• 382 syf.
    ·5 günde·10/10
    "Her büyük yazar, yaşadığı dönemde yalnızlığa mahkum edilir." sözünün sarih bir şekilde gösteriminden ibaret bir hayat yaşar Tanpınar. Bu kitap için en başta şunu söylememiz gerekir ki geçişlerin veya geçilemeyişlerin yaşandığı bir dönemde ruhundaki sancıların alegorik bir şekilde dışavurumudur.
    Zaman, mekan ve insan. Tanpınar'ın romanda kullandığı üç ana unsur. İnsan olmadığı sürece zaman ve mekan anlamını yitirir. Varoluşun temelinde daima insan vardır.
    Kitabın derinliği ve felsefî yanı ilk sayfalarda kendini açık bir şekilde belli ediyor. 1900lü dönemlerin ilk yarısında karşılaşılan sıradan olayları okuduğunuzu düşünürken bir anda kitabın her karakterinde, her durumunda, oluşta ve olayda temsil ettiği bir anlamı yakalıyorsunuz.
    Roman, Hayri İrdal Bey'in hayatı üzerine kurulmuş. Onunla birlikte bazen bir eş, bazen evine ekmek götürmeye çalışan bir baba, bazen işsiz, çıkmaz yollarda bocalayan bir adam bazense tüm her şeyin ötesinde zaman, mekan ve insan kavramı ile felsefî teoriler üreten bir filozof olarak buluyorsunuz. Hayri Bey'e bakarak koskoca bir toplumun bu değişimden nasıl etkilendiğini görmek mümkün. Çektiği ruhsal sıkıntılar, sancılar. Bir rüyanın tüm hayatına olan etkisi, bilen, izleyen, gözlemleyen fakat bu değişimde herhangi bir şey yapma gücüne muktedir olamayan toplum insanı. Kendi uydurduğu bir şeyhin varlığına inanacak ve bunun hakkında bir kitap yazacak kadar hayalperest, tek gerçeğim hakikattir diyebilecek kadar realist bir adam. Özellikle günümüz romanlarına atfedilen bir karakter daha var ki Hayri Bey'in işvereni iken birden düşmanı kesilen Cemal Bey. Kendisi Hayri ve Halit Bey tarafından sevilmeyen, toplum nazarında ne kadar iyi bir statüde olursa olsun, ahlak yoksunu bir insan olarak görülen karakter. Şaşırtıcıdır ki, hayatı kötülükler üzerine kurulu bu adamın ölümü, talihinin güzelliği ile arkasından çok iyi anılacak bir şekilde olmuş.
    Romandaki her karakter, temsil ettiği semboller ile o döneme ışık tutan bir cam parçası hükmünde.
    Biri olmadan diğeri eksik kalıyor sanki.

    Kitabı okurken acaba gerçekten böyle bir enstitü açılsa nasıl olur diye düşünmedim değil. Malum toplum olarak zamana ve zaman tanzimine verdiğimiz değer bir hayli az. Birileri daima bize zamanın geçişinden bahsetse, derinlemesine zaman kavramını işlese ve bozulan saatlerimizi tamir etse fena mı olur? Sanmam.

    Hemen şimdi muhakkak okuyun, kesinlikle okumalısınız türevi şeyler yazmayacağım. Zira her kitabın uygun bir zamanda sizi bulacağına inanıyorum. Kitaba daha öncelerde birkaç kez başlama teşebbüsünde bulunsam da tamamlamak mümkün olmadı. Zaman, mekan, insan ve haleti ruhiye yeni bir kitaba başlarken de önemli. Ama yine de dostlara emir, diğerlerine tavsiye demekten de kendimi alamıyorum. :) Keyifli okumalar.
  • Ey kendini insan bilen insan, kendini oku!..
  • Ey kendini insan bilen insan!
    Kendi mahiyetini, vazifeni, seni bekleyeni, senden bekleneni bil, anla akabinde tatbik ederek rehber, mürşid ol!
  • Lao Tzu: Başkalarını bilen akıllıdır,
    Kendini bilen, aydınlanmış.
  • "Tabiat boşluk kabul etmez" kaidesini iyi bilen o kutlu Nebi iman eden bir müslümanın hayatının hiçbir karesini boş bırakmak istemez. Sürekli bu disiplini sağlamaya çalışır. O (sas) çok iyi biliyordu ki; Kalp, zihin, beden Allah'ı anmaz ise, Allah ile sürdürmesi gereken bağı zayıflatırsa, Allah'a ait kılması gereken bu alanlar başka şeylerle doldurulur; Allah korusun şeytanların ve nefsin hoyratça kullandığı alanlara dönüşür. Bunun için insan sürekli kendini o yüce otoriteye bağlayacak, haddini ve sorumluluklarını hatırlatacak şeylerle meşgul olmalıdır. Çünkü Hak ile meşgul olmayanın batılın peşine takılması her an imkan dahilindedir."
  • İslam ilim geleneği içerisinde sayılabilecek hemen bütün kitaplar besmele, hamdele (Allah’a hamd) ve salvele (Peygamberimize salât) ile başlar. Botanik kitaplarından tutun da tıp kitaplarına, felsefe kitaplarına hatta madenlerle ilgili kitaplara kadar durum böyledir.

    Kitapların başına besmelenin konulması söz konusu kitabın Allah’ın yardımıyla vucûda geldiğini ifade ettiği gibi aynı zamanda mutlak bilginin de ancak Allah’a ait olduğunu vurgular.

    Kitapların ‘hamdele’ bölümünde ise çoğunlukla eserin ait olduğu ilim dalının terimleri kullanılarak Allah’a hamd edilir. Bu ifadelerle de bilginin bizzat maksudun kendisi olmadığı, asıl maksadın Allah’ın rızası olduğu dile getirilir. Salvele kısmında yapılan dua ile de İslam’ı bize ulaştıran Peygamber’e  olan vefa borcu ödenir. Böylelikle kitaba ait olduğu medeniyetin mührü vurulmuş olur.
    Kitapların yazımında bir edebi (metot) gözeten bu gelenek tabi olarak onların okunuşunda da bir usûlü gözetmiştir. Öncelikle âlet ilimleri (ulûm-u êliye) denen sarf, nahiv ilimleri okunmuş, ardından yüce ilimler (ulûm-u âliye) denen fıkıh, hadis, tefsir başta olmak üzere sair ilimler okunmuştur. Mevlânâ’nın pergel benzetmesiyle ifade ettiği, pergelin sabit tarafı kendi ilim geleneğimize sabitlenmiş daha sonra ise bütün bir alem keşfe çıkılmıştır.

    Gelelim İsmail Edhem’e... 17 şubat 1911’de İskenderiye’de dünyaya gelir. Babası Ahmet bey bir Türk, annesi Helen ise Almandır.

    Eğitimine İskenderiye’de başlayan İsmail Edhem’in bütün hayatı gibi eğitim hayatı da İskenderiye-İstanbul arasında geçer. Babası asker olması dolayısıyla onun yetişmesiyle doğrudan ilgilenemez. Belki de bu sebepten İsmail Edhem’in iki ablası annelerinin dini olan Hıristiyanlığı tercih etmiştir. Babasının kütüphanesine kapanan İsmail, batı edebiyatıyla başladığı okumalarına Darwin’in ‘Türlerin Menşei’ kitabıyla sürdürür.
    Bu kitabın etkisiyle evrim teorisini benimseyen İsmail Edhem, Alman filozof Büchner’in etkisiyle de materyalizmin çekim alanına girer. 1931 yılında bir heyetle birlikte Rusya’ya ihtisas yapmak üzere gider, soyut matematik sahasında doktora yapar. Caetani ve Goldziher gibi oryantalistlerin islamiyat çalışmalarından etkilenir. Bu etkilenmenin bir neticesi olarak İslam tarihinin Kaynaklarına ilişkin 1936 yazdığı küçük risalede hadislerin çoğunun uydurma olduğunu savunur.

    Ağustos 1937’de Mısır’da fırtına koparan “Niçin ateistim?”(Limâzâ Ene Mülhid) adlı risalesini el-İmam dergisinde yayımladığında eser etrafında neredeyse bir reddiyeler literatürü oluşur. Mısırlı şair Ahmed Ebû Şâdî “Niçin Müminim?”(Limâzâ Ene Mü’min) ve ünlü alim Muhahmmed Ferîd Vecdî, “O Neden Ateist?”(Limâzâ Hüve Mülhid)adlarında müstakil reddiyeler yazarken Mustafa Sabri Efendi de “Mevkifu’l-Akl” adlı eserinde “Yeni Bir Ateist” (Mülhid Cedîd) başlığı altında İsmail Edhem’in görüşlerini eleştirir.
    İsmail Edhem, söz konusu eserinde ateist olduktan sonra hiçbir huzursuzluk yaşamadığını gayet mutlu ve mesut olduğunu söylese de hakikat böyle değildir. 23 Eylül 1940’ta Akdeniz’in ılık sularına kendini bırakarak intihar eder. Paltosunda başsavcıya verilmek üzere yazılmış bir notta, yaşamaktan nefret ettiği için intihar ettiği bilgisi vardır. 

    İsmail Edhem’i intihara sürükleyen süreç yalnız onun serüveni değil; üç yüz yıldır batı medeniyetinin meydan okumalarına muhatap olan İslam ümmetinin de serüvenidir. İslam ümmeti daha önce Yunan medeniyetinin meydan okumalarına güçlü bir cevap vermişti. Ancak bu ikinci meydan okumaya verilecek cevap gecikti. Bu cevap geciktikçe de modern batının karşısında gözleri kamaşan ümmetin evlatları yollarını kaybettiler.

    İmdi 21. yüz yılın karşısında dikilmiş bizler biliyoruz ki insan, ancak bir tarihe, bir coğrafyaya, bir medeniyete sırtını yaslayarak düşünce üretebilir. Başkalarının duvarına sırtını yaslayanlar ne kendi ait oldukları medeniyete fayda verirler ne de sırtlarını yasladıkları medeniyete. Bu ümmetin evlatları Yunan medeniyetinin meydan okumalarına besmeleye, hamdeleye, salveleye sırtlarını dayayarak ve bir edep (metot) çerçevesinde okuyarak cevap vermişlerdi. Ümmetin imanının selameti için batı medeniyetine verilecek cevabın yolu da muhakkak yine buradan geçecektir.   
    Bu kitabın Mustafa Sabri Efendinin oğlu İbrahim Sabri tarafından yapıldığı söylenen tercümesi neden hala yayımlanmadı? Bilen varsa beri gelsin.
    Ahmet İğdi/Genç Dergisi
  • Kendini bilen insan da gittikçe azalmayı öğrenir.