ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
Belki de yaşadıkları kasvetli derin duygular olmasaydı, böylesine kuvvetli kalemleri, şiddetli söylemleri, sarsıcı duyarlılıkları olmazdı.Dünyaya, acılarını, öfkelerini ,isteklerini, hayal kırıklıklarını şiirsel bir dille haykırarak özgürleştiler, ölümü seçtiler. Kurguladıkları romanlar gibi kendi yaşamlarının sonunu da kendileri belirlediler.
1. Ernest Hemingway
ABD’li ünlü yazar Hemingway ambulans şoförü olarak savaşa katıldı. 1918’de çok yakınına düşen bir top sebebiyle ağır yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyan askerlerinden birisi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Başka bir İtalyan askerini taşırken de bacaklarından yaralandı. Tedavi gördüğü hastanede hemşire Agnes von Kurawsky’e aşık oldu. Evlenmeyi düşündüğü hemşire onu terk etti. 1931 yılında yazarın babası intihar etti.
1944 yılında 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleriyle birlikte savaşta aktif görev aldı. Bu nedenle daha sonra askeri mahkemede yargılandı. Son yıllarında yazarın ruhsal sağlığı kötüye gitti. Eşi Hemingway’i elinde silahla evin mutfağında bulunca hastaneye kaldırdı. Sanatçı kaldırıldığı hastanede elektro şok tedavisi gördü. Hastaneden çıktıktan iki gün sonra 1961’de kendini av silahıyla vurarak hayatına sonlandırdı.
2. Franz Kafka
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazi’lerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü.
Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı.
3-Edgar Allan Poe
ABD’li şair ve yazar Edgar Allan Poe gotik edebiyatın öncülerindendir. 1809 yılında dünyaya geldikten 1 yıl sonra Poe’nun babası evi terk etti. Bir yıl sonra da annesi veremden öldü. Daha sonra Virginia’da bulunan zengin bir tüccar olan John Allen’ın yanına verildi. Virginia Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda yaptığı kumar borcu sebebiyle manevi babasıyla arası açıldı.
1831 yılında Baltimore’da yaşayan halası, kuzeni ve abisinin yanına taşındı. Baltimore’a yerleştikten kısa bir süre sonra, alkolik olan ve ağır hastalıklar geçiren abisi hayatını kaybetti. 1835’te kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1842 yılında karısı Virginia’nın tüberküloz olduğunu öğrenince kendisini tamamen alkole verdi. 1847 Virginia’nın ölümü yazarı iyice yıktı.
Poe, 3 Ekim 1849 yılında ismi Ryan’s Inn olan bir meyhanede kendinden geçmiş bir şekilde bulundu. Hastaneye kaldırıldıktan 4 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 40 yaşında olan Poe’nun cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
3. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)
Ukrayna asıllı Rus yazar 1828 yılında Petersburg’a gider. orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı.
Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve onun eleştirileri olmadan yazamam dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikayesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu.
Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi.
4. Fyodor Dostoyevski
Hasta bir anne ve sarhoş bir babanın çocuğu olan Dostoyevski 11 Kasım 1821 yılında dünyaya geldi. Annesini ölümünden sonra Petersburg’a yerleşen sanatçı daha sonra babasını ölüm haberini aldı. 1846 yılında çıkan ilk kitabı İnsancıklar ve ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan yazarın umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanarak hapse atıldı. 10 yıl hapiste yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereydi ki, son anda affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gönderildi.
Cezalarını çektikten bir süre sonra Avrupa seyahatine çıktı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864) ve Suç ve Ceza (1866) gibi eserlerini yazdı. Sibirya’da evlendiği eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, ciğer kanaması sebebiyle yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü.
5-Yazamamanın Getirdiği Ölüm Hali: Virginia Woolf (1882-1941)
Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar romanlarının da olduğu çok sayıda çalışmaya imza atan Woolf, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girdi ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurarak atlayarak ve intihar etti.
6-Ölüm Korkusuna Yenilmek: Cesare Pavese (1908-1950)
Kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınan Pavese, yazarlık serüveni boyunca şiir ve romanın yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle adından söz ettirdi. Mussolini iktidarına karşı yazıları nedeniyle hapis yatan Pavese, 1950 yılında günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye not düşerek Torino’daki bir otel odasında çok sayıda uyku hapı içerek yaşamına son verdi.
7-Dostuna Elveda Ederek Ölüm: Sergei Yesenin (1895-1925
Mayakovski’nin izinden giderek 1917 Ekim Devrimi’nin ateşli savunucuları arasında yer alan Yesenin, Ekim Devrimi ardından rejime yönelik eleştirileri nedeniyle sansüre uğradı. İçkiye olan bağımlılığı ve kadınlarla olan sorunlu ilişkisi nedeniyle psikiyatri tedavisi görmek için bir aylığına akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarılan Yesenin, 27 Aralık 1925’te Moskova’daki İngiltere Oteli’nde odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu:
8-Devrim Yorgunu Bir Şair: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)
1917 Ekim Devrimi’nin şairi olarak tanınan Mayakovski, Rus Devrimi’nin sanat alanındaki yansıması olan “Futurizm Akımı”nın öncüllerindendir. Nazım Hikmet’in şiirine de önemli izler bırakan Mayokovski, insanların devrim idealleri karşısındaki inançsızlığı ve umutsuz aşkları nedeniyle 14 Nisan 1930’da Moskova’da intihar etmiştir.
9-Fars Topraklarında Kafka Haleti Ruhiyesi: Sâdık Hidâyet (1903-1951)
İran Edebiyatı’nın “Kafka”sı olarak tanınan Sadık Hidayet, başta Kör Baykuş olmak üzere düz yazı ve kısa hikâyeleriyle tanınır. Yazarlık serüveni boyunca gerek şah yönetimi gerekse Şii ulema tarafından pek sevilmeyen Hidayet’in eserlerinde melankoli, umutsuzluk ve mistisizm hakimdir. Yazar, 23 yıl önce ilk intihar denemesini gerçekleştirdiği Paris’te, 9 Nisan 1951’de yaşadığı dairede havagazını açarak yaşamına son vermiştir.
10-Savaşın Getirdiği Karamsarlık ve Ölüm: Stefan Zweig (1881-1942)
Unutulmaz biyografilerin yazarı olan tanınan Stefan Zweig, hümanist, savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından söz ettirmişti. Zweig, gerek Yahudi kimliği gerekse düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedeflerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında konferans vermek için gittiği Brezilya’ya yerleşen Zweig; Virginia Woolf, Walter Benjamin gibi II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son verdi.
11-Auschwitz’ten Yaralı Bir Yürek: Primo Levi (1919-1987)
Yahudi asıllı İtalyan yazar Primo Levi’nın eserleri, II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist mücadeleye katılması ardından esir düşmesinin ve Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin izlerini taşır. Yazarın en önemli kitabı olan “Bunlar da mı insan?”da Levi, Auschwitz’te yaşadıklarını ve “eve dönüş” hikâyesini anlatır. Savaşta yaşadıklarının ardından Tanrı inancını kaybettiğini belirten Levi, 11 Nisan 1987’de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eder.
15-Sıkıştırılmışlığın Getirdiği Ölüm: Walter Benjamin (1892-1940)
20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Walter Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökenleri nedeniyle Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesi ardından Gestopu’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak yaşamını sona erdirmiştir.
16-Annesinin Kaderinden Kaçan Yazar: Beşir Fuat (1852-1887)
Askerlik kariyerini yarıda bırakarak düşünce dünyasına atılan Beşir Fuat, geç Osmanlı düşünce dünyasının önemli simalarından biridir. Namık Kemal gibi döneminin önemli aydınlarıyla sert polemiklere giren Fuat, Osmanlı’da pozivitizm ve materyalizmin tanıtılmasına önemli katkılarda bulundu. Sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazıya dökerek tasvir etmiştir.
17. Sylvia Plath (1932-1963)
ABD'li şâir ve yazar Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu. Davranışları çevresi tarafından irrasyonel ve umursamaz olarak görüldü. Hayatı boyunca antidepresanlar kullanması gerekti.
Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.
1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

18-Nilgün Marmara (1958-1987)
"Hayatın neresinden dönülse kârdır..."
Nilgün Marmara, Türk şiirinin genç ve yetenekli kadın şâirlerindendi. Eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
Listede de yer alan Sylvia Plath üzerine tez yazmıştı ve 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken o da intihar etti.
19-Yaşamın Ucuna Yolculuk Eden Yazar: Tezer Özlü (1943-1986)
Kafka ve Pavese’in izlerini taşıyan eserlerinde genellikle varoluş ve yabancılaşma temalarını işleyen Özlü, Türkiye ve yurt dışındaki yaşamında çeşitli defalar intiharı denemiş ve psikiyatrik tedavi görmüştür. Göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda eden Özlü, intiharın kıyısında dolaşan ruh hali ile bilinir. Özlü, bu özeliğini kitaplarına da taşıdığı için bu listede yer almaktadır.
“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanında şöyle der: “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.

Murat Ç, 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da'yı inceledi.
 19 May 19:19 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Tarihten ders almazsanız, Tarih size çok güzel dersler verir!! Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, Dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!! Çünkü; onlar dün vardı, yarında olacaktır.. Ama bugün güzel dersler alacaklar!

Bugün 19 Mayıs 2018… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 99. Yılı.
99 Yıl geçmiş ama birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

6 Mayıs 1919:
Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

9 Mayıs 1919:
İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

14 Mayıs 1919:
Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
- Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım!
- Allah muvaffak etsin!
- Mutlak muvaffak olacağız!

15 Mayıs 1919:
Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

16 Mayıs 1919 – Kalkış….
Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;
1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
(...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

"Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti. Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

"Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

*Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
*İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
*Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
*Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
*Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
*Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
*Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
*Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
*Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
*İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
*İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
*İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
*Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

Bu liste daha da uzar…
Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
Bunları yazanların gram yüreği YOK!
Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

Neler yok edildi!!;
*Halkevleri kapatıldı,
*Köy Enstitüleri kapatıldı,
*Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
*Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
*Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
*İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
*Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
*İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
*Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
*Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
*Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
*Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
*Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
*Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
*Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
*Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
*Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
*İç ve dış borç arttı,
*Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
*Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
*Yeşil alan her yıl azaldı,
*İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
*Üreten değil tüketen toplum türedi….

O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
Turgut Özakman bizlere, ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

“Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
Cemal Süreya
OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

Unutma!

İyi Okumalar….!

Uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Nihayet başladım. Bir Psikiyatristin Gizli Defteri bu kitap benim için çok değerli bunun ilk nedeni şudur ki kitap bana hediye olarak geldi. Diğer nedeni de şudur ki ben Psikoloji okumak istiyorum ve bu eserin içindeki tamamen gerçek hayattan alıntılarla Gary Small ve eşi Gigi Vorgan ile beraber kaleme aldığı hayatlar bulunmakta. Kitabı okurken birçok bilmediğim terim ile karşılaştım. Düşündüm taşındım, bu iletide her öğrendiğim yeni kelimeyi sizlerle de paylaşmaya kadar verdim. Hem benim için hem de sizin için faydalı olacağını inanıyorum.

Başlayalım o zaman ;

> Psikiyatri: Hekimliğin ruh ve sinir hastalıklarıyla, kişide görülen önemli uyumsuzlukların tanımlanmasıyla ve bunların sağaltımıyla uğraşan uzmanlık dalı.

> Narsistik Kişilik Bozukluğu: Bu kişiler başkasının düşüncelerine ve isteklerine ilgisiz kalan kişilerdir. Kendini beğenmiş, başkalarının yaşattıklarına ve yaşadıklarına duyarsız kalan sürekli kendini ön plana çıkarmak isteyen kişiler narsistikdir.

> Histrionik Kişilik Bozukluğu: Hayatların da sürekli aşırı dramatik davranarak dikkat çekmeye çalışan insanlarda histrionik kişilik bozukluğu vardır.

> Terapötik: Tedaviye ait.

> İçgörü: Hastanın psikolojik işlevini ve kişiliğini anlamasıdır.

>İçgörü Yönelimli Terapi: Psikiyatri hastalarının hisleri, yanıtları, davranışları ve özellikle diğer kişilerle son ilişkilerinin son dinamiklerinde yeni içgörülerin değerini vurgular.

> Psikanaliz: Ruh çözümü.

> Nevrotik yada nörotik : Sinirceli

> Psikotik Olmak; geçici olarak gerçeklerden kopmak demektir. Bu rahatsızlık algılamayı ve algıların işlemesini değiştirir.

>Analist: Sorunların çözümü için teknikler saptayan ve geliştiren uzman kişi.

>Şizofren: Kişide, gerçeklerle olan ilişkilerin büyük ölçüde azalması, düşünce, duygu ve davranışlarda önemli bozulmaların ortaya çıkması gibi belirtiler gösteren bir ruh hastalığı.

> Psikoz: Her türlü ruh hastalığının genel adı.

> Sanrı: Gerçekte var olmayan şeyleri görmek, işitmek gibi dayanaksız algılama.

> Erotomani: Halk arasında "Eros Hastalığı" olarak bilinen "Erotomani" karışıklıksız, takıntılı ve platonik aşk olarak bilinir be kişinin birinin kendisine aşık olduğuna inandığım sanrılı bozukluktur.

> Antiseptik yada Nöroleptik de denir; Başka şizofreni olmak üzere psikozların tedavisinde kullanılan ilaçlar.

> Hiperseksüalite: Cinsel isteği çok artmış ya da aniden beliren kişiler için kullanılan terimdir.

> Delişmen: Delice davranışları ve tavırları olan, delidolu şımarık kimse.

> Kakafoni: Kakışma

> Ajite: Çok hareketli, yerinde duramayan akıl hastası.

> Entelektüalizm: Anlıkçılık

> Bipolar Afektif Bozukluk, riskli davranışlar nedeniyle ilişkilere ve kariyere zarar veren, tedavi edilmediği zaman intihara bile yol açan ciddi ruhsal hastalık.

> Tendon: Kasım kemiğe yapışma yeridir.

> Derin Tendon Refleksi: Refleks çekici ile kas tendonuna vurulduğunda o kasta kısa sürede olan kasılmaya denir.

> Hidrosefali: Beyin omurilik sıvısının çoğalmasıyla, beyin karıncıklarının, kimi zamanda kafatasının büyümesine yol açan hastalık.

> Hezeyan: Abuk sabuk konuşma, saçma sapan sözler etme, saçmalama.

> Parkinson Hastalığı: Titreme, kaslarda katılık, istençli devinimlerde azalma gibi belirtilerle kendini gösteren bir hastalık.

> Son kerte: Sonuçta

15. Hikaye Tamamlama etkinliği üçüncü kısım (Bölüm 7-9)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin üçüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/sessizol , Mithril / Danny ve Erhan yazmıştır.

7.

Luis’in odadan çıkmasıyla Profesör Alex düşüncelere daldı. Ne hayallerle yola çıkmışlardı,Sonuçları ne olmuştu?Büyük bir keşif yapmanın hazzını bile yaşayamadan kendini güç dengelerini değiştirmeye çalışan toplulukların içinde bulmuştu.Onun yeri labatuvarlardı.Karmaşık düşüncelerle doluydu zihni.’’ Neyse! Şimdilik biraz dinleneyim yarın ne gösterecek bana’’ dedi kendi kendine.
Prof.Alex'in yanından ayrılan Luis, her ne kadar karargahlarının gizliliğine güvense de bir tedirginlik hissediyordu. Beklediği haber bir an önce gelmeliydi. Prof.Russel olmadan Enceladus’ta neler olduğunu öğrenemeyeceklerdi yoksa.Adımlarını hızlandırdı; karargah merkezine girdiğinde tedirginliği yüzüne yansımış olmalı ki Einar ‘’Bir şey mi oldu?’’ diye sorma gereği duydu.
‘’ Önemli bir şey değil.Haber geldi mi?’’ diye cevap verdi Luis.
‘’Hayır,henüz ses seda yok.En son bir hafta önce mesaj gelmişti.Bekliyoruz.Güvenli bir hat bulamamıştır belki.’’
‘’Bir an önce bize ulaşmalılar Einar.Prof.Russell’ı onların elinden almalıyız.İçimden bir ses Enceladus’da neler olduğunu ancak böyle öğrenebiliriz diyor.’’
‘’Ama Luis veriler bizde.Belki Bilim Konseyi’ne verdiğimizde neler olduğunu öğrenebiliriz.’’
‘’Sanmıyorum.Prof.Alex ve Russel olmadan veriler bir işe yaramaz.Yine de yarın ki toplantıda bu durumu onlara anlatacağım.Bir haber gelirse beni hemen bilgilendir.’’
Dışarı çıkan Luis’in ardından Einar derin bir iç çekip bilgisayarının başına döndü.
****
Simülasyonu durduran Dr.Whoo,sınıftaki öğrencilerin yüzlerine tek tek baktı.’’Evet bugüne kadar anlattıklarımız hakkında sorusu olan var mı?Cevap ise uzun bir sessizlik oldu.Meryem ve Levi’ye baktı.Beyin hareketlerinden birçok soruya sahip olduklarını anlamıştı.Sonunda Meryem
‘’Atalarımızın yaptığı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.Neden beraber yaşamak ve ortak bir noktada anlaşmak yerine savaşmayı seçmişler?’’ diye sorarak Dr.Whoo’yu gülümsetti.
Omuzlarını silkerek ‘’O zaman devam edelim ve sorunun cevabı geçmişte yatıyor mu bakalım?’’diyerek simülasyonu tekrar başlatan Dr.Whoo 2071 yılında başka bir zaman dilimini anlatmaya başladı.
Olağanüstü toplantıdan Dr.Lily Parker'la birlikte ayrılan Prof.Russell şaşkınlık içerisindeydi.2040 yılından itibaren,Dünya’yı bozan etmenlerin kontrol edilebileceği bir yaşam biçimi oluşturmak için uğraşmışlardı Alexle birlikte.Satürn Projesi, insanlığın en büyük umudu olmalıydı;kaos ortamı yaratmamalıydı.20 yıllık yolculuk süresinde gelişen olayları Enjung Guanjie anlatmıştı.Ama aklına yatmayan ya da içine sindiremediği noktalar da vardı. ’Enceladus’ta olanlar ortaya çıktığında insanlığın yararına mı olacak yoksa Antlaşma Devletleri ’nin egemenliği altında bir sömürge haline mi gelecek? Dünya’nın yavaş yavaş yok olması kibirden dolayı değil miydi? Şimdi buluşlarını anlatırsa….’’ gibi bir çok sorusu vardı Russell ’ın.İçinden bir ses cevapların Lily’de olduğunu söylüyordu..Bunları Lily’e sorabilirdi.
Russel bunları düşünürken Lilly de meslektaşını inceliyordu.Satürn de neler yaşandığını çok merak ediyordu ama zamanı değildi.Russell’ı buradan çıkarmalıydı.Peki ona güvenebilir miydi?İlk önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.Alexi’i Son Umuttan almak için saldırı hazırlıkları tamamlanmak üzereydi gerçi.O sırada arkadaşının kendisine seslenmesiyle bir anda durdu.
‘’Lily aklıma takılan bir şey var.Dünyaya indiğimizde yer altından bazı insanların çıktıklarını gördük.Yüzleri vücutları hastalıklı gibiydi.Değişen iklim koşulları ve küresel ısınmanın etkili olduğunu düşünmüştüm;ama bu derece olması tuhaf geldi.’’
Soruyu ilginç bulan Lily içgüdülerini dinleyerek ‘’Şimdi değil.Gel benimle’’diye cevap verdi Russel’ın sorusuna.
Birkaç koridor ve geçit geçtikten sonra bir odaya girdiler.
Şimdi konuşabiliriz.Bu odada kimse bizi duyamaz.’’
Russel kaşlarını kaldırarak ‘’Bu gizlilik neden Lily?Neler oluyor?diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
‘’Otur Russel lütfen.Yolculuğunuz başlamadan önce olanları zaten biliyorsun.Yokluğunuzda olanların bir kısmını da az önce dinledin.Ama anlatılmayan şeyler var ve ben sana bunları anlatacağım.Hepimiz sizi yolcularken büyük umutlara sahiptik.Yeni ufuklar açacaktınız bize.İnsanlık eski güzel günlerine dönecekti.Sonra irtibatımız kesildi.Bunun üzerine Antlaşma Devletleri projeyi rafa kaldırdı.Daha sonra senden ve Russel’dan fanusun hayata geçirildiğini öğrendik ve dönmeniz için gün saymaya başladık.Ama bu haber artçı depremleri de beraberinde getirdi.’’Derin bir nefes alan Lily anlatmaya devam etti
“Artık Enceladus bir hayalden ibaret değildi.Dünya üzerinde de bir takım çalışmalar başlatıldı.İnsanlar denek olarak seçildi ve bazı bilim insanları da bu konuda egemen güçlere yardımcı oldu.Gizli bölgelerde ve yer altında labaratuvar kurarak genleri değiştirilmiş klonlar oluşturabilmek için insanlar üzerinde çalışılmaya başlandı.Antlaşma devletleri kendi soylarından insanları bile gözden çıkartmakta sakınca görmedi.Başarılı oldukları takdirde şu an elinde bulundurdukları gücü bin yıl sonra bile devam ettirebileceklerdi.Belki de bir uzay hanedanlığı kurmak istiyorlardı.Baş devlet olan ABD,artık insanlık uzaydan yönetilebilecek diye söylemlerine başlamıştı bile.”
“O zaman gördüğümüz insanlar deneklerdi..Bu çok acımasızca.Tüm o insanlar bunca acıyı elit bir kesim daha da güçlensin diye mi çekti.Aklım almıyor.Bizler gibi kendini bilime adamış insanlar buna nasıl alet oldu?Sen Lily?”
“İlk başlarda ben de inandım onlara.Ama içime sinmeyen durumlar da vardı.Bir kere gece yarısı çığlıklarla uyanıyordum.Etraftan bazı duyumlar da alıyordum.Şehir efsanesi olduğunu düşündüm ama emin olamıyordum.Bunu bir şekilde öğrenmeliydim.Ama nasıl?Bunun için araştırama yaparken bazı fısıltılar duymaya başladım.Sen sormadan ben hemen açıklayayım.Son Umut adlı bir gruptan bahsediyorlardı.Tamamen sisteme karşı Dünya insanlarının hakkını savunan bir asiler.”
“Buna nasıl inanıyorsun Lily?Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda bizleri kullanmak istiyor olabilirler.”
“Haklısın.Ben de bunları düşündüm.Sonra liderleriyle tanıştım.Reiner Luis.Eski yıllarda yaşayan bir astro fizikçi olan Neil degrasse Tyson’nın bir sözüyle Son Umudun düşünce tarzını bana açıkladı:”Eğer başka bir gezegeni Dünya’ya dönüştürecek gücümüz varsa; o zaman Dünya’yı da eski Dünya haline getirmeye gücümüz var demektir.”Bu söz beni etkiledi ve onlar için burda kalmaya karar verdim.Ama yalnız değilim.Benim gibi kendini bilime adamış ondokuz arkadaşım daha var.Onlar güvenli bir yerde saklanıyorlar.Eğer tanışmak istersen bu akşam benimle gelebilirsin.Az vaktimiz var.Söylediklerimi düşün lütfen.”
Prof.Russel bir baş sallamasıyla ona onay verdi ve anlatılanları beyninde süzgeçten geçirdi.Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak belirleyemese de bilimin kimsenin tekelinde olmasını istemiyordu.
“Tamam ne yapılması gerekiyorsa ben varım.” Tam o esnada Quinjetlerin sesleri duyulmaya başlandı.Saldırı başlamıştı.
“Acele et.Buradan bir an önce çıkmalıyız.Seni Prof.Alex ile buluşturmalıyız.Gerçekten de Enceladus’ta neler oldu çok merak ediyorum.”
******
Dr.Whoo “Bugünlük bu kadar yeter diyerek simülasyonu durdurdu.Yarın neler olacak bakalım.Prof.Alex ve Prof.Russel bir araya gelebilecek mi?

8.

Ders bitiminde Levi ve Meryem yine her zamanki gibi yapay golun yanina gitmek uzere siniftan ciktilar. Son bir kac gunde gecmislerini bu kadar net bir sekilde ogrenmis olmalari, bilinmezlik perdesini az da olsa aralamisti aralamasina ancak perdenin altinda kat be kat daha fazla perdenin oldugunu gormek, urkutmustu onlari. Oylesine dalgin bir sekilde yuruyorlardi ki Igor’un ve Olivia’nin arkalarindan seslendiklerini bile farketmediler.
Yapay gol, fanusun kapladigi ve icindeki tum iklim ve dogal yasami kordugu yaklasik 300 bin kilometrekarelik toplam arazideki binlerce golden biriydi, yani Dunyada, Avrupa olarak bilinen kitadaki orta buyuklukteki bir devlet kadar ancak. Genis topraklara ragmen insanlik hatalarindan ders almis, ve nufus artisini kontrol altina almisti. 2056'da Dunya’dan yola cikan NOAH-3071’de damizlik olarak getirilmis denek, kimsesizler, klonlar ve gonullulerden olusan 15 kadin ve 15 erkek, 8 adet yapay zekaya sahip robot, ve duzeni kurmak icin ozel olarak secilmis, icinde bilim adamlari, teknisyenler, muhendislerin bulundugu 30 kisilik ozel bir ekip vardi.. Ancak yolculuk pek de beklenildigi gibi gitmemis ve Enceladus’a, planladiklari gibi 7 degil ancak 10 yilda ulasabilmislerdi. Bu esnada gemide erzak ve ilac sikintisi bas gostermis, ekipte kayiplara neden olan hastaliklar baslamisti. 2081 yilinda Noah sonunda Enceladus’a, Professor Russel ve Alex’in onlar icin yillar evvel biraktiklari fanusa vardiklarinda 15 kadin ve erkek grubundan geriye yalnizca 11 kisi kalmisti. Ozel zumredeki grup da daha sansli degildi. Kilit oneme sahip 7 kisi hayatini yolculukta kaybetmisti.
Fanus o zaman yalnizca 20 metre capinda bir yarim kureydi.Icerisi genis bir labaratuvari andiriyordu. Yogun kokusundan oturu, profeslerin tuvalet ollarak kullandigini tahmin etmenin pek de zor olmadigi kucuk bir bolme haricinde baska bir oda yoktu iceride. Yillardir el surulmemis cihazlar, bir enerji kaynagi olmamasindan oturu olu ve tozlu gorulse de hasarsizdilar. Ancak grup icin en buyuk saskinlik, yerdeki kucuk kafataslari ve kemikler olmustu. Profeslerin SC ismini verdikleri canlilari gormeyi umut ediyorlardi ancak bakimsiz, besinsiz ve kontrolsuz kalmis bu genetigiyle oynanmis sempanzeler 300 metrekarelik alanda sag kalmayi ne yazik ki basaramamislardi.
Yeni dunyanin ilk temsilcileri, R2D2 ismini verdikleri yapay zekali robotlar sayesinde cok kisa surede duzenlerini oturtmaya baslamisti. Teknik zumre ve bilim adamlari ilk etapta yiyecek ve su sorununu cozmustu. Yiyecek icin kucuk bir sera kurulmus ve ihtiyaci karsilayacak kadar besin uretimine baslanmisti. Ote yandan su, daha kolay cozulmustu. Her ne kadar Enceladus’ta buzul formuna su molekullerine rastlanmis olsa da bunu kullanmaya gerek kalmamis, gezegenin atmosferindeki bol miktardaki hidrojen ve oksijen moleklluerinden su uretilmisti. Suyun icme suyuna donusturulebilmesi icin de gezegenin mineralce zengin topragindan faydalaniliyordu. Teknik zumre ve R2D2’lar gezegenin yasanilasi bir seviyeye getirilmesi konusunda haril haril ugrasirken geriye kalan 11 kisilik ekibin de uzerinde ugrastiklari baska bir sorun vardi, nufus artisi. Ekipteki 6 kadinin tek gorevi hamile kalmak ve cocuk dogurmakti, geriye kalan 5 erkek ise diger 6 kadinla beraber cocuklarin bakimi ile ilgileniyordu. Cocuklar buyudukce kucuk okullar kurulmus, teknik ekip tarafindan egitimler baslamisti. Zamanla alan sikintisi bas gostermis, yeni robotlar yapilmis ve once fanus buyutulmus, ardindan da yasam kalitesinin artirilmasi icin ewyanlar yapilmaya baslanmis.
Ancak insanlik, bu sefer hatalarindan ders almisti. Yaklasik 300 yil icinde, yani ortalama 15 kusak sonrasinda insan nufusu 1 milyona erismisti. Gerci bunu yaparken bazi sert kurallar da konulmustu. Ozellikle 3. Kusak sonrasinda, yeni dunyanin insanlari ayni gen havuzu icinde hapsoldugu icin genetik hastaliklar bas gostermisti. Bu hastalikli bebeklerin uremesi ve genlerini aktarmalari tamamiyle yasaklanmisti. Neticede insanlik icin insanlik haklarinda sinirlamalar meydana gelmisti. Yaklasik olarak 2400 ylinda insan nufusu 1 milyona eristiginde yonetim yeni bir kural daha koymak zorunda kalmisti. Her yetiskin bireyin yalnizca 1 bebegi olabilirdi. Boylece nufus 1 milyon civarinda sabitlenmis, boylece Dunya’yi felakete surukleyen olaylar zincirininin ilk halkasi en basindan engellenmisti.
Ve simdi, 3071 yilinda yine yaklasik 1 milyonluk insan nufusu, 300 bin kilometrekarelik fanusun gobeginde yer alan, bir zamanlar Profesor Russel ve Profesor Alex’in ilk adimini attiklari, ilk fanusu kurduklari yerde insa edilmis, New World ismindeki sehirde yasiyorlardi. Sehirde insanlar ve atalari R2D2’lara dayanan ama cok daha gelismis model olan C3PO’larla bir arada yasiyorlardi. Sehrin etrafindaki genis araziler ise tarim, sanayi ve turizm faaliyetlerine ayrilmis, C3PO’larca yonetiliyordu. Sehir, bir zamanlarin New York’unu andirdigi soylenen (kimilerine gore sehrin birebir plani kopyalanmisti ancak su an kontrol etmek mumkun degildi. Atlantis gibi New York da efsanelerde kalmisti ne de olsa) gokdelenlerle kapliydi. New World pek cok bilim merkezi ve okulla donatilmisti. Cocuklar ilk dogduklari andan 3 yaslarina kadar ozel kreslerde egitilirler ve robotlarca gozlenirdi. Cocuklarin butun tepkileri, yetkinlikleri, becerileri degerlendirilir, toplumun gelecekteki mesleki ihtiyaclari ongorulerek, 3. yilin sonunda cocugun toplum icindeki rolu belirlenirdi. Ancak bu bilgi cocukla ya da ebeveyni ile asla paylasilmaz, yalnizca egitimcileri tarafindan bilinirdi ve her bir birey kendilerine gore ozel hazirlanmis egitim plani icinde ozenle gelecegi icin hazirlanirdi.
Ve simdi, 15 yasindaki iki genc, Meryem ve Levi sehrin gobegindeki Merkezi Park’a girmis, su yerine mavi bir sivi ile doldurulmus yapay golun kenarinda sessizce oturuyorlardi. Sessizligi ilk bozan Meryem oldu.
„Dersten ciktigimizdan beri agzini bicak acmadi. Her zamanki ‚buyulu‘ sozlerini bile mirildanmadin. Ne dusunuyorsun?“Meryem ‚buyulu‘ kelimesine alayci bir vurgu katarak arkadasini biraz kizdirmak, boylece de onu, aliskin oldugu neseli ve canli ruh haline sokmak istemisti. Basarili olmamisti.
„Dunya benim icin bir masaldi, bir cesit efsane. Dusunsene, bizler, yillar once bambaska bir gezegenden gelen bir turuz. Inanmasi o kadar zor ki.“ Biraz dusunup devam etti. „Sanki 2000’li yillardaki dunya insaninin efsanalerine gomdugu Thor’un, Zeus’un, Ra’nin bir an gercek oldugunu gormesi gibi bir sey...“
„Yoksa inanmiyor muydun bizim dunyadan geldigimize“
„Inaniyordum elbette, butun bilim onu destekliyor. Ama yine de o kadar zaman oncesinden bashediyoruz ki. O kadar zordu ki inanmak. Ta ki simulasyondaki goruntulere kadar” Meryem bir anda aklina gelmiscesine heyecanla konustu;
“Simulasyon demisken, kafama takilan bir sey var.” Levi kaslarini hififce kaldirdi. “O goruntulere nasil ulasmislar sence. O donem, dunya bu kadr kaos icindeyken nasil o goruntuler kaydedildi. Haydi goruntuler uyarlama desek bile, o kadar detayli bilgiye nasil erisildi, hem de karanlik donemin en zifiri karanligiymis o zamanlar”
“Bilmiyorum Meryem, kayitlar saklanmistir belki de… NOAH ile buraya getirilmistir.”
“Sacmalama, NOAH, profesorler henuz daha donus youndayken yola cikti. Sonra da dunya ile bir daha baglantiya gecilmedi. Ayrica…” Levi merakla kizin sozunu devam ettirmesi icin bakiyordu.
“Ayrica Dr Whoo ve Earthman… O donemlerden bahsederken bir kac kez agizlarindan ‘biz’ ifadesini kullanmis olmalari sana da garip gelmedi mi?” Levi, arkadasinin neyi kastettigini anlamisti, gulmeye basladi.
“Asil simdi sen sacmaliyorsun. Profesor Alex ve Russel’in Dr Whoo ve Earthman oldugunu dusunmuyorsun degil mi? Adamlar daha o devirde 70lik ihtiyarlar. Simdiye kemikleri bile coktan gubreye donusmustur.”
“Peki ya olumsuzlugu buldularsa ya da bilinc aktarimini icat ettilerse? Beyinlerindeki butun bilgi androidlere aktarildiysa?” Kemikleri fosillesmis olsa bile bilincleri su anda varsa ve bize ders anltan onlarsa?” Levi artik kahkahalarla gulmeye baslamisti.
“Eminim senin kariyerinde iyi bir bilim kurgu yazari olmak yatiyordur.” Meryem’in gulmedigini gorunce ciddileserek devam etti.
“Dunya artik yok. Ve buraya Noah’dan baska gemi gelmedi”
“Bize anlatilan bu, bize anlatilan her sey dogru mu?” Bu soruyu derin bir sessizlik takip etti. Ikili yeniden suya, sudaki kipir kipir hareketleri ile dalgalar olusturan canlilara odaklanmislardi. Bu sefer icini yiyen seyi ortaya dokmek icin konusmaya baslayan Levi olmustu:
“Eger 14ler atalarimizi buraya gondermeseydi sence ne olurdu?”
“Su an olmayan dunyadaki hic dogma imkani bulamamis iki kisi olurduk”
“Ben emin olamiyorum. Son Umut ya hakliysa, ya 14 uzayda yeni yasam merkezi kurmak yerine Dunya’ya odaklansaydi? Dunya’nin o donemki hali, burdan daha mi kotuydu? Hem bir de buyuk bir risk alarak atalarimizi buraya yolladilar, hepsi de gozden cikarilabilir insanlardi. Asil plan her zaman zengin ve guclu zumrenin, buradaki duzen kuruldugu zaman gonderilmesiydi. Diger insanlar, yer altinda yasayan o zavalli denekler hepsi olume mahkum edilecekti.Gercekten merak ediyorum, butun dunyayi yok eden o olay gerceklestigi anda, bizim yani gozden cikarilmislarin hayata tutundugunu bilerek, kendilerinin de o kucumsedikleri ve uzerlerinde tanricilik oynadiklari zavalli insanlarla ayni olume giderken 14un, ya da diger o butun zengin zumrenin aklindan gecen neydi?” Meryem konusmadan rahatsiz olmustu. Her ne kadar kendileri gibi insan olsalar da butun varliklarini 14e borcluydular ve bu, toplumlarinda onlari kutsallastirmislardi. Onlar hakkinda kotu bir yorum yapmak yasakti. Etrafina bakindi, kendilerini duyacak hic kimse yoktu.
“Kalkalim gec oluyor. 14 de insandi, onlarinda hatalari oldu. Eger atalarimizi buraya yollamak hataydi ise bile su an varligimizi onlara borcluyuz. Son Umut’a degil. Lutfen kafandaki bu dusunceleri sil. Yarin derste Dr. Whoo bu tarz bir dusunceyi okuyacak olursa basina is acarsin.” Diyerek kalkti. Levi de mecburen sessizce kalkarak kizi takip etti. Evlerine donene kadar da bir daha konusmadilar.

9.

Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa.

Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi.

Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu.

Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep.

İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses.

- Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri
- Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu.
- Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar
- Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var.
- Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için.
- Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar.
- Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı
- Biliyorum, 3071 geldi
- Özlüyor musun?
- Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki.
- Earthmann yetmiyor mu peki
- Sana Meryem yetiyor mu?
- Meryem farklı ama
- Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla
- Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç?
- Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun
- Biliyorum, ama neden burası?
- Bunu yüzlerce defa konuştuk
- Evet ama alışamadım bir türlü
- Sen ne yaptın, verdin mi emanetini
- Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım
- Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua
- Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım
- Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk.
- Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini
- Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla.
- Biliyorum ama ben yapamazdım
- Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk.
- Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun?
- Evet, gözlerin dolmuştu.

Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

****

Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için.

Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı;

- Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti.

Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ikinci kısım (Bölüm 4-6)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ikinici kısmıdır. Bu kısmı Osman Y. , Kevser S. ve Necip Gerboğa yazmıştır.

4.

Bu yolculuk gelecek bin yılın belki de binlerce yılın nasıl şekilleneceği konusunda hayati önemdeydi. İşlerin çığrından çıktığı 2066 yılından önce dünyada neler olmuştu, dünya nasıl bu hale gelmişti? Her şey 2044 yılındaki gelişmeyle ilgiliydi.

Bundan önce 2030 yılına gelindiğinde artık dünyamız küresel ısınmanın etkilerini apaçık yaşamaktaydı ve bilim adamları neredeyse çaresizdi . Her şey dönüp dolaşıp “sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağı” meselesinde düğümleniyordu. Dünya nüfusu 12 milyara dayanmıştı. Bilim adamları küresel ısınmayı tamamen durduramayacakları konusunda hemfikirdiler ve amaç bu ilerlemeyi yavaşlatmaktı. Bunun için düzenlenen sayısız toplantılarla nihayet bir karara varıldı. Çözüm “daha sade hayat” başlığıyla dünya kamuoyuna sunuldu. Buna göre yeme içme,barınma gibi temel ihtiyaçlar bile kısıtlı hale getirilecek, teknolojik araçlar kontrollü ve dengeli kullanılacak, yakıt tüketimleri minimuma indirgenecek gibi başlıklarla çözüm ortaya konulurken, geleceğin de kaçınılmaz olarak “dünya dışında yerleşim”de olduğu vurgulanmıştı.

Alınan tedbirler;devletlerin kararlı tutumu ve insanların bilinçli hareketleri sayesinde işe yaradı ve küresel ısınma neredeyse her 10 yılda 0,5 santigrat artacak seviyede tutuldu. Bu oran her şeye rağmen iyimser bakmaya yeterliydi. Böylece kısmen barışçıl bir döneme girildi. Çünkü devletlerin paylaşım mücadelesi yüzlerce yıldır hiç durmadığı gibi özellikle 21. yy.’dan itibaren çok hızlanmıştı. Başta büyük devletler için olmak üzere artık en önemli mesele “iklim”di. Ve tabi dünyanın bize yetemeyeceği bir zamana gelindiğinde nereye gidileceği?

2050’lerden itibaren dünyadaki kaynakların minimum yeterlilik seviyesinin de altına ineceği öngörülmüştü. Böylece 2044 yılına gelindiğinde artık “uzaydaki egemenlik” meselesinin masaya yatırılması kaçınılmaz oldu. Abd,Çin,Rusya,İngiltere,Fransa,Hindistan,Japonya,Brezilya,İran ve Türkiye 1 mayıs 2044 günü İstanbul’da toplandı , Uluslararası Uzay Kongresi (International Space Congress) niteliği bakımından bir ilkti. Devamında 1 yıl kadar süren alt düzey toplantılar ve müzakereler sonucunda 29 ekim 2045 günü İstanbul’da 10 büyük devletin başkanlarının katıldığı imza töreniyle, “İstanbul Anlaşması” imzalandı. Kamuoyunda anlaşmanın gizli maddeleri olduğu yönünde spekülasyonlar dolaşsa da tabi ki bu konu tam olarak bilinemedi. Başlıca maddeler şöyleydi,

1-Bu anlaşma “Güneş Sistemi” dahilinde geçerlidir.
2-Herhangi bir devletin anlaşmadan çekilmesi anlaşmayı geçersiz hale getirmez.
3-Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya , uzay çalışmalarındaki büyük katkılarından ve kadim haklarından dolayı öncelikli seçim hakkı ve imtiyaza sahiptir.
4-Egemenlik hakları;Mars ve Satürn -A.B.D, Merkür-İngiltere,Venüs- Fransa, Jüpiter-Çin,Uranüs-Hindistan , Neptün- Japonya, Plüton-Brezilya , AY- Rusya,İran,Türkiye ortaklığına bırakılmıştır.
5- “Güneş sistemi güvenlik devriyesi” A.B.D ve Rusya tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecek, “dünya atmosferinin ve yörüngesinin kontrolü de bütün devletler arasında paylaştırılacaktır”

Temel maddeleri bunlar olan anlaşmadan sonra dünya neredeyse barışçıl bir döneme girdi, ta ki 2051 yılına gelinceye kadar. Onlarca yıldır yapılan bütün çalışmalar geleceğin en değerli yerleşim alanının “SATÜRN” olacağı konusunda ortak bir görüş oluşturmuştu. A.B.D. siyasi ,ekonomik ve askeri gücüyle SATÜRN’ü en baştan sahiplenmişti. Anlaşmadan memnun kalmayan İran, gizli bir çalışma yürütmeye başladı. Bu gizli projenin ismi, “SD 1951”di. 2051 yılı için hazırlıklarını tamamlayabileceklerini düşünerek bundan 100 yıl öncesi bir tarihi şifreli olarak işaretlemişlerdi. Projenin içeriği ortaya çıkmasa bile ismini bir şekilde öğrenenlerin dikkatini dağıtmak amacıyla açıklama getirmek gerekirse, kısaca "Sadık Hidayet Doktrini" ve ölüm yılına karşılık gelerek bunun İran’a özgü kültürel bir proje olduğu masalı anlatılacaktı. Aslında SD , tabi ki Satürn ve Dünya anlamındaydı.

“Derin bir nefes alan Prof. EARTHMAN bir an yorulduğunu hissetti. Meryem ve Levi başta olmak üzere bütün sınıf ise dikkatle ve hiç sıkılmadan dinliyordu. İsmi“ Bir Zamanlar Dünya’da” olan bu dersi öğrenciler çok seviyordu” Doktor WHOO ile EARTHMAN çok iyi arkadaşlardı. Whoo arkadaşını biraz geri kafalı bulurdu, dünya hakkında fazlaca takıntılı olduğunu söyleyip dururdu."

2051 yılına gelindiğinde NASA, “Büyük Satürn Projesi”ni hayata geçirdi. Prof. Alex ve Prof. Russell bu görev için yola çıktılar. Tarih de özellikle her şeyin ilk adımı olan 1 mayıs olarak seçilmişti. Bu gelişme üzerine İran ,zaten yürütmekte olduğu gizli projesini 2051 yılı sonunda hayata geçirmek yerine erkene alarak A.B.D.’den 12 gün sonra 13 mayıs 2051 günü Satürn’e gitmek üzere “SD 1951” isimli aracı başarıyla yola çıkardı. Artık dünya kaçınılmaz bir savaşın eşiğindeydi. A.B.D. ordusu ve NASA birkaç saat içinde bir plan yaparak “SD 1951”i henüz kalkışının üzerinden 24 saat geçmeden , dünya yörüngesindeki müttefik güçlerin de yardımıyla paramparça etti. Böyle belirsiz ihtimalleri çoktan göze almıştı zaten A.B.D. Üstelik gövde gösterisi ve gözdağı olması için de bu saldırıyı, dünyada bir zamanlar tehdit aracı olan ama artık kullanılmayan eski tip bir “atom bombası”ile gerçekleştirdi.

İran bunun karşılığını elbette gücünün yettiği kadarıyla sadece dünya üzerinde verebilirdi, öyle de oldu. Dünyadaki bütün vatandaşlarını harekete geçirip, 1 gün içinde A.B.D ve müttefik ülke vatandaşlarından 100 bin kişinin öldüğü saldırıları başlattı. Bütün nükleer silahlar, son teknoloji ürünü kimyasal ve biyolojik silahlar, eski dünyanın ilkel silahları hepsi devredeydi. Elbette karşılık verilmesi gecikmedi, böylece 3. Dünya Savaşı fiilen başlamış oldu. Dünya devletleri iki cepheye ayrıldı, artık tarafsız kalmak imkansızdı. İsrail ilk defa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

Her gün yaklaşık iki milyon kişinin ölmeye başladığı karanlık bir devir başladı. Tarihe 3. Dünya Savaşı ya da bir başka isimle "15 yıl savaşları " olarak geçen bu dönem nihayet 2066 yılında sona erdi.

Savaştan A.B.D. ve Avrupa devletleri en az etkilendi, neredeyse 2060'ların başına kadar dünyanın geri kalanı kaos içindeyken bu gelişmiş devletlerdeki halklar yaşamlarını çok az olumsuz etkilenerek sürdürmeyi başardılar. 2060'dan sonra artık savaşın etki alanına girmeyen bir nokta kalmadı.

Dünya yerle bir olmuştu, nüfus 500 milyonun altına inmişti. Artık güçlü olmanın bile bir anlamı kalmadığı anlaşıldığında kaçınılmaz olarak savaş durduruldu. 15 yıl boyunca kullanılan silahlar, daha önceki küresel ısınmayla mücadele çabalarını anlamsız hale getirmişti, bütün emek boşa gitmişti. Artık eski nüfusa oranla bir avuç sayılabilecek insanın ırkının, soyunu devam ettirmek ve dünyayı yeniden yaşanılır bir yer haline getirmek gibi bir sorumluluğu vardı. Böylece çaresiz olarak kalıcı bir barış sağlandı ve eldeki son imkanlar, teknik bilgisi en üstün olan NASA öncülüğünde devreye sokuldu. Dünya bir bütün olarak hareket ediyordu. Artık en büyük umut;2071'de dönmesi beklenen Alex ve Russell ile birlikte Satürn’ün belki Dünya eski halini alıncaya dek, belki de artık Dünyayı geride bırakarak yeni bir yaşam alanı olmasındaydı.

“Diğer detaylarını biliyorsunuz zaten dedi, Prof. EARTHMAN , bilimsel çalışmalar, klonlar ve daha pek çok konu. Sizi teknik detaylara boğmak istemiyorum çünkü bununla ilgili yeterince anlatıcı var, başta arkadaşım WHOO olmak üzere.Aslında bu dersi de belki o anlatacaktı ama benim anlatmamı rica etti, Dünya konusundaki merakım yüzünden."

Meryem söz aldı, “Anladığım kadarıyla bu savaşlar da Ortadoğu kaynaklı oldu bir bakıma ve en büyük kayıplar da oralarda oldu, yeniden barış sağlanırken bir Filistinliyle bir İsraillinin evliliği üzerinden yola çıkılmış olabilir mi? Yoksa benim adım bu yüzden mi Meryem ve arkadaşımınki de Levi? “ dedi.

“Çok zekisin Meryem” dedi EARTHMAN. “Gerçi “yapay zeka”uzun zamandır hayatlarımızın merkezinde ama ben seni çok farklı değerlendiriyorum. Gerçekten de geri kafalıyım sanırım. Sende eski insanlarda olan bir cevher var, duyguların üst düzeyde, şaşırtıyorsun beni” diye ekledi.

“Nerde kalmıştık bu arada.” 2066 evet. Arkadaşım Whoo ne demişti hatırlıyor musunuz?

“””””2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”””””””

Bugünlük bu kadar yeter.Ben böyleyim işte, Dünya deyince başka bir şey düşünemez oluyorum. Kendimi Satürnlü gibi hissedemedim hiç, elimde değil.

Enceladus meselesini sonraya bırakalım,bakalım onu kimden dinleyeceksiniz.

5.

“Galiba insanlık kendi sonunu fena zorladı, şuraya bak Alex her şey tahmin ettiğimizden daha erken gerçekleşmiş gibi.” dedi Russell buruk ve düşünceli bir sesle. Alex ilk anda cevap vermedi. Yorgun gözlerle pencereden dışarı, biraz sonra güneşin çıkacağı ufka doğru bakıyordu. “yine planlı hareket etmeliyiz Russell” dedi ve aniden içinde beliren bir enerjiyle teçhizat odasına yöneldi. “güneş doğduktan 1 saat sonra dışarı çıkıp neler döndüğünü daha iyi anlamak için hassas ölçümler yapacağız. Bu arada Dünya’da hala akl-ı selim insanlar olup olmadığını öğrenmek için etrafa sinyaller göndermeliyiz” dedi ve dolaptan aldığı küçük sinyal dağıtıcı cihazı Russell’e fırlattı. Russel dokunmatik cihazı yakalar yakalamaz arayüzüne girdi ve dağıtılacak sinyalin mesajı olarak şunları yazdı. “biz büyük Satürn projesinin bilim adamları, Profesör Russell ve Profesör Alex. Büyük görev tamamlandı ve geri döndük. Ancak indiğimiz yerde hiç kimse yok. YARDIM EDİN… Daha sonra sinyali her 3 saniyede bir tekrarlanacak şekilde ayarladı ve BAŞLAT butonuna bastı. Aynı anda cihazın arayüzünde bir noktadan her tarafa doğru tekdüze yayılan çizgiler şeklinde basit bir simülasyon oynamaya başladı.

Bu arada Profesör Alex teçhizat odasından çıkarmış olduğu çok fonksiyonlu ölçüm cihazını aktive etmek için uğraşıyordu. Gerçi teçhizat odasında kullanabilecekleri çok fazla bir şey kalmamıştı. Dünyadan götürdükleri birçok aracı tıpkı buradan birlikte gittikleri “yapay zeki” robot Eddie gibi Enceladus ta kurdukları fanusta bırakmışlardı. Teçhizat odasına bunun yerine oradan edindikleri tüm verileri tasnif etmişlerdi.

Çok fonksiyonlu ölçüm cihazı 2010’lu yıllarda kalmış ilkel masa üstü bilgisayarların kasası kadardı ve birbirine entegre 10’larca parçadan oluşuyordu. Bu yüzden kurmak ve çalıştırmak neredeyse 40 dakikalarını aldı. Nihayetinde artık ellerinde yer altında ki anlık hareketi algılayan ve hatta havadaki organik maddeleri yakalayıp yoğunluğunu ölçüp tahlillerini birkaç dakikada içinde yapabilen ve de bunun yanı sıra daha birçok işe yarayan cihazları vardı.
Güneş doğalı yarım saatten fazla olmuştu. Prof. Russel dışarı çıkmak için son hazırlıklarını yaparken Prof. Alex güneşin yansıttığı metruk topraklara uzun uzadıya bakıyor ve gerçekten neler yaşanmış olduğuna dair içinde kontrol edemediği bir korku uyanıyordu. 53 dünya yılı boyunca nefes aldığı bu gezegenin üzerinde barındırdığı canlıların aptalca ihtirasları yüzünden bu hale gelmesi, içinde büyük bir kızgınlık ve hayal kırıklığı da doğuruyordu. Ve içinden bir ses Satürn projesi boyunca yaşamış oldukları tüm o zorlukların bir hiç uğruna olduğunu, her şey tamamen başarıya ulaşmış olsaydı bile insanlığın bunu da bozacağını söylüyordu. Böylesi karmaşık duygulara mütakiben Alex’ in anlında birkaç damla ter peyda oldu. Bununla birlikte gözlerinin arkasında ve ense kökünde son iki yıldır aralıklı olarak nüks eden ağrılar belirdi. Derken Russell usulca yanına sokuldu ve o da aynı manzaraya bakıp “eee ne düşünüyorsun dostum?” diye sordu. “bilmiyorum” dedi Alex dalgınlıkla ve devam etti “içimden bir ses en iyi yol bildiğin yoldur, fanusa geri dön diyor. Tabiki bunun aptalca olduğunu biliyorum. Bunu yapacak imkânımız da, vicdanımız da yok” dedi. Bu sözüne karşılık Russell babacan bir tavırla sırıttı. Sonra bunu takip eden tıpkı Fanusta sıkça gerçekleşen sessizliklerden biri oluştu. Oradayken Dünya’ yı ve Dünyadakileri özlemenin ve hiçbir haber alamamanın burukluğuyla, hiç konuşmadan sadece işlerini yaparak ya da hiçbir şeyle uğraşmadan saatlerce sessizce kendi içlerine kapanıyorlardı.

Ancak buradaki sessizlik o kadar uzun sürmedi. Birkaç dakika sonra Alex “artık dışarı çıkalım” diye Russell’ i uyardı. Uzay kıyafetlerini kontrol ettikten sonra Alex, kurmuş oldukları ölçüm cihazını kucakladı. Russell ise cihazı takılacak bilgisayarı ve bazı aparatları aldı. “kapıyı aç” diye ana bilgisayara sesli komut verdi. Dev kapı yukarıdan aşağıya doğru nazikçe açıldı.


Ölmüş bir kaplumbağanın çürümüş kabuğu. Ne olduğunu bilmedikleri kedimsi bir canlının kafatası, az ilerde insan kafatasları ve insanın içini acıtan ve korkutan insan iskeletleri. Prof. Russel ve Prof. Alex uzay aracından inip kuzey batı tarafında kendilerine yaklaşık 200 metre uzakta olan bir kum tepesini gözlerine kestirdiler. Zira burası çokta yüksek olmayan ancak alana hakim ideal bir tepeye benziyordu. Üstelik şu betonarme binaları da net bir şekilde gözlemleye bileceklerdi.

Nihayet tepeye vardıklarında Alex kucağında ki aleti tepedeki düz bir zemine oturttu. Sonra Russel bilgisayarı ve diğer ölçüm aparatlarını taktı. Sonunda etraflarında nasıl bir atmosfer döndüğünü anlayacaklardı. Alex aleti çalıştırmak için gerekli komutları giriyordu ki. Doğu yönünden kendilerine çok tanıdık gelen bir uğultu geldi. Ses önce belli belirsizdi fakat gitgide yükseliyordu daha doğrusu yaklaşıyordu. Biraz sonra tahmini 1-2 kilometre ötede bir kum bulutu belirdi. Tabiki Proflar bunun bir kum fırtınası oluğunu düşünseler de yanıldıklarını anlamaları uzun sürmedi.

Toz bulutunun içinden ara ara parlayan camları fark ettiklerinde ikisinin de içinde tuhaf bir his uyandı. Şimdiye kadar tamamiyle hayal kırıklığına uğramışalarda ancak tam şuan içlerinde tuhaf huysuz bir umut belirmişti.

Bunlar zırhlı, iri tekerlekli ve neredeyse 20 taneye yakın devasa büyüklükte bir jeep komvoyuydu. Hızla yaklaşıyorlardı. Russell jeeplerin tepelerinde dalgalanan flamaları seçebiliyordu. Ancak nasıl bir şekil taşıdıkları muammaydı. Alex ve Russell aynı anda uzay aracının yanına dönmeleri gerektiğini düşündüler ve yine aynı anda bu amaç için hareket ettiler. Fakat bu kez tam arkalarından gelen tiz bir ses onları durdurdu. Yine aynı anda dönüp baktıklarında kuzey batıdan 10 küsur Quinjet' in tepelerinden hızla geçtiğini gördüler. Ve daha ne olduğunu anlamadan jetler jeep konvoyuna doğru yöneldiler ve o anda birkaç şey birlikte oldu.

Quinjetler silahlarını ateşledi. Roketlerİn çoğu tuhaf şekilde hedefi bulamasa da öndeki üç jeep parçalara ayrıldı. O sırda yerin altından çığlıklar yükseldi. Aynı anda Prof. Alex uzay aracına doğru gücü yettiğince koşmaya başladı. 70 küsur yaşında ki birine göre oldukça seri koşuyordu. Fakat Prof. Russell ne olduğuna anlam verememenin karmaşıklığıyla olduğu yerde hantal hantal hareket etmeye başladı. Birkaç saniye sonra “VERİLER! VERİLER!” diye çığlık attı. Ve o da yaşından beklenmedik bir çeviklikle uzay aracına doğru koşmaya başladı.

Bu sırada Jeep konvoyu ilk saldırıyla birlikte uzay aracına 200-300 metre kala durdular. Quinjetler ikinci saldırı için havada birbirleriyle senkronize bir şekilde keskin bir manevra yaptılar. Ama jeep konvoyu buna rağmen hareket etmedi. Quinjetler ikinci saldırıyı gerçekleştirdi. Lakin bu defa roket yerine kurşunlarını kullandılar.

Kurşunlar hedeflerini bulsa da birkaç basit hasardan başka bir şey yapamadı. Derken jeeplerin üst kısımları açıldı ve boyları neredeyse 1,5 metreyi bulan insansız savaş dronları aceleyle yükseldi. 10 küsur dronun her biri çevik hareketlerle sinekler gibi etrafta gezinmeye başladı. Birkaç saniye sonra hepsi birbiriyle senkronize oldu ve hedeflerini belirlediler “QUİNJETLER”

Bu arada Alex uzay aracına kavuşmak üzereydi. Russell ise ona göre daha yavaştı ve tüm bunlar olurken yolun yarısını dahi kat etmemişti.

Tüm dronlar tek bir jeti hedef almışlardı. Hepsi aynı anda küçük ama etkili roketlerini hevesle ateşlediler. Kaçış manevrasına rağmen Quinjet bu roket yağmurundan kurtulamadı ve havada büyük bir gümbürtüyle infilak etti. Aynı anda yerin altından yine bir çığlık ve uğultu tufanı koptu.

Prof. Russell patlayan jetin etkisiyle birlikte kendini yerde buldu. Kafası bir insan kafatasına çarptı. Bununla birlikte kendisi için vizör görevi de gören uzay kıyafetinin kask kısmı çatlamıştı. Tekrar hamle yapmak için ayağa kalktı ancak yaşlı kolları ve bacakları kendisine itaat etmiyordu. Başını kaldırıp Alex’e doğru baktı.

Alex uzay aracına kavuşmuştu ve tam içeri girerken arkasına, Russell’e baktı. Arkadaşının yerde olduğunu gördüğünde bir anlık nutku tutuldu. Geriye dönüp onu kurtarmalıydı. Ama o henüz bunun için hamle yapmadan büyük bir gümbürtü daha koptu. Bir jet daha havada patladı ve onun neredeyse 10 metre yakınına düştü. Alex verileri kurtarması gerektiğini düşündü. Çünkü eğer bu uzay aracına bir şey olursa onca yıllık tüm araştırmalar çöpe gidecekti. En azından verilerin dijital kopyalarının bulunduğu tabletleri kurtarsa bile çok şey yapmış olurdu. Bu yüzden kendi kendine “özür dilerim dostum” dedi ve içeri daldı.

Prof. Russel son bir gayretle dizleri üstüne doğrulmayı başardı. Zar zor nefes alıyordu ve yaşlı kalbi deli gibi atıyordu. Sonra uzay aracına doğru baktı. Son düşen jetle birlikte kesif bir toz bulutu havalanmıştı. Uzay aracını zar zor seçebiliyordu. Ayağa kalkmalıydı ama kendinde bunu yapacak takati bulamıyordu. Biraz sonra uzay aracının yanına koca bir savaş jeepinin yanaştığını gördü. O anda “Alex” diye feryad etti. Çünkü bu hengamenin içinde kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyordu. “Alex Alex” diye sayıklarken kendini ayakta buldu. Ancak iki adım atmıştı ki yeniden yere yapıştı. Ve neredeyse 50 saattir Dünya’ ya dönmenin heyecanından ve döndükten sonraki şaşkınlıktan ve korkudan uyuyamayan yorgun yaşlı bedeni kendini bırakmıştı. Prof. Russell kızıl kumların üzerinde usulca bayıldı.

Prof. Alex uzay aracına girer girmez ense kökünde ve gözlerinin arkasındaki ağrı bir anda vurdu ve bu onun birkaç saniye tökezlemesine neden oldu. Kendine gelir gelmez teçhizat odasında tasnif ettikleri Enceladus verilerini almak için aceleyle oraya doğru koştu. Ağzı kurumuş nefes nefese kalmıştı ancak bunu umursayacak durumda değildi. Verilerin dijital kopyalarının yerleştirildiği rafa doğru yöneldi ve daha bir iki tanesini almıştı ki arkasından bir ses “profesör” diye ciyakladı. Korkuyla arkasına baktı ve dalış kıyafetine benzer kırmızı siyah bir kostüm giyinmiş 3 kişi teçhizat odasının kapısının önünde durmuş Alex’e bakıyorlardı. Ellerinde kocaman ağır silahlar vardı. Alex bir şey söylemek için ağzını açılmıştı ki içlerinden biri öne doğru çıktı ve “profesör Alex tüm verileri toplayın sizi buradan götürmeliyiz” dedi. Sesi boğuk ama heyecanlı çıkmıştı. Alex bir iki saniye duraksadı, sonra “siz dost musunuz?” diye sordu. “tabiki de dostuz efendim” diye karşılık verdi hemen dalış kıyafetli kişi. Sesi boğuk olmasına rağmen genç ve zarifti. “ne oldu? Dünya’ ya ne oldu? NASA nerede?” diye hararetle sordu Prof. Alex. Boğazı tamamen --rumuştu ve sesi titriyordu. “size her şeyi anlatacağız ancak şimdi buradan gitmeliyiz efendim.” Diye karşılık verdi adam. “buradaki veriler çok önemli. Bunlar 20 yılın hasadı burada bırakamayız. En azından bu tabletlerin hepsini almalıyız.” Dedi Alex. Aynı anda kapıda duran iki kişi öne doğru atıldı ve 10 küsur tabletin bulunduğu rafı tamamen boşalttılar. Tabletleri orada bulunan bir kutuya tıkıştırdılar. Alex onları “dikkat edin lütfen” diye endişeyle uyardı. Sonra aniden biri içeri girdi ve “PATRON! PATRON! BURADAN HEMEN AYRILMALIYIZ. HERİFLERİN DESTEK KUVETLERİ GELDİ! HEMEN HEMEN HEMEN…” dedi ve aniden dışarı doğru fırladı. Diğer iki adamda kutuyu kaptıkları gibi dışarı fırladılar.

Alex aceleyle odadan dışarı çıkarılmadan önce, bedeni korunsun diye özel cam fanusun içine koydukları SC’ ye baktı. Russell onu tekrar canlandıracaktı.


Alex dışarı çıktığında toz bulutu o kadar yoğunlaşmıştı ki kapının önündeki kocaman savaş jeepinin neredeyse fark edemeyecekti. Russell’ in düştüğünü gördüğü yere doğru baktı ancak etrafı görmek imkansızdı. Tam bir kaos ortamı oluşmuştu. Havada uçuşan dron ve quinjetlerin sesi duyuluyordu. Sanki kovalamaca oynuyorlarmış gibi sesler bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu.

Prof. Alex’ i hızlıca araca bindirdiler. Araç dışarıdan devasa görünmesine rağmen içeriden oldukça dardı. Herkes yerini aldığında Alex hararetle sordu “Profesör Russell’ i aldınız mı? O güvende mi?” soruya sağ tarafında oturan kişi cevap verdi. “merak etmeyin efendim diğer ekibimiz onunla ilgileniyor” dedi. O bunu söylerken araç çoktan tam gaz yola koyulmuştu bile. Toz bulutunu ve çatışmayı arkalarında bırakırken az önce ayrıldıkları yerden büyük bir patlama sesi geldi ve Alex bunun uzay aracı olmadığını umuyordu.

Prof. Russell olağanüstü toplantıda kendisi için ayrılan, diğer herkese hâkim olacağı baş koltuğa oturdu. Böylelikle herkes onu rahatlıkla görüp sorularını iletebilecekti. Russell buraya kadar tek tük şeyleri hatırlaya biliyordu. Kaos alanında hatırladığı son şey Alex’ in uzay aracına girmeden önce ona bakmasıydı. Sonra gözlerini rahat bir hastane yatağında açmıştı. Başucunda en yakın üç arkadaşını bulmuştu. Prof. Lily Parker, Prof Adam Boss ve Prof. Tom Zimmer. İlkin bunun bir rüya olduğunu düşünse de daha sonra dostlarına uzun uzun sarılıp hasret gidermişti. Tabi bir müddet sonra Prof. Alex’ in nerede olduğunu sordu dostlarına. Ancak onlar bu konuda bilgilerinin olmadığını ve buraya sadece kendisinin getirildiğini söylediler. 4’ü de bu durum için endişelenmişlerdi ki bir iki saat sonra siyah takım elbiseli biri Prof. Russell’ in kendisine gelmiş olduğundan dolayı bugün saat 19.00’da yani bir saat sonra yapılacak olan olağanüstü bir toplantıda, Profesör Alex’ in akıbeti dâhil birçok konuda malumat verileceği söylendi. Bunun için 4 profesör hemen hazırlıklara başladı.

Bu uzun beyaz odaya gelmek için asansörle 5 kat aşağı inmişlerdi. Yine beyaz uzun bir masa odanın tam ortasına konumlandırılmıştı ve etrafına hepsi de dolmuş 50 den fazla sandalye konulmuştu.
Prof. Russell oturduktan sonra masada duran küçük kulaklığı aldı ve sağ kulağına taktı. Artık masanın en ucundaki kişi konuşursa rahatlıkla duyabilecekti.

Masada sadece 14 kişinin önünde kendilerine ait ülke bayrakları duruyordu. Bunlar o ülkelerin temsilcileriydi ya da başkanları. Russell bunu bilmiyordu ve umursamıyordu da. Russell’ in karşısında yani masanın diğer ucunda Çinli biri duruyordu önündeki bayraktan bunu anlayabiliyordu. Anlaşılan toplantıya başkanlık yapan kişi oydu.

“merhaba efendim” dedi çinli ayağa kalkarak “adım Enjung Guanjie. Burada Çin halkının temsilcisi olarak bulunuyorum ve oturumun başkanlığını yapmak için seçildim. Umarım kendinizi iyi hissediyorsunuzdur efendim” dedi gayet nazik bir tavırla.
“bana Dünya’ da neler döndüğünü anlatırsanız belki iyi olabilirim” dedi Russel eleştirel bir ses tonuyla. “tabiki efendim ama isterseniz soru cevap şeklinde ilerleyelim. Önce neyi öğrenmek istersiniz?”
“öncelikle Prof. Alex’ in nerede olduğunu ve uzay gemimize ne olduğunu öğrenmek istiyorum” diye hemen karşılık verdi Russell.
Enjung cevap vermeden önce elini arkasındaki duvara tuttu ve orada gayet net ve canlı bir hologram oynamaya başladı. Uzay aracı onlarca kişi eşliğinde güvenli bir yere taşınıyordu. “gördüğünüz gibi araç içindeki tüm bilgilerle birlikte güvende. Ancak Profesör Alex’ e gelince kendisini maalesef asi gurup ele geçirdi. Onu kurtarmak için çalışmalarımız tüm hızıyla sürüyor emin olabilirsiniz” dedi Enjung gayet rahat bir tavırla.

“ Asi Grup mu? Onlar da kim?” diye hararetle sordu Russell.

“anlatayım efendim. Ancak her şeyin daha iyi anlaşılması için izin verin siz dünyadan ayrıldıktan sonra olanları anlatayım” dedi ve 2051, 13 Mayısta başlayan ve ta 2066’ ya kadar devam eden savaştan hızlıca bahsetti. Aynı zamanda bunları hologram ekranda gösteriyordu. Prof. Russel duydukları ve gördükleri karşısında hayretle kalakalmıştı. İnsanlık gerçekten çıldırmıştı.

“ 2066 başlarında büyük anlaşma oldu. Zaten Dünya da çok az ülke ayakta kalmıştı. Ve hepsi şimdi bu masadalar. Sadece 14 ülke bayraklarını kurtarabildi. Diğer ülkelerin açıkta kalan halkları bu 14 ülkeye sığındı. Nihayetinde Dünya 14 ülkelik ve sadece 400 milyon küsurluk sağlıklı insanın bulunduğu bir yer haline geldi. Aynı zamanda Dünya’ nın çok az yeri sağlıklı bir yaşamı destekler nitelikte. Diğer taraflardaysa tuhaf şeyler oluyor. Her neyse Dünyada ki bu barış ortamı fazla sürmedi. Oldukça gizli yürütülen yeni bir Enceladus görevi için NOAH-3071 isimli uzay gemisi yola koyulduktan birkaç gün sonra halk bir şekilde bundan haberdar oldu ve küçük bir insan grubu bu projeye tepki gösterdi. Onlara göre dünya kaynakları zaten sınırlıyken, insanlığın bir kısmı açlıkla boğuşurken, üstelik Satürn’ de yeni bir yaşam kurmak o kadar maliyetliyken, Dünya’ yı yeniden yaşanabilir bir yer yapmak yerine devletler neden böyle “saçma” bir işe kalkışmışlardı. Küçük bir gruplardı bu yüzden önce onları ciddiye almadık. Ancak bir müddet sonra tepkiler olağanüstü bir şekilde büyüdü. 14’ler olarak Satürn projesinin önemini anlatan 1 saatlik bir açıklama yaptık. Bu projeyle elde edeceğimiz bilgilerle belki de dünyamızı yeniden iyileştirebiliriz dememize rağmen tansiyonu düşürememiştik. Çünkü bu defa “ Enceladus da ki fanus işe yararsa orada yeni bir hayat kurulacak ve dünya elitleri oraya gidip bizi hasta Dünyamız da boğulmaya bırakacaklar” diye yeni bir inanış başladı. Tüm çabalarımıza rağmen insanların yaklaşık 30 milyonu bu inanışın arkasından gitti ve bize karşı isyan başlattı.

Asiler kendilerine THE LAST HOPE (SON UMUT) diyorlar. Liderleri eski bir Kübalı Reiner Luis.” Hologramda görünen Reiner geniş omuzlu iri yapılı birine benziyordu. Dalgalı saçları ve kemikli bir yüzü vardı. Bu geniş omuzların sahibi kararlı birisine benziyordu.

“Onları birkaç defa bastırdık. Lakin bu oluşumun zeki birkaç kişi tarafından kasten yönlendirildiğine inanıyoruz. Eski Dünya silahlarını bir şekilde toplayıp bize karşı kullanıyorlar. Ve artık bildiğiniz gibi Profesör Alex bu isyancıların elinde.Sizi son anda kurtarmasaydık büyük ihtimalle sizde onların elinde olurdunuz.

Niyetlerinin Satürn projesinde en az bizim kadar bilgi sahibi olmak istediklerini düşünüyoruz. Bu yüzden Profesör Alex’ in canına kast edeceklerini düşünmüyoruz. Ve tam şuanda askeri birlikler bir kurtarma operasyonu planı yapıyorlar” dedi Enjung ve birkaç saniye Profesör Russell’ e bakarak sessizce onu gözlemledi. “merak etmeyin Profesör, dostunuz en kısa zamanda aramızda olacak” diye ekledi Enjung sakin ve kararlı bir sesle.

“Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof Russel “çünkü Enceladus da bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

6.

Prof. Alex, içinde tek bir masa ve birkaç sandalyenin bulunduğu loş bir odada tek başına düşüncelere dalmıştı. Yaşadığı şoku bir an önce üzerinden atmak ve içinde bulunduğu bu kaotik ortama bir anlam verebilmek için zihnini toparlaması gerekiyordu. Ancak bunu başarmak o kadar da kolay değildi. Beklemedikleri bir anda her şey çok hızlı gelişmişti. Saatler önce hem kendisi hem de Russel ölümden dönmüştü. Sürekli gözünde o savaş sahneleri canlanıyordu. Özellikle de Russel’la göz göze geldikleri o an… Zaten sonrasını tam olarak hatırlayamıyor, sadece birbirinden kopuk bazı görüntüler zihninde canlanıyordu. Reiner Luis’in odaya girmesiyle irkildi ve bir anda kendine geldi.

“Özür dilerim Prof. Alex, sizi korkutmak istememiştim” dedi Luis sandalyesine otururken… “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Prof. Alex iyi olduğunu ifade eden belli belirsiz bir baş hareketiyle ona karşılık verdi. Kısa bir sessizliğin ardından söze ilk giren Luis oldu;

“Profesör, öncelikle şunu bilmelisiniz ki, burada güvendesiniz ve sizi hayatta tutabilmek için şu kapının ardında kendi hayatını feda etmeye hazır sayısız insan var. Sizin can güvenliğiniz bizim için her şeyden önemli. O yüzden lütfen biraz rahatlamaya çalışın. Eğer yardımı olacaksa size bir kadeh içki ikram edebilirim.

Prof. Alex az öncekine benzer bir baş hareketiyle istemediğini belirtti.

“Peki o halde, bana sormak istediğiniz pek çok soru olduğunu biliyorum. Dilerseniz, siz bu soruları sormadan ben size bilmeniz gereken her şeyi anlatmaya çalışayım. Böylece sizi daha fazla yormamış oluruz.”

Prof. Alex’in ağzından çok kısık bir ‘evet lütfen, sizi dinliyorum’ cümlesi çıktı. Luis, odaya gelirken yanında getirdiği siyah çantanın içinden dijital bir harita çıkartıp masanın üzerine koydu ve Hawking-2018’in Dünya’yı terk ettiği andan itibaren yaşanan tüm gelişmeleri zaman zaman haritayı da kullanarak Prof. Alex’e anlatmaya başladı…

* * *

“…Ve böylece Profesör, Dünya iki kutba ayrılarak iki farklı merkezden yönetilir duruma geldi… Bir tarafta kendilerini hala devlet olarak tanımlayan 14 şarlatan ve onların peşi sıra sürüklediği milyonlarca masum insan var. Düşünebiliyor musunuz Profesör, öyle bir savaşın ve yıkımın ardından, sayısız insanın yok olup gittiği, geride kalanların ise nefes almakta dahi zorlandığı bir dünyada hala devlet olduğunu iddia eden gruplar var. Ve işin komik tarafı, ki buna komik demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, bu devletlerin her biri tek bir kıta üzerinde toplanmış durumda! Örneğin, sizin bildiğiniz Çin devletinin topraklarında yeller eserken, burada Çin diye bir devlet var. Evet inanması güç ama maalesef gerçek bu. Şu an sadece Amerika kıtası üzerinde belli alanlarda kısıtlı bir yaşam imkanı var. Bir de Avustralya kıtasında yaşamaya uygun küçük alanların olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak henüz tam olarak net bir bilgi yok elimizde. 14’ler ile anlaşmazlıklarımız iyice artmaya başladıktan sonra, hatta bu yeni savaşta ilk insanlar ölmeye başladıktan sonra, her iki grup da dünya insanlarına taraflarını seçmeleri konusunda sert uyarılar yaptı. Daha sonra bizler, bizimle birlikte olan insanlarla beraber Güney’e göç edip Latin Amerika toprakları üzerinde yaşama uygun alanlarda dengeli bir biçimde dağıldık. Bin bir çeşit yalan, ve asla gerçekleştiremeyecekleri vaatlerle çoğunluğu yanına çeken 14’ler ise Kuzey’e yerleşti. Tabii şu bilgiyi de paylaşmam lazım; bizim Kuzey’de gizli üslerimiz var. Onların da bizim bölgemizde üslerinin olduğunu biliyoruz. Sizi de bu üslerin sayesinde kurtarabildik onların elinden.”

Luis bu noktada birkaç saniye durarak Profesör’ün tepkisini ölçmeye çalıştı. Prof. Alex, dinledikleri karşısında adeta yeni bir yıkım yaşamıştı. Dünyanın birgün bu çatışmayla yüz yüze geleceğini biliyorlardı. Hatta Satürn projesi de bu öngörüden yola çıkılarak hayata geçirilmişti. Ancak her şeyin bu kadar hızlı bir şekilde gelişmesi Prof. Alex gibi bir dehayı dahi çok şaşırtmıştı. Prof. Alex’in kafasında hala oturmayan yerler vardı. Kibarca Luis’den anlatmaya devam etmesini istedi.

“Bakın Profesör, sizinle gerçekten çok açık bir şekilde konuştuğumu bilmenizi istiyorum. Tüm bu anlattıklarım ve bundan sonra anlatacaklarım size garip gelebilir. Hatta bana inanmıyorsunuz belki de. Ancak üzerine basa basa tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum; artık zamanımız çok kısıtlı ve bundan sonra verilecek her karar bizi var olmakla yok olmak arasında götürüp getirecek. Savaşın sona ermesinin ardından insanlık tarihinde örneği görülmemiş bir kaos yaşandı. Sonra sözümona varlığını sürdüren devletler bu kaosu önlemek için kendi aralarında göstermelik bir barış anlaşması imzaladılar. Bize göre her şey önceden planlanmıştı. Bir grup elit zümre, gizli antlaşmalar yaparak kendi geleceklerini garanti altına almak için işbirliği yaptı. Ancak onlar da tam olarak önünü göremiyordu ve gerekli süreyi kazanmak, aynı zamanda varolmak adına bu devletçilik oyununu sürdürmeye karar verdiler. Bu durum hayatta kalan insanların da işine geldi. Herkes din, dil, ırk, millet ayrımı gözetmeksizin kendini bir sözde devletin kucağına attı. Ancak diğer tarafta, oynanan bu oyuna dahil olmayan bizim gibi insanlar da vardı. Artık devlet denen mekanizmanın ortadan kalkması gerektiğini; farklı bir yönetim sistemi kurarak dünyada kalan çok kısıtlı kaynak ve görece az sayıdaki nüfusun yeni bir anlayışla bir arada toplanarak yönetilmesi gerektiğini savunduk. Başlangıçta bizi fazla ciddiye almadılar ancak bizim gibi düşünen insanların sayısı arttıkça bu durum onlar için bir engel oluşturmaya başladı. Ve böylece adımız ‘isyancılar’a çıkmış oldu.

Oysa ki biz kendimize ‘Son Umut’ adını vermiştik. Çünkü bizler, gezegenimiz ve kendi neslimizin devamı için gerçekten de son umuttuk. O saatten sonra amacımız devlet kurup eskiye benzer bir sistemle vakit kaybetmek yerine, bundan sonrası için hızlıca neler yapabileceğimizi konuşmak olmalıydı.”

* * *

Luis konuşmasına hararetle devam ederken o esnada kapı çaldı ve kamuflajlı bir asker içeriye başını uzatıp Luis’e bir mesaj iletmesi gerektiğini söyledi. Kısa bir süre dışarıda kalan Luis, yeniden içeri girdiğinde endişeli görünüyordu.

“Haberler çok iyi sayılmaz Prof. Alex. Aldığımız istihbaratlara göre 14’lerin ordusu sizi almak için büyük bir operasyon hazırlığı içine girmiş. Ancak endişe etmenize gerek yok; içinde bulunduğumuz oda karargâhımızın en gizli yeridir. Biz teslim etmediğimiz sürece sizi kimse bu odadan dışarıya çıkaramaz.”

Prof. Alex’ten bir onay ya da herhangi bir tepki bekleyen Luis, bu tepkiyi alamayınca tekrar söze kendi devam etmek zorunda kaldı. Tüm konuşma boyunca Prof. Alex’ten ne olumlu ne olumsuz herhangi bir tepki gelmemişti. Karşısında poker face biri oturuyor ve benzerine az rastlanır bir dikkatle kendisini dinliyordu. Luis daha fazla ikna edici olması gerektiğinin farkındaydı…

“Profesör, gördüğünüz gibi fazla zamanımız yok ve sizin de biraz dinlenmeniz gerekiyor. Ne zaman neyle karşılaşacağımızı kestiremiyoruz, bu nedenle dinlenip kendinizi daha iyi hissetmeniz bizim için önemli. Şu ana kadar size hep geçmişten bahsettim. Oysa ki asıl konuşulması gereken konu gelecek olmalı! Savaş sonrasında dünya halkının tek sorunu bölünme değildi elbette… Savaş sadece askerleri yok etmekle kalmadı, aynı zamanda farklı meslek gruplarından sayısız insan yok olup gitti. Bunların en önemlisi de bilim insanlarıydı tabii ki… Dünya’nın her kıtasından farklı uzmanlıkları olan çok değerli bilim insanlarını kaybettik. Bu kayıp, sıradan bir kayıp değildi. Bilim insanlarının yok olması, dünyanın gelişimini ve üretimini de olumsuz etkiledi. Bugün sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. Günlük yaşantımızın bazı alanlarında ileri teknoloji kullanırken bazı alanlarında ise neredeyse ilkel insanlar gibi yaşıyoruz. Tarım, enerji, tıp, madencilik ve yazılım gibi alanlarda çok büyük kayıplar verdik. Bu nedenle toplam nüfus içinde en değerli grup, hayatta kalan bilim insanları oldu. 14’lerle girdiğimiz çatışmaların büyük bir bölümüne, işte bu bilim insanlarını kendi tarafımıza çekme kavgası neden oldu. Bir bilim insanını kendi safına çekmeyi başaran taraf, eski dünyada çok değerli bir maden rezervini keşfetmiş ülkeler gibi seviniyordu.”

***

Bu noktada Luis kısa süren bir kararsızlık yaşadı. Kafasında Prof. Alex’e söyleyeceği cümleleri hızlıca toparladıktan sonra kaldığı yerden konuşmasına devam etti:

“Lafı açılmışken sizinle paylaşmam gereken çok önemli bir konu daha var Profesör… Her ne kadar Son Umut hareketinin lideri benmişim gibi görünse de aslında gerçek tam olarak böyle değil. Ben sadece saha lideriyim. Başka bir ifadeyle görünen kişiyim diyelim… Asıl bizi yönetenler, 20 kişiden oluşan ve kimliklerini hem kendi halkımızdan hem de 14’lerden saklamayı başardığımız bir grup bilim insanı… Zaten olması gereken de bu değil mi Profesör? Bakın ben tüm bu olaylar yaşanmadan önce Küba’da sıradan bir edebiyat öğretmeniydim. Tek hayalim, bir bilim-kurgu yazarı olmaktı. Bana kalan her boş vaktimde gelecekte geçen bilim-kurgu öyküleri yazar, bunları öğrencilerime okurdum. Şimdi, yaşadığımız çağda milyarlarca hayal gibi benim hayalim de uzayın sonsuz boşluğuna karışıp gitti… Aslında şunu anlatmak istiyorum; hayatımın her döneminde bilime olan inancımı asla kaybetmedim. Bundan önceki hayatımızda olduğu gibi bugün de ve tabii ki gelecekte de varlığımızı bilime borçlu olacağız. 14’lerin sözde devlet başkanlarına sürekli bu gerçeği anlatmaya çalıştık. Çekilin aradan ve yerinizi bilim insanlarına bırakın. Geleceğimize onlar karar versin diye direttik. Ancak onlar, tam da kendilerinden beklendiği gibi konumlarından asla vazgeçmediler ve kendi geleceklerini her şeyin üzerinde tuttular.”

***

Saatlerdir kesintiye uğramadan devam eden bu hararetli konuşmanın başından beri ağzından tek kelime çıkmayan ve sadece dinlemeyi tercih eden Prof. Alex ilk defa sohbete ortak oldu;

“Kimler var bu 20 kişilik grubun içinde?”

“Profesör, şu aşamada sizinle bu insanların isimlerini paylaşamam. Zaten böyle bir yapının varlığını sizinle paylaşarak alabileceğim tüm insiyatifi almış durumdayım. Beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Ancak şunu bilmenizde sakınca yok; bu insanlarla mutlaka tanışacaksınız. Çünkü artık siz de bu grubun içinde sayabilirsiniz kendinizi.”

Prof. Alex, Luis’in bu açıklamasına da herhangi bir tepki vermeyerek eski konumuna geri döndü. Luis’in kendisi adına böyle bir karar almış olması ve bunu çok sıradan bir şeymiş gibi kendisiyle paylaşması, Prof. Alex’in bu odaya girdiği andan itibaren ilk defa kendisini tutsak gibi hissetmesine neden oldu. Prof. Alex’ten herhangi bir tepki gelmeyeceğini anlayan Luis, konuşmasına devam etti;

“Sanırım siz ve Prof. Russel’ın yanı başında neden böyle sıcak bir çatışmanın yaşandığını daha net kavramışsınızdır. Göndermiş olduğunuz sinyalin iki tarafa da aynı anda ulaşmış olma ihtimali yüksek. Sinyalin 14’lerin karargâhına daha yakın bir mesafeden geldiğini anladığımız için onların sizi almaya kara araçları ile geleceğini tahmin ettik ve 24 saat hazırda bekleyen Quinjetlerimizi hemen havalandırdık. Amacımız tabii ki hem ikinizi hem de sahip olduğunuz verileri kurtarmaktı ama bunu başaramadık maalesef. 14’ler, teknoloji yönünden bizden çok daha ileriler. Çünkü NASA, daha doğrusu NASA’dan kalanlar diyelim, hala onların elinde. Biz ise savaşın ardından dünyada kalan savaş araç-gereçlerini toparlayarak kendimize göre bir güvenlik alanı inşa ettik. Avrupa kıtasından çok sayıda yazılım mühendisi bizim tarafımızı tercih etti. Onların bu tercihi bizi ayakta tutan en önemli faktörlerden biri oldu. Her biri çok özel bir ekip tarafından korunuyor ve birkaç saatlik uyku dışında tüm mesailerini savaş araçlarımızı geliştirip güçlendirmek için harcıyorlar.”

***

O esnada kapı bir kez daha çaldı ve az önce Luis’i çağıran asker, aynı hareketleri birebir tekrar ederek Luis’i bir kez daha dışarıya davet etti. Luis bu kez dışarıda çok daha uzun süre kaldı. Bu süre Prof. Alex’e saatlerce geçti gibi gelmişti. Profesör huzursuz ve düşünceliydi. Nasıl bir adım atması gerektiğini hesap ediyor, Luis’e güvenip güvenmemesi gerektiği noktasında sezgilerini dinliyor ve bu konuda bir karara varmaya çalışıyordu. Onu düşüncelerinden ayıran yine Luis’in sert ayak sesleri oldu;

“Profesör öncelikle şunu söyleyim ki, telaşlanacak bir durum yok. Bize karşı bir operasyon yapılmak istendiğini biliyoruz. Hedef tabii ki sizsiniz. Ancak bu operasyonun hayata geçirilmesi şu an için zor görünüyor. Sizi nerede sakladığımız konusunda hiçbir fikirleri yok ve olması da imkansız. Ancak yine de benim bazı hazırlıkları yönetmem ve gerekli tedbirleri almam için artık yanınızdan ayrılmam gerekiyor. Bir sonraki buluşmamıza kadar size dinlenmenizi öneririm. Ve Prof. Alex… Şunu bilmenizi isterim ki, dostunuz Prof. Russel en kısa sürede aramızda olacak ve geleceğimizi sizlerin önderliğinde hep birlikte planlayacağız. Enceladus’ta bulduklarınız hepimiz için, tüm dünya halkı için çok önemli.”

Luis tam kapıdan çıkmak üzereyken, Prof. Alex’in sesini duymasıyla bir anda olduğu yerde durup arkasını dönmeden onun tek cümlelik cevabını dinledi ve hızla odadan ayrıldı;

“Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof. Alex, “Çünkü Enceladus’ta bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

G/D - Bölüm 1.
Dünya'nın bütün kötülükleri üzerine saçılmış gibiydi. Cızırdayan yatağından kalkıp, kirli, paslı, demirden musluk üzerindeki aynaya doğru yürüdü. Sağ elinin baş parmağını yüzünde gezdirdi ve uzun uzun kendini seyretti. "Kötü" kelimesi, kendine göre aynada ki yansımasıydı. Bu konuda yanılıyor olamazdı. Ne kadar içten olursa olsun, gülen her insanın içindeki karın ağrısını görebiliyor, ne kadar samimi olursa olsun, seven her insanın içindeki nefreti hissedebiliyor, ne kadar iyi olursa olsun, kendini bu sebepten anlamlı sayan her insanın içindeki karmaşayı, bensizliği yaşıyordu. Kendini kandırmıyordu, atom yığınlarının kararmış bölümleriyle ilgileniyordu sadece. "Bir insan iyi olduğu kadar kötüdür." Yanlış bir aforizma değildi ona göre. Tamamen gerçek. Sevgi konusunda da aynı düşüncedeydi. Birini sevmek, boş bir duygu. Ama var, bunu yok saymıyordu Belki de onun için körelmişti. Yeryüzünde var olduğu andan beri ailenin, dostluğun, birde nerden duyduysa "aşk" ın ne olduğunu anımsayamıyordu.

Bakışlarını aynadan ayırarak sağ omuzundan arkasına doğru baktığında, neden bu düşüncelere sahip olduğunu kavrar gibi oldu. Yumruklarını sıkıp arkasına döndü. Yavaşça kapıya doğru ilerledi. Çıkmak istiyordu o hücreden. Gözlerini sıktı kafasını ardarda taş duvara vuruyordu. Sevgi denen duyguyu yaşamı boyunca ona tek hissettirebilecek canlıyı boğazladığı için oradaydı. Tavandan bir karış uzaklıktaki, iki demir parçasıyla sağlamlaştırılan penceremsi delikten sızan ışık huzmesi ensenine vuruyor ve vucudunun geri kalanından daha sıcak hissettiriyordu. Kafasını duvardan çekti. Işığı izledi, güneş tam yukarıdaki delik hizasında. Yaklaşık beş dakika sonra ışık azalmaya başladı. Fazla bakmış olacak ki mavi, kan dolmuş gözlerinden refleks olarak yaşlar boşaldı. Sokakta ayakkabı boyacılığı yaparken  "Güneş gibi oldu abi." dediğini hatırlatıyordu. "Güneş gibi ol..." cümlesini tamamlamadan demir kapı vuruldu. "Yemeğini zıkkımlan" deyip, paslı tabak içindeki kuruyu fırlattı gardiyan. "Şurdan bir çıkayım ikinci sen olacaksın!" diye geçirdi içinden. Çok bir zamanıda kalmamıştı zaten yaklaşık on sekiz gün. Koğuşundan hücreye girmesine sebep; gece alt ranzada horlayıp uykusunu bölen, iki gün önce gelmiş çocuk istismarcısının malum organını kesip, kendisine yedirmesiydi. Öleceğinden korkmuş olacak ki istismarcı, şikayetçi olmamıştı.

Hücrede geçirilen birbirinin aynı on sekiz günün sonunda artık çıkmaya saatler kalmıştı. Aynanın karşısına geçti. Beline kadar uzanan saçlarını taradı ve ilk defa ördü. Sakallarını kesti. Her insanın içindeki iyi zamanlarda iyi görünmek duygusunu yaşıyordu. Ama iyi miydi oradan çıkmak? Gerçekten de çıkmak istiyor muydu? Bunu bildiğinden emin olmayan bir bakış attı yansımasına. Demir kapı açıldı, elindeki şok cihazı, kaşındaki falçata izi ve sigaradan kahverengiye dönmüş bıyıklarıyla nefret kelimesinin kafasındaki tanımı şişman gardiyan duruyordu. "Senden kurtulmanın vakti geldi, yürü bakalım köpek soyu." dedi gardiyan. Boş zamanlarda hep Cüneyt Arkın izliyordu. Espri yeteneğide bu sınırda kalmıştı. "Seni görmekten ne kadar haz ettiğimi bilemezsin... Ben buradan çıkıyorum da, sen zaman çıkacaksın oradan?" dedi gardiyanın kalbini göstererek. Yanına geldiğinde gardiyanın yüzüne gülümsedi ve tam suratının ortasına tükürdü. "Güneş gibi oldu abi." dedi.

Hapishane kapısının önüne geldi. kapıyı açtı, otuz yıl sonra ilk defa zift kokan asfalta bastı. Son iki yıldır kafasında kurduğu şeyi yapmak istiyordu biran önce. Hızlı adımlarla, hemen önündeki yokuştan aşağı doğru yürüdü. Gelmek istediği noktaya vardı. Buram buram iyot kokuyordu her yer. Derin bir iç çekti. Bir daha bir daha bir daha... Denizin yanına ilerledi. Atom yığınları oturup huzur bulsun diye yapılan banklardan birine oturdu ve soluklandı. Daha kalp atışları normale dönmemişti ki arkasında bir karaltı hissetti, döndü baktı kimse yoktu. Kafasını çevirdi, önünde kendisine deniz mavisi gözlerle bakan,  omuzunda boya kutusu olan sekiz yaşlarındaki çocuğa korkmuş bir halde baktı. Bir saniye bile sürmeyen bu his yerini şaşkınlığa bıraktı. "Boyayayım mı güzel abim?" dedi küçük çocuk. Sesi çıkmadı bir şey diyemedi. "Güneş gibi parlatırım abi. Boyayayım mı?" diye yineledi sorusunu. Gözlerini kapattıp dişlerini sıktı "Hayır. Boyama!" dedi. Gözlerini açtığında  çocuk ortadan kaybolmuştu. Hızla kafasını, sağa sola salladı "Gerçek değildi o"  Hapishane revirinde doktorunun, böyle şeyler görebileceğini, gerçek olduğunu düşündüğü anda şalvarının sağ cebindeki kahverengi haptan alması gerektiğini söylediğini hatırladı. Elini cebinde gezdirdi bulduğu kutudan ilacını alıp yuttu.

 Biraz ilerde çimlerin üzerine oturmuş atom yığınlarına baktı. "Hepsi mükemmel canlılar, suratlarına tükürdüklerim. Sen esmer oğlan, yanında duran ve suratına güldüğün adamın kanını içsen doymazsın! Ya sen kadın, adam bugün az para verdi diye gözlerin yeni avlar arıyor! küçük çocuk! Tek derdin daha büyük bir oyuncak. Köpeğin başını okşayan kız, daha bu sabah arkadaşının sevgilisini ayarttın! Denize taş atan genç, içki alacaktın paran bitti değil mi? Kitap okuyan hanım teyze, senden zarar gelmez ya hani, -aman ne gereksiz aforizma- anlıyorum okuduğunu anlamadığı, yoksa "eve gittiğimde adamı nasıl boğazlarım?" diye düşünmezdin! Hepiniz kötüsünüz hepiniz mükemmel iyisiniz!" kafasında her baktığı insana yakıştırdığı kötülüklerle ilerliyordu. Otuz yıl sonra ilk defa bir karar alıp biriyle konuştuktan sonra yakıştıracak ve haksız olmadığını, yaşamı boyunca sevgi denen duyguyu ona hissettirecek olan tek canlıyı sebebsiz yere boğazlamadığını tekrar düşünüp iyi ki diyecekti. Yoluna devam etti. Karşısına konuşabileceği birinin çıkmasını istiyordu.

Az ilerde yirmili yaşlarının sonunda olduğu, sevimli ve güzel sayılmayacak bir kadının ayaklarını duvardan denize doğru sarkıtmış oturuyor olduğunu gördü. Saçları kısa ve kıyafetleri orta halli bir yaşam sürdüğünü sezdiriyordu. Yanına gitti. Oturmak için izin istedi ve oturdu. Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra
"Çirkin olduğunu daha önce söyleyen olmamıştır... Şu gördüğün atom yığınlarının hepsinin milyon tane yüzü var." dedi ve zaten bildiği cevabı bekledi. "Teşekkür ederim." dedi kadın ironik bir şekilde "gerçekten buna ihtiyacım vardı. Yalnız olmadığımı bilmiyordum."
Beklediği cevap değildi ama şaşırmamıştı da çünkü milyon tane yüzü olan insan elbette farklı cevaplar da verebilirdi. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
- Ne hakkında ne düşünüyorum?
-ben gelmeden önce yani, ne düşünüyordun?
- yeryüzünde ne işim olduğunu
- güzelmiş... Bulabildin mi peki cevabını?
- sanırım evet.
- dinlemek isterim.
- bunu sana anlatmak isteyeceğimi yani aslında herhangi birine anlatabileceğimi sanmıyorum.
- Neden? Bence o kadar zor değil.
- zor olmadığını biliyorsan anlatmama gerek yok.
- Dedim ya milyon tane yüz... Yani ikimizin bildikleri farklı. Anlatmanı isterim.
- peki o zaman. Bak, arkandan gelen beyaz takım elbiseli amca, daha bugün dede olmuş ve torununa hediye almaya gidiyor. Şu köşede duran simitçiyi görüyor musun? İki kardeşine bakmak için neredeyse yirmi dört saat durmadan çalışıyor. Şu etekleri uçuşan genç kız, aşık olmuş ilk randevusu, arkadaşı gelince onu ne kadar çok sevdiğini söyleyecek. Toprağı eşeleyen küçük çocuğa bakar mısın? Karıncaların daha rahat geçmesi için kaba taşları çıkarıyor. Peki çimlerde oturan iki delikanlıya ne demeli, çocukluktan beri beraberler, şuan iş yerlerini aynı yerde ayarlayabilmek için uğraşıyorlar. Bak! Gördün mü yaşlı teyze eşinin en sevdiği yemeği yapmak için taze fasülye almış.

Böyle devam ederken sözünü kesti
- iyide, senin yeryüzünde olma sebebin nedir?
Kadın biraz duraksayıp derin bir iç çektikten sonra
"İyiyi görmek, sevmeyi sevmek" dedi.
- iyi olduğun kadar kötüsün.
- ben buna inanmıyorum. Evet saf iyilik belki bulunamaz ama iyi olduğum kadar kötü değilim birinden biri baskın olur her zaman. Sen mutsuzsun ve o gözle bakıyorsun etrafa, herkes kötü kötü kötü... Bunları düşünüyorsun. Çünkü sen kötüsün daha önce sana bunu söyleyen olmamıştır. Şu gördüğün atom yığınları milyon tane olan suratlarının korku olanını takıyor seni gördüğünde.
- nereden biliyorsun? Sen neden takmadın?
- bunu bilmek için fazla çaba gerekmiyor sanırım ve senden korkmuyorum.

Kadının gözlerinde takılı kaldı gözleri. Sonra hızla kalktı yerinden. Yeryüzü klişelerinden birinin olacağından korktu. İlk defa gerçekten korktu. "Siyah ve beyaz gibi, Gökyüzü ve deniz gibi, Ateşe körük gibi. Aşk ne büyük klişe. Herkes de var, hiç kimseye yok." Aklından bunlar geçerken adım adım uzaklaşıyordu kadından.

Arkasından bağırdı kadın. "Adını söylemedin." sahi adı neydi? Köpek? karga burun? pörtlek? Besleme? Pis boyacı? Canavar? Hangisini söylemeliydi?
Arkasına döndü, kızın parlayan ayakkabılarına ilişti gözü "güneş gibi oldu abi" diye mırıldandı. Kadın " erkeklere de konulmuş olması ne güzel. Seni sevdim Güneş" dedi. İsmi bu değildi elbette ne olduğuda çok önemli değildi. Fakat bugünden sonra Güneş olarak kalacaktı. Daha önce hissetmediği bir ruh halindeydi. "Senin adın nedir?" diye sordu. En son ne zaman biri hakkında gerçekten bir şey merak etti? anımsayamadı. "Dünya benim adım" dedi kadın. "Dünya ve Güneş gibi." diye geçirdi aklından. Sanki Sanki başka biri oluyordu başka bir varlık. Atom yığını gibi değilmiş de, safi sevgiden şekillenmiş gibi yeniden. Bu muymuş Aşk dedikleri? Sarıp sarmalayan şey, içimi ısıtan canavar örtüsünü kaldırıp yerine, şefkat perdesi çeken şey bu mu? Ama olabilir miydi ki, neredeyse on dakika da  otuzsekiz yıllık fikirler değişebilir miydi? "Aklından geçirdiğin her şeyi anlayabiliyorum. İnsan ne zaman ne sürede ve kime aşık olabileceğini birde ne zaman öleceğini asla bilemez!" dedi Dünya. "Burada beni bekliyordun değil mi?" dedi Güneş. "Bunu bilmiyorum ama bu sabah ayaklarım buraya getirdi beni ve bir kaç saattir burada oturuyorum." kadının gözlerinin içine baktı uzun süre. Kayboldu zaman, sanki bir karadeliğin üzerindeymiş gibi. Kendine geldiğinde yaşlandığını  hissetti...

Suzan Koçaklı, Acımak'ı inceledi.
 11 May 02:36 · 9/10 puan

Sitede kitaba dair hemen hemen pek çok incelemeyi okudum .Hakkı verilmiş incelemeler dışında pek çok kişi aynı konu üzerinde durmuş .
Kitaba dair övgülerin ve içeriğine dair ayrıntıların dışında ben başka bir açıdan değinmek istiyorum kitaba .

Öncelikle pek çoğumuzun yaptığı bir hata var.Yazarın hayatı ve kitabın yazıldığı dönemin şartlarına dair bir ön araştırma yapmadan okumak ,bazen beklentilerimizi karşılamıyor,eseri algılamamızı güçleştiriyor,hatta bazen saçma bulmamıza neden oluyor .Bu yüzden Kitaba dair incelemeye başlamadan önce Reşat Nuri’nin edebiyat anlayışını farkettirmek adına bir kaç şeyden söz etmek istiyorum.


Yazar,1889-1956 yılları arasında yaşamış ,dolayısıyla o dönemde cereyan eden savaşlar ,göçler ,batılılaşma anlamındaki adımlar ve elbetteki Cumhuriyetin İlanına dair bütün izler belleğinde kayıtlı bir yazar .
Cumhuriyetin manasını ve getirdiklerini benimseyenlerden .



Burada Reşat Nuri’nin gözlem yeteneğini takdir etmek gerekiyor.Babasının askeri doktor olmasından dolayı anadolunun neredeyse bir çok yerini görmüş ve bunları eserlerinde irdeleme fırsatı bulmuştur.Onu sadece yazar kişiliğiyle tanımlamak doğru olmayacaktır.Bir dönem mecliste millet vekilliği yapmış olması(siyasi kimliğini),Müfettişlik yaptığı dönemde;devlet islerindeki işleyişe tanıklık etmesini sağlamıştır.


Ata’nın her alanda topluma kazandırmaya çalıştığı “kadın” vurgusunu onun eserlerinde de görüyoruz .O zamanlar kadınların yaygın olarak edinmeye başladığı “öğretmenlik “ mesleğini özellikle Çalıkuşu’nda olduğu gibi bu eserinde de görmek mümkün.Buradaki öğretmenlik sıfatındaki kadın ,zorluklara göğüs geren ,çalışan çabalayan ,toplumda garipsense de kendini kabullendirmeyi başaran bir kişi olarak anlatılır .Anadolu kadınının azim ve kararlılığının en güzel örneğidir bu .

Onun yapıtlarında bir diğer önemli nokta toplum düzenine dair verdiği önemli ipuçlarıdır .Yoksulluk ,cehalet,yanlış batılılaşma gibi konular çok sık görülür.
Reşat Nuri Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı yazarlarından ,dolayısıyla osmanlıca kelimelerin olduğu bu eseri de ,tıpkı diğerleri gibi akıcı ve duru.Anlatılmak istenenler bir olay örgüsüyle yansıtılmış ,dolayısıyla okuyucuyu sıkmayan bir anlatımı var kitabın .

Acımak;Reşat Nuri’nin Muallime Zehra üzerinden vermek istediği mesajlarla dolu .Anlatılmak istenen ne ismindeki gibi sadece acıma duygusunu vurgulamak ,ne de sadece Zehranın başından geçenleri anlatmaktır.
Okuyanlar farkedeceklerdir ki bir köy öğretmeni olan Zehra’nın yaşadıkları ;o dönemde kadınların yasadıklarını,devlet dairelerindeki işleyişin yapısını ,toplumsal algının ve aile yapısındaki bozulmanın yalnızca bir örneğidir .
Zehra yalnızca o dönem yaşayan ,toplumda kendine yer edinmeye ,yaşadıklarıyla kişiliğini değiştirme mecburiyeti bulunan birinin temsilidir.Babası üzerinden verilmek istenen pek çok mesajda kitap ilerledikçe verilmeye devam eder. Başında belirsizliklerle başlayan olay örgüsü Zehra’nın babasının günlüğünü bulup okumasıyla ,dikkat çekici bir şekilde ilerler .Ve beklenilen sorular cevaplanmış olur .

Reşat Nuri’nin en sevdiğim yönlerinden biri de ;bir erkek olarak eserlerinde kadının gözünden olaylara bakabilmesi,çok iyi ruh tasvirleri yapabilmesidir.Bu açıdan kıymeti bilinmesi gereken nadir yazarlardan ..

Hakkı, bir alıntı ekledi.
07 May 12:17 · Kitabı okuyor

Saf Pratik Aklın İlkeleri Üzerine
Örneğin birine yaşlılığında sıkıntı çekmesi için gençliğinde çalışmasını tasarruf etmesini söylemek istemenin doğru ve önemli bir pratik emirdir. Ancak bu durumda istemenin başka bir şeye arzu ettiği düşünülen bir şeye yöneldiğini görmek oldukça kolaydır ve bu arzunun ne olacağı(yani kişinin kendi kazancından başka kaynaklara mu yöneleceğini yaşlanmayı hiç istemeyeceğini mi yoksa ihtiyaç durumunda azla yetinmeyi mi düşüneceğini) eylemin kendisine bırakmak gerekir. Zorunluluk taşıyan her her kuralın tek kaynağı olan akıl bu emrine bir zorunluluk kazandırır(eğer zorunluluğu olmasaydı zaten emir olmazdı) ancak bu zorunluluk öznel koşullara bağlıdır ve bütün herkes için aynı geçerlilik seviyesine sahip değildir. Aklın yasa koyucu olabilmesi için aynı geçerlik seviyesine sahip değildir. Aklın yasa koyucu olabilmesi için yalnızca kendi kendini varsaymakla yetinmesi beklenir çünkü kural ancak bir ussal varlığı diğerinden ayıran rastlantısal öznel koşullara bağlı olmaksızın geçerli olduğunda nesnel ve evrenseldir.

Pratik Aklın Eleştirisi, Immanuel Kant (Sayfa 25)Pratik Aklın Eleştirisi, Immanuel Kant (Sayfa 25)
Ahmet Şefik VEFA, Şartlı Tahliye'yi inceledi.
 05 May 17:18 · Kitabı okudu · 346 günde · Beğendi · 10/10 puan

AHMET ŞEFİK VEFA, SIDDIK ERTAŞ’IN ŞARTLI TAHLİYE ŞİİR KİTABINA DEĞİNDİ

Sıddık Ertaş’ın şiir yolculuğu bir bütün olarak ele alındığında bireysel olanla toplumsal olanın at başı gittiği rahatlıkla görülür.

Günümüzün önemli şairlerinden Sıddık Ertaş’ın, dördüncü şiir kitabı Şartlı Tahliye, geçtiğimiz günlerde İstanbul BirNokta etiketiyle yayımlandı. Sıddık Ertaş, yazdığı şiirlerden çok daha fazla insan yetiştirip dünyaya eklemeyi başaran ender şairlerden biridir. Peygamber Efendimiz, kıyametin yaklaşmasına değin insanların fidan dikmesini emretmişti; Ertaş da kendi fidanlarını dikiyor: insanı… O, böyle bir yolla sesleniyor Allah’a. Bu gidişatını, tıpkı yola ilk çıktığında duyduğu heyecan ile daha çok haykırarak adımlarını sıklaştırıp yankısını, vücudumuzda bulunan ölü hücreleri dahi uyandıracak bir güçle, sağlamıştır Şartlı Tahliye kitabında.

Ertaş; yazı hayatında her zaman yazılmış olandan kaçıp daha önce yazılmamış olanı yakalamayı amaçlamıştır. Şair, “Daha önce yazılmış olan bir şeyi yazmanın ne anlamı var” düşüncesi ile yola çıkarak şiirlerinde daima yenilik ve anlam arayışına girmiştir; ama asla “vardım” demeden… Arayışı her zaman sürdü ve sürmeye devam ediyor. Şair, şiir ile herdem yeniler kendini.

Puşa adında şiiri onun yenilik arayışına verilebilecek iyi bir örnektir.

Varlığımın altı çizili mısralarısın / hayatımın katlanmış sayfaları

müfredat harici bir şiir yazdım sana / adını vermek istemeyen bir günahkarım

“Varlığımın altı çizili mısralarısın” veya “hayatımın katlanmış sayfaları” ifadelerinin ne denli “kendi” olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Şiir, müfredat harici bir şiir olarak ifade ediliyor. Aslında Sıddık Ertaş her zaman müfredat harici şiirler yazan biridir. Örneğin “şehzade” şiirinde bu güne kadar hiçbir şairin ele almadığı bir açıdan oldukça da etkili bir şekilde şehzadelerin katledilişini yine kendi özgün üslubuyla işlemeyi başarmıştır. Ya da “gel” şiirinde modern tıbbın insanı iyileştirmek iddiasına rağmen aslında ölümün güzelliğini insanlardan aldığını dile getirmesi oldukça ilginç bir yaklaşım. Şair, bu şiirinde bir taraftan ilkele dönüşü savunmaktayken öte yandan ilkel olanın aynı zamanda ilahi nizam gereği olduğunu da belirtmiş olmaktadır. Fakat şiirleri bütüncül olarak ele alındığında bu tavrın, şairin genel tavrı olmadığı rahatlıkla görülmektedir.

“hırsızlama yürürken” evlerin salonunda

atılan her adımla zehirlenir göğsümüz

şiir denen kadehin dudağımızda izi

çürümüş cennet gibi öylece kalakalır

“tenha” adlı şiirde muhtemelen genelde sanatçıların özelde ise şairlerin özel hayatlarının trajik olduğuna değinilmiş. “buz dağları devşirmek gibi soğuk tenlerden” mısrasındaki tensel yalnızlık aynı zamanda evlerin odasının ruhumuzun kabir odalarına dönüşmesinin verdiği ruhsal yalnızlık ile bütünleşmektedir. Doğrusunu isterseniz yine çoğu şairin değinmediği ya da değinemediği bir konu ele alınmış ve gayet örtülü bir şekilde işlemiştir. Her zaman dediği gibi “buzlu camın arkasında göstermek” onun en büyük başarısı olmuş: sadece bu şiirde değil, bütün şiirlerinde…

Şartlı Tahliye, çocuklukla ve çocukluğun en büyük imgeleri olan baba motifiyle yeniden yüzleşmenin hikayesi gibi. Anne, vefat etmiş olan abla, çocukluk dönemindeki hastalıklar, yoksulluklar kitabın ana omurgasını oluşturuyor. “tenimde babamın doku çalışmaları”, “babamın gözlerini ihlal eden urlardan / hız limitini aşarken öğrendim bunu”, “urganlarla karantinaya aldığı bedenimi / ahşap bir direğe teyellemişti babam” mısraları çocukluğunun baba imgesinden kalanların bir kısmı sadece.

Anne de şiirlerde oldukça yer tutuyor aslında. “çocukluk duvarlarım yıkılıyor üstüme / annem su terazisi düzeltiyor evimi / anneler evdir zaten bir de kömür ütüsü / düzeltiyor hayatın kırışığını” mısraları adeta babadan anneye sığınmanın mısraları… Kitap, bütünlüklü olarak okunduğunda genel anlamda anneye sığınma, ona duyulan minnettarlık, annenin kutsanması dikkatleri çeker. “her çocuk bir anneden almaktadır adını / bedeniyle beslenir rahminden başlayarak / orası tanrımızın eliyle dokunduğu / çamurdan gövdemizi dantelce dokuduğu” dizeleri tam olarak bunu gösteriyor. “ağır aksak başlamasaydım keşke hayata / beni rahminde unutsaydın anne” dizelerindeki ana rahmine dönüşü psikanalist bir perspektifle okumak yerine estetik bir unsur olarak okumayı tercih ederim.

sıddık ertaş ile ilgili görsel sonucu

Bireysel hikayesinin dışında toplumsal içerikli söylem de dikkati çeken bir başka boyut. Aslında Sıddık Ertaş’ın şiir yolculuğu bir bütün olarak ele alındığında bireysel olanla toplumsal olanın at başı gittiği rahatlıkla görülür. Üst okumada bireysellik öne çıkarken alt okumada toplumsal olanın çığlığını duymamak mümkün değildir. Bazen bunun tam tersini de yaptığı olmuyor değil. Ve politik olan ön plana çıkarılırken bireysel olan arka plana itiliyor. Bu tür şiirlerde asıl kastettiği ise her zaman arka plana itilen anlamdır. Dedik ya “buzlu camın arkasından gösterme”yi seviyor.

Buna en çarpıcı örnek “düşük” adlı şiiri. Sevdiği kadına sitem için yazıldığı alt okumayla anlaşılan şiirde üst okumada politik söylem hakim. Özellikle seksenli doksanlı yılların derin devletinin Doğu ve Güneydoğuda yaptığı devlet baskısının verdiği bunaltı ile sevdiği kadının verdiği bunaltı arasında bir benzerlik ilişkisi kurulmuş ve yakın olan söylenirken uzak olana mesaj verilmek hedeflenmiştir. Bu özel şiir dışında şairin genel tavrı, sevdiği kadına olan derin bağlılığını var oluşsal bir dil ile ele almaktır. “kan ter içinde dönüyordum bir aşka”, “biz yan yana uyuyan toprak ve su gibiydik”, “göz çukurlarımızdan bakıyorduk Allah’a”, “ sana üç tarafı özlemekle kaplı / bir yarımada olarak geldim / bir ana vatan” gibi mısralar bu tezimize örnek olarak sunulabilecek bir temsiliyete sahiptir.

Aile fertlerinin şiirlerinde yer alışına değinmişken onun, çocuklarını da hiçbir şiir kitabında unutmadığını söylemeden geçmek olmazdı. Kızı Berfin Sude Ertaş için yazdığı şiirlere bu kitabında da iki şiir eklemiş şair. Bu kitapla birlikte artık beklediği Anzer Ali de geldiğine göre bu kitaptaki Anzer Ali için yazılmış şiirlerin devamını sonraki kitaplarda görmeye devam edeceğiz demektir. Gelmesi beklenenin, hayata karşı alması gereken tavra dair baba tavsiyelerinden oluşan “beklenen” şiiri de aynı zamanda politik okumaya verdiği imkan açısından kayda değer.

Şair, dördüncü kitabına kadar geçen süreçte yaşadığı çağa sığmak yerine başkalarının derdi ile dertlenip sınırsız coğrafyalara ulaşmayı denemiştir hep. İnsanın, insan sıfatını kazanmasına sebep olacak bir öz varsa o öz “Başka bir insanın derdi ile dertlenmektir. Şair, benlik davasından kurtulup hayatı yaşanılabilir kılan ama kendi derdi ile boğulup ölen olmamıştır. Sıddık Ertaş’ın fikir dünyası Fethi Gemuhluoğlu, Nuri Pakdil ve Mürsel Sönmez’den önemli izler taşımaktadır.

Ertaş, Nuri Pakdil ve Fethi Gemuhluoğlu gibi büyüklerimizden aldığı ilhamla bu toprakların sesi olmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda “muhafazakar” adlı şiiri, Muhammed İkbal’ın “İnsan, ileriye gitmek için vardır” mısralarına yoğun bir çağrışım yapıyor. Şair, şiirlerinde lirik bir tarza mistik konuları işlerken; hem şiiri hem bulunduğu medeniyeti ileriye taşırken bağlı olduğu toprağa, hatta gübresine dahi yabancı gözle bakmamıştır. Çünkü geldiği çamurlu toprakları unutmaktan kaçınmıştır. Şair Sıddık Ertaş’ın hayatında Şiirlerinde sürekli savaş halinde olduğu benlik davası konu olmuştur. Vitrinde kalmak derdinde olanlara savaş açmıştır. Bir çapak gibi göze batanlara çapak olduklarını şiirsel bir dille de her zaman hatırlatmıştır.

İmgenin aç kalmasına müsaade etmeyen ve anlam darlığı yaşamayan biridir o. Acının yaşandığı coğrafyalarda ayaklarınızın bastığı toprağın altında aç kalan karıncanın karnının sancısını duyabilirsiniz onun dizelerinde. Ertaş’ın dozunda ve günümüz şiirinin imgelemi olarak örnek verebileceğim mısraları oldukça fazla. “cinayet” adlı şiirindeki şu dizeler buna bir örnek olarak sunulabilir.

Şiirle kefenlenmiş bir ölü gömüyorum

bir ölünün adıyla başlıyor kelimelerim



alnında tırnak izleri unutulmuş ölüler

hedef tahtasıdır şiirimde mısra düzenim gibi

yaşamın gücünü görmek için öldürür şairler

birer birer bütün sözcüklerini

sıddık ertaş şartlı tahliye ile ilgili görsel sonucu

Alışılagelenin dışında bir bakış açısıyla olgulara yaklaştığını söylemiştim. Tragedyadem şiirini okuduğumuzda çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz, okuduğumuz Hz Adem hikayesine ne denli çarpıcı bir bakış açısıyla yaklaştığını göstermektedir. Düşünsenize, dünyaya geliyorsunuz bir kıza aşık olamıyor ellerinden tutup heyecan yaşayamıyor ve onu rüyalarınıza dahi alamıyorsunuz. Terk edilmek, boşluğa düşmek ve başınızı dizinize koyup ağlayacak bir anne bulamıyorsunuz. Yüzünüze bakacak bir kardeşiniz yok, omzunda ağlayacağınız bir dostunuz da. Ama her şeyi ilk siz tadacaksınız; meyvenin lezzetini de zehrini de. Güneşin doğuşuna da batışına da anlam vermeye çalışacaksınız. Hz. Adem’in hikayesi bir yönüyle de bir trajedi olarak okunabiliyormuş demek ki… Buradaki tek sorun “Trajedi”nin bizim medeniyetimize ait olmaması olabilir ancak. Kendi medeniyetinin kavramlarını kullanmaktaki hassasiyet ile bu kullanımı örtüştüremedim. Her ne kadar trajedi doğru bir şekilde yaratılış ile ilgili bir yerde yani doğru olarak kullanılmış olsa da…

Sıddık Ertaş, ‘Tragedyadem’ şiiri ile bir ilke imza atmıştır bence. Yepyeni bir bakış açısı sunmayı başarabilmek herkese nasip olmuyor. Hz. Adem’in çocuklunu ve tatmadığı gençlik duygularını şiirin tematiğine işleyip yaşanmamış duyguların yaratacağı yalnızlığı etkili bir şekilde ele alabilmiştir.

Son olarak kitapta resim sanatının imkanlarından da yararlandığını belirtmiş olalım. Özgün şiirler özgün resimlerle sunulmuş. Bu kitapla Sıddık Ertaş, edebiyatımızdaki yerini daha da berkitmiştir.

Kaynak: Bir Nokta dergisi 186 Temmuz sayısından alınmıştır.

Ahmet Şefik Vefa

Esas Adam, Biri, Hiçbiri, Binlercesi'ni inceledi.
 02 May 16:21 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Luigi Pirandello (1867-1936) İtalya’nın en önemli oyun, öykü, şiir ve roman yazarı olup, 1934 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazanmıştır. 1925-1926 yılları arasında en önemli eseri olan "Uno, nessuno e centomila"yı yazdı.
(*Bire bir çevirisi “Bir, Hiç Kimse ve Yüz bin”dir; Türkçe baskısı ise “Biri, Hiçbiri ve Binlercesi” olarak yayınlanmıştır).
Bu kitap hakkında pek çok not aldım, o yüzden bir hayli uzun bir inceleme olacağını varsayıyorum. Yine de mümkün olduğunca önemli hususlara vurgu yapıp, beni en çok etkileyen taraflarını gözler önüne sermeye çalışacağım.

O halde başlayalım:
Kitap, sekiz bölümden oluşuyor;
İlk bölümün başında aynanın önünde alışılmadık bir biçimde duraksamış olan kocasına karısı fiziksel bütün kusurlarını (sağa doğru yamuk olan burnundan başlayarak, çizgi işareti gibi duran kaşlarını, biri diğerinden daha kepçe kulağını ve çarpık bacaklarını vs.) bir bir açıklar. Sonra da üzülmemesi gerektiğini, bu şekilde de yakışıklılığından bir şey kaybetmediğini söyleyerek bir nevi züğürt tesellisi verir. Yirmi sekiz yaşına kadar fiziksel kusurlarının farkına varamamış ve aniden afişe edilen gerçekler karşısında şoke olan adam “kadın milletinin kocalarının kusurlarını keşfetmek için özellikle yaratılmış olduğu” gerçeğiyle yüzleşir.
Sonrasında ise, karısı başta olmak üzere etrafında onu tanıyan herkesle ilgili şu sorunun cevabını aramaya başlar:
“Eğer başkalarının gözünde bugüne dek olduğuma inandığım kişi değilsem, KİMDİM BEN?”

Aslında var olan ve kendisinden başkası olmayan bir yabancıyla yüzleşmek için başkalarının gözüyle kendisini görmek ister:
Fakat ne yazık ki, zavallı adamın yaşayacağı korkunç dram, kısa süre içinde daha da içinden çıkılmaz bir hal alacaktır; yalnızca başkaları için değil, kendisinin içinde bir değil, yüz bin Moscarda olduğunun farkına varacaktır. İşte, tam bu noktada deliliğinin de ilk evresi başlamıştır:
“Başkalarının bende birini gördüğü ama o birinin de benim tanımadığım bir ben olduğu; başkalarının ancak bana ait olmayan gözlerle bana dışarıdan bakmak suretiyle tanıyabildikleri, görebildikleri o birisine, bana daima yabancı kalacak bir görüntü atfedecekleri; bu hayatın, onlara göre benim olan bu hayatın içine giremeyeceğim düşüncesi, bana adeta işkence ediyordu.
İçimdeki bu yabancıya nasıl katlanacaktım? Aslında kendimden başkası olmayan bu yabancıya? Onu nasıl görmezden gelecektim? Nasıl bilmezden gelecektim? Başkaları onu gördüğü halde ben görmezken, onu daima beraberimde götürmeye, içimde taşımaya mahkûm bir halde, nasıl yaşayacaktım?”
Kitabın kahramanı olan ‘Vitangelo Moscarda’ adlı mirasyedi banker(nam-ı diğer “tefeci”) ve kendi tabiriyle ‘iyi yürekli zalim evlat’ hayatta giriştiği hiçbir işi ya tamamlayamamıştır ya da tam anlayamamıştır:
“…zavallı adamcağız-(babasından bahsediyor) başladığım hiçbir işin sonunu getirmemi sağlayamadı. Yanlış anlaşılmasın, babamın işaret ettiği ve ilerlememi arzuladığı yollara girmeyi istemiyor ya da reddediyor değildim. Gösterdiği tüm yollara giriyor, ilerlemeye gelinceyse herhangi bir çaba göstermiyordum…”

Moscarda, hiçbir işte dikiş tutturamamış olmasına rağmen babasının ona bıraktığı servet sayesinde refah içinde yaşamaktadır; amma velakin ‘PARA’ da tek başına huzur getirmekten öte bir unsur olarak,“tefeci” damgası yiyen Vitangelo için huzursuzluğun başlıca kaynağı olmuştur, artık. Bu sebepten sahip olduğu bankayı tasfiye etmeye karar verir, böylelikle “tefeci” damgasından kurtulmayı amaçlar. Fakat, karısı, kayınpederi ve çalışanları buna şiddetle karşı çıkar; Moscarda’yı kararından vazgeçiremeyince de hakkında deli raporu çıkartarak, banka yönetimine müdahale yetkisini elinden almaya çalışırlar.

Moscarda, kendini ve hayatını sorgulama sürecinde sadece dış görünümünü değil, kimliğini, kişiliğini, ilişkilerini, geçmişini, babasını, aslında tefecilikten başka bir şey olmayan bankerlik mesleğini, zenginliğini, evlilik kurumunu, kentlerin boğuculuğunu, kısacası o güne kadar doğru sandığı her şeyi sil baştan yeniden anlamlandırıp şekillendirir.
Sonrasında ise, en yakın tanıdıklarının içinde yaşayan diğer tüm Moscardaları keşfetmek ve hepsini teker teker yok etmek adına bir takım zorunlu deliliklere başvurur. (Herkesin gözünde “tefeci”yken, yaptığı bağış sonrası birdenbire “deli” mevkine terfi eder.)
Ona göre, kişiliğine farklı açıdan bakanların dünyasında tek başına bırakılmış Moscarda adlı biri, ona ait olmayan bir gerçekliğin yalnızca belirli ve küçük bir parçası, kendisinin dışında bırakılarak başkalarının gerçekliğine dahil edilmiş ve adına da Moscarda denmiş biridir.

Ve Moscarda, nelerden memnun olmadığını bir bir sorgulamaya başlar:
1- Moscarda, adından hiç memnun değildir; lakin ona göre zihinlerde hemen bir karasineği, kulaklarda ise onun o sinir bozan vızıltısını çağrıştırmaktadır. (‘Mosca’ İtalyanca’da “karasinek” kelimesinin karşılığıdır) Moscarda bu durumu şöyle dile getirir: “Bana ne kadar aptal ve iğrenç gelirse gelsin, bu adla sonsuza dek damgalanmıştım; kendime başka bir ad veremez, duygu ve davranışlarımla daha uyumlu olabilecek başka pek çok isimden birini seçemezdim artık; zira doğduğum günden beri bu adı taşıdığımdan, aslında alışmış da olduğum için bu duruma fazla önem vermeyebilir, nihayetinde varlığımın adımdan ibaret olmadığını ve yalnızca başkaları tarafından bana seslenmek üzere kullanıldığını düşünebilirdim.”

2- Moscarda, görüntüsünden de pek memnun değildir;
“Her ne kadar -aynanın karşısında durduğum şu an, kendime beni temsil eden o görüntünün dışında başka bir görüntü vermemeye ihtiyaç duyduğum gerçeği, acımasız bir netlikle su yüzüne çıkmışken- bu yüz hatlarının da kendi isteğimle uyuşmadıklarını ve bendeki başka bir dış görünüşe, yani bu renk olmayan saçlara, böyle yeşilimsi olmayan gözlere, böyle olmayan bir burunla ağza sahip olma arzusuna inada karşı çıkmakta olduklarını hissediyor olsam da, şimdilik isimleri de yüz hatlarını da bir kenara bırakalım; bırakalım gitsin diyorum çünkü nihayetinde yaşamaya devam etmek istediğime göre, korkunç dahi olsalar onları değiştiremeyeceğimi ve oldukları gibi kabullenmem gerektiğini anlamak zorundaydım; her şey bir yana elimdekilerle tatmin de olabilirdim.”

3- Moscarda, kaderin onu sınadığı koşullardan da memnun değildir:
“Peki ya beni bağlayan koşullar? Peki ya benden kaynaklanmadığı halde bağlı olduğum koşullar? Peki ya benim dışımda, her türlü iradem ve arzum dışında, beni ben yapan koşullar? Ne koşullarda doğmuş, nasıl bir ailede yetişmiştim? O ana dek hiç beni bağlayan koşulları önüme koyup da aynen başkalarının yapabileceği gibi -herkes kendince, kendine özgü terazisinde tartarak, kefesine kimi kıskançlık, kimi nefret, kimi öfke, kimi ne bileyim başka bir şey koyarak yapardı bunu- değerlendirmeye girişmemiştim. Şimdiye dek hayatın içinde bir adam olduğuma inanmıştım. Bir adam işte, hepsi bu! Hayatın içinde. Kendimi her şeyimle kendi ellerimle yaratmıştım sanki. Gel gelelim, nasıl ki o bedeni kendi ellerimle yaratmamış, adımı kendi kendime koymamışsam, aynı şekilde başkaları tarafından isteğim dışında dünyaya getirilmiştim; aynı şekilde pek çok şey isteğim dışında başıma gelmiş, içime nüfuz etmiş ya da etrafımı sarmıştı; pek çok şey bana başkaları tarafından yapılmış ya da verilmişti ve daha önce gerçekten de hiç düşünmediğim ve herhangi bir imge atfetmediğim bütün bu şeyler, şimdi tuhaf, düşmanca imgelere bürünmüş, üzerime üzerime geliyorlardı.”

Moscarda, bundan sonraki hayatında değiştiremeyeceği gerçekleri iyice kanıksayıp, elemine ettikten sonra değiştirebileceğini düşündüğü gerçekleri de bir deli cesaretiyle ivedilikle uygulamaya girişir ve beşinci bölümün finalinde isyan bayrağını kaldırıp iyice dellenmesinin ardından, öncelikle “kukla patron tefeci Vitangelo”dan kurtulmak için bankayı tasfiye etmek istediğini Quantorzo’ya, karısının gözündeki “saf ve budala Gengé”den kurtulmak istediğini de biricik eşi Dida’ya şiddetle haykırır.

Ve sonunda, istediği kişi olabilecek olmanın hazzına varmıştır,nihayet:
“«Bir» oluyordum.
Ben.
Şimdi böyle olmak isteyen ben.
Şimdi böyle hisseden ben.
Sonunda!
Ne tefeciydim artık (yetti artık bu banka!)
ne de Gengé (yetti artık bu kukla!).”

Kitabın sonunda, nihayet aydınlanmış ve huzura ermiş bir Moscarda’ya şahit olacaksınız:
“Yepyeni bir hava soluyorum. Her şey ânbeân, aynen olduğu gibi belirmeye başlıyor. Hiçbir şeyin belirmekte olduğu sırada durduğunu ve öldüğünü görmemek için gözlerimi diğer yana çeviriyorum hemen. Ben artık yalnızca böyle yaşayabilirim. Ânbeân yeniden doğarak. Düşüncelerin içimde yeniden faaliyete geçip beyhude kurguların boşluğunu yeniden var etmesine engel olarak.”
“Yaşıyorum, üstelik de bütünlüğümden bir şey kaybetmeden;
fakat kendi içimde değil, dışarıdaki her şeyin içindeyim artık.”

Bu kitabı okursanız şayet, siz de kendinizi(kimlik ve kişilik ekseninde) derin bir sorgulama sürecine tabi tutmaktan alıkoyamayacaksınız:
BEN KİMİM? OLDUĞUMU SANDIĞIM KİŞİ OLAN BENLE, BAŞKALARININ GÖZÜNDE ŞEKİLLENEN BEN ARASINDAKİ UÇURUMDAN HABERİM VAR MI? EĞER VARSA, UMURSUYOR MUYUM? UMURSAM İSEM, KAFAYI YEME İHTİMALİM VAR MI?
Bana dostane yahut kem bakan her gözden, söylenen ve içine birbirinden farklı mesajlar yüklenen her sözden, ve de en önemlisi gerçeğimdeki özden haberdar mıyım?

Son olarak, Tarkovski’nin bir sözünü sizlere hatırlatmak isterim:
“Her insanda dünyanın, gördüğü ve algıladığı şekilde var olduğunu sanma eğilimi vardır. Ancak, dünya ne yazık ki, bambaşkadır.”