• "Hocam stres, kaygı, panik-atak gibi durumlardan nasıl kurtulurum?"

    Bu tip sorulara sıklıkla muhatap oluyorum. Ben bir psikolog değilim. Ama bu konulara din penceresinden bakmaya çalışıyorum. Yaptığım okumalardan kendi nefsim için çıkardığım 12 altın kuraldan söz edeceğim. Belki sizin de işinize yarar.

    1. Bugüne odaklan.

    Geçmişin hüzünleri veya gelecekteki muhtemel zorluk ve sıkıntıları düşünerek dayanma gücünü boşa sarf etme. Çoğu insan gelecek zamanın kaygılarını taşıyarak vaktini geçirir de o zamanlara ulaşamaz. Gelecek için yol haritası çizmek, plan yapmak başka, gelecekte karşılaşabileceğin muhtemel zorluk ve sıkıntıların stresini bugünden çekmek başkadır.

    2. Boş kalma, kendini güzel, hayırlı işlerle meşgul et.

    Tabiat boşluktan nefret eder. Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen nefsin seni bâtıl ile meşgul eder. Çoğu insan boş kuruntulara, temennilere, hayal ve nostaljilere sırf kendilerini iyi şeylerle meşgul etmedikleri için kapılır.

    3. Kazaya ve kadere razı ol.

    Allah Resûlü’ne (s.a.v.) kulak ver:

    Bil ki başına gelecek olanın gelmemesi olmazdı. Başına gelmeyecek olanın da gelmesi olmazdı. (İbn Mâce, “Sünnet”, 10). Bütün insanlık, sana bir fayda vermek için bir araya gelse ancak Allah’ın yazdığı kadar fayda verebilirler. Bütün insanlık, sana bir zarar vermek için bir araya gelse ancak Allah’ın yazdığı kadar zarar verebilirler.(Tirmizî, “Sıfatü’l-kıyame”,59)

    4. Hayat sandığın kadar uzun değil, fırsatı ganimet bil!

    Hayat dediğin şey göz açıp kapayıncaya kadar gidiyor. Ne dem bâki ne gam baki! Sevinçler de hüzünler de bugün var yarın yok. Öyleyse sen gelip geçici sevinçlerin değil ebedî sevincin peşinde koş. Günü birlik hüzün ve korkularla vakit kaybetme, asıl dert etmen gereken korkulara odaklan!

    5. Olumsuz duygu, düşünce ve vesveseleri def et!

    Senin en büyük ve sinsi düşmanın şeytan seni zaafa uğratmak, yaşama sevincini kaçırmak için sürekli olumsuz duygu ve düşünceler pompalar, vesveseler verir. Ona kulak verirsen sürekli bir kaygı, panik, telaş, huzursuzluk duyarsın. Düşmanını tanı, onun sesine kulak verme, ondan her dâim Allah’a sığın.

    6. Şer zannettiğin hayır, hayır zannettiğin şer olabilir, acele karar verme!

    Gaybı bilmediğimiz için şu ana odaklanarak acele karar veriyorsun. En ufak bir olumsuzluğu “şer”, hoşuna giden her şeyi “hayır” diye etiketliyorsun. Rabbine kulak ver: “Bir şey sizin hoşunuza gitmediği halde hakkınızda hayırlı olabilir. Bir şey sizin hoşunuza gittiği halde hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

    7. Sahip olamadıklarının mahrumiyetini çekme, sahip oldukların için şükret.

    Dünyevî hususlarda senden daha iyi durumda olanlara bakma. Böyle yaparsan sürekli kendinde olmayanların listesini çıkarır bunların yoksunluğunu duyar, mutsuz olursun. Sende olanların listesini çıkar. Senin şu an içinde bulunduğun durumda olmayan milyarlarca insan var. Neye sahipsen ona şükret. Allah şükretilen nimeti arttırır, nankörlük edene ise ceza verir. (İbrahim, 7)

    8. İnsanlardan beklenti içinde olma, halini Allah’a arz et.

    İnsanlardan beklentini ne kadar azaltırsan o kadar mutlu olursun. Beklentin çoğaldıkça hayal kırıklıkların artar. Bütün kalpler Allah’ın elindedir. Sen insanlardan minnet, teşekkür, ilgi, alaka bekledikçe kendini onlara beğendirmek, ilgi görmek için gayret edersin. Herkesi memnun etmek asla mümkün değildir. Yaptığın bir iyilik için insanlardan minnet ve teşekkür bekleme, onu Allah rızası için yap. Halini Allah’a arz et, O insanlar gibi vurdumduymaz, vefasız değildir. O, eş-Şekûr’dur, yaptığın amelleri, iyilikleri görür, mükâfatını kat kat verir.

    9. İnsanların senin hakkında ne diyeceğine değil, Allah’ın ne diyeceğine bak.

    İnsanların dilinden peygamberler dâhil hiç kimse kurtulamamıştır. Her iyiliği eleştiren, düştüğün her kötü durumdan mutlu olan birileri vardır. Onların senin hakkındaki fikir, kanaat ve düşüncelerine odaklanırsan duyacağın sözler sürekli mutsuzluk kaynağı olur. Allah’ın senin hakkındaki kanaatine odaklan. Birçok insan, hayatını başka insanların söz, beklenti ve değerlendirmelerine göre yaşar. Birini memnun etse, diğeri ile arası bozulur.

    10. Kötülüğü en güzel şekilde önle.

    Atalarımızın dediği gibi “kötülüğe kötülük her kişinin kârıdır. Kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” Bak ki Rabbin ne buyuruyor: “İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 34)

    Kötülük yapana kötülük yaptığında onun seviyesine düşmüş olursun. Ona iyilikle davrandığında kendi seviyeni korumuş, belki de onu da kendi yanına çekmiş olursun.

    11. Hüznünü insanlara değil Allah’a arz et.

    İnsan hayatındaki olumsuzluklardan insanlara şikâyet ettikçe, dert yandıkça bunları daha da arttırmış, haddinden fazla önem vermiş olur. Bir de şikâyet ve yakınma düşmanı sevindirir, dostu üzer. Kaldı ki çoğu zaman şikâyet ettiğimiz, yakındığımız konularda insanların yapabileceği herhangi bir şey yoktur. Oysa hüznünü, kırıklığını, hayatındaki olumsuzlukları Rabbine arz etse hem rahatlar, hem de işlerini, her durumu değiştirme gücüne sahip olan, sonsuz güç ve kudret sahibi olana arz etmiş olur. Hani, Hz. Yakup, oğlu Yusuf’u kaybetmekten duyduğu hüzünle ilgili ne diyordu: “Ben, gam ve kederimi yalnızca Allah’a arz ediyorum.” (Yusuf, 86)

    12. Suratını asma, tebessüm et.

    Kimi zaman ruhunuzdaki duygu ve düşünceler bedeninize yansır, bazen de beden hareketleriniz ruhunuzu şekillendirir. Yüzünüzü astığınızda, dudağınızı büzdüğünüzde, kaşlarınızı çattığınızda bu durum bir zaman sonra ruhunuzu karartır. Allah Resûlü (s.a.v.) hayatında yaşadığı tüm zorluklara rağmen asla katı kalpli, asık suratlı değildi, daima güleryüzlüydü. Rabbimiz onunla ilgili şöyle buyurdu: “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” ‘(Âl-i İmran, 159)

    Rabbimiz her türlü stres, gam, keder, kaygıdan bizleri uzak eylesin.

    (Soner Duman/22.Rebîülevvel.1441/17.Ocak.2020/Cuma)
  • Iste gerçeğin bilgisi budur. Her ne ararsan kendinde ara. Önce kendini bil. Iste gerçek özgürlüğün başlangıcı budur. Ne istediğini ve ne istemediğini bilerek seçim yapanlar özgürdür.
  • Adrese teslim için yazılmaz bazı mektuplar, kelimeler öylece durur ve cümlelerde bırakır hislerini. Bembeyaz kâğıtların hüznü olur, ruhunu teslim etmiş bedenlerin hatıralarını muhafaza eder harflerinde, söyleyemediklerimiz olur, söylemek istediklerimiz olur. En çok bize benzeyenle, bize en uzak hisler arasında ince bir çizgi olur kalemimiz.

    Dokunsan ağlarmış gibi hisli, dokunmasan kendi mürekkebinde; kendine dertli… Ağlayan cümlelerin iksiri mürekkebinden midir acep? Okurken yüreklere dokunan o dokunaklı kelimeler, virgülü olmasaydı kalamazdı ayakta belki de. Belki de tırnak içinde ki sözcükler, uçurumun kenarına takılı kaldığı için iki yanından tutulmuş.

    Bu mektup uçurumun kenarına takılı yüreklerin can evi olsun, o kıymetli hisleri tutturulsun mandallarla. Göndereni belli olmayan yüreklerin; pulsuz, adresi meçhul cümleleri kilitlensin zarfına…

    Bir vedanın ardından dökülen suyu olsun. Pencere kenarında umutla bekleyen bir çift göz olsun. Bir gülüş olsun, acıyla harmanlı. Bir nefes olsun ciğerlerine sığamayan, çekip gitmek istediğimiz bir diyar olsun. Yüreğimin yanık köşesinden, ellerimin çaresizliğine düşen bir avuç hüzün olsun…

    Kafamdaki “ama neden” sorusu uğultu olsun, mahcubiyetle olup biteni dinleyen yüreğimin resmi olsun. Gözlerimin sükûnetime dinletisi olsun, lâl olan bakışlarımın dili olsun.

    Kendine mektup yazar mı ki insan? Kendiyle konuşan olur da mektup yazan olur mu ki? Bu mektup varsın bu bilinmeze de çözüm olsun.

    Ey benim yaralarından nakışlar işli kalbim; kimsesizim, kendi kendinde müebbet hapsolmuş kadersizim… Üzdüler mi seni, incittiler mi söyle. Kaldın mı yine kendinle, mutlu çiçeklerini; yüreğinin kır bahçesinden koparan çocuklara yetişemedin mi? bilemedin mi hislerini ziyan eden dost bildiklerinin dilini. Gözlerinde kaybolduğun en kıymetlinin, yüreğini kayıp ettiği yeri bilemedin mi. üzülme yine de… Üzülüp de üzme kendini, sana senden fayda var en çok bil bunu.

    Kalk, dikil topla kalbinden dökülen bahar çiçeklerini, onları kalbine nasip edene sığın. Sana; seni en çok sen hissettirenin, sabır nimetinden sür yüreğine, hadi… Hadi dertlerinle pişirdiğin her lokma, gönlünün ikramı olsun. Acınla piştikçe lezzetini bul kalbinin, lezzetiyle doyur kendi kendini. Çünkü sen çok kıymetlisin. Sana “sen”liğini verenin kıymetlisi…

    Hüzün de bir nimettir, nasiplenemezsen taş kesilir yüreğin. Sana hüznü verenin hatırına sev hüznünü ve bir duâyla yıka yüreğini… Hadi… Şimdi yüreğinin sana mektubunu bekle… Unutma; seversen sevilirsin, değer verirsen değer görürsün. Sen sahip çıkarsan kalbine eğer, hislerinin evi olur.

    Şimdi; can evinde can çekişen hislerinin, kimsesi ol ve sarıl Yaradana… Yara/da/nın hatırına…
  • Madem ki ölüm denen olay, bizim ahirete giden yolculuğumuzun ilk basamağıdır. Öyleyse ben de öncelikle ölümden söz ederek giriş yapayım.

    Kardeşim! Bilmelisin ki, ölüm, insanlar için en büyük öğüt veren ve en büyük ders almamız gereken ibret dolu bir olaydır. Yazık ki, katı yürekler hiç de bundan bir öğüt almadıkları gibi kendileri adına bir ders de çıkarmıyorlar. Eğer ölümden bir ders alınsaydı, bu, zaten bir vaiz olarak bize yeterdi. Nitekim Peygamber (as) de buna bu manada dikkat çekmişti.




    Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Vaiz ve uyarıcı olarak ölüm yeter, zenginlik olarak da kesin iman yeter ” [1]

    Kardeşim! İyi bil ki, ölüm hepimiz içindir, kabir de bizi bağrına basacaktır. Kıyamet günü ise hepimizi bir araya toplayacaktır. Aramızda hükmünü ise Allah verecektir. Çünkü Allah, hâkimlerin en hayırlısıdır.

    Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Her canlı ölümü tadacaktır ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.” (Ali İmran, 3/185)

    Başka bir ayette de yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma, 62/8 )

    Şanı yüce olan Allah yine buyuruyor: “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.” (Nisa, 4/78 )




    Aslında ölüm denen olay, gerçekleşmesinde asla bir şüphe bulunmayan bir şeydir. Aksine bu, teslim edilmiş, kesin kabul edilmiş bir olgudur. Çünkü bu olay görülebilen, duyularla anlaşılan şeylerdendir. Bununla beraber yazık ki insanların çoğu bundan gaflet içindedirler, hala aymıyorlar.

    Müslüman'a düşen görev, ölümü çokça hatırlamak olmalıdır. Onun için gerekli olan yol hazırlığını yapmalıdır. Çünkü ölümü hatırlayan insan için, dünya tasaları, üzüntü ve kederleri gerçekten hafif ve basit gelir. Dolayısıyla kişinin dünyaya bağlanmasını önler. Nitekim bu durum onun günahlarının da silinmesine, yok olasına yarar.

    İbn Ebuddünya'nın rivayetine göre Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “Ölümü çokça hatırlayın. Çünkü ölümü hatırlamak günah işlenmesini önler, yok eder ve dünyaya bağlanmamayı sağlar. Eğer zenginlik halinizde ölümü hatırlarsanız, bu, zenginlikle gururlanmayı ortadan kaldırır. Eğer ölümü fakirlik halinizle hatırlarsanız, bu, sizi yaşantınızdan memnun kalacak hale getirir.” [2]

    Yine Peygamber (as) şöyle buyurmaktadır: “Tüm lezzetlerin tadını kaçıran ölümü hatırlayın.” [3]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    “Hazırlan, mutlak bir gün gelmesinden şüphe olmayan gün için
    Çünkü ölüm olayı kulların ameliyle baş başa kalmasıdır bil
    İster misin herkesin azığı varken, sen azıksız kalasın yoldaşından
    Onlar hazırlıklı çıkmışken yola, sen azıksız ve hazırlıksız”

    Öyleyse Müslümanın görevi, henüz beklenen an gelmeden önce bu dünyada iken ahireti için hazırlık yapmasıdır.

    Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey müminler! Ahiret için azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime karşı gelmekten) sakının” (Bakara, 2/197)

    Behey kardeşim! Bir kimsenin uzun bir yolculuğa çıkacağında bunun için hazırlık yapmamsı mümkün mü? Yolda açlıktan perişan düşmemesi için azığını almaması düşünülür mü hiç.

    Doğrusu bizim ahirete giden yolculuğumuz oldukça uzundur. Bu yolda azığa ihtiyacımız vardır. Bizim ise bu yoldaki azığımız, her şeyden yüce ve münezzeh olan Allah'ın emirlerine yapışmak, yasaklarından uzak durmak suretiyle takva ile yaşamaktır. Kim bu şekilde azığını hazırlar ve azık edinirse kurtulur ve yolunu sağ salim geçip gider. Kim de bu söyleneler doğrultusunda hazırlamazsa azığını, sunu hüsrandır, zarar ve ziyandır iyi bilsin bunu. Doğrusu saadete ermeyi murat eden insan, bu yolculuğa hazırlık yapandır, bunun için gerekli olan malzemeyi ve azığı hazırlayandır. Katı yürekli şaki insan ise, bu dünyaya aldanıp da ona dalıp durandır. Şehevi duygularının, haz ve lezzetlerin içine dalıp da ansızın kendisini yakalayacak ölümden habersiz yaşayandır. Oysa ölüm gelmiş çalmaktadır kapısını, o hala isyandadır, tanımaz Rabbısını. Unutmuş itaati terk etmiş hak yolunu. İşte bu gibilerine Rabbi şöyle buyurarak gösteriyor dönülmez yolunu:

    “Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: Rabbim! der, beni geri gönder; Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi işler ve hareketler yapayım. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar süren bir berzah (kabir âlemi) vardır.” (Müminun, 23/99–100)

    Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.

    Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızktan harcayın.

    Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Münafikun, 63/9–11)

    Ahmed b. Hanbel, Beyhaki ve sahih olduğunu belirterek Hakim İbn Abbas'tan rivayet etmişlerdir. Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur:

    “Beş şey gelip çatmazdan önce beş şeyi ganimet ve fırsat bil. Şöyle ki, ölümünden önce bu hayatının değerini bil, hastalığa yakalanmadan önce sağlığının değerini bil, meşguliyet gelip çatmazdan önce boş zamanının değerini bil, yaşlılık gelip çatmazdan önce gençliğinin kıymetini bil, yoksul düşmezden önce zenginliğinin değerini bil,” [4]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    “Ey dünyası kendisini meşgul eden insan
    Uzun emellerine aldanmamalı, etmemeli isyan
    Ansızın gelir ölüm behey gafil
    Kabir ise sandığıdır amelin bil”



    Behey kardeşim şunu iyice bilmelisin ki, Allah beni ve seni gaflet uykusundan uyarıyor. Çünkü her insanın vardır Rabbini ezeli ilminde takdir olunmuş, belirlenmiş bir eceli. O anı ne bir an öne alır, ne de erteler, geldi mi saati ansızın yakalar.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.” (Araf, 7/34)

    Gerçek şu ki, her insanın eceli müphemdir, ne zaman ve nerede öleceği bilinemez ve ölümün ne zaman gelip kendisini yakalayacağını da bilemez.




    Belki de çoğu kez olduğu gibi ölüm, onu, kendisine haber vermeksizin ve herhangi bir uyarıya gerek duymaksızın gelip gaflet içerisinde onu yakalayıverecektir. Oysa o, dünyada pek uzun emeller ve olması pek de olası olmayan hayaller peşindedir. Sakın gençliğine güvenip aldanmayasın. Hep yaşlılar ölür diye de bir zanna kapılmayasın. Nice gençliğin baharında iken bu hayata veda edenler ve nice orta yaşlı delikanlılar ölüp gitmişlerdir. Nice ölen yaşlılar var ki, bu dünya hayatında onlar senden daha çok ve uzun emeller peşinde idiler, dünyaya düşkünlükleri senden daha ileride idiler, hiçbirini gerçekleştiremeden bu dünyaya veda ettiler. Nice evler, saraylar yapıp da bir gün bile içinde oturmak nasip olmadan göçüp gittiler. Nice çiftçiler vardı ki ektiklerini biçip yemeden göç ettiler. Nice nişanlı delikanlılar ve genç kızlar vardı ki hayatlarının muradını göremeden bu dünyadan ayrıldılar. Nice yazarlar var ki yazdıklarını ve yazmak istediklerini bitiremeden geçip gittiler.

    Bak hele bir kez bilge bir kişi ne diyor da dinle ve düşün:

    Ey ne zaman yola çıkacağını unutan insan
    Görüyorum ki, seni ayırıp yalnızlığa iten ölümü umursamayan
    Yokluk yolculuğuna çıkıp kaybolanları unutmuşsun sen



    Oysa hepsi de olduğu gibi dünyayı bırakıp gittiler, bir bilsen
    Hepsi de bir parça bez ve bir hırka ile çıktılar yola
    Dibinde gölgelenmeyi hayal ettikleri bir ev yapamadan gittiler kabre
    Ki onlar toprağın altında sara hastalığına tutulmuş kalmış yapayalnız
    Oysa önceden dost idiler, can ciğer arkadaş, onlardan hiç kalmadı yoldaş
    Sen de yarın ya da bir gün sonra olacaksın komşusu onların
    Kabirlerde tek başına yapayalnız kalacaksın uzak onlardan
    Dostluk ve samimiyet kurduğun sevdiklerin kestiler bağını



    Sözün de duran biri görmedin, kopardılar tüm bağlarını
    Hazır ol, bekle ölümünü, gitme azıksız
    O yakındır dalma gaflete, düşe boş umutlara be akılsız.

    Behey kardeşim! Artık uyan bu aymazlıktan. Daldığın derin uykudan kaldır başını bir gör etrafını. Bilmelisin ki, mutlaka ölüm gelip seni de uyuduğun yatağında karşılayacak, oysa sen hep ruhunla hayat bulacaksın diye hayal kurmaktasın. Çevrende ailen, çocukların ve sevdiklerin seninle isterler konuşmak ama nerede sende cevap vermek. Aksine sen, ölümün şiddet ve dehşetinden, ölüm sarhoşluğundan kendinde değilsin ki duyasın seslerini onların. Gözlerin çevreyi ve onları tarayıp durur, bakar kalırsın, imdat dercesine! Onlar ise sana sesleniyorlar ve: işte etrafında dört dolanıyor şu çocuğun, bu da kardeşin filan, şu ise falan dostundur, bak hele tanıdın mı birini. Sanki kulağında sağırlık var da, duyamaz oldun onları. Sadece yapmadıklarının üzüntüsünden ve Allah'tan yana yapmadıkların amellerinden dolayı bakmaktasın adeta veda bakışlarıyla onlara.

    Ne bir çocuğun senin ruhunu geri getirebilir, ne bir kardeşin, ne annen, ne baban, ne de eşin senin. Artık sana bir yarar sağlayamaz sıkıntılarla biriktirdiğin ve üzerinde titrediğin malın. Oysa hep onları toplamak ve yığmak için o yolda yormuştun kendini, unutmuştun kefeni. Öyleyse dinle bu konudaki Rabbinin kelamını; çünkü O şöyle buyuruyor fermanını:

    “Hele can boğaza dayandığı zaman, o vakit siz bakar durursunuz. O anda biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz. Mademki ceza görmeyecekmişsiniz, Onu (can) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz! Fakat ölen kişi Allah'a yakın olanlardan ise, Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır. Eğer o sağdakilerden ise, Ey sağdaki! Sana selam olsun! Ama yalanlayıcı sapıklardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır ve onun sonu cehenneme atılmaktır. Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir. Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.” (Vakıa, 56/83–96)

    Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır, tedavi edebilecek kimdir? denir. Can çekişen bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar Ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevk edilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.” (Kıyame, 75/26–30)

    Mana şöyle olmaktadır: Can köprücük kemiğine dayanınca, işte tam bu andan itibaren insan kesin olarak bu dünyadan ayrılacağına inanır. İşte bu andan itibaren ruh yani can artık buradan çıkıp ayrılmıştır. Oysa onun çevresindekiler ise, “acaba onu tedavi edip iyileştirecek birileri yok mu der dururlar. Çünkü onlar hep tedavi ile iyileşeceğine inanıyorlardı.

    Fakat can çekişme anında ise onlar; hemen bir doktor çağırın, ona tıbben yardımcı olabilecek birini çağırın! Oysa doktor'un yapabileceği bir şeyi, ona canının geri çevireceği imkânı yok ki! Eğer doktorun böyle bir mahareti var olsaydı, birinin canını kurtarabilseydi, önce kendi canını ölümden kurtarırdı. Ancak gelen doktor hastayı görünce, elinden yapabileceği bir şey gelmeyeceğini anlar ve hasta yakınlarına:

    —Biraz onu dinlendirin, demek olur ya da Allah ondan sonra sizlere hayırlı ve uzun ömürler versin, olacaktır ya da da buna benzer birtakım ifadeler olacaktır. Nitekim Şair şöyle seslenir:

    Bir kez atmasın pençesin ölüm
    Tüm tedaviler geçersiz kalır bilin

    Artık bundan sonra cenaze hazırlıklarına girişilir, Allah'a doğru yol alması için gereken işlemler yapılır. Artık dünyadan beraberinde hiçbir şeyi yanın almaksızın, tıpkı annesinden doğduğu ilk günkü gibi çıplak olarak ve üzerinde kendisini örten bir kefen parçasıyla döner. Yüce Allah doğru söyler; çünkü O şöyle buyurur:

    “Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız şekilde bize geldiniz. Oysa size vaat edilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?” (Kehf, 18/48 )

    Yine yüce Mevla buyuruyor: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve ilah sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.” (En'am, 6/94)

    Söyleyen ne de doğru söylemiş:

    Ne kadar sağlıklı yaşarsa yaşasın ana kuzusu
    Birgün gelir, tabut ile yola koyulur ölüsü

    O halde artık bundan böyle ailesi bireylerini terk etmiş, uğrunda ter döküp bel büktüğü, zorluklarla toplayıp kasaya doldurduğu şeyleri de bırakıp gitmiştir. Oysa o varlığı, serveti edinmek için ne kadar da hırslıydı. Hatta kimi zaman öylesine cimrilik ederdi ki, kendi nefsi de dâhil ailesi biteyleri için bile harcama yapmazdı. Peki, öyleyse şimdi ne oldu, evet o mal şimdi varislere kaldı.

    Mal, mülk ve çocuklar hep emanettirler
    Gün gelir asıl sahibi onları tekrar alır

    Hz. Ebu Bekir ölüm döşeğinde iken, başucunda annemiz kızı Hz. Aişe, bakar ki babası ruhunu teslim etmektedir, sinesi adeta dışarı fırlayacakmış gibi ses çıkarmaktadır. İşte bu anda bir şiirin şu mısraına sarılır ve der ki:

    Varlığıma yemin olsun ki hiçbir genç kurtulamaz ölümden
    Eğer o gün gelirse, göğüs dışarı fırlar dehşetten

    Ebu Bekir (ra) kızına bakar ve ona şöyle der, kızım şiir okuma, ancak şu ayeti oku!

    “Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kaf, 50/19)

    Ey Ebu Bekir! Allah senden razı olsun. Sen şu anda hayatın son demlerini yaşıyorsun, ölümün en şiddetli sıkıntısını taşımaktasın ve tam da ölüm sarhoşluğunda iken yine de yüce Rabbinin kitabını hatırlamaktasın, konuyla ilgili ayetleri okumaktasın. Nasıl olmasın ki, bu, adeta onun damarlarında dolaşan kan misali içine işlemiz Rabbinin kelamıdır, hatırlamaz mı o hiç? [5]

    Kardeşim! Bilmelisin ki eğer herhangi bir insanın ölümden kurtulabilmesi mümkün olabilseydi bu, peygamberlerin efendisi, yaratılmışların en şereflisi, önce gelenlerin ve sonradan gelecek olanların seyidi, âlemlerin Rabbinin sevgilisi, habibi, efendimiz Hz. Muhammed (as) olurdu.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedi mi kalacaklar?” (Enbiya, 21/34)

    Yine yüce Allah buyuruyor: “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer, 39/30) [6]
  • İkilik hep birlik içindir.Bak ,iki göz bir görüyor!
    Birlik ise dirlik içindir.Bak,iki göz bir görüyor!
    Ruh,ceset ,arş,felek,insan,peri,cin,melek...
    Bütün bunlar birlik içindir.Bak,iki göz bir görüyor.
    Allah'a ortak koşmaktan sakın.Vaktini boşu boşuna geçirme.
    Aleme şöyle bir bak.Bak,iki göz bir görüyor!
    Sen kendini kendinde bil.''Bana öğretti'' sözünün anlamı işte budur!
    Ruh ve bedeni bir olarak gör .Bak ,iki göz bir görüyor!*
  • Burada , ebedi cehenneme girecek olan kâfirin işlemiş olduğu başka bir cinayetten bahsedeceğiz. Ta ki küfrün içerisinde ne büyük zulümler ve cinayetler olduğu ve ebedi cehennemi nasıl netice verdiği daha iyi anlaşılsın.

    Şu âlemde her bir varlık kendine mahsus bir dil ile Rabbini tesbih etmekte ve ona ibadet etmektedir. Allah’ı inkâr eden bir kâfir tüm o varlıkların o yüksek tesbih ve ibadetlerini inkâr ederek, hem ulûhiyetin izzetine hem de ibadet eden tüm varlıkların hukukuna tecavüz ederek, öyle büyük bir cinayet işler ki affı mümkün olmadığı gibi ebedi bir azapla cezalandırılması tam bir adalet ve hikmettir.

    Şimdi mahlûkatın Allah’a olan ibadet ve tesbihlerini görelim:

    Varlıkların fıtri vazifeleri onların ibadetleridir. İnsanın ibadeti örneğin namaz kılmaksa, bir koyunun ibadeti süt vermektir. Arının ibadeti bal yapmaktır. Ağacın ibadeti meyve vermektir. Birer kazık hükmünde yaratılan dağların ibadeti; yeryüzünü sarsıntılardan korumaktır. Böyle her bir varlık kendine mahsus bir vazifeyle ibadet ettiği gibi, yine kendine mahsus bir dil ile de Rabbini tesbih etmektedir.

    Rabbimiz kitabında şöyle buyurmaktadır:

    “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerinin farkında değilsiniz.” (İsra, 17/44)

    Her bir varlık Rabbini hamd ile tesbih etmekte, kendilerinde tecelli eden güzel isimleri kendi lisanlarıyla zikretmektedir.

    Mesela, bir kuş yoktan yaratılması cihetiyle, Allah’ı Hâlık, Mübdi ve Mucid isimleriyle tesbih ettiği gibi, güzelliğiyle Mücemmil; ziynetiyle Müzeyyin ismiyle tesbih etmektedir. Mükemmelen rızıklanması ve ihtiyacının karşılanmasıyla Rezzak, Mukit ve Vehhab isimleriyle Allah’ı zikrettiği gibi rengiyle Ya Mülevvin; suretiyle Ya Musavvir diyerek Rabbini tesbih etmektedir. Hayatıyla Ya Muhyi, ölümüyle Ya Mümit demekle bir tesbihi, bir vazifesi vardır.

    Bu kuş gibi her bir varlık onlarca isimle Rabbini zikretmekte ve ibadet etmektedir. İşte tüm varlıkların zikir ve ibadetleri ile yeryüzü bir mescid hükmüne geçmiştir. Her bir varlık ise o mescidde tesbih eden bir müsebbih, onu zikreden bir zakir ve ona ibadet eden bir abiddir.

    İşte kâfir şu kâinat mescidine girmiş, o mescidin zikreden zakirlerine, ibadet eden abidlerine karşı bir düşman vaziyeti alarak onları tahkir etmiş, ibadetleri ile dalga geçmiş ve onları vazifesiz başıbozuklar olarak görmekle öyle büyük bir hakaret, zulüm ve iftira etmiştir ki, bu zulüm ve cinayetinin büyüklüğü ile kendini ebedi bir cezaya mahkûm etmiştir.

    Şimdi kâfirin ebedi cehennemde kalmasını kabul edemeyen kişiye soruyoruz:

    Siz kendi vazifenizde gayretle çalışırken birisi size “Sen ne iş yaparsın, bir işe yaramazsın.” diyerek sizi vazifesiz ve boş birisi olarak görmesi, sizin hukukunuza karşı ne derece bir zulüm ve iftiradır, bunu kalbinizde hissedersiniz.

    - Şimdi kendisine işsiz, vazifesiz denilmesine tahammülü olmayan bir insanın, şu kâinat mescidinde ibadet ve tesbih noktasında yüksek bir makamda bulunan tüm varlıkları böyle ehemmiyetsiz, vazifesiz görerek, onları tahkir etmesi tüm mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve manevî bir zulüm değil midir?

    Evet, herkes, kâinatı kendi aynasıyla görür. Hüzünlü, ağlayan bir insan tüm âlemi kendisi gibi hüzünlü görür. Gayet sevinçli ve neşeli bir insan tüm kâinatı neşeli ve güler bir şekilde görür. Tefekkür ve ibadet ile tesbih eden birisi tüm varlıkları kendisi gibi bir ibadet ve zikir içinde görür…

    İşte bunun gibi, inkâr ile ibadetten uzak olan bir adam da tüm âlemi ve içindeki varlıkları, kendisi gibi boş, manasız ve vazifesiz görür ve manen o varlıkların hukukuna tecavüz eder.

    Şimdi soruyoruz:

    - Kâfir Allah’ı inkâr etmekle tüm mahlûkatın ibadetlerini ve tesbihlerini inkâr etmiş midir?

    Evet, etmiştir.

    Peki, hukukuna tecavüz edilen mahlûkatın sayısı nedir?

    Kur’an’ın ifadesiyle “yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar” kadardır?

    Evet, akıl bu sayıyı kavramaktan acizdir.

    Peki, kâfir kısa bir ömürde bu günahı işlemiştir. Kendisine ebedi bir ömür verilse ebediyen bu küfrü işleyeceği muhakkaktır. Çünkü kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla o bozulmuş olan kalbin sonsuz bir cinayete istidadı vardır.

    Madem küfür sayısız hukuka bir tecavüzdür; elbette hadsiz bir cinayettir. Öyle ise hadsiz bir azaba kendini müstahak eder.

    Madem bir dakikalık adam öldürme suçuna, on beş sene ceza veriliyor. Bu da sekiz milyona yakın dakika denk gelir. Bu hapis cezasını çekmesini beşerin adaleti kabul edip hikmete ve maslahata uygun görmüşlerdir.

    Evet, şimdi bir hesap yapacağız. Konuyu anlayabilmek için bir dakika küfrü bin adam öldürme kadar kabul edeceğiz, aslında bir dakika küfrü mahlûkatın sayısıyla çarpmamız gerek. Fakat o zaman rakamları kavrayamayacağımız için, bir dakika küfrü bin adam öldürme kadar kabul edeceğiz.

    Bu hesaba göre:

    1 dakika küfür => 1.000 adam öldürme kadar olsa,

    1 dakika küfür => 15.000 (on beş bin) sene hapis cezasını gerektirir.

    1 saat küfür ise => 900.000 (dokuz yüz bin ) sene hapis cezasını gerekli kılmaktadır.

    1 gün küfür üzere yaşayan => 21.600.000 (21 milyon 600 bin) sene hapis cezası gere.

    1 sene küfür üzere yaşayan => 7.884.000.000 (7 milyar 884 milyon ) sene hapis cezasına çarptırılmalıdır.

    60 sene küfür üzere yaşayan birisinin => 473.040.000.000 (473 milyar 40 milyon) sene hapis cezasını çekmesi beşerin kanunuyla adalettir.

    Hem bizler bu hesaba “bir dakika küfrü bin adam öldürme kadar kabul ettiğimizde” ulaştık. Aslında bir dakika küfrü mahlûkatın sayısı ile çarpmamız gerek. İşte o zaman kâfirin ebedi bir cezayla cezalandırılmasını daha iyi anlayacağız…

    Burada, ebedi cehenneme girecek olan kâfirin işlemiş olduğu başka bir cinayetten bahsedeceğiz. Ta küfrü sebebiyle ne büyük zulümler ve cinayetler işlediği ve kendisini ebedi cehenneme nasıl mahkûm ettiği daha iyi anlaşılsın.

    Şu âlem ve içindeki her şey Allah’ın isimlerinin tecellisine bir aynadır. Rabbimiz mahlûkat aynalarında isim ve sıfatlarıyla tecelli ederek, kendisini bizlere o isim ve sıfatlarıyla tanıtmıştır. Bu cihette her bir varlık Rabbimiz tarafından yazılmış ilahi bir mektup ve kitap hükmündedir. Yaratılış gayesi Allah’ı tanımak ve bilmek olan insan, o ilahi kitaplarda tecelli eden isimleri okuyarak yaratılış maksadına hizmet edecektir.

    Fakat kâfir küfrü sebebiyle âlemde tecelli eden o güzel isimleri inkâr ettiği gibi, o isimlerin tecellisini dahi sebeplere vererek, Allah’ın isimlerinin hukukuna öyle büyük bir zulüm etmiştir ki, akıl bu zulmün ve cinayetin büyüklüğünü kavramaktan acizdir.

    Evet, o ilahi isimleri hiçe sayarak o isimlerin tecellisini sebeplere vermek yaratılış gayesini hiçe düşürmektir. Bu öyle büyük bir cinayettir ki affı mümkün olmadığı gibi ebedi bir azapla cezalandırılması tam bir adalet ve hikmettir.

    Şimdi âlemde bir tefekkür yapalım ve her biri ilahi bir mektup ve kitap hükmünde olan o varlıkları ve onlarda tecelli eden isim ve sıfatları okumaya çalışalım. Daha sonra Allah’ı inkâr ile o isim ve sıfatlara karşı işlenen cinayetin büyüklüğünü görmeye çalışalım.

    Her cemal ve kemal sahibi kendi güzelliğini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, Rabbimiz de sonsuz güzellikteki cemalini ve kemalini görmek ve göstermek istedi ve şu âlemi yarattı. Her bir varlığı nakış nakış süsleyip kemalinin ve cemalinin tecellilerini o varlıklarda gösterdi. Seyretmek vazifesini ve şerefini insana yükledi. İnsanın yaratılışının gayesi Allah’ı tanımak, bilmek ve mahlûkatta tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatlarını görmektir.

    Örneğin, her bir insan yokluktan varlık âlemine çıkmasıyla Allah’ın Halık, Mübdi, Mucid isimlerine ayna olurken, kâfir yaratılışını camid, şuursuz sebeplere vererek, Yaratıcısı olan Halık ismini, onu yoktan var eden Mübdi ismini, onu icad eden Mucid ismini inkâr etmiştir.

    Muhyi ismi ona hayat vererek kendini göstermek isterken; o hayatını sebeplere vererek Muhyi ismini inkâr etmiştir.

    Musavvir ve Bari ismi ona kusursuz bir suret vererek kendini gösterirken o, Allah’ı tanımamakla Musavvir ve Bari isimlerini de inkâr etmiştir.

    Rezzak ve Kerim ismi onu besleyip ikramlarda bulunurken o, rızkı cansız, şuursuz sebeplerden bilmekle kendisini besleyip büyüten Rezzak, Kerim gibi isimleri dahi inkâr etmekle büyük bir zulüm ve cinayet işlemiştir.

    Vehhab ismi kendisine cömertçe ikram ve ihsanda bulunurken o, Allah’ı inkâr etmekle bu ihsanları sebeplerden bilmiş ve Vehhab isminin dahi hukukuna tecavüz etmiştir.

    Küçücük hafızasında gelmiş geçmiş tüm hadiselerin yazılıp muhafaza edilmesi Allah’ın Hafiz isminin tecellisiyken, o tüm bu işleri beynindeki hücrelere ve nöronlara verip Hafiz isminin kendisindeki o büyük tecellisini inkâr ederek, bu ismin hukukuna karşı büyük bir zulüm ve cinayet işlemiştir.

    Yine beynini sağlam olan bir kafatası ile vücudunu nazik bir elbise hükmünde olan deri ile kalbini, akciğerini göğüs kafesiyle, gözlerini göz kapaklarıyla muhafaza edilmesi Hafiz isminin tecellisiyken, o bu işleri şuursuz sebeplere ve tesadüfe havale ederek nankörlük içinde bu isme karşı büyük bir zulüm işlemiştir.

    Vücudunda bulunan dolaşım sistemi, solunum sistemi, sindirim sistemi, boşaltım sistemi, sinir sistemi gibi birçok sistemi görüp, sistem bir denge ve düzenin adı olduğu halde bu muhteşem sistemlerde tecelli eden ilim, irade, kudret ve bunun gibi birçok sıfatı tesadüf ve sebeplere havale ederek Âlim, Mürid ve Kadir isimleri gibi birçok ismi dahi inkâr etmiştir.

    Yaratılan her bir varlığın siması, parmak izi ve DNA’sı dahi birbirine benzememektedir. Hepsini birbirine benzetmemek için hepsini bilmek gerektir. Demek tüm yüzlerin üzerinde, parmak izlerinde ve DNA’larda Allah’ın Vahid, Ehad, Ferd isimleri tecelli etmektedir. Her bir varlığın üzerinde varlığının ve birliğinin mühürlerini açık bir şekilde vurmuşken kâfir, Allah’ı kabul etmemekle Vahid, Ehad, Ferd isimlerini reddederek, o isimlerin hukukuna çok büyük bir zulüm işlemiştir.

    Evet, bizler sadece insanın bedeninde tecelli eden bazı isim ve sıfatları bir parça okumaya çalıştık. Sizler bunu tüm varlıklara kıyas ediniz. Her biri onlarca dil ile bize Allah’ı o güzel isimleriyle anlatacak ve tanıttıracaktır. İnsanın yaratılış gayesi budur. İnsan bu gayeye hizmet ettikçe Rabbini tanıyacak ve hakiki insan olacaktır.

    Evet, Allah bin bir ism-i şerifi ile şu âlemi ve içindekileri bir kitap gibi yaratıp, o kitaplarda güzel isimlerini tecelli ettirmiş, ama kâfir bırakın o isimleri okumayı o tecellilleri sebeplere, tesadüfe ve tabiata vererek, o yüce isimleri tahkir etmiş, hiçe saymış ve inkâr etmiştir.

    Hem Allah şu âlemi kendisini tanıtmak gibi yüce bir gaye ile yaratmıştır. Ama kâfir Allah’ı inkâr ederek yaratılış gayesine ve bu gayeye hizmet eden tüm varlıkların hukukuna tecavüz etmiş ve o varlıklarda tecelli eden isimler adedince sonsuz bir zulüm işleyerek kendisini sonsuz bir azaba mahkûm etmiştir.

    Şimdi bir düşünün O isimler her an her yerde ve her şeyde tüm güzelliğiyle tecelli ederken, bir dakikalık bir inkâr ve küfrün içerisinde ne kadar çok zulüm ve cinayetler vardır. O dakika içerisinde âlemde zerrelerden güneşlere kadar tecelli eden isimlerin tecellilerini hesaplamak sizce mümkün müdür? Akıl bu sayıyı idrak edebilir mi? Elbette edemez. Peki, o günahın bir dakika değil de bir ömür boyu işlendiğini düşünün. Bu zaman zarfında tecelli eden isimlerin tecellilerini hesaplamak elbette mümkün değildir.

    İşte kâfir ömrünün her saniyesinde âlemde tecelli eden tüm isimleri ve o isimlerin tecellilerini inkâr etmektedir. Demek kâfirin işlediği cinayetin büyüklüğü âlemde tecelli eden isimlerin tecellilerinin sayısıncadır.

    Elbette cezanın niteliği suçun niteliğine göredir. İşlenen suç böyle sonsuz olduğunda ceza da sonsuz olmalıdır ki adalet tecelli etsin. İşte kâfir küfrüyle âlemde her bir varlıkta her an tecelli eden o güzel isimleri ve tecelillerini inkâr edip onları sebeplere vererek ulûhiyetin izzetini reddetmiş ve karşı gelmiştir. Dolayısıyla kâinatı titretecek bir zulüm ve cinayet işleyerek kendisini ebedi azaba mahkûm etmiştir.

    Kâfirin ebedi bir ceza ile cezalandırılmasında kısacık ömrünü nazara alanlar, o kısacık ömürde işlediği zulüm ve cinayetlere bakacak olsalardı, kâfirin ebedi cehennemde kalmasına tam bir adalet nazarıyla bakacak ve “Allah’ın sonsuz rahmeti kâfirin ebedi cehennemde kalmasına nasıl müsaade ediyor?” sorusunu sormayacaklardı.

    Burada, ebedi cehenneme girecek olan kâfirin işlemiş olduğu başka bir cinayetten bahsedeceğiz. Ta küfrü sebebiyle ne büyük zulümler ve cinayetler işlediği ve kendisini ebedi cehenneme nasıl mahkûm ettiği daha iyi anlaşılsın.

    Rabbimiz, sonsuz hikmeti ile âlemdeki her bir varlığı derin manalar içeren ilâhi bir kitap ve bir kaside hükmünde yarattı. İnsanı da o kitapların kelimelerini, satırlarını, sahifelerini okuyabilecek bir kabiliyette yaratıp şu âleme gönderdi. Onu akıl, kalb ve ruh cihetiyle inkişaf ettirdi. Bu mahiyeti ile insan bu kâinatın manen fevkine çıktı. Artık, her bir varlık bir kitap, insan ise onun mütalaacısı idi; o ilahi kitapları okuyacak ve onlardaki derin manaları tefekkür ederek Rabbini tanıyacaktı.

    Şimdi o ilahi kitaplardan bir tanesini hep beraber okuyup o manaları tefekkür edelim:

    Sema denizinde nur mürekkebi ile yazılmış en parlak bir ilahi kitap olan Güneş kitabına bakalım. O ilahi kitabın satırlarından bir parça okumaya çalışalım.

    Güneş der:

    Ey insan bana bak. Bir kâğıda çizilen resmim bile onu çizen ressamın varlığını ispat etsin de benim gibi sema denizinde çizilen hakiki, sanatlı gerçek güneşler sahipsiz olsun. Benim de bir sahibim var.

    Benim varlığıma sebep olan helyuma, hidrojene bak bir de bana bak. Hiç birinin hayatı yok. O hayatsız sebepler nasıl bana usta olabilir. Nasıl beni icad edebilir?

    Hem benim var olmam için sahibimin hayat sahibi olması da yeterli değil. İlmi olmalı; öyle bir ilim ki hem beni hem de sema denizinde benimle yüzen diğer yıldızları bilmeli. Hem de benden istifade edecek mahlûkatı da bilmeli. Böyle bir ilmi hangi sebebe vererek benim varlığımı izah edeceksin?

    Ey insan bilirsin ki kudreti olmayan iş göremez. Beni, senin dünyandan 1 milyon 300 bin kat büyüklükte bir soba ve lamba yapıp, kendi yörüngemde saatte 720 bin km hızla döndüren sonsuz kudretin sahibi kimdir?

    Düz yolda hareket eden bir aracın bile intizamlı hareketlerini bir şoförün varlığına veren sen, nasıl olur da benim gibi milyarlarca yıldızın intizamlı hareketlerini tesadüfe verirsin? Beni kendi yörüngemde intizam ile döndüren nizamın sahibi kim?

    Hem bana dikkatle bak benim varlığım, bir iradenin bir tercihin neticesi değil mi? Var olmamı olmamaya, şeklimi başka bir şekle tercih eden iradeyi gör. Bana sahiplik iddia edecek hangi sebep bu iradeye maliktir?

    Ey insan, benim ısımla ısınır ve ışığımla aydınlanırsın. Ama bil ki sana merhamet edip, sana ikram eden ben değilim. Bu sıfatlar bende yoktur. Sana merhamet eden Rahman, Rahim ve Kerim olan Rabbindir. Ben ancak sana gönderilen rahmete bir sebebim.

    Hem bana bak, sahip olduğum büyük çekim gücü nedeniyle tüm gezegenleri kendime çekerim, onlar da dönmelerinin verdiği merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimden kurtulurlar. Milyarlarca km uzaklıktaki gezegenlerin dönüş hızlarını ne hızlı, ne de yavaş yapmayıp, tam olması gereken noktada benim çekim kuvvetime göre ayarlayıp, o gezegenleri sistemin bir parçası kılan sonsuz kudret ve ilim sahibi Allah’tan başka kim olabilir.

    Ben sema denizinde icad edilen diğer yıldızlara güneşlere benziyorum ve sistemimiz aynı. Demek beni yaratan kim ise onları da yaratan odur.

    Hem sen bilirsin ki tarla kimin ise mahsul onundur. Sema denizini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getiren kim ise, benim gibi milyarlarca yıldızı burada ekip biçen de aynı zattır. Ben şu sema tarlasının bir mahsulüyüm. Demek sahibim bu sema tarlasının sahibidir.

    Hem bilirsin ki intizam sadece bir elden çıkar; başka eller karışsa karıştırır. Bizler Samanyolu galaksisindeki milyarlarca yıldızla beraber sema denizinde intizamla yüzüyoruz. Demek beni kim yarattıysa diğer yıldızları dahi o yaratmıştır. Hepimiz aynı elden idare olunuyoruz. Kısacası benim sahibim kâinatın sahibidir.

    Evet, bu güneş gibi âlemdeki her bir varlık, ilahi bir kitap hükmünde olup, okumasını bilen akıl sahiplerine çok manaları ders verdiği gibi, sahibini de birçok isim ve sıfatlarıyla kendinde okutmaktadır.

    Fakat kâfir Allah’ı inkâr etmekle okunması için yazılmış olan bu kitaplara bırakın bir kitap nazarıyla bakmayı, onları manasız paçavralar hükmünde görmektedir. Evet, kâfirin nazarında güneş semada dolaşan serseri bir ateş topudur. Yazmış olduğu bir cümleye bile manasız denilmesine tahammülü olmayan insanın, her biri ilahi bir kitap hükmünde olan tüm varlıkları böyle manasız görmesi, o varlıkların hukukuna karşı çok büyük bir zulüm değil midir?

    İşte kâfir, hem o ilahi kitapların kâtibini inkâr ettiği gibi o kitapları da manasız görmekle, o varlıkların hukukunu dahi çiğneyerek kâinat kadar büyük bir zulüm işlemiştir.

    Şimdi bu cinayetin büyüklüğünü görmeye çalışalım. Yeryüzünde ilahi bir kitap ve kaside gibi yazılan varlıkların sayısını hesaplamak mümkün müdür? Her bir nevin milyonlarca ferdi olduğu şu âlemde bu sayıyı bilmek mümkün müdür?

    Kâfir küfür ile geçen bir saniyesi içerisinde ne kadar varlığı manasız görmüştür. Evet, 1 sn. içinde, yaratılan varlıklar adedince bir zulüm işleyen kâfir bu küfrünü 1 saat değil, 1 gün değil, 1 yıl değil bir ömür boyu sürdürmekle öyle azim bir cinayet işlemiştir ki, akıl bu zulmün büyüklüğünü kavramaktan acizdir.

    Rabbimiz o ilahi kitaplarla kendisini tanıtmak isterken, her bir varlık “bana bak, beni oku” derken; kâfir tam tersini yaparak o kitaplar ile o kitabın kâtibini inkâr etmiş olur. O ilâhi bir kitap ve kaside hükmünde olan varlıkları manasızlıkla itham ederek, tüm varlıkların hukukuna karşı büyük bir zulüm ve cinayet işlemiştir.

    İşlenen suç böyle sonsuz olduğunda ceza da sonsuz olmalıdır ki adalet tecelli etsin. İşte kâfir, küfrüyle her biri ilâhi bir kitap ve kaside hükmünde olan varlıkları manasızlıkla itham ederek kâinatı titretecek bir zulüm ve cinayet işlemiş ve kendisini ebedi azaba mahkûm etmiştir.

    Evet, kısa bir ömürde sonsuz bir cinayet işleyen kâfir elbette ömrünün kısalığı ile değil, işlediği cinayetin büyüklüğü ile hesaba çekilecektir.