• 216 syf.
    ·Puan vermedi
    Ara sıra videolarına bakınıyor olmakla yazarını tanıdığım ve arkadaşım için alıp teslim etmeden önce bakayım ne yazmış düşüncesiyle başladığım bir kitap. Yine birtakım düşünceler içinde çırpınırken tevafuken heybeme nasip kontenjanından girdi yani. "Kendine iyi davran güzel insan" verilmek istenen mesajın kısa ve net bir hali olarak feci uygun bir başlık olmuş. Bazen öylesine gelişen ufak eylemlerimizden öyle büyük sonuçlara varmaya çalışıyoruz ki, olaya baktığımız pencerenin taraflı oluşu tamamen yanlış kanılara varmamıza, kendimizi özeleştirinin suyunu çıkararak neredeyse yok etmeye itecek kadar incitmemize yol açabiliyor. E bunun doğal bir sonucu olarak kendimize küsüyoruz, bazen bunun farkında bile olmuyoruz belki. Sonra başlıyoruz manavdan meyve alır gibi çeşitli özellikler seçip kendimize giydirmeye, kalıp bir 'mutlu' insan oluşturma çabalarına. Psikolog mutsuzluğun da mutluluk kadar sahici ve doğal bir duygu olduğunu, bir hata olmadığını, hatalarımızın da başarılarımız kadar hayatımızda yer almaya hakkı olduğunu ve kendimizi sadece iyi olmaya odaklarken aslında doğal olarak karşıtlarını barındırdığımız 'kötü' özellikleri görmezden geldiğimizde ve bunu yaparak iyiye de ulaşamadığımızda geriye dönüp bakınca elde kalanın kendini suçlamalarla boğmuş bir insan olduğunu çok açık ve anlaşılır bir üslupla, örneklemelerle anlatmış. Kitabı okurken yok ya bu kitabı galiba gerçekten sadece bana yazdı hissine kapılıyorsunuz ve bu çok hoşuma gitti... Günün sonunda bizimle kalan tek şey 'benliğimiz' le nasıl iyi anlaşabileceğimizi orta yolu ne şekilde bulabileceğimizi bir psikologdan dinlemek isteyenlere mutlaka tavsiye ederim.
  • İlk kez 1883 yılında yayınlanan Collodi’nin Pinokyo'su çok yönlü motifleri ve gelenekleri, gerçekle gerçek dışı arasında gidip gelen bir biçimde tek bir kapta birleştirilmiş bir kitaptır. Bu şekilde masalın temel elemanları olan iyi yürekli bir peri, dönüşümler, harika ülkeler ve fablın elemanları olan insan gibi davranan hayvanlar bu kitapta yer almıştır. Aynı zamanda çağını eleştiren bölümlere de rastlanır. Masalsı elemanların kullanılmasına karşın, halk masallarına karşı bir muhalefet göze çarpar. Bir zamanlar diye başlamasına rağmen, masallara alışkın olan çocukları uyarır ve içinde kral, kraliçe, prens ve prenses olmayan, tersine ateş yakmakta kullanılan tahtadan yapılmış bir kuklanın olduğu gerçeğe götürür (Krş. Doderer 1969).
    Evvel zaman içinde.
    Küçük okuyucularım bir ağızdan, “bir kral vardı!” diye bağıracaklar. Hayır, çocuklar bir yanlışlık yapıyorsunuz, vaktiyle bir tahta parçası vardı. Üstelik en iyi türden değildi, yalnızca rasgele bir tahta parçasıydı. Hani kışları sobalar ve şöminelerdeki ateşi yakıp odaları ısıtmak için kullanılan türden yani.
    Yazar bu şekilde masal ögelerinin cazibesiyle çocukları kitaba çekerken, onların gerçeklerden kopmamasını sağlamak için epik bir yöntemle anlatıcı olarak devreye girmiş ve gerçek dünyayla bağlantılarını sağlamıştır.
    Collodi Pinokyo'yu anlatırken 8 yaşlarındaki bir erkek çocuğun tanımlamasını yapar. On dört yaşına kadar sürecek bir eğitim sürecinin güçlüklerini hem çocuk, hem eğitimci, hem anne-baba, hem de toplum açısından vurgulamaya çalışır.
    Oyun ülkesinde çocukların en büyüğü on dört yaşındaydı, en küçüğü ise henüz sekizine basmamıştı.
    Collodi çocuğa belli ahlaki değerleri ve idealize özellikleri vermeye çalışırken ona aynı zamanda süre de tanır. Yaptığı tüm hatalara karşın pişmanlık noktasında anne figürü yüklenen iyi kalpli perinin ortaya çıkması, yazarın bu noktadaki hoşgörüsünü de vurgulamaktadır. Yazar ahlaki vicdanı bazı hayvanları konuşturarak seslendirir. Ve bu hayvanlara bilgelik de yükler. Konuşan çekirge, evden kaçıp gitmeye kalkan Pinokyo'ya yüzyıldan fazla yaşamışlığın getirdiği bilgelikle şöyle seslenir:
    Anne ve babalarına karşı gelen ve evden kaçan çocuklara yazıklar olsun. Onlar bu dünyada hiçbir işe yaramazlar. Hem eninde sonunda çok pişman olurlar.
    Buna karşılık Pinokyo şöyle karşılık verir:
    Burada kalacak olursam beni okula yollayacaklar. Bir yolunu bulacaklar ve sevgi ya da şiddetten yararlanarak bana ders çalıştıracaklar.
    Burada çocuğa eğitimde uygulanan sevgi ya da şiddet kozunun çocuk tarafından alımlanması vurgulanır. Aslında çocuk o dönemde en çok oyuna eğilimlidir. Çocuğun böyle bir isteği kendi ağzından farklı söylettirilerek eleştirilir.
    Dünyadaki bütün sanatlar içinde bana en ilginç gelen sadece biri var. Yiyip içmek, uyumak, kendimi eğlendirmek ve sabahtan akşama dek başıboş bir yaşam sürmek.
    Başıboş sözcüğünde eleştiri gizlidir. Buna karşılık yazar çekirgeyi konuşturarak, eleştirisini güçlendirir.
    “Sözünü ettiğin sanatı izleyenlerin hepsi de genellikle sonunda kendilerini ya hastane, ya da hapishanede bulur,” der.
    Ama çocuğun oyun tutkusu daha baskındır. Bu tutku ahlaki vicdanı bastıracak denli yoğun olduğu için Pinokyo çekirgeyi öldürür. Ancak bu davranışı açlıkla karşı kaşıya bırakılarak cezalandırılır. Bu cezayla Pinokyo bir süreliğine iyiye yönlendirilir. Ancak bu iyiye yönleniş, gerçek hayatın içerisinde onu yoldan çıkartacak birçok engelle doludur. Tiyatro oyununa gitmek için alfabesini satan Pinokyo'nun duyduğu azaba acıyan oyuncunun kendisine verdiği beş altını babasına götürürken karşısına çıkan Topal Tilki ve Kör Kedi bu engellerden ilkidir. Tilkiyle kedi herkese güvenilmeyeceğini gösteren iki semboldür, kitapta. Pinokyo'ya “Biz kandırmaca ülkesine gidiyoruz,” derken dolandırıcılıkları sembolize edilir. Pinokyo onların peşine takılarak yine hata yapmıştır. Ve bunun cezasını bir ağaca asılı kalarak öder. Ama iyi kalpli peri gelir, onu kurtarır. Çünkü Pinokyo çok pişmandır.
    Yazar kötülerin yanında toplum içerisinde belli bir konuma gelmiş kişileri de eleştirir. Hasta yatan Pinokyo'yu tedaviye gelen doktorlar görevlerini yapacak yerde sadece konuşurlar. Kendini dolandıran tilkiyle kediyi şikâyet eden Pinokyo'yu hapse atan yargıç da bunun bir başka örneğidir. Bir başka kentin imparatoru o ülkeyi fethedip, bütün suçluların özgürlüğe kavuşturulması emrini verdiğinde, Pinokyo'yla gardiyan arasında geçen konuşma çok ilginçtir.
    Böylece hapishane boşaldı. Pinokyo gardiyana, “Diğerleri çıkıp gittiğine göre,” dedi. “Ben de giderim. Buradan çıkmak istiyorum.”
    Gardiyan dudak büktü. “Oh, yok. Olamaz! Çünkü sen onların sınıfından değilsin.”
    “Anlayamadım.”
    Gardiyan, “Sen onlar gibi suçlu değilsin,” diye karşılık verdi. “Onun için seni salıveremem.”
    Pinokyo dayanamadı. “Özür dilerim ama ben de onlar gibi suçluyum.”
    Gardiyan, “Öyleyse,” dedi, “Buradan çıkmak istemekte çok haklısın.” Başından kasketini çıkararak saygıyla eğilip Pinokyo'yu selamladı ve sonra hapishane kapısını açarak onu salıverdi.
    Yaşadığı dönemde ünlü bir politikacı ve gazeteci olan yazarın, dönemine ve toplumun ahlakına dönük eleştiri saklıdır, bu konuşmada. Suçluların ödüllendirildiği, ama günlük hayatın sorunlarıyla uğraşan güçsüz, küçük adamın ezildiği bir toplum yapısına dönük eleştiri vardır, bu cümlelerde (Krş. Doderer 1969).
    Yazar kısa yoldan köşeyi dönme tutkusunu, emeği ön plana alarak eleştirir. Altınlarını ekerek altın ağacı çıkacağına inanan ve elindekilerden de olan papağan yapar bu eleştiriyi. İşte bunlara papağan güler ve şöyle der:
    Çünkü sen paranın fasulye ya da kabak gibi ekilip büyüyeceğine ve toplanacağına inanacak kadar aptalsın. Ya ellerinle, ya da kafanla çalışıp para kazanabilirsin ancak.
    Yazar toplum içinde kötülerle yapılan işbirlikçiliğinden de söz eder. Çiftçinin köpeği Melampo'nun tavukları çalmak için sansarla yaptığı işbirliği bunun en güzel örneğidir. Sansarlar kümesten tavuk ve yumurta çalmaya geldiklerinde, köpeğin ses çıkarmaması karşılığı, ona soyulmuş piliç verirler. Kılıfına uydurulmuş rüşvetin en güzel örneği de budur.
    Collodi, şımarık bir tüketicilik ve burnu büyüklüğün cezasını açlıkla verir. O güne dek yemek seçen ve her şeyi yemeyen Pinokyo, güvercinin sırtında babasını aramak üzere uzun bir yolculuğa çıkar ve bir süre sonra acıkır. Önünde yiyebileceği sadece kuşyemi vardır. Çok aç olduğu için kuşyemini yer bitirir.
    “Yeşil kuşyeminin bu kadar lezzetli olduğunu hiç bilmiyordum,” dedi Pinokyo. Güvercin gülümsedi. “Dünyayı öğreniyorsun oğlum. Gerçekten açsan ve yiyecek bir şey de yoksa yeşil kuşyemi bile sana lezzetli gelir. Dünyada açlık kadar iyi bir aşçı daha bulunamaz.”
    Pinokyo (aslında) yetişkinler dünyasına girme korkusunu da içinde taşıyan bir çocuktur. Tanımadığı bir adaya çıktığında kendi kendine söyledikleri bunu anlatır.
    Pinokyo kendi kendine, “keşke bu adanın adını bilseydim,” dedi. “Burada doğru dürüst insanların yaşadıklarından emin olsaydım. Yani küçük erkek çocukları, boynundan ağaca asmayan iyi insanlar! Fakat ortada böyle şeyleri sorabileceğim kimse yok. Acaba burada kimler yaşıyor? Belki de burası boş bir yerdir. Belki hiç kimse yok.”
    Dilenmenin ve yardım istemenin utandırıcı bir şey olduğunu bilen Pinokyo, yine de bunu yapar, ama geldiği arılar köyünde kimse ona emeksiz bir şey vermez. Arılar emeğin sembolüdür ve emeksiz kazancın olmayacağı düşüncesinin en büyük savunucusudurlar. Çalışmayı onursuzluk sayan Pinokyo'ya bir arı “Çok açsan kendi gururundan bir kaç dilim kesip yersin oğlum,” der.
    Çalışmaktan kaçışın çelişkisini yaşayan çocuğu bu dünyanın içine çekebilmenin yöntemini de verir, yazar. Burada iyi kalpli periyi devreye sokar ve iyi kalpli peri, çocuğu cezbedecek ödüller koyarak onu çalışmanın içine çeker. Ve ardından onu yetişkinler dünyasının içine götürecek, yani çocukluktan çıkartacak bir hedef koyar.
    “Hep bir kukla olmaktan bezdim! Diğer insanlar gibi benim de bir erkek olma zamanım geldi artık!” dedi Pinokyo.
    Peri sakindi. “Bu olanaksız değil. Eğer bunu hakedersen sen de bir insan olabilirsin.”
    Pinokyo çoşkuyla, “Gerçek mi?” diye sordu. “İnsanlığı hakedebilmek için ne yapmalıyım?”
    “Çok kolay!”
    “Kolay mı?”
    “Tabii. İşe iyi bir çocuk olmakla başlayabilirsin.”
    Hedefle birlikte yöntem de belirlenmiştir. İyi bir çocuk olmak, büyüklerin sözünü dinlemek, çalışkan olmak, doğru söylemek ve okula gitmek. Ardından bir meslek, sanat ya da iş seçmek. Seçme özgürlüğü çocuğa verilmiştir. Yetişkinler dünyasına girebilmek için çocuğa yüklenen ödevlerdir bunlar. Böylece idealize figür çizilmiş olmaktadır.
    Ama çocukluktan çıkış henüz gerçekleşmeyecektir. İç dünyasında onu cezbeden oyun oynama tutkusu onu oyun ülkesine götürür. Ama Aydınlanma anlayışı oyuna karşıdır. Pinokyo oyun ülkesinden bir eşek kılığında çıkar. Acılar çeker. Çalışmak istemeyen çocuk, zorla çalıştırılan bir eşek kılığındadır artık. Üstelik istemediği bir işte. Böylece sonunun ne olacağı da vurgulanır. Yine de yazar burada toplumsal hoşgörünün var olmasını vurgulayarak, yine periyi devreye sokar ve onu eşeklikten kurtarır.
    Yazar kitapta kaderciliğe karşı çıkmakta ve aklı vurgulamaktadır. Toplumdaki kaderciliğe ve onları buna yönlendiren politikacılara eleştiri de saklıdır. Pinokyo'nun, köpekbalığı tarafından birlikte yutulduğu orkinosla olan konuşması bunu anlatır.
    “Kaderimize razı olacağız. Köpekbalığının bizi sindirmesini bekleyeceğiz,” dedi orkinos.
    Pinokyo, “Ben sindirilmeyi istemiyorum!” diye bağırdıktan sonra ağlamaya başladı.
    Orkinos içini çekti. “Sindirilmeyi ben de istemiyorum tabii. Fakat kendimi teselli edecek kadar akıllıyım. Orkinos olarak doğduğuma göre, diyorum. Zeytinyağında ölmektense suda ölmek daha onurludur! İşte bu şekilde duruma dayanabiliyorum.”
    Pinokyo haykırdı. “Ne saçma söz!”
    Orkinos balığı, “bu benim fikrim,” diye karşılık verdi. “Bizim politikacı orkinosların da söylediği gibi düşüncelere saygı göstermek gerekir.”
    Kitap iyilerin ödüllendirildiği, kötülerin ise cezalandırıldığı masalsı bir haktanırlıkla sona erer. Topal numarası yapan tilki ve kör numarası yapan kedi, gerçekten kör ve topal olurlar. Pinokyo da bir sabah uyandığında kendini gerçek bir erkek çocuk olarak bulur. Ama kukla ortadan yok olmamıştır. Bir iskemlenin üzerinde durur. Kuklayla sembolize edilen çocuğun iç dünyasıdır. Böylece yazar aslında kuklayla çocuğun iç dünyasını tanımlamış ve eğitim sürecinden geçirerek yetişkinler dünyasına girmesini sağlamıştır.
    (Necdet Neydim)
  • kendini dinlemek... modern hayatın imkansızlaştırdığı bir şey oldu artık. hep çok 'meşgulüz', hep bir yerlere 'koşturuyoruz'. ama en önemli şeyi, her şeyi geride bırakıp zihnimizi iç dünyamıza odaklamayı, kendimizi dinlemeyi ne çok unutuyoruz. Belki de bu yüzden çıkmıyordur artık içimizden çağa damgasını vuracak büyük şairler, yazarlar, müzisyenler. Belki de bu yüzden gelmiyordur kimseciklere o beklenen "ilham"
  • 64 syf.
    ·Beğendi
    Kalbime üç kere su, yüzümün kuraklığında çizgiler oynaşırken dünyanın en kederli portresi aynada karşımda.

    Kalbime üç kere su; filizlenmek için birkaç dize yeter bana. Dijital gözlerin bakışları yok. Akıllı tahtalar bir önceki dersin hiçbir şeyini bırakmıyor ortada. Tebeşir tozu yutmak nimetten diye fısıldıyor kulağıma dizelerden biri, telefonumun ekranı yanıp sönüyor, bir cevapsız arama! Ellerimi gezdiriyorum menüde, arama ayrıntılarına giriyorum:”Zaten çektim çekeceğimi kader kuyusundan/Ağzıma üç kere su, sonrası parçalanan zaman/ Burnumu sızlatan günah/ Ah işte bu tını/ Suyla temizleniyor incinen bir keman.”1Ayrıntılar diyorum, zarif bir kelimenin bile acı vereceğinden haberdar, acımıyor ciğerimize.

    Kalbime üç kere su; Tanımsız aralığın yorgunluğundan geliyorum, üstüm başım şiir elimde toprak var, akıllı telefonumda dijital ezan sesi, sesini kısıyorum, dünyanın gürültüsünden Allah’a sığınıyorum!

    Cevapsız Aramalar, taşranın merkezdeki en gür sedalarından biri olan Aşkar Dergisi şairlerinden Hüseyin Karacalar’ın ilk kitabı. Ancak şunu söylemeliyim ki bir ilk kitap olmasına rağmen sizi şiire doyurup aynı zamanda soluklanacak açlıklar bırakması nazarında iyi bir eser. İlk kitap toyluğu sezilmiyor, şiirleri emeklemeden direk yürümeye başlayan bir bebek misali. Bu durum nedense bana gecikmiş bir kitap izlenimi veriyor, çok önceden çıkması gerekirmiş de bir köşede sessizce beklemiş, bu sırada farkında olarak ya da olmayarak nasip kavramının altına çift çizgi çekmiş.

    Ekrandaki arama kayıtları, tenhada gül rengi bir tebessüm. Kalemi bırakıp harfleri bakışlarımla istila ediyorum. Yazdıklarımın bundan sonrası şiirin uykusuna yattığımdır, rüyada bir tahayyül biçimidir unutma sayın okuyucu!

    Birinci Cevapsız Arama: Kelimeler şiirin çırağıdır

    Sayfaları çeviren parmaklar, parmaklar ve parmaklar. Dünya dönerken sayfaların kalbime dik bir şiir çizdiğini düşünüyorum, ismi “Geç Kağıdı”. Karacalar’ın Cevapsız Aramalar’ında her ne kadar “ Sen Muş’ta Uzak Bir Kışta” isimli şiiri öne çıksada – iyi şiirlerinden biridir hakikaten- benim şiirim kitaptan evvel Aşkar Dergisi sayfalarında görüp vurulduğum “Geç Kağıdı” idi.

    Bir yaradan eksik olarak dünyaya gelmişseniz, eksiğinizi tamamlar dünya. Yara açar en zayıf yerinizden, ateşlenen kimi zaman bir kurşundur deler geçer teninizi, kimi zaman bir dizedir kanatır, zaten saklayamadığınız yaralarınızı. Sonra başka bir şiirden bambaşka bir dize dörtnala koşar imdadınıza, yamar yırtıklarınızı. Geç Kağıdı böyleydi bende, yırtığımın ortasına oturup elinde iğne iplikle şunları dikiyordu ruhuma: “…/koşa koşa ömrüme geç kalmak gibiydim/ Kenara çekilmek istedim anonslardan önce/ Bu fotoğrafı terli terli su içerken çektirdim.”2

    Kelimeler şiirin çırağıdır ve şair hepsinin acemisi. Herkesin birbirinin üstadı olduğu(!) şu dönemde, şair kişilerin sosyal medya hesaplarında günde bilmem kaç defa, dizelerinin canını okurcasına aforizmik ağıtlar yakmaları, kendilerinden başka kimseyi okumuyor izlenimi vermeleri, şiirden bir adım geri attırmışsa da adımımı, Karacalar gibi şairler hala bir mümkünün kanıtı. Elbet insan kendine değer vermeli, eserleri hakkında kelam etmeli ancak bıktırmamalı. Çünkü bıktığımız yerden soğumaya başlıyoruz!

    Karacalar, kelimelerin işgaline uğramış kalbini onları derleyip toparlayarak korumaya çalışan bir isim. Çünkü kalp yaşadığımız haz çağında en korunaksız uzvumuz haline gelmiştir. İman ve haz içindeki zıtlıklarda kimi zaman birbirine örtü olup kimi zaman kusur gören bir filmle karşımıza çıksa da Karacalar şiirinde kullanmış olduğu İslami imgeler, onun durduğu yönün göstergesidir. Şiiri, şairini tanımlayan bir unsur olmakla birlikte, şairinin olması gerekenle olan arasındaki sıkıntısının tezahürüdür birazda.

    İkinci Cevapsız Arama: Aradığınız Kişiye Şu Anda Ulaşılamıyor!

    Kalem ile haşır neşir bir elin aradığı ilk şey kendisidir. Şiir kendini tanıma sanatı olmakla birlikte bana göre yer yer kendinden mesafesiz bir uzaklaşma sanatıdır da. Çünkü hiç olmadığınız olamayacağınız bir şeyi yazma cüreti gösterebilirsiniz pek ala. Olmak istediklerinizi yazıp karşısına geçip ağlayabilirsiniz. En acısı olduklarınızı yazdıklarınızdır aslında ve belki çoğumuzun yaptığı budur. Kalabalıkta ağlayamaz örneğin Karacalar, bu durumunu“Sadakasını vermek istedim, kalabalıkta akamayan gözyaşımın ”3diyerekhaykırır okuruna, şiirinde kendini saklamayan bir şair olduğunu bu ve bunun gibi birçok dizesinde görmek mümkündür. Gizli olmayan aşikâr yanını “Görmek istediğiniz gizlilik yok bende”4 diyerek tesciller.

    Karacaların şiiri tümden parçaya varır nitelikte. Sanki her şiirin önce bütün haliyle rüyasını görmüş ve zihninde parçalanmış halini uyandıktan sonra tekrar toplamaya başlamış. Bir ayrıklık çukuruna düşmüyorsunuz bu nedenle okurken onu.

    Şahsiyetli şiirleri severim, bir kere beğenilme kaygısı gütmeden yazılırlar, demagoji ve aşırı romantizmden uzaktırlar. Hüzünleri ağlak değildir, birisinin kendisine mendil uzatmasını beklemez o şiir, güçlüdür kendi gözyaşlarını silebilir. Gerçek olmayan şeyleri içinde barındırmaz çoğu, bu bakımdan yaşayan dizeler barındırırlar içlerinde. Özeleştirisi yüksek şiirlerdir. Karacalar şiirinin bir şahsiyeti var, duruşu, davası var.

    Elimde birkaç dize, kendimi kaybetmiş kitabın ortasında dolaşıyorum, ben neredeyim, hangi cevapsız aramanın ayrıntısına ineyim? Elimde telefon bu sefer ben çeviriyorum numarayı: “Benim hayallerim var hayâ ettiğim hata ettiğim içine ettiğim hay aksi dediğim”5 tam buradayım, kulağımda bir anons: “aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor lütfen daha sonra tekrar deneyiniz!” Şiirden ve hayallerimden kayıp vermişsem, kendimde kendime ulaşılamaz hale gelmişsem bir daha denerim elbet. Şiir kendime yeniden gelmenin müsait bir yeridir ve ben şahsiyetli şiiri severim!

    Üçüncü Cevapsız Arama: Çağrıyı Sonlandırabilirsiniz!

    Cevapsız Aramalar’daki her şiir başlığı tek tek irdelenmeyi hak ediyor ancak bunu okuruna bırakmak en iyisi. Şiirin poetikasının eşiğinden atlayarak kalbine varmaya çalıştığım, yürüdüğüm yürüdüğüm, yazdan kışa dönüp dönüp okuduğum bir eserdi Karacalar’ın bu nadide çalışması. Eserinde Aşık Veysel’e, Neşet Ertaş’a, Karakoç’a selam verme şansını okuruna verdiği için de ayrıca teşekkürü hak ediyor şair. Karacalar’ın konuşkan şiirinin sesini dinlemek ister ve dizelerin ritmine kendinizi kaptırmak isterseniz eğer ıskalanmaması gereken bir eser Cevapsız Aramalar.

    Kitabın son sayfasında geldiğimde “Önce sen kapat” diyor şiir bana, inatçıyım, çünkü ruhumun peşinde dize dize, harf harf koşturdu beni bu eser. Ben kapatamam doğrusu sayın şiir, dilerseniz siz çağrıyı sonlandırabilirsiniz!

    Hüseyin Karacalar

    Cevapsız Aramalar

    Ebabil Yayınları

    63 sayfa

    Not: Bu yazı Ayraç Dergisi 75. Sayıda yayınlanmıştır.
  • Gerçekleri duymak zor geldi insan oğluna, yalanları dinlemek daha kolay, keyif versin yeterki. Psikopatlık sadece piskotrop madde kullananlar sanıldı. Geberircesine mutlu olmak isteyişlerin, nedensellikleri yok edip, sadece kendi kendinin etkisi altında kaldığına şahit olmak için, küçük şeylerin peşinden koşmak, hakir görmek için kendini yüksekte sanmak.