• Kötü rastlantılar vardır, hepsi bu. Benim başıma geldi, senin de. Yalnızlık çökertmişse, insan sahteyi gerçekten nasıl ayırabilir? Birisine rastlıyorsun, onu ilginç kılmak istiyorsun, baştan yaratıyorsun, tepeden tırnağa güzelce giydiriyorsun, daha iyi görmek için gözlerini kapıyorsun, o oyun oynamak istiyor, siz de; güzel ve aptalsa akıllı bulursunuz onu, o sizi aptal bulursa kendini akıllı sanır, kişilikli bulmuştur sizi, yavaş yavaş onun bir köylü olduğunu hissetmeye başlamışsanız, yardım etmem gerekir ona, diye düşünürsünüz, eğer bilgisizse, her ikiniz için yeterli bilginiz vardır, bunu her zaman yapmak istiyorsa beni seviyor, dersiniz kendi kendinize. Pek fazla üstünüze düşmüyorsa, önemli olan bu değil, dersiniz. Cimriyse, sebebi yoksul bir çocukluk dönemi geçirmiş olmasıdır. Hıyarın biriyse, bunun bir huy olduğuna inandırırsınız kendinizi ve böyle apaçık ortada duran şeyleri yadsımak için var gücünüzle çalışmayı sürdürürsünüz, oysa göz çıkaracak kadar ortadadır her şey...
  • ‘Can Yayınları etiketiyle çıkan ‘Manves City’ ve ‘Sürüklenme’ adlı iki romanıyla birden okurla hasret gideren Latife Tekin, eteğindeki tüm taşları döktü. Çevreden işçi haklarına, kadına şiddetten Gezi Direnişi’ne birçok konuda görüşlerini paylaşan ünlü yazar, ‘Bu bölünmüşlük uzun süremez’ diyor.
    Arnavutköy sırtlarında, üç katlı, yaklaşık 130 yıllık bir ev... Kapısında Gümüşlük Akademisi’nin levhası var. Yılın önemli bir kısmını Bodrum, Gümüşlük’te geçiren Latife Tekin’in İstanbul’da olduğu zamanlarda oturduğu bu tarihi bina mahallenin geleneksel havasını koruyan ama sayıları da gitgide azalan mekânlardan biri. Kapıyı açan Latife Hanım hemen terlik çıkarıyor bize, “Yukarı çıkalım, çayı koydum, hazır olur şimdi” diyor. Üst katta (ve merdiven duvarlarında) hep ‘Mehmet’ imzalı tablolar çarpıyor gözümüze. Kimdir acaba diye düşünüp tahminler yürütüyoruz ama hiç birimiz (fotoğrafçı arkadaşım Kaan ve Can Yayınları’ndan Fazilet hanım) bilemiyoruz, meğer Latife Hanım’ın oğluna aitmiş. Çaylarımızı da koyduktan sonra, kısa sürede koyulaşacak sohbetimize başlıyoruz. Latie Hanım’ın Can Yayınları etiketiyle çıkan iki yeni romanı elimde, sorularım önümdeki defterimde...
    9 yıl aradan sonra bir değil iki romanla birden geldiniz. Hep sorulur ya böylesi uzun aralarda, bir küskünlük mü vardı diye... Sahi neden bu uzun ara?

    Ben aslında ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana biraz yön değiştirerek, kendime yol açarak yazıyorum, bu da biraz zorluyor beni kimi zaman. Bir de yabanıl bir yolculuk yapmak istiyorum ben. Daha önce gitmediğim, yapmadığım bir yolculuk yaparak yazılmış bir kitapla o yoldan dönmek, okura onu ulaştırmak, böyle heveslerim var yani. O yüzden bazen o yolculuğa gitme hevesim olmayabiliyor, çok zorlu olabiliyor, kendimi hazır hissetmeyebiliyorum. Bir de her zaman yaşamak yazmaktan daha çok bana heyecan veriyor. Ben böyle kendinden memnun, yazmaktan memnun bir yazar olmadım hiç. Aslında hep söylerim keşke imkân olsaydı da hiç yazmayıp, hayata kapılarak yaşasaydım, çünkü, hep söylüyorum bunu, gençliğim arka odalarda roman yazarak geçti. O yüzden ben son ana kadar elimi uzatmamaya çalışıyorum, artık içimde yazma heyecanı, hevesi biriktiği zaman, yani içimden bir şey taştığı zaman yazıyorum.

    -Ama bir de iki roman meselesi var. Bunlar birbirinin devamı romanlar değil aslında, ya da birbirini bütünleyen... Daha çok birbirine dokunan, bazen kısa da olsa kesişen romanlar. Baştan beri bu düşünceyle mi yazdınız romanları, yoksa sonradan mı gelişti bu kesişme fikri?

    Çok yan yana yazdım aslında, aynı süre içinde. İlk başta ‘Sürüklenme’yi düşünüyordum daha çok ama bir süre sonra kendimi kaptıramamaya başladı, hep yoksullar zihnimde, kalbimde bir ağırlık olarak var ve onlar için de bir şey yapmak istiyorum. Bir de çok da uzaklaşmıştım onlardan, gündelik yaşamlarından... Bir yandan da zihnim ‘Sürüklenme’yi bırak yoksulların peşinden git diyordu bana, fakat onu da yapamıyordum... Benim aslında yazım epey önce çatallandı yani. Bir yandan ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana ‘Berci Kristin Çöp Masalları’, ‘Buzdan Kılıçlar’ yoksullarla ilgili yazarken bir yandan da o duyarlıkla yüzümü doğaya döndüm ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ ve ‘Aşk İşaretleri’nden başlayarak... Yani iki yazı damarı oluşmuştu bende. Ama artık o çatallana yol bir karşılık buldu nihayet. Bundan sonra böyle diyorum, bir yoksulların hikâyesi bir de öbür yazı damarımdan belki.

    -Hep ikili mi yazacaksınız artık?

    Belki de üçlü (gülüyor). Bilemiyorum, belki de... Ama yapabildiğimi görmek harika bir şey.

    Yoksulların dili

    -Fabrikaların çok olduğu, işçi mahallelerinin bulunduğu bir yerde geçen “Manves City”yi yazmadan önce işçi mahallelerini ziyaret ettiğinizi okumuştum bir söyleşinizde. Nasıl bir süreçti o?

    Eskiden işçilerle çok zaman geçiriyordum, fabrika bölgelerinde, hayatımız oralarda geçiyordu. Gümüşlük’e gittim sonra ve uzaklaştım. Yine tabii işçi arkadaşlarım var, onlarla haberleşiyorum hatta bazen söyleşilerime kalkıp gelirler, yani bağım kopmadı ama yeni yaşanan bu altüst olma sürecinde sanayi bölgelerinde yeni ne oluyor görmek istedim. Yine işçi arkadaşlarım aracılığıyla gittim elbette. Daha çok gündelik hayatı izlemekti amacım, kimi yerlerde bazen kimliğimi gizleyerek, görünmeden dolaştım. Bir de dil değişiyor. Dili de duymak ve dinlemek lazım. Ben ‘Berci Kristin’i yazdığım zaman insanlar o büyük göçün heyecanı içindeydi, daha ümitli bir göçtü ama o tabii. O zaman göç çok tazeydi ve köylerinden getirdikleri duru bir Türkçeyi kullanıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yani sosyal medyadan, bambaşka dillerden, çok fazla uydurma, çalıntı sözcük var dilde. Dilden ayrı o insanları anlatmak çok mümkün değil.

    -Bugünün işçi sınıfına dair gözlemleriniz ne oldu?

    Geçmişte konuştuğumuz bir çok şeyi yine konuşabiliyoruz, mesela sendikalaşma konusunda, işçi hakları konusunda, ama o kadar zor ki artık. Uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi çok zorlu. İşçi borçlandırılmış zaten, hemen hemen borçsuz hiçbir işçiye rastlamadım. Kadrolu işçi var, geçici kadrolu, farklı taşeronlarla yapılmış anlaşmalarla gelen işçiler… İşçiler farklı gruplara bölünmüş. Örgütlenmelerini engelleyecek her tür önlem alınmış durumda. İşçi hakları çok fazla budandığı için çalışma saatleri fazla, çalışma koşulları ağır… Organize sanayi bölgelerinde meslek liseleri var artık mesela ve o liseleri de fabrikalar açıyor. O da ilginç bir şey; kendine uygun, uysal, başı önünde, makbul işçi yetiştiriyorlar. Dışarıdan gelip işçi olmak da zor. İşin bir de başka boyutu var; bizim geleneklerimizle daha çok alakalı bir boyutu. Çalışmak ibadetin yarısıdır gibi telkinlerle işçiye empoze edilen bazı şeyler var. İşte patronun sana iş veriyor, ona minnet duymalısın, yani sana ekmek veriyor, aş veriyor… Daha çok böyle bir boyun eğdirme, sana ekmek veren insana senin kafa kaldırmaman gerekir adabı üstünden sürüp giden bir durum var. Pazarlık şansı tamamen elinden alınmış işçinin. Patron sever de döver de, işten atar da…

    -Maniveyatları çok güçlü değil mi bir yandan da?

    Tabii, bir çoğu namazında niyazında, dindar Müslüman, Soma’da gördük mesela. Bir yandan da çekingen, sedyeyi kirletirim diye ayağını uzatmaktan çekinen insanlar. Bu telkinler aslında işçiyi ehlileştirmek, işçinin örgütlenmesini, direnişe geçmemesini engellemek için. Kadın işçiler üstünde ayrıca başka baskılar var, kadınların kocalarından izinsiz direnişe çıkmaları bile dedikodu meselesi mesela. Geleneksel kültür oralarda çok fazla işleniyor zaten. Yani işte, patron niye zengin, Allahın sevgili kulu olduğu için… Çalış senin de olsun falan. Hep söylerim, bizim ülkemizde güç ve iktidar karşısında eğilmek çocukluktan itibaren hep telkin edilir. İşçilerin sendikalaşmaması için çok fazla sayıda şey var, sıralamışlar böyle, 180 tane mi, 190 tane mi, engelleme taktiği. Çıt çıkmıyor gördüğünüz gibi. Bir de çıksa da, diyelim Tariş’te 100 işçi çıkıyor, ama 100 işçi 100 gün dirense ne olacak? Zaten haklar yok, arkasında bir güç yok, orada çadırlarda, o çadırlar soluyor sararıyor… Tabii ki direniyor insanlar, çıkıyorlar sokağa, canları yanıyor, paralarını alamıyorlar ama direnişlerin bir sonuç getirebilmesi için gerçekten büyük iş kollarının, diyelim otomotiv sanayiindeyse Renault’daki büyük fabrika işçisinin çıkması lazım. O zaman sarsar, yoksa yedek parça sanayiindeki bir atölyeden 30 işçi çıksa 30’unu birden atıveriyor adam dışarı.

    - ‘Sürüklenme’yi okurken şunu da düşündüm. Sürüklenme çok önemli de bir kavram aslında. Çok fazla açılımları çağrışımları olan bir kavram. Hatta belki şunu da sormak lazım belki, Türkiye nereye sürükleniyor?

    Yaa, evet… Sürüklenme tabii çok çeşitli biçimlerde yazılabilir, ama ben romanda sürüklenme felsefesi yapmak istemedim. Daha çok imgeyle sürüklenmek üzerine birşey kurmak ve anlatmak istedim ve bunu da sürükleyici bir biçimde yazmak istedim. Bemce şunu da sormak lazım, dünya nereye sürükleniyor? Türkiye eskisi gibi değil, hani kapalı bir ülkeydi bir zamanlar, artık dünyadan ayrı düşünemiyoruz. Dünya da birbirine çok bağlı, sermaye tabii iç içe geçti. Fonlar yönetiyor artık bir sürü şeyi. Manves’in ilk dosya adı ‘Patronunu Arayan İşçi’ idi, yani patronlar yok artık ortada, arasan… Fonlar var, yabancı ortaklar var, bir çok işçinin belki de patronu yabancı bir fon, yabancı bir şirket. Şimdi böyle baktığımızda dünyanın nereye sürüklendiğini aslında sezerek hissederek söyleyebiliriz. Giderek sanki daha korkutucu senaryolar yazılıyor. Bugün bir arkadaşım yollamış mesela, İngiltere’de bir firma işçilere çip takmaya başlamış. Her şeyini kontrol edebiliyor yani… Bu çok ürkütücü bir şey, geleceğe dair. Ama en tuhaf olanı robotlar, artık haberleri robotlar sunabiliyor mesela. Üretimde de robotlar çok hakim olacak, büyük yığınlar işsiz kalacak, sonra devlet biçim değiştirecek ve büyük organizasyonlarla insanlara para verecek. Yani olan olmayana verecek. Ara çok açıldı çünkü, büyük kalabalıklar, açlık, sefalet, yoksulluk… Aslında bunun işaretleri de başladı, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru gitmek istiyor insanlar. Biz de o geçiş ülkelerinden biriyiz. Bizden de şimdi insanlar gitmek istiyor. Bilemiyorum, insan belki de o çiplerle falan cyborglar gibi başka bir canlıya dönüşecek. İnanmıyorum buna ama…
    -“Sürüklenme”deki arabacı çok enteresan laflar ediyor. Şöyle demiş mesela: “Toprakla arayı soğutanların sonu hazin oluyor”. Bu tam da bizim yaşadığımız şey değil mi?

    Bu çok temel bir tartışma zaten biliyorsun. Yani biz aslında doğanın bir parçasıyız ama kendimizi doğadan o kadar ayrı düşünmemiz ve doğadan o kadar kopmuş olmamız bir mutsuzluk kaynağı. Ama bugün tabii olup biten şey yani toprakla arayı soğutmak değil artık, toprağın, yer kabuğunun canına okuyoruz. Eskiden bir dikkat vardı, bir ağacı incitmemek, bir hayvanı incitmemek... Ama şimdi o kadar vahşi ki gerçekten... O zeytinlikler, ırmaklar... Bütün sularımız kirlendi, denizler, denizlerdeki balıklarımız... Karşı da çıkamıyorsun... Bilmem kaç yıldır yaşadığı köyde insanlar huzursuz ediliyor. Yukarıdaki suyunu kesiyor mesela, köylü direnmek istese şirketler üstüne geliyor. Devletin de o köylüden yana tavır alması gerekiyor ama hayır, öyle olmuyor. Yani gerçekten bu talan ve bu altüst oluş çok acı verici hepimiz için.

    -Bir yerde de Christa diyor ki; "Çocukluk duygularınızın canlanmadığı yerlerde yaşama sevinciniz söner, bırakın gidin oraları". Hakikaten ne kadar azaldı değil mi o çocukluk duygularımızı canlandıran yerler.


    Ben 9 yaşımda İstanbul'a geldim, o zaman Beşiktaş'a getirdi babam bizi. O kadar rüya gibiydi ki. Bizim bütün çocukluğumuz sokakta oyanarak geçti. Benim oğlum Arnavutköy'de büyüdü, bir çıkmaz sokaktaydık daha önce. Orada çocuklar güven içinde oynayabilirlerdi ama kızım doğduğunda onun oynayabileceği bir yer yoktu artık. Bugün İstanbul, sen de biliyorsundur, senin çocukluğunun İstanbul'u değil. Hiçbirimizin değil yani, artık İstanbul gerçekten bir mega kent, bir metropol, ucu bucağı belirsiz bir ülke gibi.

    -Buradan çok uzakta bir Arnavutköy daha var mesela.

    Tabii, hatta bana gönderilen kargolar oraya gidiyor bazen. Oralardan tekrar konuşup buraya getirtiyorum. Şimdi havaalanına da yakın olduğu için orası daha çok biliniyor herhalde.
    ‘Sıla’yı takdir ettim’

    -Kadına şiddet gitgide artan bir ivmeyle gündemdeki yakıcı durumunu koruyor. En son Sıla’nın başına gelen şey çok yankı buldu mesela, ünlü olduğu için. Ne düşünüyorsunuz böyle haberler gördüğünüzde?


    Sıla’nın bunu dile getirebilmesini tabii ki çok takdir ettim. Bir dayanışma duygusuyla okudum bütün haberleri. Her kesimden kadına şiddet uygulanıyor, her yerde var şiddet. Evin içinde de kız çocuklarına şiddet uyguluyorlar, abileri dövüyor, babaları dövüyor.... Babaları annelerini dövüyor. Bir vakit okullarda da vardı, çok yaygındı dayak, hocalar çocukları dövüyordu, dövüyor hâlâ da. Yani gücü yeten herkes herkesi dövüyor aslında. Sokakta da şiddet var... Bir de genel olarak, yani hükümetin politkası olarak kadınların değerrsizleştirilmesi, kadınların hayatının erkeğe bağlanması, terbiyesinin, arının, namusunun erkeğe bağlanması... Bence bir politika olarak bunun iktidarda olması ve bunun söyleniyor olması çok tehlikeli diye düşünüyorum.

    -16 yıldır bir çeşit tek parti iktidarı yaşıyoruz ve aslında tek partiden tek adama dönüştü artık. Bugün geldiğimiz noktada toplumda ciddi bir kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz. Ne hissediyorsunuz bu kutuplaşma haline dair? Hatta sanatçılar arasında da var bu kutuplaşma...

    Sabah gazetesinde söyleşiler yapıyorlar ya sanatçılar, aynı gemideyiz falan diye, bir ucundan başka bir duyarlık oluşturmaya çalışıyorlar herhalde, anlayamıyorum ben de. Ama tabii ki kimi bölüyorlar, bir, kadınların enerjisini bölüyorlar, zaten kadınların enerjisini bölmeselerdi iktidar olamazlardı. İki ayrı dil oluştu, birleşsin ama benim kalbimi sızlatan hiçbir konuda tepki vermeyen insanlarla biz nasıl bir araya geleceğiz? Burada karşılıklı düşmanlaştırma üzerinden bir şey yürüdü, ama niye o kadar düşmanlaştı peki insanlar? Diyelim ki Gezi Direnişi sırasında bir sürü çocuk ölüyor orada, hükümet, polis insanları gazlıyor, saldırıyor, öldürüyor, öbür tarafta insanlar hiçbir şey olmamış gibi hiç tepki vermiyor... Çünkü taraf olmuş, taraf turmak üstüne her şey... Cinayette ve tacizde bile taraf tutuyor. İşte görüyorsunuz Meclis’te bütün araştırma önergeleri reddediliyor. Gülerek reddediyorlar hatta. O insanlarla nasıl ortak bir duyarlığa geleceğiz de bir dil oluşturacağız.

    -Nasıl aynı gemiye bineceğiz, değil mi?

    Bence onlar bizim gemiye binecekler, ben öyle düşünüyorum. Çünkü kriz gittikçe açığa çıkacak, onları da vuracak, şimdiden isyan ediyor insanlar. Yani tabii ki devletin bütün aygıtları ve tüm güç ellerinde ve öyle kontrol ediyorlar her şeyi ama ben bunun çok uzun süre yapılabileceğine inanmıyorum. Gelecekten çok umutlu muyum bilemiyorum ama bunu çok uzun yıllar süremeyeceğini düşünüyorum.


    -Gümüşlük Akademisi için ‘hayalimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor musunuz?
    Tabii çok daha verimli kullanılmasını, daha iyi olmasını isterim… Çok zorlu bir mücadeleydi, uzun süre varlık mücadelesi biz orada, çünkü o açık bahçelerin ilkiyiz. Çok eski bir vakıf bizimki. Tanıdığınız, bildiğinizi bir sürü kurum bizden sonra açıldı. Ne bileyim, Matematik Köyü’nden çok önceydi mesela. Bir de biz fonlardan falan destek almadan kendimiz bir şeyler üreterek var olmayı seçtik, bütçemizi çok küçük tutarak. Enerjimizin büyük bir bölümü tamiratlara, tadilatlara gitti, orayı temiz tutmak, orada doğru dürüst yemek çıkarabilmek… Her şey imece usulü oldu, orayı çok seven, orada yaşayan insanlar var… Orayı çok iyi koruduğumuzu düşünüyorum, kapısı bile yoktur mesela. Bütün Akdeniz bitkilerini taşıyarak orayı bir bahçe olarak koruduk. Bir sükunet alanı, ben Gümüşlük’e bile gitmiyorum, orası çok gürültülü. Biz bahçenin doğasına ilişmedik ve öyle kalmasını çok isterim tabii. İçerik olarak da çok daha iyi olabilir aslında. Biz sonradan İstanbul şubemizi de açtık. Ama çok şey yapmaktan ziyade gerçekten anlamlı olan, insanın kendini iyi hissedeceği bir ruhu olsun istedik bahçenin. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    -Yol ve yolculuk teması sizin romanlarınızda çok baskın. Bu romanlarda da, özellikle de ‘Sürüklenme’de. Neye bağlıyorsunuz bunu?

    Bütün dünya yolda diye düşünüyorum ben. ‘Sürüklenme’yi yazarken de, sürüklenen bir kitap yolda olmalı diye düşündüm. Tabii ki burada zihinsel bir sürüklenme de var, gidip gelen bir kahraman var, yerle gök arasında da hareket ediyor, zihni de tabii uçuyor… Artık dünya böyle diye düşünüyorum, hepimiz böyleyiz, yani çok hızlı hareket ediyoruz, bunun için çok fazla zorlayıcı şey var, her yerde ucuz uçak biletleri satılıyor, her köy, her kasaba, her ülke kendine çağırıyor… Göç olgusu bir yandan da, inan hareket eden bir canlı gerçekten de, insan yolda… Ömür de öyle bir şey, aslında biz de doğumla ölüm arasında bir çeşit yoldayız. Hareket ediyoruz, değişiyoruz, o da bir yolculuk gibi. Zihinsel göç de yaşıyoruz, bir fikirden bir fikire, bir düşünceden bir düşünceye, bir duygudan bir duyguya… Ama tabii gezi kitapları yazanlarla farklı bir şeyden söz ediyorum. Yani o yoldalık hali, bir ruh hali.

    -Bugün sosyal medyada sizinle ilgili şöyle yazmış biri: ‘’Manves City’’ vicdanımızın sesi gibi, ‘’Sürüklenme’’nin de acayip bir kafası var. Bence Latife Tekin kızılderili.

    (gülüyor) Evet öyle düşüneneler daha önce yazdıklarımda da olmuştu. Sonuçta kızılderililerle aşağı yukarı aynı duyguyu taşıyan bir damarı insanların, hepimizin var. Onlar hani ırmakları kardeşleri sayıyorlar, kendilerini doğanın bir parçası sayıyorlar. Biz de öyleyiz. Ben de bütün o duyarlıkların var olduğu bir dünyada doğup büyüdüm. Biz büyürken dünya aşağı yukarı böyledi, bizim ninelerimiz falan da kızılderililer gibiydi.

    - "Sürüklenme"nin bir yerinde ‘mutlu örgüt yoktur’ diye bir söz geçiyor. Bu tabii Aragon’un ‘mutlu aşk yoktur’una bir gönderme. İlk kez gördüm bu kullanımını ve çok hoşuma gitti. Bir hikayesi var mı?

    Yok, ben uydurdum. Aşkla bir ilgisi var örgütlülüğün çünkü. Aşk örgütlenmektir diyor ya Ece Ayhan, mutlu aşk yoktur, o zaman mutlu örgüt de yoktur. ‘Mutlu örgüt yoktur’ güzel bir başlık olabilir belki bak.

    Latife Tekin TÜYAP'ta

    Latife Tekin 17 Kasım Cumartesi günü 37. Uluslararası Kİtap Fuarı kapsamında TÜYAP'ta okurların karşısına çıkacak. Tekin'in "Talan Çağının Dili ve Edebiyatı" başlıklı konuşması saat 14.30'da Büyükada Salonu'nda başlayacak.

    Cumhuriyet
  • Okumak, günlük yaşantımızda çok geniş bir yelpazede kullandığımız bir sözcük. Kitap okumak, insan okumak, tarih okumak, işletme okumak, canına okumak, dua etmek/okumak, olayları / oluşumları okumak (değerlendirmek, analiz etmek), büyük resmi görmek/Okumak gibi.

    Anlam açısından bu kadar zengin bir kavramın bulunduğumuz coğrafyada hak ettiği şekilde anlaşılmadığını düşünüyorum.

    Hangi dünya görüşüne sahip olunursa olunsun; okumak, iyi okumak, nitelikli okumak, doğru okumak çok önemli ve gerekli. Bu bağlamda eleştirel düşünce ile okumak arasında da önemli ilişkiler kurmak mümkün (eleştirel düşüncenin sadece yerden yere vurma tarzındaki eleştiriden ibaret olmadığını sanırım açıklamama gerek yok. İlgilenenler çok kısa bir sürede internetten konuya ilişkin kapsamlı bilgi edinebilir).

    Okumanın motivasyonu, yöntemi, getirisi ne olmalı?

    Okumayı sadece bir zaman geçirme enstrümanı olarak görenler için belki bu soru gereksiz görülebilir ama bir yaşam biçimi olarak benimseyip okuma eylemine nitelik ve kalite katmak isteyenler için önemli olduğunu düşünüyorum.

    Okumayı bu açıdan dua veya ibadet etmeye benzetiyorum (Maksadım burada mistik bir yaklaşım geliştirmek değil; zaten bunu yapacak yeterli donanımım olduğu düşüncesinde de değilim). Şöyle ki;

    -Dua sadece kişinin beklentilerini sözlü olarak ifade edip beklemeye çekilmesi değildir. İbadet de sadece şekilsel ritüelleri yerine getirip erdemi, pozitif davranmayı, insanı ilişkileri, empati yapmayı dışlamak değildir. Aynı şekilde okumak da sadece belli bir zaman diliminde gözümüzün önünden geçen kelime yığınlarının hafızada rastgele biçimde biriktirilmesi değildir.

    - Dua ve ibadetin anlam ve geçerlilik kazanması için asıl motivasyon takdir/beğeni görmek, çıkar sağlamak yerine; söz konusu eylemin bireyi doğru yaşamaya, doğru davranışlarda bulunmaya sevk edebilmesi, kendisine, topluma ve diğer canlılara (hatta cansızlara, yani evrene) zarar verebilecek durumlardan uzak durmayı sağlayabilmesi olmalıdır. Tıpkı okuma eyleminin doğru düşünmeye, var olan güzellikleri hissetmeye, farkındalığı artırmaya, doğru yaşamaya, düşünsel zenginliğe katkı sağlaması gerektiği gibi.
    (Ya da Joe Vitale'in Mucizeleri Beklemek kitabında önerdiği gibi; kayda değer bir şeyler yapma isteğini, sinerjisini uyandırmalıdır da diyebiliriz).
    -Dua ve ibadet samimi, ikirciksiz ve gösterişten uzak olmalıdır. Birey kendisi ve çevresi için istediği iyilik ve güzellikleri toplumun diğer bireyleri, hatta diğer toplumlar için de istemelidir. Aynı şekilde okumanın asıl amacı sadece okurun kendisini avutması, mutlu etmesi ya da okunan sayfa/kitap sayısını niteliksiz biçimde artırması olursa; kitabı kapatıp günlük yaşantıya girildiğinde yeni hayal kırıklıkları kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir okurun durumunu, sürekli aynaya bakıp kendini pohpohlayan ancak toplum içine karışma ve sağlıklı ilişkiler kurma yetisinden yoksun olan insanlara, hatta Pamuk Prenses masalındaki kraliçeye benzetmek mümkündür.

    İyi ya da kötü şeklinde nitelendirilebilecek insanların var olduğu bir gerçektir. Kitaplar da sonuçta farklı yaşanmışlıkları olan insanların ürünüdür. Ama kitapları iyi kötü kitap şeklinde nitelemek yerine; beklentilere uygun şekilde seçmek veya içeriğine katılınmadığında bile her bir kitabı farkındalığı artırma, düşünsel zenginliği artırma adına bir fırsat olarak görmek daha doğrudur.

    Öte yandan şunu da belirtmeliyim ki; beklentiniz her ne olursa olsun, size göre bir kitap mutlaka vardır. Sadece onu seçmenizi ve okumanızı bekliyordur.

    Her bir kitap okuma etkinliği, belki de hiç bir araya gelemeyeceğimiz insanlarla, fikirlerle, hikayelerle bir araya gelme fırsatıdır. Hatta iyi yanı, bu birlikteliğin zaman, mekan ve süre seçiminin tamamen okurun inisiyatifinde olmasıdır.

    Paylaşmak, tek başına sahip olmaktan daha mutluluk vericidir. Kişisel gelişim veya psikolojik destek içerikli kitapların çoğunda, mutsuzluğu gidermenin en önemli yollarından bir tanesinin vermek, başkalarını mutlu etmek, paylaşmak olduğu yazıyor. Kitaplara da bir paylaşım enstrümanı olarak bakmak mümkün. Yazar yaşanmışlıklarını, tecrübesini, bilgisini, yeteneğini paylaşıyor; okur da kitaba verdiği parayı. Sonrasında ise okur kendi iç dünyasındaki düşünce ve duygularında yaşadığı etkileşimi diğer insanlarla paylaşarak bu zinciri sürdürüyor.

    Yok eğer sadece kendi mutluluğumuz, kendi zevkimiz için okuyorsak; -birilerinin (şu an sözün sahibini hatırlamıyorum) ifade ettiği gibi- okuduğumuz kitapların sayısı ne kadar yalnız olduğumuzun bir göstergesi hâline geliyor.

    Yazının giriş kısmında yer verdiğim olayları doğru okumak/analiz etmek, sorgulayarak doğruyu bulmaya odaklanmış bir eleştirel düşünce yaklaşımı geliştirmek konusuna gelince. Kur'anın ilk ayetinin "oku" şeklinde başlaması ile İslam coğrafyasının evrensel değerler, düşünsel zenginlik ve gelişmişlik düzeyi konusundaki mevcut durumunun çok büyük bir çelişki oluşturduğu düşüncesindeyim. Bunun da tarihi seyir içinde olayların, fikirlerlerin ve hayatın kendisinin yeterince doğru biçimde muhatapları tarafından "okunamamasından" kaynaklandığını değerlendiriyorum. Protestanlığın (ister onaylayın, ister karşı çıkın) Hristiyan dünyasına kazandırdığı pragmatist ivme, bulunduğumuz coğrafyada maalesef gerçekleştirilememiş. Bu noktada ışığın doğudan yükseldiğini kabul ettiğimi; ancak an/dönem/çağ itibariyle özdeki mevcut potansiyelin kapasiteye dönüştürülemediğini düşündüğümü üzülerek ifade etmek istiyorum.

    SONUÇ OLARAK; kitap okumanın erdemli bir insan olarak yaşamak, güzele ve doğruya ulaşmak yolunda bir mücadele ve paylaşım biçimi olduğuna inanıyor ve bu süreçte her bir okura başarılar ve esenlikler diliyorum.
  • Efendim, geçenlerde bir dostum. “Cağfer hoca sen kerameti mi inkar ediyorsun?” diye sordu. Dedim, düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü. “Hayırdır, nereden çıktı bu, benim sana geçen gönderdiğim yazıyı okumamışın anlaşılan”, dedim. Çünkü o dosta gönderdiğim yazıda keramet meselesinden bahsediyordum.

    Dostum, bana birisi seninAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet Akaidi kitabınla ilgili fotoğraflar gönderdi, dedi. (O birisinin ismini de verdi ama şimdi söylemeyim, fitne fücuru dökülmesin ortaya) Bu kitapta tehlikeli fikirler varmış, kerameti inkar ediyormuşsun, okunması sakıncalı kitapmış.

    Dedim ona, gönder o fotoğrafları bana. Gönderdi. Anaaa… bu da ne? Allah’ım dünyada böyle tipler de varmış. Adam, idam fermanımı yazmış, sonra gerekçe aramaya koyulmuş. Aman ne gerekçeler!?


    Acele etmeyin efendim hepsini yazacağım. Ta ki bu madrabazı siz dahi tanıyın. Size de bulaşabilir bir şerri. Allah korusun! Allah beni, sizi, bütün Müslümanları, hatta dinimizi ve şerefimizi bunlardan korusun! Bunlarda şeref kıtlığı çeken varlıklardır, efendim.

    Evet efendim! Neymiş bu beni darağacına gönderecek 10 (on) madde? Madrabaz herifin yazdığı gibi yazıyorum, berbat yazısını okuyabildiğim kadarıyla. Sonuna fotoğrafları da koyacağım imkan olursa inşaallah.

    Kitaptaki sakıncalı yerler:

    1.                      S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.

    2.                      S. 30. Küfür tanımı?

    3.                      S. 30-32. Kafir, mümin, münafık dememişken hal anlatmış. Küfür…

    4.                      S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.

    5.                      S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.

    6.                      S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak (nasıl bir anlatmadır?)

    7.                      S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.

    8.                      S. 68. Kaç peygamber belli değil

    9.                      S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar

    10.                  S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil


    Buyurun efendim. Siz söyleyin ne anladınız bunlardan?

    Ama bitmedi. Kitabın kapağına hem dikkat işareti yapıp hem de yazıyla dikkat yazdıktan sonra şu veciz (!) ifadeyi yazmış: “Çok sakıncalı yer var.” Herhalde yukarıdaki on (10) maddeyi kast ediyor. Daha da var efendim. İlave etmiş: “Ayet hadis dışında çoğu yerde (çoğunlukla) kaynaksız”

    Demek istiyor ki, on (10) maddede hatan var, ayet ve hadis dışında bir de kaynak vermemişsin. Senin yatacak yerin yok.

    Siz karar verin efendim ben bu densize ne deyim. Her neyse, ben gene de cevabımı vereyim.

    Yalnız, lütfedip izin verirseniz kitabımın kısaca hikayesini anlatayım önce:

    Sen 1990. Henüz Yüksek Lisans derslerine başlamışken arkadaşlarım benden Akaidle ilgili bir seminer istediler. Bendeniz de İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin el-Fıkhu’l-Ekber; Teftazanî’nin Şerhu’l-Akaid; Ömer Nasuhi Bilmen’in,Muvazzah İlm-i Kelam ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu; Ahmet Saim Kılavuz’un Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş kitaplarını esas alarak bir seminer hazırladım. Seminer çok beğenildi ve bunu bastıralım dendi. O zaman Seha Neşriyat’a teklif ettik onlar da kabul ettiler ve kitap 1991 yılındaAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet  Akaidiadıyla Seha Neşriyat yayınları arasında basıldı. Yıl 2017, Otto yayınları sahibi Veli Aknar beyle bir karşılaşmamızda. Hocam sizin Akaid kitabınızı ben lisede öğrenci iken okudum çok beğenmiştim. Eğer izin verirseniz basmak isterim dedi. Ben de kitabın bir iki nüshası kaldı. Bilgisayar ortamında yazılı bir metni de yok, oturup onu tekrar yazmam çok zor, dediğimde. Hocam bir nüsha ver, ben yazdırırım dedi ve hakikaten yazdırdı. Bana gönderdi. Ben de yaklaşık üzerinde bir ay çalıştım ve eskiyi bozmadan yeni bir takım ilavelerle kitabı tamamladım ve teslim ettim. O da yayınladı. Kitap bir çok şehirde binlerce dağıtıldı. Benzer şikayete hiç rastlamadım. Rastlanmaz da, akıl var izan var, böyle itiraz mı olur? Halbuki kul yazısı hata olabilir. Var da, ama öyle bir kin ve garezle kitabı okumuş ki, hataları değil de, hata olmayanları görmüş zavallı. Zaten var olan bir iki yazım hatasını düzeltilmek üzere yayıncıya da gönderdim.

    Efendim, kitap cep boy, 107 sayfa halka yönelik sade ve anlaşılır bir dille anlatma çabasının ürünü. Bu bir akademik / bilimsel çalışma olmaktan öte, adından da anlaşılacağı gibi kısa ve öz olarak Akaid konularını anlatma derdinde…

    İlk defa böylesine rastlıyorum dostlar… Yaşadıkça neler göreceğiz. Ne deyim? Aklıma mukayyet ol Ya Rabbi! Eee… bunlara cevap vereceğiz elbet. Takdir edersiniz ki meydanı bu madrabazlara bırakmak olmaz.


    CEVAPLARIM

    Cevapların madrabazın diline doladığı kitabın kendinden efendim…


    1.      Cevap (S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.)

    Kitapta zarurat-ı diniyye kavramının geçtiği kısım şöyledir:

    “Mümin, zarûrât-ı diniye denilen dinin kesin hükümlerinden hiç birini de inkâr etmemelidir. Öte yandan dinî hükümlerin yerine getirilmesi hususunda inatçılık, büyüklenme ve kendini beğenmişlik tavrı göstermemelidir.” (S. 29)

    Hacmi böylesi küçük kitapta daha ne yazabilirim ki?!


    2.      Cevap (S. 30. Küfür tanımı?)

    Kitapta küfürle ilgili kısım da şöyle:“1. Küfür

    Sözlük anlamı örtmek ve kapatmak olan küfrün dinî anlamı, Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ buyurduğu kesinlikle sabit olan şeyleri yalanlamak veya tevatüren bize ulaşan esaslardan birini veya bir kaçını inkâr etmektir.”

    Daha ne dememi istiyorsa?!


    3.      Cevap (S. 30-32. Kafir, müşrik, münafık dememek için hal anlatmış. Küfür…)


    Konunun başlığı “İmana Aykırı Haller” alt başlıkları da “küfür, şirk ve nifak” şeklinde. Allah aşkına bir insan bu kadar mı,  tosun altında buzağı arar? Allah’ım aklıma mukayyet ol. Küfrü taşıyan kafir değil midir? Be adam!


    4.      Cevap  (S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.)

    Buyurun muhtasar bir kitabın kıyamet alametleri kısmını bizzat siz okuyun.

     “B. KIYAMET ALAMETLERİ

     Küçük alâmetler: Hz. Peygamber’in (sav) son peygamber olarak gönderilişi, İslâmî ilimlerin yok olmaya yüz tutması ve âlimlerin bulunmaması, cehaletin yayılması, fuhşun artması, içki kullanımının açıktan yapılması, fitnenin kol gezmesi...

    Büyük alâmetler: Hz.Peygamber (sav) kıyametin büyük alâmetleri olarak, şu on hususu zikretmiştir: Duman, dâbbetü’l-arz, güneşin batıdan doğuşu, Hz.Îsâ’nın (a.s.) inişi, Ye’cüc, Mecüc’ün çıkışı, doğuda yer batması, batıda yer batması, Arab yarımadasında yer batması, Yemen’de ateş çıkması.(Müslim, “Fiten ve Eşrâti’s-sâa” 13) (S. 94)

    Allah’tan bu zat, Müslim ve Tirmizi’de geçen Cibril hadisinin sonunda Hz. Peygamber (sav) tarafından zikredilen kıyamet alametlerini okumamış!? Çünkü orada birkaç tane alamet geçmekte. Oraya bile itiraz edip sakıncalı damgası vurabilirdi.


    5.      Cevap  (S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.)

    Şefaatle ilgili yazdıklarım şöyledir:

     “Şefaat: Müminlerin günahkârları için, Hz.Peygamber’in ve ümmetin büyüklerinin, Allah’dan istekte bulunmalarıdır.Hz.Peygamber’in (sav) bütün insanlara, bir an evvel mahkemelerinin kurulması için, yapacağı şefaata “şefaat-ı uzma”, bundan dolayı Hz. Peygamber’in nail olduğu makama da “makam-ı Mahmud” denilir. Kur’an’da, “Bunlar, O’nun (Allah’ın) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler” buyrulmuştur. Hz. Peygamber (sav) de “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 12) buyurmuştur. Çünkü o günde şefaate en çok ihtiyaç duyanlar büyük günah işlemiş olan müminlerdir. Ancak Hz. Peygamber’i şefaatçi kılan da kime şefaat edileceğine karar veren de Yüce Allah’tır. Dolayısıyla orada her şey Allah’ın takdirine bağlıdır.” (S. 96)

    Metni okuyun lütfen! Bu zatın dediği gibi anlayan varsa beri gelsin…


    6.      Cevap  (S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak)

    Ne demek istediği çok net anlaşılmıyor. Anlaşılan tekfir konusunda yazdıklarımı beğenmemiş, buyurun bir de sizler okuyunuz:

     “TEKFİR MESELESİ

    Küfr, lügat itibariyle bir şeyi örtmek, ıstılahî bakımdan ise, Allah’ın birliğini, dinin temel esaslarını ve peygamberliği inkâr manasına gelir. Mutlak olarak kâfir kelimesi, yukardaki üç şeyden birini inkâr eden kişi için kullanılır. (kaynak: İsbahânî, Müfredat, İstanbul 1986, s.653).

    Tekfir ise, bir kimseyi kâfir ilân etmek, kâfir olduğunu söylemektir. Müslüman iken kâfir olana “mürted” yani dinden dönen, yaptığı işe ise “irtidat” denilir.

    Küfrünü söz ve fiil ile açıklamayan bir kimsenin küfrüne fetva verilmez. Çünkü hiç kimsenin kalbi bilinmez. Herhangi bir müslümanın sözü, güzel bir şekilde tefsir ve yoruma tabi tutulabiliyorsa, fena ve kötü yöne göndermek câiz değildir. Yine, küfrü gerektiren birçok yönler bulunduğu halde, küfrü ortadan kaldıran bir yön varsa, o bir yöne göre fetva verilmesi uygun düşer. Kişinin sorumlu tutulabilmesi için, küfrünü ya sözle ya da fiille bizzat kendisinin açıklaması gerekir. (kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1985, 4/7-8)


    7.                      Cevap  (S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.)

    İtiraz ettiği husus şu aşağıdaki kısım. Buyurun okuyun efendim:

    “İnsanların söz, fiil ve yazıp çizdiklerinden yola çıkarak onları tekfir etmek yani kafir saymak, dün olduğu gibi bugün de Müslüman toplumlar için ciddi bir tehlike ve tehdittir. Nitekim zihniyet dünyamıza pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen ve Müslüman toplumu paramparça eden ilk iç fitne tekfirciliktir. Bu günde bu silah, aşırı gruplarca sıklıkla kullanılmaktadır. Tarihte ilk tekfirci anlayışla ortaya çıkan Hariciler adeta “Kim kafir?” sorusuyla Müslüman toplum içinde kafir avına çıkmışlardır. Bunların karşısında yer alan büyük kitle bu fitneyi durdurmak için “Kim Müslüman?” sorusuyla şekillenen bir birleştiricilik formülü bulmaya çalışmıştır. Bu formülün adı Ehl-i Sünnet ve Cemaat idi. Onların amacı “kim kafir?” sorusuyla dışlanan Müslümanları, yeniden İslam şemsiyesi altında buluşturmaktı. Zamanla görüldü ki, birleştiricilik noktasında önemli işlev gören Ehl-i Sünnet çerçevesi yine de bazı Müslümanların dışarıda kalmasına engel olamıyordu. Bunun üzerinde Ehl-i Sünnet anlayışını benimsemiş olan büyük kitle, Haricilerin zihniyetinin tam tersini yansıtan “kim kafir değil?” sorusuyla yeni ve daha geniş bir şemsiye açtı. Bu sorunun cevabı “kıble ehli” olan, kabeyi kıble bilen hiçbir Müslüman asla kafir sayılamaz, ötekileştirilemez ve dışlanamazdı. Böylece Müslümanlar arasında ihtilaflardan kaynaklanan dışlamalar sonlandırılmaya ve bir arada yaşama kültürü en geniş çerçeveye oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış aynı zamanda Ehl-i Sünnet olmanın şiarı yani sembolü olmuştur. Bununla ihtilafın değil, tefrikanın önüne geçme çabası güdülmüştür. Çünkü ihtilaf zihinsel ve kültürel bir zenginlik, tefrika ise kültürü içten çürüten, toplumun güven duygusunu yıkan ve bireylerin dürüst yaşama imkanını yok eden bir zehirdi. Bunun panzehiri ihtilafı, bir zenginlik, genişlik ve yeni alanlar açma imkanı olarak görmek ve böylece düşünce farklılıkları ile birlikte herkesin güven ve huzur içinde yaşayacağı bir ortamı oluşturmaktır.”

    Bu yazdıklarımın sonuna kadar arkasındayım. Bu madrabazların kin, haset ve nefretlerine rağmen. Akl-ı selim Müslüman büyük kitlenin, böylesi birkaç okuduğunu anlamaz, kendini bilmez, geçmişinden bi haber madrabazlara teslim olmayacağı hususunda Rabbimin inayetine güveniyorum.


    8.                      Cevap (S. 68. Kaç peygamber belli değil)

    Peygamberlerin sayısı konusundaki yazdıklarım kaynakları ile birlikte şöyledir:

    “E. PEYGAMBERLERİN SAYISI

    Yüce Allah rahmeti gereği kullarını sürekli hidayet yolunda tutmak veya doğruya sevk etmek için tarihin başlangıcından itibaren her dönemde her mekana peygamber göndermiştir. Bu ilahî işlem son peygamber Hz. Muhammed’in (sav) gönderilmesine kadar sürmüştür. O’nun gönderilmesiyle birlikte peygamberlik zinciri tamamlanmıştır. Çünkü o son halka ve peygamberliğin bitişinin mührüdür. Bundan dolayı O’na Kur’an’da hâtemü’l-enbiyâ yani nebilerin sonuncusu veya peygamberlerin son mührü sıfatı verilmiştir.

    Her dönemde her mekana peygamber gönderildiği bilinmekle birlikte Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) kadar kaç peygamber gönderdiğine dair elimizde açık ve somut bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Bu yüzden de alimlerimiz, peygamberlerin sayılarını zikretme hususunda ihtiyatlı davranılması gerektiğini salık vermişlerdir. Çünkü verilecek rakamların fazla olması durumunda peygamber olmayanın peygamber sayılması sakıncasının yanında, rakamın az olması durumunda da peygamber olan bir şahsın dışarıda tutulması sakıncası bulunmaktadır. En doğrusu, peygamberlerin sayılarını Allah’a havale edip kesin bir rakam söylememektir. Çünkü Yüce Allah Kur’an’da “Peygamberlerin hikâyelerinden sana anlattıklarımızın yanında, anlatmadıklarımız da vardır.”buyurmakta ve gönderdiği ve görevlendirdiği bütün peygamberleri bize bildirmediğini beyan etmektedir. Her ne kadar bazı haberlerde 124 bin veya 224 bin şeklinde rakamlar geçiyorsa da bunlar, haber değeri bakımından kesinlik düzeyine çıkmadığı için bu rakamları kesin kabul edip inanç haline getirmek uygun değildir. (Kaynak: bk. Teftazânî, Şerhu’l-Akâid, Kestelî Haşiyesi, İstanbul 1316, s. 214-215.)

    Peygamberlerin sayısı konusunda bildiğimiz en kesin rakam Kur’an’da isimleri zikredilen peygamberlerdir. Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar peygamberlerin toplam sayısı 25 ile sınırlıdır. Bu sayıya peygamberliği konusunda ihtilaf edilen Hz. Lokman ve Hz. Zülkarneyn gibi isimler dahil değildir. Bu isimler konusunda çoğunluğun görüşü onların peygamber değil, veli oldukları şeklindedir.

    Kur’an’da geçen peygamberlerin isimleri için şu âyetlere bakınız: En’âm 6/83-86, Âl-i İmrân 3/33, A’raf 7/65, Hûd 11/61, 84, Enbiyâ 21/85, Ahzâb 33/40.” (s. 68-69).


    9.                      Cevap (S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar)


    “Zaman ve mekan öncelikle insan zihninde sınırlılık fikrini oluşturur. Zaman bakımından insan şimdiki zaman ile sınırlıdır. Geçmiş ve gelecek ona kapalıdır. Ne geçmişe dönebilir ne de geleceği şimdiki zaman içinde kavrayabilir. Mekan bakımından da yine bulunduğu yer ile sınırlıdır. Bulunduğu yerin dışındaki mekanları ne bilebilir ne de oralara bulunduğu yerden müdahale edebilir. Bir mekandan diğerine intikali belli bir zaman içinde gerçekleşir. Tek bir zaman diliminde, birden fazla mekanda olamaz. Böylece insan, Yaratıcısı olan Allah karşısında sınırlı ve aciz bir varlık olduğunun idrakine varır. “Kendisini bilen Rabbini bilir” sözü ile ifade edilmek istenen de bu olsa gerektir. Yani insan bu sınırlı varlığını bilirse, Allah’ın sınırsız varlığını daha iyi kavrar.”

    Burada nasıl çaktırmadan kerameti inkar ediyor muşum? Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin. Kitapta keramet hakkında şunları yazdım. Buyurunuz okuyunuz:

    “Kerâmet: Şeriatın tamamına uyma hususunda gayretli olan ümmetin büyüklerinden zuhur eden hârika olaylardır. Kerâmet ile mûcize arasında bir takım farklar vardır. Mûcize, bir istek üzerine peygamberin gönderildiği kavme karşı meydan okumasıdır. Keramette ise ne istek olur, ne de meydan okuma. Kerâmet bir peygamberin ümmetinden olan bir kimsede zuhur eder. Dolayısıyla, velîlerde olagelen kerâmetler tâbi oldukları peygamberin birer mûcizesidir.”

    Bunları yazan bendeniz, nasıl oluyor da, kerameti inkar etmiş oluyorum.

    Bir de bu “çaktırmadan inkar” nasıl bir şey oluyor. Bu zat, yeni bir inkar çeşidi buldu anlaşılan…


    10.                  Cevap  (S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil)

    Bu adam ne demek istiyor anlayamadım. Benim kitabımda yazdığım aşağıdaki gibidir:

    “Bu durumda kader, Allah’ın olacak şeylerin zaman ve mekânım, niteliklerini ve özelliklerini bilip ezelde takdir etmesidir. İmam Ebû Hanîfe, bu konuda şöyle der: Dünyada olacak şeylerin tamamı Allah’ın dilemesiyledir ve bilgisi dahilindedir. Allah onları Levh-i Mahfuz’da yazmıştır. Ancak bu yazması niteleme şeklindedir, yoksa hüküm koyma şeklinde değildir. (kaynak: Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-ekber, s.2) Yani, Allah, “şu şöyle şöyle olacak” diye yazmıştır. Değilse, “Şu şöyle şöyle olsun” diye hüküm vermemiştir. Eğer hüküm vermiş olsaydı, kul fiilinde zorlama altında olurdu.( Kaynak: Ali el-Kârî, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.41; Ebu’l-Muntehâ, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.11) Nitekim şu ayetler kader inancına işaret etmektedir: “O’nun katında her şey bir ölçüyledir.” Allah herşeyi yaratmış ve her birine belirli bir düzen vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir.” “Şüphesiz ki, Biz, her şeyi bir takdir ile yarattık.” ” (s. 53-54)

    Bu zat itirazını, İmam-ı A’zam Ebu Hanife’ye yapmalı. İmamın söylediğini bile beğenmeyen bu zata ben diyebilirim ki. İmamın beğenmediği metnini gözlerinize ve görüşlerinize arz ediyorum:

    خلقَ اللهُ تعالى الأشياءَ لا منْ شىءٍ. وكانَ اللهُ تعالى عالماً في الأزَلِ بالأشياءِ قبلَ كونِـها، وهوَ الذي قدّرَ الأشياءَ وقضاها، ولا يكونُ في الدنيا ولا في الآخرةِ شىءٌ إلا بمشيئتِهِ وعلمِهِ وقضائِهِ وقَدرِهِ وكَتْبِهِ في اللَّوحِ المحفوظِ ولكنْ كتبُهُ بالوصفِ لا بالحكمِ والقضاءُ والقدرُ والمشيئةُ صفاتُهُ في الأزلِ بلا كيفٍ.

    Altı çizili kısım hakkında Ali el-Kari’nin açıklaması ise şöyledir:

    أي كتب الله كل شيء بأنه سيكون كذا وكذا، ولم يكتب بأنه لِيكن كذا وكذا، (على القاري)

    *

    Bırak! Allah nasıl biliyorsa öyle muamele etsin!

    Ne buyuruyor Rabbimiz Felak Suresinde:

    “De ki: Felakın Rabbine sığınırım

    Yarattığı şeylerin şerrinden

    Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden

    Düğümlere üfleyenlerin şerrinden

    Haset ettiklerinde hasetçilerin şerrinden”
  • Yeraltından Notlar

    Önce derin bir "off" çeksek yeridir, şimdi başlayabiliriz:

    Toplumdan nefret ettiği, korktuğu, tiksindiği ve aşağılık gördüğü için kabuğuna çekilmiş, başka bir deyişle yeraltına kendini gömmüş, bu yabani yalnızlığında affedici olamadığı için kendisiyle alay edenlere aşırı bir nefretle intikam duyguları beslemiş,kendini esir ettiği kapanında ruhsal çelişkilerle acının doğruğuna varmış ve bu acıdan da şeytanca haz almaya başlamış birini nasıl anlatabilirim? Normal insanı, tabiat ananın özene bezene yarattığı dar kafalı ahmak olarak görüp onu kıskanan, aynı zamanda üstün anlayışlı kendisini bir fare sayarak deliğine kaçmış birini, nasıl anlatabilirsiniz? Ne iyi, ne kötü, ne alçak, ne namuslu olabilmiş, kendini şehvetle atalete teslim etmiş birini? Haşare olmayı istemiş ama bunu dahi başaramamış birini. Yaptığı her eyleminden sonra pişmanlık duyan, kah insanları küçümseyip kendini üstün gören, kah kendini küçümseyip insanları üstün gören ama her halde de kimsenin yüzüne bakamayıp bakışlarını kaçıran, utangaç, suratını çirkin, tiksindirici bulan ve kendisine de herkesin böyle baktığını düşünen, pantolonu lekeli, kılıksız hasta bir yeraltı adamını nasıl anlatabiliriz? Kendisini rahatsız etmesinler diye bütün dünyayı bir kapiğe satabilecek; kıyametin kopması ve çaysız kalması arasında iki seçenecek bulunsa, dünya umrunda olmayacak biri o. Birazcık nükteli, fazlasıyla hırçın ve ısdırap dolu ve çelişkili bir ruh. Ne kadar hakir görse de, utana sıkıla ruhsal bunalım ve krizlerinden dolayı kendisini sefahat alemlerine ara sıra atan, pireyi deve yapan, masum olmasına karşın kendisini suçlu bulan, "canlı hayatı" iğrenç nitelikte bellediği için kabuğunda rahat eden, aynı zamanda "canlı hayatının" nasıl olduğunu bilmediğini söyleyen ve o "iş güç sahipleri", o "normal" insanlardan dahi, daha "canlı" olduğunu belirtip hemen ardından ölü olduğunu vurgulayan kaos ve çelişkiyle dolmuş bir "anti-kahraman" o.

    O kötü bir adam, hasta bir adam, çirkin bir adam.Yeraltında ısdıraplı düşünceleriyle, çelişkileri, uyumsuzluklarıyla ruhunu darmadağın eden derbeder bir yalnız adamın kitabı okunmaya fazlasıyla değer. Açıkcası, söylemek gerekirse, gerçekten kendimi bulduğum, beni anlattığını düşündüğüm, psikanalizimi yaptığını söyleyebileceğim bir Dostoyevski romanı. Aranızda kalantor varsa ,okumasın asla, o kalburüstü iş sahiplerinden, hayatını rütbe adına harcayanlardan ölesiye nefret ediyor.

    Kitabın tamamını alıp yapıştırasım geliyor, buraya alıntı olarak ama birkaç taneyle yetinelim:

    "Aklı takdir etmemek mümkün değil tabii, ama onun kendi çerçevesini hiçbir zaman aşamadığını, insanın yalnız kafa ihtiyaçlarına cevap verebildiği de kabul etmek lazım; halbuki arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir."

    "Bir kere kendini duygularına kaptır,bir anlığına şuurunu susturup,düşünmeden, esas aramadan hareket et, nefret et, birini sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın.Sonuç: Sabun köpüğü ve atalet."

    "Çevrenize bakın bir kere: kan gövdeyi götürüyor, hem de keyifli keyifli, şampanya gibi akıyor.İşte size Buckle'ın da yaşadığı on dokuzuncu yüzyılımız. İşte büyük Napolyon ve bugünkü Napolyon. İşte Kuzey Amerika'nın ebedi birliği. İşte nihayet karikatür gibi Schlezwig Holstein... Medeniyet neyimizi yumuşatmış? Medeniyetin insanda duygu çeşitlerini artırmaktan başka işe yaradığı yok."

    "Elimizden kitapları alsalar o saat şaşkınlık içinde kendimizi kaybederiz. Ne tarafa yürüyeceğimizi, kimden yana çıkmak, kimi saymak, kimi hor görmek gerektiğini bilemeyiz."

    “Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ızdırap mı daha iyidir?"

    "Hayatta erdemin ve aklın canlı örnekleri olan allamelere, insan severlere bol bol rastlanır; bunların gayesi, ömürlerini elden geldiği kadar erdemli, temkinli geçirmektir, varlıklarıyla etrafa adeta nur saçarak, dünyada erdemli ve temkinli de yaşanabileceğini göstermek peşindedirler sanki. E, sonra? Sonrası malum, bunların birçoğu, ömürlerinin sonuna doğru da olsa, er geç sürçüp tamiri imkansız bir çam deviriverirler. Şimdi sorarım size: Böyle garip nitelikleri olan insanoğlundan ne beklenebilir?"

    "Tekrar ediyorum: Bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal kimselerdir. Nasıl açıklamalı? Bakın şöyle: Bu çeşit insanlar akılları kıt olduğu için herhangi bir konuda ana sebepleri araştırmadan hemen el altındaki ikinci derece sebeplere bağlanıverir ve doğru hareket ettiklerinden emin oldukları için de rahatlarlar; en önemlisi de budur zaten."

    "Bütün bu inlemeler, bir yandan ağrılarınızın küçültücü gayesizliğini anladığınızı gösterir; öte yandan varlığını umursamadığınız halde, kılı kıpırtamadan sizi hırpalayan tabiat anaya karşı yükselen şikayettir."

    "İşte ben, içi dışı bir insanı, tabiat ananın şevkatle, özene bezene yarattığı, gerçek, normal insan olarak görürüm. Böyle bir adamı delicesine kıskanırım. Ahmak olmasına ahmaktır; bunu aksini iddia edecek değilim, fakat normal adamın ahmak olması gerekmediği ne malum?"

    "Bana en çok dokunan, suçlu olsam da olmasamda her zaman bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi. Bu, ilkin çevremde herkesten akıllı olmamdan ileri geliyor."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık. İnsana, gündelik hayatını sürdürmesi için gereken anlayışın yarısı, hatta dörtte biri dahi, yeryüzünün en soyut, en inatçı şehri olan Petersburg'da oturmak gibi katmerli bir felakete uğramış, talihsiz on dokuzuncu yüzyıl aydınımıza yeterdi."

    "Evet efendim, on dokuzuncu yüzyıl adamı en başta karaktersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur; karakter sahibi, çalışkan bir insansa oldukça dar kafalıdır."

    "Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır."

    "" Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız. ""

    Sevgili okuyucularım, her şeyin tam anlamıyla farkında olmak bir hastalıktır; hem de tümüyle gerçek bir hastalık."

    "Yoksa dünyaya gelişimin biricik sebebi, varlığımın sadece bir yalan olduğu neticesine varmak mıdır? "

    "Ciddi ciddi konuştuğumuz halde bana önem vermek istemiyorsanız öyle olsun. Yalvaracak değilim. Nasılsa yeraltım var."

    "Bilmedikleriniz arttıkça sızılarınız o ölçüde çoğalır."

    "Elekle su taşımak her zeki adamın kaderine yazılıdır."

    "insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimi çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir"

    "Hayır efendim , asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben.."

    "kim olursa olsun, insan daima , her yerde, akılla çıkarın buyurduğu gibi değil, kendi canının istediği gibi hareket etmeyi sever; arzularımızın çıkarlarımıza ters düşmesi de mümkün, hatta bazen zorunludur.."

    "“Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım.”"

    "İnsanın kasıtlı ve bilinçli olarak zararlı, anlamsız, hatta son derece ahmakça bir isteğe kapıldığı tek bir durum vardır. Bu ne kadar anlamsız olursa olsun, istemek hakkına sahip olmak, yalnızca akla uygun olan şeyleri istemek zorunda olmamak isteğidir."

    "Ne ben bir kimseye benziyordum, ne de bir başkası bana. "Onlar hep birlikte, bense onlardan farklıydım" diye derin düşüncelere dalıyordum. Bundan da anlaşılıyor ki, henüz çok toydum."

    "Herhangi bir sebeple bu doğa kanunlarından biri; örneğin, iki kere ikinin dört ettiği, benim hoşuma gitmiyorsa, bundan kime ne?"

    " Bazen sevginin sevdiğimizin bize gönül rızasıyla bağışladığı, kendine zorbalık etme hakkından ibaret olduğunu düşünüyorum."

    "Henüz on altı yaşında olduğum halde kabuğuma çekilmiş, onları hayretle inceliyordum; daha o zamanlar bile görüşlerin darlığı, uğraştığı şeylerin, oyunlarının, konuşmalarının manasızlığı beni hayrete düşürüyordu. O kadar önemli olayları fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister istemez onları kendimden aşağı saymaya başladım."

    "En büyüğünden en küçüğüne kadar dairemizdekilerin hepsinden nefret ediyor, onları küçümsüyordum, ama aynı zamanda onlardan korkar gibiydim. Bazen birdenbire kendimi hepsinden üstün gördüğüm olurdu. Bu hal bana durup dururken geliyordu; ya küçümsüyor ya da kendimden çok üstün görüyordum."

    " Karnım açken "tokum" diyemem; uzlaşmayla avunmayacağımı, sırf tabiat kanunlarına göre oluştuğu ve gerçekten var olduğu için de kısır döngüyle yetinemeyeceğimi biliyorum."

    " Arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir. Gerçi bu çoğu zaman hayatımıza beş para etmez bir şekil veriyor, fakat gene unutmayalım ki hayat hayattır, karekökü almak değil."

    "Hür iradesi, arzusu olmayan, istemeyi bilmeyen insanın org silindiri üzerindeki bir cıvatadan ne farkı vardır ki?"

    "Bir dakika geçince kendi kendimi yiyerek, bütün bu pişmanlıkların, duygulanmaların, değişme antlarının hepsinin yalan, kocaman bir yalandan başka bir şey olmadığını anlıyordum."

    "Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boğun eğmeye de razı olamam"

    "'' Aklın çıkarla ilgili konularda aldandığı olmuyor mu ? İnsan refahtan başka şeyi de sevemez mi? Belki ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyordur? Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür, insanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için dünya tarihine başvurmaya lüzum yok, hayatın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize danışın, yeter.''

    "Bizim için, insan olmak, etiyle kanıyla, kemiğiyle insan olmak bile zor. Bundan utanıyoruz, bunu ayıp sayıyoruz. "Genel bir insan" denilebilecek, nasıl olduğu belirsiz bir şey olmaya çalışıyoruz. Aslında biz ölü doğmuş kişileriz. Aslında çoktandır canlı olmayan babalardan çoğalıyoruz ve bu durum giderek hoşumuza da gidiyor. Bir kolayını buluversek, neredeyse doğrudan doğruya düşüncelerden doğmayı sağlayacağız."

    "Rahat rahat yaşayıp vakarla ölmek, bundan daha enfes ne vardır! Salıvereceğim göbeği, üç kat gerdanımı ve ayyaş burnumu sokakta görenler, ''Şu kalantora bakın, amma esaslı herif!'' derlerdi. Ne olursa olsun, yaşadığımız şu olumsuz devirde böyle gönül okşayıcı sözler duymak hoştur baylar."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık."
  • Tarihin Babası Herodot'un Halikarnas'ta (Bodrum) M.Ö 490 yıllarında doğduğu,M.Ö 468-467 yıllarında tanınmaya başladığı ve 425 yıllarında öldüğü kabul edilir. Kitabında aktardıkları V.yy ortalarında dünyanın farklı ülkelerine şöyle bir gezinti imkanı sunar bizlere :
    Gezdiği yerlerdeki gözlemlerini ve duyup dinlediklerini kendi yorumlarıyla, şiirsel ve akıcı bir dille anlatırken tarihe keyifli bir yolculuk yaptırır.
    Anlatımındaki felsefi yaklaşım ve şiirsellik bazen onu konudan uzaklaştırır.
    Bazı tarihçiler anlattığı olayların bir kısmına şüpheyle yaklaşır ama bu şüphe, onun tarihçi kimliğine arada gölge düşürse de ''Tarihin Babası'' unvanını korumasına ve hala kitabının kaynak kitap olarak kullanılmasına engel olamamaktadır.
    Herodot yaptığı yolculukta, Babil'deki izlenimlerini aktardığı bölümde, Asurya'da en şaşırdığı, en beğendiği ve tasvip etmediği geleneklerden örnekler sunmuş. Bizde göz atlım bakalım.

    ''Bu ülkede bence kentin kendisinden sonra en şaşılacak şey
    anlatacaklarımdır. Asurya'nın üst yanında oturan halkın (Erzurum-Ağrı tarafını tarifliyor) ırmaktan (Fırat Nehri) babil'e inmek için kullandıkları kayıkları yuvarlak ve deriden yapılmışlardır. Söğüt ağaçlarından kesip, gemiler için kaburga çatalı yaparlar, bunun üzerini de deri ile kaplarlar. Eni, boyu, kıçı, başı belirsiz yuvarlak bir gemi çıkar ortaya. İçine saman yayıp, üzerine eşyayı doldurup suyun akıntısına bırakırlar. Belli başlı yükleri içi şarap dolu, palmiye ağacından yapılmış fıçılarıdır. Geminin düz gitmesi iki tane kürekle sağlanır. Ayakta duran iki kişi biri küreği bu yana çekerken diğeri suyu tersine iter. Bu gemiler kimileri pek büyük, kimisi küçüktür. En
    büyükleri beş bin talent ağırlığa kadar yük alabilirler. Her birinde bir canlı eşek bulunur. Büyüklerinde daha çok
    sayıdadır. Böylece su üzerinde giderek Babil'e varırlar, taşıdıkları öte beri malı, sonrasında bağıra çağıra geminin tahtalarını ve samanını da satarlar. Geminin derisini ve aldıkları malı eşeklere vurup şehirlerine geri dönerler, zira ırmağı akıntı nedeniyle ters yönde çıkmak düşünülemez. Yurtlarına varınca aynı şekilde tekrar gemiler yaparlar.''

    Günümüzde telefonun önce cebimize girmesine, ardından bileğimize takılacak kadar küçülmesine nasıl ilgi ve şaşkınlıkla bakıyorsak, Herodot'un bu şaşkınlığını da çok görmemek gerek aslında. Aslına bakarsanız en az Herodot kadar ben de şaşırdım bu yazdıklarına. Çünkü büyük gemilerin aldığı yükü okuyunca, günümüz ağırlık ölçüsüne çevirmeye çalıştım. Bulduğum sonuca inanamadım.
    Talent, alışverişte kullanılan ağırlık ölçüsü olduğu gibi, para ile ilgili maden ağırlığı olarak da kullanılıyordu. Alışverişte kilograma denk gelen karşılığı 36.39 kilogram, maden ağırlığı ise 25.92 kilogram. Herodot'un burada alışverişte kullanılan ağırlığı kastettiğini düşünürsek,5000 Talent, 181 950
    kilograma, yani ortalama 180 tona tekabül ediyor ki bu hiç aklıma yatmadı.
    Bu transatlantik mi diye düşündüm:) Zira yaptıkları bu tek kullanımlık geminin 180 adet otomobili taşıyacak kapasitede bir araç olması demek.
    Bunu düşünürken de hemen aklıma otomobillerimiz geldi. Millet 2500 yıl önce katlayıp bir eşeğe yükleyecek gemiler yaparken, günümüzde biz hala araçlarımıza park yeri arıyoruz. Gideceğimiz yere ulaşınca katlayıp cebimize koyabileceğimiz otomobillerimiz olsa fena mı olurdu?

    EVLİLİK MÜZAYEDESİ ... TAPINAK FAHİŞELİĞİ ...

    ''Ülkelerinde yürürlükte olan ya da daha eskiden yürürlüğe konmuş olan yasalardan bana göre en akla yakın olanı şöyledir: her köyde yılda bir kez bir tören yaparlar; Evlenme çağına gelmiş kızları toparlayıp bir yere götürürler. Erkeklerde gelip çevrelerini sararlar.Tellal en güzellerinden başlamak üzere, hepsini teker teker satışa koyar, bu iyi bir paraya
    satıldıktan sonra, geri kalanlardan en alımlısını artırmaya çıkarır, bunlar satın alan adamın karısı olarak satılırlar. Evlenme çağına gelmiş olan bütün zengin Babil'liler en güzelini alabilmek için fiyatı üst üste artırırlar. Güzelliğe
    pek meraklı olmayan halktan kimseler ise, tersine çirkinleri almak için üste para da alırlar.

    Tellal güzellerin satışını bitirdikten sonra, en berbatını ya da sakat olanlarını kaldırır, üste verilecek parada, en ucuza bunlara razı olanlara gösterirdi. Bu sefer eksiltme usulü gitmiş olurdu kızlar. Para güzeller için ödenen paradan çıkıyordu. Böylece güzeller çirkinler ve sakatları evlendirmiş oluyordu. Hiç kimsenin kızını istediğine verme hakkı yoktu ve erkekler satın aldığı kızı bir kefil göstermeden evine götüremezdi. Karısı olarak aldığı kızla yatmayan olursa, yasa bu kişiyi para ödemeye zorlar. Bana göre en güzel yasaları buydu.''

    HASTALARA HALKIN DAVRANIŞI ...

    ''Şimdi bir adet daha var ki akla uygunluk bakımından ikinci sırayı veriyorum.
    Hastalananları getirip kentin orta yerine koyarlar, çünkü hekim yoktur.
    Gelen geçen hastaya hastalığı üzerine öğütler verir, kiminin kendi başından da böyle bir şey geçmiştir, kimisi bir başkasında görmüştür. Hastanın yanına gelirler, çareler gösterirler, kendilerinin o hastalıktan öyle kurtulmuş
    olduklarını ya da başka birisinin öyle kurtulduğunu gördüklerini söylerler. Hastaya bir şey söylemeden geçmek yasaktır. Yoluna gitmeden önce.derdinin ne olduğunu öğrenmek
    gerekir.''

    İşte binlerce yıldır değişmeden günümüze ulaşmış bir örnek. Geçmişte yasa imiş, günümüzde gelenek. Hiç hastalığından bahseden birine örnekleme ve öneride bulunmayan birini gördünüz mü? Günümüzde doktorlar var da durum değişti mi sanki? Bir istatistik yapılsa, tavsiye alma oranı, doktora gitme oranından eminim kat kat fazla çıkar.

    MYLİTTE ... AŞK TANRIÇASI KÜLTÜ ...

    ''Babillerin en yüz kızartıcı adetleri şudur: her kadın ömründe bir kez Mylitte tapınağında oturmalı ve kendini yabancı bir erkeğe vermelidir.Tapınağın duvarları içerisinde başları kurdele ile çatılmış bir çok kadın oturur. Kimileri gider yenileri gelir.Yabancılar önlerinde dolanır istediklerini seçerler.
    Burada oturan kadınlar biri gelip dizlerinin üzerine para atıp onunla beraber olmadıkça evlerine dönemezler. Parayı atarken ''senin şahsında tanrıça Mylitte'yi çağırıyorum'' der. Mylitte, tanrıça Aphrodite'nin Asurcasıdır. Kaç para verdiği önemli değildir, kadın ilk parayı verenin peşinden gider ve kim
    olursa olsun geri çeviremez. Yasalar bunu emreder. Birleşmeden sonra kadın tanrıçanın gönlünü yapmış olarak evine döner ve bundan sonra ona ne verseniz bir daha baştan çıkaramazsınız. Yaratılışın güzel bir yüz ve güzel bir endam verdiği kızlar evlerine çabuk dönerler. Ama çirkin olup tapınakta 3-4 yıl bekleyenler olur.

    Bu paragrafı okuduğumda önce dehşete düştüm. Doğruluğu ne derecedir diye şöyle bir araştırma yaptım ve sağ olsun Muazzez İlmiye ÇIĞ'ın bu konudaki detaylı araştırmasına ulaştım. Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği adlı kitabında Herodot'un bu sözlerine de atıfta bulunarak; böyle bir
    geleneğin olamayacağını, Sümerlerde ve doğal olarak devamı niteliğinde olan Asur'da evlilikte bekaretin önemli olduğu, hatta evlenirken bakire olmayan kadının, kocasından boşanırken, bakire bir kadının aldığı tazminatın yarısını alabildiğini yazıyor. Herodot'un sözünü ettiği geleneğin ise her kadın için değil, kendisini, tanrıçanın tapınağına gönüllü olarak adayan bir grup
    kadını kapsadığını, kadınların tapınakta bunu tanrıça adına, geliri tapınağa bırakılmak koşuluyla meslek olarak yaptığını belirtmiş. Bunun Tevrat'a ve İncil'e geçiş sürecini irdelemiş. Yani bu aslında günümüzdeki rahibelerin temeli. Rahibeliğin yüzyıllar içinde geldiği şekle bakar mısınız :))

    Herodot'un anlattıklarına şöyle bir bakınca, insanın aslında hiç bir şeyi geçmişte bırakmadığını, bir şekilde yanında taşıyıp günümüze getirdiğini görmek oldukça ilginç .....

    Alıntı
  • "... Yine Kâmil Beşer'den, Kâmil insanın alanına geçerek şu örneği vermek isterim. Yüce Şeyh Bahaeddin Nakşibend, hasta yatağında yatmakta olan babasına "Sureten siz benim babamsınız ama manen ben sizin babanızım. Siz beni şeklen terbiye ettiniz, ben sizi manen terbiye ediyorum" der. Ve bu söz sıradanların ahlâk anlayışına göre babaya saygısızlıktır hâlbuki apaçık bir hakikatin izharıdır.

    Hâce Abdulhalik Gucdevani, Nakşibend'in rüyasına girer, yüzünden peçeyi kaldırır ve Nakşibend ahlakı öğrenir. Mevlânâ, Şems'i bekler, Uluğ Bey, Cemaleddin el-Kaşi'yi... Büyük ruhun gıdası başka bir büyük ruhtur, bir dâhinin gıdasıda başka büyük bir dâhi. Büyük adamda ancak büyük bir adamdan yada kendinden öğrenir. Homeros kahramanına "Kimseden değil kendimden öğrendim" dedirtir. Terentius "Bütün umudum kendimde" der. Cicero "Kendimden öğrendim ve kendime yaslanarak yükseldim" der.

    Kısacası sıradan bir insan için büyük bir çocuk karşısında yapılacak en dürüst şey onun kaprislerine ve arzularına boyun eğmektir. Fakat sıradan insan "terbiye" der "ahlâk" der. O büyüdüğü zaman size terbiyenin ve ahlâkın ne olduğunu öğretecektir. Çünkü bunlar en şiddetli özleriyle onun vücudunda yer etmişlerdir. İnanıyorsanız bir fakirin, bir sakatın durumunu gördüğünde gösterdiği tutumu takip edin. Başka çocuklar hüzünlenip acıma hissedip uzaklaşacak, o ise bir şey onu oraya rabtetmiş gibi çakılıp kalacaktır. Kâmil Beşer ahlâklı olmaya, merhametli olmaya mecbur edilmiştir. Çünkü bunlar büyüklüğün şanındandır. Şimdi duralım ve büyüklüğün şanını anlamadan önce şu ahlâk meselesinde bir sözde biz söyleyelim.

    Büyük bir dâhi Allah hakkında ileri sürüleceği tek kanıtın ahlâk olduğunu ifade edince, zeka müsveddeleri "Ahlâkî delil, delil olamaz" diye feryada başlamışlar. Bu sözleri onlarda ahlâkın olmadığının delilidir. Çünkü ahlâk sahibi için ahlâk bir yıldırım çarpması kadar şiddetli bir varlıktır. Bu yüzden yıldırımın nereden düştüğünü görmek için başını semaya kaldırır.

    Devam edelim. İşte bu şan yani Cicero'nun "Çıkar için değil yiğitlik şanı için" dediği şan Kâmil Beşer ile Kâmil İnsan'ı birbirinden ayıran derin bir vadidir.

    Kâmil Beşer, yani bütün büyüklüğüne rağmen beşeriyet semasına sıkışıp kalmış bir kişi için başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünün hiçbir önemi yoktur. Varsa bile bundan çok daha önemli olan onun kendisi hakkında ne düşündüğüdür. O bir fakire "Vermeden geçmek benim şanıma yakışmaz" diyerek para verir. O namazı "Tembellik etmek benim şanıma yakışmaz" diyerek kılar. O orucu "Bir ay boğazını tutamamak erkekliğe sığmaz" diyerek tutar. O Allah'a "Ben bir rastlantının eseri olamam" diye düşündüğü için inanır. Ve dürüst bir adam olduğu için kendisine emanet verilen bu hayatın hakkını ödemeye gayret eder. Fakat bütün bu düşünceler benlikten doğar ve benliğini tatmin etmekten daha büyük bir çıkar yoktur. Issız bir gecede, karanlık bir çölün ortasında hiç kimse görmeden, hatta o fakirin kendisi bile görmeden önüne bir servet çıkartmak fedakarlık mıdır? Hayır! Şayet bu servet karşısında aldığı şey; aynada yüzüne baktığında dudaklarına yerleşen gururlu bir gülümseme ise dünyanın bütün hazineleri bile bu anın zevkine eş değer olmayacaktır. Bunu ancak Kamil Beşer bilir. Büyük İnsan veyahut İnsan-ı Kâmil bu gururundan da geçmiştir.

    Dehadan bahsediyorum çünkü en büyüklerin kapısı nereye çıkarsa çıksın buradan açılır. Pek zeka sahibi olmayan bir adamın da büyükler arasına karıştığı mümkündür fakat Ahrar'dan, Nakşibend'den, Mevlânâ'dan, Pârisa'dan bahsedecekseniz, yani en büyüklerden, onların "hiç"liğe büyük bir varlıktan, onların tevazua büyük bir dehadan geçtiklerini de bilmek zorundasınız.

    Ubeydullah Ahrar bir dâhiydi. Uluğ Bey'le kıyaslanacak kadar büyük bir dahi. Fakat o fazladan bir şeye sahipti "yok"luğa. Çünkü dehadan fazlası yoktur. Buna sahip olan dâhinin üzerine çıkar; o artık "kutsal" bir varlıktır. Kutsiyet temizlenme demektir. Varlığından temizlenme. Varlığından temizlenebilmesi için insanın önce kayda değer bir varlığı olmalıdır. Bir dâhi şiddetli varlık sahibidir. Onun kendinden vazgeçip dehasından soyunması şiddetli bir temizlenme demektir. Bir güvercinin Simurg'a dönüştüğü görülmüş şey değildir. Simurg'a ona en yakın olan kuş dönüşebilir yani Kartal. Yuvasını zirvelere yaptığı için kanatlarını değiştirecek yüksekliğe sahiptir. Düşmeyi göze alanın en yüksekte olması gerekir. Aksi takdirde ölümü isterken kendisini sakat bırakabilir.

    Ahrar, Ahrar olmadan önce Nusreddin olarak anılıyordu. O zamanlar küçük bir kartaldı. Kendini yokluğa bırakmak için en yükseğe tırmandı."
    Rafet Elçi
    Sayfa 434