• Bir sufi mürşit, doğduğu yer olan Horasan/Nişabur’dan Bağdat’a yeni vazifesine gelmeden çok önce kendisinin namı buralara ulaşmıştı. Yüksek maneviyatı ve ihsan kavramına getirdiği özgün yorumla muazzam bir şöhreti vardı, ama aynı zamanda onun pek de ortodoks olmayan tarzı da meşhurdu.

    SABAH ÜLKESİ: kültür, sanat, felsefe dergisi, 58 sayıdan
    Costica Bradatan
    Prof. Dr., Texas Tech Üniversitesi
    http://www.sabahulkesi.com/...tanima-ihtiyaci-var/


    Bazıları bu mürşit hakkında uçuk söylentiler, biraz taşkınlık kokan şeyler duymuştu, ama onlardan ayrıntı vermeleri istendiğinde öylece kalıyorlardı. Her ne olursa olsun, işte o şubat sabahı hanın kapısında onu karşılamak için dört gözle bekleyen müritlerden oluşan küçük bir topluluk bulunmuyordu sadece -müritlerin hepsi de iyi giyimli, gayet terbiyeli, kendilerine yaraşır şekilde dindardı, gerçi biraz da sanki sahnedelermiş gibi duruyorlardı- ayrıca her kesimden şehir halkı da oradaydı. Caddedeki dükkân sahipleri ve seyyar satıcılar, kuyumcular ve attarlar, hatta civar medreselerden müderrisler ve talebeler. Zaman geçtikçe kalabalık sabırsızlanıyordu. Ama şeyh işi ağırdan alıyordu.

    Bu gibi olaylarda mutat olduğu üzere, heyecanla bekleyen kalabalığın arasında dilenciler, sokak serserileri ve diğer işe yaramaz tipler de vardı. İçlerinden birinin özellikle rahatsız edici biri olduğu ortaya çıktı. Baştan ayağa paçavralar içinde, tarif edilmezcesine hırpani ve leş gibi şarap kokan bu serseri (Yahudi veya Hristiyan mahallesinden olmalı, diye fısıldamıştı bazıları) dindar görünümlü ve iyiden iyiye tedirgin olmuş müritlere giderek yaklaşıyordu. Hıçkırıklar içinde, işi gayet ağırdan alarak müritleri tek tek ve dikkatle inceledi ki bu durum adamların sinirlerini daha da bozmuştu; büyük üstadın kendilerini bu fena vaziyette bulması arzu edecekleri son şeydi.

    Şükür ki serserinin artık oradan yollandığı görüldü. Ama tam giderken doğrudan şu mahcup gençlere, kafası ayık ve fasih bir Farsçayla şöyle hitap etti: -ki müritlerin tespihleri avuçlarının içinde öylece donuverdi- Ben boşa geldim galiba. Size ne öğretebilirim ki? Benim şu hiçliğime kıyasla, tam bir saflık durumuna varmış gibisiniz. Benim yolum çetrefillidir, öğrettiklerim belli belirsiz ve arayışım saflıktan uzaktır, her daim tene, dünyeviliğe ve dünyayla çapraşık bir ticarete bulanmıştır. Ben düşkünüm, ama siz… Bir bakın hele kendinize; çoktan meleklerin arasına karışmış gibisiniz. Şimdi, eğer beni mazur görürseniz… Böyle dedikten sonra sessizce handan çıktı. Ardından handa bekleyenler de bekledikleri şeyhin o olduğunu ve az önce çıkıp gittiğini anladılar.

    Bu mürşidin hikâyesi günümüz felsefesini büyük ölçüde yansıtıyor. Çünkü bugün de saflığı savunan (purist) bir yaklaşım, yani şu mefhum iş başında; felsefe, akılcı argümantasyon ve tartışmayla icra edilen bir saf, mantıksal icraata indirgenebilir; argümana çevrilemeyen her şey felsefe dışıdır. Filozoflar, insanlığın geri kalanına hükmeden yasalardan her nasılsa muaftırlar. Güya onlar daha yüce, meleksi bir düzlemde iş görürler ki kendilerinin dünyevilikleri ve bu dünyalılıkları oraya ulaşamamıştır.

    Oysa felsefe hiçbir vakit yalnızca akılcı argümantasyonla ilgili olmadı. Eğer öyle olsaydı bu çok fena olurdu, ayrıca felsefe bu kadar uzun yaşayamazdı. Felsefeyi, hem Doğu’da hem Batı’da, böylesine uzun ömürlü yapan etken onun yalnızca bilişlerimizle ilgili olmakla kalmayıp, bunun yanı sıra imgelemlerimiz, duygularımız, sanatsal duyarlılıklarımız ve dinî saiklerimizle, kısacası karışık, karmaşık ve katışık yaratıklar olan bizlerin varlığıyla da irtibatlı oluşudur. İnsan olmak, her daim varoluşsal manialara yakalanmak ve her türden melezlikle, çapraşıklıkla uğraşmak demektir. Bizler ulvi ve süflinin, ruh ve tenin, akıl ve akıl dışının benzersiz birleşimleriyiz. Öyleyse filozofların bu bütünselliğin hesabını vermeleri gerekir; tabii kendi bütünselliklerini henüz yitirmedilerse.

    İşte bu durum, felsefenin -ama yalnızca yavan akademik tarzdaki felsefenin değil, ayrıca Lao Tzu, Pythagoras, Platon, Aziz Augustinus, Mevlânâ, Meister Eckhart, Spinoza, Marx, Nietzsche, Gandhi ve Simone Weil’da karşılaştığımız uzun ömürlü ve geçişli çeşitliliğin- saf bir hâle gelememesinin nedenidir. Felsefe her zaman mit, şiir, drama, mistisizm, bilimsel düşünme, siyasal militanlık veya toplumsal eylemcilikle karışmıştır. Kendilerine has, kavrayışlı birer filozof oldukları ortaya çıkan birçok kurmaca yazarı (Dostoyevski’yi, Huxley ve Borges’i düşünün mesela) ve tam da kamera aracılığıyla basiretle felsefe yapan birçok yönetmen -Bergman, Kurosawa ve Tarkovski örneğin- dikkate alındığında iş daha da karmaşıklaşır. Tüm bu iç içe geçmeler ve saf olmama hâlleri derinden felsefeye işaret eder; aslında felsefeyi felsefe yapan bunlardır.

    Mevlânâ’dan bir tasavvuf şiirini alalım mesela. Şiirin içine tümüyle dalıp gitmişken şiirin nerede bitip felsefenin nerede başladığını, mistisizmin ne zaman ve nasıl süzülmeye başladığını nasıl söyleyebiliriz ki? Lao Tzu sudan söz ederken -“En hayırlı insan suya benzer. Su iyidir, her şeye yararlıdır ve hiçbir şeyle yarışmaz. Su küçümsenen alçak yerleri mesken tutar. Bu da onun Tao’ya bu kadar yakın olmasının nedenidir.”- bir argüman mı kuruyordur sahi? Kurup kurmadığını neden önemseyelim ki? Burada, felsefenin nasıl işlemesi gerektiğine dair şu dar görüşlü felsefe mefhumumuza meydan okuyan kısa ve öz bir evrensel görüş, bir “dünyada var olma duygusu”, insanlık durumu hakkındaki bir anlayış vardır. Kendisinden, taşıdığı “argümanı” çıkarabilmek için -diğer her şeyi ıskartaya çıkarıp, yazarın tasarımını ve görüşünü görmezden gelerek- böyle bir eseri kesip biçmek eserin atan kalbini durdurmak ve elde kalan kadavrayla uğraşmak demektir. Niye böyle bir şey yapalım ki?

    Walter Benjamin felsefi eserlerinde tahkiyeyi özgürce kullanırdı. O, kısa veya uzun öyküler yaratır ya da başkalarınınkini ödünç alırdı, ayrıca bu tutum öyle geçici heves falan da değildi. Zira Benjamin felsefe ve edebiyatın derinden iç içe geçmiş olduğunu düşünüyordu gerçekten; “hakikatin epik kıyısı”ndan söz ediyor ve bunu “tahkiye sanatı”yla ilişkilendiriyordu. İnsanlar hikâye anlatma güdüsüne sahip mahluklardır ki insana göre hikâyenin biçimi de içeriği kadar önemlidir. Bizler kendimizi ve yaşadığımız dünyayı, kendimiz ve dünya hakkında hikâyeler düzebildiğimiz sürece anlamlandırabiliriz. Felsefe ve edebiyattan az çok anlayan Sartre, eserlerinde hem Spinoza hem de Stendhal olmak istemişti.

    Eğer biz her şeyi o anda yaşanan hikâyeler olarak deneyimliyorsak, o hâlde hakikatin gerçekten bir “epik kıyısı” vardır ve doğası bakımından felsefe edebî işçiliğe bağımlıdır. Her yeni hikâyeyle dünyayı baştan yaratırız. Hikâye anlatma, insan olmanın anlamının sınırlarını çizer; yeni deneyim biçimlerini tahayyül etmek ve sayıp dökmek daha önceden var olmayan şeylere daha somut şekiller verir ve akla hayale gelmeyen şeyleri kavranabilir kılar. Hikâye anlatıcılığı ve felsefe ikiz kardeştir. Platon’un “mağara alegorisi” tam da bu kadar iyi bir hikâye olduğu için böylesine dokunaklı ve önemli bir felsefi durak olmuştur. Peki bu durumda “filozofun kim, hikâye anlatanın kim” olduğunu nasıl söyleyebiliriz? “Rakkası rakstan nasıl ayırıp bilebiliriz?” diye sorar şair. Asıl soru; bunu niye yapmamız gereksin ki?

    Felsefe ve edebiyat bu denli derinden iç içe geçtiğine göre, pathos filozofların eserlerinde sürekli anıp durdukları bir şey değildir yalnızca, o aynı zamanda bu eserlerde gömülü olarak zaten mevcuttur. Fikirleri hikâye etmeye, biçimi denemeye, belagate ait kinayeleri kullanmaya, duyguları tüttürmeye ve empatiye yer açmaya, yani ucundan kıyısından edebiyat yapmaya başlar başlamaz felsefeye yapmaya başlarsınız. Bir filozof, zoraki bir avuntuyla, “hakikatin toprakları”na varmaktan söz ediyor. Bu topraklar “Engin ve fırtınalı bir okyanusla, bir yanılsama dünyasıyla çevrilidir. Bu okyanusta birçok sis yığını ve çokça buz dağı vardır ki bunlar, keşif yolculuğuna çıkmış denizciye yeni bir memleket gibi görünür.” Alıntı Nietzsche’ye, Benjamin’e veya diğer “edebî filozoflardan” birine ait değil; Kant’ın Kritik der Reinen Vernunft’undan (Saf Aklın Eleştirisi). Bu en kuru düşünür bile edebî imgeler veya metaforlar, hikâyeler veya kıssalar kullanmaktan alamıyor kendini. (Gayet ironiktir; bugün, felsefi saflığı savunanların üzerine ant içtiği “argüman kurma” ediminin bizzat kendisi de, ciddi anlamda, bir hikâye etme biçimidir, ama bunun hikâyesi başka.)

    Son zamanlarda Batı’da ana akım felsefede canlı bir söyleşi, iletişim söz konusudur ve Batı’nın Batılı olmayan düşünce geleneklerine yaklaşımı yeterli ölçüde felsefi değildir. Bu peşin hüküm ciddi bile olsa yalnızca bir semptomdur; saflığı savunan, dar görüşlü felsefenin kendi kendini yanlış anlamasının -diğer birçok semptomun yanında- semptomlarından biridir. Bu yaklaşımla, sadece diğer felsefi gelenekler göz ardı edilmekle kalmaz, bunun yanında bizzat Batı geleneğindeki önemli tarzlar, filozoflar ve bir yığın eser de küstahça yadsınmış olur.

    Bu küstahlık kendi köreltici cezasıyla birlikte gelir; artık asli olanı kıvır zıvırdan, hakiki sorunu gelip geçici hevesten ayıramıyoruz. Artık, yayım kurulu birinci sınıf ve yıldız adlarla dolu bir akademik dergide (tercihen İngilizce) yayımlanmış şu hakemli dergi makaleleri şeklinde önümüze gelmeyen şeyleri felsefi olarak göremez olduk. Bugün felsefenin böylesine ilgisiz alakasız oluşuna şaşmamak gerek. Eğer felsefe kendini bu kadar kökten sınırlıyorsa niye birilerinin filozoflara ihtiyacı olsun ki?

    Şimdi cidden ihtiyacımız olan şöyle okkalı miktarda alçak gönüllülük. Hiç değilse, felsefenin farklı kılıklarla, farklı adlarla ortaya çıktığını ve asla saf bir hâlde gelmeyip onun melezliği ve katışımı sevdiğini anlamalıyız; ayrıca felsefenin filozofların yaşamları ve bu dünyalılıklarıyla bağlantılı olduğunu da. Böylesi bir alçak gönüllülük felsefeyi mutlaka yoksullaştıracak diye bir şey yok. Aksine bu, filozofları güçlendirir ve felsefeyi zenginleştirir, onu daha sofistike ve kendi konusuyla daha alakalı kılar.

    Biz de bizi biraz alçak gönüllü yapacak bir sufi mürşit bulabilseydik keşke…
  • 360 syf.
    ·10/10
    Orhan Kemal’in ustalık eserlerinden olan Murtaza, sıra dışı bir bekçinin hikâyesini anlatır. Orhan Kemal bu kitapta Türk Edebiyatına eşsiz bir karakter kazandırmış, moda deyimle “Milli Donkişot” yaratımını başarmıştır. Murtaza, Alanya’dan göçmüş bir aleninin üyesidir. Adana’ya yerleşmiş, şehit dayısı Kolağası Hasan Bey’in anısını hayatının merkezine koymuş, onun gibi yaşamak ve onun gibi “Vazife bir sırasında gözünü budaktan sakınmamak” gibi bir yüce ideale kendini adamıştır.
    Gece bekçiliğinde kah akşamın geç saatlerinde hala ışıkları sönememiş evlerin kapısını çalar, ve vatandaşı uyumaya çağırır, kah içkiden zil zurna olmuş ve naralarıyla gecenin sessizliğini bozanlara musallat olur… Murtaza için görev, bazen çöp tenekelerini deviren kedileri kovalamaktır, bazen de zengin semtlere dadanmış hırsızları, uğursuzları haklamaktır. Bekçilikteki ünü, dokuma fabrikasının Fen Müdürü Kamuran’ın dikkatini çeker. Tavırları, konuşması ile adeta Donkişot’u anımsatan Murtaza’yı Fen Müdürü fabrikasına gece kontrolü olarak almak ister. Murtaza ,sırf üniforması askeri çağrışımlarda bulunuyor diye bekçiliği seçmiştir, zira onun “Damarlarında dolaşır şehit dayısı kolağası Hasan Bey’in kanı. Almıştır amirlerinden kurs ve de sıkı disiplin. Vazife bir sırasında sakınmaz gözünü budaktan.” Hal böyleyken Murtaza’nın bekçiliği bırakıp fabrikaya gitmeyi kabul etmesi kolay olmayacaktır. Ama amiri onun suyuna gitmeyi çok iyi bilmektedir. Murtaza’nın altından girip üstünden çıkmış, sonunda Murtaza’nın bizzat kendisinin gönüllü olarak bekçilik vazifesinden istifasını sağlamış ve böylece Murtaza’nın fabrikadaki görevi başlamıştı.
    Fabrikada Murtaza’yı yoğun, yorucu günler beklemektedir. Fabrikanın diğer gece kontrolü Nuh ile kıskançlıklar ve çekişmeler daha ilk günden başlamış, aralarında bitmek bilmeyen itişmeler yaşanmıştır. Murtaza fabrikadaki görevine hızlı başlar. Hela ağası, adeta bir insan aygırı olan Azgın’ı bir gün görev sırasında kulübesinde horul horul yatarken yakalar. İlk büyük kavga burada başlar. Bu kavganın fiziksel kazananı Murtaza’yı bayağı bir hırpalayan Azgın olsa da, asıl zafer Murtaza'nın olmuştur. Fen Müdürü bu çekişmede tarafını Murtaza’dan yana belirlemiştir. Katip ve Nuh ile her didişmesinde kazanan Murtaza oldukça işçilerin ona karşı günden güne bilenmesi, düşmanlarını artırmış, vazife uğruna Murtaza fabrikada yalnızlaşmaya başlamıştır.
    Murtaza, gece kontrollüğünde tepesine bindiği o yoksul işçilerle aynı mahallede yaşamakta, onarla aynı çaresizliği paylaştığı halde, kendisine ait olmayan bu fabrikayı adeta malından öte içselleştirmekte, bu uğurda çocuklarına bile acımamaktadır. Kendisi gibi bu fabrikada çalışan kızı Firdevs’in bir gün iplikhanedeki makinanın başında uyurken yakalamış, öfkeyle kızını kaldırıp yere atmış, zavallı kızcağız kafasından aldığı darbeyle günlerce acı çekerek yavaş yavaş ölmüştür. Bu vazife uğruna Murtaza, canından canı olan, kızı Firdevs’in hayatını bile karartmıştır. Kitap bir güldür olarak başlamış, bir kendi gerçeğinden kopmuş, kendi dünyasının dışında hayaller ve kişisel mitlerle yaşayan bir adamın acıklı hikayesine doğru evrilmeye başlamıştır. Kitabın ikinci bölümü, Murtaza’nın bir güldürüden bir drama evrilmesiyle, kurduğu ve hep kendini adadığı o görev adamı mitinin de sarsılmaya başladığı bu sayfalarla, bitmiştir.
    Kitabın üçüncü bölümünde Demokrat Parti ile CHP çekişmesinin iyice arttığı, fabrikada da siyasetin etkisinin hissedildiği dönemde geçiyor. Yükselen yeni siyaseti aktörleri savunan ve bundan nemalanma hayalleri kuran büyük bir kitlenin aksine, İsmet Paşa’da ısrar eden ve bu uğurda fabrikanın büyük bir bölümünü karşısına alan bir Murtaza var. Murtaza dayısı Kolağası Hasan Bey gibi şanlı bir asker olan İsmet Paşa’yı savunmakta, ondan haz etmeyen ve Demokrat Partiyi tutan büyük kalabalık tarafından fabrikadan atılmak istenmektedir. Nuh Demokrat Parti’den de güç alarak Murtaza’yı saf dışı etmek istemektedir; ama Fen müdürü Kamuran kendisi de Demokrat Partili olduğu halde Murtaza’yı savunmaya devam etmektedir. Bıçak kemiğe dayanmış, Nuh isyan etmiştir, fen müdürünün hemşerisi Nuh’u değil de “muhacir çocuğu” Murtaza’yı tutmuş Nuh gemiyi azıya almış, Fen müdürüne karşı bayrak açmıştır. Kalabalık Nuh’un fabrikadan istifasıyla iyice galeyana gelmiş, “Murtaza İstifa!” sloganlarıyla adeta isyan etmiştir. Bu Murtaza karşıtı gurubun içinde Murtaza’nın büyük Hasan ı da vardır. Hasan’ı kalabalık içinde gören Murtaza onun üstüne atılmış oğul ile baba arasında bir boğuşma başlamıştır. Hasan'ın, ”Baba artık yeter! Bizi rezil ediyorsun!” demesiyle Murtaza küçülmüş, adeta elbiseleri kendisine bol gelmeye başlamıştır.
    Murtaza için yıkım başlamıştır bir kere, ikinci darbeyi ise diğer oğlu, Küçük Hasan'ın bakkaldan ekmek çalması nedeniyle polisçe tutuklanmasıdır. Murtaza çocuğu için gittiği karakolda komiserin affedileceğini söylemesine aldırış etmemiş. Çocuğunun cezasını çekmesini isteyerek başı dik ve her zamanki Murtaza yürüyüşüyle karakoldan çıkıp gitmiştir.
    Kitabı konu alan iki de filim var. Biri 1965, diğeri de 1984 yılında çekilmiş. Müşfik Kenter’in oynağı 1965 yılı yapımı olanı izledim. Açıkçası kitaptan aldığım tadı filmden alamadı. Filme uyarlama aşamasında kitabın aslına sadık kalınmamış. Murtaza’yı asıl belirleyici gerçeği olan Kolağası Hasan Bey sevgisi filme hiç işlenmemiş. Erkek çocuklarının ikisine de Hasan adını vermesi de filmde yer verilmemiş. Yine büyük kızının İzmirli zengin biriyle evlenmesi, filmde kızın mahalleden tamirci kalfasına aşık olması ve ondan hamile kalması şeklinde işlenmiş. Açıkçası Orhan Kemal gibi bir edebiyat çınarının elinden çıkmış usta işi bir romanın, aslına sadık kalarak sinemaya uyarlanması gerektiği düşüncesindeyim.
    Murtaza, hayal dünyasında yaşayan, o dünyanın tutkuları ve mitleriyle hayatına yön veren, yaşamın bütün kirliliklerinden uzak, paraya, güce, mala ve mülke tamah etmeyen bir insanın, bazen güldüren, bazen ağlatan öyküsüdür. Hayatları boyunca sahip olamayacakları refahı yaşayanların semtlerini, fabrikalarını canı pahasına koruyan ve savunanın, bunu yaparken de kendisini onların hayatına layık görmeyen Murtaza, hikayesiyle okunmayı ve tartışılmayı her dönemde olduğu gibi bugünde hak ediliyor. Hazır semtlerimizde mahalle bekçilerini yeniden görmeye başlamışken, bu kitaba bir şan vermeye ve Murtazaları tanımaya ne dersiniz?
  • Kayıtsızlardan nefret ediyorum. Frederich Hebbel gibi, yaşamanın taraf tutmak olduğuna inanıyorum. Kimse, toplumun dışında yalnızca insan olarak var olamaz. Gerçekten yaşamak yurttaş olmaktır, iştirak etmektir. Kayıtsızlık irade kaybıdır, asalaklıktır, korkaklıktır. Kayıtsızlık yaşamak değildir. Bu yüzden kayıtsızlardan nefret ediyorum.

    Kayıtsızlık tarihin ağır yüküdür. Yenilikçinin boynuna geçirilmiş değirmentaşıdır, en parlak gayretlerin boğulduğu atalet durumudur, eski şehri kuşatan ve şehri en güçlü duvarlardan, en cesur askerlerden bile daha iyi savunan bataklıktır. Çünkü saldırganları karanlık girdaplarında yutar, telef eder, umutsuzluğa düşürür, bazen de kahramanca eylemlerden alıkoyar.

    Kayıtsızlık, tarihte güçlü bir nufüza sahip olmuştur. Pasif çalışır, ama yine de çalışır. Kayıtsızlık kaderdir, ona bel bağlayamazsınız. Programı aksatan, en iyi hazırlanmış planı mahveden şeydir, idrakinize başkaldırıp nefes aldırmayan etken maddedir. Olan bitenler, hepimizin başına gelen musibetler ve kahramanca bir eylemin doğurabileceği olası güzellikler birkaç kişinin inisiyatifinin değil çoğunluğun kayıtsızlığının ve devamsızlığının bir sonucudur. Olan bitenler bazı insanlar öyle istediği için değil; kitleler ancak bir kılıçla çözülebilecek düğümlere, ancak bir isyanla feshedilebilecek kanunlara, ancak bir ayaklanmayla alaşağı edilebilecek iktidarlara imkân tanıyarak sorumluluk almaktan kaçındıkları ve oluruna bıraktıkları için gerçekleşirler. Tarihe hükmediyor gibi görünen kader, bu kayıtsızlığın ve devamsızlığın yanıltıcı görünümünden başka bir şey değildir.

    Olaylar perde arkasında gelişir. Başıboş bırakılmış birkaç el müşterek hayatı örer ve çoğunluk tümünü görmezden gelir, çünkü umursamaz. Bir çağın kaderi, küçük bir aktivist grubun dar görüşlerine, anlık hedeflerine, hırslarına ve kişisel ihtiraslarına göre biçimlenir. Çoğunluk da bunların tümünü görmezden gelir, çünkü umursamaz. Ancak gelişen olaylar amacına ulaşır, perde arkasında örülmüş hayat tamamlanır, sonra da her şeyi ve herkesi aşan kadermiş gibi görünür. Tarihi ise bunların olmasını isteyen veya istemeyen, bilen veya bilmeyen, etkin olan veya kayıtsız kalan herkesi mağdur edecek muazzam bir doğal olgu, bir patlama, bir depremden ibaretmiş gibi gösterir. Sonra kayıtsızlar öfkelenirler, böyle olmasını istemediklerini ve bunlardan sorumlu olmadıklarını göstermek için olan bitenin sonuçlarından kaçınmak isterler. Bazıları zavallıca ağlar, diğerleri alenen küfreder ama kimse kendine şunu sormaz: Ben vazifemi yapsaydım, isteklerimi gerçekleştirmeyi veya görüşlerimi bildirmeyi deneseydim tüm bunlar olur muydu? Kimse kayıtsızlığı, şüpheciliği, başlarındaki musibetle mücadele etmeye veya müşterek bir amaca erişmeye uğraşan örgütlü yurttaşlara omuz vermediği için kendini suçlamaz.

    Bunun yerine, büyük çoğunluğu olaylar doğal akışını sürdürürken ideolojik fiyaskolar, başıboş planlar veya diğer şeyler hakkında hoşbeş etmeyi tercih ederler. Böylece herhangi bir sorumluluk almaktan bir kez daha kurtulmuş olurlar. Arada sırada olanı biteni açık seçik görürler, bazen en acil soruna veya kaydadeğer ölçüde zaman ve hazırlık gerektirse de acil görünen sorunlara olağanüstü çözümler sunabilirler. Ne var ki, bu çözümler ziyadesiyle verimsiz kalırlar, müşterek hayata sunulan bu katkılar da ahlaki kıvılcımdan yoksun hâlde kendilerini ele verirler. Bu, hayatta herkesin mücadele hâlinde olmasını talep eden, bilinemezciliğe veya herhangi bir kayıtsızlığa imkân tanımayan keskin bir tarihsel sorumluluk algısının değil, entelektüel merakın bir ürünüdür.

    Ebedi masumlar hakkında sızlanmalarına öfkeli olduğum için de kayıtsızlardan nefret ediyorum. Hayatın onlara verdiği ve her gün vermeyi sürdürdüğü vazifeyi nasıl yerine getirdikleri, ne yaptıkları ve hepsinin ötesinde ne yapmadıkları konularında hesap vermelerini talep ediyorum. Acımasız olabilirim, merhametimi onlardan esirgeyebilirim, gözyaşlarımı onlarla paylaşmayabilirim. Ben taraflıyım. Yaşıyorum, benim tarafımda olanların kurduğu geleceğin toplumunun nabzının gayretkeş vicdanlarda attığını şimdiden hissediyorum. Bu toplumda toplumsal bağların yükü birkaç kişinin üzerinde değil. Bu toplumda olan bitenler şansın veya kaderin değil, yurttaşların akıllı çalışmalarının ürünü. Bu şehirde pencere kenarında oturup dışarıda mücadele eden ve kendilerini paralayan azınlığı izleyenler yok. Pusuda bekleyen, o mücadelenin tatsız meyvesinin tadını çıkarmayı uman, mücadele edenlerin ve kendini paralayanların kazanımlarını hafife alan kimse yok.

    Yaşıyorum. Taraflıyım. Bu yüzden iştirak etmeyenlerden nefret ediyorum. Bu yüzden kayıtsızlardan nefret ediyorum.
  • 1. İlgililerin malumu olduğu üzere İslâm’ın, gücünü hak ve hakikat oluşundan alan itibar ve cazibesi karşısında İslâm karşıtlığı kampanyasını yürüten bazı yabancı çevrelerin ve oluşumların İslâm’ı ve Müslümanları yıpratma aracı olarak kullandıkları en önemli malzemelerden biri, Kur’ân-ı Kerîm’deki “CİHAD” kavramı olmuştur. Günümüz dünyasının pek çok yerel ve küresel sorunlarının ürettiği İslâm coğrafyasındaki terör yapılanmalarının “cihad” adı altında yürüttüğü fikir ve eylemleri de İslâmofobi taraftarları için bulunmaz fırsatlar oluşturmakta, sonuçta bunların toplamı İslâm coğrafyasına yeni acı ve kayıplar olarak dönmektedir.

    Kuruluş amacı Kur’an’ın doğru anlaşılabilmesi için gerekli ilmî çalışmaları yapmak/yaptırmak ve ilmî müzakerelere ortam hazırlamak olan Kur’an Araştırmaları Merkezi (KURAMER), bu çerçevede yaklaşık iki buçuk yıl önce İslâm Kaynaklarında, Geleneğinde ve Günümüzde CİHAD konulu uluslararası bir sempozyum düzenlemiş ve orada yapılan konuşmalar aynı başlık altında kitap olarak Ekim-2016’da yayımlanmıştır.

    2. Bu programda bir tebliğcimizin 65 sayfalık tebliğ metni içinde, “Kur’an vahyinin mahiyeti” ile ilgili olarak ileri sürdüğü, “vahyin Hz. Peygamber’in kalbine salt mana ve mefhum olarak inzal edildiği ve genel-tümel vahyin Hz. Peygamber tarafından lafza döküldüğü” ana fikri etrafındaki birkaç cümlesi son günlerde çeşitli zeminlerde tartışmalara sebep olmuş bulunmaktadır.

    Aynı sempozyumda ilmî bir üslup içinde, sadece tartışma konusu bu fikir değil, birçok farklı yorum ve görüş de ifade edilmiş olup, bütün bunlar anılan kitapta yer almıştır. Tebliğci ve müzakereciler, “Kur’an’ın hem lafzının hem mana ve muhtevasının vahiy olduğu” ilkesinden hareketle, yani dinî düşüncenin genel kabulleri çerçevesinde ve ilmî bir tavır içinde görüşlerini dile getirmişler, tebliğ ve müzakereler ile serbest konuşmaların genel seyri “Kur’an lafız ve mana olarak vahiydir” prensibi üzerinden yürümüştür.

    3. İlmî bir platformda katılımcıların onaylamadıkları bir görüşü karşı görüş bildirerek eleştirmeleri de, fikir özgürlüğü çerçevesinde müsamahayla karşılamaları da gayet tabiidir. Esasen olması gereken de budur. Anılan sempozyumun ve onun kitaplaşmış dokümanlarının öncelikle böyle bir bakış açısıyla algılanması gerekmektedir. Konuşmacılarıyla, görevli ve serbest müzakerecileriyle ve diğer katılımcılarıyla yüzlerce kişinin katkı sağladığı uluslararası bir sempozyumun ürünü olan 400 sayfayı aşkın bir eseri, tartışmalı birkaç cümleye indirgeyerek sakıncalı görmek ve göstermek veya konuyu kişi ve kurumları yıpratmak için fırsat bilmek yerine, eserin bütünündeki çok önemli bilgi ve analizleri okuma ve değerlendirmenin ilim ve fikir ahlâkının gereği olduğunu düşünüyoruz.

    4. İslâm toplumu, bir konuda farklı görüş sahiplerinin kendilerini rahatça ifade edebildiği ve görüşlerinin hoşgörü içinde serbestçe tartışıldığı bir ilim geleneğine sahiptir. Bizler bu gelenek sayesinde ecdadımızdan zengin bir ilmî miras devraldık. Üniversitelerimiz dahil, günümüz ilim çevrelerinin de böyle olması, yasakçı ve içe kapalı bir tutum sergilemek yerine, en aykırı fikirlerin dahi konuşulup tartışılabildiği ortamlar olması gerekir. Öte yandan, her bir aykırı fikrin kendi zemininde ve ilmî bir olgunluk içinde tartışılması ve eleştirilmesi varken iman-inkâr ikilemi içinde ele alınıp sosyal medyada bir karalama kampanyasına dönüştürülmesi ilim çevreleri için kaygı vericidir. Çünkü bu durum kültürel çoraklaşmanın ve bilginin sığlaşmasının artması demektir.

    5. İlmî konularda görüşler kurumlara değil kişilere ait olur. Merkezimiz gibi araştırma ve düşünce kuruluşlarına düşen, ilmî kanaat ve araştırmaların özgürce ortaya konmasına, karşı görüşlere de yer verilerek konuların etraflıca müzakere edilmesine imkân hazırlamaktır. Nitekim KURAMER makâsıdî tefsir, işârî-bâtınî Kur’an yorumu, mucize ve gayb, mehdilik, kutsiyet ve velâyet gibi birçok konuda tartışmalı toplantılar düzenlemiş, bunu yaparken topluma herhangi bir fikri empoze etme gibi tek hakikatçı ve ideolojik bir tutum içinde olmamış, her bir görüşün kendini özgürce ifade edebildiği bir platform işlevi görmüştür. Düşünce ve ifade özgürlüğünün en temel evrensel ilkelerinden biri, asıl, görüşlerine katılmadığımız kişilere bu özgürlüğü tanıyabilmektir. Hal böyle olunca, düzenlediği toplantılarda veya yayınlarında ifade edilen görüşlerin KURAMER’i veya Bilim Kurulunu temsil ettiğini söylemek ilkesel olarak doğru değildir.

    6. KURAMER sadece ilmî toplantılar düzenlemekle yetinmeyip İslâm’ın ana kaynaklarını anlamaya yönelik olarak birçok araştırma projesini de yürütmekte ve tamamlanan projeleri yayımlayarak ilim dünyasına sunmaktadır. Merkezin Kur’an araştırmaları kapsamında yürüttüğü “Vahiy ve Peygamberlik” başlıklı proje 2018 yılı içinde tamamlanıp hacimli bir eser olarak yayımlanmıştır. “Kur’an vahyinin mahiyeti” konusunda daha derinlemesine bilgi edinmek isteyenler bu eserimizi okuyabilirler. (Aşağıda bu eserden, “vahyin mahiyeti”ne ilişkin olarak geleneğimizde dile getirilen farklı görüşlerin yer aldığı bazı alıntılar sunulmuştur.)

    7. Kuşkusuz KURAMER olarak geleneğimizdeki ilmî özgürlük kapısını açık tutan bir platform olmayı önemsiyoruz. Ancak kamuoyu duyarlılığının ve bu açıdan insanların “ne dedikleri” kadar “nasıl demeleri” gerektiğinin de önemli olduğunda kuşku yoktur. Bu nedenle birkaç yıllık genç bir kurum olarak yaşadığımız bu ve benzeri tecrübeleri –niyet okuma yoluna gitmeden- değerli görüyor, faaliyetlerimizin verimliliğine zarar verecek gereksiz tartışmalara yol açması muhtemel konuşma ve yazılar yayımlanırken daha özenli ve dikkatli olmamız gerektiğine dair eleştiri ve uyarıları özellikle KURAMER Bilim Kurulu olarak önemsiyor, bunu hem ilmî ve fikrî özgürlük ilkesini hem de kurumsal sorumluluk ilkesini bir ahenk içinde birlikte işletmemizin kayda değer bir parçası olarak görüyoruz.

    Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

    24.12.2018

    KURAMER Bilim Kurulu Üyeleri

    Prof. Dr. Ali Bardakoğlu

    Prof. Dr. İsmail E. Erünsal

    Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı

    Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz

    Prof. Dr. Ömer Faruk Harman

    Prof. Dr. Mehmet Emin Maşalı

    Dr. Mehmet Apaydın

    VAHİY VE PEYGAMBERLİK BAŞLIKLI KİTABIMIZDAN “KUR’AN VAHYİNİN MAHİYETİ”NE DAİR BAZI ALINTILAR

    [Kelâmcıların çoğunluğuna ait görüşler şöyledir: Vahiyler Allah’a ait kelâm, yani sözlerdir. Allah’ın zâtında mevcut manaların lafza büründürülmüş. Çünkü peygamberler, zihinleri dışında harici bir mevcudiyete sahip olan Cibril’in, iradeleri olmaksızın kendileriyle irtibat kurduğunu, bunda kendilerinin bir etkisi bulunmadığını, aksine vahiy olgusuna bir müdahale etme imkânları olmadığını ve kendilerine vahyedilenlere uymak zorunda olduklarını söylemişlerdir…

    Vahiylerin öznesi değil sadece ileticisi olan Cibril’in bunları peygamberlere kavratıp öğretmesinin ve kalplerine atmasının mahiyetini bilmek mümkün değilse de bu durumun, bir yazının levhaya yazılmasına veya bir nesnenin aynaya yansımasına benzetilerek açıklanabileceği düşünülmüştür. Peygamberlerin vahiyleri algılaması beşer üstü bir yapıyla değil tamamen beşerî yapılarıyla birlikte ilâhî elçi olarak seçilmelerine bağlıdır. Klasik kelâmcıların çoğunluğu, vahyin peygamberlerce algılanmasını bu şekilde açıklamıştır. Onlara göre, aldıkları vahyin şekil ve muhtevasında peygamberlerin bir tasarrufta bulunması veya değişiklik yapması mümkün değildir, peygamberlerin vahiylere ilişkin rolleri elçilik yaparak bunları insanlara iletmeleri ve uygulamalarından ibarettir. Bu bağlamda Ebû Mansûr el-Mâturîdî (ö. 333/944) Kur’an’ın hem lafzı hem de manasıyla Hz. Peygamber’in kalbine indirildiğini savunarak “benzerinin insanlarca yapılamayışı”nı bunun açık bir delili kabul etmiştir. Ona göre Kur’an’daki lafızların Resûlullah’a nâzil olmadığı iddiası Bâtıniyye’ye ait bir düşüncedir; unutup hafızasından gideceği endişesiyle “Kur’an’ı çarçabuk ezberlemek için dilini kıpırdatmaması” ve “vahyedilişi tamamlanmadan Kur’an’ı okumakta acele etmemesi”nin Allah tarafından Hz. Peygamber’e emredilmesi Bâtıniyye’nin yanı sıra bu iddiayı ileri sürenlerin görüşünü temelden yıkıp geçersiz kılmaktadır…]

    Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz, “Kur’an ve Sünnette Vahiy”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 234-236.

    ***

    [İlâhî kelâmın anlamı ve mâhiyeti konusunda itikadî mezhepler arasında derin görüş ayrılıkları bulunmakta olup tartışmanın özünü onun, harf ve ses olmaksızın sadece nefste kaim bir manadan mı ibaret olduğu yoksa bu mana yanında harf ve sesten mi oluştuğu hususu teşkil etmektedir. Bu meselede Mâturîdîler ile Eşʻarîler birinci görüşü; Mûtezile, Kerrâmiyye ve Şia ise ikinci görüşü tercih etmişlerdir. Hepsi de tanım ve tartışmayı “kıyâsu’l-ğâib ale’ş-şâhid” yöntemi üzerinden yürütmüştür...]

    Prof. Dr. İlyas Çelebi, “İlahî Kelâmın Lafza Bürünmesi”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 278.

    ***

    [Allah’ın insanla iletişimini anlatan temel kavram ise “vaḥy” ve “evḥâ” kelimeleridir. Arapça “vḥy” (وحى) kökünden türeyen “evḥâ” (اوحى) kelimesiyle, Kur’an’da genellikle Allah’ın insanlar arasından seçtiği peygamberlere akıl ve duyu dışı bir yolla çeşitli bilgileri öğretmesi anlatılır. Vahyin söz konusu edildiği ayetlerde Kur’an’ın vahiy ürünü olduğu belirtilirken, Hz. Muhammed’in telaffuz ettiği (konuştuğu) kelimelerin kendisine vahyettirilen (yani akıl ve duyu dışı bir yolla iletilen) vahiyden başka bir şey olmadığı vurgulanır…]

    Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz, “Kur’an ve Sünnette Vahiy”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 204.

    ***

    [İlâhî vahiyde bir problem de lafzın, dolayısıyla kelâmın kime ait olduğu meselesidir. Bu hususta iki farklı görüşten söz etmek mümkündür. Lafzı, kelâma dâhil etmeyip delâlet türünden kabul edenler, onu hâdis kabul etmekte, bunun Allah’a ait sayılması durumunda “yaratma” suretiyle, Cebrail veya peygambere ait kabul edilmesi durumunda ise onların düzenlenmesi yoluyla lafza büründüğünü söylemektedirler. Peygamber kendiliğinden Allah’a herhangi bir söz isnat edemeyeceği için vahiy tümüyle peygambere nispet edilemez. Kur’ân-ı Kerîm’de “Şayet o kendiliğinden bazı sözleri bize isnat etseydi, elbette onu sağından yakalar, sonra da can damarını keserdik” buyurularak bu hususa dikkat çekilmektedir. Dolayısıyla peygambere gönderilen vahyin mutlaka Allah Teâlâ’ya da isnat edilmesi gerekir…]

    Prof. Dr. İlyas Çelebi, “İlahî Kelâmın Lafza Bürünmesi”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 289.

    ***

    [İlâhî kelâmın ezelîliğine bağlı olarak Kur’an’ın yaratılmış olmadığını ve olamayacağını savunan geleneksel Ehl-i Sünnet yaklaşımına göre yaratmaya konu olmayan şey kelâm-ı nefsî olarak ifade edilen manadır. Konuşmayı iki şekilde yorumlayan bu anlayışa göre bunların ilki, sesler ve harfler ile gerçekleşen bir konuşma (kelâm-ı lafzî) iken, ikincisi nefste (zat)var olan mana’ya delalet eden, harf ve ses içermeyen bir konuşmadır (kelâm-ı nefsî). İlk konuşma türünü Allah için imkânsız gören bu yaklaşım için yetkin konuşma olarak görülebilecek ve Allah’a atfedilebilecek konuşma türü ses ve harf içermeyen, hâdis-olmayan kelâm-ı nefsîdir, Gazzâlî’nin de savunduğu gibi: “Yüce Allah’ın kelâmı mushaflarda yazılmış, kalplerde korunmuş ve dillerde okunmuştur. Kağıt, mürekkep, yazı ve harflere gelince bunların hepsi hâdistir. Çünkü bunlar cisimlerden ve cisimlerde bulunan arazlardan ibaret olup, hepsi hâdistir. Biz mushaflarda yazılı olduğunu söylediğimizde, her şeyden yüce olan Allah’ın kadîm sıfatını kastediyoruz. Dolayısıyla bu ifadeden dolayı kadîm olanın da mushafta bulunması gerekmez. “Ateş mushafta yazılıdır” dediğimizde, ateşin zatının mushafta bulunması gerekmez. Çünkü eğer, ateş mushafta olsaydı onu yakardı. Eğer ateşin zatı, ateşten bahseden bir kimsenin dilinde olsaydı, onun dilini yakardı. Ateş sıcak bir cisimdir ve kesik kesik seslerden oluşan “nûn”, “elif”, “râ” harfleri ona delalet eder. Burada yakıcı olan sıcaklık, delalet eden şeyin zâtıdır, yoksa delaletin kendisi değildir. Yüce Allah’ın zâtı ile kâim olan ezelî kelâm sıfatı da böyledir. Bu kelâm, delalet edilen şeydir, delilin kendisi değil. Harfler de bu [kelâma delâlet eden] delillerdir ve bu delillere saygı gösterilmesi gerekir. Zira şeriat onları saygıdeğer kılmıştır. Bu nedenle mushafa saygı göstermek zorunludur, çünkü o yüce Allah’ın (kelâm) sıfatına delâlet etmektedir.” Bu düşüncelerden hareketle Gazzâlî, ‘Kur’an’ ile okunan şeyin manası kastediliyorsa, bunun, Allah’ın kadîm (yaratılmamış) kelâmına delalet ettiği, buna karşılık başlangıcı olan bir fiili ifade ettiğinde okumanın (kırâat) hâdis olduğu sonucuna varmaktadır…]

    Prof. Dr. Mehmet Sait Reçber, “Kur’ân Metafiziği: Vahyin İmkânı”, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul, 2018, s. 258-259.

    ***

    [Mâturîdî kelâmcılarına gelince, onlar da Eşʻarîler gibi Allah’ın zatıyla kaim olan kelâm sıfatının kadîm olduğunu söylemekte, Allah’ın zatıyla kadîm olan kelâm sıfatının harf ve seslerle bir ilgisinin olmadığını ifade etmektedirler. Kur’an, kelâm-ı ilâhî olması itibariyle kadîm, kelâma delâlet eden harf ve seslerden oluşması yönüyle ise hâdistir. Ebû Hanîfe el-Fıḳhu’l-ekber’de: Hz. Peygamber’e indirilmiş ilâhî kelâm olan Kur’an’ın mushaflarda yazılı, kalplerde ezberlenmiş, lisanlarda okunmuş olduğunu; bizim onu teleffuz etmemizin, yazmamızın, okumamızın mahlûk olduğunu, Kur’an’ın kendisinin ise gayr-i mahlûk olduğunu söylemektedir. Ebû Mansûr el-Mâturîdî (ö. 333/944) bu iki kullanımı “muvâfakat” tabiri ile uzlaştırmaktadır. “Ve kellemallahu Mûsâ teklîmen” örneğinde olduğu gibi ilâhî kelâmın beşere işittirilmesinin anlamı, Allah Teâlâ’nın “kendi kelâmına delâlet edecek sesleri yaratmak suretiyle kadîm olan kelâmını Musa’ya bildirmesi” demektir. Bu nedenle Mâturîdî kelâmcılarının cumhuru kadîm olan kelâmın işitilmeyeceğini, işitilenin ona delâlet eden hâdis lafız ve sesler olduğunu söylemişler, Tevbe suresinde geçen “tâ ki Allah’ın kelâmını işitsinler” mealindeki ifadeyi “Allah’ın kelâmına delâlet eden şeyi işitsinler” şeklinde tefsir etmişlerdir. Hanefî-Mâturîdîliği ile şöhret bulmuş son dönem Osmanlı âlimlerinden Muhammed Zâhid Kevserî bir müslümanın aklen veya naklen Allah’ın kelâmının ses veya harften oluştuğuna inanmasının caiz olmadığını kaydetmektedir. Aklî yönden mâni olarak ses ve harflerin mahlûk ve sınırlı oluşunu, naklî yönden mâni olarak ise Allah’ın kelâmında kendi zatı ile kaim harf veya sesin vârid olmamış olmasını göstermektedir. Ömer en-Nesefi Akide’sinde Allah Teâlâ’nın kendisine ait ezeli bir sıfat olan kelâm ile mütekellim olduğunu, O’nun kelâmının harf ve ses cinsinden olmadığını, bu kelâm ile konuştuğunu, emir, nehiy ve ihbarda bulunduğunu, sükût ve afet gibi noksanlıkları O’ndan tenzih ettiğini kaydetmektedir. İmam Mâturîdî gibi kelâmın manadan ibaret olduğunu söyleyen Beyâzîzade Ahmed Efendi, tertip edilen harflerden oluşan kelâmın ise “amelî suret” ten ibaret olduğunu söylemektedir. O, kelâm-ı nefsînin bâtınî sükûttan da ayrı olduğunu kaydetmekte, sükûtun aksine Allah’ın kelâmının ezelî ilminde tertip edilen kelime ve manalardan oluştuğunu söylemektedir. Allah onları, vasıta olmaksızın (bi nefsihî) tertip etmiştir. Tertip ise arka arkaya gelmeyi gerektirmez. Çünkü arka arkaya gelme haricî varlıklarda söz konusudur. Dolayısıyla kelâm-ı nefsîde hudut gerekmez.]

    Prof. Dr. İlyas Çelebi, İlahî Kelâmın Lafza Bürünmesi, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 307-308.

    ***

    [Allah’ın peygamberlerle iletişim vasıtası olan “vahiy” her ne kadar dine tâbî olanlar içinde farklı yorumlanarak kabul edilse de dinin çatısı dışında kalanlarca hem peygamberin kendi döneminde hem de sonraki zamanlarda tartışma konusu olmuştur. Peygamberlere iman eden velilerin ilhamı da vahiyle karıştırılma ihtimalinden ve bazı kimselerce ona alternatif olarak sunulma kaygısından dolayı din mensupları arasında sürekli tartışmalı bir konumda bulunmuştur. Din karşıtlarına gelince, onlar asıl olan vahyi reddettiklerinden onun tali bir unsuru konumundaki keşif ve ilhamı da dikkate almamışlardır. Din içinde, peygamberlere gelen vahyin doğruluğunun tartışılmaması, onların ilâhî güç tarafından korunmuş (mâsum) kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Peygamberlerin sahip olduğu masumiyet özelliğine veliler sahip değildir. Zira bu, görevleri gereği peygamberlere tahsis edilmiş bir ayrıcalık olduğundan İslâm dininde peygamberler dışında hiç kimseye bu türden bir ayrıcalık tanınmamıştır. Böyle olmakla birlikte din bilginlerini peygamber vârisi sayan birtakım hadislerden64 hareketle ve bilhassa tasavvuf önderlerinin gizem dolu hayatlarının etkisiyle, peygamberlerin ısmet sıfatını andıran, bir tür yanılmazlık zırhı olarak onlara “mahfuz olma” sıfatı verildiği iddia edilmiştir. ‘Mahfuz’ kavramının İslâm inanç literatüründeki ‘maʿsûm’ teriminden lafız itibariyle ayrı bir köke sahip bulunması velinin nebiden farklı olduğu imajını ihsas ettirmenin yanı sıra, anlam bakımından birbirlerinin neredeyse eşanlamlısı olmaları veli bilgisi ile nebi bilgisinin aynı kaynaktan geldiği düşüncesinin zihinsel planda oluşmasına imkân sağlamıştır. Böylelikle velilere, peygamberlerle sıradan müminler arasında bir konum verilmek suretiyle onlara dinde adeta peygamberden sonra gelen üstün bir statü kazandırılmıştır. Bu noktadan hareketle vahiy ve ilham konusunun incelenmesi gerekir.

    Vahiy ve İlham İnsanoğlunun içinde iradeli veya iradesiz birtakım duyguların oluşması, zihninde bazı bilgilerin meydana gelmesi tarih boyunca ve bugün de algılanan bir durumdur. İnsanın içine doğan bilgileri hak veya bâtıl, doğru veya yanlış, güzel veya çirkin, faydalı veya zararlı şeklinde ayırt etmesi her zaman mümkün olamamaktadır. Gelen bilginin tespiti ve test edilmesi için ya geçmiş tecrübeden ya da kişisel tecrübesinden yararlanması gerekir. Bir başka test yöntemi ise, bilginin kaynağını tespit etmek suretiyle güvenirliğinin sağlamasını yapmaktır. Diğer bir deyişle insan zihnine doğan ve genel adlandırma ile adına hâtır denilen bu bilginin doğrulanması ya kaynağının tespiti ya da hayır-şer testine tâbi tutulmasıyla mümkün hale gelir. Vahiy, insanlara tebliğ etmesi şartıyla Allah’ın seçtiği bir kuluna melek vasıtasıyla ilettiği ilâhî bilgidir. Melek vasıtasıyla gelmediği için kudsî hadîsler ve tebliğ şartı taşımadığı için ilham türü bilgiler vahiy kategorisine girmez. İlham Allah’ın veya meleğin kulun kalbine attığı hayra yönelik bilgilerdir. Vahiyde meleği görme ve duyma (şuhûd ve semâ) şartı aranırken ilhamda böyle bir şart yoktur. Öte yandan ilham, kişinin bir sonuca hızlıca intikal etmesini sağlayan ve Allah tarafından lütfedilen tüm düşünceler için de kullanılır. Vesvese, ilhamın zıddı olup şeytanın insanın kalbine attığı kötülük vasfını haiz telkindir. İslâm düşünce geleneğinde insanın içinde korku sonucu meydana gelen duygu îcâs, bir hayra ulaşma ümidi veren duygu emel, hayır veya şer vasfını barındırmayan duygu ise hâtır diye isimlendirilir.67 Ünlü sûfîlerden Abdulkerîm el-Kuşeyrî, hâtır tabirini şemsiye kavram olarak kullanır. Ona göre, gerek Allah gerek melek gerek şeytan gerekse nefisten gelen her türlü iç duygu ve düşüncelere hâtır denilir. Bu, melek kaynaklı olduğunda ilham, nefisten geldiğinde havâcis, şeytandan gelmesi durumunda vesvese, Allah’tan gelmesi halinde ise gerçek hâtırdır. Her kimden gelirse gelsin bu düşüncelerin hepsi kelâm yani söz kabilindendir. Kelabâzî, dört çeşit hâtır bulunduğundan bahseder ve bunları Kuşeyrî’de olduğu gibi Allah’tan, melekten, nefisten ve şeytandan gelenler diye dört gruba ayırır. Allah’tan gelen uyarıdır, melekten gelen itaate teşviktir, nefisten gelen arzulardır, şeytandan gelen ise günahların güzel gösterilmesidir. Hâtırla birlikte, sevinç ve üzüntü şeklinde de gerçekle şen vâridâtı en önemli kavram olarak gören Abdülkâhir es-Sühreverdî yukarıda olduğu gibi hâtırı genel ve temel kavram olarak alır ve nefisten, Allah’tan, şeytandan ve melekten olmak üzere dört kategori olarak sıralar ancak, bunlara beşinci olarak akıl hâtırını ve altıncı olarak da yakîn hatırını ilave eder. Bu son iki hâtır ona göre tali kategorilerdir. Neticede akıl, bilgi için idrak aracı, yakîn ise hakikatin kavranmasıdır, dolayısıyla bunlar temel bir kategori olmaya layık değillerdir.]

    Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Tasavvufta Peygamberlik, Vahiy ve İlham, Vahiy ve Peygamberlik, KURAMER Yayınları, İstanbul 2018, s. 592-594.
  • 77 syf.
    ·4 günde·8/10
    ~ ~ Spoiler İçerir ~ ~ ~ ~
    ~ ~ ~ Spoiler bitiş kısmındadır~ ~

    İpucları verirken, bunu en sona farklı bir alan açarak yapmak istiyorum. Bunun tek sebebi de spoiler vermeyi sevmediğimden kaynaklandığını bilmenizi isterim...

    Satranç!
    Tamamen bütün beğninizin farklı bir boyuta geçmesinden söz ediyoruz ki, bu oyunun adı Satranç!

    Savunmadan hücüma kadar en ufak bir hatada, koca bir orduyu silip süpürülmesinden bahsediyoruz ki, Kralların oynadığı diye tabir ettiğimiz zeka oyununun millattan öncesine bakılırsa... oradan Çin, Mezopotamya, Hindistan Avrupa... giderek dünyaya yayılması gayet normal olsa gerek (zeka geliştirici ve beceri oyunu).

    Tabii ki bir oyun değil sadece, bunun dahasını da Zweig, gelistirip önümüze kadar koymuş!

    Derken; Zweig'in size "satranç" öğretmeye niyetlenmiş olduğunu zannetmeyin... size santrançta psikodinamik bir yaklaşımla aklınız ile oynayabilecek yapıda bir yazıdızisi ile karşı karşıya birakacağından emin olabilirsiniz.

    Kimin nerede ne yapmak istediğini (karakterlerin nerede durduğundan söz ediyorum) kestiremediğiniz anlar oluyor saufa sayfa, hatta satırlarda, zekanızı ters duz edebiliyor, -ki ben kitabın sonuna gelene kadar, ne okuduğumu bile anlayamadım diyebilirim: tam anlatılana adapte olurken, olmadık yerden bir konuya dokunuyor, ve sonunda başladığınız noktaya geri dönüyorsunuz.

    Sıkılmadığım bu güzel esere, biraz daha çok zaman ayırıp, tamamen kitaba hakim olmak isterdim, lakin bazen her an istediğiniz zaman dilinlerine fırsatınız olmuyor...

    Şimdi biraz kitaba dönerek neler olup bittiğini de, "Stefan Zweig"in dilinden nasıl karmaşaya girdiğini, despont bir edayla sizi altüst edişine seyirci kalın, bende kendi acziyetimle size -yedinci sanat- 'ın "tanıtım filmi (fragman diyoruz çoğu zaman) baş başa bırakayım...

    New York'tan , Buenos Aires'e (Arjantin'in Başkenti) hareket edecek olan bir yük gemisinin seyrinde, olacaklardan habersiz olan Czentovic (cyzıntovic) diye okunuyor. Czentovic; Dünya satranç şampiyonudur. Doğudan batıya, ne kadar satranç şampiyonası var ise, birinden diğerine koşar ki, biz buna uçmak diyelim... ta ki; gemide Dr. B., karşısına çıkana kadar...


    Dr. B. kimdir öncelikle size bu bey'i tanıtmaktan onur duyacağım.
    Gercek mesleğinin, avukatlık olan Dr. B., büyük bir manastırın ve ... hanedanlığının üyelerinin malvarlıklarını yöneten, yönlendiren, haklarını savunan, gizli belgeleri gerek saklayan, gerekse yok edebilme lüksüne sahip, zeki bir avukattır.. Avusturya'nın naziler tarafından işgal edilmesinden sonra, malvarlığına da el konulmak isteyen Gestapo (Nazi Almanyası ve Alman işgali altındaki Avrupa'nın gizli polis teşkilatı. 1933'te Hermann Göring tarafından Prusya'nın çeşitli güvenlik polisi kuruluşlarının tek bir organizasyonda birleştirilmesiyle kuruldu. -gizli polis-) tarafindan tutuklanır...

    Dr. B., işkence ve soğuk odaların dışında farklı bir işkence uygulaması yaşattırarak entellektüelliğin dışına vurulmuşluğu bir küçük odaya sığdırmıştır yazar. Psikodizayn doğrultusunda, pencerelerin ardında demirparmaklık ve oda içerisinde, bilincaltının onunla oynadığı oyunu dile getirirken, defalarca tekrar ettiği; masa, yatak, pencere, lavabo, duvar kağıdından başka hiç bir şeyin olmadığı bu otel odasında -Otelin ismi Hotel Metropole- yemeği getiren adamın dahi, bir tabagın gecebileceği bir aralığın altından aldığı yemeğin, kimin tarafindan getirildiğini bir kenara koyalım, sanki, bütün bir ömrünü o odada geçirmişçesine, - bir senelik bir odada yaşayarak hiç bir insan sesi duymaksızın- bir hapsoluşun öyküsü dile getiriliyor. Bunu yaparken, öyleki Zweig kendinden de bir şeyleri, ara ara hayatından fark ettirmeden de bırakmış, - dikkatli bakmak yeterli olacaktır.-

    Daha sonra, bu otel odasında ki zindanını, bir kitabı çalmak! Evet; bir kitabı çalarak kendini o teni sıcak, gölgesi soğuk olan odada ısıtabilmek için, bir kitaba, içeriğinin ne olduğunu bilmediği kitabı, bir paltonun cebinden, iki saat sorgu odasının kapısında beklemesinin vermiş olduğu, ödül olarak değerdirmiş ve, paltodan yanındaki görevliye sezdirmeden önce eline, ardından yaslandığı duvardan belli etmeden, pantolonunun arkaşında kaymaması için mücadelesini, otel odasına kadar bir atın üzerinde düşmemek için savaş veren aceme askerin mücadelesi ile odanasına vardığında rahat bir nefes alan adamdır Dr. B.. Elbette otel odasına kadar bir düşürme tehlikesinde geçirmeseydi olamazdı, bunu da oraya büyük bir ustalıkla yerleştirmeyi unutmamıştı "Stefan"...


    Kendisine masa örtüsünden şans o ki kare desenli olması büyük bir şans olsa gerek, arada böyle şanslar bizim de karşımıza çıkmıştır. Bu sefer de şans Dr. B.'yi bulmuştur. -Tabii şunu da unutmadan eklemeliyim ki, yüzünü göremediği Kitabın kapağını, ve ardında ki sayfalarının, bir santranç kitabı olduğunu görünce, bu şansın onun için ne kadar gerçekte şans olduğunu bir iki paragraf sonrasında ulaşacağımızı düşünüyorum...

    Kitabın bor yaprağını yırtarak, bir yapraktan; Şah, vezir, at, fil, piyon... yaparak kendisine, kitap üzerinde bir satranç hayranlığı hatta...

    Evet hatta artık bir hastalık haline gelecek derecede onunla zaman geçirmeye koyulmuştur.. sebebi ise, ilgilebileceği, ikinci bir ne bir nesne, ne bir insan, ne de bir hayal dünyadına dalabileceği, farklı bir olguya sahip olamaması...

    Bir otel odasının vermiş olduğu piskolojik baskıyı, şu satırlar daha iyi anlatabilir diye düşünüyorum
    《Toplama kampında belki insan elleri kanayana ve ayakkabıları içindeki ayakları donana kadar el arabasıyla taş taşımak zorunda kalıyordu, iki düzine insanla beraber bir kokunun içinde, soğuktan donarak yatıyordu. Ama öte yandan insan, yüzler görebiliyordu, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye, ne olursa olsun, herhangi bir şeye bakışlarını dikebiliyordu, oysa burada insanın çevresinde hep o ayrılık vardı, hep o değişmeyen aynılık vardı. 》

    Aynılık! Ne ağır bir hayat: defalarca dejawu, her gün aynı bir gün, yarın haftaya, bir ay sonra bu gün bu an.. insan yok, hayat yok, renk.. koku... kalem.. ne de bir ķağıt.. ta ki; o kitabı çalana kadar.. en masum hırsızlık... ne kadar masum olabilir ki bir hırsızlık demeye gelmez: hayat nelere kadir...

    Bu paragrafı da paylaşmaktan mutluluk duyacağım; bu da o psikolojik baskının en ner anlaşılabilecek ikinci bölümüdür. Eğer bu bölümü paylaşmazsam, bu inceleme eksik kalacaktır benim için.
    《İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.》

    Satranç oyununun artık kendi tabiri bu "satranç zehirlenmesi" olana kadar o oda da o ķağıt parçaları ile altı ay geçirdi... sonunda uykusuz kalmalardan, yere yığılıp kalacak ve bir hastane de gözlerini açana kadar..
    İşte "satranç"kitabından sonra ikinci şans, hastane de ki doktorun, aile dostu olarak çıkmasıyla kurtuldu hayatı. Hastane doktoru - -Bay-B.. diyelim buradan karışıklık olmasın- ("satranç" değil oynamak, yanında bile bulunmayı yasaklar) Ve öyle bir şey oldu ki, Dr B., hastaneden taburcu olduktan sonra


    Yük gemisinde seyahat ederken, sigara odasinda Dr. B.'nin dikkatini bir şey çeker, satranç düellosu, ve oralı olmadan kafasını çevirip, yoluna devam eder.. ama o şah, fil, vezir.. Dr B.'yi çeker.. derinden derine...


    ~ ~ ~ Bu bölümü Spoiler sevmeyen, ben gibiler okumaya bilirler ~ ~ ~



    Yalnızca bir parti olacaktı, Rakipler den birisi Czentovic ve Dr B... , satranç meraklıları büyük bir heyecan, ve gerginlik içerisinde, etrafta..

    Czentovic ile bir düelloya girişirler, Dr B.
    Hamleler ilerledikçe terleyen Dünya Satranç Şampiyonu Czentovic, hamle sırası ona geldiginde, piskolojik baskı uygulamak içinmidir..! Hamlesinin süresini defalarca uzatmaktan geri durmadı.. at'ı vezirin önüne sürerek, aheste bir hal ve rahatlık ile Czentovic: "Evet... bu iş tamamdır!" sözcüğünü ağzından böbürlenerek çıkartmış, o bilmişliğin ve şampiyonluğun zafer sarhoşluğunu: Dr. B. nin son hamlesi, Czentovic'in yenilgiyi, hamlesi kalmadığı, mat olmamak içinde, bütün taşları, tahtanın dışına taşıdı...

    (Burada bir atasözünü dile getirmek gerekirse: "yenilen pehlivan güreşe doymaz"

    Czentovic:
    Peki ya "bir parti daha?"

    Rövanşın bu bölümünde Czentovic oyunu yine ağıra alır, ama anlaşmaya göre sadece on dakika bekletebilirdi.

    Eminim oyun devam etseydi: Czentovic, hayatı boyunca unutamayacağı bir kabusu, bir ömür boyu taşıuacaktı...

    Ne oldu ne bitti ise bu rövanşta, kitabın son bir kaç sayfasında sizi bekliyor...

    Keyfli okumalar dilerim.. ;)
  • 200 syf.
    ·Puan vermedi
    -inceleme 2015 yılına ait olup Kitap Haber sitesi için kaleme alınmıştır-
    http://www.kitaphaber.com.tr/...-ozdenoren-k532.html

    Kentler ve insanlar. Ne çok konuşurlar birbirlerine ve ne çok susarlar sonra kendilerine. Kentler mi insanları sessizleştirir, yoksa insanlar mı kenti bilinmez. Kent ilişkileri ile kent olgusu üzerinden insana, insan olgusu üzerinden kente kuşbakışı düşler bırakılıyor bu kitapta kalbimize.

    Kentler insana ne yapar bilir misiniz ve dahi insanlar kente? Usta öykücü Rasim Özdenören'in kentler üzerine irdelemelerinin yer aldığı bu kitap, okuyucu için ağır aksak ilerleyen türde olsa da, kentlere ve kent insanlarına karşı bakış açınızın ölçüleri arasında oynama yapmanızı sağlıyor. Seksen derecelik bir açı, Özdenören'in kavi cümleleriyle birden yüz seksen derecelik açısal bakış niteliği kazandırabiliyor size. O nedenle okur bu kitabı okumadan evvel böylesi açısal değişimlere hazırlıklı olmalı.

    Başrolünü kentlerin oynadığı, insanların kimi zaman başrol yardımcısı kimi zamansa figüran niteliğinde rol aldığı kitap, yazarın fikirsel iz düşümlerini yansıttığı kırk yedi ana başlıktan oluşmakta. Bazı başlıkları okurken gereksiz bulduğumu itiraf etmeliyim. Bunca ana başlığa ayrılacağına kitap, iç içe olan konular birleştirilerek anlatılabilirdi anlatılmak istenenler pek ala... Ayrıca başka bir noktaya değinmek gerekirse de Rasim Özdenören'in okuduğum diğer kitaplarına nazaran kendi kişisel özelliklerinin anlatımına en çok yer verdiği kitap Kent İlişkileri bu bakımdan da okunası bir nitelik kazanıyor yazarı tanımak isteyenlerin gözünde. Örneğin Özdenören'in kır yaşantısını sevmediği, ahşap pencerelere olan meftunluğu, insanlar arasında ki iletişimsizliğe kafa yoruşu gibi birçok özelliğine vakıf olabiliyorsunuz. Ayrıca diğer fikir ağırlıklı eserlerinde de sıkça rastladığımız iki noktanın yan yana kullanımı durumu bu eserinde de fazlaca mevcut. Bu durumun ne anlama geldiğini bilmeyen ve yan yana konan iki noktanın anlamına halen vakıf olamamış biri olarak yadırgıyorum açıkçası. Kitabın imlâ ve noktalama bakımından incelenme hususunda zayıflık olduğu aşikâr. Zaten kitapla ilgili indeks ve yayın evi bilgilerinin verildiği kısımda herhangi bir tashih bilgisine rastlanmamakta. Bu durumda kitabın yazıldığı gibi basıldığı izlenimi vermektedir. Yayınevleri için en olumsuz durum isim yapmış ünlü yazarların kitap dosyalarının salt kusursuz kabul edilerek yayına alınması. Bu da maalesef aslında kaliteli bir eseri altın misali aşınmışlık hissiyatı verilerek değerinin düşmesine yol açmaktadır, açacaktır. Yine diğer fikir ağırlıklı deneme kitaplarında arada sırada yaptığı kendi lügatince kullanılan kelimelerden anlamadıklarınız çıkıyor yer yer, bu nedenle Kent İlişkileri'ni okumaya niyet edenlerin yanlarında bir sözlük bulundurmasını tavsiye ediyorum.

    İnsanın kentleşme ve kentin insanlaşma sürecine göz atacak olursak;

    Kent İnsanı

    İnsanlar binalar yapar, binalar kenti kurar. Kenti kent yapan Özdenören'e göre biraz da binalar. Binaların mühendislerini mimarlarını pek beğendiği söylenemez ama. Batılı tarzda eğitim gören bu meslek erbaplarının diktiği binaların, kent insanını ötekileştirdiğine inanıyor. Her zaman ki tavrıyla batıya karşı olan tutumunu diğer kitaplarında olduğu gibi Kent İlişkilerinde de bina yollu dile getiriyor.

    Kentin kişiliğine dem vururken, en kişiliksiz kent olarak da Anakara'yı tanımlıyor. Ankara'yı neden kişiliksiz olarak tanımladığını merak edenler Kent İlişkilerini mutlaka eline alıp sayfaları çevirmeli.

    Paranın artık her şey yerine geçtiği bir devirde kent hayatını da ele geçirdiğine inanıyor. Kent insanının para yoluyla ve sıfır iletişim haliyle her işini halledebildiğini kendinden örneklerle göz önüne seriyor. Her şeyin mekanikleşmesi aslında insanlar için kolaylık gibi görünse de insani ilişkilere büyük darbeler vurduğu kesin. Kent yaşamıyla birlikte maddenin üstünlüğü insani nitelikleri alt etmekte. Kent insanı mekanikleştikçe ve paranın saltanatında taht yarışına girdikçe insanlığını unutacak. Yazar belki bunu bilerek belki de bunu bildirmeyi amaçlayarak cümleler kuruyor kimi sayfalarda.

    Modern Kentler ve Kır Yaşamı

    Yazar kentlerin modernlik durumunu anlatırken kent insanlarını ötekileştiren iletişimsizlik durumuna şu cümle ile değiniyor;

    "Modern kent"lerin özelliklerinden birinin de insana konuşma gereksinimi duyurmadan işlerini kotarma becerisini ve imkânını açmış olmasıdır." olsa gerek. Yaşadığınız kentte kendinizi görmek istersiniz kimi zaman, bir ayna niyetiyle kente baktığınızda içinizde yabancılık hissinden çok aitlik hissi varsa ne âlâ! Kentinizin modern açlıklarında tok kalabilmişsiniz demektir. Şayet yabancılık hissi varsa ve kendinizi yaşadığınız yere ait hissetmiyorsanız, yürüdüğünüz yollarda, baktığınız vitrinlerde, oturduğunuz evde hep kalbi aç bir insan olarak gezmişsiniz demektir. İçine bu duyguları sirayet ettiren modern kent insanı, alıp başını kırlara çıkmak ister çoğu zaman. Küçük bir evi, bahçesi, tarlası, hayvanları olsun ister. Özellikle kent yorgunluğunu yeterince çektiğini düşünen belli yaş üstü insanlarda bu düşünce hâsıl olur. Özdenören'e göre gereksizlik arz eden bu durum, kentten kaçısın insanın kendinden kaçışına eş değer olamama durumudur. İnsanın kendi gerçeğinden kaçması, yazara diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da doğru gelmiyor. İnsan savaşmalı kendisiyle, kalmalı ve savaşmalı.

    Modern kentler dilleri birbirine değmeyen insanlarla doluyken, kırların akılda yer ettiği munis doğa parçalarından çok kendi aklında kum ve taş çölleri olarak kaldığını söylüyor yazar. Başta da söylediğim gibi Özdenören tam bir kentli olamamakla birlikte kır yaşamını da hayatında hiçbir vakit benimsemiyor. Kır yaşantısına heves edenlerin kırlarda yaşamsal araçlar olarak kentsel araç gereçleri benimsemesini eleştiriyor ve şunları söylüyor: "...kentte yaşayıp doğa özlemi çekmek olsa olsa bir heves, bir fantezi gel geç bir arzu olur..." Kentte yaşanların kır hayatına özenmesinin yanında kırda yaşayanlarında kent hayatına olan özentisini de es geçmiyor yazar. Modern olduğunu savunan kent insanı ile kent hayatına özenen kır insanı arasında ambalaj niteliği açısından fark vardır sadece. Niteliksel farklılıklar sadece insanın kendini eğitme ve büyütme isteğiyle özdeştir.

    Kentler bağrına bastığı insanlarla ruh bulur ancak, insansız kent yerleşim yeri olma vasfını bile taşıyamazken, kentsiz insan sahipsizlik hissini taşır sol yanında hep.

    Kent İlişkileri

    Sayfaları kesişen bir doğru gibi ele alacak olursak; kentlerin, sunduğu imkânlarla insanları birbirinden yalıtan birinci unsur olduğu keşfine varabiliriz mesela. Bununla birlikte insanlarında birbirinden yalıtılmaya hazır olduğunu da. İlişki dediğimiz durum, sadece gerekli görülen ortamlarda, sözlü iletişime çok da ihtiyaç duymadan, ihtiyaçlarımızı giderme isteğimizdir aslında. Ve bundan bir kentli(!) olarak çok da rahatsız olmadığımız...

    İnsanın kendini değiştirmek adına kenti terk etme eylemi aslında ilişkisel bir kaçış. Ya da kendine gücü yetmeyen insanın yaşadığı kenti değiştirme eylemi... Çelişik durumların da ele alındığı bu kitap kentlerin birbiri ile olan ilişkisini, kent insanın yalnızlığını, içsel çıkmazlarını zaman zaman tekleyerek de olsa güzel anlatıyor.

    İnsan odaklı her yapının kentsel bir dönüşümle yine insana olan hizmeti ise görülmeye değer duruyor. İnsan kent olgusuyla kendi fethine aday bir lisanı konuşuyor aslında...

    Yazarında dediği gibi;

    "Coğrafi fetih de, insanın kendini aşma cehdi kadar sınırsızdır: çünkü kaldırılan her örtünün altından bir yenisinin çıkacağı artık belli olmuştur."

    Kent İlişkileri
    Rasim Özdenören
    İz Yayıncılık
    200 Sayfa
  • Kimi dostlarımız ve okurlarımız polemik türü yazılar yazmamam gerektiğini tembihliyor. Fakat Allah’ın her günü sosyal medya mecralarında boca edilen binbir çeşit ithamlar, iftiralar ve zevzekçe sataşmalar sabır taşımızı çatlatıyor; bu yüzden de polemik türü yazılar yazmak bir bakıma kaçınılmaz hâle geliyor. Nitekim çok kısa bir zaman önce “İlâhî Hitâbın Tefsiri” isimli çalışmamızın ilk cildi yayımlanır yayımlanmaz “trolcü müslümanlık”ın -ki aslında bu “trolcü müslümanlık” konusu sosyoloji alanında tez konusu olarak çalışılmayı hak ediyor- kadrolu elemanları sosyal meyda mecralarına üşüşerek, “Hani Kur’an yetiyordu? Şimdi bu tefsir de nereden çıktı?” gibi lafazanlıklarla esip gürledi. Bu sözde eleştirinin sahiplerine göre biz “Kur’an tek başına kâfidir; tefsir gibi şeylerle iştigal edip boş yere zaman tüketmeyin” gibi bir görüşü savunan biriyiz. Oysa biz günümüz Türkiye’sinde “Kur’an bize yeter” ya da “Kur’an müslümanlığı” söylemine eleştiri babında kaleme alınan ve “Çağdaş İslam Düşüncesi ve Kur’ancılık” (Ankara Okulu Yayınları) ismiyle yayımlanan tek müstakil eserin sahibiyiz. “Modern Döneme Özgü Bir Kur’an Tasavvuru: Kur’ancılık ve Kur’an İslam’ı Söyleminin Tahlil ve Tenkidi” (Marife, 2010) başlıklı makalenin sahibi de biziz. Keza tefsir çalışmamızın mukaddime kısmında şu ifadelere yer veren de yine biziz:

    ***

    “Fakih tâbî Ebû Abdillah Mekhûl’ün ‘Kur’an’ın Sünnet’e ihtiyacı Sünnet’in Kur’an’a ihtiyacından daha fazladır’ sözü ile muhaddis tâbî Ebû Nasr Yahyâ b. Ebî Kesîr’in ‘Sünnet Kur’an üzerinde belirleyicidir; oysa Kur’an Sünnet üzerinde belirleyici değildir’ şeklindeki sözü haddi aşan bir Ehl-i hadis sloganı olmaktan öte, Kur’an metnindeki aslî mana-maksadın ve aynı zamanda Kur’an’daki birçok şer’î-amelî ahkâmın ancak Sünnet yoluyla anlaşılıp doğru şekilde uygulanabileceği gerçeğini vurgular. Mekhûl ve Yahyâ b. Ebî Kesîr’in ilk bakışta çok iddialı görünen mezkûr sözlerinin tâbiîn döneminde dile getirildiğini gözden kaçırmamak lazımdır. Kur’an bu dönemde yazılı bir metin olarak artık suskundur; dolayısıyla konuşmadığı konularda onu konuşturmak, yorum yoluyla çarpıtmak pekâlâ mümkündür. İşte bu yüzden, Sünnet Kur’an’ın doğru anlaşılması ve hayata taşınması noktasında kaçınılmaz olarak ön plana çıkmıştır.”

    Bütün bunların yanı sıra Kur’an’ın özellikle ilmî düzeyde mutlaka tefsir kitapları eşliğinde okunması gerektiğini defalarca dile getirmiş olmamıza rağmen, “Hani Kur’an yetiyordu? Şimdi bu tefsir de nereden çıktı?” şeklindeki sözde eleştiriye muhatap olmamız bu memlekette İlahiyat alanıyla ilgilenen birçok kişinin her şeyden önce kendi şahsiyetlerine saygısının bulunmadığını gösterir. Söz konusu eleştirinin sahipleri eleştiri denilen şeyin ciddiyet ve haysiyetini beş paralık etmenin yanı sıra İlahiyat alanını da sanki bir nevi maskaralığa dönüştürmek ister gibidir. Şayet din ve İlahiyat alanında bir eleştiri yapılacaksa, her şeyden önce eleştirinin hedefindeki kişinin hangi konuda ne söylediği ve ne tür bir görüşü dillendirdiği hakkında az çok bilgi sahibi olmak gerekir. Bize “Hani Kur’an yetiyordu? Şimdi bu tefsir de nereden çıktı?” gibi bir eleştiri yöneltmek, böyle bir eleştirinin sahibi için utanç vesilesi olsa gerektir. Ancak günümüz Türkiye’sinde bulaşıcı hastalık gibi yayılan “trolcü müslümanlık” pratiğinde arlanma ve utanma gibi insani hasletlerden söz etmek pek mümkün değildir. Trolcü müslümanlıktaki temel karakteristik sınırsız itham, iftira ve yalandan beslenen saf/som ahlaksızlıktır.

    ***

    Günümüz sosyolojisi özellikle dinî alanda olup bitenler açısından değerlendirildiğinde, ne yazık ki “çıfıt çarşısı” gibi bir görünüm arz ediyor. Geçmişte, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” sorunundan söz edilirken, bugün artık “hiçbir konuda bilgi ve fikir sahibi olmadan her konuda atıp tutmak” gibi çok daha büyük bir sorun kendini gösteriyor. Aslında bu sorun bizim genel ahlâkî düzeysizliğimize ve kitlesel şizofreniye yatkınlık hâlimize işaret ediyor. Öte yandan, bir-iki saatlik konuşma videosundan birkaç dakikalık bir kısmı kesip montajlamak, ardından sosyal medyada ağız dolusu hakaretler ve küfürlerle linç kampanyası başlatmak, üstelik bunu sahih dinî itikadı müdafaa adına yapmak, günümüz Türkiye’sindeki kurumsal dinî yapılarda müslümanlığın ne şekilde temsil edildiğine ibretlik bir gösterge teşkil ediyor.

    Sonuç olarak, dinî bir yapıya veya gruba intisap edip futbol takımı amigosu gibi davranan çoğu zevatın insanlık hamuru ne yazık ki çok cıvık ve bozuk görünüyor. Eldeki bu insan malzemesinden İslam’a ve insanlığa zerre kadar hayır gelmeyeceğini söylemek için kâhin olmak gerekmiyor. İnsan kimi zaman anne-baba, eş, çocuk, dost, arkadaş gibi en yakınlarıyla, kimi zaman da kendi dindaşlarıyla sınanıyor. Hz. Peygamber’in dizinin dibinde yetişen sahabe onun vefatından yaklaşık 25 yıl sonra Cemel ve Sıffîn’de birbirlerinin kanını döktüğüne göre insanın kendi dindaşlarıyla sınanması ne yazık ki alın yazısı gibi görünüyor. İslam tarihi Kerbela ve Harre vakaları gibi nice trajik olaylarda müslümanın müslümana reva gördüğü korkunç zulümlere de şahitlik ediyor. Hâsıl-ı kelam, dünya hiç iyi bir yer gibi görünmüyor. Bu yüzden, “Mümkün âlemler içerisinde bundan daha güzeli olamazdı” diyen her kimse, kesinlikle halt ediyor.