• Yeraltından Notlar

    Önce derin bir "off" çeksek yeridir, şimdi başlayabiliriz:

    Toplumdan nefret ettiği, korktuğu, tiksindiği ve aşağılık gördüğü için kabuğuna çekilmiş, başka bir deyişle yeraltına kendini gömmüş, bu yabani yalnızlığında affedici olamadığı için kendisiyle alay edenlere aşırı bir nefretle intikam duyguları beslemiş,kendini esir ettiği kapanında ruhsal çelişkilerle acının doğruğuna varmış ve bu acıdan da şeytanca haz almaya başlamış birini nasıl anlatabilirim? Normal insanı, tabiat ananın özene bezene yarattığı dar kafalı ahmak olarak görüp onu kıskanan, aynı zamanda üstün anlayışlı kendisini bir fare sayarak deliğine kaçmış birini, nasıl anlatabilirsiniz? Ne iyi, ne kötü, ne alçak, ne namuslu olabilmiş, kendini şehvetle atalete teslim etmiş birini? Haşare olmayı istemiş ama bunu dahi başaramamış birini. Yaptığı her eyleminden sonra pişmanlık duyan, kah insanları küçümseyip kendini üstün gören, kah kendini küçümseyip insanları üstün gören ama her halde de kimsenin yüzüne bakamayıp bakışlarını kaçıran, utangaç, suratını çirkin, tiksindirici bulan ve kendisine de herkesin böyle baktığını düşünen, pantolonu lekeli, kılıksız hasta bir yeraltı adamını nasıl anlatabiliriz? Kendisini rahatsız etmesinler diye bütün dünyayı bir kapiğe satabilecek; kıyametin kopması ve çaysız kalması arasında iki seçenecek bulunsa, dünya umrunda olmayacak biri o. Birazcık nükteli, fazlasıyla hırçın ve ısdırap dolu ve çelişkili bir ruh. Ne kadar hakir görse de, utana sıkıla ruhsal bunalım ve krizlerinden dolayı kendisini sefahat alemlerine ara sıra atan, pireyi deve yapan, masum olmasına karşın kendisini suçlu bulan, "canlı hayatı" iğrenç nitelikte bellediği için kabuğunda rahat eden, aynı zamanda "canlı hayatının" nasıl olduğunu bilmediğini söyleyen ve o "iş güç sahipleri", o "normal" insanlardan dahi, daha "canlı" olduğunu belirtip hemen ardından ölü olduğunu vurgulayan kaos ve çelişkiyle dolmuş bir "anti-kahraman" o.

    O kötü bir adam, hasta bir adam, çirkin bir adam.Yeraltında ısdıraplı düşünceleriyle, çelişkileri, uyumsuzluklarıyla ruhunu darmadağın eden derbeder bir yalnız adamın kitabı okunmaya fazlasıyla değer. Açıkcası, söylemek gerekirse, gerçekten kendimi bulduğum, beni anlattığını düşündüğüm, psikanalizimi yaptığını söyleyebileceğim bir Dostoyevski romanı. Aranızda kalantor varsa ,okumasın asla, o kalburüstü iş sahiplerinden, hayatını rütbe adına harcayanlardan ölesiye nefret ediyor.

    Kitabın tamamını alıp yapıştırasım geliyor, buraya alıntı olarak ama birkaç taneyle yetinelim:

    "Aklı takdir etmemek mümkün değil tabii, ama onun kendi çerçevesini hiçbir zaman aşamadığını, insanın yalnız kafa ihtiyaçlarına cevap verebildiği de kabul etmek lazım; halbuki arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir."

    "Bir kere kendini duygularına kaptır,bir anlığına şuurunu susturup,düşünmeden, esas aramadan hareket et, nefret et, birini sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın.Sonuç: Sabun köpüğü ve atalet."

    "Çevrenize bakın bir kere: kan gövdeyi götürüyor, hem de keyifli keyifli, şampanya gibi akıyor.İşte size Buckle'ın da yaşadığı on dokuzuncu yüzyılımız. İşte büyük Napolyon ve bugünkü Napolyon. İşte Kuzey Amerika'nın ebedi birliği. İşte nihayet karikatür gibi Schlezwig Holstein... Medeniyet neyimizi yumuşatmış? Medeniyetin insanda duygu çeşitlerini artırmaktan başka işe yaradığı yok."

    "Elimizden kitapları alsalar o saat şaşkınlık içinde kendimizi kaybederiz. Ne tarafa yürüyeceğimizi, kimden yana çıkmak, kimi saymak, kimi hor görmek gerektiğini bilemeyiz."

    “Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ızdırap mı daha iyidir?"

    "Hayatta erdemin ve aklın canlı örnekleri olan allamelere, insan severlere bol bol rastlanır; bunların gayesi, ömürlerini elden geldiği kadar erdemli, temkinli geçirmektir, varlıklarıyla etrafa adeta nur saçarak, dünyada erdemli ve temkinli de yaşanabileceğini göstermek peşindedirler sanki. E, sonra? Sonrası malum, bunların birçoğu, ömürlerinin sonuna doğru da olsa, er geç sürçüp tamiri imkansız bir çam deviriverirler. Şimdi sorarım size: Böyle garip nitelikleri olan insanoğlundan ne beklenebilir?"

    "Tekrar ediyorum: Bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal kimselerdir. Nasıl açıklamalı? Bakın şöyle: Bu çeşit insanlar akılları kıt olduğu için herhangi bir konuda ana sebepleri araştırmadan hemen el altındaki ikinci derece sebeplere bağlanıverir ve doğru hareket ettiklerinden emin oldukları için de rahatlarlar; en önemlisi de budur zaten."

    "Bütün bu inlemeler, bir yandan ağrılarınızın küçültücü gayesizliğini anladığınızı gösterir; öte yandan varlığını umursamadığınız halde, kılı kıpırtamadan sizi hırpalayan tabiat anaya karşı yükselen şikayettir."

    "İşte ben, içi dışı bir insanı, tabiat ananın şevkatle, özene bezene yarattığı, gerçek, normal insan olarak görürüm. Böyle bir adamı delicesine kıskanırım. Ahmak olmasına ahmaktır; bunu aksini iddia edecek değilim, fakat normal adamın ahmak olması gerekmediği ne malum?"

    "Bana en çok dokunan, suçlu olsam da olmasamda her zaman bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi. Bu, ilkin çevremde herkesten akıllı olmamdan ileri geliyor."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık. İnsana, gündelik hayatını sürdürmesi için gereken anlayışın yarısı, hatta dörtte biri dahi, yeryüzünün en soyut, en inatçı şehri olan Petersburg'da oturmak gibi katmerli bir felakete uğramış, talihsiz on dokuzuncu yüzyıl aydınımıza yeterdi."

    "Evet efendim, on dokuzuncu yüzyıl adamı en başta karaktersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur; karakter sahibi, çalışkan bir insansa oldukça dar kafalıdır."

    "Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır."

    "" Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız. ""

    Sevgili okuyucularım, her şeyin tam anlamıyla farkında olmak bir hastalıktır; hem de tümüyle gerçek bir hastalık."

    "Yoksa dünyaya gelişimin biricik sebebi, varlığımın sadece bir yalan olduğu neticesine varmak mıdır? "

    "Ciddi ciddi konuştuğumuz halde bana önem vermek istemiyorsanız öyle olsun. Yalvaracak değilim. Nasılsa yeraltım var."

    "Bilmedikleriniz arttıkça sızılarınız o ölçüde çoğalır."

    "Elekle su taşımak her zeki adamın kaderine yazılıdır."

    "insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimi çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir"

    "Hayır efendim , asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben.."

    "kim olursa olsun, insan daima , her yerde, akılla çıkarın buyurduğu gibi değil, kendi canının istediği gibi hareket etmeyi sever; arzularımızın çıkarlarımıza ters düşmesi de mümkün, hatta bazen zorunludur.."

    "“Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım.”"

    "İnsanın kasıtlı ve bilinçli olarak zararlı, anlamsız, hatta son derece ahmakça bir isteğe kapıldığı tek bir durum vardır. Bu ne kadar anlamsız olursa olsun, istemek hakkına sahip olmak, yalnızca akla uygun olan şeyleri istemek zorunda olmamak isteğidir."

    "Ne ben bir kimseye benziyordum, ne de bir başkası bana. "Onlar hep birlikte, bense onlardan farklıydım" diye derin düşüncelere dalıyordum. Bundan da anlaşılıyor ki, henüz çok toydum."

    "Herhangi bir sebeple bu doğa kanunlarından biri; örneğin, iki kere ikinin dört ettiği, benim hoşuma gitmiyorsa, bundan kime ne?"

    " Bazen sevginin sevdiğimizin bize gönül rızasıyla bağışladığı, kendine zorbalık etme hakkından ibaret olduğunu düşünüyorum."

    "Henüz on altı yaşında olduğum halde kabuğuma çekilmiş, onları hayretle inceliyordum; daha o zamanlar bile görüşlerin darlığı, uğraştığı şeylerin, oyunlarının, konuşmalarının manasızlığı beni hayrete düşürüyordu. O kadar önemli olayları fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister istemez onları kendimden aşağı saymaya başladım."

    "En büyüğünden en küçüğüne kadar dairemizdekilerin hepsinden nefret ediyor, onları küçümsüyordum, ama aynı zamanda onlardan korkar gibiydim. Bazen birdenbire kendimi hepsinden üstün gördüğüm olurdu. Bu hal bana durup dururken geliyordu; ya küçümsüyor ya da kendimden çok üstün görüyordum."

    " Karnım açken "tokum" diyemem; uzlaşmayla avunmayacağımı, sırf tabiat kanunlarına göre oluştuğu ve gerçekten var olduğu için de kısır döngüyle yetinemeyeceğimi biliyorum."

    " Arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir. Gerçi bu çoğu zaman hayatımıza beş para etmez bir şekil veriyor, fakat gene unutmayalım ki hayat hayattır, karekökü almak değil."

    "Hür iradesi, arzusu olmayan, istemeyi bilmeyen insanın org silindiri üzerindeki bir cıvatadan ne farkı vardır ki?"

    "Bir dakika geçince kendi kendimi yiyerek, bütün bu pişmanlıkların, duygulanmaların, değişme antlarının hepsinin yalan, kocaman bir yalandan başka bir şey olmadığını anlıyordum."

    "Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boğun eğmeye de razı olamam"

    "'' Aklın çıkarla ilgili konularda aldandığı olmuyor mu ? İnsan refahtan başka şeyi de sevemez mi? Belki ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyordur? Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür, insanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için dünya tarihine başvurmaya lüzum yok, hayatın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize danışın, yeter.''

    "Bizim için, insan olmak, etiyle kanıyla, kemiğiyle insan olmak bile zor. Bundan utanıyoruz, bunu ayıp sayıyoruz. "Genel bir insan" denilebilecek, nasıl olduğu belirsiz bir şey olmaya çalışıyoruz. Aslında biz ölü doğmuş kişileriz. Aslında çoktandır canlı olmayan babalardan çoğalıyoruz ve bu durum giderek hoşumuza da gidiyor. Bir kolayını buluversek, neredeyse doğrudan doğruya düşüncelerden doğmayı sağlayacağız."

    "Rahat rahat yaşayıp vakarla ölmek, bundan daha enfes ne vardır! Salıvereceğim göbeği, üç kat gerdanımı ve ayyaş burnumu sokakta görenler, ''Şu kalantora bakın, amma esaslı herif!'' derlerdi. Ne olursa olsun, yaşadığımız şu olumsuz devirde böyle gönül okşayıcı sözler duymak hoştur baylar."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık."
  • "Mektepte günlerce erkek gibi çalıştıktan sonra ara sıra ev hanımlığı etmek bana öyle tatlı geliyor ...
  • Bu kitaba inceleme yazmama gerek var mıydı, bence yoktu ama kendim için en azından şuraya bir şeyler yazayım.

    Kitabı ilk L&M dizisinde ki bir karakterin sahilde bu satırları #34322457 seslendirirken görmüş ve okuduğu o kısmı çok beğenmiştim bir kaç gün sonra da kitabı elime aldım ancak kalınlığı ve biraz burdaki yorumlara baktığımda gözüm korkmuştu doğrusu o yüzden yaklaşık 18 aydır yani bir buçuk sene kadardır okunmayı bekliyordu. Ve nihayet bitti...

    Zamanlamamın iyi olduğunu düşünüyorum çünkü böyle bir romanı okumak için kafa sakinliği ve sessizliği şart. İlk olarak Oğuz Atay'ı Bir Bilim Adamının Romanı kitabı ile tanıdım tabi oda bir etkinlik içindi bu kitaba kıyasla daha hafif olduğunu düşünüp birazda Oğuz Atayın kalemine aşinalık olsun diye okumuştum. Şimdi o afilli cümlelerin sahipleri ile tanıştım hani devamlı alıntı ve ileti halinde dönen cümleler hani sosyal medyada gözlerimizin alıştığı o sonu albaylı cümleler...

    Kitap için yazılmış birbirinden iyi incelemeler varken ne söylesem burda hava da kalacak ancak kitap için aldığım şu notu yazacağım.

    "Her insan şizofren midir? Yahut
    Her insan kendi içinde birden fazla kişilik taşır mı? Cevap, evet ise muhtemelen Hikmet'i anlayacaksınız. Kitabın ismi neden tehlikeli oyunlar diye düşünmüştüm başlamadan önce sonra ilk sayfalarda ki diyalogları okuyunca acaba piyes mi dedim. Biraz daha okuyunca karakterleri karıştırdım "acaba henüz zamanı değil mi" dedim kendi kendime ama merakım ve kitabı okuma hevesim bu düşüncemi alt etti. Hikmetin gecekondusuna kapanıp ki aslında 3 katlıydı ev, nerde olursa olsun hangi oyunu yazarsa yazsın Albayın orda olması ve ona danışması onunla olan diyalogları beni alıp götürüyordu. Bazen Oğuz Atay mı anlatıyo Hikmet mi konuşuyor çözemiyordum. Yer yer hikmet ikiye üçe bölünüyor farklı karakterler oluyordu. Kitabı bitirmeye yakın anladım ki Oğuz Atay beni de katmıştı yazdığı oyuna ve bazen albayla konuşan hikmet değilde bendim.  Kitapta o kadar çok altını çizdiğim yerler var ki Oğuz A. gerçek hayata göndermeleri gerek duygusal anlamda gerek günlük yaşantımızda öyle ince duygulara dokunmuş ki kendimi bulduğum o cümleler de gözyaşlarımı tutamadım. Hiç bir duygu gizli kalmıyor ve hiç bir gerçek gizlenemiyor. Bazen kendimizden sakladığımız hislerimiz bile bir gün bir kitabın ortasında bir kaç satırda beliriyor."
  • https://youtu.be/UYCwB-pOb_g

    Lisede ilk günümdü.okulun girişinde panoda asılı olan listede sınıfımı ararken rastladım ilk defa ona.Parmağıyla aşağı doğru listeyi yoklarken istemsiz bir şekilde parmağının,elinin zerafetine dalmış gözlerim.O kadar naif o kadar masum bir yüzü vardı ki bir türlü gözlerimi alamadım ondan.Öyle ki liste sırasında ''hadi kardeşim senimi beklicez'' diyenleri bile duymuyordum.Durumu fark eden bir arkadaşı ona beni gösterdi.Sonra bana bakıp kaşlarını çattı arkadaşını da alıp gitti.O an beni sınıfıma yerleşme endişesi terk etmiş yerine onu okulda bir daha görememe telaşı yerleşmişti.Hemen arkasından gidip sınıfını öğrenmeliydim fakat arkasından takip ettiğimi anlamamalıydı.Etrafa bakınır gibi arkasından merdivenleri çıkmaya başladım.Tekrar merdivenden köşeyi dönerken beni fark etti ama takip ettiğimi anlamadı.Bu sırada beni gördüğü için biraz bekledim o sırada koridordan sağa döndüğünü gördüm fakat hangi sınıfa girdiğini görmedim.Tam beş tane sınıf vardı acaba hangi kapıdan girmişti derken istemsiz bir şekilde bir sınıfa atıldım.Sınıfta öğretmen vardı.Hocam girebilirmiyim dedim,derken bir çırpıda içeriyi süzdüm orda olmadığını fark edince hocam yanlış sınıfa gelmişim diyip çıktım hemen.Bir yandan çok korkuyor bir yandan da bunu yapmamak için hiç bir sebep bulamıyordum kendime.Sonra bir yan sınıfta aynı taktiği uyguladım.Bu sefer girdiğim sınıfta onu görünce hiç onu aldırmıyormuş gibi yapıp boş bulduğum bir yere yerleştim hemen.Neden böyle birşey yaptım bilmiyorum.Biraz garip biriyim ben, biraz garip seviyorum yani.Daha sonra hoca yoklama almaya başlayınca biraz tedirgin oldum foyam ortaya çıkıcak diye korktum.Sonra hoca benim ismimi okuyunca şaşırdım cevap vermedim hoca tekrar etti ''yokmu burda'' diye başka isim benzerliği olmadığını anlayınca burda diye seslendim.Sonra hoca Züleyha diye seslendi. Burda diyene kafamı çevirip baktığımda gözlerimi üzerinden alamadığım o güzellikten başkasını görmedim.Bir an adını öğrenmenin verdiği sevinçle doldum.Allah'ım sana binlerce kes şükürler olsun dedim içimden.Ne kadar şükretsem az gibi geliyordu zira aynı sınıfa düşmemiz tesadüf olamazdı diyordum...

    Böylece benim için yeni bir kaderin başladığına inandırmıştım kendimi zira daha önce bu aşk denilen duyguyu hiç bu kadar felaketli hissetmemiştim..Fakat hiç de düşündüğümü sunmadı hayat....
    Okulun ilerleyen günlerinde bir türlü merhaba bile diyememiştim Züleyha'ya.Öylesine güzel öylesine hayal gözleri vardı ki onun güzelliğinin yanında kendimin sınıfta kaldığını düşünmeye başlamıştım.Ona bir merhaba diyememenin bedelini depresyon ve ezilmişlik sendromuyla ödüyordum.Henüz iyi tanımadığım biri için fazla olduğunu düşündüğümde oluyordu.Bu tür düşüncelerle kendimi teselli etmeye çalışsam bile nafile avladım hep.Devasa bir mıknatıs gibi çekiyordu beni kendine,vazgeçemiyordum...
    Böyle ben ona açılamadan,bırak açılmayı iki çift laf edemeden beş ay geçti.Züleyha'yla olmasa bile kendime bir yakın arkadaş bulmayı başarmıştım.Bir gün okul çıkışında bir kişiye birden fazla kişinin saldırmaya çalıştığını üzerine gittiğini fark ettim.Tabi dururmuyum hemen olaya müdahale ettim fakat çocuklar aynı şekilde benide rakip bellediler ''sanane lan yavşağ'' dedi birisi.O sözünü bitirir bitirmez kafayı yedi benden,sonra ortalık toz duman falan.Adamları hallettik derken karşımıza dört kişi daha geldi.Bunlar bizi altı kişi dinlene dinlene dövdüler.Adamlar okulda çeteymiş biz nerden bilek tabi sonra anladık.Yediğim dayaktan sonra kavgayı ayırmayıp bizi yerden kaldırmak isteyen delikanlılara sert çıkıyorduk ilk orda tanıdık birbirimizi Fırat'la...Harbi sağlam çocuktu gözüme kestirmiştim.Bu olaydan sonra çok yakın iki arkadaş olduk.Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmemeye başladı...Aradığım dostu bulmuştum galiba...

    Sınıfta ki hiç kimseyle samimiyet kuramamıştım onca zamana rağmen.Okulda birgün boş derslerden birinde sınıftaki herkes okulun kantinine bahçesine falan çıkmış ben ise tek başıma kalmıştım.
    Fırat'tan başka okulda arkadaşım olmadığı için sınıfta yalnız oturmayı tercih etmiştim.Sınıfta oturup birşeylerle uğraşırken ERKİN KORAY'ın bu şarkısını oturduğum yerden bağıra bağıra söylemeye başladım bir an ,ne de olsa kimse yok düşüncesiyle.Biraz sonra kendimden geçmiştim ki şarkıya eşlik eden bir yüksek ses duydum kapının arkasında.Ben tabi şarkı söylemeyi kestim,o sıra içeri girdi neden sustun devam etsene dedi.(Ahhh..Ahhh şu an yazarken kalbim o gün ki gibi atmaya başladı desem inanırmısın Hayal gözlüm..)Kapıdan gelen Züleyha'dan başkası değildi.Sesi o kadar güzel değildi belki fakat bana Erkin Koray'dan dinlemişim gibi huzur verdi.Tekrardan bana ısrarcı bir şekilde ''hadi söyle''dedi.O kadar utanıyordum ki ondan yüzüm kızardı,''ben öyle söyleyemem dedim''.Güldü ve ''bunda utanılacak bir şey yok ki''dedi gülüşünü sevdiğim.Israrına dayanamadım belki beklediğim başlangıç budur dedim ve ''o zaman birlikte söyleyelim''dedim hemen hiç düşünmeden kabul etti adını sevdiğim.Birlikte şarkıyı söylemeye başladık o bağırıyor ben hala kıramadığım utancımdan dolayı biraz daha kısık sesle söylüyordum.Hadi sende bağırarak söyle diye o kadar ısrar etti ki bende kabul ettim..Şarkının nakaratında ''oooo sevince derken göz göze gelişimizi hala unutamıyorum.Bu ilk konuşmamızdı.Ben bu olaydan sonra araya hiç mesafe koymadım.sabahları hep derse 10 dk falan geç kalırdı.O geç kalıyor diye bende derse geç kalmış gibi yapar onu bekler birlikte girerdik derse.Bir yıl öyle böyle derken geçti.Onunca sınıfta bölüm tercihlerinde sayısalı seçtiğini öğrendiğimde hemen bende sayısalı seçtim aynı sınıfa geçmek için.Aklım almıyor ben toplama çıkarma bilmem sayısal bölümü nasıl bir aşk bana seçtirdi o zamanda.En yakın arkadaşım Fırat'ta sayısaldı onuncu sınıfa başladığımızda oda bizim sınıfa yerleşti müdüre yalvar yakar...

    Fırat sınıfa girer girmez Züleyha'yla göz göze kesiştiğini fark ettim.Bu durum çok feci.Tahmin ettiğim şeyin gerçekleşmemesini diledim.Evet Fırat en yakın arkadaşımdı fakat ben ona sevdiğim kızı söylememiştim.Bilmiyorum nedenini fakat öyle olması gerekli gibi geliyordu insan sevdiğini herkese söylememeli diyordum.Cahillik işte neler getirdi banave neler götürdü benden...
    İlerleyen günlerde Fırat 'olum ben aşık oldum'dedi.kime diye sorunca Züleyhaya dedi.Ama öyle bir anlatıyor ki sandım ki ben konuşuyorum en az benim kadar etkilenmişti belliydi.Peki benim de Züleyhayı sevdiğimi nasıl açıkalayacaktım ona?İşte bu en zoruydu benim için en iyisi zamana bırakmak dedim birşey söylemedim kırılacağını ve aramızın açılacağını düşündüm bir an.Birgün beni züleyhayla sohbet ederken gördü sonrasında dediki sen samimisin onunla benim için bir konuşurmusun dedi.Böyle bir şey yapamayacığımı söyledim zira bu benim için intihardan başka birşey değildi.Aradan aylar geçtikten sonra tekrar ısrarcı ve kararlı bir şekilde yalvardı yakardı son zamanlarda iyice tükenmişti ben yalnış anlayacağından korkup konuşmaya karar verdim.Ama nasıl konuşmak zaten kendim için konuşamıyorum ulan senin için nasıl konuşayım deseydim bugün bunları yazmazdım belki de...
    Gidip durumu bir şekilde anlattım Züleyhaya.Biraz durdu gözlerimin içine baktı ve ciddimisin diye sordu evet dedim sadece defol git dedi.Bu ne manaya geliyordu anlamamıştım.Gidip aynı şekilde Fırata anlattım.Fırat anlayışla karşıladı ne de olsa daha beni tanımıyor diye kendini avuttu.Daha sonra ki günlerde Fırat kendi konuşmaya başlamıştı onunla.Benim ise öyle canım yanıyordu ki belli etmemeye çalışıyordum....Öyleki birgün ilişkilerinin başladığını öğrendiğimde hayatımda ilk defa alkolü denemiştim.Birgün züleyhanın yakın arkadaşı gelip züleyha seni seviyor ama senin tepkini merak ediyor diye Fırat sevgili oldu dedi.Ben ise benim onda gönlüm yok fıratın duygularıyla oynamasın dedim. ve noktayı koydum.Benim bu hareketim üzerine züleyha pes etmedi Fıratla arkadaşlığını korudu her geçen gün yüzünü benden çeviriyordu sanki öyleki bunu aylar sonra daha net anlamak mümkün oldu.Fıratı tanıdıkça onu gerçekten sevip beni bırakmıştı anlaşılan.Daha başlamadan bitmişti herşey.Ben ise saflığımın salaklığımın bedelini ödüyorum hala aradan yıllar geçti ben onu kalbime gömdüm ama fotoğraflarını ve bu şarkıyı hiç yanımdan ayırmadım.Aradan yıllar geçti okul bitti züleyha psikoloji bölümünü fırat mimarlık kazandı ben ise hiç.Ders dinlediğimmi vardı sanki kafam kara tahtaya değil züleyhanın olduğu yere dönüktü hep.Peki aradan yıllar geçmiş ben nedenmi burdayım..Haftaya en yakın arkadaşımın ve sevdiğim kadının nişanı var.Ben davetli bile değilim unutmuşlar beni.Çaresizim elimden birşey gelmiyor.Bunu okuyanlar beniim zararlı çıktığımı düşünebilirler fakat bana göre ben kazançlıyım.Bugün öte dünyaya koca bir yürek ve çaresizliğimi götürüyorum.Bana rahmet okuyun Dostlar...

    Züleyham bu satırları ölümüm haberimi aldıktan sonra illaki sana okutacaklardır.Şunu bilki ben seni geçen yıllara rağmen hiç unutmadım burda böyle iki satır yazdığıma bakma beni çağırıyorlar fazla zamanım yok sevdiğim o yüzden bu kadar kısa anlatabildim.Ben seni ölene kadar sevicem diyemedim hiç bir zaman şimdi diyorum BEN SENİ ÖLENE KADAR SEVİCEM HAYAL GÖZLÜM ELVEDA.....(Alıntı)
  • Düşüncelerin önüne geçemeyen benliğimiz hayallerimizi süsleyen bir zavallıdır. Yasa, yararlı olduğu için değil yasa olduğu için yürürlükte kalırmış; işte insanlarda sevdikleri ya da cesaretli oldukları için değil yaşamaya mecbur oldukları için yaşmaya devam ederler. Kimsenin kimseye ihtiyacı yoktur. İnsan en çok kendine muhtaçtır, insan en çok kendini tanımalıdır. Kim derdi insan kendinden çok başka başka şeyleri sever diye? Öyle olmuyormuş... Aklıma yetiştirdiğim her cümle, kendini bana çalıştıran sayfalar yetişti cahilliğimi tedavi etmeye. Ne sen, ne de bir başkası sende olanları, sen kendini tanımadan bulamıyorsun. Kendini öven insan boş insandır, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, söylediği her kelimeyi dilindeki sayfalarda bırakan... İnsan dilinde değil elinde bırakmalı eserlerini, uzatmalı, hissetmeli. Sen yap ama başkası bahsetsin senden, adın değil eserlerin dolaşsın elden ele, dilden dile. Aklımda uçuşan binbir kelimelerden birisi kanatlanıp birinin düşüncesine konsa ne güzel olur. Felsefe olur, tartışma olur, yeni yeni kavramlar olur ama adı da bu ya; bir eser olur. Sevmek bir sanattır, nefret etmek bir sanattır, kendini bilmek yaptığın en büyük eserdir. İşte tanıyıp tanıyabileceğim en harika ben dersin. İnsan, beni benden alan değil beni ben yapanı seçmelidir. Kelimelerim düşüncelerimle iş birliği yapıp beynimin emriyle bana kalem ve kağıtla itibata geçmemi söylüyor. Yaşanmışlıklar insanın alabileceği en büyük ders, kendinden alabileceği en iyi tecrübedir. Dünya dönüyor ama insan hissetmiyor, ben dönmüyorum, ben olduğum yerdeyim diyoruz; halbuki ömür gelip geçiyor hangimiz oturup geçen dakikaları sayıyoruz? O sayacağımız zamanda yeni şeyler yaşarız çünkü. Ölüm biraz daha yaklaşır bize. Günler, okunan kitabın çevirdiğimiz sayfaları gibidir, çevrilir çevrilir ve bir de bakmışsın kitap bitmiş. İşte budur hayat dediğimiz şey. Sayfalar bitene kadar, kelimeler, cümleler birbirini kovalar. Bir insanla konuşmak gibidir kitap okumak. Ben okurken kitabımın her sayfasıyla aşk yaşadım, her okuduğumda biraz daha aşık oldum. Beni benden mi aldı kitap, yoksa beni ben mi yaptı? Gözlerimi kapattım, aklımdan binbir kelime geçti, her düşünceme biraz daha su ekleyip içmeye devam ettim. Ben kendimi tanıdım, gelip giden insanları bir kenara bırak, sende kalan seni keşfet. Okurken kendimi bulduğum yerde yeni denemeler ekledim kendimce kendime. Amacım bir sayfada bende olanlardan çevirmekti. Bir bir saydım aklımdaki düşüncelerimi, kelime kelime yazdım bir müzik eşliğinde. Baştan başlayıp okudum daha sonra kendimi. Kim hakkımda ne derse desin, çünkü insanların yaptığı en iyi şeydir kendini tanımadan başkasını tanımaya çalışmak. Kimine göre hastayım, kimine göre vefasız, kimine göre yaş olarak oldukça küçük. Dilediğinizi düşünün ama ben kendimi tanıyorum ve benim hakkımda konuşan insanlardan en büyük farkım bu. İyiki sizden küçüğüm ki kendimi daha erken tanıyıp, bir yol seçebildim kendime. Bir alıntı paylaştım iki gün önce " birileri arkanızdan konuşuyorsa onlardan öndesiniz demektir" işte bu sözü hatırladığımda kendimi tamamen eleştiriye açtım.
    Bir ay önce karşıma biri çıktı ve çok az kitap okuduğumu söyledi. O an içimden ah demek geçti çünkü kendimi bir kez daha keşfettim. Ben okumak için okumadım, ben kendimi öğrenmek için, okuyacağım yazarı kendimce belirlemek için okuyorum yavaş yavaş. Kitaplığımda biraz daha az kitap olur ama aklımda daha fazla düşünce olur. Şimdi daha iyi okuyorum, daha az eser veren yazar tercih ediyorum. Ne kadar az eser veriyorlarsa o kadar uzun sürede kendilerini biraz daha keşfediyor yazarlar ve yeni bir hayatla geliyorlar gündemimize. İki yılda bir, üç yılda bir hatta belkide on yılda bir eser veren yazarlar adını sayıkladığım kişiler oluyor. Bir kitap okudum adı bende kalsın, okuduğum kitap ve bundan sonra çıkan bir kitabı arasında sadece bir ay vardı ne öğrendim biliyor musunuz? Beni zorlamıyor bu kitaplar, her zaman bildiğim kelimeler, kullandığım heceler... Ben bu kitapta ne gibi bir bilgi edinebilirim ki?
    Bilgelik konusunda sınır tanımayan, fikirlerin ve düşüncelerin olgunlaşmasını sağlayan bir eserdir. Okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Bu kitapla ilgili söyleyeceğim ilk şey okumanın zor olduğu. Yazarın kullandığı kelimeler ve anlatım tarzı çok dikkat çekici olmasına rağmen konunun bütünlük sağlanaması ve zaman kavramının olmaması beni çok zorladı. Önsözü çok ilgimi çekti ve bir sürü altı çizili cümlem oldu. Kitapta da aynı şekilde kendimi bulduğum ve altını çizdiğim çok alıntı vardı. Fakat bütün olarak düşünürsem beni çok karıştıran, neredeyiz nerde kaldık dedirten, ve içine tam anlamıyla giremediğim bir kitap olarak kaldı. Masalsı anlatımı, çok fazla mekan değişikliği ve dans eden 12 prensesin öyküsü beni etkileyen yönleri oldu.
    Kısaca konuya değinip bol alıntıyla bitirmek istiyorum.
    20 köpeğiyle birlikte yaşayan devasa boyutlu bir kadın nehrin kıyısında bir çocuk bulur. Jordan adını verdiği çocuğu büyütür. Bütün eşyaları tavana bağladıkları iplerle havada tutulan bir eve yemeğe gider Jordan ve orada dans eden bir kıza vurulur. Kızı ararken başından geçenleri masalsı kelimelerle anlatıyor kitap ve hayal gücünüze çok şey düşüyor. Kızı ararken dans eden 12 prensesi buluyor. Her prensesin hikayesinin anlatıldığı bölüm oldukça güzel. Devamı kitapta

    Öykülerin de kendi kendilerini değiştirmek gibi bir özelliği vardır.

    Büyüme çağındayken, o her şeyin karmakarışık olduğu dönemde yüzümü kitaplara gömerdim, oksijen maskesi niyetine. Kendi hava kaynağımdan emin olmak için yazarlığı seçtim.

    Zamanın geçtiğini fark etmedim dediğimizde özgürlüğümüzü hissederiz. Aşık olduğumuzda da aynı şey olur. Yaptığımız işe tamamen daldığımızda da, şöyle rahatça oturup kitabımızı açtığımızda da aynı şey olur.

    Her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler: Sapılmayan dönemeç, unutulan açı.

    Kendimden kaçtıkça içimdeki yakalanma duygusu daha büyük bir tutkuya dönüşüyordu.

    Bir yerin haritada olmaması ne farkeder ben orayı tarif edebildiğim sürece?

    - Temizlik Tanrı'ya yakınlıktır.
    + Tanrı insanın kalbine bakar, yoksul bir kadının entarisine değil.

    Balonlar da büyük görünür ama hiç ağırlıkları yoktur.

    Balık tezgahının sahibi olan kadın bana iyice tembih etti: Hiçbir zaman başka bir kadını kazıklamayacaksın, ama erkek geldi mi ya fiyatın iki katını söyleyeceksin ya da kötü balık vereceksin.

    Gövdem günahkar değilse bile kafam günahkar. Aşkın sesini tanıyorum.

    Bir kere aşık oldum. Aşk dedikleri şey bizi doğruca cennetin kapılarına götüren, aynı anda o kapıların sonsuza dek kapalı olduğunu gösteren zulümmüş meğer.

    İnsan gövdesi kendi kendinden bu kadar çok mu tiksiniyor ki her ne pahasına olursa olsun kurtulmak istiyor.

    Herkes aynı fikirde olunca hayatın keyfi kaçıyor.