• Spinoza düşüncesinde Şeyh Bedreddin'in izlerini aramak ilk bakışta anlamsız görünebilir. Çünkü her iki düşünür de iki farklı kültürün mensubudur. Ayrıca Bedrettin 14. yüzyılın sonlarında ve 15. yüzyılın başlarında Anadolu'da, Mısır'da ve Rumeli'de yaşamıştır. Spinoza ise 17. yüzyılda Hollanda'da yaşamış bir fılozoftur. Üstelik Spinoza eserlerinin hiçbirinde Şeyh Bedreddin'den de bahsetmemiştir. Yani her iki düşünür arasında bir tanışıklık yoktur. O zaman bizi bu araştırmaya iten ne idi? Bir gazete makalesinde Hilmi Yavuz, Spinoza Günlerini değerlendirirken, Şeyh Bedreddin'le bağ kurmadan Spinoza'yı arılamanın eksik olacağını ifade eden sözleri ile Hilmi Ziya Ülken'in İslam Felsefesi'nde Şeyh Bedreddin'le Spinoza bağlantısı kurmasıdır. Ayrıca Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Desranı'ndan beri Türk Marksist entelektüellerinin Şeyh Bedreddin'e duydukları ilginin "Varidat" okumalarından sonra sıkıntıya düşmesi ve bu sıkıntının Spinoza okumaları ile aşıldığı iddiası da bizim hareket noktamızı oluşturdu. Başlangıç olarak Şeyh Bedrettin ve Spinoza arasında bağlantı kurmak çokta kolay değildi. Ancak hem Spinoza hem de Şeyh Bedreddin'in düşünce ve yaşam mücadelelerini tanıdıkça bu iki düşünürün ortak kaderi paylaştıklarını görmeye başladık. Zannederim bu ortak kader Spinoza'da Bedreddin izlerini görmemize zemin teşkil etmektedir.
    Spinoza'da Bedreddin izini anlamak için her iki düşünürün yaşam hikayelerine ve düşünce yapılarına bakmamız gerekir. Bu amacımızı gerçekleştirmek için Şeyh Bedreddin'in "Varidat" ve Spinoza'nın "Etika"sını araştırmamıza temel aldık. Özellikle Tanrı, evren ve insan anlayışları arasındaki benzerlikler öne çıkardığımız sorunlardır.

    Yazılı kaynaklarda yaşamı, doğumu ve ölümü hakkında farklı açıklamalar olan Şeyh Bedreddin, Edirne yakınlarında Simavna'da 1359'da Kadı İsrail'in oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi bir hristiyandı. Annesinin sahip olduğu kültür, bakış açısında önemli etki yapmıştır. hristiyanlar konusunda diğer müslümanlardan farklı bir bilince sahiptir. Bunun somut örneği ise yaşamının sonraki dönemlerinde hristiyan müritlerinin olmasını gösterebiliriz. Bursa, Konya ve Kahire'de eğitim görmüş. Mısır'da öğrenim gördüğü dönemde medrese eğitimi sürecinde İslam düşüncesini özellikle İbn-ül Arabi'nin "Vahdet-i Vücud" anlayışını yakından takip ermiş ve kendi tasavvuf düşüncesini oluşturan "Varidat"ı bu anlayış üzerine oluşturmaya çalışmıştır. Doğu mistisizmi, Yahudi Kabala felsefesi onun sufi bakış açısında etkisi görülen düşüncelerdir. Mısır'da bulunduğu dönemde Şeyh Hüseyin Ahlat'ın tarikatını seçmiş ve daha sonra Şeyhlik mertebesiyle kendisi bu yolun temsilcisi olmuştur. Bedreddin Mısır dönüşü Anadolu'daki siyasi çalkantıları yakından izlemiş. Bir bilgin olarak hem Timur'la hem de Beyazıt'la görüşme olanağı bulmuştur. Osmanlılarda ki Fetret Devri döneminde Musa Çelebi'nin tarafını tutmuş bunun karşılığı olarak da Rumeli’de kazasker görevinde bulunmuştur. Musa Çelebi'nin mücadeleyi kaybetmesi ile Mehmet Çelebi tarafından İznik'e sürülmüştür. Burada bulunduğu dönemde hem Osmanlı siyasi ve ekonomik yapısındaki bozulmaları takip etmiş hem de kurduğu tarikatla bölgedeki insanları yönlendirmiştir. Bu yönlendirmeleri müritleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından Aydın-Manisa bölgesindeki ayaklanmaları ortaya çıkarmıştır. Daha sonra tekrar Rumeli'ye geçmiş buradaki halk hareketlerine de öncülük ermiş ancak hareketi başarısız olunca yakalanmış 1420'de Serez'de asılarak idam edilmiştir. Şeyh Bedreddin'in asılmasına sebep olan ve o dönem Osmanlı uleması tarafından kendisine isnat edilen suçlar arasında, hainlik, dinden çıkma, mülkiyet ortaklığı isteme, cennet ve cehennemi reddetme, ahrete inanmama gibi birçok suç vardır ( Yalkaya, 2001 ), ( Göl pınarlı, 1966 ).

    Baruch Spinoza, İspanya ve Portekiz'den gelerek Amsterdam'a sığınan hristiyanlığı zorlamalardan dolayı kabullenmiş gibi görünen ve Marranolar olarak bilinen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1632'de Amsterdam'da doğmuştur. Ticaretle uğraşan babası aynı zamanda Amsterdam'daki sinagogun ve Yahudi okulunun müdürlüğünü de yapmıştı. Ailesi Spinoza'nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bunu gerçekleştirmesi için de onu küçük yaşta sinagoga göndermişler. O burada İbraniceyi öğrenmiş, Yahudi ve İslam teologlarının düşüncelerini tanımıştır. Özellikle daha sonra "Etika''yı yazmasında etkisi olan Musa İbn Meymun (Maimonides) okumaları ile hem İslam felsefesini hem de İbn-i Rüşt'ün düşünceleri aracılığı ile Aristoteles ve Platon'u öğrenmişti. Ayrıca Spinoza eğitimi sırasında Talmut ve Yahudi Kabala düşüncesini de yakından tanımıştır. Daha sonra Descartes etkisiyle şekillenen düşüncelerini ifade etmeye başladığında Yahudi cemaat mahkemesi tarafından materyalist ve Tevrat'ı küçük görmekle suçlanmıştır. 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagogu tarafından düşüncelerinin sapkınlığı ve ateizme yönelme suçuyla ağır bir şekilde suçlanarak Yahudi cemaatinden kovulmuş. Katoliklerdeki aforoz benzeri bir şekilde cezası asla affedilmez bir şekilde karara bağlanmıştı. Bu durum karşısında Amsterdam'ı terk etti. Bu sırada "Etika"sını yazmaya başladı. Bir ara bazı arkadaşları dolayıyla politik kutuplaşmalara sebep oldu diye tepki aldı. Bu tepkiler Fransızlarla yaptığı bir görüşmeden sonra ajanlık suçlamasına kadar uzandı. "Etika''yı 1675'de tamamlamasına rağmen üzerindeki tartışmalardan dolayı yayınlayamadı. 1677'de Lahey'de öldükten sonra eserleri arkadaşları tarafından yayınlandı (Fransez, 2004), (Scruton, 2002).

    Bu kısa yaşam öyküleri gösteriyor ki Şeyh Bedreddin ile Spinoza arasında göz ardı edilemeyecek benzerlikler var. Öncelikle her iki düşünür de egemen güçler tarafından dışlanmıştır. Bedreddin Sünni gelenek, Spinoza ise Yahudi Sinolog'u tarafından dinsizlikle suçlanmış, biri idam diğeri aforoz edilmiştir. Düşüncelerinin şekillenmesindeki etki zannedildiği kadar kaynak itibariyle birbirinden çok uzak değil. Her ne kadar iki farklı kültürün temsilcisi olarak başlangıçta zikretsek de Şeyh Bedreddin'in kendini şekillendirmesinde etkili olan İslam teolojisi, mistik felsefe ve kabala düşüncesinin Spinoza'nın da düşüncelerini temellendirmesinde etkisi vardır. Bunun en önemli iki örneğinden biri İbn Meymun'un fıkirleri, diğeri ise Spinoza her ne kadar eleştirse de kabala düşüncesinin Tanrı'nın içkinliği fikridir. Yani kaynak itibariyle Şeyh Bedreddin'i etkileyen düşünceler buna bağlı olarak da Bedrettin'in düşünce dünyası izlerini Spinoza'ya taşımıştır diyebiliriz.

    Şeyh Bedreddin ve Spinoza' nın Tanrı, Evren ve İnsan anlayışlarındaki benzerliği "Varidat" ve "Etika'' okumalarından hareketle açmaya çalışacağız. Öncelikle Tanrı nedir? Sorusunun karşılığını aradığımızda Bedreddin bu soruyu şöyle yanıtlıyor: "Tanrı, bütün işlerin özünden doğması, olgunluk nitelikleriyle nitelenmiş bulunması yüzünden salt (mutlak) varlıktır, ona Tanrı denmesi bundandır... Tanrı bütün varlık türlerinde görünür, o bir'dir." (V. 28) Tanrı'nın özü bütün nesnelerden beridir, buna karşılık gene ne varsa ondadır, o da bütün nesnelerdedir. Tanrıdan başka bir varlık yoktur. Binlerce görüntüden belirse bile o bir'dir." (V. 31 ). Tanrı "... Özü gereği tümel ve tikel oluştan öncedir" (V. 38). Tanrı mutlak varlıktır o varlık olarak her aşamanın üstündedir," bütün nesneler ondan var olmuştur, her şey odur, o her şeydir" (V. 39). Mutlak varlık kendi içinde zorunlu olan varlıktır. Var olan yalnız Tanrı'dır.

    Spinoza'da ise "Etik"in birinci bölümü Tanrı hakkındadır. O, Tanrı'dan mutlak olarak sonsuz bir varlığı, yani, her biri sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden oluşan bir tözü (subtance) anlıyorum" (E. I; Tanım VI) der. Onda "Herhangi sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden kurulmuş töz ya da Tanrı zorunlu olarak vardır" (E. I; Ö. XI). "Tanrıdan başka töz olamaz ve tasarlanamaz'' (E. I; Ö. XIV). "Var olan her şey Tanrı'da vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz" (E. I; Ö. XV). Spinoza Tanrı'yı sonsuz ve sınırsız bir özü ifade eden töz olarak tanımlar ve şunu savunur böyle bir varlığın var oluşunu engelleyecek hiçbir neden veya akıl bahşedilmesi olanaklı olmadığı için bundan Tanrı'nın zorunlu olarak var olduğu çıkar. (Scruton, 2002; s.52).

    Tanrı evren ilişkisine gelince; Şeyh Bedreddin evreni Tanrı'nın görünüş alanına çıkışı olarak tanımlar. Onun var oluşu görünüş olmasıdır. Evren tanrısal bir varlıktır. Varlık olması nedeniyle "evren soyu, türü bakımından kesin olarak önsözdür (kadimdir, ezelidir), önüne ön yoktur, onun sonradan ortaya çıkışı özü gereğidir, zaman yönünden değildir" (V.15). Evren hangi anlamda alınırsa alınsın, yalnız tanrı ile vardır. Evrende bulunan, görünen ne varsa tanrıdır (Eyuboğlu, 2010). "Her nesne gerçekten tanrıdır. Öyleyse onlardan biri 'ben tanrıyım' derse doğrudur. Çünkü her varlık tanrıdan gelmektedir. Her nesnede varlık özü vardır, hiçbir koşula bağlanmaksızın her varlığa tanrı denmiştir... Gerçekte her şey birdir" (V. 28). "Tanrı bütün varlıklarda görünüş alanına çıkar; bürün varlıklarda onda görünür" (V. 31). "Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir, her nesne her nesnede vardır... bütün evrenler özde gerçekleşir. Bütün evrenler bir tozanda (zerre de, atomda) vardır (V. 4). Evren ve Tanrı ayrımı ise onda tek bir tözün iki yönüdür. Bu durumsa Bedreddin tarafından şöyle ifade edilir; "Mutlak varlık olan tanrının her aşamada iki yönü vardır. Bunlardan biri etkilemektir, tanrı bu durumda etkileyendir. Öteki etki altında kalıştır, tanrı bu durumda da etkilenendir. İlk durumda varlık tanrı, ikinci durumda evrendir" (V.37). Bedreddin'in tanrısı evrendir. O, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (deus siva narure) başka bir şey olmadığını savunmaktadır (Çoban, 20 1 1 , s.2 1 O).

    Spinoza ise, tanrı-evren ilişkisini töz kavramı içinde ele alır. O, evrende varlığına tanık olduğumuz şeylerin bir tek temel varlık ya da tözün değişik görüntüleri olduğunu ve bu tözünde zorunlu olarak sonsuz olduğu görüşündedir. Dolayısıyla doğada başka töz olmaz. Tanrı da doğadan ayrık değil, tersine doğa ile özdeştir. Onun deyimi ile " evrende aynı doğası ya da aynı niteliği olan iki ya da birçok töz olamaz'' (E.1; Ö. V). "Evrende yayılmış olan bütün tikel şeyler Tanrı'nın niteliklerinin duygulanışlarından ve tavırlarından başka bir şey değildirler" (E.1; Ö. XXII). "Tanrının bir niteliğinin mutlak doğasından çıkan bütün şeyler, hem sonsuzdurlar hem de her zaman vardırlar ve böyle olmaları gerekir yani onlar bağlı oldukları sıfata göre ezeli ve sonsuzdur" (E.1; Ö. XXI)

    Görüldüğü gibi Tanrı ile aynı şey olan Doğa, kendi kendisinin ve her şeyin nedenidir. Aynı zamanda Tanrı, kendinde olan tüm şeylerin üretici dinamiğidir. Tanrı aynı zamanda da hem üreten hem de üretilendir (Fransez; 2004; s. 1 47). Bu durumu Spinoza'nın ünlü ikilemiyle söyleyecek olursak, Tanrı aynı zamanda hem "Natura Naturans" (Yaratıcı Doğa) hem de "Natura Naturata" (Yaratılmış Doğa) (E. I; S. 29)'dır. Spinoza Tanrı ile evreni bir tutar. Tanrının iki niteliğine vurgu yapar düşünce ve uzam. "Düşence Tanrının bir niteliğidir, yani Tanrı düşünen varlıktır" (E. Il; Ö. I). "Uzam tanrının bir niteliğidir; yani Tanrı uzamlı varlıktır" (E.II; Ö. II).

    "Varidat" ve "Etika''yı merkeze almak koşuluyla her iki düşünürün benzer yönlerini aradığımız diğer bir sorusu ise; Tanrı ve Evren anlayışlarına paralel olarak insanın konumu nedir? sorusudur. Şeyh Bedreddin'de insan özü ve taşıdığı yetenekler bakımından tanrının benzeridir. Tanrının birtakım özelliklerini taşıyan yalnız insandır... “Adem, yüce tanrının örneği biçiminde yaratılmıştır. Onun görüş biçimi tanrıyı yansıtır. Bu tanrıya benzeyiş özelliği yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz” (V. 8)." insandaki anlayış ve eylemler başka varlıklarda soyut ve daha üstün varlıklarda bulunmaz. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen ululuklar, yücelikler öteki varlıklarda yoktur. Çünkü insan, tanrının en yüce görünüşünün ortaya çıkrığı bir varlık aşamasıdır" (V. 91 ). " . . . bütün işler Hak'tandır, görüntüler onun araçlarıdır, kul görünümünde yalnız Hak vardır" (V. 1 3). Bunun anlamı ise insan tanrıdır, "Hak'' tır, "İnsanla öteki diriler arasında varlığı oluşturan bileşim bakımından ayrılık vardır, bu ayrılık da özde değildir... hayvanda 'hayvan' olan öz neyse insanda da 'insan' olan öz odur; ayrılık yalnız yetenek bakımındandır" (V. 32). Spinoza ise, "Etika'' da insanı Tanrı'nın iki niteliği olan uzam ve düşünceye karşılık olan beden-ruh ilişkisi açısından değerlendirir. Onda "insan, can (ruh) ve ten (beden) den ibarettir" (E. il; Ö.S.XIII). "İnsanın özü tanrının niteliklerinin bazı tavırlarıyla yani düşünme tavrıyla kurulmuştur" (E. l; Ö. KXI). "Burada şu sonuç çıkar ki, insan ruhu Tanrı'nın sonsuz zihnin bir parçasıdır" (E. il; Ö. S.Xl). İnsan ruhunu teşkil eden fikrin objesi cisimdir (beden), yani eylem halinde var olan uzamın bir tavrından başka bir şey değildir" (E. il; Ö. XIII). Spinoza'da ruh bedenle birleşmiştir, çünkü beden ruhun objesidir ve bu nedenle ruh fikri kendi objesiyle birleşmelidir. Ruh bedenle birleşmiş olduğu gibi asıl ruh olan Tanrı'yla da birleşmiş olmalı görüşündedir. Yani "asıl ruh bedenle nasıl birleşmişse, bu ruh fikri de ruhla aynı suretle birleşmiştir" (E. Il; Ö. XXI).

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin izlerini ararken vardığımız sonuçları "Varidat" ve "Etika'' dan yola çıkarak örneklemeye çalıştık, vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz; Spinoza'nın felsefe yapmaya başlarken kendine sorduğu soru "Yaşamı kusursuz olarak nasıl yaşarım" sorusudur. Bu sorusuyla o kendisini sürekli mutlu, dingin ve akıllı bir yaşam biçimine götürecek bir var oluş halini sorgulamıştır. Varmayı umduğu en üstün var oluş hali kalıcı ve sonsuz varlığın bir tezahüründen başka bir şey değildir. Bu soru Şeyh Bedreddin'in düşüncesinde sufınin yaşam yoludur. Aynı zamanda Uzak Doğu mistisizminin felsefi öğreti yolu da budur. Çünkü hepsinin amacı insanı ruhsal esenliğe ulaştırmaktır. Bu esenlik tutkulardan özgür, yaşamı sürekli bir duygu haline getiren ebedi mutluluğun hüküm sürdüğü bir var oluş biçimidir. Bu var oluş; Hinduizm’de "Samadhi", Budizm'de "Nirvana", Zen'de "Sorari'', Spinoza'da "Beatituda"ya erişmedir (Fransez, 2004, s.24-25). Bu aynı zamanda tasavvufta "fenafillah''tır. Yani Şeyh Bedreddin "Vahdet-i Vücut" anlayışının son noktasıdır. Bu ise Spinoza'nın hem Doğulu bilginlerle hem de Şeyh Bedreddin'le şaşırtıcı bir benzerliğini gösterir. Hemen belirtelim ki, bu benzerlik Spinoza'nın ne Bedreddin'den ne de Doğu düşüncesinden etkilendiğini doğrudan görmek anlamında değildir. Zaten elimizde Spinoza'nın Bedreddin'i tanıdığına dair hiçbir veri de yoktur. Ancak onaya çıkan her düşünce bir başka düşüncenin onaya çıkmasına ya da kendinden önceki düşüncelerin izlerini taşımasına doğal olarak yatkındır. Zaten bu durumun Spinoza'da farkındadır. O, "Doğasından belli bir etkinin doğmadığı hiçbir şey yoktur" (E. l; O. 36), derken kendisinin de bu kuralın dışında tutulamayacağının da işaretini vermiştir.

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin' in izlerini görmemize ışık tutan en önemli örneklerden biride her iki düşünürün de Tanrı, Evren ve İnsanla ilgili metinlerinden aldığımız pasajlarda tek bir tözün bütün varlıkları oluşturduğu fikridir. Bu töz de Tanrı'dır. Tanrı ve doğa birdir. İnsanda Tanrı ve Doğadan bağımsız bir varlığa sahip değildir. Spinoza'da Tanrı'nın iki niceliği olan uzam ve düşünce insanda beden-ruh ilişkisine dönüşmüştür. Onlar da tek bir töz olan Tanrı'dadır. Bedreddin'de ise insan Tanrı'nın görüntüsüdür. Her ikisinde de mutlak ve zorunlu olan bu töze bağlı olarak var olan her şeye içkin (immanent) yasa egemendir. Dünyanın hiçbir aşkın (tarascentendal) boyutu yoktur. Bunu kabul ve yaşamına entegre etmek insanın olgunlaşmasının başlangıcı ve ön koşuludur. Yani Tanrı ve Evren birdir. Şeyh Bedreddin'in tanrısı evrendir, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (devs siva nature) başka bir olmadığını savunmaktadır. Evrenin ne başlangıcı ne de sonu vardır (Çoban, 201 1 , s. 15). Spinoza'nın sonradan akli bir ilke olarak kanıtlamaya çalışağı her ne evrense o tanrıdır, her ne tanrıysa o evrendir anlayışı gibi. Bu anlamda Spinoza panteizmine benzer. Ancak Bedreddin'in panteizmi; pankozmik bir panteizm olarak nitelendirilebilir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da Spinoza' nın felsefesini sunmak için seçtiği yöntemin Bedreddin'in yöntemi ile ilişkisidir. Spinoza "Etik"ini geometrici ve akılcı bir yöntemle sunar. Şeyh Bedreddin ise bu yönteme çok yabancıdır. O, sezgisel yöntemle varlık anlayışını temellendirir. İlhamla Tanrı'nın gönüllere ilettiği bilgi anlamındaki "Varidat" zaten bu durumun açık ifadesidir. Demek ki benzerlik düşüncenin sunuş biçiminde değil özündedir.

    Evren, Tanrı ve İnsan arasındaki bu ilişkinin tek bir tözle izahı her iki düşünür de bir başka benzerliğin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. O da varlıklar arasındaki hiyerarşinin olmaması fikri. Bu ise özellikle toplumsal yaşamda her ikisini de döneminin yerleşik düzenleri ile çatışır hale getirmiştir. Şeyh Bedreddin bu anlayışından hareketle Osmanlı siyasal ve ekonomik sistemindeki sınıfsal farklılıklara karşı çıkmış, bütün insanların eşitliğini mülkiyette ortaklık ve siyasal iktidar paylaşımındaki tavırlarıyla göstermişrir. Bu ise onun daha sonraki dönemlerde devrimci yönü olarak dikkat çekmiştir. Ozellikle 20. yüzyılla birlikte sosyalist ve Marksist Türk aydınları üzerinde etkisi hala devam etmektedir. Aynı şekilde Spinoza'da "doğal şeylerin var olduğu ve eylediği güç Tanrı'nın gücü olduğundan, doğal hakkın ne olduğunu kolaylıkla anlarız... çünkü her doğal şeyin, sayesinde var olduğu ve eylediği güç, Tanrı'nın mutlak biçimde özgür olan gücünden başka bir şey değildir" (TP. II; 13). İfadesi ile özgürlük ve demokrasinin inşasının önünü açmışrır. Ayrıca Spinoza'nın evrenin tümünde egemen olan içkin yasası fikri Marx'ın toplumsal çözümlemelerine kaynak olmuştur.

    Son söz olarak diyebiliriz ki; Spinoza'da Şeyh Bedreddin'in izlerini ararken sadece benzer yönleri görmekle kalmadık aynı zamanda her ikisinin de bazı durumlarda ortak kaderi de yaşadıklarını gördük. Örneğin her ikisinin de eserleri özellikle "Varidat" ve "Etika'' ölümlerinden sonra üne kavuşmuştur. Her ikisi de egemen inanç tarafından dinsizlikle ve bozgunculukla suçlanmış bunun sonucu olarak Şeyh Bedreddin astlarak idam edilmiş Spinoza ise Yahudi cemaati tarafından aforoz edilmiştir. Oysa her ikisi de farklı yöntemden hareket etse de güçlü bir TANRI inancına sahiptir.

    - Müslim Akdemir, Spinoza'da Şeyh Bedreddin izleri

    Kaynaklar
    •Çoban, Barış (2011) Tarih-Ütopya-isyan Şeyh Bedreddin, İstanbul; Su Yayınevi.
    •Eyuboğlu, İsmet Zeki (2010) Şeyh Bedreddin Varidat, İstanbul; Derin Yayınları.
    •Fransez, Moris (2004) Spinoza'nın Tao'su, İstanbul; Yol Yayıncılık.
    •Gölpınarlı, Abdulbaki (1966) Simavna Kadısıoğ/u Şeyh Bedreddin, İstanbul, Eti
    Yayıncılık.
    •Scrutor, Roger, (2002) Spinoza, Çev. Cemal Atila, İstanbul; Altın Kitaplar Yayınevi.
    •Spinoza, (1984) Etika, çev. Hilmi Ziya Ülken, İstanbul; Ülken Yayınları.
    •Spinoza, B. (1997) Ethics, Translated by Andrew Boyle, Everyman.
    •Spinoza, 8. (2000) Political Tredise, Translated by Samuel Shirley, İndianapolis.
    •Yalkaya, M. Şerefettin (2001) Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul; Temel
    Yayınları.
  • Celal Çelik
    Doğuştan sonsuzluk duygu ve düşüncesine sahip olan insanoğlu “Ben nereden geldim, görevim nedir, sonum ne olacaktır?” diye sormuştur. Akıl yoluyla gerçeği ve mutluluğu bulmaya çalıştığını iddia eden filozoflar da, tarih boyunca ortaya koydukları sistemleriyle bu sorulara cevap vermeye çalışmışlar, ancak tatminkar, açık, tutarlı ve kalıcı çözüm şekilleri bulamamışlardır. Felsefenin sunduğu açıklamalara rağmen insanoğlu yine aynı soruları sormaya devam etmiştir.

    Milattan önce 4. yüzyılda Yunanistan’da yaşamış olan Aristo, hocası Eflatun ve onun da hocası Sokrates ilahiyatçı filozof sayılırlar. Gazali’nin deyimiyle zındık (ateist) filozoflara verdikleri cevaplar bizim cevap vermemize gerek bırakmamıştır. Aristo’nun başını çektiği bu akım dünyada baskın olarak 17. yüzyıla dek devam etmiştir. 


    Aristo’nun başını çektiği akım içinde yer alan filozoflar, genel olarak maddenin (şekilsiz madde sayılan heyulanın) ezeli olduğunu, Tanrı’nın maddeyi sadece ilk başta şekillendirdiğini, Tanrı’nın evreni şekillendirdikten sonra kendi haline bıraktığını, evrenin ilk aldığı şekilden itibaren sistemi içinde kendi kendine işlediğini iddia etmişlerdir. Bazılarına göre kâinata müdahale etmeyen Tanrı, kulluğun ne şekil yapılacağını da göstermemiştir ve dolayısıyla peygamber de göndermemiştir. Bazıları ise, peygamberliği önemli bir kurum olarak görmezler ve fazladan faydalı bir kurum olarak görürler.


    Farabi, İbni Sina, İbi Rüşt vs. gibi İslam felsefecisi olarak bilinen kişilerin birçoğu da aslında Aristo’nun başını çektiği akım içinde yunan felsefesini İslamileştirmeye çalışmışlardır. Örneğin evrenin yaratılmış olduğunu kabul etmekle birlikte ezeli olduğunu iddia etmişler, yaratılan bir şeyin sonradan var olması gerektiğine göre ezeli saymanın çelişki olduğunu görmezden gelmişlerdir. Bazıları ise Tanrının hür idareye sahip bir varlık olmadığını iddia etmişlerdir. Bazıları ise mutlak ve mücerret olan Tanrının kendisinden başka hiçbir şey bilmediğini, ancak en önce yaratmış olduğu külli aklın hem kendini ve hem kendinden türeyen kâinatı bildiğini iddia etmişlerdir. Bazıları ise, “Tanrı külliyatı (genel olayları) bilir ancak cüziyatı (özel olayları) bilmez” demişler, Tanrıya bilgisizlik ve acziyet isnat etmelerine rağmen ne tuhaftır ki güya Tanrıyı yücelttiklerini (cüzi olaylardan âli ve beri kıldıklarını) iddia etmişlerdir. Bazıları da filozofları peygamberlerden üstün görmüşlerdir. 


    Kuran’ın birçok yerinde gecen “hikmet” kelimesi, sadece felsefeyi değil tüm tabiat bilimlerini ifade eder. Vahiy Yüce Allah (c.c.)'ın eseri olduğu gibi, kâinat da Yüce Allah'ın eseridir. Yüce Allah yolunda olmak şartıyla, vahyi öğrenmeye çalışan kişi ile kâinatı öğrenmeye çalışan kişi, ayni faziletli işi yapmış sayılır. Ayrıca kâinat da vahiy de doyumsuz ufuk ve doyumsuz haz sunar. Kâinatı öğrenmek için nasıl titiz çalışma gerekiyor ve bilim geliştikçe nasıl öğrenilenler artıyor ise, vahyi inceleme sonucu ulaşılan bilgiler de aynı şekilde artar.


    Felsefe de bizatihi kötü bir şey değildir. Zira İslam fikri dondurmamış ve tefekkürü tavsiye etmiştir. Ancak üretilen fikrin İslam’a aykırı olmaması ve tefekküre yönelik olması gerekir. Yüce Allah, kâinatın sahibi olduğuna göre ve ayrıca (hesap vermek için) O’na döndürüleceğimize göre, tek doğruluk ölçüsü sayılmalıdır. Kişi, aklının erebildiği her alanda Yüce Allah’ın rızasını gözetmelidir. Yüce Allah'tan kendisine ulasan kesin delile rağmen “benim görüşüm budur” demeyi kimileri felsefe sayıyor ise, buna itiraz söz konusu olacaktır. Burada felsefenin kendisine değil tarzına itiraz söz konusudur.


    İslam’a aykırı olmayan ve tefekküre yönelik olan felsefe, içtihadi alandan sayılır ve bu durumda hata mazur görülebilir. İslam akaidine aykırı olan felsefe ise, velev İslam felsefecilerini sahiplenme ve felsefe dünyasında karizma yapma adına olsa bile, mazur görülemez. Gerçekte izzet ve şeref sadece Yüce Allah’a aittir. 


    İslam bir bütündür ve tek bir küfür düşünce dahi kişiyi müslüman olmaktan çıkarır. Küfür düşünceleri benimseyen kişiler, İslam’ın çoğu öğretisine inanıyor ve müslümanım diyor diye müslüman sayılamazlar. Bu kişileri rehber edinmek, Yüce Allah’ın bu kişilere olan gazabını önemsememek sayılır. 


    İslam kelamcıları da, aynı felsefeciler gibi felsefe yapmışlar, ancak onlardan farklı olarak küfre girme korkusu taşımışlar, dolayısıyla İslam akaidine aykırı görüş ileri sürmemişlerdir. 


    Yüce Allah yolunda tefekkür mahiyetinde olmayan felsefeye yönelik eleştirileri kısaca özetlemeye çalışacağız. 


    Felsefe Genele Hitap Etmemektedir


    Felsefe genel olmaktan öte toplumun entelektüel ve aydın bir kesimini ilgilendirmektedir. Bırakın halkı aydınların bile hepsi felsefi konulardan bir şey anlayamamaktadır. Toplumun bir kesiminin meşgul olduğu felsefe ile geneli ilgilendiren ihtiyaçlar karşılanamamaktadır. Din ise toplumun her kesimine hitap etmekte ve herkesin anlayabileceği konuları ve ifadeleri içermektedir. 


    Felsefe Karmaşıktır


    Felsefe kompleks ve zordur. Filozofların ilahiyat bahsindeki fikirlerinin anlaşılması çok zordur. Bu bahisler öğrenilse bile karışık ve zor olduğundan dolayı hatırda kalmamakta ve unutulup gitmektedir. Öyleyse bunları bilmek ile bilmemek arasında hiçbir fark yoktur. Dinin sunmuş olduğu konular ise basittir. 


    Felsefe Açık Değildir


    Felsefe kapalı ve müphemdir. Filozofların ilahiyat bahsindeki düşünceleri açık, seçik ve her türlü tereddüdü giderir mahiyette değildir. Fikirleri olduğundan başka türlü anlaşılmaya da müsaittir. Örneğin Aristo’nun akıl bahsinde ileri sürmüş olduğu görüşler o kadar müphemdir ki en usta Aristocu filozoflar bile bu hususta Aristo’nun neyi kastettiğini kestirememiştir. Dinin tebliğ ettiği konular ise çok açık olup müphem olmaktan uzaktırlar.


    Felsefede Kesinlik Yoktur


    Felsefe tahmin, zan ve vehimden ibarettir. Felsefede yakîn, itminan ve kesinlik yoktur. Din ise yakîn ve kesinlilik içermektedir. Dinde zanna, şüpheye ve tereddüde yer yoktur.


    Felsefede İtminan Yoktur


    Felsefede bunalım ve istikrarsızlık söz konusudur. İnsanın gönlünü, içini ve ruhunu tatmin edememekte, huzur ve refaha ulaştıramamakta, bilakis düşünce ve inanç bunalımlarına ve fikri keşmekeşliğe sebep olmaktadır. 


    Filozoflar durmadan fikir ve kanaat değiştirirler. Örneğin Eflatun ilk önce gençlik diyaloglarını yazmış, sonradan kanaatini değiştirerek olgunluk diyaloglarını yazmış, bunların da doğru olmadığını görerek en son ihtiyarlık diyaloglarını yazmıştır. Sonra talebesi Aristo ise bunların hepsini ret ve inkar etmiştir. 


    Filozoflar ortaya koydukları fikir ve kanaatleri ile başkasını tatmin etmek şöyle dursun kendilerini bile tatmin edememişlerdir. Bir filozofun ileri sürmüş olduğu düşüncelerden vazgeçip yeni görüşler ortaya koyması çok sık görülmüştür. Bu kadar değişken ve buhranlı bir yolun doğru olması mümkün değildir. Çünkü bu yol önce kendi mensuplarını dahi fikri buhranlardan kurtaramamıştır.


    Dinin öğrettiği gerçekler ise sabit olup ezeli ve ebedidirler. Bu yolda buhran, ıstırap ve ruhi huzursuzluklardan eser görülmez. Din yolunda itminan, gönül huzuru ve iç ferahlığı mevcuttur. His, akıl ve ruh, muhtaç oldukları gıdalarla doymuşlardır. 


    Felsefe Yolu Tenkitler Ve Tekzipler Yoludur


    Felsefede her filozof kendisinden önceki filozofların görüşlerini tenkit etmekle işe başlar ve onların yanlış yönlerini tespit etmeye çalışır. Şu ana kadar filozoflar arasında ortak bir fikir ve kanaat görülmemiştir. Bu durum, hiçbir filozofun diğer bir filozofu tatmin ve ikna edecek sağlam bir bilgiye sahip olmadığını göstermektedir. 


    Felsefi bir sistem, ne kadar doğru gözükürse gözüksün daha sonra başka bir felsefi sistem tarafından yıkılmaktadır. Aristo hocası Eflatunun metafiziğini, Dekart Aristo’nunkini, Kant da Dekart’ınkini yıkmıştır. Felsefi görüşlerin ve fikirlerin batıl olduğunu anlamak için aslında harici bir delile de gerek yoktur. Felsefi görüşlerin batıl olduğunu anlamak için yine felsefi görüşlere bakmak yeterlidir. Kant’ın metafiziği Dekart’ınkini, Dekart’ınki Aristo’nunkini, Aristo’nunki Eflatun’unkini yalanlamakta, yanlış ve batıl olduğunu ortaya koymaktadır. Kindi, Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşt’ün metafizikleri için de durum aynıdır. 


    Felsefi sistemlerde bir çatışma olmasına karşılık peygamberler yolunda bir dayanışma ve ahengin varlığı söz konusudur. Dinin ve peygamberlerin yolu daima birbirini doğrulamakta ve birbirine hürmet göstermektedir. Bu ise tek kaynaktan gelen vahiy sonucu olan bir durumdur.  


    Felsefe Yavandır


    İnsan, sadece düşünen değil aynı zamanda estetik duygulara sahip olan bir varlıktır. Felsefede akla büyük önem verilir iken insanın kalbi, ruhu ve hisleri ihmal edilmektedir. Filozofların kullandıkları ifadeler kuru ve yavandırlar. Üslupları ise usandırıcı ve bıktırıcıdır. İnsan zekasını tatmine çalışan felsefe, ne aklı ne de ruhu tatmin edememektedir. Peygamberlerin yolu ise, akıl ve zeka ile birlikte gönül ve ruhu da aynı oranda tatmin etmeye önem vermektedir. 


    Felsefe Sığdır


    Çevremize baktığımızda canlıların akıl seviyelerinin farklı derecelerde olduğunu görürüz. Örneğin hayvanlar 1’den 10’a kadar sayamazlar ve 2*2=4 ettiğini bilemezler. Hayvanların aklının eremediği bu gerçeklere insanın aklı erebilmektedir. İnsanların akıl ve zeka seviyelerinin de farklı derecelerde olduğunu görürüz. Nitekim aklı az olan bir kişinin aklının eremeyeceği bir gerçeğe ondan daha akıllı olan bir kişinin aklı erebilmektedir. Bu derecelenmeyi gördüğümüze göre “En akıllı kişinin bile aklının eremeyeceği gerçekler var olamaz mı?” diye sorulacak olsa, onun da aklının eremeyeceği gerçeklerin elbette olabileceği şeklinde cevap veririz. Kimse tüm gerçeklerin kendi aklının erebildikleri ile sınırlı olduğunu iddia edemez.


    Felsefi sistemler de, ne kadar genel sentezler yaparlarsa yapsınlar sınırlı ve belirli bir alanda kalmaya mahkûmdurlar. Zira felsefe aklın ürünüdür. Gerçekler ise aklın erebildiği ile sınırlı değillerdir. Tek başına akıl ile tüm gerçeklerin kavranması ve bu sayede mutluluğun elde edilmesi mümkün değildir. 


    Din ise, aklın erebildiklerine şartlanmayı tasvip etmez, aklın eremeyeceği bazı gerçeklere inanmayı da ister. Vahyin ve peygamberlerin yolunda aklın sahası sevgi ve ilahi bilgiler ile aşılmakta, akla ve hayale sığmayan bir aleme (sonsuzluk alemine) ulaşılmaktadır. Kişi, bu sayede evrensel gerçekler ile irtibat kurup ruhunu bu gerçeklere yükseltebilmekte ve neticede sonsuz mutluluğu yakalayabilmektedir. 


    Filozoflar Duygu Yüklüdürler


    Temel konularda herkes aynı akla ve aynı vicdana sahiptir. Aynı akla ve aynı vicdana sahip kişiler normalde temel akli konularda aynı düşünürler. Ancak akıl ve vicdanını ikinci plana itip duygu ve önyargılarını birinci plana çıkartan kişilerin duygu ve önyargıya dayalı düşünceleri farklı olabilmektedir.


    Akılla gerçeği bulmaya çalıştıklarını iddia eden felsefeciler de, temel konularda bile birbirleri ile çatışmakta ve birinin ak dediğine diğeri kara demektedir. Felsefecilerin farklı düşünmesinin sebebi, farklı çalışan akla sahip olmalarından değil, bilakis bazılarının kusur sayılacak bir davranış içerisinde olmasından kaynaklanmaktadır. Bu tür felsefeciler, duygu ve önyargıya dayalı düşüncelerini de felsefi düşünce olarak takdim etmektedirler. Herkesin duygu ve önyargısı aynı olamayacağına göre, temel akli konularda bile farklı görüşler ortaya çıkabilmektedir. 


    Felsefeciler mantık ilmi ile de ilgilenmişlerdir. Filozofun mantık ilmi ile uğraştığını ve bazı konularda mantıklı düşündüğünü gören bazıları, filozofun her konuda mantıklı düşündüğünü zannediyor. Gerçekte ise filozof, bazı konularda duygu ve önyargılı düşünmekte ve duyguya dayalı düşüncelerinin de mantıklı zannedilmesini istemektedir. 


    Felsefecilerin kendi aralarında yapmış oldukları tartışmalara baktığınızda da, mantığı gerçeği bulmak için değil karşıtını alt etmek için kullandıklarını, anlamsız ve gereksiz konulara ve tariflere girdiklerini, tanımlamalara dayalı dil ve mantık oyunları yaptıklarını, adeta mantığı mantık adına katlettiklerini görürsünüz. 


    Bazı filozoflar, derin bilgin olarak tanınmayı istediklerinden dolayı düşüncelerinin herkes tarafından kolay bir şekilde anlaşılmasını istemezler ve müphem konuşurlar. Ayrıca bazı filozoflar, kibirli olup halka tepeden bakarlar, halkı cahil, beyinsiz ve aptal olarak görürler. Bu denli duygu yüklü olan bu tür filozofların gerçeği ve mutluluğu bulmada doğru yolda oldukları söylenemez.  


    BİLİMSEL YANILGILAR


    Tabiatı incelemekle meşgul olan pozitif bilimler, insana ne geçmişi, ne geleceği, hatta ne de dünyadaki görevi hakkında bir şey söyleme yetkisine sahip değillerdir. Bu bilimler, ona sadece içinde yaşamakta olduğu tabiatı tanıtmakta ve ondan faydalanma yollarını göstermektedir. Tabiat kuvvetlerinden somut netice çıkarma işi olan teknoloji de bir düşünceyle ilişkilendirilemez. 


    Bilim adamları da duygulu ve önyargılı hareket edebilmektedirler. Bilimin halk nezdindeki saygınlığından yararlanmak isteyen bazı bilim adamları, bazı konularda duygu ve önyargıya dayalı düşüncelerini bilim diye sunabilmektedirler. Bu tür bilim adamlarının çoğu konuda mantıklı ve bilimsel konuştuğunu gören bazıları da, bunların her konuda mantıklı ve bilimsel düşündüğünü zannederler.


    Bazı kişiler, bilim adamının ağzından çıkan her sözün 2*2=4 gibi kesin bir gerçek olduğunu zannederler. Gerçekte ise her bilimsel düşünce mutlak bir şekilde kesinlik ifade etmez. Bilimde kesin neticeye ulaşmak için akla dayalı bazı metotlar geliştirilmiştir. Bilim ilk önce bir hipotezle başlar. Bilim adamı, ilgili konuda gerçek olabileceğini düşündüğü bilimsel bir düşünce ve varsayım üretir, sonra bunu deney ve gözleme tabi tutar. Deney veya gözlemden olumlu netice almış olursa üretmiş olduğu varsayım bilim adamlarınca kabul görmeye başlar ve teori halini alır. Ancak teori de bütün bilim adamlarınca kabul edilmeyebilir. Zira deney veya gözlemin hazırlık çalışmalarından tutun laboratuar şartlarının oluşturulması ve neticenin alınmasına kadar her aşamada bilim adamının öznel ve kişisel yaklaşımı alınan neticeyi etkileyebilmektedir. Bütün bilim adamlarınca kabul edilen ve üzerinde yanılma payı bulunmayan bilimsel verilere ise “Kanun” denir. Örneğin yer çekimi kanunu gibi. 


    Binlerce sene önce yaşamış olan Babil, Hind, Mısır, Yunan vs. gibi uygarlıkların da bilimi var idi. Ancak o zamana göre bilimsel sayılan düşüncelerin çağımızda yanlış olduğu anlaşılmıştır. Örneğin antik çağ Yunanistan’da ördek ve koyun gibi bazı hayvanların ilk zamanlar meyve gibi ağaçlardan bittiğine bilimsel bir gerçek gibi inanılmış, hatta bazı filozofların “Biz gözlerimizle gördük” demeleri halkta bu yönde kesin bir kanaatin oluşmasına sebep olmuştur. 


    Günümüzde bile bilimsel bir hipotezin yeni keşif ve hipotezlerle çürütüldüğünü görmek her zaman mümkündür. Bazı bilim adamları, binlerce sene önceki bilimler için “efsane” dendiği gibi, binlerce sene sonraki insanların da yirmi birinci yüzyılda kabul edilen bilimsel düşünceler için “yirmi birinci yüzyıl efsanesi” diyebilecekleri ihtimalini dile getirmişlerdir.


    Bilim ve teknoloji hayatı kolaylaştırabilir ancak tek başına huzuru sağlayamaz. Yüce Yaratıcıya yine O’nun razı olduğu şekilde kulluk etmeye yanaşmayan bir toplumda her türlü anarşi mümkündür. Zira gerçek iman nuruna sahip olmayan kişiler, hesap verecek kimse olmadığında her türlü kötülüğü yapabilmeye meyilli durumdadırlar. Yüce Yaratıcıya karşı sorumluluğunu bilen kişiler ise, bir karıncayı dahi incitmekten sakınacak ve bütün herkese sevgi ile yaklaşacaktır. Bilim ve teknoloji Yüce Allah’ın razı olduğu şekilde kullanılmadığı takdirde insanlığa büyük felaketler getirebilir. Toplumsal huzur açısından bakıldığında bile bilimin tek başına yeterli olamayacağı ve dinin gerekliliği açıktır.


    MATERYALİZM 

          

    Materyalizm, sadece maddeye inanıp maddenin ötesinde tabiatüstü hiçbir güce inanmayan felsefi bir düşüncedir. Eski çağlara kadar uzanan materyalizm, ortaçağ kilise hâkimiyeti dönemi batıda etkisini kaybetmiş, yeniçağa girerken kilisenin baskısından kurtulma uğruna yaygın bir düşünce halini almıştır.


    Materyalistlere göre madde ve fizik yasaları hiçbir düzenleyici aklın müdahalesine muhtaç olmaksızın evreni kendi kendine ve tesadüfen meydana getirmiştir.Akıl ve kudret sahibi bir yaratıcının varlığından rahatsız olan materyalistler maddeyi ve tesadüfü tanrı haline getirmişlerdir.


    Dincileri hayalcilikle ayıplayan materyalistler çok daha hayalci yaklaşımlar sergilerler. Matematikteki ihtimaller hesabı ve çevresel koşullar dikkate alındığında bir protein molekülü dahi tesadüfle açıklanamaz iken, matematiksel ahenk içerisinde işleyen ve mükemmel bir düzen içeren tüm evreni tesadüfle açıklama gibi çok daha büyük bir yanılgıyı tercih ederler. 


    Yüce Yaratıcının duyu organı ile doğrudan doğruya idrak edilmesi mümkün değildir. Yüce Yaratıcı, kâinatın her hangi bir yerinde duyu organı ile idrak edilebilen bir varlık olarak düşünülemez. Ancak bu durum, O’nun varlığını kabul etmenin akla aykırı olmasını gerektirmez. Zira O’nun varlığı ve kudreti yarattıklarına bakarak anlaşılabilmektedir. Yüce Yaratıcının duyular ile doğrudan doğruya idrak edilemeyişi, O’nun varlığı için bir eksiklikdeğil, bilakis sonsuz ve sınırsız bir üstünlük ifade eder. Duyu organlarımızla algılayabileceğimiz her şey yine bizim gibi bir yaratık olacaktır.


    Serbest ortamda görmezden gelinmeye müsait gerçekler karşısında takınılan tavırlar kişinin dürüstlüğünü belirler. Yüce Yaratıcının varlığı gerçeği de, kulluk konusunda imtihan halinde olan kullar için, akıldan ihtiyariliği almayacak şekilde görmezden gelinmeye müsait hale getirilmiştir. Bu gerçek, dünyada vicdanen dürüst olan kişilerce kabul edilen, vicdanen dürüst olmayan kişiler için ise inkâr edilmeye müsait olan bir gerçek kılınmıştır.


    Materyalistler, Yüce Yaratıcının varlığı gerçeğinin görmezden gelinmeye müsait bir gerçek olmasını bahane ederek art niyet göstermişler, vicdanlarının sesine kulak tıkayarak inkâr etme yolunu tercih etmişlerdir.


    Yaratıcının varlığına inanan bir kişi, fıtratı gereği O’na karşı kulluk borcu hisseder. Kulluğu itici bulan materyalistler ise, keyfi bozacak gerçeklere kapı açmaktansa işi temelden halledip yaratıcının varlığını inkâr etmeyi tek çözüm olarak görmüşlerdir. Materyalizm temelde bu nefsanî duyguya dayanır. Materyalistler, yaratılış ve din konusunda nefsanî duygulara dayanmalarına rağmen yanlış yolda olduklarını görmezden gelmişlerdir.  


    Materyalistler, Yaratıcıyı inkâr etmek ve yaratıcıyı inkâr eden toplum ve nesil yetiştirmekle gerçekten yaratıcının yok olmasını sağladıklarını ve bundan dolayı kendilerini de O’na karşı sorumlu olmaktan kurtardıklarını zannederler, birbirlerini bu zan ile avutmaya çalışırlar.  




    Materyalistler, bilimi kendilerine destekçi yapmak için de yoğun çaba göstermişlerdir. Materyalistlere göre bilim adamı maddeyi incelediğinden dolayı materyalist olmak zorundadır. Dinsiz olmadan bilim yapılamayacağı şeklinde şartlandırılan ve körü körüne kendini materyalist felsefeye kaptıran bu tür bilim adamları, vicdanen bilebilecek durumda olmalarına rağmen Yaratıcıya karşı inkâr gibi büyük bir kusurun içine girmişlerdir. Vicdanen dürüst olan bilim adamaları ise Yüce Yaratıcının varlığını kabul etmekte zorlanmazlar.  


    Materyalist bilim adamları, yaratıcıya inanmakla dinlerin saçma doktrinlerine saplanacaklarını ve fikir hürriyetlerinin kısıtlanacağını zannetmişlerdir. Bilimsel mantığa sahip bir kişinin bozuk dinlerin saçma doktrinleriyle bilim yapamayacağı bir gerçektir, ancak bu durum kişinin dinsiz olmasını haklı kılmaz. Kişiye lazım olan, Yüce Yaratıcıya inandıktan sonra O’nun razı olduğu şekilde O’na kulluk etmesidir. Bozulmuş veya uydurulmuş dinlere saplanacağım korkusuyla yaratıcıyı inkar etmek daha büyük yanılgıdır.


    Din-bilim çatışması, ilahi kaynakların içine hurafeler katılmış olan bazı dinler için söz konusu olabilir, ancak Yüce Yaratıcıdan hiçbir değişime uğramadan bize kadar ulaşmış olan dinde (yani İslam dininde) din-bilim çatışması bulunmamaktadır. Zira ikisinin de sahibi Yüce Yaratıcıdır. Eğer bir aykırılık örneği ortaya konmuş ise, ya din olduğu gibi anlaşılamamıştır veya dini veriler âhâd rivayetlere (zanna) dayanmaktadır, ya da bilimsel veriler kesin ispatlanmış olmayıp varsayımdan veya aldatmacadan ibarettir.


    İslam dini, bilimi özellikle teşvik etmekte ve kâinatın araştırılmasını Yüce Yaratıcının yaratma sanatının bir incelemesi olarak tanımlamaktadır. Materyalistler, İslam’dan başka diğer dinlerin bozuk ve yanlış olduğunu görebilmişler, ancak İslam’ı da bu dinler gibi zannederek İslam’ın gerçek din olduğunu görmezden gelmişlerdir. 


    Dünya üzerinde gerçekleşen ve bir hiç uğruna milyonlarca kişinin ölmesine sebep olan anarşinin temelinde de materyalizm bulunmaktadır. Yakın tarihte materyalizme dayalı ideolojiler yüzünden 300 milyon civarı insan ölmüştür, zulümlerin ise haddi hesabı yoktur. Darwinist materyalistler, insanı gelişmiş bir hayvan türü olarak görmeleri ve ayakta kalabilmek için güçlülerin zayıfları yok etmesi gerektiğine inanmaları dolayısıyla, savaşları ve katliamları mubah görmüşlerdir. 


    Materyalistler, ortaçağda din yüzünden yaşanan savaşları ileri sürerek dini kötülemeye çalışmışlar, ancak komünizm veya faşizm yüzünden ölenlerin sayısının ortaçağda din yüzünden ölenlerin sayısından kat be kat daha fazla olduğunu görmezden gelmişlerdir. Örnekteki gibi pek çok konuda önyargılı ve tutarsız olmalarına rağmen doğru yolda olduklarını zannetmişlerdir. 


    Ezeli evren düşüncesi ateizmle daima iç içe olmuştur. Zira bir şeyin sonradan var olması demek, bu şeyin akıllı ve şuurlu bir varlık tarafından icat edilmesi demektir. Evrenin bir başlangıcının var olması da, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı anlamına gelmektedir. Materyalistler, yaratılış düşüncesine mahal vermemek için madde ve evrenin ezelden beri var olduğunu iddia etmişlerdir. 


    Bilim daima materyalizmin aleyhine gelişmiştir. Antik dönemde yaşayan materyalistler, insanlığın bir başlangıcının olmadığını ve ezelden beri nesilden nesle gelmiş olduğunu ve bu şekil ebedi devam edeceğini iddia etmişlerdir.  


    Gelişen bilimin insanlığın bir başlangıcının var olduğunu apaçık ortaya koyması üzerine daha sonraki materyalistler, insanlığın bir başlangıcının var olduğunu zoraki kabullenmişler, ancak dünyanın ezeli ve ebedi olduğunu iddia etmeye devam etmişlerdir. 


    Daha sonra gelişen bilim, dünyanın da bir başlangıcının var olduğunu ve belirli bir süre sonra yok olacağını apaçık ortaya koydu. Materyalistler, bu gelişmeler karşısında dünyanın ve diğer gök cisimlerinin başının ve sonunun var olduğunu zoraki kabullenmişler, ancak gök cisimlerinin oluşturduğu evrenin ezeli ve ebedi olduğunu iddia etmeye devam etmişlerdir.


    20. yüzyılda gerçekleşen bilimsel keşifler,inkâr etmeye bahane bırakmayacak oranda evrenin de bir başlangıcının var olduğunu apaçık ortaya koymuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısına damgasını vurmuş olan materyalizm, 1920’li yıllardan sonra gerçekleşen bilimsel keşiflerle çöküntü sürecine girmiştir. Hatta ünlü Newsweek dergisi, 27 Temmuz 1998 sayısında bu konuyu “Bilim Tanrıyı buluyor” başlığıyla kapak yapmıştır.


    Materyalizmin bilimsel gelişmeler karşısındaki bu zaafına rağmen bazı kişilerin daha hala bilimin materyalizmi destekleyeceğini zannetmesi, tamamen dinsizlik büyüsünün etkisine kendilerini kaptırmış olmasından kaynaklıdır. Kafalarının yıkandığı ve heveslerinin okşandığı şeklinde hareket etmeyi tercih eden bu tip kişiler, bu etki içerisinde davranmakta hiçbir sakınca görmezler. Zira bunlar için gerçekler değil duygu ve önyargılar daha önemlidirler.


    Tarihte ve günümüzde bilime büyük katkıları olan ve sahasında bilimin öncüsü sayılan bilim adamlarının büyük çoğunluğu da Yaratıcıya inanan kişilerdir. Tarihte en büyük fizikçiler arasında yer alan İsac Newton, Faraday, Kelvin, Einstein ve Maxwell söz konusu bilim adamlarına bir örnektir. 


    (Fiziksel astronominin kurucusu ve inançlı bilim adamlarının parolası olan “Tanrı yarattığı her şeyde kendini gösterir” fikrini ortaya atan ilk bilim adamı olan Johannes Keppler inançlı bir bilim adamı idi. Termodinamiği kuran büyük fizikçi William Thompson (Lord Kelvin), Yüce Yaratıcıya inanan bir hıristiyan idi, Darwin’in evrim teorisine şiddetle karşı çıkmış idi. Isı akışı üzerinde sayısız çalışmalar yaparak ödüller alan ve mekanik ısı denklemini ve termodinamiğin birinci kanununu bulan James Joule de inançlı bir bilim adamı idi. Bilime öncülük etmiş diğer inançlı bilim adamları ise şunlardır; Bilimsel metodun kurulmasında önemli rolü olan Francis Bacon, modern kimyanın babası Robert Boyle, istatistik ve modern ekonomi çalışmalarıyla tanınan Iona William Petty, bütün zamanların en büyük fizikçilerinden biri sayılan Michael Faraday, genetiğin babası sayılan ve genetik bilimindeki buluşlarıyla Darwinizmin geçersizliğini ortaya koyan Gregory Mendel, bakteriyolojinin akla gelen en büyük ismi olup evrimi reddederek adeta Darwinizme karşı savaş açmış olan Louis Pasteur, atom kuramının babası John Dalton, en önemli matematikçilerden Blaise Pascal, İngiliz doğa tarihinin en önemli ismi John Ray, yer katmanlarını inceleyen ünlü stratigraf Nicolaus Steno, biyolojik sınıflandırmanın babası olan ve evrimi şiddetle reddeden Carolus Linnaeus, karşılaştırmalı anatomi biliminin kurucusu Georges Cuvier, oşinografinin bulucusu Matthew Maury, organik kimya alanında çalışmalar yapan ilk kişilerden Thomas Anderson, beynin ve sinir sisteminin haritasını ilk defa çizen Charles Bell, modern entomolojinin kurucusu Jean Henry Fabre, modern elektriğin kurucusu John Ambrose Fleming, ışığın elektromanyetik teorisini formülize eden James Clerk Maxwell.)


    POZİTİVİZM


    Pozitivizm, bilimi din edinen ve bu noktada hem dini ve hem materyalizmi reddeden felsefi bir akımdır. 


    Pozitivizme göre pozitif bilim çağına giren bir insan tüm tabiat olaylarını deney ve gözlem yoluyla anlayabilmekte ve açıklayabilmektedir. Pozitivistlere göre beş duyu ile idrak edilen tabiatın dışında insanın kavrayabileceği herhangi bir gerçeğin varlığı söz konusu olamaz. “Ben nereden geldim ve nereye gideceğim?” tarzında düzenlenen ilk sebebi (yaratıcı) ve son gayeyi vurgulayan soru, pozitif bilim devresindeki insanın sorusu değildir. Bu problem tabiat olayları hakkında doğru ve yeterli bilgisi olmayan bundan önceki insanların problemiydi. Problemin çözümünde materyalistlerin de teologların da ortaya koydukları fikirler doğru değildir. 


    Pozitivizmin ortaya çıkması ile, materyalizmin düşünce tembelliğine dayalı olan fikirlerinin yerini pozitivizmin kibir ve kendini beğenmişliğe dayalı olan fikirleri almıştır.


    Hem dini ve hem felsefeyi (materyalist felsefeyi) reddeden pozitivizmin aslında kendi açıklamaları da felsefeden başka bir şey değildir. Pozitivistlerin düşünce tarzı “Görmediğim şeye inanmam” cümlesinde ifadesini bulan kaba anlayışın ötesine geçmemektedir. Bunlara göre deney ve gözlem ile ispatlanmış olan gerçeklerden başka gerçeklerin varlığı söz konusu olamaz. 


    Aklın eremeyeceği gerçeklerin var olduğu iddiası ve ayrıca beş duyu organımızla hissedemeyeceğimiz âlem ve varlıkların var olduğu iddiası, hiç olmayacak iddialar olmayıp olması mümkün iddialardır. Zira kimse bu iddianın mümkün olamayacağını kesin olarak ispat edemez. Mümkün olgular eğer ispatlanmış iseler benimsenmelidirler.


    Bilindiği gibi beş duyu organımızın algılayabileceği saha sınırlıdır. Günümüze değin bilimsel keşifler sayesinde kâinatla ilgili bilgilerimiz arttığına göre gelecekte de teknik gelişmeler sayesinde tabiatla ilgili bilgiler daha da artacaktır. Bu süreç öngörüldüğüne duyu organlarının tespiti dışında başka gerçeklerin var olmadığı iddia edilemez. 


    Aklın erebilme gücü de sınırsız değildir. Çevremize baktığımızda canlıların farklı akıl seviyesiyle yaratıldığını görmekteyiz. İnsanlar da akıl ve zeka açısından tek tip olmayıp derece derecedirler. Kimse tüm gerçeklerin kendi aklının erebildiği ile sınırlı olduğunu iddia edemez. 


    Beş duyumuzla idrak ettiğimiz madde dünyasının dışında bir gerçek, bir realite ve bir varlığın bulunmadığını söylemek, pozitif bilimler açısından da mümkün değildir. Çünkü konu pozitif bilimlerin inceleme alanı dışındadır. Bilim, sahası dışında kalan bir konuda olumlu veya olumsuz bir şey söyleme yetkisine sahip değildir. Tabiat ve varlığa ilişkin kesin ispatlanmış gerçekler ise, gerçek dinin (yani İslam’ın) verilerine zaten aykırı değillerdir. Zira ikisinin de sahibi Yüce Yaratıcı’dır.


    Beş duyu organıyla hissedilebilen algı dünyasına ve aklın erebildikleri gerçeklere şartlanmak ve bunların ötesinde hiçbir şeyin var olamayacağını zannetmek dar görüşlülüktür. Duyu ve akıl sahamızın ötesinde gerçeklerin olamayacağı akılcı ve bilimsel düşünceye sahip bir kişi tarafından ileriye sürülemez. Akıl ve duyu sahasının dışındaki gerçekleri (yani gaybı) kabul etmemek cehaleti bilim yerine koymak sayılır. 


    Pozitivizmin kurucusu olarak bilinen Auguste Comte da, hayatının sonlarına doğru insanlığın dinsiz olamayacağı kanaatine varmış, bir “insanlık dini” icat etmeyi düşünmüş, kendisine göre bazı prensipler koymuş, ancak bu teşebbüsünü ciddiye alan olmamıştır.


    Doğruluğunu en iyi şekilde ispatlamış olan kişilerin vermiş olduğu mümkün haberlere inanmayı akıl ve vicdan zorunlu görür. Örneğin uzman olduğunu ve yeterli araçlara da sahip olduğunu ispatlamış olan bir astronom, 5 milyar ışık yılı uzakta bir galaksinin var olduğunu haber vermiş ise, galaksiyi bizzat gözetlemeyen kişinin buna inanması akla ve vicdana aykırı görülmez. Galaksiyi gözetleyen kişi ile bizzat muhatap olunmasa da, (basın, yayın, piyasaya çıkmış kitaplar, eğitimciler vs.) yalan üzerinde anlaşması mümkün görülmeyen kalabalık kitlenin astronomlardan yapmış olduğu mütevatir rivayet gereği inanmak da böyledir.  


    Doğruluğunu (mucizeleriyle, ahlakıyla, yaşayışıyla, getirmiş oldukları ilahi kitapla vs.) en iyi şekilde ispatlamış olan peygamberlerin duyu ve akıl sahamızın ötesinde olan gerçeklerden verdikleri haberler de, olması mümkün haberlerdir. Örneğin öldükten sonra ebedi hayatın olduğu, Yüce Yaratıcı huzurunda hesap verileceği, Cennet ve Cehennem’in olduğu iddiaları, 2*2=5 gibi hiç olmayacak absürt iddialar olmayıp olması mümkün iddialardır. Zira kimse bu iddiaların aksini kesin olarak ispat edemez. Doğruluğunu en iyi şekilde ispatlamış olan peygamberler, olması mümkün bu bilgileri haber verdiğine göre, akıl ve vicdan gereği bunlara inanmak zorunludur.


    Pozitivizmin ortaya çıkışından bu güne kadar geçen zaman içersinde bilim çok ilerlemiş ve bilim ilerledikçe bilinmeyen gerçeklerin çok daha fazla olduğu anlaşılmıştır. Artık bilim adamlarında 19. yüzyıldaki gibi her şeyi bildiğini zannetme yanılgısı bulunmamaktadır. Bu noktada pek çok bilim adamı gelişen bilimin inancı kuvvetlendireceğini ve dinin değerinin anlaşılmasına sebep olacağını belirtmiştir.


    21. yüzyılın bilim adamları büyük bir çoğunlukla pozitivizmin aksine Yaratıcının varlığına inanmaktadırlar. Gerçi bunlar kâinatın yaratıcısı, geliştiricisi ve yöneticisi olarak deney ve gözlemlerle ispat edilmiş bir varlık bulmuş değillerdir. Yüce Yaratıcı, madde, enerji veya sınırlı herhangi bir varlık değildir ki deney ve gözlem ile ispat edilebilsin. Ancak bilim adamı da düşünen ve vicdan sahibi bir insan olması hasebiyle büyük bir hayranlıkla incelemekte olduğu tabiat olaylarının ardında kudretli ve düzenleyici bir varlığın bulunup bulunmadığını düşünmektedir. Ona göre böyle bir varlığın varlığını kabul etmek, onu inkâr etmekten çok daha akılcı, bilimsel zihniyete ve vicdanın sesine çok daha yakındır. Yaratıcıyı inkar eden bilim adamı ise, bu düşüncesine deney veya gözlem yaparak ulaşmış değildir, bilakis akıl ve vicdanı ile hareket etmemesinden dolayı inkara sapmıştır.


    Günümüzde inanç konusunda dünyaca meşhur bilim adamları arasında yapılan çeşitli anketler de, bilim adamlarının çoğunun Yaratıcıya inandığını göstermektedir.Bu anketlerin neticesinde, yaklaşık bir hesapla, bilginlerin % 83’ünün tam inançlı, % 10’unun din konusu ile ilgilenmediği, % 7’sinin de bir inanca ulaşamadığı anlaşılmıştır.


    FREUDİZM


    Freudizm, Viyanalı doktor Sigmund Freud (1856-1939) tarafından ileri sürülen bir görüştür. Freudizme göre insanın gerçek yapısında Tanrı inancı ve din duygusu diye bir şey yoktur. İnsana hakim olup onu idare eden ve ona yön veren iki önemli güç vardır: Korku ve cinsiyet duygusu. İnsanın davranışlarına, ondaki anne-baba sevgisi, vatan sevgisi, Tanrı sevgisi gibi yüksek duygulara kaynaklık eden bu iki duygudur, özellikle cinsiyet içgüdüsü. İnsan bir taraftan korkunun diğer yönden çeşitli engeller karşısında tatmin edilemeyen cinsi duyguların baskısı altındadır. Şuur altında var olan bu rahatsızlık şekil değiştirerek vatan sevgisi, insanlık sevgisi ve Tanrı sevgisi şeklinde kendini göstermektedir.


    Ruh hastalıkları alanında çalışmalar yapan Freud, bilimin sınırlarını aşarak felsefe yapmış ve cinsiyetle ilgili ahlak kurallarından tamamen uzaklaşmıştır. Bu düşünüş, gözlem ve deneye dayalı bilimsel bir kanaatten değil, sadece vehim, kuruntu ve art niyetten kaynaklanmaktadır. Tarih boyunca insanoğlunun kaydetmiş olduğu fikir ve duygu yükselişini, dini inanç ve ahlaki davranış örneklerini, yüksek insani duygularını, aile bağlarını, sanat hareketlerini ve sanat ürünlerini seks duygularına bağlamak, bütün bunların sebep ve neticelerini seksin sebep ve neticeleri içinde değerlendirmek, büyük bir yanılgıdır. Hastalar üzerinde hastalık halleri ve psikolojik nevrozları inceleyen Freud, bu özel durumları bütün insanlığa yaymakla en büyük hatayı işlemiş ve temelsiz bir felsefeye saplanmıştır.


    DARWİNİZM


    Evrim (tekamül) teorisi olarak da bilinen darwinizm materyalizmin bilimdeki en büyük dayanağı olarak kabul edilmektedir. Darwinizme göre canlı türleri basit canlılardan karmaşık canlılara doğru tekâmül (olgunluk) göstermiştir. Her canlı türü diğer türlerden ayrı ve bağımsız olarak tabiatüstü bir müdahale ile aniden yaratılmamış, aksine her canlı türü kendisinden önceki bir canlı türünden milyonlarca sene ile ifade edilecek bir süreç içerisinde tabiat şartları içerisinde tedrici olarak oluşmuştur. 


    Evrimcilere göre kuşlar sürüngenlerden, sürüngenler ise balıklardan, balıklar ise bir ana balıktan, bu balık da bir ilk canlı organizmadan oluşmuştur. Bu ilk canlı organizma ise, hücrelerin suda tesadüfen birleşmesi ile oluşmuştur. Hücreler ise, tesadüfen oluşan bir ilk hücrenin bölünerek çoğalması ile meydana gelmiştir veya her bir hücre diğerinden ayrı olarak tesadüfen oluşmuştur. İlk canlı hücre ise, farklı özelliklere sahip milyonlarca protein molekülünün tesadüfen bir araya gelmiş olması ile oluşmuştur. Hücreyi oluşturan her bir protein molekülü ise, amino asit adı verilen daha küçük moleküllerin tesadüfen bir araya gelmesi ve bir zincir oluşturması ile meydana gelmiştir. Amino asitler ise yıldırımlar sayesinde çok farklı atomların kimyasal reaksiyonla bir araya gelmesiyle oluşmuştur. 


    Evrim teorisi, bir yaratıcının varlığından rahatsızlık duyan ateistlerin din gibi inandıkları bir düşünce halini almıştır. Bununla birlikte teistlerden de darwinizmi savunanlar bulunmaktadır. Kimileri ise, bazı üniversiteler evrim savunması içermeyen akademik tezleri kabul etmediğinden evrimi zoraki savunmak zorunda kalmaktadır. 


    Tahmin ve varsayım olmaktan öte ispatlanmış hiçbir veri içermeyen evrim teorisi, bilimsel bir gerçek olduğundan değil bilimsel gerçek olması istendiğinden dolayı savunulmaktadır. Evrim teorisi, sanki 2*2=4 gibi ispatlanmış bir gerçekmiş gibi dünya üzerinde basınıyla, yayınıyla, okul kitapları ile yoğun propaganda edilmektedir. Propagandalarda hayali çizilen yarı insan yarı maymun resimleri uydurulmuş latince isimlerle evrimin gelişme aşamaları olarak gösterilmektedir. Propagandalarda beyaz önlüklü ve kalın gözlüklü bilim adamı imajı da kullanılmaktadır. Bunu gören kimileri bilimsel bir gerçekle karşılaştığını zannetmektedir. Aşırı yoğun telkin de inandırmada etkili olmaktadır. Aşırı yoğun telkin kişinin bilinçaltını etkilemekte ve biriken bu telkinler zamanla bilince taşmakta ve kişi artık bilinci dâhilinde yani bilerek evrime inanmaya başlamaktadır. 


    Darwin’e kadar biyoloji bilimine Yüce Yaratıcının yaratma sanatını gösteren bilim olarak bakılmakta idi. Gelişen bilimin yaratılışı çağrıştırmasından rahatsızlık duyan derin devletlerin yoğun gayretiyle biyoloji bilimi materyalizme uyarlanmaya çalışılmıştır. Evrim teorisi ile biyoloji bilimini aynı şey gibi göstermeye çalışmak ve evrimin biyolojinin temeli olduğunu iddia etmek büyük bir aldatmacadır. Bugün çağdaş bilimi evrime bağlı kılmaya zorlayan hiçbir neden yoktur. Bilim gözlem ve deneye dayanmaktadır, evrim ise gözlenemeyen geçmiş hakkında ortaya atılmış bir varsayımdan ibarettir. Darwinizme yapılan tüm göndermeler ortadan kaldırılsa biyoloji biliminde hiçbir değişiklik olmayacaktır. 


    Yaratılış Teorisi


    Evrim teorisine karşılık dünya üzerinde “Yaratılış Teorisi” veya diğer adları ile “Bilinçli Dizayn” ve “Bilinçli Tasarım” teorileri yaygınlık kazanmıştır. Yaratılış teorisine göre canlılığın yapısı tesadüfle açıklanamayacak oranda çok karmaşık olup bütün bilimsel veriler tesadüfü yalanlamaktadır. Canlılık ancak akıllı ve kudretli bir varlık tarafından yaratılmış olmalıdır. Bir türün diğer bir türden evrimi söz konusu olmayıp tüm canlı türleri birbirlerinden ayrı olarak yaratılmışlardır. 


    Yaratılışı savunan bilim adamları, bilimsel olarak tek açıklamanın yaratılış olduğunu gördüklerinden ve bu konuda vicdanen dürüst davrandıklarından dolayı yaratılışı savunmaktadırlar. Bu bilim adamları, canlılığın tesadüflerle değil bilinçli bir müdahale ile açıklanabileceğini ortaya koymaktadırlar.


    Tedrici Tekâmül Yanılgısı
    Evrimciler, bir canlı türün diğer bir canlı türden oluştuğunu iddia ederken bu işin bir saniye gibi aniden olduğunu iddia etmemektedirler. Zira dönüşümün aniden olduğunu iddia etmek de bilinçli bir müdahaleyi çağrıştırmaktadır. Evrimciler, yaratılış fikrine meydan vermemek için bir türün bir önceki türden milyonlarca sene ile ifade edilecek bir süreç içerisinde tabiat şartları içerisinde tedrici olarak oluştuğunu iddia ederler. 
  • Harika bir seriden yine harika bir kitap okudum. Bu aralar bu seriyi okurken korku hissederek okuyorum; çünkü Türkçe kitapların sonuna doğru yaklaşırken, Epsilon Yayınları'nın diğer kitaplarını bir türlü çevirmiyor olması üzüyor. Böyle güzel bir serinin: Devamını okuyabilecek miyim, kaygısı yaşamak kesinlik berbat! Bu kitabı okurken 24. kitap hakkında spoil yemek, yarama acayip tuz bastı. Umarım devamını okuyabiliriz.

    Neyse, yorumuma devam edecek olursam Eve için oldukça zor bir kitaptı; her davada zorluk payı oluyor ama cinsellikle ilgili davalarda Eve, geçmişinden dolayı daha fazla zorlanıyor ve biz, bu konudaki kırılma noktalarına tanıklık ederken bir taraftan da o güçlü yönüne tekrar tekrar şahit oluyoruz ve bu, kitabı mükemmelleştiriyor. Bazı insanların nasıl hastalık derecesinde bencil ve bağnaz olabileceğini; ailenin, yetiştirilme tarzının ne derece önemli olduğuna dair bir farkındalık yaşıyoruz. Bu tarz şeyler okumak sinirlerimi zıplatsa da, Eve'nin kendini paralayacak derecesinde bu işin peşinde olması daha hızla okumamı sağlıyor. Eve'nin geçmesiyle ilgili yeni bir şeyler olabileceğini hissediyorum ama bu, gerçekten olur mu, olursa hangi kitapta olur hiç bilmiyorum.

    Internet aracılığıyla biriyle tanışan bir kız, o kişiyle ilk defa yüz yüze görüştükten birkaç saat sonra ölüyor. Ölümün ardından ortaya çıkanlarla görünen o ki, kızımız biri tarafından baştan çıkarılmış ve fahişe adı verilen bir kimyasalla da öldürülmüştür. Katil, bunu isteyerek yapmamış olsa da, artık başka bir niyeti yoktur.

    Eve, her kitapta tükenmenin sınırlarında dolaşırken, Roarke, mükemmel bir adamımız onu yenilenmiş bir şekilde tekrar ayağa kaldırıyor. Ve insan ister istemez Roarke yokken Eve nasıl dayanıyordu, diye merak ediyor. Eve'nin bu kitaptaki halini görmek beni çok üzdü ve sanki gücü daha çabuk tükeniyormuş gibi hissediyorum. Buradaki güçten kastım, işini iyi yapmaması değil, özel anlarında kendini daha çabuk koy vermesi. Sonuç olarak yine çok beğendiğim bir kitap oldu. Aşığım bu seriye.
  • Modern bilimde oynadıkları önemli rol sayesinde, Yahudilerin insanlığın geneline sıradışı bir katkıda bulunduğunu sadece 19.ve 20. yüzyıllarda görüyoruz. Einstein ve Freud gibi bilindik isimlerin yanı sıra bilim alanlarındaki Nobel ödüllerinin yüzde 20'sini dünya nüfusunun binde 2'sinden azını oluşturan Yahudiler aldı. Ama bunun Yahudilik dini ya da kültüründen ziyade münferit Yahudilerin marifeti olduğunu vurgulamak gerek. Geçtiğimiz yüz yılın önemli Yahudi biliminsanlarının çoğu, Yahudiliğin dini çemberinin dışında hareket etmişti. Esasen Yahudilerin bilime hatırı sayılır katkıları yeşivalardan çıkıp laboratuvarlara girince bas göstermişti.
    1800 öncesi Yahudilerin bilime katkısı sınırlıdır. Doğal olarak Çin, Hindistan ya da Maya medeniyetlerinin bilimsel gelişmelerinde hiçbir rol oynamamışlardır. Avrupa ve Ortadoğu'da Maimonides gibi kimi Yahudi düşünürlerin Yahudi olmayan meslektaşları üzerinde hayli etkileri olmuştur ama genel olarak Yahudilerin etkisi demografik ağırlıklarıyla doğru orantılıdır. 16, 17. ve 18. yüzyıllarda Bilimsel Devrim'in patlak vermesinde pek rol oynamamışlardır. Başarılarından dolayı Yahudi cemaatinden ihraç edilen Spinoza hariç modern fizik, kimya, biyoloji ya da sosyal bilimlerin doğuşunda kilit rol oynamış bir Yahudi bulmakta zorlanırsınız. Einstein'ın ataları, Galileo ve Newton zamanlarında neyle uğraşıyormuş bilmiyoruz ama büyük ihtimalle ışıktan ziyade Talmud'u incelemekle alakadardılar.
    Büyük değişim 19. ve 20. yüzyıllarda, laikleşme ve Yahudi Aydınlanması pek çok Yahudi'nin Yahudi olmayan komşularının dünya görüşünü ve hayat tarzını örnek almaya başlamasına yol açınca cereyan etti. Bunu takiben ve Yahudiler Almanya, Fransa ve ABD gibi ülkelerdeki üniversite ve araştırma merkezlerine katılmaya başladı. Yahudi akademisyenler gettolardan ve shtetl'lerden önemli kültürel miraslar taşıdı. Yahudi kültüründe eğitime fazlasıyla değer verilmesi Yahudi biliminsanlarının sıradışı başarısının asli sebeplerindendir. Eziyet görmüş azınlığın kendini ispatlama arzusu ve yetenekli Yahudilerin ordu ve devlet yönetimi gibi Yahudi karşıtlığı görülebilen kurumlarda yükselmesinin engellenmesi diğer faktörler arasında yer alır.
    Ancak Yahudi biliminsanları yeşivaların sıkı disiplini ve bilginin değerine duyulan derin inancı taşımış olsalar da işe yarar somut fikir ve içgörü kazandırmamışlardır. Einstein Yahudi'ydi ama izafiyet teorisi "Yahudi fiziği" değildi. Tevrat'a inanmanın enerji eşittir kütle çarpı ışık hızının karesi bilgisine vâkıf olmakla ne ilgisi var? Karşılaştırma maksadıyla, Darwin de Hristiyan'dı ve hatta Cambridge'e Anglikan rahibi olmak amacıyla başlamıştı. Buradan evrim teorisinin Hiristiyan teorisi olduğunu mu çıkaracağız? İzafiyet teorisini Yahudiliğin insanlığa katkısı şeklinde değerlendirmek, evrim teorisini Hıristiyanlığa atfetmek kadar saçma olur.
    Aynı şekilde, Fritz Haber'in geliştirdiği amonyağın sentezlenmesi işleminde (Kimya dalında Nobel Ödülü, 1918), Selman Waksman'ın bulduğu antibiyotik streptomisinde (Fizyoloji ya da Tıp dalında Nobel Ödülü, 1952) ya da Dan Shechtman'ın yarı kristalleri keşfinde (Kimya dalında Nobel Ödülü, 2010) Yahudiliğe ilişkin bir şey görmek zor. Freud gibi beşeri bilimler ve sosal bilimler alanlarında çalışanlar için Yahudi mirası büyük ihtimalle daha belirleyiciydi. Fakat bu tür durumlarda bile bağlardan kopuş, yerinde duran bağlantılardan daha belirleyicidir. Freud'un insan psişesine ilişkin görüşleri Haham Yosef Karo ya da Haham Yochanan ben Zakkai'nin görüşlerinden çok farklıydı ve Oidipus kompleksini Şulhan Aruh 'un (Yahudi hukuku ku- ralları) sayfalarını karıştırarak geliştirmedi.
    Özetle, muhtemelen Yahudilerin öğrenmeye atfettiği büyük önem Yahudi biliminsanlarının olağanüstü başarısına önemli bir katkı sağlamştır ama Einstein, Haber ve Freud'un başarılarının temellerini atanlar Yahudi olmayan düşünürlerdi. Bilimsel Devrim Yahudilere ait bir tasarı değildi ve Yahudiler bu tasarıdaki yerlerini ancak yeşivalardan üniversitelere geçince aldılar. Esasen Yahudilerin tüm sorulara eski metinleri okuyarak cevap arama alışkanlığı, Yahudilerin cevapları gözlem ve deney yoluyla bulan modern bilim dünyasına entegre olabilmesinin önünde büyük bir engeldi. Madem Yahudi dininin bünyesinde bilimsel buluşlara yol açmaya kadir bir unsur var, o zaman neden 1905'le 1933 arasında kimya, tıp ve fizik dallarında Nobel Ödülü alan on Yahudi'nin onu da laikti ve neden aynı dönem içinde tek bir aşırı Ortodoks, Bulgar ya da Yemen Yahudi'si herhangi bir Nobel Ödülü almadı?
    "Yahudi olmaktan nefret eden" ya da "Yahudi aleyhtarı" zannı altında kalmamak için Yahudiliğin özellikle kötü ya da karanlıklara gömülü bir din olduğunu söylemediğimin altını çizmek istiyorum. Sadece insanlık tarihi için aşırı bir önem taşımadığını söylüyorum. Yahudilik yüzyıllar boyunca uzak ülkeleri işgal etmek ve kâfirleri yakarak öldürmek yerine okuyup düşünmeyi tercih eden çilekeş bir azınlığın mütevazı dini olmuştur.
    Yahudi düşmanları genellikle Yahudilerin büyük önem taşıdığını düşünür. Dünyayı ya da bankacılık sistemini, o da olmadı medyayı kontrol ettiklerine ve küresel ısınmadan 11 Eylül saldırılarına her şeyin Yahudilerin başının altından çıktığına inanırlar. Bu tür bir Yahudi düşmanı paranoyası Yahudilerin megalomanlığı kadar gülünç. Yahudiler çok ilginç insanlar sayılabilir ama büyük resme baktığınızda dünyaya son derece sınırlı etkileri olduğunu görürsünüz.
    İnsanlar tarih boyunca yüzlerce farklı din ve tarikat yarattı . Bunların arasında Hıristiyan , İslam, Hinduizm, Konfüçyüsçülük ve Budizm gibi çok azı milyarlarca insanı (her zaman iyi şekilde olmasa da) etkiledi. Bon dini, Yoruba dini ve Yahudilik gibi inançların çoğunun etkisi daha az olmuştur. Şahsen ben zalim dünya fatihlerinin değil de başkalarının işine burnunu pek sokmayan kendi halinde insanların soyundan gelme fikrinden hoşlanıyorum. Pek çok din alçakgönüllülüğün kıymetinden dem vurur sonra da kâinatın en mühim şeyi olduklarını kurgular. İnsanları şahsen alçakgönüllü olmaya çağırmakla yaygaracı bir kolektif küstahlığı aynı potada eritirler. Tüm inançların mensubu insanlar alçakgönüllülüğü biraz daha ciddiye alsa ne iyi olur.
    Tüm alçakgönüllülük çeşitleri içinde belki de en önemlisi Tanrı karşısında alçakgönüllü olabilmektir. İnsanlar Tanrı'dan bahsederken çoğunlukla kendilerini küçük görüp tevazu sergiliyor ama sonra da Tanrı'nın adını anarak kendi kardeşlerine üstünlük taslıyorlar.

    Harari
  • "Annesinin hayallerini,kendi hayali gibi benimseyip içinde köpürdeyen tereddütü her seferinde susturuyordu."

    Bu kitabı bence çocuk sahibi olan tüm ana&babalar okumalı.
    Bir bu kitabı bir de Hesse'in "Çarklar Arasında "isimli kitabını. Her iki kitap da bu konuyu çok güzel ,tokat atar gibi anlatmış.
    Bir anne & baba ya da toplumda biri, çocuk deyince ne görmek istiyor, "gelecekteki bir meslek" evet "başarılı bir insan"
    "Büyüyünce ne olacaksın?" Küçük bir çocuğa sorulabilecek en APTALCA soru!!!
    Çocuk bile kendini yeni yeni keşfederken bu sorunun cevabını bilemezken...

    Ya çocuğun "ruhsal ihtiyaçları, küçük yaştan itibaren okulda,kendini var etmek adına, yaşamak zorunda oldukları"
    Bir aile bir çocuğunu tanıdığını iddia eder, bence o konuda çok iddialı olmasın.
    Ruhsal ihtiyaçlar başarılı olmaktan daha çok önemli,meslek sahibi olmaktan, bilmem kaç lisan öğrenmekten,müzikal alet çalmaktan ,yıldız spor takımında olmaktan çok daha önemli.

    Ailelerin BEKLENTİLERİ altında ezilen küçük bedenlerdeki ,küçük ruhları artık görün.
    Onlar ödevler&sınavlar&kurslardan ibaret robotlar değil, onlar insan ve onların "ruhsal ihtiyaçları,sevilme gerçekten yargılanmadan dinlenilme ihtiyaçları" da var...
    Kitap iki ödül almış ve bence hak etmiş.
    Hem anlatım dili güçlü hem hikayesi.
    Okuyun,okutun...
  • Kendini gerçekleştirme cesareti elinden alınmış ve buna rağmen köleleştirilmiş özgürlüğüne şükran duyan, üzerindeki bu rezil işgalin farkında bile olmayan insanlığa, karanlıkta açılmış aydınlık bir kapıdır; 'The Fountainhead'... Herkesin içinde bir yerde olan o şüpheci ve egoist sesin, toplum yararına masallarıyla duyulamayacak hale nasıl getirildiğini, kişiliksiz bireylerin nasıl üretildiğini anlatan bu kitabın her okur tarafından muhakkak okunması ve yeter seviyede idrak edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kitap dört ana bölümden, dört ayrı davranış ve varoluş biçiminin insan hüviyetinde cisimleşmesinden oluşmaktadır. Bunlardan ilk üçünü, yeryüzünü ne yazık ki baştan sona kuşatmış olarak görürüz. Bunlar, zevahirde yaşayan lakin gerçekte ölü olan nesnelerdir; kendi benliği olmayan insanlar. Birinci bölümün ölü nesnesi, kendi yararına en kutsal değerlerini bile hayâsızca gözden çıkarabilen, ruhunu satmak hususunda bir an bile tereddüt etmeyen, dünyanın en aşağılık insanı da olsa önemli değil, yeter ki toplum nazarında bir itibar, bir ağarlık kazanmış olsun, toplumun şekillendirdiği insan modeli Peter Keating ile hayat bulmuştur. İkinci insan tipi ise, bu kişiliksiz yığınların zaaflarını kolaçan ederek onları fetheden, kanlarından ve kırılgan hayallerinden beslenen, arzularından istifade eden, vasatlığı pompalayan, böyle büyüyen, kendi fikirlerini onların fikirleri yapan, toplumu şekillendiren, krallığını asalak olmasına borçlu olan Toohey’dir. Üçüncü yaşamın ölü nesnesi ise Gail’dir. Şekillendirilen ve şekillendiren arasında şekillenen ikiyüzlü bir imparator! Her şeyin farkında olan, tüm kokuşmuşluğu gören; ruhlarını satıp geçinenlerle bu ruhları alıp şekillendirenler arasında aracı olan, komisyoncu bir imparator! İyilik, fedakârlık, hayırseverlik, diğerkâmlık adına yapılan sömürüyü kendi çıkarına kullanan, kimin canı ne duymak istiyorsa onu duyuran, ne görmek istiyorsa onu gösteren tutsak bir gazete; Gail. Ve Roark! Tüm ölü nesnelerin arasında yaşayan bir anıt! Her şeyden ve herkesten bağımsız, ne oyuncak olmaya gelmiştir dünyaya ne de oyuncaklarla oynamaya. Ne yönetmek ister ne de yönetilmek. O ateşi keşfedendir ve keşfettiği ateşte yakılan. O tekerleği icat edendir ve icat ettiği tekerleğin altında boynu kırılan. Benliği elinden alınmışların kurşunları önünde, kendi benliğini oluşturan çelik yelektir. Kurşun işlemez. O, içimizdeki yaratıcı güçtür. Eğilip bükülemez. Geride ayak izi bırakmış her ölümsüz isme selam olsun.