• Anı yaşamak, hazzı iliklerinde hissetmek varken neden duraklamıştı? Buna Fuat’ın tutukluğu sebep olmuştu. Birazdan Mine’de ipler kopabilirdi. Keşfetmeye çalıştığı Fuat'ın kabarıklığı onu oldukça etkilemişti. Kumaşın altındaki sola doğru yerleşmiş, kavramakta zorlanacağı kadar kalın bu silahı bırakmak istemiyordu. O sırada Fuat elini Mine’nin göğüslerine, oradan göğüs dekoltesinin içine sokmaya başlamıştı. Dokunmakla daha da kabaran göğüs uçlarını kıyafetini esneterek görmek ve öpmek istiyordu. Mine keşfetmekten ve keşfedilmekten büyük haz alırken acele etmek istemiyordu. Fuat Mine’nin bir göğsünün ucunu dekoltesinden çıkaracakken, Mine eliyle Fuat’ın başını aşağıya iki göğsünün birleştiği noktaya gömdürdü. Kendini koklamasını, teninin yumuşaklığını, iki memesinin dolgunluğunu hissetmesi sağladı. Pamuk gibi yumuşak ve beyaz göğüs dekoltesine, köprücük kemiğine, boynuna küçük öpücükler konduruyordu. En son omzuna bir öpücük kondurduktan sonra tekrar öpüşmeye başladılar. Birbirlerinin yüzüne, boynuna, omuzlarına yumuşak hareketlerle dokunuyorlardı. Fuat tekrar Minenin elini kabarıklığına dokundurdu, sanki daha da sertleşmişti ya da dokunmadığı birkaç dakikada Mine’ye öyle gelmişti. Çok merak ediyordu. Pantolonun altından hissedebildiği kadarıyla oldukça büyük ve kalın bir şeyle karşılaşacağını düşünüyordu. Çünkü Mine için büyüklük kendi egosunu tatmin etmesi için çok önemliydi. Önemli olan her ne kadar işlevi olsa da hem uzun süre ayakta kalabilecek hem de iri gözünü tatmin edebileceği resmen âşık olabileceği bir erkeklik istiyordu idealindeki adamda. Bu yüzden de çok merak ediyordu. Bir erkeğe âşık olabilmesi için onun erkekliğini sevmesi, ona zevk vermesi ve iktidarını benimsetmesi gerekiyordu.
  • Warcross sonrası stres bozukluğu halim hâlâ sürüyor olsa da ilk günkü şiddetinde değil. Bu yüzden kolları sıvayıp içimi dökmeye karar verdim. Öncelikle olayı kişisel almamanız adına klasik girizgâhımı yapayım: Kitabı çok sevene, az sevene, biraz sevene, aşırı sevene ve daha nicesine sözüm yok. Bunlar kitabı okuyanlar hakkında değil hatta yazar hakkında bile değil, kitap hakkındaki fikirlerimdir. Sevdiğiniz kitabın sevilmediğini görmek sizi incitiyorsa lütfen sayfadan çıkıp farklı sayfalara geçiniz, teşekkürler.

    Warcross ile ilgili neler neler var aklımda, bilemezsiniz. Hepsini hatırlayıp yazabilecek miyim, bilmiyorum ama bizi uzun bir yorum süreci bekliyor gençler. Yine. Kitabı okuyan çoğu kişinin seveceğini düşünüyorum. Özellikle de detayları çok önemsemiyor, yüzeysel anlatımlardan rahatsız olmuyorsanız genel hatlarına bakarak kitabı sevmenin kolay olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de güncel romanlar arasında fikir olarak, bu detay önemli, orijinal olmasının bir etkisi olabilir. Sanal gerçeklik üzerine yazılmış çok fazla roman yok. Hele popüler, hiç yok bildiğim kadarıyla. Her neyse. Ama ben sırf yazarın aklına çok güzel bir fikir gelmiş diye kitabı sevemem, ne yazık ki. Fikir güzel ama yazamamış, olmamış. Hakikaten olmamış.

    Bence kitapla ilgili en önemli sorunlardan birisi yazarın mübalağa sanatını çok fazla kullanması olmuş. Mesela oyunu ele alalım: Warcross. Sekiz yıldır falan milyonlarca insanın oynadığı, sevdiği, bağımlısı olduğu ve bugüne kadar hiçbir siber saldırı ya da aksaklığa maruz kalmamış bir başyapıt. Ve kızın birisi hazırlık oyununa, yarım milyar insanın izlediği bir oyuna “Dur bakayım, hackleniyor mu? Kodu yazdım. Ahanda oldu. İçerde-ma!” diyor. Ne? Bu oyun nasıl ayakta kaldı arkadaş? Sanal çağın yaşandığı bir dönemdeyiz, sekiz yıldır bir akıl sahibi hacker bile kodu yazamadı mı? Elin kızı oyundaki bu saçma sapan açığı nasıl buldu? Bakın o da bir saçmalık. Emika Chen. 18 yaşında, iki yıl bilgisayar ve altı ay internet yasağı ile yaşamış fakir bir genç. Elindeki telefonun ekranını bile zor açıyor, düşünün bilgisayarı ne haldedir. Elektrik faturasını nasıl ödediğini bile bilmiyoruz, kızımızın yiyecek yemeği yok. Aslında dâhi bir hacker. İstese kendini kurtaracak kadar para kazanabilirmiş. Çoğu kişide olmayan beceri bende var, Dark Web kullanırım kimsenin ruhu bile duymaz falan diyor bir yerde. İstesem yaparım diyor. Defalarca pavyonda çalışacak seviyeye düştüğünü söylüyor ama kendini kurtaracak bir hırsızlık yapmayı reddediyor. Derken aniden, hiçbir hazırlık ve plan yapmadan, Warcross oyununa bağlanıyor ve şurada bir açık bulmuştum aslında, başka da açık yok aslında, bir tek bu aslında. Güçlendiriciyi çalsam ve satsam ne olur ki? Evet, dur bir deneyeyim diyor ve çalıyor. Azıcık düşünen birisi ön hazırlık falan yapar, plan yapar, açığa çıkma ihtimalini düşünür falan ama nerede o kafa? O yetmiyor, bu imkansızlıklar içinde kızımız harika bir Warcross oyuncusu olduğunu iddia ediyor. Harika güvenlik kalkanları var sanal dünyasında. Ama kitabın sonunda aslında hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Aaa, meğerse takip edilmişim. Aa, meğerse güvenlik kalkanlarımı aşmış. Aa, benden iyiymiş, Aa, Aa, AA. Warcross oynarken görün hele. Yani nasıl bir deha, nasıl. Direğin altına dinamit koydum, patladı ve koştum. VAY ARKADAŞ! VAY! Böyle oyun görülmedi. Yeminle Temple Run falan daha iyi. Yani o çok iyi olarak anlatılan kız da fos bro, fos fos fos. Dese ki normal bir insan evladıyım, kendi çapımda hackerlık yapıyorum, hackliyorum oluyor klasksdkds biz de sinir olmayalım. Bazı yerler var kafamı duvara vurmak istedim. Adam kızı parasını verip işe almış, güvenlik durumları falan. Kız bilgi alıyor, haber alıyor ve şöyle diyor: Neyse ya bu o kadar da önemli bir şey değil, ona söylemeyeyim. Akşamında gözünü hastanede açıyor. Daha yüzlerce detay söyleyebilirim size kadın karakter hakkında. Verilmek istenen ve verilen farkı şu: Hayaller / Hayatlar. İnanılmaz yüzeysel, detaysız, altı boş bir kadın karakter. O kadar ki nefret bile edemiyor insan. Direkt yok benim için. Önemli biri değil gibi.

    Bahsi geçen oyun da fos ki çok az anlatılıyor zaten. Yani korkaklık mı desem, yazamama mı desem bilemedim. Sen sanal oyun kitabı yaz ve kitapta oyun hariç her şeyi anlat. Bir dâhi -Hideo Video, ona da geleceğim- nörolink diye bir şey bulmuş. Gözlüğü takıyorsun ve hop Warcross. Burada sevgili @miyopastronot’tan alıntı yapmak istiyorum: “Neymiș şehire senkronize edilmiș oyun. Odasında yaptığı şeyler puan kazandırıyormuș. Kupon avcısı sanırsın beleşçiliğe bak. TOKYOYA HOȘ GELDINIZ +20 PUAN. SİFONU ÇEKTİNİZ +3 PUAN. YEMEĞİN YANINDA YEDİĞİNİZ KAÇINCI DİLİM LAN O? 9 PUAN GERİ ALIYORUM. İlk zaman çatır çatır kazanıyordun puanları, sonra niye unutuldu? Biz okurlar kaçın kurasıyız be, yer miyiz bunları? Bin tane yere girip çıktı niye işlemedi puanlar, anca göz boyama.”
    Vay oyun savaş oyunuymuş. Ölüp ölüp diriliyorsun, no problem. Önemli olan elindeki bir taşmış, onu alana kadar catch me if you canmiş. Vay mimar varmış, sanal evreni zekasını kullanarak oyun için uyarlayabiliyormuş. Kızımızın zekasını örnekleyelim: Dur şu ipi atıp ejderhanı nasıl eğitirsin yapayım. Vay, evreni senin gibi düzenleyen görülmedi gülüm. Yılın mimarı ödülü kime? Tabii ki Chen. Benim için resmen “çen oyun mu oynuyorsun bakayım çen”. Ve oyunları adam gibi anlatmıyor yazar. Gözlüğü taktım, koştum, atladım, zıpladım, dinamit patlattım ve öldüler, kazandık. Helal be, olsa da oynasak. Mario bile daha iyiydi sanki. NEYSE.

    Gelelim Hideo Tanaka’ya. Ben ona Video diyorum. Bilin bakalım o ne? O da dâhi. Acaba yazar bağlaç olan dahi mi kullandı diye düşünmedim değil okurken. Arkadaşlar, dâhi cidden başka bir olaydır. Keşke bir iki makale okusaymış da biz de bol dâhili, abartılı kitabımızı okuyup göz devirmeseymişiz. Bakın şimdi adam nörolink diye bir şey yapmış. Beyinden ilham almış. Detaylar için lütfen warcross kitabına başvurmayınız. Çocuk yazmış, olmuş işte, niye merak ediyorsunuz detayları? Neyse, gözlüğü takıyorsun ve sanal dünyadasın. Hayallerini sanal dünyanda, kendi haline gerçekleştirebiliyorsun. (Bahsetmedim ama Matrix göndermesi 800 bin detaydan biri falan bu yalnızca) Öyle güzel yapmış ki sanal dünyada gibi hissetmiyorsun, sana göre gerçek gibi her şey. Oyunu yapmış, sekiz yıl hiç tökezlememiş. Emrinde bir sürü profesyonel hacker, oyun kurucu, planlayıcı, yardımcı vs. var. Kimsenin bilmediği bir şifreleme ve hackleme küpü gibi bir zıkkımı var. Oyunu sürekli kontrol ediyor. Güvenlik kalkanları falan var. Kızın biri de hackledim, ahanda oldu; diyerek sisteme girip seni dünyaya rezil rüsva ediyor. Hayır, kimse buna takılmıyor eyvallah bro. Yarım milyar insanın hepsi de iyi niyetli çıktı, tebrikler. Ama nedir bu müsrif oğul evine döndü tavırları? Vay özel jet, vay kral dairesi, vay ayağına masaj yapayım, vay puanlar sana be güzelim modları. Ya hırlı mı hırsız mı? Şeytan mı hain mi? Kıza ne sebeple güvendin de peşinde koşuyorsun?
    -Alo, Tokyo’ya gel.
    +Tamam.
    -İşe alındın.
    Detaylar o kadar saçma ki yazar kendisi de araya giriyor. “Hideo daha önce kimseyi bu kadar çabuk işe almamıştı. Hideo daha önce kimseye böyle bakmamıştı. Böyle dememişti. Böyle konuşmamıştı.” Konuşma dediği de şey: Hoş geldiniz bayan çen, bizimle çalışmak ister misiniz falan. Hani bir şey anlatmıyor. O kadar anlattığı karaktere uymayan hareketler ki olayı ilk görüşte aşk, böyle başladı; adı üstünde yıldırım aşkına çevirdik. Gördü ve âşık oldu. Hackleme gibi aynı değil mi? Ne kadar romantik. Ay kalp kalp kalp. Daha neler neler var da Allah biliyor yıldım. Hayaller / Hayatlar olayı burada da çok fazla vurgulanıyor.

    Sonra zaten Yeşilçam’a bağladık. Kitabın yarısında sakın ha şöyle şeyler yapayım deme Marie, bu kadarı da fazla dediği ne varsa kitabımızın sonundaydı. Kendimi sağa sola falan atmak istedim. Ve çok kötü mesajlar vererek, ben aslında sizin süperegonuzum falan modlarında bir sonla, gerçekten bir saçmalık silsilesi olarak sona erdi. En büyük merakım da şey kitaba dair; bundan sonra sakın şöyle olmasın dediğim onlarca saçmalıktan hangisi acaba ikinci kitapta olacak? Cidden, cidden merak ediyorum. Çünkü o son... Yani ne desem bilemiyorum.

    Turda okuduğumuz en kötü kitaplardan biriydi benim için. Verdiğim paranın her kuruşuna, tüm kalbimle acıdım. Bari pdf olarak okusaydım, neden aldım diye çok düşündüm. Henüz bir cevabı yok. Ne yazık ki ben sevmedim, eller alsın diyor ve tavsiye etmiyorum. Yani nasıl sevmediysem yorum bile tam istediğim gibi olmadı ama siz mesajı aldınız bence. Tabii sevenlerin yorumlarına da göz atın derim zira bildiğim kadarı ile Kimra, Sinem ve benden başka sevmeyen biri yok, şaka değil. Sevgiler.
  • Yazar: Hayalperest | Dobby
    Hikaye Adı : İniş ve Çıkış
    Link: #31489020
    Müzik Parçası : Veridis Quo

    Esinlenilen Şarkı: Daft Punk - Veridis Quo https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    (Not: Bu hikayemi okuyan arkadaşlar, bu hikayenin şarkıyla alakası olmadığını düşünebilir, ama şarkıyı ilk dinlediğimde ilk bu kurgu aklıma geldi. Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgiler.)

    İniş ve Çıkış

    Mikroskop insana önemini gösterdi. Teleskop ise önemsizliğini.

    — Manly P. Hall

    Kızıl Gezegen’in yeryüzünde, hafif çakıllı toprakta, başı öne eğik volta atıyordu. Volta atmanın benim ömrümü kısaltacağından başka bir yararı yok, diye düşünerek, yassı yüzeyli, Thomas’ın dizlerine kadar gelen bir kayaya oturdu, ellerini kucağında birleştirdi, mürekkep mavisi, yer yer de kömür karası boşluğa bakarak, düşündü.
    Ölecekti. Bundan hiç şüphesi yoktu. En azından acı çekmeden öleyim, diye düşünerek, yüzünü buruşturdu. Arkasına döndü ve aerodinamik yapılı, karbon ve çelikten yapılma üzerinde “NASA” damgası bulunan, beyaz ve siyah çizgili uzay aracına baktı. Son bir umut, durumunu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Belki de yüzüncü kez. Belki kurtulacak bir yol bulurdu. Ama, buna inanmak istemese de, sonuç hep aynıydı. Mahsurdu burada. Ölecekti. Muhtemelen de sonuncu kez, yine bir çözüm bulma umuduyla, birkaç gün öncesini hatırlamaya çalıştı.
    Tam gözlerini kapatacaktı ki, duraksadı.Birkaç gün öncesi değil, tüm yaşamını hatırlayacaktı: doğumunu, ailesini, okul hayatını, hayallerini, mesleğini ve sonra da şu anda içinde bulunduğu trajik durumu.
    Gözlerini yumdu.
    10 Temmuz’da, bundan 40 sene önce. Sezeryan olarak doğmuştu. Doktorlar, onu annesinin karnından çıkardıkları zaman, yüzünde bir zar vardı.
    İnce ve saydam. Annesi, Thomas’ın yüzünü böyle görünce korkmuş, hemşireler ona sakinleştirici yapmak zorunda kalmıştı. Annesi korkmuştu, çünkü doğumun kötü geçtiğini düşünüyordu.
    Kendine gelince Doktor Edmons ile konuşmuş, bu zarın ne anlama geldiğini sormuştu endişeli bir sesle. Doktor, annesine, bunun yüz doğumda bir göründüğünü söylemiş, endişelenecek bir şey olmadığını ve bunun bir inanca göre, yüzünde zarla doğan bir çocuğun hayatı boyunca önsezilerinin daha kuvvetli olduğuna inanıldığını, ama kendisinin bu inanca inanmadığını söylemişti.
    “Ne? Ben... ben sandım ki...” demişti annesi, şaşırmış bir ifadeyle.
    Doktor Edmons ona gülümseyerek, “Sandığınız şey, doğru değil, Bayan Schmidt. Doğum gayet iyi geçti. Ayrıca, halk arasında, yüzünde zarla doğan her çocuğun önsezilerinin daha kuvvetli olacağına inanılır, dediğim gibi. Bu da palavradan başka bir şey değil. Yüzünde zarla doğan bir çocuk, ne sizin sandığınız gibi, doğumun kötü geçtiğine işarettir, ne de önsezilerinin kuvvetli olmasına.Tekrar söylüyorum, doğum sorunsuz geçti, Bayan Schmidt. Yüzünde zar olarak doğmak, her yüz doğumda bir görülen bir şey ve bilimsel açıklaması da mevcut. Bunun doğumun kötü geçmesiyle alakası yok, tamamen biyolojik bir durum. Endişelenmenizi gerektiren hiçbir şey yok ortada...”
    Doktor Edmons, sürekli “bu doğumun kötü geçtiğine işaret değil,” diyordu çünkü annesi korkmuştu.
    Mary Schmidt, eve döndüğünde, bunu kocası ile paylaşmış, kocası da endişelenecek bir şey olmadığını, Doktor Edmons’a katıldığını, doğumun iyi geçtiğini ve bunun halk arasındaki anlamının kesinlikle doğru olmadığını söylemişti.
    Thomas Schmidt, gözlerini açtı, ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Doktorla babasına şimdi hak veriyordu; eğer önsezim kuvvetli olsaydı, o uzay gemisine binmezdim, diye düşündü. Tekrar gözlerini yumdu.
    Thomas Schmidt, büyümüş, semtlerindeki okulda ilkokulu ve ortaokulu bitirmişti. Derslerinde başarılıydı. Bilimkurgu kitaplarına bayılırdı. En sevdiği yazar Isaac Asimov’du; bir hayali vardı ve bunu gerçekleştirecekti, Thomas büyüdüğünde Dünya’nın en tanınan uzay mühendisi olacaktı.
    Ardından Thomas, iyi bir liseye yerleşti. Hayaline adım adım yaklaşıyordu. Lise de bitmiş, Amerika’da burslu olarak iyi bir okul kazanmıştı. Artık emindi, uzay mühendisi olacaktı. Ardından doktorasını almıştı. Doktorasını aldıktan sonra, Amerika’da tanıştığı bir kadınla evlenmişti. NASA’ya başvurmuş, kabul edilmişti, NASA’da uzay mühendisi olarak çalışacaktı; bu esnada bir de çocukları olmuştu.
    Hayali gerçekleşmişti Thomas’ın. NASA’daki işi çok yoğundu, ama azmi sayesinde bunu görmezden gelebiliyordu.
    NASA’da çalışmsaya başlamasının 7. Yılında, evinin önünde beyaz zarflı bir mektupla karşılaşmıştı. Mektubu almış, oturma odasına gitmiş, ve koltuğa oturmuştu. Karısı ve oğlu yukarıda uyuyordu. Mektubu açtı ve okumaya başladı:

    “Sayın Herr SCHMİDT,
    6 Temmuz’da bitmiş olacağı planlanan uzay gemisi,son kontroller de yapıldıktan sonra, sizin de içinde bulunduğunuz 12 kişilik mürettebat etkibiyle, Mars’ın bulunduğu yörüngeden uydularımıza gelen kaynağı belirsiz sinyali keşfe çıkmak için, Mars Yörünge’sine uçacak. Uçuşun 8 Temmuz’da yapılacağı planlanıyor. Kaç gün sonunda Dünya’ya döneceğiniz belirsiz. Ayrıntılı bilgi için, lütfen mürettebatınızın baş sorumlusu Graham Jhonnson’la görüşün. Kısa zamanda geri dönüş yapmanız dileğiyle...
    NASA Uzay Mühendisli’ği Departman Başkanı
    Jack SMİTH”
    Mektuptan başını kaldırıp saatine baktı. Bugün Haziran’ın 22’siydi. Az zamanı vardı.
    ***

    “Kendine dikkat et, olmaz mı?”
    “Hayatım, merak etme uzun sürmeyecek, sen küçük oğlumuza bak yeter...”
    Karısını öpüp, oğlunu da kucağına alıp havaya kaldırdıktan sonra, yola çıktı.
    Trafik çok sıkışıktı. Elleri direksiyonda beklerken, kaç gün sürecek bu görev acaba, diye düşünüyordu. Çok uzun sürmezdi; nasıl olsa sadece sinyalin kaynağını keşfedip, geri döneceklerdi ya. Şimdi yol boşalmıştı, 30 dakika sonra, mürettebat başkanı Graham Jhonnson’ın yanındaydı.
    ***
    “Kalkışa hazırlanın!”
    “1!”
    (Uzay aracının arkasından ateşler fışkırdı.)
    “2!”
    “3!”
    Uzay aracı havalandı. Şimdi mürekkep mavisi göğü yarıyordu. Sonra, uzay aracından küçük bir parça düştü, uzay aracı hafifledi; şimdi daha da hızla yol alıyorlardı. Dünya’nın uydularına gelen kaynağı belirsiz sinyalin kaynağını bulacaklardı. Görevi buydu Thomas’ın. Dünya atmosferi incelirken, kulağındaki kulaklıktan bir cızırtı geldi, ardından mürettebat başkanı Graham Jhonnson konuştu:
    “Mürettebat... Ben başkanınız Graham Jhonnson. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Az önce Dünya atmosferinden çıktık, şu anda uzayın derin boşluklarındayız. Mars’ın yörüngesine doğru yoldayız. Normalde planımız, Mars’ın Yörünge’sinden dolaşıp, sinyalin kaynağını keşfedip, Dünya’ya dönmekti ama az önce Mr. Smith, şimdi birkaç farklı kaynaktan gelen sinyal aldıklarını söyledi. Plan ve rotamız değişti. Önce Mars’ın Yörünge’sinde dolanıp, bir bakacağız, sonra Mars’ın yeryüzüne iniş yapacağız. Haliyle yolculuk uzayacak. Şimdi iyice dinlenin. Yedek yakıt ve yiyeceğimiz var, olmsaydı zaten Dünya’ya geri dönüş yapmış olacaktık. Ama bir aksilik ya da hava koşullarında sorun olur da, Mars’ta daha fazla kalırsak; yakıt ve yiyecek en fazla 5 gün yeterli olur. O yüzden, her ihtimale karşı –herhangi bir aksilik olacağını sanmıyorum ama- olur da, Mars’ın yeryüzeyinde daha fazla kalırsak, bize daha fazla yetmesi açısından, yiyecekleri tutumlu kullanın.”
    **
    Uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yeryüzüne doğru inerken, çakılla karışık kum, havada uçuşuyordu. Sonunda uzay aracı yere indi, hafif bir tok sesi duyuldu.
    “Herkes iyi mi?” diye seslendi, Graham Jhonnson.
    Hep bir ağızdan, “İyiyiz,” dediler.
    Sonuç şuydu, Mars’ın yörüngesinde dolaşmışlar, sinyalin kaynağının geldiği yeri tespit edip oraya gitmişler, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Graham Jhonnson, Mr. Smith ile konuşmuş, son durumlarını anlatmıştı; Mr. Smith onlara, yiyecekleri ve diğer temel ihtiyaçları neredeyse tükenene kadar orada kalmalarını, çevreyi kolaçan etmelerini, sinyalin kaynağını bulmaya çalışmalarını söylemişti. Ama bulamıyorlardı işte. Hem sinyalden onlara ne ki? Ama doğrusu, sinyalin dalga boyutu, çok güçlüydü ve hiçbirsapma olmadan, Dünya’nın uydularına yönlendirilmişti. Thomson, sinyalin nereden ve nasıl geldiğini çok merak ediyordu, ama sinyalin kaynağına dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Mars’ın etrafı sadece sonsuz boşlukla, göktaşlarıyla, gezegenlerle doluydu. Başka bir uygarlığa ait izler de görünmüyordu. Sinyalin kaynağını nasıl bulacaklardı? Dahası, bulurlarsa neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ya onlardan güçlü bir uygarlıksa; onları rehin alıp, bir daha Dünya’ya dönmelerine izin vermezlerse? Karısı-
    (Sus be oğlum Thomas. Neden bahsediyorsun sen? Sen bir uzay mühendisisin; hayalin buydu ve gerçekleşti, şimdi neyin dırdırını ediyorsun? Koskaca evrende yalnızca siz, Homo Sapiensler varsınız; biraz cesur ol...)
    Thomas, beyninin içinden gelen sese uydu. Gerçi, evrende bir tek kendilerinin olduğunu düşünmüyordu ya, ama eğer yalnız değillerse olacakları düşünüp, beyninin içinden yükselen sese inanmaya karar verdi. Evrenin tek hakimi onlardı; yakın bir gelecekte, insanlık evrenin her yerine koloniler kuracak, bugünün de ötesinde bir teknolojileri olacaktı. Ama içinden bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu, o sesi bastırdı ve dönüp mürettebatın arkasından, Kızıl Gezegen’e ayak bastı.
    Üstlerinde beyaz astronot giysisi, hep birlikte dışarı çıktılar.
    Thomas’ın kulaklığı cızırdıyordu; Graham Jhonnson emir veriyordu.
    Hafif bir cızırtı daha. Sonra ses netleşmeye başladı.
    “Beni dinleyin. Vaktimiz dar. 3-4 gün daha etrafı koloçan etme fırsatımız var, sonra bulsak da bulmasak da Dünya’ya dönmek zorundayız. Ama bu sinyalin kaynağını bul-ma-lı-yız. Dünya’yı tehdit eden ya da bizi kendine belli edenbaşka bir şey olabilir ve bizim bunu önceden öğrenmemiz gerek ki, eğer tehlike oluşturacak bir şey varsa önceden önlem alalım. Sinyalin geldiği yeri, üstün teknoloji aletlerimizle tespit edip, bakmaya gitmiştik ama ortada hiçbir şey yoktu; belli ki sinyal yerin altından ya da bizim gözle göremediğimiz başka bir yerden geliyordu. Her ne olursa olsun, o sinyalin kaynağını bulmalıyız. Hele ki Dünya’da bu haber medyaya sızdıysa yandık.
    Her şeye hazırlıklı olmalıyız, sinyalin kaynağını bulunca karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. En kötüsü de, sinyalin kaynağını bulamadan Dünya’ya dönersek, o Smith denen pis herif, sinyalin kaynağını bulamadık diye bize bir güzel fırça çeker. O alçak-”
    Graham Jhonnson duraksadı. Birkaç kişi kinayeli bir şekilde öksürmüştü, Mr. Smith bu konuştuklarını dinliyor olabilirdi, duysa hiç hoşuna gitmezdi; anlaşılan Mr. Jhonnson bunu unutmuştu, ama birkaç kişi öksürünce hatırladı, boğazını temizleyip devam etti:
    “Dediğim gibi, vaktimiz az ama o lanet sinyalin kaynağını bulmalıyız. O yüzden, ikişerli-üçerli gruplara ayrılıp, her grup farklı bir bölgeye bakacak, ve böylece Az zamanda çok yere bakabileceğiz, bu yüzden de sesin kaynağını bulma şansımız artar.
    Lütfen dikkatli olun. 12 parça halinde Dünya’ya geri dönmeliyiz; sonuçta o lanet sinyal, sağlığımızdan daha önemli değil. Kulaklıklarımızda takılı bulunan mikrofonlarla haberleşeceğiz, en ufak bir şey olsa dahi, haber edin.”
    **
    Mürettebat başkanı Graham Jhonnson onlarıikişerli-üçerli gruplara ayırmıştı. Thomas, uzay aracının bakımından sorumlu olan Hayati adlı bir profesörle birlikteydi. Hayati’yi önceden tanırdı; Thomas NASA’da 4. Yılındayken gelmişti Hayati NASA’ya. 3 yıldır beraberlerdi. Hayati zeki bir adamdı doğrusu. Uzun boylu, gür kara saçlı, kanca burunlu bir adamdı. Hayat enerjisi yerindeydi, espritüeldi, insanın halinden anlardı ve güçlü-kuvvetliydi de.
    Thomas onunla eşleştiğine mutlu oldu. 2 tane üçerli grup, 3 tane ikişerli grup vardı. Graham Jhonnson ise üçerli gruplardan birindeydi.
    Herkes farklı yöne yönelmişti şimdi. Hayati ile Thomas kuzeydoğu yönüne gideceklerdi.
    Uzay aracında, bir de çip vardı. Bu çip, uzay aracının nerede olduğunu gösteriyordu. Herkesin uzay giysisinin sağ kol bölümünde bir dikdörtgen vardı, ve bir nokta yanıp sönüyor, böylelikle uzay aracının nerede olduğunu anlıyorlardı.
    Thomas kolunu önüne uzattı ve uzay aracının 60 m geride kaldığını fark etti. Graham Jhonnson onlara en fazla 200 m uzaklaşmalarını söylemişti, ardından uzay aracına döneceklerdi.
    20 dakika geçmişti. Thomas dönüp Hayati’ye baktı. Hiç konuşmamıştı yol boyunca. Sadece çevresine bakınıyor, sinyalin kaynağının geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
    Elinde birtakım göstergeler vardı, bir onlara bakıyor, bir de çevresine bakınıyordu...
    Thomas tekrar kolunu önüne uzattı, uzay aracından 150 m uzaklaştıklarını fark etti. Birden, diğer mürettebat aklına geldi, elini kulağına götürdü ve konuşmaya başladı.
    “ Mr. Jhonnson?”
    Cevap yoktu.
    “Mrs. Pavlovski?”
    Yine cevap yoktu.
    “Mr Verdon?”
    Cevap yoktu. Endişelenmeye başlamıştı. Hayati’yi görmek için etrafına bakındı. O da yoktu.
    Gözlerini kırpıştırdı. Herhalde, güneş tepelerinde olduğundan başına güneş geçmişti, ve o parlaklığın arasından Hayati’yi seçememişti. Derin bir soluk aldı ve gözlerini açıp etrafa baktı.
    Portakal turuncusu, çakılla karışık kumlarda tek başınaydı. Hayati yoktu. Başını göğe kaldırdı. Bir an gök onu sanki yutmak istermiş gibi geldi Thomas’a.
    Arkasına baktı. Orda da kimse yoktu.
    Elini tekrar kulağına götürüp, bu kez daha da yüksek sesle konuşmaya başladı:
    “Mr Jhonnson? Orda mısınız? Lütfen ses verin...”
    Cevap yoktu. Ne olmuştu bunlara? Hayati nereye kaybolmuştu?
    Diğer mürettebat üyeleri niye cevap vermiyordu?
    (Kum fırtınası?)
    Başını öne kaldırıp, gözlerini kısarak ileriye baktı. Kum fırtınası olmuş olabilirdi.
    Ama hepsini bir anda savurmuş olamazdı ya?
    Issız gezegende tek başınaydı.
    **
    Ayakları kendiliğinden uzay aracına doğru gitmeye başlamıştı bile. Ne oluyordu burada? Bir rüya mı görüyordu yoksa? Ama her şey o kadar gerçekti ki...
    Hayır, rüya değildi bu.
    Uzay aracına gidecek, Dünya ile bağlantı kurmaya çalışacaktı... Adımlarını hızlandırdı. Hala üzerinde bir şok dalgası vardı.
    Kolunu önüne getirdi ve 100 m kaldığını gördü.
    Adımlarını iyice hızlandırdı.
    **
    Uzay aracının soğuk metaline dayanıp, soluk soluğa uzay aracının yanına çöktü.
    Bütün bunlar ne demek oluyordu?
    Hayati birdenbire yok olmuştu.
    Şu anda düşünecek hali yoktu, Dünya ile bir an önce bağlantı kurmalıydı.
    Sendeleye sendeleye, gri merdivenden çıkıp, kendini uzay aracının içine attı, yolcu koltuğunun yanında duran kulaklığı kulağına taktı, eliyle bir düğme çevirdi, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Ben Thomas Schmidt, ben Thomas Schmidt! Sesimi duyuyor musunuz?”
    Cevap yoktu.
    Öfkelenmişti. Tekrar denedi.
    “Ben Thomas Schmidt! Duyuyorsanız cevap verin!”
    Bu Allah’ın cezaları niye cevap vermiyordu?
    Mürettebatın geri kalanı ölmüş müydü yoksa? Peki ya Dünya’dakiler hangi cehenneme gitmişti?
    **
    Mürettebat kaybolalı 2 gün geçmişti. En fazla 3 gün daha kalabilirdi burada. Sonra...
    Sonrasını düşünmek istemiyordu...
    **
    Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Bu esrarengiz olayı düşünmekle kalmamış, resmen yaşamıştı. Terlemişti. Ellerini uzay giysisine sildi.
    Bu olanlar gerçek olabilir miydi?
    Şimdi mahsur mu kalmıştı yani bu uçsuz bucaksız evrende?
    Ürperdi.
    En fazla 2-3 gün daha yaşayabilirdi.
    Derin bir soluk çekti, kesik kesik bıraktı...
    Hayatı (düşünmeyi bırak artık şu hayatı! Yakında öleceksin) bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
    Doğumu.
    Hayalleri.
    Doktora.
    Uzay mühendisi.
    NASA. (Lanet olası!)
    Ve- boğazı düğümlendi.
    Ölüm.
    Buz gibi soğuk.
    Hayat kadar acımasız. (Hayat zaten ölümden ibaret, dostum.)
    Yemeğini yerken rahatsız edilmiş bir aslan gibi vahşi.
    Açlıktan ölecekti. Acı çeke çeke.
    Nasıl öleceğini düşündü.
    Ağzı susuzluktan bir çöl gibi kupkuru, ciğerleri vakumlanmış bir oda gibi havasız, midesi ise en ufak bir yiyeceğe muhtaç.
    Ölmemek için çakıllı kum yer miydi yoksa?
    Hayır, hayır, o kadar alçalmayacaktı.
    (Ne alçalması?)
    Mark Watney geldi aklına. Umutlu Mark Watney.
    Hemen hemen aynı durumdalardı.
    Ama Mark Watney çok düşük teknolojilerle mahsur kalmıştı burada. Ve şimdi teknoloji çok gelişmişti.
    Ama durum aynı.
    The Martian romanını hatırlamaya çalıştı... Çok uzun süre kalmıştı Mark Mars’ta.
    Kendisi ise sadece 1 hafta. Okuduğu bilimkurgulardan iyi hatırlıyordu; eskiden uzay yolculukları neredeyse 1 yıl sürermiş... Şimsi ise en fazla 1 ay...
    İç çekti.
    Veridis Quo ve Daft Punk geldi aklına. Melodiyi hatırlamaya çalıştı.
    Dıdıdıdınndıdıdınnn...
    Yaşamını Veridis Quo’ya benzetti.
    İnişli çıkışlı.
    Alkole bulandığı günler olmuştu. Ama çıkmasını da bilebilmişti o bataklıktan.
    İniş ve çıkış.
    Hayalini düşündü.
    Hayalini gerçekleştirmişti, evet, ama bunun tadına varamadan ölecekti. Thomas, gezegenlere yolculuk yapmaktan çok, Dünya’da çalışırdı. Satürn’e gitmeyi de çok istiyordu.
    Bu sefer de çıkış ve iniş. Hayalini gerçekleştirmişti, bu bir çıkıştı, ama yakında ölecekti, bu da bir iniş.
    Yaşamı, şarkının melodisine çok benziyordu.
    Yüzünü buruşturdu.
    Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Acı çeke çeke ölmeyecekti. O acıyı yaşamayacaktı, kendi canını kendi alacaktı.
    Bir kez daha şarkı aklına geldi.
    İniş. Ama bu sefer çıkışı olmayan bir iniş.
    Kendini sırtüstü kuma attı.
    Güneş tepede parıldıyordu. Gözlerini kamaştırıyordu...
    Doğruldu hafifçe. Ne kadar süredir yattığını bilmiyordu. Ama o aklındaki şeyi yapacaktı. Kurtarılma umudu yoktu. Mark Watney’in umudu vardı çünkü onun arkadaşları birdenbire kaybolmamıştı...
    Hayati birden yok olmuştu. Diğer mürettebat da öyle. Her nasılsa,Dünya da öyle.
    En azından ne olduğunu öğrenebilseydi. Bütün bu olanlar gerçek gibi gelmiyordu kulağa ama öyleydi.
    Son bir umut, kolunu çimdikledi. Gözlerini yumdu.
    Açtı.
    Değişen bir şey yok. Lanet olası Kızıl Gezegen. Lanet olası Uzay aracı. Lanet olası Güneş...
    Ayağa kalktı. Uzay aracına doğru yol aldı. Yolcu koltuğunun yanında bir keski vardı; oldukça keskin, iş görür.
    Sürüne sürüne çıktı uzay aracından.
    En üstteki merdivene oturdu.
    Kızıl Gezegen’e baktı. Yine aynı ıssızlık.
    Ama hala merak ediyordu; ekip arkadaşlarına olmuştu?
    Birden vazgeçip, keskiyi koymaya yeltendi, sonra tekrar yerine oturdu.
    Acı çeke çeke ölmeyecekti. Kurtarılma umudu da yoktu.
    Keskiyi kaldırdı, soğuk keskin metal yüzeyi güneşte parıldıyordu.
    Elinde çevirdi keskiyi Thomas.
    Birden... birden... birden uzakta bir yerde, Hayati’nin siluetini görür gibi oldu ama geldiği hızla yok oldu.
    Açlıktan ölmese bile, bu sıcak altında kesin ölürdü; hayal görmeye başlamıştı bile.
    Keskiyi elinde sıkı sıkı kavrayıp, baş parmağını soğuk metal yüzeyde gezdirdi.
    (Kararından vazgeçmeden hallet şu işi, Thomas.)
    Gözlerini yumdu. Açtı. Ölmeden önce uzun bir soluk çekti. Son bir kez baktı çevresine... Dünyadakiler niye cevap vermemişti?
    (Çünkü onlar öldü.)
    Ürperdi. Nereden gelmişti bu ses? Nereden olacak, beynimin derinliklerinden bir yerden, diye düşündü Thomas.
    Son kez, acaba evrende yalnız mıyız, diye düşündü. Bu sefer, hiç tereddütsüz, “hayır,” diye cevap verdi.
    Peki, arkadaşlarının birden kayboluşu?
    "Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" diye bir replik geldi aklına, usta yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin kitabı olan Kıyamete Bir Milyar Yıl kitabından.
    Son kez Harry’i düşündü. Harry Potter. Serinin 4.kitabında kalmıştı, seriyi bitirseydi ya.
    Yine hayatını düşündü. İnişli ve çıkışlı. Veridis Quo gibi.
    Ölümü geciktirmenin anlamı yoktu. Keskiyi kaldırdı boğazına doğru.
    Hemen ölecekti. Acısız.
    Keskiyi boğazına geçi-
    ***
    Derin ve kesik soluklar. Yatağından doğrulmuştu Thomas. Bu rüya mıydı? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Son sahne aklına geldi.
    “Anneeeee!” Çığlığı bastı, 8 yaşında küçük, zavallı Thomas Schmidt. Zavallı hayalleri olan, zavallı bir çocuk. Kendini hayallerine kaptırmış zavallı bir çocuk.
    “Ne oldu Thomas?” diye sordu Mary Schmidt.
    “Bi-bir şey yok anne... sa-sadece... bir... kabus... iyiyim...”
    Annesi elini Thomas’ın başına koydu. Terlemişti.
    “Dur, yavrum, dur, baya kötü görünüyorsun. Bir su getireyim...”
    Annesi çıktı.
    Düşündü. Belki de bininci kez...
    Sadece bir kabus, o kadar. Kendini hayallerine çok kaptırmıştı. Bu yüzdendi. Hem Mr. Jhonnson da kimdi? Tanımıyordu öyle birini.
    Hayaliyle, karabasan iç içe geçmişti. Hayati ve diğerlerinin de kaybolması gerçek değildi. Dünya da sapasağlam ayaktaydı.
    Sürekli kendini Kızıl Gezegen’e giderken hayal etmiş, bu hayaliyle, karabasan karışmıştı. Daha 8 yaşından beri bir uzay mühendisi olmak istiyordu çünkü.
    O anda annesi elinde bir bardak suyla girdi içeri.
    İçti, annesine bir şeyi olmadığını, sadece bir kabus gördüğünü söylemişti. Annesi de bir şey olursa mutlaka onu çağırmasını söyleyip, çıkmıştı odadan.
    Şimdi kendiyle başbaşaydı. İç içe geçmiş hayali ve karabasanı ile.
    Uzay mühendisi olmayacağım, dedi. O deli zırvası bilimkurgu kitaplarının da, uzayın da, o lanet Kızıl Gezegen’in de CANI CEHENNEME.
    Uzay mühendisi olmayacaktı. O kabusdan sonra uzay mühendisi olmayacaktı.
    Gözlerini yumdu. Kabusun son sahnesi geldi gözünün önüne. Korkuyla hıçkırdı, zavallı Thomas Schmidt.
    Kalktı, pencereye doğru yürüdü. Hava bulutsuz ve yıldızlıydı bu gece,birden Kızıl Gezegen’i görür gibi oldu, sonra yatağına geri döndü. Ne kadar süre pencere kenarında kalmıştı, bilmiyordu.
    Etkilenmişti bu kabustan. Ama sadece bir kabustu, değil mi?
    Artık uzay mühendisi olmayacaktı. Bunu sürekli kendi kendine tekrarlıyordu.
    Gözlerini yumdu.
    O kötü kabusu düşüncelerinden uzaklaştırdı.
    Beynini sadece tek bir düşünce doldurmuştu:
    “UZAY MÜHENDİSİ OLMAYACAĞIM!”
    Sonra, sanki yanında oturan biri söylemiş gibi, açık seçik, sesli bir düşünce belirmişti. Ama bunun sadece beyninden geldiğini biliyordu. Thomas çok bağlıydı uzaya ve bilimkurguya; o kabus da gerçek olmayacaktı. Korkmasına gerek yoktu, nasıl olsa uzay mühendisi olmayacaktı.
    Yine de kabusu her hatırlayışında korkuyordu: ıssız bir gezegende tek başına... keski boğazına-
    Hayır, ne olursa olsun, uzay mühendisi olmayacaktı.
    ( Seni zavallı... seni korkak... Bundan 20 yıl sonra bir uzay mühendisi olacaksın, ve Kızıl Gezegen’e gideceksin, ve orada tek başına kalacaksın, sonra... buna inanmak istemiyorsun, seni zavallı. Bir şeyden ne kadar uzaklaşmak istersen, ona o kadar yaklaşmış olursun. SEN BİR KORKAKSIN!)
    Bu düşünceyi hızla kafasından kovdu. Yerini tekrar tek bir düşünce kapladı; uzay mühendisi olmayacaktı.
  • Birisine rastlıyorsun, onu ilginç kılmak istiyorsun, baştan yaratıyorsun, tepeden tırnağa güzelce giydiriyorsun, daha iyi görmek için gözlerini kapıyorsun, o oyun oynamak istiyor, siz de; güzel ve aptalsa akıllı buluyorsunuz onu, o sizi aptal bulursa kendini akıllı sanır, göğüslerinizin sarkmış olduğunu gözlemlemişse, kişilikli bulmuştur sizi, yavaş yavaş onun bir köylü olduğunu hissetmeye başlamışsanız, yardım etmem gerekir ona, diye düşünürsünüz, eğer bilgisizse, her ikiniz için yeterli bilginiz vardır, bunu her zaman yapmak istiyorsa beni seviyor, dersiniz kendi kendinize, pek fazla üstünüze düşmüyorsa, önemli olan bu değil, dersiniz, cimriyse, sebebi yoksul bir çocukluk dönemi geçirmiş olmasıdır, hıyarın biriyse, bunun bir huy olduğuna inandırısınız kendinizi ve böyle apaçık ortada duran şeyleri yadsımak için var gücünüzle çalışmayı sürdürürsünüz, oysa göz çıkaracak kadar ortadadır herşey ve birlikteliğin sorunları denir buna, biri ya da öteki çiftin sorununu uyduramazsa o zaman hüzün, kin, nefret, çocuklar sebebiyle ya da yalnız kalmaktansa hâlâ bok içinde birlikte olmayı yeğleyerek tutturulmaya çalışılan kalıntılar.
    Romain Gary (Emile Ajar)
    Sayfa 30 - Agora Kitaplığı - 1. basım
  • Esinlenilen Şarkı: Daft Punk - Veridis Quo https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    (Not: Bu hikayemi okuyan arkadaşlar, bu hikayenin şarkıyla alakası olmadığını düşünebilir, ama şarkıyı ilk dinlediğimde ilk bu kurgu aklıma geldi. Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgiler.)

    İniş ve Çıkış

    Mikroskop insana önemini gösterdi. Teleskop ise önemsizliğini.

    — Manly P. Hall

    Kızıl Gezegen’in yeryüzünde, hafif çakıllı toprakta, başı öne eğik volta atıyordu. Volta atmanın benim ömrümü kısaltacağından başka bir yararı yok, diye düşünerek, yassı yüzeyli, Thomas’ın dizlerine kadar gelen bir kayaya oturdu, ellerini kucağında birleştirdi, mürekkep mavisi, yer yer de kömür karası boşluğa bakarak, düşündü.
    Ölecekti. Bundan hiç şüphesi yoktu. En azından acı çekmeden öleyim, diye düşünerek, yüzünü buruşturdu. Arkasına döndü ve aerodinamik yapılı, karbon ve çelikten yapılma üzerinde “NASA” damgası bulunan, beyaz ve siyah çizgili uzay aracına baktı. Son bir umut, durumunu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Belki de yüzüncü kez. Belki kurtulacak bir yol bulurdu. Ama, buna inanmak istemese de, sonuç hep aynıydı. Mahsurdu burada. Ölecekti. Muhtemelen de sonuncu kez, yine bir çözüm bulma umuduyla, birkaç gün öncesini hatırlamaya çalıştı.
    Tam gözlerini kapatacaktı ki, duraksadı.Birkaç gün öncesi değil, tüm yaşamını hatırlayacaktı: doğumunu, ailesini, okul hayatını, hayallerini, mesleğini ve sonra da şu anda içinde bulunduğu trajik durumu.
    Gözlerini yumdu.
    10 Temmuz’da, bundan 40 sene önce. Sezeryan olarak doğmuştu. Doktorlar, onu annesinin karnından çıkardıkları zaman, yüzünde bir zar vardı.
    İnce ve saydam. Annesi, Thomas’ın yüzünü böyle görünce korkmuş, hemşireler ona sakinleştirici yapmak zorunda kalmıştı. Annesi korkmuştu, çünkü doğumun kötü geçtiğini düşünüyordu.
    Kendine gelince Doktor Edmons ile konuşmuş, bu zarın ne anlama geldiğini sormuştu endişeli bir sesle. Doktor, annesine, bunun yüz doğumda bir göründüğünü söylemiş, endişelenecek bir şey olmadığını ve bunun bir inanca göre, yüzünde zarla doğan bir çocuğun hayatı boyunca önsezilerinin daha kuvvetli olduğuna inanıldığını, ama kendisinin bu inanca inanmadığını söylemişti.
    “Ne? Ben... ben sandım ki...” demişti annesi, şaşırmış bir ifadeyle.
    Doktor Edmons ona gülümseyerek, “Sandığınız şey, doğru değil, Bayan Schmidt. Doğum gayet iyi geçti. Ayrıca, halk arasında, yüzünde zarla doğan her çocuğun önsezilerinin daha kuvvetli olacağına inanılır, dediğim gibi. Bu da palavradan başka bir şey değil. Yüzünde zarla doğan bir çocuk, ne sizin sandığınız gibi, doğumun kötü geçtiğine işarettir, ne de önsezilerinin kuvvetli olmasına.Tekrar söylüyorum, doğum sorunsuz geçti, Bayan Schmidt. Yüzünde zar olarak doğmak, her yüz doğumda bir görülen bir şey ve bilimsel açıklaması da mevcut. Bunun doğumun kötü geçmesiyle alakası yok, tamamen biyolojik bir durum. Endişelenmenizi gerektiren hiçbir şey yok ortada...”
    Doktor Edmons, sürekli “bu doğumun kötü geçtiğine işaret değil,” diyordu çünkü annesi korkmuştu.
    Mary Schmidt, eve döndüğünde, bunu kocası ile paylaşmış, kocası da endişelenecek bir şey olmadığını, Doktor Edmons’a katıldığını, doğumun iyi geçtiğini ve bunun halk arasındaki anlamının kesinlikle doğru olmadığını söylemişti.
    Thomas Schmidt, gözlerini açtı, ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Doktorla babasına şimdi hak veriyordu; eğer önsezim kuvvetli olsaydı, o uzay gemisine binmezdim, diye düşündü. Tekrar gözlerini yumdu.
    Thomas Schmidt, büyümüş, semtlerindeki okulda ilkokulu ve ortaokulu bitirmişti. Derslerinde başarılıydı. Bilimkurgu kitaplarına bayılırdı. En sevdiği yazar Isaac Asimov’du; bir hayali vardı ve bunu gerçekleştirecekti, Thomas büyüdüğünde Dünya’nın en tanınan uzay mühendisi olacaktı.
    Ardından Thomas, iyi bir liseye yerleşti. Hayaline adım adım yaklaşıyordu. Lise de bitmiş, Amerika’da burslu olarak iyi bir okul kazanmıştı. Artık emindi, uzay mühendisi olacaktı. Ardından doktorasını almıştı. Doktorasını aldıktan sonra, Amerika’da tanıştığı bir kadınla evlenmişti. NASA’ya başvurmuş, kabul edilmişti, NASA’da uzay mühendisi olarak çalışacaktı; bu esnada bir de çocukları olmuştu.
    Hayali gerçekleşmişti Thomas’ın. NASA’daki işi çok yoğundu, ama azmi sayesinde bunu görmezden gelebiliyordu.
    NASA’da çalışmsaya başlamasının 7. Yılında, evinin önünde beyaz zarflı bir mektupla karşılaşmıştı. Mektubu almış, oturma odasına gitmiş, ve koltuğa oturmuştu. Karısı ve oğlu yukarıda uyuyordu. Mektubu açtı ve okumaya başladı:

    “Sayın Herr SCHMİDT,
    6 Temmuz’da bitmiş olacağı planlanan uzay gemisi,son kontroller de yapıldıktan sonra, sizin de içinde bulunduğunuz 12 kişilik mürettebat etkibiyle, Mars’ın bulunduğu yörüngeden uydularımıza gelen kaynağı belirsiz sinyali keşfe çıkmak için, Mars Yörünge’sine uçacak. Uçuşun 8 Temmuz’da yapılacağı planlanıyor. Kaç gün sonunda Dünya’ya döneceğiniz belirsiz. Ayrıntılı bilgi için, lütfen mürettebatınızın baş sorumlusu Graham Jhonnson’la görüşün. Kısa zamanda geri dönüş yapmanız dileğiyle...
    NASA Uzay Mühendisli’ği Departman Başkanı
    Jack SMİTH”
    Mektuptan başını kaldırıp saatine baktı. Bugün Haziran’ın 22’siydi. Az zamanı vardı.
    ***

    “Kendine dikkat et, olmaz mı?”
    “Hayatım, merak etme uzun sürmeyecek, sen küçük oğlumuza bak yeter...”
    Karısını öpüp, oğlunu da kucağına alıp havaya kaldırdıktan sonra, yola çıktı.
    Trafik çok sıkışıktı. Elleri direksiyonda beklerken, kaç gün sürecek bu görev acaba, diye düşünüyordu. Çok uzun sürmezdi; nasıl olsa sadece sinyalin kaynağını keşfedip, geri döneceklerdi ya. Şimdi yol boşalmıştı, 30 dakika sonra, mürettebat başkanı Graham Jhonnson’ın yanındaydı.
    ***
    “Kalkışa hazırlanın!”
    “1!”
    (Uzay aracının arkasından ateşler fışkırdı.)
    “2!”
    “3!”
    Uzay aracı havalandı. Şimdi mürekkep mavisi göğü yarıyordu. Sonra, uzay aracından küçük bir parça düştü, uzay aracı hafifledi; şimdi daha da hızla yol alıyorlardı. Dünya’nın uydularına gelen kaynağı belirsiz sinyalin kaynağını bulacaklardı. Görevi buydu Thomas’ın. Dünya atmosferi incelirken, kulağındaki kulaklıktan bir cızırtı geldi, ardından mürettebat başkanı Graham Jhonnson konuştu:
    “Mürettebat... Ben başkanınız Graham Jhonnson. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Az önce Dünya atmosferinden çıktık, şu anda uzayın derin boşluklarındayız. Mars’ın yörüngesine doğru yoldayız. Normalde planımız, Mars’ın Yörünge’sinden dolaşıp, sinyalin kaynağını keşfedip, Dünya’ya dönmekti ama az önce Mr. Smith, şimdi birkaç farklı kaynaktan gelen sinyal aldıklarını söyledi. Plan ve rotamız değişti. Önce Mars’ın Yörünge’sinde dolanıp, bir bakacağız, sonra Mars’ın yeryüzüne iniş yapacağız. Haliyle yolculuk uzayacak. Şimdi iyice dinlenin. Yedek yakıt ve yiyeceğimiz var, olmsaydı zaten Dünya’ya geri dönüş yapmış olacaktık. Ama bir aksilik ya da hava koşullarında sorun olur da, Mars’ta daha fazla kalırsak; yakıt ve yiyecek en fazla 5 gün yeterli olur. O yüzden, her ihtimale karşı –herhangi bir aksilik olacağını sanmıyorum ama- olur da, Mars’ın yeryüzeyinde daha fazla kalırsak, bize daha fazla yetmesi açısından, yiyecekleri tutumlu kullanın.”
    **
    Uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yeryüzüne doğru inerken, çakılla karışık kum, havada uçuşuyordu. Sonunda uzay aracı yere indi, hafif bir tok sesi duyuldu.
    “Herkes iyi mi?” diye seslendi, Graham Jhonnson.
    Hep bir ağızdan, “İyiyiz,” dediler.
    Sonuç şuydu, Mars’ın yörüngesinde dolaşmışlar, sinyalin kaynağının geldiği yeri tespit edip oraya gitmişler, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Graham Jhonnson, Mr. Smith ile konuşmuş, son durumlarını anlatmıştı; Mr. Smith onlara, yiyecekleri ve diğer temel ihtiyaçları neredeyse tükenene kadar orada kalmalarını, çevreyi kolaçan etmelerini, sinyalin kaynağını bulmaya çalışmalarını söylemişti. Ama bulamıyorlardı işte. Hem sinyalden onlara ne ki? Ama doğrusu, sinyalin dalga boyutu, çok güçlüydü ve hiçbirsapma olmadan, Dünya’nın uydularına yönlendirilmişti. Thomson, sinyalin nereden ve nasıl geldiğini çok merak ediyordu, ama sinyalin kaynağına dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Mars’ın etrafı sadece sonsuz boşlukla, göktaşlarıyla, gezegenlerle doluydu. Başka bir uygarlığa ait izler de görünmüyordu. Sinyalin kaynağını nasıl bulacaklardı? Dahası, bulurlarsa neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ya onlardan güçlü bir uygarlıksa; onları rehin alıp, bir daha Dünya’ya dönmelerine izin vermezlerse? Karısı-
    (Sus be oğlum Thomas. Neden bahsediyorsun sen? Sen bir uzay mühendisisin; hayalin buydu ve gerçekleşti, şimdi neyin dırdırını ediyorsun? Koskaca evrende yalnızca siz, Homo Sapiensler varsınız; biraz cesur ol...)
    Thomas, beyninin içinden gelen sese uydu. Gerçi, evrende bir tek kendilerinin olduğunu düşünmüyordu ya, ama eğer yalnız değillerse olacakları düşünüp, beyninin içinden yükselen sese inanmaya karar verdi. Evrenin tek hakimi onlardı; yakın bir gelecekte, insanlık evrenin her yerine koloniler kuracak, bugünün de ötesinde bir teknolojileri olacaktı. Ama içinden bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu, o sesi bastırdı ve dönüp mürettebatın arkasından, Kızıl Gezegen’e ayak bastı.
    Üstlerinde beyaz astronot giysisi, hep birlikte dışarı çıktılar.
    Thomas’ın kulaklığı cızırdıyordu; Graham Jhonnson emir veriyordu.
    Hafif bir cızırtı daha. Sonra ses netleşmeye başladı.
    “Beni dinleyin. Vaktimiz dar. 3-4 gün daha etrafı koloçan etme fırsatımız var, sonra bulsak da bulmasak da Dünya’ya dönmek zorundayız. Ama bu sinyalin kaynağını bul-ma-lı-yız. Dünya’yı tehdit eden ya da bizi kendine belli edenbaşka bir şey olabilir ve bizim bunu önceden öğrenmemiz gerek ki, eğer tehlike oluşturacak bir şey varsa önceden önlem alalım. Sinyalin geldiği yeri, üstün teknoloji aletlerimizle tespit edip, bakmaya gitmiştik ama ortada hiçbir şey yoktu; belli ki sinyal yerin altından ya da bizim gözle göremediğimiz başka bir yerden geliyordu. Her ne olursa olsun, o sinyalin kaynağını bulmalıyız. Hele ki Dünya’da bu haber medyaya sızdıysa yandık.
    Her şeye hazırlıklı olmalıyız, sinyalin kaynağını bulunca karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. En kötüsü de, sinyalin kaynağını bulamadan Dünya’ya dönersek, o Smith denen pis herif, sinyalin kaynağını bulamadık diye bize bir güzel fırça çeker. O alçak-”
    Graham Jhonnson duraksadı. Birkaç kişi kinayeli bir şekilde öksürmüştü, Mr. Smith bu konuştuklarını dinliyor olabilirdi, duysa hiç hoşuna gitmezdi; anlaşılan Mr. Jhonnson bunu unutmuştu, ama birkaç kişi öksürünce hatırladı, boğazını temizleyip devam etti:
    “Dediğim gibi, vaktimiz az ama o lanet sinyalin kaynağını bulmalıyız. O yüzden, ikişerli-üçerli gruplara ayrılıp, her grup farklı bir bölgeye bakacak, ve böylece Az zamanda çok yere bakabileceğiz, bu yüzden de sesin kaynağını bulma şansımız artar.
    Lütfen dikkatli olun. 12 parça halinde Dünya’ya geri dönmeliyiz; sonuçta o lanet sinyal, sağlığımızdan daha önemli değil. Kulaklıklarımızda takılı bulunan mikrofonlarla haberleşeceğiz, en ufak bir şey olsa dahi, haber edin.”
    **
    Mürettebat başkanı Graham Jhonnson onlarıikişerli-üçerli gruplara ayırmıştı. Thomas, uzay aracının bakımından sorumlu olan Hayati adlı bir profesörle birlikteydi. Hayati’yi önceden tanırdı; Thomas NASA’da 4. Yılındayken gelmişti Hayati NASA’ya. 3 yıldır beraberlerdi. Hayati zeki bir adamdı doğrusu. Uzun boylu, gür kara saçlı, kanca burunlu bir adamdı. Hayat enerjisi yerindeydi, espritüeldi, insanın halinden anlardı ve güçlü-kuvvetliydi de.
    Thomas onunla eşleştiğine mutlu oldu. 2 tane üçerli grup, 3 tane ikişerli grup vardı. Graham Jhonnson ise üçerli gruplardan birindeydi.
    Herkes farklı yöne yönelmişti şimdi. Hayati ile Thomas kuzeydoğu yönüne gideceklerdi.
    Uzay aracında, bir de çip vardı. Bu çip, uzay aracının nerede olduğunu gösteriyordu. Herkesin uzay giysisinin sağ kol bölümünde bir dikdörtgen vardı, ve bir nokta yanıp sönüyor, böylelikle uzay aracının nerede olduğunu anlıyorlardı.
    Thomas kolunu önüne uzattı ve uzay aracının 60 m geride kaldığını fark etti. Graham Jhonnson onlara en fazla 200 m uzaklaşmalarını söylemişti, ardından uzay aracına döneceklerdi.
    20 dakika geçmişti. Thomas dönüp Hayati’ye baktı. Hiç konuşmamıştı yol boyunca. Sadece çevresine bakınıyor, sinyalin kaynağının geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
    Elinde birtakım göstergeler vardı, bir onlara bakıyor, bir de çevresine bakınıyordu...
    Thomas tekrar kolunu önüne uzattı, uzay aracından 150 m uzaklaştıklarını fark etti. Birden, diğer mürettebat aklına geldi, elini kulağına götürdü ve konuşmaya başladı.
    “ Mr. Jhonnson?”
    Cevap yoktu.
    “Mrs. Pavlovski?”
    Yine cevap yoktu.
    “Mr Verdon?”
    Cevap yoktu. Endişelenmeye başlamıştı. Hayati’yi görmek için etrafına bakındı. O da yoktu.
    Gözlerini kırpıştırdı. Herhalde, güneş tepelerinde olduğundan başına güneş geçmişti, ve o parlaklığın arasından Hayati’yi seçememişti. Derin bir soluk aldı ve gözlerini açıp etrafa baktı.
    Portakal turuncusu, çakılla karışık kumlarda tek başınaydı. Hayati yoktu. Başını göğe kaldırdı. Bir an gök onu sanki yutmak istermiş gibi geldi Thomas’a.
    Arkasına baktı. Orda da kimse yoktu.
    Elini tekrar kulağına götürüp, bu kez daha da yüksek sesle konuşmaya başladı:
    “Mr Jhonnson? Orda mısınız? Lütfen ses verin...”
    Cevap yoktu. Ne olmuştu bunlara? Hayati nereye kaybolmuştu?
    Diğer mürettebat üyeleri niye cevap vermiyordu?
    (Kum fırtınası?)
    Başını öne kaldırıp, gözlerini kısarak ileriye baktı. Kum fırtınası olmuş olabilirdi.
    Ama hepsini bir anda savurmuş olamazdı ya?
    Issız gezegende tek başınaydı.
    **
    Ayakları kendiliğinden uzay aracına doğru gitmeye başlamıştı bile. Ne oluyordu burada? Bir rüya mı görüyordu yoksa? Ama her şey o kadar gerçekti ki...
    Hayır, rüya değildi bu.
    Uzay aracına gidecek, Dünya ile bağlantı kurmaya çalışacaktı... Adımlarını hızlandırdı. Hala üzerinde bir şok dalgası vardı.
    Kolunu önüne getirdi ve 100 m kaldığını gördü.
    Adımlarını iyice hızlandırdı.
    **
    Uzay aracının soğuk metaline dayanıp, soluk soluğa uzay aracının yanına çöktü.
    Bütün bunlar ne demek oluyordu?
    Hayati birdenbire yok olmuştu.
    Şu anda düşünecek hali yoktu, Dünya ile bir an önce bağlantı kurmalıydı.
    Sendeleye sendeleye, gri merdivenden çıkıp, kendini uzay aracının içine attı, yolcu koltuğunun yanında duran kulaklığı kulağına taktı, eliyle bir düğme çevirdi, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Ben Thomas Schmidt, ben Thomas Schmidt! Sesimi duyuyor musunuz?”
    Cevap yoktu.
    Öfkelenmişti. Tekrar denedi.
    “Ben Thomas Schmidt! Duyuyorsanız cevap verin!”
    Bu Allah’ın cezaları niye cevap vermiyordu?
    Mürettebatın geri kalanı ölmüş müydü yoksa? Peki ya Dünya’dakiler hangi cehenneme gitmişti?
    **
    Mürettebat kaybolalı 2 gün geçmişti. En fazla 3 gün daha kalabilirdi burada. Sonra...
    Sonrasını düşünmek istemiyordu...
    **
    Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Bu esrarengiz olayı düşünmekle kalmamış, resmen yaşamıştı. Terlemişti. Ellerini uzay giysisine sildi.
    Bu olanlar gerçek olabilir miydi?
    Şimdi mahsur mu kalmıştı yani bu uçsuz bucaksız evrende?
    Ürperdi.
    En fazla 2-3 gün daha yaşayabilirdi.
    Derin bir soluk çekti, kesik kesik bıraktı...
    Hayatı (düşünmeyi bırak artık şu hayatı! Yakında öleceksin) bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
    Doğumu.
    Hayalleri.
    Doktora.
    Uzay mühendisi.
    NASA. (Lanet olası!)
    Ve- boğazı düğümlendi.
    Ölüm.
    Buz gibi soğuk.
    Hayat kadar acımasız. (Hayat zaten ölümden ibaret, dostum.)
    Yemeğini yerken rahatsız edilmiş bir aslan gibi vahşi.
    Açlıktan ölecekti. Acı çeke çeke.
    Nasıl öleceğini düşündü.
    Ağzı susuzluktan bir çöl gibi kupkuru, ciğerleri vakumlanmış bir oda gibi havasız, midesi ise en ufak bir yiyeceğe muhtaç.
    Ölmemek için çakıllı kum yer miydi yoksa?
    Hayır, hayır, o kadar alçalmayacaktı.
    (Ne alçalması?)
    Mark Watney geldi aklına. Umutlu Mark Watney.
    Hemen hemen aynı durumdalardı.
    Ama Mark Watney çok düşük teknolojilerle mahsur kalmıştı burada. Ve şimdi teknoloji çok gelişmişti.
    Ama durum aynı.
    The Martian romanını hatırlamaya çalıştı... Çok uzun süre kalmıştı Mark Mars’ta.
    Kendisi ise sadece 1 hafta. Okuduğu bilimkurgulardan iyi hatırlıyordu; eskiden uzay yolculukları neredeyse 1 yıl sürermiş... Şimsi ise en fazla 1 ay...
    İç çekti.
    Veridis Quo ve Daft Punk geldi aklına. Melodiyi hatırlamaya çalıştı.
    Dıdıdıdınndıdıdınnn...
    Yaşamını Veridis Quo’ya benzetti.
    İnişli çıkışlı.
    Alkole bulandığı günler olmuştu. Ama çıkmasını da bilebilmişti o bataklıktan.
    İniş ve çıkış.
    Hayalini düşündü.
    Hayalini gerçekleştirmişti, evet, ama bunun tadına varamadan ölecekti. Thomas, gezegenlere yolculuk yapmaktan çok, Dünya’da çalışırdı. Satürn’e gitmeyi de çok istiyordu.
    Bu sefer de çıkış ve iniş. Hayalini gerçekleştirmişti, bu bir çıkıştı, ama yakında ölecekti, bu da bir iniş.
    Yaşamı, şarkının melodisine çok benziyordu.
    Yüzünü buruşturdu.
    Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Acı çeke çeke ölmeyecekti. O acıyı yaşamayacaktı, kendi canını kendi alacaktı.
    Bir kez daha şarkı aklına geldi.
    İniş. Ama bu sefer çıkışı olmayan bir iniş.
    Kendini sırtüstü kuma attı.
    Güneş tepede parıldıyordu. Gözlerini kamaştırıyordu...
    Doğruldu hafifçe. Ne kadar süredir yattığını bilmiyordu. Ama o aklındaki şeyi yapacaktı. Kurtarılma umudu yoktu. Mark Watney’in umudu vardı çünkü onun arkadaşları birdenbire kaybolmamıştı...
    Hayati birden yok olmuştu. Diğer mürettebat da öyle. Her nasılsa,Dünya da öyle.
    En azından ne olduğunu öğrenebilseydi. Bütün bu olanlar gerçek gibi gelmiyordu kulağa ama öyleydi.
    Son bir umut, kolunu çimdikledi. Gözlerini yumdu.
    Açtı.
    Değişen bir şey yok. Lanet olası Kızıl Gezegen. Lanet olası Uzay aracı. Lanet olası Güneş...
    Ayağa kalktı. Uzay aracına doğru yol aldı. Yolcu koltuğunun yanında bir keski vardı; oldukça keskin, iş görür.
    Sürüne sürüne çıktı uzay aracından.
    En üstteki merdivene oturdu.
    Kızıl Gezegen’e baktı. Yine aynı ıssızlık.
    Ama hala merak ediyordu; ekip arkadaşlarına olmuştu?
    Birden vazgeçip, keskiyi koymaya yeltendi, sonra tekrar yerine oturdu.
    Acı çeke çeke ölmeyecekti. Kurtarılma umudu da yoktu.
    Keskiyi kaldırdı, soğuk keskin metal yüzeyi güneşte parıldıyordu.
    Elinde çevirdi keskiyi Thomas.
    Birden... birden... birden uzakta bir yerde, Hayati’nin siluetini görür gibi oldu ama geldiği hızla yok oldu.
    Açlıktan ölmese bile, bu sıcak altında kesin ölürdü; hayal görmeye başlamıştı bile.
    Keskiyi elinde sıkı sıkı kavrayıp, baş parmağını soğuk metal yüzeyde gezdirdi.
    (Kararından vazgeçmeden hallet şu işi, Thomas.)
    Gözlerini yumdu. Açtı. Ölmeden önce uzun bir soluk çekti. Son bir kez baktı çevresine... Dünyadakiler niye cevap vermemişti?
    (Çünkü onlar öldü.)
    Ürperdi. Nereden gelmişti bu ses? Nereden olacak, beynimin derinliklerinden bir yerden, diye düşündü Thomas.
    Son kez, acaba evrende yalnız mıyız, diye düşündü. Bu sefer, hiç tereddütsüz, “hayır,” diye cevap verdi.
    Peki, arkadaşlarının birden kayboluşu?
    "Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" diye bir replik geldi aklına, usta yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin kitabı olan Kıyamete Bir Milyar Yıl kitabından.
    Son kez Harry’i düşündü. Harry Potter. Serinin 4.kitabında kalmıştı, seriyi bitirseydi ya.
    Yine hayatını düşündü. İnişli ve çıkışlı. Veridis Quo gibi.
    Ölümü geciktirmenin anlamı yoktu. Keskiyi kaldırdı boğazına doğru.
    Hemen ölecekti. Acısız.
    Keskiyi boğazına geçi-
    ***
    Derin ve kesik soluklar. Yatağından doğrulmuştu Thomas. Bu rüya mıydı? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Son sahne aklına geldi.
    “Anneeeee!” Çığlığı bastı, 8 yaşında küçük, zavallı Thomas Schmidt. Zavallı hayalleri olan, zavallı bir çocuk. Kendini hayallerine kaptırmış zavallı bir çocuk.
    “Ne oldu Thomas?” diye sordu Mary Schmidt.
    “Bi-bir şey yok anne... sa-sadece... bir... kabus... iyiyim...”
    Annesi elini Thomas’ın başına koydu. Terlemişti.
    “Dur, yavrum, dur, baya kötü görünüyorsun. Bir su getireyim...”
    Annesi çıktı.
    Düşündü. Belki de bininci kez...
    Sadece bir kabus, o kadar. Kendini hayallerine çok kaptırmıştı. Bu yüzdendi. Hem Mr. Jhonnson da kimdi? Tanımıyordu öyle birini.
    Hayaliyle, karabasan iç içe geçmişti. Hayati ve diğerlerinin de kaybolması gerçek değildi. Dünya da sapasağlam ayaktaydı.
    Sürekli kendini Kızıl Gezegen’e giderken hayal etmiş, bu hayaliyle, karabasan karışmıştı. Daha 8 yaşından beri bir uzay mühendisi olmak istiyordu çünkü.
    O anda annesi elinde bir bardak suyla girdi içeri.
    İçti, annesine bir şeyi olmadığını, sadece bir kabus gördüğünü söylemişti. Annesi de bir şey olursa mutlaka onu çağırmasını söyleyip, çıkmıştı odadan.
    Şimdi kendiyle başbaşaydı. İç içe geçmiş hayali ve karabasanı ile.
    Uzay mühendisi olmayacağım, dedi. O deli zırvası bilimkurgu kitaplarının da, uzayın da, o lanet Kızıl Gezegen’in de CANI CEHENNEME.
    Uzay mühendisi olmayacaktı. O kabusdan sonra uzay mühendisi olmayacaktı.
    Gözlerini yumdu. Kabusun son sahnesi geldi gözünün önüne. Korkuyla hıçkırdı, zavallı Thomas Schmidt.
    Kalktı, pencereye doğru yürüdü. Hava bulutsuz ve yıldızlıydı bu gece,birden Kızıl Gezegen’i görür gibi oldu, sonra yatağına geri döndü. Ne kadar süre pencere kenarında kalmıştı, bilmiyordu.
    Etkilenmişti bu kabustan. Ama sadece bir kabustu, değil mi?
    Artık uzay mühendisi olmayacaktı. Bunu sürekli kendi kendine tekrarlıyordu.
    Gözlerini yumdu.
    O kötü kabusu düşüncelerinden uzaklaştırdı.
    Beynini sadece tek bir düşünce doldurmuştu:
    “UZAY MÜHENDİSİ OLMAYACAĞIM!”
    Sonra, sanki yanında oturan biri söylemiş gibi, açık seçik, sesli bir düşünce belirmişti. Ama bunun sadece beyninden geldiğini biliyordu. Thomas çok bağlıydı uzaya ve bilimkurguya; o kabus da gerçek olmayacaktı. Korkmasına gerek yoktu, nasıl olsa uzay mühendisi olmayacaktı.
    Yine de kabusu her hatırlayışında korkuyordu: ıssız bir gezegende tek başına... keski boğazına-
    Hayır, ne olursa olsun, uzay mühendisi olmayacaktı.
    ( Seni zavallı... seni korkak... Bundan 20 yıl sonra bir uzay mühendisi olacaksın, ve Kızıl Gezegen’e gideceksin, ve orada tek başına kalacaksın, sonra... buna inanmak istemiyorsun, seni zavallı. Bir şeyden ne kadar uzaklaşmak istersen, ona o kadar yaklaşmış olursun. SEN BİR KORKAKSIN!)
    Bu düşünceyi hızla kafasından kovdu. Yerini tekrar tek bir düşünce kapladı; uzay mühendisi olmayacaktı.
  • İSTASYON

    Uzun boylu, siyah saçlı, kirpikleri uzun ve biçimli bir delikanlı elindeki bavulu ile bilet gişesinin sırasında bekliyordu. Rahat bir tavrı vardı. Onu gören genç kızlar gözünün ucuyla bakmadan yanından geçemiyorlardı. Delikanlı bunun farkındaydı ama hiç oralı olmuyor önüne bakmaya devam ediyordu. Sıra yavaş bir şekilde ilerlerken o, etrafına bakınıyor yeni yapılan istasyonu kafasında değerlendiriyordu.
    Ortaya konulmuş oturaklar, ortalıkta oynayan çocuklar, gazete okuyan ve sarma sigaralarını tüttürenler, trene yetişebilmek için koşuşan kalabalık aileler… Etrafında dönen bu olayları izlerken bilet gişesinin sırasının bitmiş olduğunu gördü. İlerleyerek orada durmakta olan yaşlı kadına baktı. Yaşlı kadın işinden bezmiş, sürekli oturmaktan biraz kilolanmış, bir an önce mesainin bitmesini bekliyor gibiydi. Delikanlıya bakmadan, önündeki dergiye göz gezdirerek;
    ‘’Nereye?’’ diye sordu. Delikanlı, kadına küçük bir gülümseme atarak –Tabii kadın bunu görmedi-
    ‘’İstanbul’’
    ‘’Kaç kişi?’’
    ‘’Bavuluma da bilet keseceksiniz İki!’’ cevabını verdi delikanlı. Kadın, kafasını kaldırarak karşısında bir insanın olduğunu fark etti. Delikanlıya yüksekten bir bakış attı. Küçümser bir ifadeyle;
    ‘’Beyefendi bugün çok şakacılar.’’ dedi. Delikanlı küçük bir gülümsemeden sonra;
    ‘’Her zaman ki hâlim, yalnız size küçük bir tavsiye vereyim. Lütfen bunu yanlış anlamayın. Karşınızda bir insan olduğunu, ona gülümsemeyi unutmayın. Kafanızı öne eğerek karşınızda ki insanın sizler için negatif düşünmesini sağlıyorsunuz. İçiniz öyle değildir umarım.’’ dedi. Kadın takınmış olduğu istifi hiç bozmayarak derin bir nefes aldı, gözündeki gözlükleri çıkararak;
    ‘’4 Lira’’ dedi.
    Delikanlı, söylediklerinin bu kadında herhangi bir etki edemeyeceğini, kadının çoktan bitmiş ve hayat içerisinde benliğini kaybetmiş olduğunu anlayınca üstelemeyerek parayı uzattı. Biletini aldıktan sonra arkasını dönerek perona doğru sakin adımlarla yürümeye başladı. Perona vardığında trenin gelmesine daha 15 dakika vardı. Gözüne iliştirdiği oturağa oturarak, bavulunu bacaklarının arasına aldı. Cebinden bir sarma yaparak tüttürmeye başladı. Bir yandan tüttürmeye dursun, diğer yandan ayrıldığı evini hayal ediyordu.
    Koskocaman bahçesini, kız kardeşi ile oynadığı çimenleri, büyük çınar ağacının altında ailesi ile birlikte keyifli sohbet eşliğinde yedikleri akşam yemeklerini… Çınar ağacının yorgun dallarına astığı salıncağı, kız kardeşini salladığını düşledi. Nasıl bunlardan vazgeçebilmişte İstanbul`a doğru yol almıştı. Burada onu bekleyen çok sakin ve pembe bir hayat varken o, neden bilmediği bir şehre doğru yol alıyor, karmaşıklığın içine girmek istiyordu. Sarmasını bitirdikten sonra tam ayağa kalkmak üzereydi ki öte yandan gelen bağırışlar duydu.
    Bir kadın elinde tuttuğu küçük çocuğu ile karşısında duran adama bağırıyordu. Adam sinirlenmişe benziyordu ama etraftan çekiniyor olacak ki kendini tutuyordu. Kadın bir iki adım atıyor, arkasına dönerek adam hakaretler yağdırıyordu. Adam, kadın gittikçe arkasından gidiyor onu geri dönmesi için ikna etme yollarını arıyordu. Delikanlı karışmak istemedi, normal karı-koca kavgalarından biri olarak düşünerek arkasını dönmüştü ki bir silah sesi duydu. Adam cebinden çıkardığı 18`liği havaya kaldırmış duruyordu. Kadının elinden tuttuğu çocuk korkmuş avazı çıktığı kadar bağırıyor, kalabalık bir anda o bölgeden uzaklaşıyordu.
    Delikanlı, yavaş adımlarla adama doğru yürüdü, kadın ve çocuğu arkasına alarak adamın karşısında dikildi. Sert bakışlarla kendisine bakan adama, hafif bir gülümsemeyle ellerini açarak;
    ‘’Sakin ol üstat! İndir o silahını bak çocuk korkuyor.’’
    ‘’Sen karışma delikanlı! Aile içi mesele, çekil önlerinden’’ diyerek havaya bir el daha ateş etti. Adamın yüzünü süzen delikanlı, çoktan her şeyden vazgeçmiş olduğunu, aile içerisinde çok sıkıntılı zamanlar geçirdiğini, artık bitme noktasına geldiğini kısa zamanda çözmüştü. Delikanlı çekilmek istiyordu, karışmak istemiyordu. Durmasının tek bir nedeni vardı; o da mavi gözlü, sarı saçlı, hayatı henüz yeni yeni tanıyan küçük kız çocuğuydu. Korkmuş, annesine sığınmış, ürkek gözleriyle babasına bakıyordu. Delikanlı biraz daha adama yaklaşarak elleri havada konuşmaya devam etti;
    ‘’Bak bilâder, kendini düşünmüyorsan şu kız çocuğunu düşün. Elinden bir kaza çıkarsa ne olacak? Sen hapishaneye düşecek, bu küçük de yetim kalacak. Gel yapma, indir o silahı ver bana!’’
    Adamın yorgun, kenarları yılların verdiği sıkıntıyla kırışık bağlayan gözlerinden yaşlar süzüldü. Silahı indirdi, yere çöktü bağdaş kurarak ağlamaya başladı. Delikanlı adamın yumuşamış ve rahatlamış olduğunu düşünecek ki yanına gitmek istedi. Birkaç adım attıktan sonra adam silahını başına dayayarak;
    ‘’Ben çoktan bitmişim. Ruhum, bedenim çoktan sıfırlanmış. Artık daha fazla bu acıyı sürdürmenin, onlara da yaşatmanın bir anlamı yok!’’ diyerek mermiyi namluya sürdü. Delikanlı donup kalmıştı. Elleri titriyor, bacakları donup kalmış hareket edemiyordu. Kadın bunu yapan kocasını görünce;
    ‘’Cevdet! Dur yapma. Hallederiz, her şeyi hallederiz. İndir o silahı kurbanın olam! Hadi lütfen.’’ diyerek adama yaklaşıyordu. Adam, bu son anında, hayatının son saniyelerinin aktığı bu zaman diliminde karısının gözlerinin içine bakarak;
    ‘’Özür dilerim sizden. Beni affedin, çok özür dilerim.’’ tetiğe bastı. Delikanlının yüzüne sıçrayan kanlarda, kadının bağırış çağırışları, ufak yavrunun gözlerini sonuna kadar açıp, babasının cansız bedenine bakması, güvercinlerin bu ses patlaması ile havaya uçuşmaları, şuan ki durumun tüm anormalliği, hayatın acımasızlığı, sıkıntıları ve çekilmez yapısı vardı.
    Akşamın sıcak, yumuşak rüzgârları delikanlının saçlarını dalgalandırıyordu. Evlerinin büyük bahçesine girilen boyasız kapısını açtığında annesi ve kız kardeşi büyük çınar ağacının altında oturuyorlardı. İkisi de, bizim delikanlıyı görür görmez ayağa kalkıp ona doğru koşarak sarıldılar. Delikanlı kız kardeşini kucağına alarak öptü. Ona bakarken, bugünkü yaşadığı olayı, küçük kızın babasının cesedini görmesini, bu acımasız hayatla tanışmasını hatırlıyordu. Geçen dakikalardan sonra delikanlı annesine yaşadığı olayı anlattı. Annesi kendini tutamayarak ağlamaya başlamıştı, delikanlı annesini bir yandan teselli ederken o da kendini zor tutuyordu.
    Yemeğini yedi, karnını doyurdu. Hazırlandı ve yatağına doğru yol aldı. Yatağına giderken küçük kız kardeşini kontrol etmeyi ona uzun süre bakmayı unutmamıştı. Küçük ellerini, küçük burnundan nefes alışverişlerini izliyordu. Kim bilir, ilerleyen zamanlarda nasıl bir hayatı olacaktı, hayatta rahat mı olacaktı yoksa hayatın şamarını yiyecek kendini mi tüketecekti?
    Hayatın şamarını herkesin yemesi gerekir, o şamarı bir kez yediğinizde hayatınızın çıkmaza gittiğini anlarsınız. Önemli olan o şamardan sonra yerde yatmak yerine ayağa kalkarak ona karşı dik durmanızdır. Yatağa yattığında uyku tutmadı biçimli gözlerini delikanlının. Bir o yana bir bu yana dönerken sabah ki olayı düşünüyor, kadın ve çocuğun acaba şuan ne yaptığını düşünüyordu. Kararını vermişti. Onları bulmalıydı, sorup soruşturup onlara ulaşmalı, altüst olan hayatlarını yeniden onarmaya yardım etmeliydi. Hiç değilse o küçük kız için yapmalıydı. Aynı durumda kendi kız kardeşi de olabilirdi. Biraz bu olaylar hakkında kafasını yorduktan sonra, gecenin sessizliğinde, ılık rüzgârın vücudunu okşaması eşliğinde uyuyakaldı.
    Sabah erkenden kalkmış, takım elbisesini giymişti. Ayakkabılarını cilaladıktan sonra kapıyı çekmiş ve yola koyulmuştu. Civardaki bulunan esnafa, kahvehanelere kavurucu sıcağın altında kadın ve kız çocuğunu soruyordu.
    Küçük bir kasabada oturdukları için, yaşanan olaylar anında konuşulur, başka bir olay patlak verene kadar da o olay konuşulmaya devam ederdi. Girdiği her kahvede insanlar konuşuyordu, sürekli konuşuyorlardı. Hiçbir şeyin iç yüzünü bilmeden, adamın neler yaşadığından, ailenin içsel dünyasında ne gibi savaşlar verdiğinden habersiz insanlar konuşmaya devam ediyordu.
    Delikanlı en sonunda bir bakkala girip, soğuk bir su aldıktan sonra bakkal sahibine kadını ve çocuğu sordu. Bakkal biraz düşündükten sonra;
    ‘’Haa, sen şu meseleyi diyon! Ben tanırım onları. Kocasını tanırdım daha doğrusu, bizim evin iki ilerisinde otururlar. Yazık olmuş, bana da borcu vardı İsmail`in. Tüh tüh.’’
    Delikanlı sinirden kendini zor tuttu. Adamın kel kafasına bir yumruk indirmemek için kendini zor tutuyordu. Ortada yitip gitmiş bir adam vardı. Bakkalın tek derdi parasını almaktı. İnsanlar gittikçe çukura sürüklenmiyor! Bizzat kendi ayakları ile, gülümser tavırla kendilerini çukura atıyorlar. Bakkaldan aldığı tarif ile delikanlı kadının evinin önüne gelmişti. Kapıyı iki kez tıklattıktan sonra herhangi bir ses duymadı. Etrafına bakınıyor ama sanki salgın varmış gibi sokakta kimseyi göremiyordu. Tam ümidini kesmiş gitmek üzereydi ki kapı açıldı. Delikanlı arkasını döndüğünde küçük kızı gördü. Kızın bakışlarını, acı çeken bakışlarını. Küçük kıza gülümseyiş atarak;
    ‘’Annen burada mı küçük?’’ diye sordu. Kız hiçbir şey söylemiyor, sadece bizim delikanlıya bakıyordu. Delikanlı içeriden bir ses geldiğini duyarak gözlerini içeriye dikti. Kadının geldiğini gördü. Ağlamaktan gözleri şişmiş, kızarmış, hayatta tek tutunacağı evladı kalmıştı. O da olmasaydı kendi sonu da kocası gibi olacaktı buna emindi delikanlı.
    ‘’Buyur?’’ dedi kadın.
    ‘’Merhaba abla, başınız sağ olsun! Beni hatırladın mı? Dün istasyonda o üzücü olayda sizin önünüze geçerek, kocanızı ikna etmeye çalışmıştım.’’ Yutkunarak, zorlukla konuşuyordu. Sonunda bitirebilmişti.
    Kadın bir müddet karşısındaki delikanlıyı süzdükten sonra hafif bir gülümsemeyle;
    ‘’Evet, hatırladım. Olay esnasında size teşekkür de edemedik. Kusura bakmayın ne olur.’’
    ‘’Yok abla olur mu öyle şey. Ben sadece sizin iyi olup olmadığınızı görmek istedim, onun için gelmiştim.’’
    ‘’Sağ olasın! İyiyiz çok şükür. Çok sağ olasın.’’
    Bizim delikanlı hiç fark etmediği, daha önce hiç yaşamadığı bir his yaşıyordu.
    Kalbi nedense çok farklı çarpıyordu, kadının mavi gözlerine, uzun ve biçimli kaşlarına, yumuşak saçlarına, dolgun dudaklarına baktıkça daha çok terliyor, konuşmak istiyor ama bir türlü yapamıyordu. Ne oluyordu bizim delikanlıya? Dün kocasını kaybetmiş kadına, hayatı mahvolmuş kadına aşık mı oluyordu! Olacak şey mi bu? Delikanlı daha fazla üstelemedi. Cesareti, pısırıklığını yenemedi!
    ‘’Peki, bir ihtiyacınız olursa ben aşağı yolda ki, büyük çınar ağacının orada oturuyorum. Lütfen çekinmeyin.’’ diyerek küçük kızın saçlarını okşadı, arkasını dönerek yürümeye devam etti. O yürüyor, kadın arkasından bakıyordu. Delikanlı arkasına bakamadı, kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyor, tek bir şey düşünüyordu; Kadını!
    Eve kendini atar atmaz direk yatağına koştu. Gün boyu yatağının içinde kaldı, bizim delikanlı sevdanın tokadını yemişti bir kere, geri döndürebilene eski hâline getirtene aşk olsun! Kız kardeşiyle ilgilenmedi, evin bahçe işleriyle uğraşmadı sadece düşünüyordu. Tek arkadaşı sarması ve kafasının düşünceleriydi. Aradan on gün geçmedi ki artık dayanamıyordu. Daha fazla dayanamayacaktı. Biraz daha beklerse, kadını görmeye gitmezse kendine zarar verecekti, delirmişti. Cesaretini toplayıp kadının eski kapısının önünde bir kez daha bulmuştu kendisini. Elli bir kalkıyor, bir iniyordu. Daha fazla dayanamadı çaldı evin kapısını. Biraz bekleyişten sonra kapı tekrar açıldı, küçük kız onu görür görmez arkasını döndü içeri doğru yürüdü.
    Delikanlı anlam veremiyordu. Kadın gelecek diye beklediyse de gelmedi. Ayakkabılarını çıkardı evin içerisine girdi. Kızın gittiği yolu takip etti ki ne görsün! Hayatın anlam veremediği çaresizliği mi dersiniz, en hakikatli tokadı mı dersiniz. Gözleri gördüğü görüntü karşısında herhangi bir yaşam belirtisi vermiyordu. Tek gözleri olsa iyi, tüm vücudu bu görüntüden sonra herhangi bir hayat belirtisini göstermiyordu. Âşık olduğu kadını gördü. Narin saçlarını, mavi gözlerini gördü. Pürüzsüz, tertemiz boynuna dolanan ipi, kadının ayaklarının havada sallandığını gördü. Cansız bedenini, konuştuğu biricik maviş gözlüsünün atmayan kalbini hissediyordu…

    Mert Ekim
  • Kendi dünyamıza bir yabancıyız biz, kendi evinde sığıntı olmak gibi. İçine giremediğimiz ruhuna eremediğimiz ne çok şey var. Öncelikle de insan kendimizi iyi tanımıyoruz. Her şeyi iyi tanıyamasak bile insanı iyi tanıyor olmalıydık. Kimilerinin tanımak diye bir kaygısı yok. Meraklılar insanın gizlerini çözdükçe yeni gizlerle karşılaşıyorlar. Ufku her genişletmemizde ufkun ötesinde bir bilinmez bekliyor bizi. İnsanın kendini ve Evren’i öğrenme çabasıyla elde ettiği çok önemli bilgiler var, bunlar ayrıca onun yaşamına kolaylıklar ve aydınlıklar getiriyor, bunu yadsıyamayız elbette. Şairin de belirttiği gibi, denizin ve insanın derinlerini görmek kolay değil.