• Düşmanlarımız kendi ihtiraslarını bizim yok oluşumuzla gerçekleştirmek için sahip oldukları güçlerden hiçbirini kullanmıyorlar. Tam tersine, amaçlarına varabilmek için buldukları en önemli araç, yine bizi birbirimize çarpıtmak olmuştur.
  • "Bu dünyaya başkalarının beklentilerini gerçekleştirmek için gelmedin. Senin olmayan fikirden özgürleş. Yoksa kendini başkalarının hayatlarını yaşamaya çalışırken bulacaksın. Farkında olmadan toplumun, ailenin, arkadaşlarının ve öğretmenlerinin senin için çizdiği yaşamı yaşıyorsan mutsuz olmayı da hak ediyorsundur..."
    Metin Hara
    Sayfa 46 - Destek
  • En fazla kaç gün başımızın üzerinde bir cumulus bulutu ile gezmişizdir?
    Kaç gün parçalı bulutlu hayaller kurup ardından sağanak bir yağmur ile hepsinin kirinden arınmışızdır?
    Peki kaç kez bir sis bulutunun ardındaki güneşi görebilme kudretine erişebilmişizdir?
    Düşüncelerimiz beynimizin içinde bir sis dalgası oluşturduğu zaman tatlı düşlerimizden irkilerek uyandık bizde tıpkı Augusto Pêrez gibi. Hep güzel güneşli günler beklerken karanlık sisli sağnak yağışlı yollarda bulduk kendimizi...

    Annesinin ölümü ile birlikte kafasındaki sisin içerisinde aniden yolunu bulamaz hale gelen Pêrez sokaklarda umarsızca kendini, benliğini, var olma sebebini aradı. tanımadığı yüzlerce insanın yüzünde kendisinden bir parça bulabilmek için her sabah evden çıkarak bomboş, bilinmedik sokaklarda dolaştı. Ta ki bir çift göz dikkatini çekene kadar. Pêrez aşık olduğunu iddia ederek (çünkü beyni ile kabul ederse kalbi ile de kabul edeceğini düşüncesi ile); evden çıkarken var oluşuna artık bir anlam katma çabasını gerçekleştirmek istedi ve gördüğü ilk gözde bunu başarmak için kullandı. Ancak karşılık bulamadı; kibar, düşünceli yapıda olan Pêrez her iyi insan gibi aldatıldı, kaldırıldı. İki kadın ile birlikte (onu seven ve onun sevdiği) aşkı anlamlandırmaya çalışma deneyi yapacakken kendisi denek haline geldi. Ancak o sakin, naif yüreği dayanamadı.Ve her varoluşçu gibi sonunda ölüm ile karşılaştı intihar olmasada acıdan öldü. Küçük sevimli bir köpek olan Orfeo sahibinin her sancısında yanında oldu Pêrez yalnız onunla paylaşabildi sancılarını. İnsan konuşacak, derdini anlatacak kimse bulamayınca gerçekliğini başka yerlerde aramaya başlıyor varolmayan karakterler üretiyor, aynada yansımasını ile muhabbet ediyor şanslıydı ki Pêrez'in Orfeosu vardı. İçerisinde oldukça felsefik arayışları barındıran oldukça karanlık bir eserdi. Yoğunluğuna rağmen dil açısından Shakespeare vari akıcılığı kitabı sevimli hale getiriyor. Olay örgüsü olarak merak uyandırmasa da cümleler ve bir bakış kazandırmak için okunası bir kitap. İspanyol edebiyatına olan ilgimi bir nebze daha arttırdı.
    Elbet güneşli günler gelir, sis dağılır yeter ki umudunuzu yitirmeyin.
    Her zaman güneşli günler görmeniz dileğiyle...
  • https://www.youtube.com/watch?v=_PdDqF_6hpg

    Vera

    "Ümidini kestiğin şeyden hürsün, tamâh ettiğin şeyin ise kölesi..."


    Neyi çok istediysek esaretine girmiştik, ve neden de vazgeçtiysek zamanı geldiğinde en çok ona hamdetmiştik… Evvel zamanlarda ettiğim bazı duaları düşünüyorum, ve şimdi kabul edilmedikleri için şükrediyorum… Her şeyden umudumu kesmek ve Allah'tan gayrisinden hür olmak istiyorum...

    Uzun yollara çıktım, hayallerim vardı bir kısmını gerçekleştirmek için uzun uzadıya koştum dünyada. Belki göz göze gelmiştik birinizle, Belki Huzur-u Hacı Bektaş-ı Veli’de, benden önce girmişti biriniz dergâha. Belki de Nallıhan’da karşılaştık ne dersiniz, Tapduk Emre türbesinde?.. Sahâbe Efendilerimiz’den olan Kerebi Gazî, Suheyb-î Rumî ve Ubeyd’i Gazi Türbelerinde gördüklerimden biri de mi değildiniz yoksa?

    İnsan yoruluyor çoğu zaman, ruhunu bırakmak istiyor bir köşeye... Biraz dinlenmek.

    Yalnızca iki gece uçsuz bucaksız Karadeniz yaylalarında bir çadırda, insansız bir ormana ve herkeslerden uzaklara bakan gözlerimin neden böyle özlemle gökleri seyreyleyip hislendiğini anlayabiliyor musunuz şimdi?

    Peki ya, yaylada misafirimiz olan yaşlı nine ve dedeye ne demeli. Nur yüzlü ninenin; “- Dünyadan haberler nasıl evladım” deyişi… "-Türkiyem nasıl?" diye soruşu… Televizyonsuz internetsiz ve elektiriğin dahi olmadığı dağların en zirvesinde, dünyaya inat yalnızlığı seçen bu insanlar benim ruhumu okumuş olabilirler mi?

    İnsana iyi geliyor inanın, Şu kalıplaşmış özenti dünyadan, beton yapılar arasından çıkmak. Manevi atmosferlerde bulunmak ve doğa ile olmak. Bir lahzâ nefes almak… Evet evet yalnızca bir lâhza unutmak. Yaşanmış ve yaşanacak her ne varsa…

    Bazı mekanları ziyaret inanın iyi geliyor insana… Bir dinginlik yoğun bir huzur kaplıyor yüreği. Hele ki Manevî Önderlerin, Tasavvuf ehli kimselerin kabirlerindeki atmosfer ruhu yüceltiyor. her biri “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” Âyetinin nasıl uygulanması gerektiğini öğütlüyor. Sessizce duran kabirler dahi en büyük nasihatçiler oluveriyor.

    Biraz kulaklarımı açmak istedim, duyulmayan şeyleri duymak hissetmek… Kimseciklerin ulaşamadığı en kuytu dağlarda ufacık bir yaprağa dokunup Rahmân’ın ona “Hâyy” sıfatıyla nasıl da hoş ve muazzam şekilde tecelli Ettiğini hissetmek…

    İnsan aceleci, muhakkak ki çok aceleci!.. Şerrin ve hayrın ardındaki sırrı öğrenmekte hayli sabırsız…

    Teslim olmak istiyor gönlüm... “Ne geliyorsa Sendendir amennâ, ve ne gidiyorsa Sendendir…”

    “Kendini kendinden saklayan bir insan, bir başka insana ne yansıtıp, ne sunabilir ki?”

    Sözlerimi alakâsızca ama içimden geldiğince şöyle sonlandırayım;

    Ben biliyorum ki; Allah bana bir fırsat daha tanıdı, Hem Allah herkese bir fırsat tanır, hatta şöyle söyleyeyim binlerce kez fırsat tanır. Ve insan o fırsatı bir gün değerlendirip dünyasını değiştirebilir… Dünyâm ve dünyâlarınızın değişmesi dileklerimle…

    Hiçbir şey için geç değildir…
  • Şer güçlerle savaşmak ve hayrı gerçekleştirmek için cihad etmek de bu düzendeki ahlakın bir biçimidir. Bu cihad, insandaki temel güçlerin özgürleşmesini sağlar. Cihadda ahlak unsuru parlak bir şekilde belirgin olduğundan İslâm, bunu ibaret saymıştır. Hatta bağ ve engel görünüşündeki ahlak unsurları ele alınırsa bunların aslında özgürleşme ve aktifliğin görüntüleri olduğu görülecektir.

    Örneğin "yasalanan cinsel arzulara başvurmaktan kendini alıkoyma” biçimi ele alınırsa, dış görünüşüyle insan kişiliğini ezmek, nefsi dağıtmak olarak görünür. Oysa aslında bu arzulara insanı kulluk yapmaktan kurtarma, tuzaklarına düşmekten koruma ve insan iradesinin gelişmesini, yükselmesini sağlama gibi önemli fonksiyonlar vardır. Çünkü insan iradesi -İslâmın doyduğu temizlik sınırı içinde ve Allah'ın helal kıldığı lezzetler çevresinde- temiz yerleri seçer.
  • 1000K Bursa Okuma grubu vesilesiyle tanıdığım çok güzel bir roman: Tatar Çölü.. Maalesef buluşmaya ailemize yeni bir üye katılmasından dolayı gidemediğimden (evet dayı oluyorum) kitapla ilgili fikirlerimi burada paylaşmak istedim.
    Tatar Çölü; Dino Buzatti’nin başyapıt eseri.. İtalya’nın Kafka’sı olarak görülen yazar simgeci ve hayalci bir üsluba sahip.. Yazarlığının yanında ressam, şair ve gazeteci..
    Kitabın konusuna gelirsek;v Harp Akademisinden yeni mezun olan Teğmen Giovanni Drogo’nun ilk görev yeri dağ başı olarak adlandırabileceğimiz Bastiani Kalesidir. Fakat kaleye varmadan önceki endişesi kaleye vardığında büyük bir korkuya dönüşür şehir hayatına alışmış olan teğmenimiz burada bir saniye bile durmak istemez. Fakat bunun mesleğinde hoş karşılanmayacağını öğrendikten sonra mecburen dört ay beklemek zorunda kalır. Her günü aynı geçen bu dört ayın sonunda Drogo kaleyi terketmekten son anda vazgeçer.. Kitap sonuna kadar bu vazgeçişin nedenleri aklıma takıldı.. Biraz zorlama gelebilir ama bunun bir sebebinin de eylemsizlik prensibi ve buna bağlı olarak alışkanlık tutsaklığı olabileceğini düşünüyorum. Malum eylemsizlik prensibi, Herhangi bir cisim üzerine bir kuvvet etki etmiyorsa, yada etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa, cismin durumunu değiştirmemesidir. Drogo o kadar aynı şeyler yaşıyordu ki bu dört ay boyunca kendini o eylemsizliğe durağanlığa tutsak etmişti. İnsanoğlu korkaktır çoğu zaman kendi konfor alanı (Bastiani Kalesi) terk etmek istemez.. Bir süre sonra ruhen korkaklık davranışsal olarak eylemsizlik halini alan bu tutum alışkanlık haline dönüşür ve bunun sonucunu da doğal olarak mutsuzluk ve yalnızlıktır.. Üniversitede hocam bir deneyden bahsetmişti bir fareyi kutuya kapatıyorlar. Kutunun kapısı var ve fare sürekli çıkmaya çalışıyor fakat her seferinde kapıya vuruyor. Bir süre sonra kapıyı alıyorlar fakat fare bu durumu kabullendiği için kapı açık olmasına rağmen çıkıp gidemiyor. Eylemsiz kalmayın, alışmayın, kabullenmeyin mutlaka o kapı bir gün açılacak o gemi bir gün gelecek…
    Kitapta sanki pek bir olumsuzdu dozu da genelde hep sabit ilerledi kendimce daha bir vurucu olmasını beklediğim yerlerde kendimce bu performansı göremedim. Çevirisini de beğendiğim bu romanı sizlere gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.
    “Yaşam hayallerimizi gerçekleştirmek için kurulmuş bir sahne midir yoksa hayal kırıklıklarıyla yaşamayı öğrenmek için eşsiz bir tecrübe edinme yeri midir?”
  • Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? En basit sorunların çözümünde bile bocalayan bu sözde devrimci gölgeyi, hiç düzeltmeden biraz olsun çekidüzen vermeden, amaç edindiğimiz ülküleri gerçekleştirmek için hemen kavganın ortasına atılıverelim mi? Kendini yönetmeyi beceremeyen kişileri, toplumları yönetmek, onlara yeni yollar göstermek için hemen başa geçirelim mi? Yoksa, toplu eylemlerde kütlelerin başına bela olan zayıf kişilikleri önce sert ve sıkı bir sınavdan mı geçirmeli?