkürler beni kurtarmaya geldiğiniz için diyorum. Tritona saygısızlık olmasın diye dört tane daha çiziyorum. Bu son çizdiklerim daha güzel, deneyim her şeydir diyor son çizdiğim en deneyimlisi. Bir deneyeyim diyorum, olmaz sen hakem olacaksın diyor takım kaptanı ve su topunu kafama atıyor. Ben kaç kişi olması lazım diye düşünürken oyuncu sayısı, Erzurumspor su topu takımı geliyor yedi kişiyle. Tamam diyorum, deniz şartları uygun, düdük çalıyorum ama kimse duymuyor. Maç da başlayamıyor. Ben de ukulele çalıyorum, başlıyor maç. Kıran kırana geçiyor ve ben son dakika penaltısı veriyorum. Erzurumlular üzülüp gidiyor. Maçı 1-0 kurtarıcılarım kazanıyor. Seviniyorlar haliyle. Ben de seviniyorum ama belli etmemeye çalışıyorum, daha diğer renkler duruyor çünkü orada. Kırmızıyı koyuyorum, hepsi kırmızı ne olacak diye merakla bekliyorlar. Belki de bazıları kendine istiyorlar o rengi. Kadınlar kırmızıyı hep kendilerine isterler çünkü. Ama ben bağırıyorum Erzurumspor su topu takımının arkasından. Onlara kırmızı burunlar çiziyorum. Soğuk olur diye Erzurum. Seviniyorlar , gidiyorlar sonra. Ben de üşüdüm diyorum, ne vereceksiniz bana. Deniz kızlarından en sarışın olanı sarı bir dondurma veriyor bana. Kavunlu mu diyorum, limonlu diyor. Yiyorum, hayır yeme diyor , yala sadece. Görgüsüzlüğümden ötürü çok utanıyorum. Yağmur başlıyor, burada kar olmaz mı diyorum. Daha beyaz gelmedi diyor ilk çizdiğim, servisteymiş. Biraz bekliyoruz. Bu arada en sarı olan yağmurun altından geçiyor. Biraz gürültü oluyor. Gökkuşağı oluyor gök gürültüsünün altında. Herkes alkışlıyor. Ben de servisten inen beyazla kar taneleri çiziyorum mercanların yanına. Üşüyor mercanlar, ben üşümüyorum artık. Limonlu dondurmamı yalamaya devam ederek pamuk tarlaları çiziyorum. Hepimiz uykuya dalıyoruz tarlada. Pamuk prenses gelip bizi uyandırıyor sonra. Üstü sırılsıklam olmuş, mayo istiyor. Herkesi denemiş bir ben uyanmışım. Ben sarı mavi kırmızı bir mayo çiziyorum. Siyah da olması lazım diyor , bakıyorum , siyah rengi almamışım. Özür diliyorum ve en son çizdiğim kızı uyandırıyorum, siyah lazım bana diyorum. Sokuyor elini içime , siyah bir şeyler çıkarıyor göğsümden, bunla çiz diyor. Tamamlıyorum pamuk prensesin mayosunu. Veriyorum , bakma ama diyor, elimle yüzümü kapatıyorum, mayosunu giyiyor o da. Bir ara ellerimi aralıyorum ve pamukta çok fazla beyaz kullandığımı anlıyorum. Pamuk prenses giyinince Erzurumspor su topu takımı alıp götürüyor onu. Nereye gidiyorlar bilmiyorum. Ama aklım onda kalıyor. Keşke biraz daha uzun olsalardı diyorum, biraz daha az öfkeli bir de. Sonra bu dediklerimi şarkıya dökmek istiyorum. Beyaz bir piyano yapıyorum, beyaz duruyor hala . Siyah tuşları için renk kalmamış ama. Takım kaptanına dönüyorum tekrar, olmaz diyor. Siyah sadece mayolar içindir. Ben de siyahsız çalıyorum şarkımı, "Goodnight Moon" çalıyorum deniz kızlarına. Alkışlıyorlar beni de. Bir de ayışığı sonatı istiyorlar. Yok siyahsız olmuyor diyorum o dediğiniz. Triton lazım diyorlar o zaman. Çiziyorum hemen maviyle, bir de yeşil dünya çiziyorum yanına. Elimi korkak alıştırmıyorum çünkü. Triton bana kızıyor siyah istediğim için, beni gönderiyor o yeşil dünyaya. Gidiyorum ben de , bir dediğini iki etmiyorum. Yeşil dünya acaba ay mı bana, yoksa herkese mi aynı diye saçmalarken pamuk prenses koşa koşa mayosu yırtılmış bir halde yanıma geliyor. Soramıyorum ne olduğunu, üzgün çünkü. Keşke biraz daha az sinirli olsaydılar diye düşünüyorum. Elma ister misin diyorum. Evet diyor. Uğraşıyorum ona dünyanın en güzel elmasını yapmak için, kırmızı sarı yeşil beyaz , bir çok renkte deniyorum, en güzeli kırmızı oluyor haliyle. Sonra veriyorum pamuk prensese, ısırıyor ve ölüyor hemen. Öpüyorum, uyanıp bir tokat atıyor bana, pembeyle yüzüme dört parmak çiziyorum. Bir daha öpüyorum. Kucağıma alıp götürüyorum evine. Eşikten geçiriyorum. Senin işin tamam diyor pamuk. Niye diyorum. Resim bitmiş diyor. Gerçekten mi diyorum. Evet diyor. Bakıyorum ben de , resim bitmiş. Tamam diyorum, imzamı atıyorum resmin altına. Koyuyorum bir çantanın içine. Çıkıyorum dışarı. Postaneye kadar yürüyorum hızlı adımlarla, uyuşmuş ayağım. Paket yapıp resmimi, üstüne pul yapıştırıyorum. Limonlu dondurma gibi pulun tadı. Sonra gönderiyorum o yeşil dünyaya resmimi. Pamuk kapı çalınınca bakıyor hemen. Resmin geldiğini anlıyor. Yırtıp açıyor paketi. Duvara çakmış çiviyi , hazır yeri resmimin. Asıyor resmi, çıkıyoruz beraber dışarı ve ben öpüyorum onu mavi gökyüzüne bakarken, henüz gece olmadan.
  • Elma suyu portakal,
    Eski yaşına hoşça kal,
    Seni hiç unutmayacak kinkiristin,
    Bu doğum gününü de kutlar…😘
    #zeybah
    Dünya’da bir çok insan vardır, kimi mutlu, kimi mutsuz, kimi gülüyor, kimi ağlıyor, ama tüm güzelliklere layık biri var! O da şu anda heycanla bu mesajı okuyor.. Nice yıllara en güzel mevsimim...💙23haziran💙canözümün bitanecik kinkitomun doğum günü🎂belki eskisi gibi konuşamıyoruz ama kankamızın doğum gününüde unutmadık tabiki🎁canım kinkim güzel kinkim özel kinkim bugün senin doğum günün ay ay ay doğum günüdemi olurmuş benim kankamın sevinirmiymiş kankasının kutlamasını okurken😂iyi ki doğmuşsun benim bambaşkam çok başkam seni çok seviyorum canparçam ilk göz ağrım akjşlsjs😂😂ilk heycanım binim😘 evet yine bir doğum günü sabahı daha geldi dimi kanka yeni bir doğum günü yeni bir yaş yeni bir gün yeni bir heyecan anlıyorum seni tabiki. ben anlamıyım da kim anlasın ki zaten😍 ya inanmıyorum kanka sen bir yaş daha mı büyüdün, yaşlandın sen artık ya öbür tarafa göçme vaktin geldi senin. Ama üzülme ya birkaç doğum gününü daha kutlarız herhâlde😂😂😂ahaha yalnış anlama canparçam niyetim senin yüreğine indirmek falan değil tatlı şakalarımı seversin sen biliyorum eskilerden😂bazen "ciddi olurmusun" diyordu bende kankamı kırmamak için ciddi olmuyordum😂 inadına gülüyordum ama bir insana sinirlilik bile bu kadar yakışırmı tabiki benim bitanecik kankiştoma yakışır😎 ya bak eskiler diyince eskiler geldi aklıma niye acaba?😂 birden gözümün önünde canlandı koskoca mazi koca hatıralar :) seninle az zmndır tanışmıyoruz sonuçta manyak kinkiristim koca 1 buçuk sene oldu dile kolay tabiki ama biz o kadar çok şey yaşadık geçirdik ki artık kafam basmamaya başladı eski günleriimizi hatırlamamaya başladım aqq😂kinkiristin yaşlanıyor be kanka😂uzun ömür dile kankana. pastanın mumlarını üflerken çünkü ona ihtıyacın var daha😂ksjxkc aslında sende az beyazlatmadın diyorum hani kinkinin saçlarını diyorum😂 az mı çatıştık biz senle az mı delirttin sen beni ama bütün bunlarla birlikte çokta romantiktir benim şansböceğim uğurum🐞hep uğur getirir bana herşeyiyle efso bi kankasın ya bazen gecenin körlerinde yazardı romantik şeyler bazende sabahın körlerinde😂kısaca aklına esdikçe döktürüyordu canım kankam😂 manyaklık bunu gerektirir öğrenin biraz kankamdan😎ah ah bazen lazım olduğunda gecenin körlerinde şarkı mı seçmedik😂 bazen sırf eğlencesine özlemle fahoya bıyık gözlükmü takmadık😂 hah uçtuk hah manyadık varya çok seviyorum ya ben bu şeyi ne ki bu şey tabikide bitanecik aşkböceğim😚 ha bişey geldi aklıma kankana yazdığın yazılarda onu önce döver gibi yapıp sonradan övüyorsun ya çok tatlı bi hale geliyo tatlı baş belan tatlı şeytanın haha doğum günümde yazdığın yazıyı o "kankamdan sitemliyim" modlarını unuttum sanma lan hepsinin acısını çıkartıcam bugün😈😈jskxks işte tam bir şeytan oldum nihaha😂 ama kankan öyle bir kankaki hadi yine şanslısın dünyanın en kıyamayan kankasına rastladın jskxkd iyi ki varsın kinkitellam sen başkasın sen özelsin seni bu kadar sevmemin nedenini inan bende bilmiyorum valla😂sanırım seni sen olduğun için bu kadar çok seviyorum seni çünkü sen sensin hiç bir zaman iyi görüniyim sevdiriyim kendimi gibi başka davranmadın dobrasın bu yüzden mıklatıs gibi çektin beni kendine😍kankalığın en güzel örneği💙#zeybah💙 hikayesini artık o kadar çok yazdıkki herkes ezbere biliyor lan😂kısaca dünyaca ünlüyüz kanka😎herbihuyunu seviyorumki senin hatta sinirliyken kısa cvplar yazmanı bile seviyorum.ne kadar bu huyundan şikayetçi olsamda sen varsın içinde bu yüzden yine seviyorum be kanka😍zaman zaman ben seni bekledim zaman zaman sen beni bekledin hatta sitede bile çok az denk geliyorduk birbirimize.ne ara bu kadar bağlandık sevdik inan bende bilmiyorum yerideğişmezim💙 ama işte ilk gün gönül kaymış birkere geriside çok şükür güzel oldu onca boş geçen zamana rağmen bugün bile bu kadar yakınsak gerçekten çok seviyormuşuz birbirimizi💖sevgine güvenine o kadar çok inanıyorum ki herşey güzel ki seninle. daha ilk zamanlar bu kdar çok seviceğimizi anlamışız ki #ölümbileayıramazbizi demişiz doğum günün kutlu olsun birkez daha fazla uzatmaktan istemiyorum çünkü seni çok iyi tanıyorum oh oh övüniyim biraz😂doğum günün kutlu mutlu olsun seni çok seven bi tanecik tatlı şeytanın👯#senbaşkasın🎂
  • Uzun bir aradan sonra hizlandırılmış okuma moduna almışken kendimi şu ara mevsimlerden olsa gerek kisa kitaplara ağırlık vermek istiyorum.Aklımda belirledigim listeyi bitirmek için çabalarken liste dışındaki yazar "Cemil Kavukcu" ısrarla okumam gerektiği noktasında göz kırpmaya başlamisti,israrlara dayanamadım okudum ben de :) Erhan
    Bey de sağ olsun etkili oldu bu konuda farkında olmadan öncülük ederek.. İyi ki okumuşum.İlk defa tanıştığım bir yazar için bu şekilde yorumda bulunmak belki tuhaf gelebilir size ama "SEVDIM".Cemil Kavukcu ne yazarsa okurum gerçekten.Öyle üst üste değil ama ara sıra oykulerinde kekremsi bir tat almak için ,bazen otekilestirilmis, dışlanmış yaşamlarin hanesinde dinlenmek ,dinlenirken de demlenmek için.Öyle uzaklarda aramayın yazari kendi içimizde ,Anadolu'nun bağrindan yani kesfedilmesi gereken güçlü bir kalem .

    Kendinize yakın hissettiğiniz kişileri her anlamıyla tanımak,baginizi kuvvetlendirmek istersiniz ya ;ben de az da olsa Cemil Kavukcu'yu araştırmaya, anlamaya, tanımaya çalıştım.Bundan dolayı biraz kendisini tanıtmak istiyorum öncelikle.Çünkü yazdığım incelemeler benim için çok kıymetli ve arsivim oluşsun istiyorum geleceğe yönelik.Bundan dolayı kendime iyilik etmek için emek vermeye de çabalıyorum.Henüz yeni de olsam edebiyatı seviyorum ya.Yazar küçük yaştan beri kitap okuyan ve okumayı çok seven birisi.Okuduğu her kitapta roman karakterlerini kendisine yakın bulduğunu,kendisini onların yerine koyduğunu,onlardan etkilendiğini ifade ediyor kendisini dinlediğim bir oturumda.Hatta düşünün "Rüzgar Gibi Geçti" kitabı var ya meşhur benim hala okumadığım tabiki,16 yaşında okumuş olduğunu ve oradaki Rhett karakterini kendisine yakın bulduğunu söylüyor.Fakat yazar okuduğu kitaplarda bir sürü dünya,bir sürü insanla karşılaşmış olmasına rağmen;
    "Benim tanıdığım insanlari orada göremiyorum.Içinde yaşadığım toplumdaki insanlar bir türlü karşıma çıkmıyor,yaşadığım coğrafyada gözlemlediğim çok farklı yaşamlar vardı toplum dışına itilmis,fakat bir türlü karsilasmiyordum ."serzenisiyle okuduğu kitapların kendisini tatmin etmediğini ,eksik bir şeyler olduğunu ileri sürerek içinde yaşadığı toplumun sorunlarını kurgulayarak öyküye dönüştürmeye karar veriyor .Bir elestirmenin ifadesiyle "içinde yaşadığı dili öykü dili" haline getiriyor.

    Bundan dolayı yazar oykulerinde otekilestirilmis,dışlanmış ,toplumun kıyısına suruklenmis,kistirilmis yaşamları,üzerinde pek durulmayan önemli sorunları keskin gozlemiyle edebiyatimiza kazandırmıştır.Aynı zamanda roman da yazmasına rağmen yazar kendisini oykucu olarak görmek istediğini ,öykünün daha cazip olduğunu ve keyif aldığını belirtiyor.Neden roman değil de oykuculuk diye sorulunca kendisine ; "Bir romancı taslagini hazırladıktan,yol haritasını çizdikten sonra masasının başına geçer ,oturup her gün çalışabilir.Ben bu tarzı sevmiyorum yani bir metnin benim üzerimde baskı yaratmasini,otur bugün de çalış demesini sevmiyorum.Öykü öyle bir zorlama getirmiyor bana .O bir coşku anidir.Bazen bir cümle ,bazen bir paragraf,bazen bir sayfa coşku bittiği an bırakıyorum kalemi günlerce birşey yazmıyorum.Benim edebiyatimin en hoşlandığım yani da disiplinsiz olması canımın istediği zaman yazmam."şeklinde açıklıyor .

    Yazar öyküyü kediye benzettigini söylüyor.Kedi kendisini sevdirmek isterse seversin, istemiyorsa tırmalar seni.Öykü yazdırmak istiyorsa yazarsın, istemiyorsa tırmalar yazamazsın.

    Yazarın oykulerinde kadın karakterlerin neden daha az,erkeklerin dünyasının ise neden daha yoğun işlendiği elestirmenlerce sorulunca;aslinda kadın karakterine dolaylı olarak (anne,abla vs.)degindigini ancak oykulerinde "Aşk " konusunu islemediği için okurların bu şekilde hissetmiş olabileceğini belirtiyor .Erkeklerin dünyasına yoğun olarak deginme sebebini ise ;"Kadın karakterini,erkek karakteri kadar canlı cizebilecegimi sanmıyorum.O konuda bir endişem var.En iyi bildiğim, en iyi tanıdığım zaaflarini,hayattan beklentilerini kirginliklarini,kırıklıklarını en iyi bildiğimi düşündüğüm bir dünyayı yazmak istiyorum."tanımış oldugu bir dunyayi daha kolay resmedebilecegini ifade ediyor.

    Yine yazar önceleri oykulerinde surekli kasaba konusunu ele alma sebebini de kasaba korkusunun olduğunu,orada yasamak,orada kalmak ,oradan çıkmamak korkusunun oldugunu;orada kalırsa anlattığı kişiler gibi olacagi endişesini taşımış.Kasaba saplantisi kendisine 7 kitaba mal olmuş.

    Tasmali Güvercin eserine gelince 11 oykuden oluşan kasabanın kamera arkası yasamlarina ışık tutulan ayni zamanda fantastik unsurlarla kurgulanan yazarın ustalık eseri.Yazar öyküyü "Görünmeyen " ve "Defter" olarak iki kısma ayirmis.Birinci kısımdaki Teferiç,Tasmali Güvercin,Eran Kaptan,Madalyon öykülerini sevdim.Defter kısminda da Gölge Içindeki Orman,İş konusu,Sarıkız Olayı öyküleri güzeldi.Genel olarak yazar kültürel yabancilasma,otekilestirilmis,dışlanmış,itilmis,
    yaşam hakkı elinden alınmış,hor görülmüş,toplumun kıyısına suruklenmis,parsellenmis,
    robotlasmis,simarmis,özgürlüğüne körü körüne baglanmakla boynuna tasma takılmış pek asinasi olmadığımız veya görmezden geldiğimiz yasamlarin,varoslarin içine çekiyor okurlarini.Görünmeyen yaşamları görünür hale getiriyor.Bu açıdan çok kıymetli buldum kendisini.Adeta onların yerine koyuyor yazar sizi düşündürüyor.Fethi Naci'nin “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” ifadesiyle Sıcak Üçlemesi öyküsünde olduğu gibi çok rahatlıkla öykü cikarabiliyor yazar tebessümle.Acı hayatlara degindigi için buruk tatlar bırakıyor sizde yazar.Defter kısmında da öyküyü parçalıyor ,kesitlere ayırıyor sonra bir şekilde birleştiriyor.Postmodernsi bir tarz uyguluyor.Yazarın dili yalın,anlaşılır gayet akıcı.Gözlem gücü yüksek.Duyarlı.Diyaloglar mükemmel.Yer yer --bu kitapta çok fazla yoktu-- argo tabirlerle karsilasabilirsiniz.Yazarın ictenligi,samimiyeti,sıcaklığı kalemine yansımış.Adeta okurlarini okumaya ve de yazmaya {beni bile (!)} teşvik ediyor .Hatta kafamda öykü ile ilgili soru işaretleri vardı çoğunun cevabını buldum yazarın öykünun konusunu işleme tarzıyla .Öykü konusunda hatta sembolik ,dussel ogelerle ufkumu açtı,yol gösterdi diyebilirim.

    Velhasıl efendim siz de benim gibi hala geç kaldiysaniz daha fazla bekletmeyin kendisini.

    Meraklisina yazarı tanimak icin faydalandigim linkleri bırakıyorum .

    https://youtu.be/NtNzMu15Lf4

    https://youtu.be/GMh41pIrXrI

    Keyifli okumalar ....
  • Bir süredir buradayım; yaptığım alıntılar, paylaştığım iletiler ile pek çok insanın kalbine,hayat penceresine dokunmak istedim ve istedim ki herkesin duyduğu, aşina olduğu, görmekten sıkıldığı sözlerden, tümcelerden bahsetmeyeyim ki siz sevgili okurlar "Ah, işte buna karşı böyle bir bakış açısı/ifade tarzı da varmış!" diyebilin diye... Gerek mesaj yolu ile gerekse yorumlar vasıtasıyla pek çok takdir gördüm, beğeni aldım. Gayet kıymetlisiniz. Her birinize çok teşekkür ederim.

    Az önce bir ikiliğimin altına bir yorum aldım. Profil fotoğrafım olumsuz açıdan eleştirilmiş. Hay hay; düşünülen söylensin, akılda kalmasın, zikir bulsun. Lakin tam yorum yapacaktım, düşüncemi dile getirecek idim ki, bir baktım okur tarafından ağzım kapatılmış, bana konuşma hakkı verilmemiş, bana "Sen kimsin ki?" denmiş anlayacağınız. Benim paylaşımımın altında ben susturulmuşum. (!)

    Artık beni tanıyan tanır burada, bir öğretmenim. Çocuklarıyla kan ter içinde futbol, basketbol, yakalambaç oynayan, onları kucaklarına alıp, dakikalarca çevirip başı dönene dek bırakmayan, gülmeleri için kırk takla atıp maymunluk yapan, öğrenmeleri için bilmem kaç bininci kere, dilinde derman kalmamacasına sıkılmaksızın anlatan, "Bağcıkları çözüldü, aman düşmesin şimdi." diyerek önünde eğilen, kavga ettiklerinde her iki tarafı da haşlayıp barışmadıkları takdirde birbirlerini öpene ve özür dileyene dek yakalarını bırakmayan;

    sınıfın eşiğine basar basmaz tüm sıkıntı, keder, acı ve dalgınlıklarını kapı dışında bırakıp mutlu, huzurlu, neşeli, gamsız maskesi takan;

    okulun bitiş teneffüsü çaldığı vakit ancak kendi olmasına müsaade edilen, ağlayabilen, üzülebilen, benliğine gömülebilen, maddi ve manevi manada sorunlarını ancak o vakitten sonra yaşabilen;

    ve evet sigara içen bir 'İNSAN'ım.

    Öğrencilerim için yaptığım hiçbir şeyden gocunmadım; bir daha yapmam gerekirse sorgulamadan ve yılmadan yaparım, yapacağım. Bu bir yemindir, sözdür.

    Okul bahçesinde, öğretmen masasında yahut öğrencilerimin görebileceği herhangi bir yerde daha önce ağzıma sigarayı hiç almadım. Bilmezler.

    Bir başka sosyal medya kanalında sigara yahut alkol ile ilgili herhangi bir paylaşımda bulunmadım, bulunmam. Çünkü çocuklarım da orada bulunmaktalar.

    Ha, oturup bir çay bahçesinde, TAM DA KENDİM OLMAMA İZİN VERİLMİŞ BİR VAKİTTE beni bu eylemde bulunurken görürler ise, işte buna yapabilecek bir şeyim yoktur. Göz göze geldiğimiz vakit sigaram küllükteki izmarit olur. :)

    Buraya gelince... Düşüncenize saygı duyuyorum 'Mahir Amca' Bey. Yadırgamış yahut yakıştırmamış olabilirsiniz. Lakin bir insanlık suçu işlemedim, kötü anılacak ve böyle yaftalanacak herhangi bir şey yapmadım. Buradaki kitlenin belirli bir yaş seviyesi ve olgunlukta olduğunu ve ne yapıp yapmayacakları konusunda bir karar verebildiklerini düşünmekteyim; zaten eğer sigara içmek tercihi değil ise ve daha önce böyle bir fiilde bulunmamışsa sırf beni gördü diye, kimsenin içinden gelen ani ve bastırılamaz bir dürtü bunu gerçekleştirmek isteyeceğini hiç sanmam. Ha, eğer böyle bir vaziyet olursa da, zaten benden önce annesi yahut babasının mutlaka kendisinin gözü önünde bunu yapıyor olduklarından asla şüpheniz olmasın.

    Çocuklarıma çok güzel zamanlar hediye ettim, onlara bilgiler, duyarlılıklar sundum altın tepsilerde. Onlar da bunları ömürlerince kullanacaklar. Ben hepsinin hayatlarının altına görünmez fakat asla silinmeyecek bir imza attım.

    Öğretmenliğimden hiçbir zaman utanmadım, utanılacak bir şey yapmadım. Çocuklarımın hayatlarına koyduğum her bir tuğla için kendimi seviyorum ve kendim ile -böyle zamanlarda- gurur duyuyorum.

    Başınızı ağrıttım. Sevgiler ve saygılar değerli okurlar...