• Biri size küfür ya da hakaret etse buna neden öfkelenirsiniz?
    Çünkü içselleştirdiniz. Bunu doğru kabul ettiniz.
    Aslında böyle yaparak yenilgiyi kabul ediyorsunuz.
    Karşı tarafı haklı çıkarıyorsunuz.
    Biri sizde olanı (sizin de rahatsız olduğunuz) ortaya çıkarsa ve buna öfkelenseniz, anlarım.

    Aradaki fark çok açık.

    Düşüncede ustalaştıkça hayattaki bu tarz sıkıntıları rahatlıkla atlatmaya başlarsınız.
    Fiziksel saldırı dışındaki tüm saldırıları bertaraf etmek sizin elinizde.

    Eğer bir kavgada yaralanmak ya da herhangi bir şekilde belaya bulaşmak istemiyorsanız düşüncede ustalaşın.

    Kendinizi iyi tanıyın.
    Duyguların düşünceler tarafından oluşturulduğunun farkında olun.

    Kelimeleri değiştirin, düşüncenizi berraklaştırın ve duygularınıza hakim olun.

    İşte o zaman gerçekten bir “erkek”, gerçekten bir “kadın olursunuz.

    İnsan olursunuz.
  • İşte Tolstoy’un Hayatı Sorgulatacak Ders Niteliğinde 17 Sözü:

    1. Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.

    2. Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım diye ağlamayacaksın.

    3. Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.

    4. İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.

    5. Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder ama hiç kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.

    6. Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.

    7. Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.

    8. Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve Unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.

    9. Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.

    10. En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.

    11. Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.

    12. İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.

    13. Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür.

    14. İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.

    15. Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.

    16. Birine çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma: önce senin ellerin kirlenecek.

    17. Başkalarının hayatından ders alın. İnsan, bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.
  • Bir geyşa'nın anıları

    Burada anlatılanlar baştan aşağı kurgu olsada 1930-1940 yıllarının japonyasında bu ve benzeri geyşalardan çokça söz etmek mümkündür. Hatta iş belli bir yerde o noktaya geldi ki Geyşalığı sanat statüsünde görmeye başladılar. Ne var ki bu bir zamanların Amerikan hippi akımı gibi kısa ve parlak bir ışık etkisinde bir an yandı ve kayboldu. Zaten öyle de olmalıydı. Çünkü 2. dünya savaşından sonra hümanizm ön plana çıkarak "insan'a" tarihin en büyük değeri verildi. Dünya bu haldeyken japonya gibi savaş atlatmış ve kendini derhal toparlamaya çalışan bir ulusun da Geyşa gibi bir kavramla anılması düşünülemezdi.
    Gelelim Sayuri'nin dünyasına...
    Pek çok japonun adını duymadığı bir balıkçı kasabasında doğan sayuri ablası, anne ve babasıyla yaşamaktayken annesi ölümcül bir hastalığa yakalanır ve bu esnada bir tesasüf eseri bay tanakayla tanışır. Kısa sürede ablasıyla kyoto bölgesinde zengin iki aileye satılırlar. Abla genelev tarzı bir yerde çalıştırılırken Sayuri Geyşa olması için eğitilmektedir. Ablasını bulup beraber kaçma planı yapan iki kardeş Sayuri'nin evden kaçmak için çatıdan düşmesiyle gerçekleşemez. Abla kaçar fakat Sayuri hizmetçi yapılarak cezalandırılır. Bir gün yolda bir siparişi getirmek üzere giderken yaşı hayli geçkin olmasına rağmen çok yakılıklı olan biriyle karşılaşır. Bu bir elektrik şirketinin patronu ve başkanıdır. Başkan sayuri'ye bir mendil verir ve kızın hayatında köklü değişiklikler başlatan bu karşılaşma hikayenin sonunda açıklığa kavuşur.
    Sayuri'nin kalmak zorunda olduğu Okiyaya da Hatsumomo isminde henüz Geyşa olan birisi yaşamaktadır. Bu kişi zeki, kurnaz ve kafası gayet çalışan birisidir. Bir kaç defa sayuri'ye iftira atarak onun ağır şekilde borçlanmasını sağlamıştır. Hatsumomo'nun düşmanı olan mameha isminde başka bir geyşa sayuri'ye yardım etmek ve onun ablası olmak için anneden izin ister. Bir takım anlaşmalar sonucu mameha'nın isteği kabul görür. Ve sayuri bu günden itibaren gözde bir geyşa olmak için elinden geleni yapar. Tüm kalbur üstü kişilerle arasını yapar tanınıp sevilen ünlü bir isim olur. Savaş sırasında tüm etkinliklerini ve şaşaalarını kaybeden bu grup savaş sonu enteresan bir kyotayla karşı karşıyadırlar.
    Finalde ise Amerika'ya yerleşerek orada bir çay evi açan sayuri sonunda Başkana içinden geçenleri açabilmiş ve onun dannası olmayı başararak yıllar önce mendili aldığı günün tüm Gizemlerini çözebilmiştir. Bu sırada Anne ile başkan ölmüşlerdir...
    Hikayeyi kendi ağzından anlatan Geyşa sayuri, son satırlarını bay tanaka'yı anarak tamamlar. Mameha'nın Sayuri'ye söylediği şu hazin cümle kitabın ana temasıdır... "Mutlu hayatlarımız olsun diye geyşa olmuyoruz; başka seçeneğimiz olmadığı için geyşa oluyoruz."

    Gelelim bizdeki Geyşalığa...
    Bilirsiniz bizde bu kavramın tam karşılığı olamaz. Hele hele Osmanlı döneminde sözü anılamaz. Çünkü osmanlılarda kadının yeri ve konumu oldukça farklıdır. Osmanlı kadını rütbe ve payesi ne olursa olsun katiyen belli sınırlarda yaşamını sürdürmek zorunda kalmıştır. Bunun sebepleri başında İslam dinini yalan yanlış yerinden yaşamaya ve yaşatmaya çalışan güruh gelir. Bu kişiler öyle insanlardır ki içlerinden geçeni Kur'an ın emriymiş gibi anlatma alçaklığında bulunmuşlardır. Tamamı böyledir diyemeyiz elbette fakat büyük kısmı maalesef bu ve benzerini yaşatmış, halkı yanlış yönlendirmiştir. Son dönemde verilen fetvalar bunun en belirgin örnekleridir...
    Öte yandan Türk insanının inanç sistemi böylesi bir yaşantıyı karakteri gereği asla kabul etmeyeceltir.
    Son olarak naçizane bir fikrimi daha belirtmek isterim. Bu kitap öyle edebi yönden derin ve eğitici yada yönlendirici değil. Boş zaman değerlendirmekte birebir gibi geldi bana. Aksi düşünülerek okunmamalı bence. Şimdiden iyi okumalar...

    Vesselam...
  • Kızılderililerin Şeref Yasaları…
    1 – Dua etmek için güneşle birlikte kalk. Tek başına dua et, sık sık dua et. Büyük Ruh dinler, eğer sen sadece konuşursan. …

    2 – Yollarında kaybolmuş olanlara karşı anlayışlı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve açgözlülük, kayıp bir ruhtan kaynaklanır. Rehberlik bulmaları için dua et.

    3 – Kendini, kendi kendine araştır, keşfet. Başkalarının senin yolunu senin için belirlemelerine izin verme. O senin, sadece senin yolundur. Diğerleri o yolu seninle birlikte yürüyebilirler, fakat hiç kimse o yolu senin için yürüyemez.

    4 – Misafirlerine evinde saygıyla davran. Onlara en iyi yiyeceklerini ver, en iyi yatağı ver ve onlara saygı ve onurla muamele et.

    5 – Herhangi bir kişiden, bir topluluktan, bir çölden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma. O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir. Senin değildir.

    6 – Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol – ister insan, ister bitki olsun.

    7 – Diğer insanların düşüncelerini, isteklerini ve sözcüklerini onurlandır. Başka birinin sözünü asla kesme, alay etme ya da taklidini yapma. Herkese kişisel ifadeleri için izin ver.

    8 – Başkalarına asla kötü bir şekilde konuşma. Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner.

    9 – Herkes hatalar yapar. Ve tüm hatalar bağışlanabilir.

    10 – Kötü düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur. İyimser ol.

    11 – Doğa bizim için değildir, o bizim bir parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.

    12 – Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Onların yüreklerine sevgi ek ve bilgelik ve hayatın dersleriyle sula. Onlar büyürken, onlara büyümeleri için yer bırak.

    13 – Başkalarının kalplerini incitmekten kaçın. Verdiğin acının zehiri sana geri döner.

    14 – Her zaman dürüst ol. 15 – Kendini dengede tut. Senin Zihinsel ben ‘in, Ruhsal ben ‘in, Duygusal ben ‘in ve Fiziksel ben ‘in – hepsinin güçlü, saf ve sağlıklı olmaya gereksinimi var. Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır. Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsallıkta büyü.

    16 – Kim olacağını ve nasıl davranacağını belirlerken bilinçli kararlar ver. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üzerine al.

    17 – Başkalarının mahremiyetine ve kişisel yerlerine saygılı ol. Başkalarının kişisel eşyalarına dokunma – özellikle kutsal ve dini eşyalarına. Bu yasaktır.

    18 – Önce kendine karşı dürüst ol. Önce kendini besleyemezsen ve kendine yardım edemezsen, başkalarını besleyemezsin ve onlara yardım edemezsin.

    19 – Başkalarının dini inançlarına saygı göster. Kendi inancını başkalarına kabul ettirmeye çalışma.

    20 – İyi talihini başkaları ile paylaş.

    -Sisters of the Moon -
  • E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...t6y9fos6/isimsiz.pdf

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • Özür dilemek zorunda olmadığımız şeyler;

    1. Üst üste birkaç kez sınırlarını aşan birini hayatınızdan çıkarmak.
    2.Olduğumuz kişiyi ve duygularımızı olduğu gibi kabul etmek.
    3.Nedenini açıklayamasanız bile içinizdeki sese güvenmek.
    4.Eğer gerçekten üzgün değilsek asla özür dilememeliyiz. Sırf birinin beklentisini karşılamak için özür dilemeye inanmıyorum.
    5.Kendinizle kaliteli zaman geçirmek.
    6. Kendi fikirleriniz için özür dilemeyin.
    7. Başka insanların kriterlerine uyup uymadığına önem vermeden, sadece kendiniz için seçtiğiniz hayatını yaşamak.
    8. Başka kimseye zarar vermeden kendi geleceğiniz için kararlar vermek.
    9.Kimse kendini geliştirmek istediği için suçlanmamalı.
    10.Hissettiğiniz duygular için özür dilememelisiniz.
    11.Çocuklarımıza karşı koruyucu olduğumuz için.
    12.Yas tutmak. Bazı insanlar yas tutmanın belli bir süresi olması gerektiğini düşünüyor. Sevilen birinin ölümünü kabullenmek bazen bir ömür sürebilir.
    13.Doğruyu söylemek.
    14.İncindiğimizi dile getirmek.
    15.Özgür bir düşünür olmak ve her şeyi sorgulamak.
    16.Kendi hayatınız için en doğrusu olduğunu düşündüğünüz şeyi seçmek.
    17.Hayvan hakları için savaşmak.
    18.10 dakikalık ara vermek.
    19.Çok fazla özür dilemek.
  • Celal Çelik
    Doğuştan sonsuzluk duygu ve düşüncesine sahip olan insanoğlu “Ben nereden geldim, görevim nedir, sonum ne olacaktır?” diye sormuştur. Akıl yoluyla gerçeği ve mutluluğu bulmaya çalıştığını iddia eden filozoflar da, tarih boyunca ortaya koydukları sistemleriyle bu sorulara cevap vermeye çalışmışlar, ancak tatminkar, açık, tutarlı ve kalıcı çözüm şekilleri bulamamışlardır. Felsefenin sunduğu açıklamalara rağmen insanoğlu yine aynı soruları sormaya devam etmiştir.

    Milattan önce 4. yüzyılda Yunanistan’da yaşamış olan Aristo, hocası Eflatun ve onun da hocası Sokrates ilahiyatçı filozof sayılırlar. Gazali’nin deyimiyle zındık (ateist) filozoflara verdikleri cevaplar bizim cevap vermemize gerek bırakmamıştır. Aristo’nun başını çektiği bu akım dünyada baskın olarak 17. yüzyıla dek devam etmiştir. 


    Aristo’nun başını çektiği akım içinde yer alan filozoflar, genel olarak maddenin (şekilsiz madde sayılan heyulanın) ezeli olduğunu, Tanrı’nın maddeyi sadece ilk başta şekillendirdiğini, Tanrı’nın evreni şekillendirdikten sonra kendi haline bıraktığını, evrenin ilk aldığı şekilden itibaren sistemi içinde kendi kendine işlediğini iddia etmişlerdir. Bazılarına göre kâinata müdahale etmeyen Tanrı, kulluğun ne şekil yapılacağını da göstermemiştir ve dolayısıyla peygamber de göndermemiştir. Bazıları ise, peygamberliği önemli bir kurum olarak görmezler ve fazladan faydalı bir kurum olarak görürler.


    Farabi, İbni Sina, İbi Rüşt vs. gibi İslam felsefecisi olarak bilinen kişilerin birçoğu da aslında Aristo’nun başını çektiği akım içinde yunan felsefesini İslamileştirmeye çalışmışlardır. Örneğin evrenin yaratılmış olduğunu kabul etmekle birlikte ezeli olduğunu iddia etmişler, yaratılan bir şeyin sonradan var olması gerektiğine göre ezeli saymanın çelişki olduğunu görmezden gelmişlerdir. Bazıları ise Tanrının hür idareye sahip bir varlık olmadığını iddia etmişlerdir. Bazıları ise mutlak ve mücerret olan Tanrının kendisinden başka hiçbir şey bilmediğini, ancak en önce yaratmış olduğu külli aklın hem kendini ve hem kendinden türeyen kâinatı bildiğini iddia etmişlerdir. Bazıları ise, “Tanrı külliyatı (genel olayları) bilir ancak cüziyatı (özel olayları) bilmez” demişler, Tanrıya bilgisizlik ve acziyet isnat etmelerine rağmen ne tuhaftır ki güya Tanrıyı yücelttiklerini (cüzi olaylardan âli ve beri kıldıklarını) iddia etmişlerdir. Bazıları da filozofları peygamberlerden üstün görmüşlerdir. 


    Kuran’ın birçok yerinde gecen “hikmet” kelimesi, sadece felsefeyi değil tüm tabiat bilimlerini ifade eder. Vahiy Yüce Allah (c.c.)'ın eseri olduğu gibi, kâinat da Yüce Allah'ın eseridir. Yüce Allah yolunda olmak şartıyla, vahyi öğrenmeye çalışan kişi ile kâinatı öğrenmeye çalışan kişi, ayni faziletli işi yapmış sayılır. Ayrıca kâinat da vahiy de doyumsuz ufuk ve doyumsuz haz sunar. Kâinatı öğrenmek için nasıl titiz çalışma gerekiyor ve bilim geliştikçe nasıl öğrenilenler artıyor ise, vahyi inceleme sonucu ulaşılan bilgiler de aynı şekilde artar.


    Felsefe de bizatihi kötü bir şey değildir. Zira İslam fikri dondurmamış ve tefekkürü tavsiye etmiştir. Ancak üretilen fikrin İslam’a aykırı olmaması ve tefekküre yönelik olması gerekir. Yüce Allah, kâinatın sahibi olduğuna göre ve ayrıca (hesap vermek için) O’na döndürüleceğimize göre, tek doğruluk ölçüsü sayılmalıdır. Kişi, aklının erebildiği her alanda Yüce Allah’ın rızasını gözetmelidir. Yüce Allah'tan kendisine ulasan kesin delile rağmen “benim görüşüm budur” demeyi kimileri felsefe sayıyor ise, buna itiraz söz konusu olacaktır. Burada felsefenin kendisine değil tarzına itiraz söz konusudur.


    İslam’a aykırı olmayan ve tefekküre yönelik olan felsefe, içtihadi alandan sayılır ve bu durumda hata mazur görülebilir. İslam akaidine aykırı olan felsefe ise, velev İslam felsefecilerini sahiplenme ve felsefe dünyasında karizma yapma adına olsa bile, mazur görülemez. Gerçekte izzet ve şeref sadece Yüce Allah’a aittir. 


    İslam bir bütündür ve tek bir küfür düşünce dahi kişiyi müslüman olmaktan çıkarır. Küfür düşünceleri benimseyen kişiler, İslam’ın çoğu öğretisine inanıyor ve müslümanım diyor diye müslüman sayılamazlar. Bu kişileri rehber edinmek, Yüce Allah’ın bu kişilere olan gazabını önemsememek sayılır. 


    İslam kelamcıları da, aynı felsefeciler gibi felsefe yapmışlar, ancak onlardan farklı olarak küfre girme korkusu taşımışlar, dolayısıyla İslam akaidine aykırı görüş ileri sürmemişlerdir. 


    Yüce Allah yolunda tefekkür mahiyetinde olmayan felsefeye yönelik eleştirileri kısaca özetlemeye çalışacağız. 


    Felsefe Genele Hitap Etmemektedir


    Felsefe genel olmaktan öte toplumun entelektüel ve aydın bir kesimini ilgilendirmektedir. Bırakın halkı aydınların bile hepsi felsefi konulardan bir şey anlayamamaktadır. Toplumun bir kesiminin meşgul olduğu felsefe ile geneli ilgilendiren ihtiyaçlar karşılanamamaktadır. Din ise toplumun her kesimine hitap etmekte ve herkesin anlayabileceği konuları ve ifadeleri içermektedir. 


    Felsefe Karmaşıktır


    Felsefe kompleks ve zordur. Filozofların ilahiyat bahsindeki fikirlerinin anlaşılması çok zordur. Bu bahisler öğrenilse bile karışık ve zor olduğundan dolayı hatırda kalmamakta ve unutulup gitmektedir. Öyleyse bunları bilmek ile bilmemek arasında hiçbir fark yoktur. Dinin sunmuş olduğu konular ise basittir. 


    Felsefe Açık Değildir


    Felsefe kapalı ve müphemdir. Filozofların ilahiyat bahsindeki düşünceleri açık, seçik ve her türlü tereddüdü giderir mahiyette değildir. Fikirleri olduğundan başka türlü anlaşılmaya da müsaittir. Örneğin Aristo’nun akıl bahsinde ileri sürmüş olduğu görüşler o kadar müphemdir ki en usta Aristocu filozoflar bile bu hususta Aristo’nun neyi kastettiğini kestirememiştir. Dinin tebliğ ettiği konular ise çok açık olup müphem olmaktan uzaktırlar.


    Felsefede Kesinlik Yoktur


    Felsefe tahmin, zan ve vehimden ibarettir. Felsefede yakîn, itminan ve kesinlik yoktur. Din ise yakîn ve kesinlilik içermektedir. Dinde zanna, şüpheye ve tereddüde yer yoktur.


    Felsefede İtminan Yoktur


    Felsefede bunalım ve istikrarsızlık söz konusudur. İnsanın gönlünü, içini ve ruhunu tatmin edememekte, huzur ve refaha ulaştıramamakta, bilakis düşünce ve inanç bunalımlarına ve fikri keşmekeşliğe sebep olmaktadır. 


    Filozoflar durmadan fikir ve kanaat değiştirirler. Örneğin Eflatun ilk önce gençlik diyaloglarını yazmış, sonradan kanaatini değiştirerek olgunluk diyaloglarını yazmış, bunların da doğru olmadığını görerek en son ihtiyarlık diyaloglarını yazmıştır. Sonra talebesi Aristo ise bunların hepsini ret ve inkar etmiştir. 


    Filozoflar ortaya koydukları fikir ve kanaatleri ile başkasını tatmin etmek şöyle dursun kendilerini bile tatmin edememişlerdir. Bir filozofun ileri sürmüş olduğu düşüncelerden vazgeçip yeni görüşler ortaya koyması çok sık görülmüştür. Bu kadar değişken ve buhranlı bir yolun doğru olması mümkün değildir. Çünkü bu yol önce kendi mensuplarını dahi fikri buhranlardan kurtaramamıştır.


    Dinin öğrettiği gerçekler ise sabit olup ezeli ve ebedidirler. Bu yolda buhran, ıstırap ve ruhi huzursuzluklardan eser görülmez. Din yolunda itminan, gönül huzuru ve iç ferahlığı mevcuttur. His, akıl ve ruh, muhtaç oldukları gıdalarla doymuşlardır. 


    Felsefe Yolu Tenkitler Ve Tekzipler Yoludur


    Felsefede her filozof kendisinden önceki filozofların görüşlerini tenkit etmekle işe başlar ve onların yanlış yönlerini tespit etmeye çalışır. Şu ana kadar filozoflar arasında ortak bir fikir ve kanaat görülmemiştir. Bu durum, hiçbir filozofun diğer bir filozofu tatmin ve ikna edecek sağlam bir bilgiye sahip olmadığını göstermektedir. 


    Felsefi bir sistem, ne kadar doğru gözükürse gözüksün daha sonra başka bir felsefi sistem tarafından yıkılmaktadır. Aristo hocası Eflatunun metafiziğini, Dekart Aristo’nunkini, Kant da Dekart’ınkini yıkmıştır. Felsefi görüşlerin ve fikirlerin batıl olduğunu anlamak için aslında harici bir delile de gerek yoktur. Felsefi görüşlerin batıl olduğunu anlamak için yine felsefi görüşlere bakmak yeterlidir. Kant’ın metafiziği Dekart’ınkini, Dekart’ınki Aristo’nunkini, Aristo’nunki Eflatun’unkini yalanlamakta, yanlış ve batıl olduğunu ortaya koymaktadır. Kindi, Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşt’ün metafizikleri için de durum aynıdır. 


    Felsefi sistemlerde bir çatışma olmasına karşılık peygamberler yolunda bir dayanışma ve ahengin varlığı söz konusudur. Dinin ve peygamberlerin yolu daima birbirini doğrulamakta ve birbirine hürmet göstermektedir. Bu ise tek kaynaktan gelen vahiy sonucu olan bir durumdur.  


    Felsefe Yavandır


    İnsan, sadece düşünen değil aynı zamanda estetik duygulara sahip olan bir varlıktır. Felsefede akla büyük önem verilir iken insanın kalbi, ruhu ve hisleri ihmal edilmektedir. Filozofların kullandıkları ifadeler kuru ve yavandırlar. Üslupları ise usandırıcı ve bıktırıcıdır. İnsan zekasını tatmine çalışan felsefe, ne aklı ne de ruhu tatmin edememektedir. Peygamberlerin yolu ise, akıl ve zeka ile birlikte gönül ve ruhu da aynı oranda tatmin etmeye önem vermektedir. 


    Felsefe Sığdır


    Çevremize baktığımızda canlıların akıl seviyelerinin farklı derecelerde olduğunu görürüz. Örneğin hayvanlar 1’den 10’a kadar sayamazlar ve 2*2=4 ettiğini bilemezler. Hayvanların aklının eremediği bu gerçeklere insanın aklı erebilmektedir. İnsanların akıl ve zeka seviyelerinin de farklı derecelerde olduğunu görürüz. Nitekim aklı az olan bir kişinin aklının eremeyeceği bir gerçeğe ondan daha akıllı olan bir kişinin aklı erebilmektedir. Bu derecelenmeyi gördüğümüze göre “En akıllı kişinin bile aklının eremeyeceği gerçekler var olamaz mı?” diye sorulacak olsa, onun da aklının eremeyeceği gerçeklerin elbette olabileceği şeklinde cevap veririz. Kimse tüm gerçeklerin kendi aklının erebildikleri ile sınırlı olduğunu iddia edemez.


    Felsefi sistemler de, ne kadar genel sentezler yaparlarsa yapsınlar sınırlı ve belirli bir alanda kalmaya mahkûmdurlar. Zira felsefe aklın ürünüdür. Gerçekler ise aklın erebildiği ile sınırlı değillerdir. Tek başına akıl ile tüm gerçeklerin kavranması ve bu sayede mutluluğun elde edilmesi mümkün değildir. 


    Din ise, aklın erebildiklerine şartlanmayı tasvip etmez, aklın eremeyeceği bazı gerçeklere inanmayı da ister. Vahyin ve peygamberlerin yolunda aklın sahası sevgi ve ilahi bilgiler ile aşılmakta, akla ve hayale sığmayan bir aleme (sonsuzluk alemine) ulaşılmaktadır. Kişi, bu sayede evrensel gerçekler ile irtibat kurup ruhunu bu gerçeklere yükseltebilmekte ve neticede sonsuz mutluluğu yakalayabilmektedir. 


    Filozoflar Duygu Yüklüdürler


    Temel konularda herkes aynı akla ve aynı vicdana sahiptir. Aynı akla ve aynı vicdana sahip kişiler normalde temel akli konularda aynı düşünürler. Ancak akıl ve vicdanını ikinci plana itip duygu ve önyargılarını birinci plana çıkartan kişilerin duygu ve önyargıya dayalı düşünceleri farklı olabilmektedir.


    Akılla gerçeği bulmaya çalıştıklarını iddia eden felsefeciler de, temel konularda bile birbirleri ile çatışmakta ve birinin ak dediğine diğeri kara demektedir. Felsefecilerin farklı düşünmesinin sebebi, farklı çalışan akla sahip olmalarından değil, bilakis bazılarının kusur sayılacak bir davranış içerisinde olmasından kaynaklanmaktadır. Bu tür felsefeciler, duygu ve önyargıya dayalı düşüncelerini de felsefi düşünce olarak takdim etmektedirler. Herkesin duygu ve önyargısı aynı olamayacağına göre, temel akli konularda bile farklı görüşler ortaya çıkabilmektedir. 


    Felsefeciler mantık ilmi ile de ilgilenmişlerdir. Filozofun mantık ilmi ile uğraştığını ve bazı konularda mantıklı düşündüğünü gören bazıları, filozofun her konuda mantıklı düşündüğünü zannediyor. Gerçekte ise filozof, bazı konularda duygu ve önyargılı düşünmekte ve duyguya dayalı düşüncelerinin de mantıklı zannedilmesini istemektedir. 


    Felsefecilerin kendi aralarında yapmış oldukları tartışmalara baktığınızda da, mantığı gerçeği bulmak için değil karşıtını alt etmek için kullandıklarını, anlamsız ve gereksiz konulara ve tariflere girdiklerini, tanımlamalara dayalı dil ve mantık oyunları yaptıklarını, adeta mantığı mantık adına katlettiklerini görürsünüz. 


    Bazı filozoflar, derin bilgin olarak tanınmayı istediklerinden dolayı düşüncelerinin herkes tarafından kolay bir şekilde anlaşılmasını istemezler ve müphem konuşurlar. Ayrıca bazı filozoflar, kibirli olup halka tepeden bakarlar, halkı cahil, beyinsiz ve aptal olarak görürler. Bu denli duygu yüklü olan bu tür filozofların gerçeği ve mutluluğu bulmada doğru yolda oldukları söylenemez.  


    BİLİMSEL YANILGILAR


    Tabiatı incelemekle meşgul olan pozitif bilimler, insana ne geçmişi, ne geleceği, hatta ne de dünyadaki görevi hakkında bir şey söyleme yetkisine sahip değillerdir. Bu bilimler, ona sadece içinde yaşamakta olduğu tabiatı tanıtmakta ve ondan faydalanma yollarını göstermektedir. Tabiat kuvvetlerinden somut netice çıkarma işi olan teknoloji de bir düşünceyle ilişkilendirilemez. 


    Bilim adamları da duygulu ve önyargılı hareket edebilmektedirler. Bilimin halk nezdindeki saygınlığından yararlanmak isteyen bazı bilim adamları, bazı konularda duygu ve önyargıya dayalı düşüncelerini bilim diye sunabilmektedirler. Bu tür bilim adamlarının çoğu konuda mantıklı ve bilimsel konuştuğunu gören bazıları da, bunların her konuda mantıklı ve bilimsel düşündüğünü zannederler.


    Bazı kişiler, bilim adamının ağzından çıkan her sözün 2*2=4 gibi kesin bir gerçek olduğunu zannederler. Gerçekte ise her bilimsel düşünce mutlak bir şekilde kesinlik ifade etmez. Bilimde kesin neticeye ulaşmak için akla dayalı bazı metotlar geliştirilmiştir. Bilim ilk önce bir hipotezle başlar. Bilim adamı, ilgili konuda gerçek olabileceğini düşündüğü bilimsel bir düşünce ve varsayım üretir, sonra bunu deney ve gözleme tabi tutar. Deney veya gözlemden olumlu netice almış olursa üretmiş olduğu varsayım bilim adamlarınca kabul görmeye başlar ve teori halini alır. Ancak teori de bütün bilim adamlarınca kabul edilmeyebilir. Zira deney veya gözlemin hazırlık çalışmalarından tutun laboratuar şartlarının oluşturulması ve neticenin alınmasına kadar her aşamada bilim adamının öznel ve kişisel yaklaşımı alınan neticeyi etkileyebilmektedir. Bütün bilim adamlarınca kabul edilen ve üzerinde yanılma payı bulunmayan bilimsel verilere ise “Kanun” denir. Örneğin yer çekimi kanunu gibi. 


    Binlerce sene önce yaşamış olan Babil, Hind, Mısır, Yunan vs. gibi uygarlıkların da bilimi var idi. Ancak o zamana göre bilimsel sayılan düşüncelerin çağımızda yanlış olduğu anlaşılmıştır. Örneğin antik çağ Yunanistan’da ördek ve koyun gibi bazı hayvanların ilk zamanlar meyve gibi ağaçlardan bittiğine bilimsel bir gerçek gibi inanılmış, hatta bazı filozofların “Biz gözlerimizle gördük” demeleri halkta bu yönde kesin bir kanaatin oluşmasına sebep olmuştur. 


    Günümüzde bile bilimsel bir hipotezin yeni keşif ve hipotezlerle çürütüldüğünü görmek her zaman mümkündür. Bazı bilim adamları, binlerce sene önceki bilimler için “efsane” dendiği gibi, binlerce sene sonraki insanların da yirmi birinci yüzyılda kabul edilen bilimsel düşünceler için “yirmi birinci yüzyıl efsanesi” diyebilecekleri ihtimalini dile getirmişlerdir.


    Bilim ve teknoloji hayatı kolaylaştırabilir ancak tek başına huzuru sağlayamaz. Yüce Yaratıcıya yine O’nun razı olduğu şekilde kulluk etmeye yanaşmayan bir toplumda her türlü anarşi mümkündür. Zira gerçek iman nuruna sahip olmayan kişiler, hesap verecek kimse olmadığında her türlü kötülüğü yapabilmeye meyilli durumdadırlar. Yüce Yaratıcıya karşı sorumluluğunu bilen kişiler ise, bir karıncayı dahi incitmekten sakınacak ve bütün herkese sevgi ile yaklaşacaktır. Bilim ve teknoloji Yüce Allah’ın razı olduğu şekilde kullanılmadığı takdirde insanlığa büyük felaketler getirebilir. Toplumsal huzur açısından bakıldığında bile bilimin tek başına yeterli olamayacağı ve dinin gerekliliği açıktır.


    MATERYALİZM 

          

    Materyalizm, sadece maddeye inanıp maddenin ötesinde tabiatüstü hiçbir güce inanmayan felsefi bir düşüncedir. Eski çağlara kadar uzanan materyalizm, ortaçağ kilise hâkimiyeti dönemi batıda etkisini kaybetmiş, yeniçağa girerken kilisenin baskısından kurtulma uğruna yaygın bir düşünce halini almıştır.


    Materyalistlere göre madde ve fizik yasaları hiçbir düzenleyici aklın müdahalesine muhtaç olmaksızın evreni kendi kendine ve tesadüfen meydana getirmiştir.Akıl ve kudret sahibi bir yaratıcının varlığından rahatsız olan materyalistler maddeyi ve tesadüfü tanrı haline getirmişlerdir.


    Dincileri hayalcilikle ayıplayan materyalistler çok daha hayalci yaklaşımlar sergilerler. Matematikteki ihtimaller hesabı ve çevresel koşullar dikkate alındığında bir protein molekülü dahi tesadüfle açıklanamaz iken, matematiksel ahenk içerisinde işleyen ve mükemmel bir düzen içeren tüm evreni tesadüfle açıklama gibi çok daha büyük bir yanılgıyı tercih ederler. 


    Yüce Yaratıcının duyu organı ile doğrudan doğruya idrak edilmesi mümkün değildir. Yüce Yaratıcı, kâinatın her hangi bir yerinde duyu organı ile idrak edilebilen bir varlık olarak düşünülemez. Ancak bu durum, O’nun varlığını kabul etmenin akla aykırı olmasını gerektirmez. Zira O’nun varlığı ve kudreti yarattıklarına bakarak anlaşılabilmektedir. Yüce Yaratıcının duyular ile doğrudan doğruya idrak edilemeyişi, O’nun varlığı için bir eksiklikdeğil, bilakis sonsuz ve sınırsız bir üstünlük ifade eder. Duyu organlarımızla algılayabileceğimiz her şey yine bizim gibi bir yaratık olacaktır.


    Serbest ortamda görmezden gelinmeye müsait gerçekler karşısında takınılan tavırlar kişinin dürüstlüğünü belirler. Yüce Yaratıcının varlığı gerçeği de, kulluk konusunda imtihan halinde olan kullar için, akıldan ihtiyariliği almayacak şekilde görmezden gelinmeye müsait hale getirilmiştir. Bu gerçek, dünyada vicdanen dürüst olan kişilerce kabul edilen, vicdanen dürüst olmayan kişiler için ise inkâr edilmeye müsait olan bir gerçek kılınmıştır.


    Materyalistler, Yüce Yaratıcının varlığı gerçeğinin görmezden gelinmeye müsait bir gerçek olmasını bahane ederek art niyet göstermişler, vicdanlarının sesine kulak tıkayarak inkâr etme yolunu tercih etmişlerdir.


    Yaratıcının varlığına inanan bir kişi, fıtratı gereği O’na karşı kulluk borcu hisseder. Kulluğu itici bulan materyalistler ise, keyfi bozacak gerçeklere kapı açmaktansa işi temelden halledip yaratıcının varlığını inkâr etmeyi tek çözüm olarak görmüşlerdir. Materyalizm temelde bu nefsanî duyguya dayanır. Materyalistler, yaratılış ve din konusunda nefsanî duygulara dayanmalarına rağmen yanlış yolda olduklarını görmezden gelmişlerdir.  


    Materyalistler, Yaratıcıyı inkâr etmek ve yaratıcıyı inkâr eden toplum ve nesil yetiştirmekle gerçekten yaratıcının yok olmasını sağladıklarını ve bundan dolayı kendilerini de O’na karşı sorumlu olmaktan kurtardıklarını zannederler, birbirlerini bu zan ile avutmaya çalışırlar.  




    Materyalistler, bilimi kendilerine destekçi yapmak için de yoğun çaba göstermişlerdir. Materyalistlere göre bilim adamı maddeyi incelediğinden dolayı materyalist olmak zorundadır. Dinsiz olmadan bilim yapılamayacağı şeklinde şartlandırılan ve körü körüne kendini materyalist felsefeye kaptıran bu tür bilim adamları, vicdanen bilebilecek durumda olmalarına rağmen Yaratıcıya karşı inkâr gibi büyük bir kusurun içine girmişlerdir. Vicdanen dürüst olan bilim adamaları ise Yüce Yaratıcının varlığını kabul etmekte zorlanmazlar.  


    Materyalist bilim adamları, yaratıcıya inanmakla dinlerin saçma doktrinlerine saplanacaklarını ve fikir hürriyetlerinin kısıtlanacağını zannetmişlerdir. Bilimsel mantığa sahip bir kişinin bozuk dinlerin saçma doktrinleriyle bilim yapamayacağı bir gerçektir, ancak bu durum kişinin dinsiz olmasını haklı kılmaz. Kişiye lazım olan, Yüce Yaratıcıya inandıktan sonra O’nun razı olduğu şekilde O’na kulluk etmesidir. Bozulmuş veya uydurulmuş dinlere saplanacağım korkusuyla yaratıcıyı inkar etmek daha büyük yanılgıdır.


    Din-bilim çatışması, ilahi kaynakların içine hurafeler katılmış olan bazı dinler için söz konusu olabilir, ancak Yüce Yaratıcıdan hiçbir değişime uğramadan bize kadar ulaşmış olan dinde (yani İslam dininde) din-bilim çatışması bulunmamaktadır. Zira ikisinin de sahibi Yüce Yaratıcıdır. Eğer bir aykırılık örneği ortaya konmuş ise, ya din olduğu gibi anlaşılamamıştır veya dini veriler âhâd rivayetlere (zanna) dayanmaktadır, ya da bilimsel veriler kesin ispatlanmış olmayıp varsayımdan veya aldatmacadan ibarettir.


    İslam dini, bilimi özellikle teşvik etmekte ve kâinatın araştırılmasını Yüce Yaratıcının yaratma sanatının bir incelemesi olarak tanımlamaktadır. Materyalistler, İslam’dan başka diğer dinlerin bozuk ve yanlış olduğunu görebilmişler, ancak İslam’ı da bu dinler gibi zannederek İslam’ın gerçek din olduğunu görmezden gelmişlerdir. 


    Dünya üzerinde gerçekleşen ve bir hiç uğruna milyonlarca kişinin ölmesine sebep olan anarşinin temelinde de materyalizm bulunmaktadır. Yakın tarihte materyalizme dayalı ideolojiler yüzünden 300 milyon civarı insan ölmüştür, zulümlerin ise haddi hesabı yoktur. Darwinist materyalistler, insanı gelişmiş bir hayvan türü olarak görmeleri ve ayakta kalabilmek için güçlülerin zayıfları yok etmesi gerektiğine inanmaları dolayısıyla, savaşları ve katliamları mubah görmüşlerdir. 


    Materyalistler, ortaçağda din yüzünden yaşanan savaşları ileri sürerek dini kötülemeye çalışmışlar, ancak komünizm veya faşizm yüzünden ölenlerin sayısının ortaçağda din yüzünden ölenlerin sayısından kat be kat daha fazla olduğunu görmezden gelmişlerdir. Örnekteki gibi pek çok konuda önyargılı ve tutarsız olmalarına rağmen doğru yolda olduklarını zannetmişlerdir. 


    Ezeli evren düşüncesi ateizmle daima iç içe olmuştur. Zira bir şeyin sonradan var olması demek, bu şeyin akıllı ve şuurlu bir varlık tarafından icat edilmesi demektir. Evrenin bir başlangıcının var olması da, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı anlamına gelmektedir. Materyalistler, yaratılış düşüncesine mahal vermemek için madde ve evrenin ezelden beri var olduğunu iddia etmişlerdir. 


    Bilim daima materyalizmin aleyhine gelişmiştir. Antik dönemde yaşayan materyalistler, insanlığın bir başlangıcının olmadığını ve ezelden beri nesilden nesle gelmiş olduğunu ve bu şekil ebedi devam edeceğini iddia etmişlerdir.  


    Gelişen bilimin insanlığın bir başlangıcının var olduğunu apaçık ortaya koyması üzerine daha sonraki materyalistler, insanlığın bir başlangıcının var olduğunu zoraki kabullenmişler, ancak dünyanın ezeli ve ebedi olduğunu iddia etmeye devam etmişlerdir. 


    Daha sonra gelişen bilim, dünyanın da bir başlangıcının var olduğunu ve belirli bir süre sonra yok olacağını apaçık ortaya koydu. Materyalistler, bu gelişmeler karşısında dünyanın ve diğer gök cisimlerinin başının ve sonunun var olduğunu zoraki kabullenmişler, ancak gök cisimlerinin oluşturduğu evrenin ezeli ve ebedi olduğunu iddia etmeye devam etmişlerdir.


    20. yüzyılda gerçekleşen bilimsel keşifler,inkâr etmeye bahane bırakmayacak oranda evrenin de bir başlangıcının var olduğunu apaçık ortaya koymuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısına damgasını vurmuş olan materyalizm, 1920’li yıllardan sonra gerçekleşen bilimsel keşiflerle çöküntü sürecine girmiştir. Hatta ünlü Newsweek dergisi, 27 Temmuz 1998 sayısında bu konuyu “Bilim Tanrıyı buluyor” başlığıyla kapak yapmıştır.


    Materyalizmin bilimsel gelişmeler karşısındaki bu zaafına rağmen bazı kişilerin daha hala bilimin materyalizmi destekleyeceğini zannetmesi, tamamen dinsizlik büyüsünün etkisine kendilerini kaptırmış olmasından kaynaklıdır. Kafalarının yıkandığı ve heveslerinin okşandığı şeklinde hareket etmeyi tercih eden bu tip kişiler, bu etki içerisinde davranmakta hiçbir sakınca görmezler. Zira bunlar için gerçekler değil duygu ve önyargılar daha önemlidirler.


    Tarihte ve günümüzde bilime büyük katkıları olan ve sahasında bilimin öncüsü sayılan bilim adamlarının büyük çoğunluğu da Yaratıcıya inanan kişilerdir. Tarihte en büyük fizikçiler arasında yer alan İsac Newton, Faraday, Kelvin, Einstein ve Maxwell söz konusu bilim adamlarına bir örnektir. 


    (Fiziksel astronominin kurucusu ve inançlı bilim adamlarının parolası olan “Tanrı yarattığı her şeyde kendini gösterir” fikrini ortaya atan ilk bilim adamı olan Johannes Keppler inançlı bir bilim adamı idi. Termodinamiği kuran büyük fizikçi William Thompson (Lord Kelvin), Yüce Yaratıcıya inanan bir hıristiyan idi, Darwin’in evrim teorisine şiddetle karşı çıkmış idi. Isı akışı üzerinde sayısız çalışmalar yaparak ödüller alan ve mekanik ısı denklemini ve termodinamiğin birinci kanununu bulan James Joule de inançlı bir bilim adamı idi. Bilime öncülük etmiş diğer inançlı bilim adamları ise şunlardır; Bilimsel metodun kurulmasında önemli rolü olan Francis Bacon, modern kimyanın babası Robert Boyle, istatistik ve modern ekonomi çalışmalarıyla tanınan Iona William Petty, bütün zamanların en büyük fizikçilerinden biri sayılan Michael Faraday, genetiğin babası sayılan ve genetik bilimindeki buluşlarıyla Darwinizmin geçersizliğini ortaya koyan Gregory Mendel, bakteriyolojinin akla gelen en büyük ismi olup evrimi reddederek adeta Darwinizme karşı savaş açmış olan Louis Pasteur, atom kuramının babası John Dalton, en önemli matematikçilerden Blaise Pascal, İngiliz doğa tarihinin en önemli ismi John Ray, yer katmanlarını inceleyen ünlü stratigraf Nicolaus Steno, biyolojik sınıflandırmanın babası olan ve evrimi şiddetle reddeden Carolus Linnaeus, karşılaştırmalı anatomi biliminin kurucusu Georges Cuvier, oşinografinin bulucusu Matthew Maury, organik kimya alanında çalışmalar yapan ilk kişilerden Thomas Anderson, beynin ve sinir sisteminin haritasını ilk defa çizen Charles Bell, modern entomolojinin kurucusu Jean Henry Fabre, modern elektriğin kurucusu John Ambrose Fleming, ışığın elektromanyetik teorisini formülize eden James Clerk Maxwell.)


    POZİTİVİZM


    Pozitivizm, bilimi din edinen ve bu noktada hem dini ve hem materyalizmi reddeden felsefi bir akımdır. 


    Pozitivizme göre pozitif bilim çağına giren bir insan tüm tabiat olaylarını deney ve gözlem yoluyla anlayabilmekte ve açıklayabilmektedir. Pozitivistlere göre beş duyu ile idrak edilen tabiatın dışında insanın kavrayabileceği herhangi bir gerçeğin varlığı söz konusu olamaz. “Ben nereden geldim ve nereye gideceğim?” tarzında düzenlenen ilk sebebi (yaratıcı) ve son gayeyi vurgulayan soru, pozitif bilim devresindeki insanın sorusu değildir. Bu problem tabiat olayları hakkında doğru ve yeterli bilgisi olmayan bundan önceki insanların problemiydi. Problemin çözümünde materyalistlerin de teologların da ortaya koydukları fikirler doğru değildir. 


    Pozitivizmin ortaya çıkması ile, materyalizmin düşünce tembelliğine dayalı olan fikirlerinin yerini pozitivizmin kibir ve kendini beğenmişliğe dayalı olan fikirleri almıştır.


    Hem dini ve hem felsefeyi (materyalist felsefeyi) reddeden pozitivizmin aslında kendi açıklamaları da felsefeden başka bir şey değildir. Pozitivistlerin düşünce tarzı “Görmediğim şeye inanmam” cümlesinde ifadesini bulan kaba anlayışın ötesine geçmemektedir. Bunlara göre deney ve gözlem ile ispatlanmış olan gerçeklerden başka gerçeklerin varlığı söz konusu olamaz. 


    Aklın eremeyeceği gerçeklerin var olduğu iddiası ve ayrıca beş duyu organımızla hissedemeyeceğimiz âlem ve varlıkların var olduğu iddiası, hiç olmayacak iddialar olmayıp olması mümkün iddialardır. Zira kimse bu iddianın mümkün olamayacağını kesin olarak ispat edemez. Mümkün olgular eğer ispatlanmış iseler benimsenmelidirler.


    Bilindiği gibi beş duyu organımızın algılayabileceği saha sınırlıdır. Günümüze değin bilimsel keşifler sayesinde kâinatla ilgili bilgilerimiz arttığına göre gelecekte de teknik gelişmeler sayesinde tabiatla ilgili bilgiler daha da artacaktır. Bu süreç öngörüldüğüne duyu organlarının tespiti dışında başka gerçeklerin var olmadığı iddia edilemez. 


    Aklın erebilme gücü de sınırsız değildir. Çevremize baktığımızda canlıların farklı akıl seviyesiyle yaratıldığını görmekteyiz. İnsanlar da akıl ve zeka açısından tek tip olmayıp derece derecedirler. Kimse tüm gerçeklerin kendi aklının erebildiği ile sınırlı olduğunu iddia edemez. 


    Beş duyumuzla idrak ettiğimiz madde dünyasının dışında bir gerçek, bir realite ve bir varlığın bulunmadığını söylemek, pozitif bilimler açısından da mümkün değildir. Çünkü konu pozitif bilimlerin inceleme alanı dışındadır. Bilim, sahası dışında kalan bir konuda olumlu veya olumsuz bir şey söyleme yetkisine sahip değildir. Tabiat ve varlığa ilişkin kesin ispatlanmış gerçekler ise, gerçek dinin (yani İslam’ın) verilerine zaten aykırı değillerdir. Zira ikisinin de sahibi Yüce Yaratıcı’dır.


    Beş duyu organıyla hissedilebilen algı dünyasına ve aklın erebildikleri gerçeklere şartlanmak ve bunların ötesinde hiçbir şeyin var olamayacağını zannetmek dar görüşlülüktür. Duyu ve akıl sahamızın ötesinde gerçeklerin olamayacağı akılcı ve bilimsel düşünceye sahip bir kişi tarafından ileriye sürülemez. Akıl ve duyu sahasının dışındaki gerçekleri (yani gaybı) kabul etmemek cehaleti bilim yerine koymak sayılır. 


    Pozitivizmin kurucusu olarak bilinen Auguste Comte da, hayatının sonlarına doğru insanlığın dinsiz olamayacağı kanaatine varmış, bir “insanlık dini” icat etmeyi düşünmüş, kendisine göre bazı prensipler koymuş, ancak bu teşebbüsünü ciddiye alan olmamıştır.


    Doğruluğunu en iyi şekilde ispatlamış olan kişilerin vermiş olduğu mümkün haberlere inanmayı akıl ve vicdan zorunlu görür. Örneğin uzman olduğunu ve yeterli araçlara da sahip olduğunu ispatlamış olan bir astronom, 5 milyar ışık yılı uzakta bir galaksinin var olduğunu haber vermiş ise, galaksiyi bizzat gözetlemeyen kişinin buna inanması akla ve vicdana aykırı görülmez. Galaksiyi gözetleyen kişi ile bizzat muhatap olunmasa da, (basın, yayın, piyasaya çıkmış kitaplar, eğitimciler vs.) yalan üzerinde anlaşması mümkün görülmeyen kalabalık kitlenin astronomlardan yapmış olduğu mütevatir rivayet gereği inanmak da böyledir.  


    Doğruluğunu (mucizeleriyle, ahlakıyla, yaşayışıyla, getirmiş oldukları ilahi kitapla vs.) en iyi şekilde ispatlamış olan peygamberlerin duyu ve akıl sahamızın ötesinde olan gerçeklerden verdikleri haberler de, olması mümkün haberlerdir. Örneğin öldükten sonra ebedi hayatın olduğu, Yüce Yaratıcı huzurunda hesap verileceği, Cennet ve Cehennem’in olduğu iddiaları, 2*2=5 gibi hiç olmayacak absürt iddialar olmayıp olması mümkün iddialardır. Zira kimse bu iddiaların aksini kesin olarak ispat edemez. Doğruluğunu en iyi şekilde ispatlamış olan peygamberler, olması mümkün bu bilgileri haber verdiğine göre, akıl ve vicdan gereği bunlara inanmak zorunludur.


    Pozitivizmin ortaya çıkışından bu güne kadar geçen zaman içersinde bilim çok ilerlemiş ve bilim ilerledikçe bilinmeyen gerçeklerin çok daha fazla olduğu anlaşılmıştır. Artık bilim adamlarında 19. yüzyıldaki gibi her şeyi bildiğini zannetme yanılgısı bulunmamaktadır. Bu noktada pek çok bilim adamı gelişen bilimin inancı kuvvetlendireceğini ve dinin değerinin anlaşılmasına sebep olacağını belirtmiştir.


    21. yüzyılın bilim adamları büyük bir çoğunlukla pozitivizmin aksine Yaratıcının varlığına inanmaktadırlar. Gerçi bunlar kâinatın yaratıcısı, geliştiricisi ve yöneticisi olarak deney ve gözlemlerle ispat edilmiş bir varlık bulmuş değillerdir. Yüce Yaratıcı, madde, enerji veya sınırlı herhangi bir varlık değildir ki deney ve gözlem ile ispat edilebilsin. Ancak bilim adamı da düşünen ve vicdan sahibi bir insan olması hasebiyle büyük bir hayranlıkla incelemekte olduğu tabiat olaylarının ardında kudretli ve düzenleyici bir varlığın bulunup bulunmadığını düşünmektedir. Ona göre böyle bir varlığın varlığını kabul etmek, onu inkâr etmekten çok daha akılcı, bilimsel zihniyete ve vicdanın sesine çok daha yakındır. Yaratıcıyı inkar eden bilim adamı ise, bu düşüncesine deney veya gözlem yaparak ulaşmış değildir, bilakis akıl ve vicdanı ile hareket etmemesinden dolayı inkara sapmıştır.


    Günümüzde inanç konusunda dünyaca meşhur bilim adamları arasında yapılan çeşitli anketler de, bilim adamlarının çoğunun Yaratıcıya inandığını göstermektedir.Bu anketlerin neticesinde, yaklaşık bir hesapla, bilginlerin % 83’ünün tam inançlı, % 10’unun din konusu ile ilgilenmediği, % 7’sinin de bir inanca ulaşamadığı anlaşılmıştır.


    FREUDİZM


    Freudizm, Viyanalı doktor Sigmund Freud (1856-1939) tarafından ileri sürülen bir görüştür. Freudizme göre insanın gerçek yapısında Tanrı inancı ve din duygusu diye bir şey yoktur. İnsana hakim olup onu idare eden ve ona yön veren iki önemli güç vardır: Korku ve cinsiyet duygusu. İnsanın davranışlarına, ondaki anne-baba sevgisi, vatan sevgisi, Tanrı sevgisi gibi yüksek duygulara kaynaklık eden bu iki duygudur, özellikle cinsiyet içgüdüsü. İnsan bir taraftan korkunun diğer yönden çeşitli engeller karşısında tatmin edilemeyen cinsi duyguların baskısı altındadır. Şuur altında var olan bu rahatsızlık şekil değiştirerek vatan sevgisi, insanlık sevgisi ve Tanrı sevgisi şeklinde kendini göstermektedir.


    Ruh hastalıkları alanında çalışmalar yapan Freud, bilimin sınırlarını aşarak felsefe yapmış ve cinsiyetle ilgili ahlak kurallarından tamamen uzaklaşmıştır. Bu düşünüş, gözlem ve deneye dayalı bilimsel bir kanaatten değil, sadece vehim, kuruntu ve art niyetten kaynaklanmaktadır. Tarih boyunca insanoğlunun kaydetmiş olduğu fikir ve duygu yükselişini, dini inanç ve ahlaki davranış örneklerini, yüksek insani duygularını, aile bağlarını, sanat hareketlerini ve sanat ürünlerini seks duygularına bağlamak, bütün bunların sebep ve neticelerini seksin sebep ve neticeleri içinde değerlendirmek, büyük bir yanılgıdır. Hastalar üzerinde hastalık halleri ve psikolojik nevrozları inceleyen Freud, bu özel durumları bütün insanlığa yaymakla en büyük hatayı işlemiş ve temelsiz bir felsefeye saplanmıştır.


    DARWİNİZM


    Evrim (tekamül) teorisi olarak da bilinen darwinizm materyalizmin bilimdeki en büyük dayanağı olarak kabul edilmektedir. Darwinizme göre canlı türleri basit canlılardan karmaşık canlılara doğru tekâmül (olgunluk) göstermiştir. Her canlı türü diğer türlerden ayrı ve bağımsız olarak tabiatüstü bir müdahale ile aniden yaratılmamış, aksine her canlı türü kendisinden önceki bir canlı türünden milyonlarca sene ile ifade edilecek bir süreç içerisinde tabiat şartları içerisinde tedrici olarak oluşmuştur. 


    Evrimcilere göre kuşlar sürüngenlerden, sürüngenler ise balıklardan, balıklar ise bir ana balıktan, bu balık da bir ilk canlı organizmadan oluşmuştur. Bu ilk canlı organizma ise, hücrelerin suda tesadüfen birleşmesi ile oluşmuştur. Hücreler ise, tesadüfen oluşan bir ilk hücrenin bölünerek çoğalması ile meydana gelmiştir veya her bir hücre diğerinden ayrı olarak tesadüfen oluşmuştur. İlk canlı hücre ise, farklı özelliklere sahip milyonlarca protein molekülünün tesadüfen bir araya gelmiş olması ile oluşmuştur. Hücreyi oluşturan her bir protein molekülü ise, amino asit adı verilen daha küçük moleküllerin tesadüfen bir araya gelmesi ve bir zincir oluşturması ile meydana gelmiştir. Amino asitler ise yıldırımlar sayesinde çok farklı atomların kimyasal reaksiyonla bir araya gelmesiyle oluşmuştur. 


    Evrim teorisi, bir yaratıcının varlığından rahatsızlık duyan ateistlerin din gibi inandıkları bir düşünce halini almıştır. Bununla birlikte teistlerden de darwinizmi savunanlar bulunmaktadır. Kimileri ise, bazı üniversiteler evrim savunması içermeyen akademik tezleri kabul etmediğinden evrimi zoraki savunmak zorunda kalmaktadır. 


    Tahmin ve varsayım olmaktan öte ispatlanmış hiçbir veri içermeyen evrim teorisi, bilimsel bir gerçek olduğundan değil bilimsel gerçek olması istendiğinden dolayı savunulmaktadır. Evrim teorisi, sanki 2*2=4 gibi ispatlanmış bir gerçekmiş gibi dünya üzerinde basınıyla, yayınıyla, okul kitapları ile yoğun propaganda edilmektedir. Propagandalarda hayali çizilen yarı insan yarı maymun resimleri uydurulmuş latince isimlerle evrimin gelişme aşamaları olarak gösterilmektedir. Propagandalarda beyaz önlüklü ve kalın gözlüklü bilim adamı imajı da kullanılmaktadır. Bunu gören kimileri bilimsel bir gerçekle karşılaştığını zannetmektedir. Aşırı yoğun telkin de inandırmada etkili olmaktadır. Aşırı yoğun telkin kişinin bilinçaltını etkilemekte ve biriken bu telkinler zamanla bilince taşmakta ve kişi artık bilinci dâhilinde yani bilerek evrime inanmaya başlamaktadır. 


    Darwin’e kadar biyoloji bilimine Yüce Yaratıcının yaratma sanatını gösteren bilim olarak bakılmakta idi. Gelişen bilimin yaratılışı çağrıştırmasından rahatsızlık duyan derin devletlerin yoğun gayretiyle biyoloji bilimi materyalizme uyarlanmaya çalışılmıştır. Evrim teorisi ile biyoloji bilimini aynı şey gibi göstermeye çalışmak ve evrimin biyolojinin temeli olduğunu iddia etmek büyük bir aldatmacadır. Bugün çağdaş bilimi evrime bağlı kılmaya zorlayan hiçbir neden yoktur. Bilim gözlem ve deneye dayanmaktadır, evrim ise gözlenemeyen geçmiş hakkında ortaya atılmış bir varsayımdan ibarettir. Darwinizme yapılan tüm göndermeler ortadan kaldırılsa biyoloji biliminde hiçbir değişiklik olmayacaktır. 


    Yaratılış Teorisi


    Evrim teorisine karşılık dünya üzerinde “Yaratılış Teorisi” veya diğer adları ile “Bilinçli Dizayn” ve “Bilinçli Tasarım” teorileri yaygınlık kazanmıştır. Yaratılış teorisine göre canlılığın yapısı tesadüfle açıklanamayacak oranda çok karmaşık olup bütün bilimsel veriler tesadüfü yalanlamaktadır. Canlılık ancak akıllı ve kudretli bir varlık tarafından yaratılmış olmalıdır. Bir türün diğer bir türden evrimi söz konusu olmayıp tüm canlı türleri birbirlerinden ayrı olarak yaratılmışlardır. 


    Yaratılışı savunan bilim adamları, bilimsel olarak tek açıklamanın yaratılış olduğunu gördüklerinden ve bu konuda vicdanen dürüst davrandıklarından dolayı yaratılışı savunmaktadırlar. Bu bilim adamları, canlılığın tesadüflerle değil bilinçli bir müdahale ile açıklanabileceğini ortaya koymaktadırlar.


    Tedrici Tekâmül Yanılgısı
    Evrimciler, bir canlı türün diğer bir canlı türden oluştuğunu iddia ederken bu işin bir saniye gibi aniden olduğunu iddia etmemektedirler. Zira dönüşümün aniden olduğunu iddia etmek de bilinçli bir müdahaleyi çağrıştırmaktadır. Evrimciler, yaratılış fikrine meydan vermemek için bir türün bir önceki türden milyonlarca sene ile ifade edilecek bir süreç içerisinde tabiat şartları içerisinde tedrici olarak oluştuğunu iddia ederler.