• 5 - GECE BEKÇİSİ

    Kasabanın arkasından gelen bir çığlık sesi gece bekçisini durdurdu. Sesin arkası kesilmiyor ve gittikçe artıyordu. Geldiği yöne doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ağzından çıkan dumanlar sokak lambalarının altında büyük sis bulutlarına dönüşüyordu. Sonunda sesin geldiği yere ulaştığında soluk soluğa kalmıştı. Karşısında kapana kısılmış bir tilki vardı. Ayı kapanı tilkinin bileklerini delip geçmişti. Nasıl da insan gibi çığlık atıyordu. Seneler evvel karların üstünde bulduğu Alakarga’yı anımsadı.
    Ne de uğraşmıştı onu yedirmek ve kendine getirmek için. Kuş küçüktü ve uysaldı oysa tilki öyle mi? Ne kadar yararlı olsa da ara sıra dişlerinin göstererek hırıldamayı ihmal etmiyordu. Yine de çığlığı geceyi bölüyor, belli ki acısı dayanılmaz. Yavaş hareketlerle paltosunu çıkarıp zor da olsa onu sararak kucağına aldı. Beraber yürürken hırıltılar yerini uysal inlemelere bırakmıştı. Eve varıp yemeğini ve pansumanını yaptı tilkinin. Güneşin doğmasına az kalmıştı. Bahçede ona sıcak bir yer ayırıp son kez kasabanın çevresinde dolaşmak için karanlığın içine daldı.
    Döndüğünde tilkiyi bıraktığı yerde bulamamıştı. Oysa yararlı vardı tilkinin, iyileşmesi zaman alacaktı. Kalmalıydı! Belki de çocukları zor bir durumda onu bekliyordu dedi içinden. Hem yoksa neden kapılsın ayı kapanına? İçini rahatlattı. Çok yorulmuştu. Bir sonraki geceye hazırlanmak için kahvaltısını yapıp yatağına uzandı.
    O günden sonra uzun bir zaman sadece karanlığın içinde yürüyen bir adam oldu gece bekçisi. Zaman zaman bir kayanın yuvarlanmasına, fırtına da düşen bir ağacın yıkılmasına yahut bir kurdun ulumasına kulak kabarttı belki. Elinde sadece kırma tüfeğiyle, karanlığın içinde dolaştı durdu.
    O tüfek henüz çocukken bağlanmıştı eline. Annesi doğumda ölmüştü, uzun bir süre babası bakmıştı ona. Yaşı biraz büyüdüğünde ise geri dönmüştü babası, uzunca süre ara verdiği gece bekçiliğine. Babası gece dışarıda olmaya alıştığı için büyürken pek dışarıya çıkarmamıştı onu. Güneşi sadece babası işteyken dışarıda geçirdiği birkaç saatten hatırlıyordu. Geceleri çalışan birini beklemek zordur, evde tek başına uyuyamamaya başlamıştı. Üstelik karanlıktan korkuyordu. Bir nevi o da geceleri nöbet tutmaya başlamıştı. Evin bahçesindeki avlunun nöbetini. Orada babası görülünce çayı ısıtıyor, kahvaltılıkları masaya koyuyor, babasıyla sohbet ederken gelen uykusunun tadını çıkartıyordu. Bir sabah çayın altını yakmaya hazırlanırken kapıda köyün muhtarı gördü. Babası yanında yoktu. Muhtar kapı açılır açılmaz ezberindeki cümleleri ortaya koymaya başladı. Gece çok mu soğukmuş? Kar mı bastırmış? Babası yorulmuş mu? Yürümemiş mi? Babası donmuş. Kasabanın meydanındaki bankta otururken bulmuşlar onu, ilk başta tanımamışlar. Sakalı mı uzamış? En son gündüz vakti oturalı seneler mi olmuş? Babası ölmüş.
    Daha mezarı başında karar vermişti gece bekçisi olmaya. Geçen bir iki gece de anlamıştı ki uyuyamayacaktı. İlk başlarda pekte kötü değildi onun için. Bazen yavru hayvanların yolunu bulmasına yardım ediyor, bazen gelen vahşi hayvanları korkutuyordu. Ama çoğu zaman karanlıktan korktuğundan mı, üşüdüğünden mi yahut bir yere yetişmesi gerektiğinden mi bilinmez. Durmadan yürüyordu. Hoş, hiç boş durmazdı gece bekçisi. İçinden öyle güzel dağlar büyür, nehirler yürür, ağaçlar çıkardı ki şaşardınız. Karanlıkta göremediği herkesi, her şeyi kendi içinde tamamlıyordu. Dünya güzel bir yerdi.

    Kasabalıları sadece günün belirli saatleri görüyor, o zamanlarda ya işlerinden evlerine dönmek için koşturur, ya da sabahın ilk ışığında yola koyulmaktan şikayet eder gibi ayaklarını sürerlerdi.
    Ortalıkta pek sohbet edecek hava yoktu anlayacağınız.Çoğu zaman yüzünü bile kaldıran olmazdı yerden.Gece bekçisi arkalarından bakardı giderken.

    Her seferinde kesinlikle derdi. Kesinlikle öğlen vakti yemeklerini yerken gülümsüyor, şakalaşıyor, birbirlerine uzaktan bağırarak sesleniyorlardır.
    İnsanların üzerine çok düşünmezdi gece bekçisi. Öyle büyük laflar etmezdi. Kimsenin duruşunda yahut oturuşunda bir mana aramaz, bu en olmadık saatlerdendir der, yürümeye devam ederdi. Oysa bir gece, havanın aynı, soğuğun yine insanın iliklerine kadar işlediği, durmadan yürümeye devam ettiği bir gece. Karanlıkta gördüğü bir insan siluetinden çok etkilenmişti. Kasabaya gece vakti birileri yaklaşıyor diye korkup tüfeğine sarılmış, karşısındakine doğrultmuştu. Durur durmaz üşümeye, elleri titremeye başlamıştı. Üstüne korkuda eklenince gözleri karanlığı seçemez hale gelmişti. Tüfeği elinde hızlı adımlarla gördüğü şeye yaklaşmaya başladı. Çocukken okuduğu, duyduğu bir sürü hikâye vardı kasabayla ilgili. Geceleyin herkes kendi evinde ısınırken çocuklarını korkutmak için hikâyeler anlatırdı. Çocukken en çok o korkmuştu anlatılanlardan. Çünkü her zaman başrolünde babası vardı. Artık o kişi kendisiydi ve biri gerçekleşmek üzereydi. Hikâye yaratacaktı. O an anlatılacak olmak hoşuna gitse de korkuyordu. Ürkek adımlarla yürümeye devam etti. İnanılır şey değildi. Gecenin en karanlık olduğu vakitte, bir adam elinde bavuluyla kasabanın dışına doğru yürüyordu. Orası çok farklı bir dünya ve tamamen karanlıktı. Yanan gece lambaları yoktu. Bekleyen bir gece bekçisi yoktu. Koruyan köpekler, sığınabileceğin bir ev yoktu. Adamın yürüdüğü yer kasabanın dışıydı.
    Durduğu yerden gizemli misafirinin dışarıya olan yolculuğunu izlemeye devam etti. Adam gece uykusundan mı uyanmıştı? Acaba uyumadan önce neler düşünmüştü? Karısı ve çocukları var mıydı? Haber vermiş miydi? Canı sıkkın mıydı? Hiç birinin cevabını bilmiyordu. İlk kez karanlığın bilinmezliği altında ezilmişti gece bekçisi. Ekecek, sulayacak güzel fikirler bulamamıştı.
    Ertesi gecelerde de durmadan onun hakkında düşünür olmuştu. Yürürken kendini kasabadaki evlerin pencerelerini izlerken buluyordu. Meraklı, dışarıya bakan bir çift göz arıyordu. Işıkları açık, rahatı kaçmış bir ev yoktu. Adam yalnız olmalıydı yoksa ardından biri kesinlikle bakardı. Sonra bu yüzden çıktığını düşündü evinden. Birini arıyordu.
    Bir sabah postacı başka bir şehirden bir mektup bırakmıştı kesin. Mektup başkasınaydı ama adresi onun eviydi. Kendine hâkim olamayıp, açtı mektubu adam. Güzel cümlelerle birleştirilmiş bir hüzün vardı mektupta. Kadının çocukları hastaydı, kocası ölmüştü ve amcasından yardım istiyordu. Mektubu ara ara açıp okumaya devam etti. İşinde yorulunca ya da kahvaltısında doyunca iç cebinden çıkartıp okumaya başlıyordu. Birkaç ay sonra başka bir mektup buldu kapısında, yine aynı kadından, amcasına gönderilmiş. Sonra amcasının eski ev sahibi olduğunu fark etti. Öleli çok olmuştu. Oysa kadın hala hayattaymış gibi ona yazmaya devam ediyor ve anlatıyordu. Belki de öldüğünü biliyordu da inanmak istemiyordu. Kadın denize ağzı kapalı bir şişe gönderiyordu. Kadın dua ediyor ve duasını bir tek o duyuyordu. Bir mektup daha geldi, biraz rahatlamışlardı. Oğlanlardan küçük olanı iyileşmiş, ayağa kalkmaya başlamıştı bile. En son mektupta kopmuştu bütün olay. Kadın cenaze daveti göndermişti amcasına, bu sefer hüzün dolu anlamlı uzun güzel cümleler yoktu. Sadece ne olur diyordu kadın. Ne olur gel, sana ihtiyacım var. Uzun uzun düşünmüş en sonunda dayanamamış, gece uykusundan kalkıp gitmeye karar vermişti. Hiç konuşmamışlardı. Kadın gözlerinden tanımıştı adamı. Çocuk mezara yerleşmişti çoktan, üstü kapanmıştı. Eller sıkılmış, kimse kalmamıştı. Mezarın başında sessizce oturdular.
    Adamın gece vakti kasabanın dışına olan yolculuğunu daha iyi anlamıştı. Gerçekten de gitmek zorundaydı. Yoksa evin kapısını bir daha kontrol edemeyecekti. Mektuplar kesilecek, elindekiler ise cebinden çıkarken eskiyecek, yırtılacak, yitecekti. Yine de gece bekçisi için bu iki insanın karşılaşmasından sonra hiçbir şey aynı olmayacaktı.
    O geceden sonra birçok farklı sese koşar olmuştu gece bekçisi. Bir seferinde ormanı kolaçan etmek için uzaklaşırken kasabadan öksüren bir devin sesini duymuştu. Büyük bir gürültüyle hareket eden bir şey vardı. Sesin geldiğin yöne vardığında büyük ışıklı gözleriyle bir kamyonun kasabayı terk ettiğini görmüştü. Haftalar sonra köyün tepesindeyken başka bir öksürük sesi duymuş, koşmamış, durduğu yerden ışığın gidişini izlemişti.
    Kısa zaman sonra kasabada değişik bir şeylerin olduğunu keşfetmişti gece bekçisi. Dikkatle dağları izliyor, evlere bakıyor, ormanın içini inceliyordu. Her şey aynı gibiydi. Fakat geceleri dolanırken yahut sabaha karşı kimseyi görmez olmuştu. Evlerin bahçesindeki arabalar, kağnılar, atlar yoktular. Ahırlardan hayvan sesleri gelmiyordu. Sanki kasabanın üstüne bir ölü toprağı serpilmişti. Hoş bu duruma alışıktı, o her zaman baykuş ve çekirge sesinden, gecenin derininden gelen uğultudan başka bir şey duymamış, karanlıktan başka bir şey de görmemişti. Fakat artık neyi koruyordu? Kasabada eski ışıklar yoktu, evlerin içinde sobalar yanmıyordu. Kabanın ortasında elinde kırma tüfeğiyle babasının öldüğü bankın yanından geçiyordu. Sonra durdu birden. Artık soluklanmasının vakti gelmişti. Karanlık korkutmuyordu. Tüfeğini yere bıraktı. Banka oturdu.


    Fatih Ergün

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • 6 - Derin Çizikler

    "Sen gitmem gerektiğini söylüyorsun. Kuytu köşede saklı,görmekten mütemadiyen kaçtığın gerçekleri daha ne kadar geriye itebilirsin ki?İçindeki incinmiş çocuğun karanlık çökerken rıhtımlarına vuran dalgalara inat,sana ve senin ruhuna inat baş kaldırışları niye?Görüyorken görmemek,duyuyorken duymamak...Tezatsın!Fazlasıyla tezat."diye bağırdım.


    Elime verdiği kahve fincanını öfkeyle duvara fırlattım. Bardak parçalara ayrılırken elleri beni kontrol edebilmek için kollarımı buldu. Onu ittim. Parmaklarının tenime değmesinden hoşnut olmayan yanım onu itmekten bir parça olsun memnuniyet duyarken soğuk bir gülümseme dudaklarımda belirdi. Öfkesinin sivri dişleri ruhumun ince,hassas noktalarına değmemeliydi. Bu sefer,aramızda şekillenen o görünmez bağ parmaklarının somut varlığıyla sağlamlaşmamalıydı. O bağ kendisini yeniden gün yüzüne çıkaracak bir biçime kavuşmamalıydı. Gözlerim yanarken ve boğazımda kahreden bir kuruluk yükselirken...Avaz avaz bağırıp buradan kaçmam gerekiyordu. Basamakları ikişer ikişer atlayıp kendimi dışarı atmak. Bunu derinlerde bir yerlerde hissedebiliyordum. Ancak hayır!Bir şeylerin kafamda belli bir yere oturması gerekiyordu. Yıllarca bir yerlere tıkıştırıp üzerini örttüğüm bu durumu bir şekilde kökten halletmem gerekiyordu. Duyduğum tiksinti bir dayanak bulmalıydı. Elimde somut bir delil bulundurmalıydım kendimce,onca şeye rağmen...


    "Kendine gel!"diye bağırdı bana. Kirpiklerinin ardına saklanmış kederinin ipi sarkmış,bir akşamüstü havayı kaplayan kömür kokusu kadar kesif,sert bir suratla bana bakmıştı. O an çenesinden aşağıya doğru uzanan,bunu ben yapmıştım,çiziğin kanadığını fark ettim. Kızıllık yavaş yavaş çoğalırken bir adım geriye gittim. Ellerim tutunmak için masanın kenarını buldu. Telaşla,birazda heyecanla. Gözlerimi dahi kırpmadan ona bakmaya devam ettim.


    Korkmadım. İlk defa ruhuma bulaştırdığı korkuya karşı gelip elime aldığım tebeşirle bir sınır çizdim ve asiliğimi belli ettim. Boyun eğmeye niyetim yoktu. Yine,sırf birileri üzülmesin veya birilerinin canı yanmasın diye susup ruhumu kolları derin bir sükûta sürüklemeyecektim. Bu sefer olmazdı. Bu sefer her şeyi bile bile olmazdı.


    "Sana inanmaktan nefret ediyorum!Aramızdaki bu bağdan,bana bir külfet sayılmandan,daima içime bir endişe,bir korku tohumu atmandan...Yeter anlıyor musun!Yarattığın yıkım herkesi etkiliyor. Hayatımıza dokunman bizi mahvediyor. Tam her şey bitti,senden kurtuldum derken sen aniden ortaya çıkıyorsun. Ve ben...Pat diye kendimi bir çukurun içinde çırpınırken buluyorum. Senin ağırlığın altında ezilirken olabilecek en ağır yarayı alarak yeniden çabalıyorum. Bu çok...Zor. Senin gibi biriyle baş etmek için gücüm yok. Beni tükettin. Yarattığın yıkımları onaracağım derken kendimi kaybediyorum. Hiç yapmayacağım şeyler yapıyorum. Ne için?Tatmin olmayan açgözlülüğün ve bana karşı duyduğun nefret yüzünden mi?Şeytan demiştin bana hatırladın mı?Benden tiksindiğini söylemiştin. O halde burada ne arıyorsun?Çık artık hayatımdan. Benden çaldığın onca şeye rağmen bir yüzsüz gibi her defasında kapıma gelme.Sen benden...Sadece git."dedim. Gözlerim yaşlarla dolarken. Sadece gitmesini istiyordum. Sadece,yüce bir gücün onu silgiyle siler gibi çabucak hayatımdan silmesini,yok etmesini istiyor,bunun için içimde vahşi bir arzu duyuyordum. Bu arzunun beni içten içe iyi ve kötü,doğru ve yanlış arasındaki o ince çizgide gezdirdiğinin farkındaydım. Fakat içimdeki o isteğe karşı koyamıyordum. Yok olmasını delice istiyordum.


    "Özür dilerim."dedi bana doğru bir adım atıp. Düşüncelerim yere düşmüş bir bardak gibi aniden dağılıverdi. Sağ eli benden yana hafifçe havalanırken dağılan düşüncelerimin kırıntılarını avuçlarımda tutmak istercesine etrafına bakındım. Bir an onun ne yapmaya çalıştığını algılayamadım.


    "Yaklaşma!"diye bağırdım hızla elimi kaldırıp. Aramızda belli bir mesafenin olmasını istiyordum."Bir şeyi defalarca kez yıkıp sonrasında eski haline gelmesini bekleyemezsin. Bu kaçıncı kırışın,kaçıncı af dileyişin?Hem söylesene,ben seni affetsem bile onlar seni affedecekler mi?Annem,Muhayyel seni affedecek mi?Bir ölüye kendini affettirebilir misin?Bir insanın çocukluğunu geri getirebilir misin? İnsanların ruhlarından çaldıklarını geri verebilir misin? Söylesene! Korkarım buna gücün yetmez. Duvarlarına vurduğun,darmadağın ettiğin insanların dünyalarına fütursuzca girmeye hakkın yok. Olmaz anlıyor musun? Olmaz.Canım şuan ne kadar yanıyor tahmin dahi edemezsin. Sana acımaktan kendimi alamıyorum. İçimi kaplayan o buruk şeyin...Hayır,sana acımayacağım!Sen sana acınmasını bile hak etmiyorsun!"


    Hıçkırıklarım benden bağımsız bir şekilde çıkarken gözlerimi ondan kaçırdım. Geçmişin üzerine çektiğim çizginin benim için bir yabancı bile olamayacak kadar değersiz biri tarafından bu şekilde geçilmesi...Sinirlerimi bozuyor,ruhumun yıllar boyu koruduğu;korumak mecburiyeti hissettiği kuralları bir bir çiğniyordu. Nefret,acı,kin ve düşmanlıkla dolu hislerin damarlarımda çoğaldıkça çoğaldığını;içimde bir çağlayan edasıyla bedenimin gizli boşluklarına aktığını hissediyordum. Bir şey,tanımını koymakta güçlük çektiğim bir şey zihnimi yakıyordu. Bir dua,bir huzur arayışıyla sarsılıyordum. Dik durmak için inat eden aklım sonunda bayrağı kalbime verdi. Yorulmuştuk.Yıllarca,yaşadığımız kaybın izlerini silmeye çalışarak kendimizi içten içe tüketmiştik. İçimde şekillenmesine izin verdiğim çocukluğumun katili karşımda dururken bir başka yaratım olan iç sesimle pes edişimizi somut bir şekilde görmüştük. Biz,derin bir yalnızlığın içerisinde can çekişimizi kabulleniyorduk. Oysaki yıllar geçirir sanıyorduk. Hayır,yıllar hiçbir şeyi geçirmiyordu. Sadece bulanık akan bir suyu berraklaştırıyor,çamurların karın boşluğumuza çökmesine izin veriyordu. Suyumuz berraklaşıyor,olaylar netlik kazanıyordu.Yıllar bizden samimiyetimizi,sevgimizi alıyordu. Ve benden...Zerrelerime kadar benden çok şey almıştı. Sevdiklerim yerine nefretle andıklarımı,güven yerineyse kuşku ve şüpheyi bırakmıştı. Tepeden aşağıya bırakılan kaplumbağalar gibi yere çakılmıştım. Paramparça bir şekilde,ruhumun çürümesine şahit olmuştum. Tek fark bu hissi yok oluştan canlı bir enkaz olarak kalmıştım. Canlı.Her gün yaşayan bir enkaz.


    "Beni dinle. Ben çok-"


    "Pişman mısın?"dedim sözlerini keserek. Yanaklarımdan boynuma doğru akan yaşların rahatsızlığıyla kıvrandım."Buna inanmıyorum. Diğerlerini kendine inandırabilirsin. Beni asla. Senin yüzünden sekiz yıldır mezara gidemiyorum. Senin yüzünden hiçbir adama güvenemiyorum. Yıllar önce attığın tokadı hatırlıyor musun?O zaman da pişman olmuştun. Ben de seni bir salak gibi affetmiştim. Ama o zaman için bir nedenim vardı. Artık o neden yok. Seni affetmem,sana el uzatmam için bir gerekçem yok. Şimdi...Beni dönüştürdüğün bu insandan özür dileme. Çünkü içimde sana dair en ufak bir şey bile yok. İçimde bittin,unuttun mu?Aramızdaki bu bağ bir şeyleri değiştirmiyor."deyip kapıyı gösterdim."Gelme,Emir. Bir daha kapıma gelip benden af dileme. Bende seni affedecek ne vicdan kaldı ne de sevgi. Duyuyor musun?Sen annemin mezarına git. Ankara da işin ne?Kayseri'de ol. Burayı da unut. Beni unut."dedim kazağımın kollarını çekiştirirken.


    "Afra-"


    Hiddetle ellerimi kaldırdım."Sus. Afra yok artık."deyip hızla koridora doğru ilerledim. Çelik kapının kolunu kavrayan parmaklarım metalin soğukluğuyla uyuşurken beynim kaynamış bir havuç gibi kendini salmıştı. Kulaklarım uğulduyor,zihnimde belli belirsiz sesler duyuyordum. Kapıyı açtım. Sessiz bir şekilde gidişini izlerken basamaklardan aşağıya inmesini,apartmanı tamamen terk etmesini bekledim. Sırtımdaki ürpertiyle birlikte,kendimle baş başa...Kapıyı hızla çarptım. Anahtarlar şıngırdarken anahtarlıktaki koyunlar birbirlerine çarpmışlardı. Eskiden olduğu gibi. Acıyla başımı kapıya dayadım. Ellerim titriyor,şakaklarımdan sıcak bir ağrı yayılıyordu. Dizlerimi karnıma çekip hıçkıra hıçkıra ağlarken bu sefer daha bir başka yıkıldığımı idrak ediyor,daha bir toparlanamaz duruyordum.


    Ne kadar ya da ne zamandan beri olduğunu umursamadan öylece saldım kendimi boşluğuma. Yıllar önce odamda solan o menekşe gibi büyük bir kaybın doruklarında ayna misali anılara bakarak kavşaklarımdan geçiyor,her bir toz zerreciğini hatırlamak adına zihnimi zorluyordum. Dağılan benliğime öfkelenmesi,nefret etmesi için bir sebep arıyordum. Sonuç:Hüsran. Yine eski sözler,cümleler kulaklarımda çınlıyordu. Hatırlamak istemediğim ne varsa eteklerime doluşmuş,taş misali ağırlaştırmıştı kollarımı. Dayanamadığımı hissettim. İlk defa dayanamadığımı hissettim.


    Bacaklarım saatler süren bir zorlamanın ardından güç bulup nihayet çuval gibi yığılan bedenimi taşımaya razı geldiğinde kendimi odamdaki çalışma masasının başında dururken buldum. Odaya nasıl geldiğimi bile hatırlayamazken titreyen ellerim köşedeki çerçeveyi buldu. Fotoğraf karesinden gülümseyen dört gözle yüz yüze geldiğim hissine kapıldım. Muhayyel,annem,kardeşlerim...Ve köşede her şeyden habersiz gülümseyen bir adet ben!Şimdilerde kanatları kırık bir kuştan farksız olan zavallı ben...Acıyla inleyerek yatağın ayak ucuna çöktüm. O kareden geriye bir tek benim kalmam,benim şu kahrolası nefesleri ciğerlerime çekmem...


    Acıyla inledim.Salt acıyla.Hiç gelmeyecek yıllarıma.

    Şule Akçay

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • 632 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Hemen hazırlanın, bir an evvel gidelim.

    Sorumluluğun yok sayıldığı, keyfekeder bir hayatın süregeldiği, hantallıkla geçen bu yere gitmeye ihtiyacım var.
    Üstelik Sait Faik'in "Seyahatler çekiyor içim" derkenki yenilik gereksinimi ile değil, gayet Garfield edası ile, miskinliği yaşamak için gitmek istiyorum.
    Hoş, ben bu denli istekliyken Oblomov bile kendi köyüne gitmeyi reddediyor.
    Ne üşengeçsin sen Oblomov!

    Kitabı iki ay evvel okudum.Üzerinden vakit geçmesine ve yeni kitaplar okumama rağmen aklıma kesitleri sürekli gelmeye devam etti. Eh Gonçarov'a olan gönül borcumun 10'da 0.3'ünü ödemek için inceleme yazayım dedim. Zira hepsini ödemek her yiğidin harcı değil. Simdilik bununla yetineyim.Gönül borcu diyorum çünkü ben bu kitabı sahiden çok sevdim.

    Başta kızdım Oblomov'a. Ah doğrul kendine gel, ne de cok büyüttün alt tarafı bir mektup yazmayı dedim. Ben bunları kendi kendime derken sesim çok çıkmış olacak ki Zahar çıktı geldi yanıma. Efendisine söylediklediklerim için epey kızdı bana.
    Çok severmiş efendisini.
    El mahkum sustum kaldım. Zahar'ın korkusundan eleştirmeden izleyeyim onları dedim. Bu sefer bir de ne göreyim, demin beni haşlayan adam kendi arkadaşlarının yanında neler neler sayıyor efendisine. Şaştım kaldım.
    Tuhaf adam doğrusu şu Zahar!
    ***

    Oblomov'u yıllarca ( okumadığımdan) üşengeçlik timsali olarak gördüm. Kitaba başlayınca da destekledi düşünlerimi okuduklarım. Ancak ilerleme devam ettikçe Oblomov beni yanına aldı işin aslını öğrendim.
    Sözde üşengeçliginin nedeni -fazlaca olan - ileri görüşlülüğüydü. Olayların farklı açılarını ve sonuç kısmını cok iyi görebildiğinden; aklında tarttıktan sonra bunca uğraşın buna değmeyecegini anlayıp erteliyormuş eylemlerini. Ona haksızlık ettiğim için üzüldüm açıkçası. Inandim tabii ona. Ya da beni kandırdı bu bahane ile bilemiyorum :)

    619 sayfalık bir eser, kelimesi kelimesine kendini merakla okutuyor. Su gibi akarken sözcükler, ne ara bittiğini anlayamıyor insan. Kitabın sayfa sayısı göz önüne alındığında karakterler oldukça az kalıyor. Olga ve Oblomov'un yakın arkadaşı olan Ştoltş baş kahramanlar arasında.

    Ah bir de Türk dizilerini aratmayacak şekilde Olga'nın önce Oblomov'la sonra da Ştoltş ile olan ilişkisine şahit oluyorsunuz. Durun durun, iki yakın arkadaşla olan gönül bağı yüzünden eleştirmeyin Olga'yı. Olaylar tahmin ettiğiniz gibi değil. Hemen önyargılı olmayın canım..

    Eh reklam falan da yok, sonunu merak edenler kitabı okusunlar derim.

    Keyifli okumalarınız olsun efendim:)
  • Sen de böyle düşünmüyor musun ?
    Düşününce insan şunu fark etmiyor mu ?

    Şu an içinde bulunduğun
    toplumla insan-insan ilişkileri pek de yolunda değil ,
    Bir yerde bir problem var,

    Herkes tek başına hareket ediyor,

    Karşısındaki zalime, “ – zalim “ demekten korkuyor,
    Paraya sahip olabilmek için
    boynuna prangalar vurulmasına izin veriyor,
    El-pençe divan duranlara ne demeli ?

    Peki biz nasıl olmalıyız ?
    Peki biz ne yapmalıyız ?
    Önce hayatımızın farkına varmalıyız ,
    Ki o bize bir emanettir .
    Ve bu farkına varış,
    başkaları adına da acı çekmenin
    ne büyük değer olduğunu hatırlatır.
    Sağ elin yaptığı iyiliği sol elin bilmediği bir insanın
    neler hissettiğini öğretir bu farkına varış.
    Hayatın bir tesadüf
    ve şans olmadığını da gösterir bu farkına varış
    Hayatımızı kimseye çaldırmamamız gerektiğini de
    beyinlerimize ve yüreklerimize kazır…

    Bu kazıyışın satır başları ise şunlardır :

    Güneş üzerine doğmasın,
    Zira meleklerin şarkısını kaçırma,
    Sabah erken kalk,
    Hayata arkanı dön, ellerinin tersi ile hayatı arkada bırak ve
    “Allah u ekber” diyerek sırtını sağlama al yani
    *kafirun suresi ile başla ve *ihlâs suresi ile ilk namazını kıl !
    Aynada kendine gülümse,
    Yoksullarla sohbet et,
    Alışverişini bakkaldan yap,
    Kuşlara yem at,
    Çimlerde yalın ayak yürü,
    Uzak yola gidenlere el salla,
    Yetimin başını okşa bir de hediye ver,
    Gece gökyüzünü seyret,
    Yıldızlar kayınca dilek tutma, hurafelere aldırma,
    Annene babana hürmet et,
    Kardeşini sev,
    Kavgada sağlam dur, arkadaşını satma,
    Cips, Hamburger yeme, kola içme,
    Yaşlılara yardım et,
    Çocukları incitme, yüksek sesle konuşma,
    Kendini kimseden büyük görme,

    Zalimlerden başkasına küfretme,
    Yağmurdan kaçma, çiçek yetiştir, hafta sonları balık tut,
    Piknik yap, bir uçurtmanın peşinden koş,
    Akşam namazından önce eve gir,
    Bir ailen olduğunu unutma,
    Hayatın telaşına kapılma ,
    Para biriktirme,
    Komşularınla iyi geçin, misafire ikram et,
    Kimsenin arkasından konuşma,(zalimler ve hainler hariç)
    Yemeğe besmele ile başla, sağ elinle ye, şükür ile bitir.
    Evden sağ adımınla çık,
    İnsanlara selam ver,
    Çocuklarla birlikte şarkı söyle, oyun oyna, televizyon seyretme,
    Şiir yaz, kitap oku,
    Seherde ve gece yarısında dua et, kendine gel,
    Ağla, gözyaşı dök, merhametli ol,
    Birileri sana hayatın yarış olduğunu söylerse ona arkanı dön,
    Hatta yüzüne tükür,
    Hayat yarış değil, emanet ve armağandır ki
    Kimsenin kirletmesine izin verme,
    Armağanı, emaneti,
    Armağan ve emanet sahibine izzet ve şerefle teslim et
    Bunun kaygısı ile yaşa,
    Aman heba etme,

    Hiç hata yapmamak derdin olmasın,
    Rabbimizin beklediği,
    Hatanın farkına varmak ve terk edebilmektir,
    Bir kez daha hata yapılırsa bir kez daha terk edilir,
    ama asla vazgeçilmez tevbeden zira hiçbir vakit geç değildir yaşarken…
    Çağdaş Psikolojiden bahsedenlere falan sor bakalım
    Allah rasulü a.s.v. e öğretebileceği bir şey mi var ?
    Ruhunu laboratuar yapmaya kalkanlara asla izin verme,
    “ hadi ordan “ demeyi bil,

    DİK DUR
    Yaratılışındaki hikmeti ve verdiğin sözü hatırla,
    Asla sözünden dönme,
    Sır saklamasını bil,
    Senden sahip olduğun bir eşyanı isterlerse ver,
    İnsanların elindekilere asla göz koyma,
    Gönül kırma,
    İman et
    Namaz kıl
    İnfak et
    Hakkı ve sabrı tavsiye et
    İyiliği emret, kötülüğü nehyet,

    Ve
    Bazen dünyada yaşayanlara tahammül edebilmek için,
    HİÇ
    Olmak gerekir.

    Gerçek Cum'alara kavuşmak duası ile,
  • 364 syf.
    (Alıntı içerir)

    Yal..nı…zız...

    “Kendi kendimden nefretimin sardığı bir dünyada yalnızım.”
    Başka hiçbir şey istemez. Kendi -kendimden - nefretimin -
    sardığı - bir - dünyada - yalnızım. “Sardığı fena. Kendi
    kendimden nefretimin çevrelediği. Hayır. Kendi kendimden
    nefretimin çevrelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada. Kendi
    kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir
    dünyada. Evet, galiba daha iyi bu.

    Kendi kendimden nefretimin
    çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım.

    Bu kitabı incelemek için heyecan duysam da sanırım beceremeyeceğim. Safâ’yı anlamak, tenkit etmek bu kadar kolay olmamalı. Kitabın ilk başlarında her ne kadar okumak için geç kaldığımı düşünsem de bitirdikten sonra aslında tam zamanında okuduğumu anladım. Üniversite’de bir hocamız anonim şiirlerin kimin yazdığını çok da önemsemeyerek “şiir ihtiyacı olanındır” demişti. Hislerin kelimelere dökülmesi ve kendini onlarda bulabilmek de bu ihtiyaçtan olsa gerek. İşte tam bu zaman diliminde, içinde bulunduğum sisli-gri günlerde bu hissiyatları yaşamak beni derin bir duygu karmaşasına soktu. Muhtevasında hem üzünç hem sevinç var diyemem, zira kitapta ağır bir şuuraltı yoklamasıyla beraber dramatik unsurlar fazlasıyla teşkil ediyor.

    Kitabın konusunu “basit” bir ifadeyle ele alacak olursak, “o onu sevmiş, ama o kendisine, ona,buna,şuna; cemiyete yalan söylemiş, falanca onu aldatmış, filancanın ev hayatı da ruh yapısı da bir tuhaf” gibi bir örgü düzeniyle ele alabiliriz.

    Ama hayır, bundan çok daha fazlası var.

    Mon dieu!

    Her bir karakterin şuuraltı öyle incelikle, titizlikle çalışılmış ki, okudukça hayran kalmamak elde değil. Nasıl diyorum, birbirinden bu kadar farklı karakterlere bürünerek nasıl bu kadar felsefe yapabildin? Nasıl bu kadar hercümerç duyguları izah edebilecek kapasiteye sahip olabildin?

    Samim’i okurken onu karşında görmek, Meral’i okudukça sinirlenip bir yandan acıyarak bağrına basmayı istemek; cemiyetin yaşantımız üzerindeki etkileri… Kitaptaki her bir karakter o kadar güzel işlenmiş, analizleri de bir o kadar doyurucu olmuş ki, neredeyse tüm kitabın altını çizdim.

    Kitaptan esas çıkarmam gereken sonuç bana göre, aslında sorunların en nihai kökeninin, kendimizi tanıyamamak olduğudur. Tıpkı "men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu" / "Kendini bilen, Rabbini de bilir" örneğinde olduğu gibi. Ve ben bu kitapta, yansımamı, yani Merve’lerden birini görebilmeye muvaffak oldum:

    "Bizim ebedî kalmaya namzet tarafımız, herkese, her şeye, her zamana, her mekâna şâmil ve Allah’a bağlı olan bu “şuurüstü” ruh bölgemizdir.. Onu geliştirdiğimiz nisbette yalnızlık dramımızdan kurtuluruz."

    Bu yazarın okuduğum dördüncü kitabı oldu, ama son olmayacak. Yazar genel olarak kitaplarında Doğu-Batı sentezini ele almaktan vazgeçmiyor, tabii aynı şekilde manâ ve madde arasındaki çizgiyi, ruh ve beden arasındaki bütünleştiriciyi de...

    YALNIZIZ, bu sitede okuma sayısı 2.500'ü bile bulmamış... Geç değil, siz de bu üstadın rehberliği ile şuuraltınıza inin. 10 puanım da yapıtın olay örgüsüne değil, gösterdiği bu muazzamüstü emeğinedir. Beni bu tatminkar ruh yolculuğuna çıkardığı için de kendisine teşekkür ederim. Toprağın bol olsun güzel insan.

    Merve, 2019

    Kapanışı da en sevdiğim bir kısımdan alıntı yaparak kapatmak istiyorum:

    "
    ...
    Bırak bu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemmiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan manevîlere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın darkafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma:

    Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş,
    Gör ne var maverada ibrethiz.”
  • Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
    Nedir bu dükkânlar, bu konaklar?
    Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
    Bu rüzgârlı yerde mum mu yanar?
    Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana:
    Bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
    Kendine gel de düşün, içine iyi bak:
    Ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna!