• Adolf şanslı bir çocuktu çünkü kendisinden önce dünyaya gelen 2 kardeşi Gustav ve Ida daha bebekten hayatlarını kaybetmiş ve Adolf’ten sonra dünyaya gelen Edmund ise 6 yaşına kadar hayatta kalabilmişti. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez ama her şey 1889’da başladı. Adolf, babasının yolundan gitmek istemeyen, babasına karşı direnen bir çocuktu. Babası gibi memur olmak istemiyordu. Müziğe ve resime meraklıydı. Matematik ve fizikte başarısızlık, tarih ve coğrafya derslerinde başarı gösteriyordu. Liderlik vasfı daha çocukken kendini göstermeye başlamıştı. Hitap konusunda Allah vergisi bir yeteneği vardı. Ve bu özelliği sayesinde ileride Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri olmayı başaracak, milyonları arkasından sürükleyecek ve nice ölümlere sebebiyet verecekti. O, insanların kitaplardan çok sözle elde edildiğine inanıyordu. Kitapda da bahsettiği gibi haklıydı; dünyanın altını üstüne getiren büyük hadiselerin hepsi, yazıyla değil sözle meydana getirilmişti. İnsanlar, tembellikleri ve acizlikleri nedeniyle okumayı sevmedikleri için cellatlarına aşık olmuşlar, kendi felaketlerini getiren liderleri başa geçirmişlerdir. Böylece kendi sonlarını da gene kendileri tayin etmişlerdir. Hitler de bunu iyi kullanmış ve kitle halindeki insanın tembel olduğunu bildiği için sadece kendi fikirlerine inanan insanlara hitap etmek yerine genele hitap etmeyi tercih etmiştir. Ancak bunu yaparken de Irkçı Nasyonal söyleminden asla taviz vermemiştir. Ona göre ne kadar şiddetli ve hitabi olursanız o kadar çok taraftar kazanırdınız. Propagandanın gücüne inanmış ancak onun sadece taraftar getirdiğini de bilmiştir. Ona gerekense parti üyeleridir. Zira taraftar ve üye arasındaki yegane fark, taraftar sempati beslerken üyeler davaları için var güçleriyle çalışacaklardır. Bunun için de sağlam bir teşkilat gereklidir. Çalışma şekli itibariyle rol model olarak, ülkesinde yok edilmesi gereken birer gereksiz yaşam formu olarak gördüğü Yahudilerin destekledikleri Marksistleri almıştır. Marksistler, propagandayı esaslı bir şekilde bilip, kullanmışlar ve Alman milletini, milli benliğinden uzaklaştırmışlardır. Baktığınızda Hitler’in başlangıçtaki fikirleri oldukça mantıklı. Mesela Alman kavmi kendi evlatlarını bir araya toplamalıdır; tarih dersinin amacı yalnızca tarihleri öğretmek değil, tarihi olayları doğuran ve gerektiren şeyleri öğrenmek ve araştırmaktır; çocuğun ahlaken ve fiziksel gelişimi için ailedeki huzurun önemine değer vermesi gibi durumlara hangimiz karşı çıkabiliriz ki. Ancak bir de işin diğer bir boyutu var tabi. İşçinin isteklerine kısmen cevap vermenin onların direnme gücünü kıracağını bilmesi; halkın siyasi zekasının, kendi dertlerine derman olacak yetenekli siyasileri bulup meclise göndermeye ehil olmadığını bilmesi ve bunu kullanması; ari ırk ideolojisini katı bir şekilde savunması hiçbir insanın kabul edebileceği türden şeyler değildir. Yahudilere karşı beslediği kin ve nefret, insanlıktan nasibini almamış bir canavar haline dönüşmesine sebep olmuştur. Evet, o bir canavardı. Durdurulması ve yok edilmesi gereken bir canavar. Ama siyasi zekasına gerçekten hayranlık duymamak elde değil. Bugün baktığımızda demokrasilerde iktidarları elinde bulunduran partiler ve siyasiler, Hitler’in politikalarını uyguluyorlar. Hemen Nasyonal Sosyalizm ya da Ari ırk politikaları aklınıza gelmesin. Kavgam kitabının özellikle ilk 60 sayfasını okursanız, kendinize en yakın demokrasinin işleyiş tarzıyla karşı karşıya kalırsınız. Bu durum da beni oldukça şaşırttı açıkçası. Sanki birileri bu kitabı iyice okuyup analiz etmiş ve kendi siyasal jargonuna uydurmuş. Hitler öldü mü kaldı mı tartışmaları devam ede dursun, biz içinde bulunduğumuz istikrasızlıktan çıkabilmek için okumalı, okumalı ve okumalıyız. Churchill haklıydı; “Eğer kavgamı ciddiye alarak okusaydık, II.Dünya Savaşı’nın çıkmasına engel olurduk.”
  • Negatif bir duygu olan kıskançlığı yaşamak utandırıcıdır. Bu yüzden çok kıskanç kişiler, kıskanç olduklarını kabul etmek istemez ve bu duyguların karşı tarafa direkt olarak söyleyemezler. Kıskanç kişi, devamlı kendini sorgular. Onun kendisini sevip sevmediğini test eder; örneğin eşinin doğum günü, evlilik yıldönümü gibi özel günleri hatırlayıp hatırlamadığını denetler.
  • Alev Alatlı ile dostluğumuz çok eskiye, 1990’lı yıllara dayanır. İlerleyen yılların perçinlediği samimiyetin etkisiyle sohbetlerimizin çoğunu onun mutfağında yaparız. Bu arada Alev Hanım gerçekten çok iyi yemek yapar. Bu vesileyle Funda’nın Mutfak Rehberi isimli kitabını da okurlara tavsiye ederim. Bir taraftan ev ahalisinin ihtiyaçlarına göre yemekler hazırlanırken devam eden sohbetlerde son derece ciddi ve önemli konulara değiniriz. Hayatın en olağan akışını yansıtan bu sohbetlere tanık olanlar ise bu durumdan çok eğlenir. Çorba karıştırırken bazen memleket kurtarır bazen de batırırız. İzleyenlerin hissesine ise şenlikli ama bir o kadar da bilgi yüklü bir seyir ve çok lezzetli bir tabak yemek düşer.

    Beni Alev Alatlı ile mutfak sohbetlerini videolu yapmaya iten sebeplerin başında bu ortamın doğallığı geliyor. Böyle ortamlarda her şey organik, stüdyonun yapaylığı da yok. Hamaset, peşrev filan da mutfağa giremiyor. Bizim yıllarca yaptığımız mutfakta akan sohbetlerden birisinde yapımcılığım tuttu, organikliğini bozmadan sohbeti video kaydına aldık. Yemek yapmadık ama bir dahaki sefere yapmayı planlıyoruz.

    Sohbet mi? Her zamanki gibi hayatın kendisi olan konularla akıp gitti! “Biz ne yapmalıyız?” sorusuna cevap aradık. Madonna’nın şarkısından, haç kolyesinden başladık, Hristiyanlık tarihine uzandık, Hawking’ten Aristo’ya, şair Nef’i’den Francis Bacon arasında çağdaşlık ve bağdaşlık kurup Batı’nın gelişmesiyle bizim duraklamamız üzerine kafa yorduk. Trump Amerika’sını konuşmayı ihmal etmedik.

    Her şey yaşadığımız dünyaya bakmanın, görmenin, gördüğümüzü doğru okumanın yöntemini öğrenmek ve öğretmek için... Alev Alatlı’nın hep dediği gibi; “Dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...”

    Nasihatname adında bir kitap yazdığınızı biliyorum. Neden ismi Nasihatname?

    Çünkü tarih veya bilim kitabı değil. Din kitabı da değil. Ama bir kombinasyon. Bu kitapla okura, özellikle genç kuşağa 21. yüzyıl için bir avans vermek istiyorum. Bu saat itibariyle 30 yaşında bir gençse, benim yaşımı ona ilave edeyim, 70 de benden olsun, böylece 30 yaşındayken 105 yaşında gibi bir bilgiye sahip olsun istiyorum. Avans derken bunu kastediyorum. Tecrübe, bilgi, ne, nerede, ne oluyor? Bu avansla dünyaya tekrar bakmaya başlasınlar.

    Bunun eksikliğini mi görüyorsunuz?

    Görüyorum. Zaten benim bütün hayatım buna bir çare bulmakla geçti. Başımızı sudan çıkarıp etrafa bakmayı bir türlü öğrenemedik. Bunu görüyorum ve evimizi yıkanın bu olduğunu düşünüyorum. Hep söylediğim gibi dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...

    “Başımızı çıkarıp etrafa bakmak” derken ne anlatmak istiyorsunuz?

    Mesela en az bildiğimiz konu Hıristiyanlık. Kur’an’dan yola çıkıp bildiğimizi zannediyoruz. Kur’an’ın karşısında boynumuz kıldan ince. Fakat bunun bir pratiği var. Bu pratiğin ne Kur’an’la ne de diğer kutsal metinlerle hiçbir ilgisi yok. Biz bunun işaretlerini bir türlü yakalayamıyoruz.

    Amerika’yı Hıristiyan Zannediyoruz

    Biz Kuran’daki Hıristiyanlık bilgilerini yeterli sayıp, Batı’daki Hıristiyanlık tarihini ve gelişmelerini hiç görmüyoruz mu diyorsunuz? 

    Evet. Biz Amerika’yı Hıristiyan zannediyoruz.

    Değil mi?

    Değil. Kendi kutsal metinlerine göre bile değil. Nasıl bir dönüşüm yaşıyor? Hangi noktada içi boşaltılıyor? İçine ne konuyor? Bunların hiçbirinden haberimiz yok. O yüzden “Medeniyetler çatışması, İslâm’la Hıristiyanlığın kavgası” gibi şeyleri yutuyoruz. Yok ki öyle bir şey.

    Özellikle Avrupa’da Batı ve Doğu çatışması konuşuluyor…

    Çünkü Batı buna bir kılıf bulmak istiyor. Meselenin aslının ne olduğunu anlayabilmemiz için bizim ne denmek istediğini bilmemiz lazım. Bunu yapmıyoruz.

    Nasihatname’de bu konuları mı açıyorsunuz?

    Evet. Mesela Hz. Süleyman Mabedi iyi bir örnektir. Biz Hz. Süleyman’ı yere göğe koyamayız. Öyle değil. Batı’da büyü-tılsım kitabıyla meşhurdur. Akla gelebilecek en bağnaz, bâtıl… Yani dokunulacak gibi değil. Kraldan çok kralcıyız. Mecburen tabii. Bilmediğimiz için, göğüsleyemiyoruz. Göğüsleyemezsek, biz bu dönemeci alamayız, ondan korkuyorum. Sürekli kendimize göre yorum yapıyoruz. Eh, doğru çıkmıyor tabii.

    Doğru çıkmadığı gibi ona karşı doğru strateji de geliştiremiyoruz. Batı’da görmediğimiz şeylerden biri Hıristiyanlık. Bir diğeri nedir?

    Batı’da her şey Hıristiyanlıktan çıkar. Ona alınan tavırdan, değiştirmekten, içini boşaltmaktan, yerine bir şey ikame etmekten vs. O yüzden çok derin bir konu. Hıristiyanlıktan hâlâ hınçlarını alamamış ekipler var. Onların dönüşümü var. Onların buna göre aldıkları pozisyonlar var. Nasıl anlatayım; “Âdem yasak meyveyi yedi diye atıldı. O yüzden ben ömrüm boyunca günahkâr sayılacağım” diye düşünen insanlar var. İçine yedirememiş adam. Hemen olmuyor bu iş; asırlar alıyor. Böyle bir duygunun dallanıp budaklanması var. Değişik yerlerden fışkırması var. Ve bunun ucu Stephan Hawking’e kadar gidiyor.

    Protestanlıktan başlıyor…

    Tabii. Hiçbir şeyin farkında değiliz. 2015 itibarıyla 43 bin Hıristiyanlık tarikatından bahsediliyor. 2020’ye kadar 50 bine çıkacak diye hesap ediyorlar. Bunu söyleyen papaz okulu. Televizyon yıldızı Oprah Winfrey’in kendi kilisesi var. Düşünün. Biz bunları kestiremiyoruz. Bu olayların Türkiye’ye yansımasını hiç kestiremiyoruz. Örnek; Cizvitler başlı başına bir konudur. Cizvit okullarının farkında değiliz.

    Bir ara yabancı fonların Türkiye’de üniversite kurup kurmamasına izin verilme meselesi YÖK’te konuşuluyordu. Liberal bir ekonomi açısından bakarsanız “tabii” dersiniz. Fakat bakıyorsunuz, ‘‘Cizvitlerin fonu Laureate Okulları’’dır. 91 tane. Bilgi Üniversitesi onlardan biridir. Bu fon kaşına gözüne gelmiyor. Para kazanmaya geliyor. Onlara ödenecek para Türkiye’den ne götürüyor? Ve neden? Böyle bir fonun çok fazla liberal takılması mümkün değil. Yani neye Cizvit yapsın ki böyle bir işi? Bir ayar veriyor bir taraftan.

    Topluma veriyor…

    Peki, hakikaten bunu istiyor musunuz? İş öyle bir noktaya geliyor ki işin bizatihi içinde olan öğretim üyesi farkında değil.

    Bacon ve Nef’î Aynı Düşünce Çizgisindeydi

    Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okuyan bir öğrencinin makalelerine bir göz attım. Bir tanesinin içinde bile Erol Güngör, Mümtaz Turhan yok. Yapılan ödevler, yazılan makaleler yabancı bilim adamlarının sosyoloji bakışlarından oluşuyor. Boğaziçi’nde neden Türk sosyologların makaleleri okutulmaz?

    Osmanlı tarihi Türkiye’de neden İngilizce okutulur? Tarih dediğiniz şey belgeye dayanır. Osmanlı tarihinin belgesi İngilizce değil. Peki, neden İngilizce veriyorsunuz? “Bizde yok” varsayımı ile yapılıyor. Bana sorarsanız Boğaziçi Üniversitesi, İngilizce öğretmekten aciz. Bir dil konuşuluyor. Fakat eline sahici çeviri bir metin verin, Türkçeye çeviremiyor.

    Gerçekten zor bir durumdayız. Ne Batı’yı ne de Doğu’yu biliyoruz. İkisinin ortasında tam bir küşayiş yaşıyoruz. Nef’î’nin “Çarh ile söyleşemem âyînesi sâf değil” diye yazarken, baktım Francis Bacon ile Nef’î aynı yıllarda yaşamışlar. İkisi de iki yıl arayla ölmüşler. Londra neresi, Erzurum neresi? Londra’dan Erzurum-Pasinler’e aynı düşünce çizgisi. Nef’î bir dehadır. Bu kadar mı kopukluk olur.

    Bacon’u bilen Nef’î’yi bilmiyor…

    Bugün biz ne Bacon’u biliyoruz ne de Nef’î’yi. Bacon’un ömrü, hatta yazdığı kitaplar, Batı dünyasını Eflatun ve Aristo’nun felsefesinden kurtarmak üzere planlanmıştır. Eski Yunan’ın felsefesi ve düşünce yönteminden... Eski Yunan’ın düşünce mantalitesinden kurtulamazsanız, İngilizlerin o deneysel bilimine yetişemezsiniz. Bacon, Yunan felsefesini bir kenara koyarak “ne Kudüs ne Atina” diyen adamdır. Deneyselci bilimi ortaya koydu. Aynı zamanda politik olarak çok güçlü bir başbakandı. Francis Bacon 1626 yılında ölmüş. Bir bakıyorsunuz, yıl 1941, Atatürk’ü gömmüşler. Hemen ardından Hasan Âli Yücel geliyor. Yahya Kemal Beyatlı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu el ele tutuşup “Biz bu işi yapamadık, çünkü eski Yunan’ı bilmiyoruz” diyor. Hasan Âli Yücel ve arkadaşları eski Yunan’ı Türk eğitim sistemine getirip yerleştirdiler.

    1940, atom bombasının imal edildiği yıldır. Ve sen romantik bir şekilde eski Yunan’ı okutuyorsun. Gel de ağlama.

    Gazâlî’ye Haksızlık Edildi

    Avrupa başka bir bilimsel bakışa geçmişken, Hasan Âli Yücel Türk eğitim sistemine Yunan felsefesi ve bilim bakışını getirdi. Bu Türkiye’ye ne kaybettirdi?

    Çok şey kaybettirdi. Tazimat’tan itibaren öyle. Aristo kadar çok çevrilmiş adam yoktur. Aristo’yu çevirmek aynı zamanda din anlayışını da etkiledi. İslam’ı Yunan mantığı ile temellendirmeye sebep oldu. Gazali’ye, Yunan felsefecilerini eleştirdi diye haksızlık edildiğini düşünüyorum.

    Neden?

    Çünkü Gazâlî -böyle bir ilahiyat bilgim yok ama- fen bilimlerini, tabii ilimleri reddeden bir adam değildi. Tersine gözlemi vardır. Hatta bazen yorum meselesidir. “Allah Allah, bak evrimden bahsediyor” diyeceğiniz kadar da canlıların değişiminden bahseder. Hıristiyanların öfkesi nedir? Yani Hıristiyanlığın içinin boşalması nereden başlar? Nasihatname kitabının bir yerinde bu var. Bir takım hadis-i şerifler var, onları sıralıyorum ve diyorum ki “Bacon’un eline geçseydi bu hadisler, adam daha ne isterdi…” Çünkü İslâm’da bilgiye, bilime, bilgi edinmeye kısıt yok.

    Hatta teşvik vardır…

    Evet, Kur’an’da var. Değişik şekillerde tefsir ediyorsunuz. Kimi diyor ki o bilim, o bilim değil. Kim demiş? Ayete baktığınızda pekâlâ öyle de yorumlandığını görüyorsunuz. Buna mukabil Hristiyanlığın derdi orada kesilmesi. Büyük bir iddia olacak. İnşallah benden daha iyi bilenler bu işe bakar. İddiam şu; İslâmiyet Helenleşiyor.

    İslâmiyet’in Helenleşmesinden sonra Bizans etkisine girmesi durumu da var değil mi?

    Bu kaçınılmaz bir şeydi. Gazâlî’ye haksızlık edildi derken onu kast ediyorum. Gazâlî felsefecilere kızıyor. Haksız da değil, şöyle; “kendi aklının doğrusuna gidenler” diye bir lafı vardır. Hakikaten aklının doğrusuna gidiyor. Aklının doğrusuna gittiği zaman deneyin önemi kalmıyor. “2 hidrojen ve 1 oksijen su yapar” diyemiyorsunuz. Çünkü alıp kendi aklına göre yorumluyor. Özellikle bunu Aristo çok sık yapar. Aristo veya Eflatun tek cümleyle anlatılacak adamlar değil.

    Eflatun’a dönelim. Devlet diye bir kitabı çevrilidir. “Devlet” değil, aslında onun adı “Cumhuriyet”tir. Onu okuduğunuzda gördüğünüz bir şey vardır. Altın olanlar, gümüş olanlar ve bronz olanlar diye halkı üçe bölmüştür. Altın olanlar, malum elit kesim ki babadan oğula geçer. Ortadakiler askerler ve elitin çıkarları doğrultusunda savaşmakla görevli. Ötekileri sayma zaten. Onların işi gücü üretmek. Peki ahlak nedir? Haddini bilip onların içinde kalmak, hır çıkarmamaktır. Artı, dünya ve kâinat görüşü durağandır, kıpırdamaz. Hiçbir şey değişmez. Milleti üçe bölüyorsunuz. Öjeniksin başlangıcıdır bu.

    Öjeniks derken?

    İnsan ırkının ıslahıdır. Sparta’dan başlar, Atina’da kabul edilir. Aristo kabul eder. Yani bir ihtiyarlar heyeti kuruyorsunuz, geliyor çocuğa bakıyor, “Bu işe yarar, bu yaramaz; bu hastadır, bu değildir” diyerek öldürüyorlar çocuğu.

    O dönemde!

    Bakın ne kadar şaşırdınız değil mi? Öjeniks meselesinin aslı Yunan’dır. Oradan Darwin’e geldi. Çünkü Darwin’in başlangıcı bitkilerin ıslahıydı. İlk öjeniks cemiyeti 1926’da Amerika’da kurulmuştur. Hitler ağzı süt kokan bebekti.

    Biz bu sürecin Nazilerle başladığını biliyoruz…

    Amerika’da başladı. 7-8 vilayette kabul edildi. 67 bin adam ya kısırlaştırılmış ya da öldürülmüştür.

    Gerekçe olarak ne gösteriliyor?

    Sakat veya özürlü olması. Öjeniks geliyor. Kör tuttuğunu belliyor gibi Türkiye. Bu çok kötü. Kafalarımız öyle. “Bir insanın şu tarafta parlak fikri varsa şayet, diğer tarafta yok” diye bir şey yok. Bütünü görmeye çalışmak lazım. Bunu bir türlü öğrenemedik.

    Irkların ıslahına, ideolojik olarak insanın ıslahı olarak da bakabilir miyiz? Bugün için bir karşılığı var mı?

    Daha derin bir şeyden bahsediyorum. Bu adamın sadece derisinin siyah olması değil, renk meselesi değil. Beyazları öldürdüler. 67 bin öldürülen insan siyah değildi. Beyaz adamdı, ama hastalıklıydı. Tıpkı ineklere bakar gibi. Bu işe yaramaz, bundan damızlık olmaz; kesip yiyelim. Olay budur. Bu o kadar derin bir konu. Şimdi de devam ediyor. Öyle bir devam ediyor ki… Zekâ testlerinin ne olduğunu zannediyorsunuz?

    Anne karnında müdahalelerin, çocuğun özürlü olması hâlinde kürtaj yapılması gibi…

    Onu bile anne sağlığını düşünerek affedebiliyorum. Ama zekâ ve yetenek testlerini; hayır. Zekâ ve yetenek testlerinden geçenlerin hepsi beyazdır. PISA değerlendirmeleri de bu çerçevede incelenebilir.

    PISA’yı da mı bu çerçevede görüyorsunuz?

    Biri diğerini tetikliyor. Zekâ testini kabul ettiğiniz zaman, “Bir de şuna bakalım” dediğiniz anda oradan bir şey çıkıyor ve başka şeyleri ölçmeye başlıyorsunuz. Ölçüm, işin bir tarafı. Bir noktaya geliyor, bu sefer ölçmeye itiraz başlıyor. İnsanların içine fenalık geliyor. Çünkü onlar da bilimsel olaylardan nefret etmiş. Bu reaksiyon nedir? Dediğim gibi başımızı suyun üzerine çıkarmamız şart.

    Siz Neyseniz Eğitim Sistemi Odur

    Eğitim sisteminin bunda etkisi yok mu?

    Katılıyorum ama hiçbir eğitim sistemi boşlukta tekemmül etmez. Neyseniz eğitim sistemi de odur. Âllame-i cihan olsaydı Hasan Âli Yücel bu durumu çözemezdi. Çünkü bu bir bütün. Bir şeye ihtiyaç duymalısınız. Tamamen bunun farkında olsa bir bakan, çırpınsa çırpınsa nasıl olacak?

    Bu bakış da çok olumsuz bir tablo ortaya koymuyor mu?

    Bence de çok mutsuz bir tablo çıkarıyor. Fakat bakanlıktan yola çıktığımızda böyle oluyor. Bakanlık ne yaparsa yapsın “ben işime bakarım” derseniz bu durum toparlanır. Bu, ortaya koymak ve ikna etmek meselesidir. Gelinen noktada bilen insanların kendi ışıklarını, deniz fenerlerini yakması lazım. Beklemekle olmaz. Herkes kendi deniz fenerini yakacak… Birinin cesaret etmesi lazım.

    Deniz feneri yakmak derken neyi kastediyorsunuz?

    Hiçbir şey yapamıyorsak yazmalıyız. İnsanları aptal yerine koymamalıyız. O kabalıktan vazgeçmek lazım. Basının mutlak suretle kendini toplaması lazım. Ha toplamıyor mu? O zaman kendi deniz fenerinizi yakmanız lazım. Gerekirse oturup kendi gazetenizi çıkarmanız lazım. Hakikat ortaya çıkmalı. Niye bir birimizi kandırıyoruz?

    Bilgide Evrensel, Yöntemde Yerli Olmayı Öğrenmeliyiz

    21. yüzyıl eğitim sisteminde kimler, neler ve ne şekilde okutulmalı?

    Muhasebede bir usul vardır. Bir ambara mal koydunuz diyelim. Bunun bir girişi, bir de çıkışı vardır. En arkadakini mi yoksa en öndekini mi çıkartırsınız? En arkadakini çıkartırsanız fiyat daha düşük olur. Dolayısıyla ürettiğiniz malı daha ucuza mâl etmiş gibi olursunuz. En öndekini çıkarırsanız gereğinden fazla pahalı olur, satamayabilirsiniz. Bu açıdan bakarsak Türk eğitim sistemini son giren-ilk çıkan şekilde ayarlamak lazım.

    Mesela?

    Ben olsam felsefe okutmaya Hawking’den başlatırım ve “Bu adam niye bunları söylüyor ve nasıl söylüyor?” diye geriye giderim. Bu durum İngilizce kursuna gitmeye benzer. 1. Kur’dan başlarsanız katiyen bitiremezsiniz. Felsefe daha kötüdür. Onun için “New Ager”lardan başlatmak lazım. “Bu adamlar bu hâle nasıl geldi?” diye geri okumalar yapmalıyız. En son hikâyeden geriye doğru.

    Hawking dışında başka kimleri okuturdunuz?

    Einstein okuturdum, kuantum fiziği okuturdum. Gelinen noktada “ne oluyor” deyip geri bakmalarını sağlardım. Üniversitede yapmak istediğim bu. Nasıl oluyor da Madonna gibi bir kadın, bir klipte boynunda koca bir haçla İsa ile sevişiyor? Nasıl bir şey bu? Bu soruyu ortaya atardım ve “Bu nasıl olabilir?” diyerek geriye giderdim. İşi güncelden alıp gerilere götürmek lazım.

    Siyasete geldiğimizde, Trump Vatikan’a gidiyor ve Papa’nın elini tutmak istiyor. Fakat Papa izin vermiyor. Bunu nasıl okuyacağız?

    Son Papa’nın Amerikan paralı Katoliklerle el sıkıştığını bilmemiz lazım. Ne konuda el sıkışıyorlar? Mesela eşcinsel evliliklerin kabulü. Önceki Papa Ratzinger’e eşcinsel evliliklerini onaylatamadılar. Şimdiki Papa, “Eşcinseller de kilisede evlensin.” dedi. Trump’tan neden uzak duruyor, diye soruyorsunuz. Her konuya din çerçeveli bakmamak lazım. Trump’a yakın durmamasının dünya kadar sebebi olabilir. Çok farklı açılardan bakabilmemiz lazım. İlle de her gördüğünü bir sonuca bağlamak zorunda değilsin. Bunu öğretmek istiyorum. Benim görmek istediğim eğitim sistemi bunu yapabilmeli.

    Biz her gördüğümüzü “Batı bizi sevmiyor” sonucuna bağlıyoruz. Bu doğru mu?

    Tabii ki değil. Bu çocuksu bir sonuç. “Sen beni sevmiyorsun, topumu alır giderim.” demektir bu. Bizim bir problemimiz var; biz bir şeyin nasıl olduğunu değil, nasıl olması gerektiğini düşünür, kavga ederiz. “Ama olmalıydı, neden olmadı?” deriz. Bırakalım bunları. Şimdi ne yapıyoruz ona bakalım. Bizim hayatımız böyle geçiyor. Türkiye’nin bütün bir sol hareketi bu yüzden rezil oldu.

    Hayalinizdeki eğitim modeline geri dönersek…

    Bizim milyonlarca genci yurt dışına gönderip yıllarca eğitecek durumumuz yok. Ama dünyayı ayaklarına getirmek mümkün.

    Bu bir slogan olarak birçok üniversitenin de söylediği şey. Fakat yapılamıyor. Siz bunu nasıl yapacaksınız?

    Yapamazlar çünkü bilgi itibariyle evrensel, yöntem itibariyle yerli olmayı öğrenmek lazım.

    Yerli derken…

    Yerli çocuğun ihtiyacı çok iyi saptanmalı. Ben üniversitelerde böyle bir şey görmüyorum. İyisiyle, kötüsüyle, bozuk Türkçesiyle, köylülüğüyle bu çocuklar bizim çocuklarımız. Bu çocukları nasıl dünyada söz söyler hâle getirebilirsin? Benim derdim bu. Nerde ne konuşacağını bilmesi için o dünyayı tanıması lazım. Başta politik olmak üzere geriye dönerek tanıyabilir. Merkel Hanım karar verdi, uçakları İncirlik’ten alacak ve başka yere götürecek diyelim. İncirlik nedir? NATO nedir? NATO’nun tarihi nedir? Biz bu işe nasıl ve niye girdik? Uluslararası hukuk nedir? Bu soruları cevaplayabilecek bir eğitim vermemiz gerekiyor.

    Amerika’da master seviyesinde bir öğrencinin günde okuması gereken ortalama sayfa sayısı 400’dür. Bugün okumazsanız, ertesi gün o sayı 800’e çıkar.

    Büyük bir rakam değil mi bu?

    Öyle. O hızlı okuma kursları nereden çıktı sanıyorsunuz? Üniversite mezunu olmak 24 saat bir iştir. Bunun hemen olmayacağını biliyorum. O kadar naif değilim.

    Bugünkü gençlerin internetle birlikte okuma alışkanlıklarının değiştiği düşünülürse…

    Hayır, öyle düşünmüyorum. Benim gençliğimde de bu böyleydi. O zaman da futbol vardı. İnternetle bir şey kaybettiğimizi düşünmüyorum. Yapmak istediğim şeylerden biri ilk seneden çocuklara okur-yazarlık kazandırmak. Dünya okur-yazarlığı. Dünyayı okuyabilmek. Peki nereden? Tabii Türkiye’den hareketle. En az üç tane ortak ders konulmalı. Bunlardan biri ekonomiye giriş olmalı. Ben üniversite çağındaki bir çocuğun ödemeler dengesinin ne olduğunu bilmeden mezun olmasının bir skandal olduğunu düşünüyorum.

    “Dünya Bir Ayettir, Onu Doğru Okumak Lazım”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2018, sayı 4.

     

    Röportaj: Ayşe Böhürler
  • 20. yüzyılın bize öğretmiş olduğu bir ders varsa, o da kesinlikle güç ve milliyetçilik tehlikesi hakkında olmalıdır. Defalarca olduğu gibi, liberaller, sosyalistler ve enternasyonalistler bu güçlere ve yoğun mantıksızlıklara karşı savunmasızca yakalanırlar. George Orwell 1941 yılında milliyetçilik hakkında şunları yazmıştır: “…belirgin bir kuvvet olarak ardında hiçbir şey kalmamıştır. Hıristiyanlık ve uluslararası sosyalizm ile karşılaştırıldığında neredeyse hasır altında kalmış kadar zayıftır.” Milliyetçilik sadece tarihçilerin ve politikacıların değil, insan psikolojisi ile ilgilenen herkes için önemli bir konu olmuştur.

    Milliyetçiliğin Doğası

    Milliyetçilik ile yurtseverliği karşılaştırarak başlamak bu konuyu anlama açısından bize yardımcı olabilir. Bu kelimeler belli ki farklı insanlar için farklı anlamlara denk gelmektedir, fakat genel olarak “milliyetçilik” çoğunlukla kötü çağrışımlara sahipken, “yurtseverlik” olumlu çağrışımlara sahip olmuştur.  Bir yurtsever doğduğu ya da ait hissettiği yerde kendisini heyecanlı hisseder, fakat bu duygu kibar, anlayışlı ve akılcıdır. Yurtseverler duygularını kontrol altında tutar ve onların hayal ürününe veyahut kör bir aidiyete dönüşmesine izin vermezler.

    Yurtseverler ayrıca ülkeleri hakkındaki en iyi şeyleri överler: espri anlayışı, yemekleri, edebiyatı, sanatı vs. Ancak bu tip şeyler olumlu ve herkese açıktır- dünyayı zenginleştirirler. Yani, örneğin, Fransız bir yurtsever  “Ülkemi ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ olduğu için seviyorum” dediği zaman, bunu demesinin sebebi bu tip düşüncelerin başkalarını etkileyeceğine inanmış olmasıdır. Ulusal kahraman yurtseverler, amiral ya da savaş kumandanı olmaktansa büyük hayırsever ve şair olmayı tercih eder. Yurtseverler ayrıca her grubun kendi güçlülükleri ve zayıflıkları olduğunu ve her grubun sunabileceği farklı bir şeyi olduğunu kabul edecektir.

    Bununla birlikte “milliyetçilik” kelimesi gerçekler ile çok da bağlantılı olmayan aşırı duyguları işaret etmektedir. Ayrıca saldırganlığı da barındırır: iddia etme, zorbalık yapma ve domine etme ihtiyacı. Milliyetçilik bazen de ırkçılık ile birlikte kullanılabilir. Irkçılığın ise en belirgin örneği, ulusal gurur kaynağının, Nordik ya da Kuzey Avrupa’nın üstün ırk olduğu fikrinin olduğu Nazi Almanyasıdır. Fakat Naziler bu konuda türünün tek örneği değildir. 1930’lu yıllarda birçok Japon kendi ırklarının üstünlüğüne inanmıştır. Erken dönem İrlanda milliyetçiliğinde bile bazı İrlandalı Keltlerin materyalist Anglosaksonlardan daha hassas, ruhani ve hayal gücüne bağlı oldukları bir ırkçı dönem vardı. (Örneğin İrlandalı yazar James Joyceromanı Ulysses’te bu tip fikirleri tiye almıştır.)

    Milliyetçilik, aynı zamanda kendi ülkesini sevmekten ziyade, başka bir ülkeye karşı saygısızlıkla tamamen olumsuz bir şekilde körüklenebilir. Diğer bir deyişle, bir kişi doğmuş olduğu ülkeye kayıtsız kalabilir ancak kendi ülkesinin komşuları için yoğun bir antipati geliştirebilir ve herhangi bir farklılığı da abartabilir. Bu durum özellikle komşu ülke daha büyük, zengin ya da daha popüler olduğunda geçerlidir. İnsanlar sıklıkla bu tip başarıları neredeyse kişisel algılayarak, kendilerini aşağılanmış hisseder.

    Kaçış ve Öz-benlik Saygısı

    Peki insanlar neden milliyetçi olur? Bunun ilk ve en belirgin sebebi şudur, milliyetçilik bir kaçış sunar. Bireyler, daha büyük bir kimliği alarak, kendilerininkinden kaçarlar. Böylece, John kendisini küçük, değersiz ve sevilmemiş hissedebilir; fakat eğer onun ulusu zengin ve güçlüyse, bu durum ona hiçbir zaman bilemediği bir öz saygıya sahip olmayı sağlayacaktır.

    Doğaldır ki, bazı insanlar kendini ait hissetme duygusuna tamamen sahip olmamıştır. İngiliz Psikiyatrist R.D. Laing bu durumu açıklamak için “ontolojik güvensizlik” kalıbını kullanmıştır ve bununla anlatmaya çalıştığı şey gerçek, derin, içsel benliğinizin ve gerçekten kim olduğunuz duygusunun kabul edilemez olduğu, hatta gerçek dışı olduğu duygusudur. Aşırı keskin örneklerde bu durum şizofrenik bir çöküşe sebep olabilmektedir. Daha açıkça ifade edilecek olursa, böyle insanlar kendilerine daha güçlü kişilikleri bağlamaktadır. Örneğin ilişkilerde çoğunlukla karşılarındaki kişilerin siyasi görüşlerini, sanat zevklerini ve verdikleri herhangi bir kararı benimseyip,  kendilerini unutup giderler. Bu tip insanlar için ulus, onlara daima bağlı kalabilecekleri stabil bir kimlik sağlar.

    Diğerleri için ise milliyetçilik hayata anlam ve amaç vermektedir. Hitler bunun en belirgin örneğidir. Birçok milliyetçi gibi, kendisi özel hayatında mutsuzdur: fakir, amaçsız ve başarısız bir sanatçı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği zaman Hitler’i kutlayan ünlü fotoğrafçı, hayatı birden yön değiştiren bir adamın sırıtan yüzünü göstermiştir.

    Bu tip şeyler, ulusları eleştirilen kişilerin, milliyetçilikle yükselişe geçen irrasyonel duyguları ve çoğunlukla agresif ve hatta zarar verme eğiliminde olan kişilerin tepkisini açığa çıkartır.  Aslında, kendileriyle dalga geçilmesinden çok, onların ulusuyla dalga geçildiğinde daha agresif bir tutum sergilerler. Bu kesinlikle pek çok insanın kendi milletini kendisinden çok dikkate aldığını göstermektedir. Bir kişinin gururu, öz saygısı ve hatta hayattaki amacı kendisinden daha büyük bir bütünlüğün başarı ya da başarısızlığına bağlı olduğunda, bu durum çok da şaşırtıcı değildir. 

    Takıntı

    Takıntı, milliyetçiliğin bir diğer özelliğidir. Bir milliyetçi kendi ülkesinin başarısına ya da başarısızlığına çok fazla bağlandığı zaman, bunun zaferi de felaketi de o kişiyi tamamen tüketecektir. Fakat milliyetçiler her şeyi ulusal kimliklerine bağlama eğilimindedirler. Bu yüzden, örneğin uluslarının ordusunun ve ekonomisinin üstün olduğunu iddia etmekle kalmayacak, aynı zamanda yemeklerinin, sporunun, ikliminin, hatta herkesi gölgede bırakacak manzaralarının da üstün olduğunu savunacaktır.

    Milliyetçiler, ayrıca başka insanların, ülke bayraklarının uygun biçimde gösterilmesi gibi konularda umursamaz olmaları konusunda da oldukça hassas olacaklardır. Ayrıca mümkün olduğu her anda çok önemli bir şeyi icat eden ya da keşfedenin kendi ülkeleri olduğunu ve başkalarının bu zaferleri çaldığını iddia ederek, bu konudaki yanlışları düzeltmek için can atacaklardır.

    Ayrıca milliyetçiler yanlış bir biçimde diğer insanların da bu takıntılarını paylaştığını varsaymaktadır. Bu nedenle her hakaretin kasıtlı olduğunu varsaymak için çok aceleci olacaklardır. Aslında, diğer insanlar çoğunlukla bazı tarihsel figürlerin isimlerini yanlış telaffuz ederken ya da bazı tarihsel gerçekleri gözden kaçırırken tamamen masumca hareket ederler.

    Hayal Dünyası ve Reddediş

    Gerçek milliyetçiler hayal dünyasını tercih ederek gerçek olanı sevmez ve bunun yerine onu reddederler. Bu tip bir direnişi seyretmek şaşırtıcı olabilir, özellikle konu bazı tarihsel figürlerin itibarı hakkında konuşmaya geldiği zaman. Bu figürler çok büyük hatalara sahip olsalar ve bu hatalar da göz önüne konulsa dahi, milliyetçiler bu tip eleştirileri propaganda ya da düpedüz bir yalan olarak görerek reddederler. Tabii ki, benzer suçlamalar rakip ülkenin kahramanı hakkında yapıldığı zaman, bunları tereddüt etmeksizin gönüllü biçimde kabul edeceklerdir!

    Milliyetçiler aynı zamanda tarihsel hataları ve aşağılanmaları kabul etmekte güçlük yaşayarak geçmişte kalma konusunda çok zaman harcarlar. Kabul etmek yerine, kişisel olarak sıklıkla tarihi yeniden yazmaya çalışacaklardır. Onların ulusları bir istisna olduğu için, bu tip hataların herhangi bir anlamı yoktur ve bu hatalar anlamsız olduğu için, milliyetçi nedenlerden ötürü, en azından çoğunluğun inandığı biçimde gerçekleşmiş olamaz. Milliyetçi bir kişiye ülkesinin geçmişte utanç verici bir şey yaptığını söylediğinizde alacağınız cevap muhtemelen tarihin kazananlar tarafından yazıldığı ya da insanların onun ülkesini kıskandığı olacaktır. Bu kişiler gazete ya da tarihsel bir kitap okurken çoğunlukla sevdikleri şeyleri seçerek ya da görmeyi sevmedikleri şeyleri gözden kaçırarak, unutarak ya da tamamen bakmayarak seçici bir dikkate sahip olacaklardır.

    Tutarsızlık

    Milliyetçi birisine kendi komşusunun askeri güçlerinin toplu tecavüze karıştığını ya da partizanları vurduğunu söylediğinizde, size hemen inanacaktır. Komşusunun aslında barbar olduğunu ve medeni olmadığı için bunun beklenebilecek tek şey olduğunu söyleyecektir. Kendi ulusunun tam olarak aynı şeyi yaptığı ortaya çıktığında ise bunu reddedecektir. Ona fotoğraflar gösterdiğiniz zaman bunların sahte olduğunu söyleyecektir. Ona ezici ve reddedilemez kanıtlar sunduğunuzda, tutarsızlık karşısında şaşırıp kalırsınız. Peki, onun ne söylemesini beklersiniz? Savaş yüzünden travma geçiren erkekler, asla evlerinde davranmadıkları gibi davranırlar. Tecavüzler bu kolektif delirmişliğin bir parçasıdır. Partizanları vurmak için, yapılması gereken yapılmıştır ve Cenevre Sözleşmesi sadece üniformalıları koruduğu için bu gayet haklı bir tutum olarak görülür.

    Milliyetçilerin bağlılık duygularını değiştirdikleri, mükemmeliyetçi olma sanrılarını bir ulustan diğerine geçirdikleri bilinir. Diğerleri kendileri hakkındaki kendi algılayışlarını değiştireceklerdir. Örneğin, Fransa ve İngiltere’deki 1930’lu yılları eleştirerek ve hatta kendi ülkelerini iğneleyerek geçiren pek çok sol görüşlü kişi, Nazi Almanyası’na karşı savaş başladığı zaman hararetli biçimde milliyetçilik savunucusu olmuştur. Ayrıca sıklıkla belirtildiği gibi, pek çok adı bilinen milliyetçi lider, önderlik ettiği ülkede doğmamıştır bile. Örneğin Stalin bir Gürcü iken Hitler ise bir Alman değil, bir Avusturyalıdır!

    Başka bir ulusun duygularını etkilemede tabii ki yanlış bir şey yoktur ve bu tip bir etkileşimi akıl hastalıkları ile eş görmek son derece saçmadır. Bununla birlikte, söz konusu olan aşırı milliyetçilik olduğunda bazı garip, hatta rahatsız eden psikolojik rahatsızlıklar tekrar eder. Korkunç bir dehşet ve yıkım söz konusu olduğunda da milliyetçilik (özellikle de nükleer silah çağında) ortaya çıkabilir ve bu tip kişisel özelliklerin anlaşılması gerekmektedir.

    Yazan: Mark Goddart
    Çeviren: Pınar Eldemir
    Kaynak: healthguidance

    Düşünbil
  • “zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
    uyrukların arasında uygunsuz biriyim”
    Mataramda Tuzlu Su – İsmet Özel
    Hangisinin yalnızlığı kıymetli? Helmholtz’unki mi, Bernard’ınki mi, Lanina, Mustafa Mond, Linda, hangisininki? Yoksa Vahşininki mi hakiki bir yalnızlık? Hepsi yalnız da bizim günümüzdeki yalnızlığımıza eşdeğer olan hangisinin yalnızlığı acaba?
    Bizler yani bugünün insanı Huxley’in çizdiği bir distopyanın içinde değiliz elbette. Fakat o distopyanın bir örneğini yaşamadığımızdan kim bahsedebilir? Fiziksel olarak değil, ruhen üretiliyoruz bizler de daha doğmadan önce bir şişenin içerisinde embriyomuza bizi biz yapan binlerce veri zerkediliyor. Dilimiz, inancımız, kültürümüz vs. Bizler de tıpkı Cesur Yeni Dünya’nın mutluluk ve istikrar için her şeyden, insanca olan her şeyden vazgeçen uygarlığı gibi bir dünya içerisinde yaşamıyor muyuz? Bizler de mutluluk ve istikrar uğruna önce gerçekten, yani hakikatten ve güzellikten vazgeçmiyor muyuz? Elbette biz de standartlaştırılmış bir hayatın içinde bize çizilen sınırlar içerisinde mutluluğumuzu sağlayacak, kaostan uzak en normal yaşamları yaşayıp gidiyoruz. Gerçeklik ağır geldiği anda kendimizi çeşitli uyuşturucuların etkisine bırakıyoruz. Tıpkı soma gibi bizim de kendimize cennet düşü oluşturacak bir çok uyuşturucu ile uyuşuyoruz. Sadece alkol ve uyuşturucu değil demek istediğim, instagram sayfalarında muhteşem hayatlarını paylaşan insanları düşünün ve onları hayranlıkla takip eden binlerce, milyonlarca insanı. Hepimizin kendini uyuşturma yöntemi farklı hepimiz normal hayatlarımızın zor geldiği anlarda bir uyuşturucunun etkisine girip hayatlarımızın yanlış giden kısımlarını sorgulamaktan kaçınıyoruz. Böylece düzen devam edip gidiyor ve bizler onun dişlileri olarak hayatlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
    Bu standartlaştırılmış ve uyuşturulmuş cemaat hayatını sorgulamaya başladığımız ilk an ise bu sahte mutluluk ve istikrar düşü soluyor, gerçeklele ilk kez temas etmiş oluyoruz. Ancak temas ettiğimiz o an tıpkı ciğerlerine hava dolan bebeğin çektiği acı benzeri bir acıyla karşılaşıyoruz: yalnızlık acısı.
    Huxley’in dünyasında karşımızda yavaş yavaş beliriyor insanlar. Her bir kahraman başka bir kahramanı karşılamak için hazırlanıyor sanki. Önce Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Müdürü Thomas’la karşılaşıyoruz. Thomas yalnızlıktan uzak, toplumsal değerlere sıkı sıkıya bağlı, sınıfının tüm özelliklerini bünyesinde toplamış, işine ve elbette uygarlığın ülkelerine iman etmiş bir adam. Hata kabul etmeyen, normalin dışına çıkacak en küçük harekete karşı amansız bir devlet neferi. Thomas’la önce yine kendisi gibi devlete sıkı sıkıya bağlı başarılı bir mühendis olan Henry Foster’la karşılaşıyoruz. Ancak Foster’ın bizim için bir önemi yok o sadece mekanizma içindeki yağlı dişlilerden biri. İşini aksatmayan, işine hayran bir adam. Thomas gibi, ancak Thomas değil. Zira Thomas zoraki bir yalnızlığın içine itilecekken kendisi ıskartaya çıkarılmadan çalışmalarına devam eden olayların akışı içerisinde kendine çizilen kaderi sorunsuz yaşayan bir tip. Tıpkı günümüz sorgulamayan insanı misali.
    Fakat Foster bizim önce Lenina daha sonra ise Bernard ile ilişki kurmamızı sağlıyor. Lenina genç, güzel, uygarlığın öğütlerine uyarak kimseye bağlanmadan herkes herkes içindir ilkesine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamını sürdüren bir kadındır. Fakat uygarlığın ilk açığını Lenina’da görürüz. Herhangi bir kişiye bağlanmanın ayıp ve toplumsal olarak kabul edilemez olduğu bir yerde Bernard’a içten içe bir şeyler beslemektedir. Nedenini kendi de anlamaz zira onun da adlandırabildiği ve tam olarak ismi koyulmuş bir şey değildir bu. Ki bunun daha sonra Vahşi ortaya çıktığında Lenina’nın sadece farklı olana hissettiği karşı konulmaz ilgi olduğunu anlarız. Lenina farklı değildir, ancak farklı olana ilgi duymaktadır. Farklı olanı aramakta, farklı olanı kendi toplumsal şartları içine çekmeye çabalamaktadır. Bunun ilk örneğini Bernard ile ilişkisinde görüyoruz. Bernard’ın ilk görüşmelerinde ilişkiye girmek istememesini yadırgar, normal karşılamaz. Lenina’nın Bernard’ı hayal kırıklığına uğrattığı andır bu. Zira Bernard da farklı olduğunu düşünerek farklı olanı yapmak istemektedir. Lenina’nın Bernard’la ilişkisini devam ettirmek istemesinin bir nedeni de yine uygarlık dışı bölgede yer alan vahşilere ait diyarlara Bernard sayesinde gidebilmek istemesidir. Fakat o da umduğu gibi olmaz o diyarda ilgisini çeken tek şey vahşiler içinde büyümüş olan Vahşi John olacaktır. Evet elbette o da farklıdır. Ve Lenina onunla da farklılığını bilerek onu kendi standartlarına çekerek beraber olmak istemektedir. Sonunda da Vahşi tarafından adice bir biçimde terk edilecek hakarete uğrayacaktır. Okuyucu ister istemez Lenina’nın bunu hak edip etmediğini sorar kendi kendine ancak ortada bir gerçek vardır. Lenina da tıpkı uygarlığın diğer dişlileri gibi bir dişlidir. Tek farkı ki Lenina’yı belki de diğerlerinin ve özellikle Vahşi’nin gözünde düşeren şey budur, Lenina’nın farklı olduğu sanrısı ile hareket edip gerçekten toplumsal olarak farklılık peşinde olan insanlara yanaşma çabasıdır. Bu sebeple Lenina arkadaşı Fancy tarafından da bolca uyarılmaktadır.
    Lenina’nın ilişki yaşadığı erkeklerden biri olan Bernard herkesin gözünde biraz farklıdır. Zira kendisi çelimsiz vücudu, melankolik yüzü ile etrafındaki insanların dikkatini çekmektedir. Bernard bir alfa olmasına rağmen bir gama sınıfının fiziğine sahip olduğu için üretim esnasında yapay kanına yanlışlıkla alkol konulduğu söylentisi yayılmıştır. Ayrıca Bernard, karşı cinse karşı diğer erkeklerde olduğu gibi fütursuz bir ilgi göstermiyor, Engelsiz Golf gibi tüm toplumun sahiplenerek oynadığı bir oyundan haz duymuyordur. Etrafındaki garip bakışlardan utanıyor, bundan rahatsızlık duyuyordur. Sadece arkadaşı Helmholtz Watson ile konuşabiliyor ona farklı yanlarını göstermekten çekinmiyordur. Farklı olduğu, toplumsal normlara uymadığı gerekçesiyle tehdit altında olan Bernard vahşilerin bölgesine geçtiğinde eline hayatının hiçbir döneminde geçmeyecek bir fırsat geçer. Şişede üretilmiş ve uygarlıkta büyümüş fakat daha sonra bir seyahat esnasında kaybolarak vahşiler arasında yaşamak zorunda kalmış Linda ve onun oğlu olan John ile tanışır. John aslında Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi müdürünün oğludur. Bu uygarlık için kabul edilemez bir yanlıştır. Bernard kendisine tehlike olan müdür aleyhine bu durumu kullanır ve Linda ile John’u uygarlığa getirir. Artık göz önünde bir insan olmuştur. İstediği insanlarla istediği gibi iletişim kurabilmekte, fiziksel yetersizlikleri insanların gözünden silinmekte, her kadınla istediği gibi ilişkiye girebilmektedir. Yalnızlık günlerini beraber paylaştığı dostu Helmholtz’la bile görüşmez olur. Mahallesinin kendisine karşı tavrı değiştiği için mahallesini kabullenen bir adama dönüşmüştür Bernard. Vahşi onun uygarlığa kendini kabul ettirme bileti olmuştur. Lenina farklı olmayıp farklı insanlara ilgi duyarken, Bernard fiziksel özelliklerinden dolayı gerçekten farklı olup bu farklılığından nefret etmekte, normal insanlar tarafından kabullenilip, saygı görmek istemektedir. Zorunlu ancak kabul edilmez bir yalnızlığını içindedir. Ve Vahşi onun bu yalnızlığını yıkması için bir aracı olmaktadır. Fakat Vahşi’nin kişiliğini Bernard ve uygarlık içindeki diğer insanların elinde oyuncak etmek istememesi neticesinde Bernard eski durumunda beter bir yalnızlık ve itilmişlikle karşı karşıya gelir. Bernard -belki de yapay kandaki alkol söylentisi doğrudur- farklılığına hapsolmuş bir insan olarak hayatına diğer farklı insanların yanında bir adada devam etmek zorunda bırakılır. Tıpkı kendi sosyal ortamından saygı görmeyen ancak zorla kendini kabul ettirmeye çalışan günümüz insanları gibi, sonu hüsranla biten bir atılım yapmaya çalışır. Fakat olmaz, Bernard normal değildir, bu kaderi yaşamak mecburiyetindedir. Yani Bernard bilinçli bir yalnızlığı seçmemiş, yalnızlığa itilmiştir.
    Bernard’ın farklılığını keşfettiği anlarda soluğu yanında aldığı Helmholtz’un yalnızlığı ise daha farklıdır. Helmholtz Duygu Mühendisliği Üniversitesi’nde hocalık yapmaktadır. Bernard’daki fiziki yetersizliklerin aksine fiziği sınıfının tüm özelliklerini taşımakta fakat zihinsel açıdan aşırılıkları bulunmaktadır. Nasıl ki Bernard’ın fiziksel özellikleri onu diğer insanlardan farklı kılıyorsa, Helmholtz’un zihinsel aşırılıkları da onu diğer insanlardan ayırıyor, diğer insanlardan ayrıldığı bir yalnızlığın içerisine itiyordur. Helmholtz sadece Bernard ile konuşurken aşırılıklarını sergileyebiliyordur. Çalıştığı yerde bir gün yalnızlık üzerine yazdığı bir şiiri okuması üzerine yöneticilerin tepkilerini üstüne çekmiştir. Mutluluk ve istikrar değil, güzellik peşinde koşmak istemektedir Helmholtz ancak bunu aşabilecek bir yol, akıtabilecek bir kanal bulamamaktadır. Ta ki Vahşi ile karşılaşana kadar. Vahşi kendisine elindeki Shakespeare’in yapıtlarını barındıran kitabı verip oradan ona şiirler okumaya başladığında Helmholtz bu aşkın güzelliğe vurulur, uzun vakitler Vahşi ile bu güzellik üzerine konuşurlar. Saatler süren konuşmalar o kadar güzeldir ki Bernard’ın bu konuşmaları bölmesine dahi dayanamaz olur Helmholtz. Fakat Helmholtz’un ayrıksılığı da bir yere kadardır. Zira ne de olsa o da şişede üretilmiş, bu toplumsal yapının normlarıyla yetişmiştir. Bazı şeyler hala onun için mahrem, dokunulmaz bazı şeyler ise gülünçtür. Vahşi’nin okuduğu bir şiire verdiği tepkiler onun için de yıkılacak bazı şeylerin sınırlı olduğunu gösterir. Fakat yine de Vahşi’nin bir histeri krizine girip Deltalarca saldırıya uğradığı olay esnasında Vahşi’nin yanında yer alması yine de yalnızlığında ne kadar cesur olabildiğini göstermektedir. Ki neticesinde Helmholtz tıpkı kendisi gibi farklı şeylere ilgi duyan kendisini mutluluk ve istikrar kandırmacasından uzaklaştıran insanlarla birlikte bir adada yaşamaya mahkum edilir. Fakat elbette bu mahkumiyet kendisi için sınırlarını aşacağı bir güzellik, yepyeni bir deneyimdir. Helmholtz mahallesinden çıkmış yeni bir mahalleye geçmiştir. Göze aldığı yalnızlık karşılığında ona yeni bir cemaat sunulmuştur.
    Mahallesizlik... Vahşi’nin durumunu en güzel niteleyecek durum belki de budur. Vahşi, doğup büyüdüğü vahşilerin arasında ayrıksıdır, zira annesi yani kökü kendi uygarlığının toplumsal normlarını yeni yaşam bölgesine de taşımıştır. Herkes herkes içindir ilkesini bir kişiyi sevmenin, bağlanmanın ve evlenmenin hüküm sürdüğü bir diyarda uygulamak istemesi elbette ki orospu yaftası yemesine sebep olacaktır ki öyle de olur. Bu durum John üzerinde büyük bir travma yaratır, annesinin yatağını paylaştığı Pope’a karşı büyük bir nefret duyar. Vahşilerin arasına karışmaya çalışır ancak itilir, ezilir. Bir kızı sever ancak kavuşamaz. Ve nihayetinde kendini Pope’un bir gün getirip bir köşeye attığı Shakespeare kitabında bulur. Hakikat ve güzelliğin izini sürmeye çalışır. Bernard onun için uygarlığa adım biletidir. Kendisini, hakikati ve güzelliği uygar insanların arasında bulabileceğini sanır, ancak yanılır. Mutluluk ve istikrar için gerçeği ve güzelliği gözden çıkarmış, yapay üretilmiş insanlar arasında sadece yalnızlığı derinleşir. Tanrının olmadığı, hakikatin bir kenara itildiği bir ortamda, birbirinin aynısı insanlardan tiksinir. Aşık olduğu Lenina’nın kendisini tıpkı bir fahişe gibi kendisine sunduğunu düşünerek ona saldırır, toplumsal normları yanlış yorumlar belki de onun aradığı saf güzellikten çok uzak bir toplum idealidir uygarlık. Vahşi çareyi sürekli Helmholtz’la konuşmakta bulsa da, Helmholtz’un onun okuduğu bir şiire verdiği tepki Vahşi’nin yine çaresiz kalmasına neden olur: “...Kitabının üzerinden Helmholtz’a baktı, kahkaha sürerken öfke içinde kitabını kapattı ve kalkıp incisini domuzun önünden alan birinin tavrıyla çekmecesine kilitledi.”
    Vahşi, nihayetinde annesi Linda’nın ölümü ve ölüm esnasında annesinin onu Pope sanmasının acısıyla bir histeri krizine tutulur. İnsanları uyuşturan somaları avuçlayarak dışarı atar. Kendilerine dağıtılan somaların ziyan edilmesine sinirlenen gamaların saldırısına uğrar. Sonrasında fordhazretleri Mustafa Mond ile onun huzurunda bir konuşma geçer aralarında. Vahşi’nin arayıp da uygarlıkta bulamadığı şeyler en güzel bu bölümde ortaya konur. Zira Mustafa Mond da tıpkı Helmholtz gibi Vahşi gibi farklılık arayan ancak kendi geleceği uğruna bu arzusundan vazgeçen bir yalnızdır. Fakat onun yalnızlığı adeta bir tanrı yalnızlığıdır. Zira devlet için kuralları koyanlardan biri de odur. Ve Vahşi’ye istediğini verebilecek kişi de yalnız O’dur. Vahşi’nin aradığını ne vahşiler arasında ne de uygar toplum içinde bulamayacağını en iyi Mustafa Mond gösterir. Şöyle bir konuşma geçer aralarında:
    ““Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”
    “Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
    “Öyle olsun,” dedi Vahşi meydan okurcasına, “mutsuz olma hakkını istiyorum.”
    “Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz.”
    Uzun bir sessizlik oldu.
    Sonunda Vahşi, “Hepsini istiyorum,” dedi.
    Mustafa Mond omuzlarını silkti. “Hepsi sizin olsun,” dedi.”

    Sonunda Vahşi uygarlık sınırları içinde fakat toplumdan uzak bir yerde inzivaya çekilir. Fakat ne çare ki orada da yalnız bırakılmaz bir gösteri maymunu gibi sürekli takip edilir. Güzellik ve gerçeği bu dünyada bulamayacağının kanıtı gibi bir son yaşar. Yalnızlık yakıcıdır ve ömür boyu sürmektedir. Ama gerçek ve güzellik aramaya değer olandır. Bunun için yalnız kalınacaksa, bu sadece değerli bir yalnızlık olacaktır.
  • Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerindedir diyor Abdullah yolcu

    Resulullah miraç etti Allahın yanına gitti. Niye gitti Allahın yanına çünkü Allah ordadır diyor ..Abdullah yolcu

    Melekler dünyaya iner sonra Allah’ın yanına çıkar diyor Abdullah yolcu

    Allah görür işitir Allahın görme işitme organı var ama biz nasıldır bilmeyiz diyor ….Abdullah yolcu

    Maturidiler ve Eşariler 4 mezhebe imamın yolundamıdır hayır deyildirler diyor… Abdullah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler biz ehli sunnetiz diyorlar yalan diyorlar dıyor Abdulah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler 4 mezhepe % 80 ihtilaf ediyorlar uymuyolar diyor ….Abdullah yolcu

    imam Maturudi isim ve sıfattaki içtihadıyla dolaylı yoldan şeytana uymuştur ve Ehli Sunneten çıkmıştır.. ister bilerek ister bilmeden olsun aynı kapıya çıkıp 72 fırkaya girmiştir diyorrr Abdullah Yolcuuu

    Maturiyi ve Eş’ariyi ehli sünnet semsiyyesinden çıkaramayız ( yanı diyorki çok az konuda Ehliı Sunnet görüşü olduğu için çıkaramayız diyor ) Ama Maturıdı ve Eşari için ehli sunnet vel cemaat dıyemeyızzz diyor ….Abdullah yolcu

    Abdullah yolcunun Mezhep imamlarının Resulullaha’ın Sahabe’nin ve Tabiin’in sözlerini nasıl çarpıtıp iftira attığını insanlara yanıltıcı bilgi verdiğini hep birlikte görücez

    Şimdi bu dediklerini ve daha başka sözlerini nerde nasıl demiş ona bakalım. Bakalımki insanlarimiz bu hoca kılıklı insandan ve yönettiği guraba yayın evinin görüşlerini bilip daha dikkatli olsunlar.

    “Allah zatıyla arştadır” sözü için şu videoyu izleyin
    .https://www.youtube.com/watch?v=ZkzLHsdY2N8

    1… videonun 4 dakikalarında Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerinde dir diyor.

    Sonra videonun 14.30 dakikasında Resulullah miraç etti Allahın yanına gitti. Niye gitti Allahın yanına çünkü Allah ordadır. Allahu tealanın yeri zatıyla arşın üzeridir onun yanına gitti Resulullah diyor Abdullah yolcu

    Abdullah yolcu sonra şöyle diyor: Ehli sunnet istivayı ne teşbih ederler ne temsil ederler nede teğtil ederler olduğu gibi kabul ederler diyor. Çünkü kuran da Resulullah da böyle dedi diyor

    Abdullah yolcu Ama kendisi Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerindedir diyerek Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uymadığı gibi Mezhep imamlarına, Resulullaha, Sahabeye, Tabiine iftira atarak şöyle diyor.

    Abdullah yolcu demişti : Ehli sunnet alimleri 4 imamın peşinden gittikleri için 4 imamda sahabenin yolundan gittiği için bizde onlar gibi inadıklarımız için onlar nasıl inanmış bizde böyle inanmışız bundan dolayı bizim bir sorunumuz yok diyor Abdullah yolcu.

    Aslında Ne 4 imam ne Kur’an ne Resulullah ne Sahabe nede Tabiin Allah zatıyla arşta dememiştir. Abdullah yolcu yorum yaparak Allah zatıyla semadadır demesiyle Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uymuyor çünkü onlar Allah zatıyla semadadır arştadır dememişler.

    Allah Zatıyla arştadır diyen İbn Teymiyye nin yolundan gidiyor ona uyuyor.

    Abdullah yolcu gerçekten Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uysaydı onlar gibi istivayının nasıllığını hakkında tevil etmez olduğu gibi kabul eder zatıyla demezdi

    (Allah’a nisbet edilen) ‘İnmek,’ ‘gelmek, ‘İstivâ,’ ‘yed’/‘el’, ‘vech’ /‘yüz’, ’yemîn’/’sağ el’ ve başkaları hakkında Selef’in çoğundan ve dört imâmdan nakledilen, bunlara, Allah Teâlâ’yı (yarattıklarına) benzetmekten tenzîh ederek/pâk tutarak, (Mevlâya nisbet edilen şu işlerin ve isimlerin) nasıl olduğunu düşünmeden ve söylemeden, (bunları) inkâr ve te’vîl etmeden nasıl geldilerse, icmâl yolu üzere îmân etmektir

    İmam Malik’e bir adam “Allâh, Arş’a nasıl istiva etmiştir?” diye sormuştur. İmam Malik de adama “Allâh’ın istivası malumdur, yani sabittir (Kur’an’da geçtiği ve bir benzetme içermediği malumdur). Keyfiyet ise imkânsızdır ve ona iman edilmesi farzdır. Bunun hakkında “Nasıl” diye soru sormak bid’at’tır” diye cevap vermiştir..

    Abdullah yolcu “Arş’ı istiva, keyfiyetsiz bir şekilde Allahü teâlânın bir sıfatıdır. Kişinin, buna iman etmesi ve bunun (nasıl olduğunun) bilgisini Allah’a havale etmesi gerekir.” dedikten sonra sözü bu noktada bırakmış ve zatıyla diyerek tevile sapmamış olsaydı, hem kendileriyle çelişmemiş hemde itiraza muhatap olmaktan kurtulurdu.

    Önce sıfatlar konusundaki nassları, zahir ifadelerini esas alarak anlamak ve tevile sapmamak gerektiğini söylemekte, ancak daha sonra yine bizzat kendileri, “istiva” kelimesinin ” nasıllığı hususunda zatıyla diyerek daha önce de gördüğümüz gibi fiilen tevil yapmış olmaktadırlar.

    Açıktır ki, Selef ve mezhebi ile kendilerine “Selefiyye” ismini veren şüphecilerin mezhebleri ayrı ayrı şeylerdir
    2… videonun başından sonlarına kadar alimlerin sözlerini hadisleri eksik yanlış ve kafasına göre yorumlama hatası iftirası yapıyor Abdullah yolcu

    …..İmam Eş’ari Allah cc zatiyla Allahın üzerindedir diyor diyen Abdullah yolcu İmam Eş’ariye iftira atiyor.

    ………..Sonra İmam Eşarinin sözünü kitaptan okuyor

    Abdullah yolcu İmam Eş’ari şöyle diyor: Allah cc arşına kendisine layık şekilde olan şekilde istiva etmiştir. Abdullah yolcu kendi kendini yalancı çıkarıp iftira attığını kendi sözleriyle ortaya çıkarmıştır.

    İmam Eş’ari’nin Kendisine laik şekilindeki sözü Abdullah yolcu zatıyla diyerek çevirmiştir. Bu sözün maksadı Allah teala’nın celal ve azametine layık manası vardır. Allah teala’nın benzeri hiç bir şey yoktur. O tecessüm (cisim özellikleri taşımaktan), (bir mekandan diğerine) intikalden, bir yönde bulunmaktan, mekan işgal etmekten ve mahlukatın diğer sıfatlarından münezzehtir.

    Allah’ı, O’nu, yaratılmışların sıfatlarından kendine yakışmayacak sıfatlardan uzak tuttuklarını anlatıyor. Layık derken İmam’ı Eş’arî bunu kasd ediyor. Abdullah yolcu ne yapıyor bu sözü zatıyla arşın üstündedir diyerek insanlara yalan bilgi ve İmam’ı Eş’arîye iftira atıyor.

    İmam’ı Eş’arî nin asıl görüşü şudur; İmam’ı Eş’arî bu mevzuda şöyle diyor:«Allah, Ezelde vardı. Fakat onun asla mekânı yoktu. Arş’ı ve Kürsü’yü yarattı, bir mekâna muhtaç olmadı. O, yani Allah, mekânı yarattıkdan sonra, mekânı yaratmazdan önceki hali gibi idi. ». ”
    İbni Asakir: Teybin-u Kizbil-Mufteri s. 150 ve yine bak: El-Eş’arî: Mekalât’ül-İsla-miyyin s. 320

    Bir mekana muhtaç olmadı mekanı yok derken Abdullah yolcu İmam’ı Eş’arî zatıyla arştadır dedi diyerek ona iftira attı.

    Abdullah yolcu sohbetinde bakın Maturidilik ve Eşarilik hakkında ne demişti :

    Abdullah yolcu şöyle diyor: Maturidiler ve Eşariler 4 mezhepe imamın yolundamıdır hayır deyildirler diyor abdullah yolcu

    Abdullah yolcu şöyle diyor: Maturidiler ve Eşariler 4 imamdan çok az meselede ittıfak ediyorlar. Maturudiler ve Eş’ari ler 4 mezhepe % 80 ihtilaf ediyorlar muhalefet edirorlar uymuyorlar diyor .Abdullah yolcu

    Maturı ve Eşariyi ehlı sunet semsiyyesinden çıkaramayız ( yanı diyorki cok az konuda ehlı sunnet gorusu oldugu için cıkaramayız dıyor ) Ama Maturıdı ve Eşari için ehli sunnet vel cemaat dıyemeyızzz dıyor abdullah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler biz ehli sunnetiz diyorlar yalan diyorlar dıyor abdulah yolcu

    İmam Maturudi isim ve sıfattaki içtihadıyla dolaylı yoldan şeytana uymuştur ve Ehli Sunneten çıkmıştır.. ister bilerek ister bilmeden olsun aynı kapıya çıkıp 72 fırkaya girmiştir diyorrr Abdullah Yolcuuu

    Abdullah yolcunun bu sözleri söylediği video adresi :https://www.youtube.com/watch?v=Pcubk38hlzg

    Abdullah yolcu videonun başından sonlarına kadar alimlerin sözlerini hadisleri eksik yanlış ve kafasına göre yorumlama hatası iftirası yapıyor Abdullah yolcu

    3… İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullahın sözünü çarpıtması:
    İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle di¬yor: “Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allahü teâlâ Arş’ın üzerindedir, Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böyledir.”

    İmam-ı Azamın 5 eseri Şamil yayınları sh.94

    Bazı Şüphecilerin İmam Ebû Hanîfe’nin, bu (üçüncü) sözüne sarılarak Allah Teala’nın –haşa– gökte olduğunu söylediğini ileri sürüyor Abdullah yolcu halbuki bakın imam azam ne diyor aslında

    1-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l Ebsat’ta Allah-u Teala nerededir? sorusuna ”Yaratılmadan önce mekan yoktu,halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiçbiri yokken, ”nerede” mefhumu mevcut değilken Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır ” cevabının verilmesini ister.

    İmam-ı Azamın 5 eseri,Fıkhu’l Ebsat terc.Mustafa Öz Marmara Üniversitesi İlahiyyat Fakültesi Vakfı yayınları-İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Eserleri Fıkh-ı Ebsat sh.102 ,ter.şerh Doç.Dr.Abdülvehap Öztürk-Şamil yay.

    2-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el -Vasiyye’de şöyle demiştir:”Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır.

    Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tut¬maya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir.”

    İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye 73.Abdulgani el-Meydani Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviyye, 74.el-Beyadi,el-Usülü’l Münife,52

    4….. Dua anında ellerin yukarıya doğru kaldırılmasını Allah’u Teala’nın yük¬sekte, yukarı cihette olmasına delil gösterdi Abdullah yolcu bide bir alim buna cevabını bılmiyomuş onu delil gösterdi bakalım öylemi şimdi…

    …..CEVAP

    Molla Aliyyu’Kari Fıkhul Ekber şerhinde derki; -”Bu düşünce ise redde¬dilmiştir. Çünkü gökyüzü duanın kıblesidir. Elleri göğe doğru kaldırmanın manası çeşitli nimetlere sebep olan rahmetin inme yeri olmasına binaendir. Eğer durum onun dediği gibi olsaydı, duada yüzümüzü gö¬ğe doğru yöneltmek gerekecekti…..

    Nitekim Allah Teâlâ’nın şu kavli de buna işaret etmek-tedir:“Kulum benden sana sorduğu zaman (de ki), ben ona yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim. ” (2/186. )“Ne tarafa yöne¬lirseniz Allah’ın vechi o taraftadır. ” (2/115) Şeyh Ebû Main en-Nesefî, bu konuda diyor ki; araştırıcı âlim¬ler; dua halinde elleri göğe doğru kaldırma¬nın halis bir kulluk oldu¬ğunu kararlaştırmışlardır.

    Şârih Allâme Sığnakî demiştir ki; bu söz rafızî, Yahudi, Kerrâmiye ve bütün Mücessime taifesinin Allah Te¬âlâ’nın Arş üzerinde bulunduğu noktasında dayandığı ve yapıştığı düşünceye cevaptır. Bir kavle göre namaz kılarken Kabe bedenlerin kıblesi olduğu gibi dua anında Arş da kalblerin kıblesi olmuştur. Daha önce de geçtiği üzere bu düşüncenin kabul edilmesine imkan yoktur.

    Zira kul dua anında da kıbleye yönelmek, elleri göğe doğru kaldırmak ve yüzünü göğe doğru kaldırmamakla emredilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi gerçekten yöneliş ancak kalbten göklerin yaratıcısına karşı olur. Evet, duada ellerin göğe doğru kaldırılmasının sebebi gökler, rızık deposu olduğu içindir. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda söyle buyuruyor:

    “Sizin rızkınız göklerdedir. ”(51/22. )Bununla beraber insan, maksadının hâsıl olacağı yöne yönelmeğe meyletme alışkanlığına sahiptir. Meselâ; devlet başkanı gibi. Ordusuna ve halkına rızık vaad ettiği zaman, devlet başkanının orada olmadığını kesinlikle bilmemelerine rağmen bütün insanlar onun hazinesine doğru yönelirler. ”-(Fkhu’l Ekber Şerhi)

    Yukarıda İmam Nevevi’den naklettiklerimizi hatırlayın! -”Ve Allâh-u Te’âlâ’ya dua etmek isteyen kişi göğe yönelir, tıpkı namaz kılacak olan kişinin Kâbe’ye yöneldiği gibi. Bu, Allâh-u Te’âlâ’nın gökle sınırlı olduğu manasına gelmez Kâbe cihetinin O’nu sınırlamadığı gibi. Fakat gök dua edenlerin kıblesi olduğundandır”-. (Müslim şerhinde)

    Bu videoda daha birçok yalan iftira ve insanlara eksik bilgiler var. İlminiz yoksa karşılaştırma yapamıyosanız ona inanabilir bir insan. Ama bu yalanlarını gördükten sonra Abdullah yolcunun ne olduğunu anlıyana anlamak isteyen bir insana bu kadar yeter

    Başka bir sohbetinde de Videonun 4.17 dakikasındahttps://www.youtube.com/watch?v=XvBi5peOpIc

    Abdullah yolcu Allah görür işitir Allahın görme işitme organı var ama biz nasıldır bilmeyiz diyor Abdullah yolcu

    bu konular hakkında geniş malumat için “Selefilik Adı Altındaki Görüşlere Ehli Sunnetin Cevaplar” adlı kitaptaki istiva konusuna bakabilirsiniz.

    kardeşlerim tekfirciler selefiler çok gayretli malisef bizimkiler onlar kadar dertli gayretli deyil. haa dertleniyor ne zaman damadı selefi olup kızına sen müşriksin dediğinde oglu babaya sen müşriksin dediğinde o zaman yana yana hoca arıyor böyle yazıları okuyor paylaşıyor
  • Adalet duygusundan yoksun bulunmam için manevi olarak ölmüş olmam gerekir; oysa kötülük ve adaletsizlik beni hâlâ çileden çıkarıyor; başkalarına karşı kendini gösterme ya da beğendirme kaygısı taşımayan tek bir erdem belirtisi bile beni sevindirir, gözümü yaşartır. Ama onu kendim görüp değerlendirmeliyim; çünkü başıma gelenden sonra, insanların herhangi bir konuda verdikleri yargıyı kabul etmek ve başkasının gözüyle bir şeye inanmak, delilik olur.