• Ama biz,çok kez kendimize duyduğumuz nefretten çok,başkalarına duyduğumuz nefretin ayırdına varırız.
  • Insan doğal olarak çevresindekiler tarafından onaylanmak ister. Ama modern insan herkes tarafından onaylanmak istemekte ve bu nedenle ,kulturel kalıplardan, düşünceleriyle, duygularıyla ve eylemleriyle ayrılmaktan korkmaktadir.
    Erich Fromm
    Sayfa 185 - Say yayinlari
  • Bir insan kendini değeri altında gösteriyorsa bu tevazu değil, budalalıktır, diyen haklı yazar ve başarılı eseri.
    16 yy. da yazılmasına rağmen verdiği tavsiyelerle hâla geçerliliği devam eden, özellikle mutluluğu kişilik özelliklerimiz ve yeterliliklerimizde bulmamız gerektiğini savunan bu eseri okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
  • “Biz, her sesi ve herkesi dinler ama kendimizi dinlemeyiz. Sürekli olarak her taraftan (örneğin: filmler, gazeteler, radyo ve boş gevezeliklerden) vargüçleriyle üstümüze doğru gelen kanı ve düşünlerin gürültüsüne açık bırakılmışızdır. Eğer kendi kendimizi dinlemeyi engellemeyi amaçlı bir şekilde planlamış olsaydık, bundan iyisini beceremezdik . “
  • Eşcinseller tarih boyunca ötekileştirmeye maruz kalmışlardır. Ne yazık ki psikanalitik kuramın bazı uygulayıcıları da buna katkıda bulunmuştur. Psikanalizin temel ilkesi olan yargılamadan anlamaya çalışmanın kuramın tüm uygulayıcıları tarafından uygulanması gerekli olmakla birlikte zaman alacaktır.

    Kaos GL Dergisi, “Queer ve Psikanaliz”, 136. sayı, Mayıs-Haziran 2014

    Psikanalitik kuramın eşcinselliğe bakışı, kurucusu Freud’dan bu yana dalgalı bir seyir izlemiştir. 1903 gibi eski bir tarihte, Freud oldukça açık bir biçimde, “eşcinsel insanların hasta olmadıklarını” belirtmiştir ve “eşcinselliğin bir hastalık olarak sınıflandırılamayacağını” söyleyerek bu düşüncesini 30 yıldan fazla sürdürmüştür. Sadece eşcinselliğin değil, zıtcinselliğin de cinsel nesne seçimindeki bir sınırlamaya bağlı olduğunu belirtmiş; tam gelişmiş bir eşcinseli zıtcinsele dönüştürmeye çalışmanın, tersine göre daha başarılı olamayacağını yazmıştır. (Freud 1920). 1935’de Amerika’daki bir anneye yazdığı meşhur mektubunda, şunları kaleme almıştır: “Eşcinsellik kesin olarak bir avantaj değildir; keza utanılacak, suçlanacak ya da aşağılanacak bir şey de değildir ve bir hastalık olarak sınıflandırılamaz... Eşcinselliği bir suç olarak karalamak büyük bir haksızlık ve zulümdür. Eğer oğlunuz mutsuzsa, nevrotikse, çatışmalarla parçalanmışsa, sosyal hayatı ketlenmişse, ister eşcinsel olarak kalsın ister değişsin, analiz ona uyum, zihin huzuru ve tam işlevsellik kazandıracaktır…”

    Buna rağmen, Freud’un eşcinselliğin patolojik olmayan yapısındaki ısrarı, psikanalitik çevrelerde uzun yıllar genel olarak kabul görmedi. Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin psikanalist eşcinsel erkek ve kadınları kabul ederek basit bir ayrımcılık yapmama politikasını uygulaması üç yıl aldı ve üç ayrı oylamayı gerektirdi.

    Freud’un ölümünden kısa süre sonra, takipçilerinin çoğu otorite olarak Freud’a atıfta bulunarak, eşcinselleri giderek daha çok hasta olarak tanımlayan psikanalitik bir literatür yarattılar. Freud’un yazılarında öyle anlam karmaşası vardır ki, çelişkili olanlar göz ardı edilerek, kaynaklar bir bakış açısını destekleyebilecek biçimde seçilebilirler. Sorun, Freud’un eşcinsellik hakkında kesin, açıklayıcı bir tezi hiç yazmaması ve psikoseksüel gelişim açıklamalarının yetersiz olduğunu düşünmesidir (Roughton 2002).

    Freud’un ardından Reich, Rado, Bieber, Socarides gibi analistler, eşcinselliği bir hastalık ve sapkınlık olarak tanımlamışlardır. Cinsel özgürlüğü savunan tutumu nedeniyle eleştirilmiş ve hatta saldırılara uğramış bir psikanalist olan Wilhelm Reich, her iki cinsin de eşcinselliğinin olağandışı bir cinsel gelişme olduğunu, birçok eşcinselin ruhsal olduğu kadar cinsel bakımdan da hasta olduğunu söylemiştir. Ayrıca gençleri eşcinsellikten korumak gerekliliğinden söz etmiştir.

    Socarides’in bu alanda yaptığı çalışmaların ve tedavi çabasının psikanaliz tarihinde özel bir yeri vardır. Socarides, 1992 ‘de NARTH’ı (“Eşcinselliğin Terapisi ve Araştırılması İçin Ulusal Birlik”) kurmuştur ve ölümüne kadar (2005) bu kuruluşun başında yer almıştır. “Eşcinsellik: Aşırıya Gitmiş Bir Özgürlük” adlı kitabında Socarides, toplumun çoğunluğunun eşcinsele dönüştüğünü ve bu durumdan acı çekeceğini savunmuştur. İronik olarak, Socarides, homofobik görüşlerini formüle etmeye başladığı “Açık Homoseksüel” adındaki ilk kitabını adadığı oğlu Richard Socarides’in eşcinsel olduğunu sonradan öğrenecektir ve Richard Socarides, Başkan Clinton’ın lezbiyen ve eşcinsel erkek camiasına ilişkin konulardaki danışmanıdır.

    Socarides, eşcinselliği bir ruhsal bozukluk olarak görürken bireyin psikososyal uyumu ve işlevselliği gibi modern etik ölçütlere değil, homofobik moral yargılara dayanmakta ve derin kişisel çatışmalardan etkilenmektedir.

    Öte yandan, homofobik tutumların en güçlü ve yaygın olduğu dönemlerde bile, bu genel ideolojiden sıyrılmış olmasalar da zamanına göre daha geniş görüşlü bazı analistlerin uyarıcı gözlemlerde bulunmuş olduğunu da görürüz. Örneğin, Karl Meninger “normalden ayrılmanın bu özgül tarzına korkuyla yaklaşmak cahillik ve kendini beğenmişliktir.

    Eşcinselleri paryalar gibi gören kişiler açıkça cadı yakıcılarla akrabadır, aralarındaki fark sadece bir derece meselesidir, nitelik değil. Çoğu kez eşcinselleri hor görenler kendi bilinçdışı eşcinsel arzularıyla kavga halindedir” demiştir. Harry Stack Sullivan da “eşcinselliğin bir problem olduğunu söylemek insanlığın bir problem olduğunu söylemek demektir” diye yazarak eşcinsel sevginin de insan türünün ayrılmaz ve gerekli bir parçası olduğunu vurgulamıştır.

    1940’lı yılların Chicago’sunda mesleki çevrede Heinz Kohut’un eşcinsel olabileceğine dair bir kanı vardır. Evli değildir, kız arkadaşı yoktur. Sürekli olarak iki erkek arkadaşı ile beraberdir. Özellikle bunlardan birinin kadınsı oluşu bu kanıyı güçlendirmektedir. Kohut’un nezaketi, güler yüzlülüğü ve inceliği de o yılların eril kültürünün gözünde zaman zaman kadınsılık gibi görülmektedir. Kohut’un eğitim almak için başvurduğu Chicago Psikanaliz Entitüsü’ne ilk başvurusunun kabul edilmemesinin olası nedeninin bu eşcinsellik şüphesi olduğu düşünülür. Yıllar sonra yayınlanan otobiyografik “Bay Z’nin İki Analizi” makalesi, olası eşcinsellikle ilgili düşüncelere bir perspektif katmıştır (Erten 2004). 1976’da Kohut şöyle der: Eşcinsellik narsizmin basit bir dışa vuruşudur. Sağlıksız olarak adlandırılamaz. Hatta eşcinsellik, insan organizasyonunda daha yüksek bir düzeyi gösterebilir. Kimi yaratıcı insanlar zıtcinsel yatırım geliştiremezler. Kohut’a göre uzun süreli ilişkiler sadece cinsellik üzerine değil nesne ilişkileri üzerine kuruludur.

    1992’de Otto Kernberg eşcinselliği bir sapkınlık olarak ele almış ve erkek eşcinselliğiyle ilgili önemli kişilik bozukluğu olmayan olguların nadir olduğunu söylemiştir. 2002 yılında, sapkınlıkların aksine, eşcinselliğin, cinsel bir eğilimi ve zıtcinsel bağlılık kadar geniş, esnek ve zengin olabilen cinsel etkinlikler kümesini gösterdiğini söyleyerek görüşünde değişiklik yapmıştır (Roughton 2002).

    Kernberg’e göre eşcinsel olduğunu belirterek tedaviye gelen çeşitli tipte hastalar vardır. Amaç, öncelikle teknik yansızlığı kullanarak, eşcinsel ya da zıtcinsel olsun, altta yatan nedenleri araştırmaktır. Terapist dürüst bir şekilde hastasını araştırmalıdır. Aksi takdirde cinsel kimliği ile ilgili sorun yaşayan hastasına yardımcı olamaz. Tedavinin ne olacağı cinsellikle ilgili güçlüklere değil, kişilik patolojisinin şiddetine dayanmalıdır. Ayrıca terapist hastalarını tedavi ederken kendi biseksüalitesine dayanabilmelidir (Vaughan ve ark. 2008).

    Doksanlı yıllar Amerikan Psikanaliz Birliği’nin (APB) eşcinselliği ve eşcinsel bireyleri kabul ettiği köklü bir değişim getirdi. Sivil haklara ve adalete verilen önemin yanı sıra eşcinsel erkeklerin ve kadınların kamusal alanda onaylanması, üyeler arasında teorilerinin belki yanlış olduğuna ilişkin giderek artan bir anlayış geliştirdi. Sadece eşcinsel oldukları için eşcinsel erkek ve kadınları psikanalist adayları olarak reddetmek açıkça ayrımcılık yapmaktı. 1921 yılında eşcinsellerin psikanalist olmamaları gerektiğini söyleyenlerle Otto Rank ve Freud fikir ayrılığı yaşarken, Freud haklıydı. “Bu durumlarda verilecek bir kararın başka özelliklerin kapsamlı incelenmesine dayandırılması gerektiğini düşünüyoruz,” diye yazdılar.

    Amerikan Psikanaliz Birliği, Freud’un düşüncesini yetmiş yıl sonra uygularken önce adalete odaklandı. 1991 yılında kurum, psikanalist adaylarından eğitmen psikanalistlerin görevlendirilmesine kadar tüm değerlendirme kararlarının cinsel yönelim temeline göre değil, bir psikanalist olarak işlevselliğiyle ilgili özellikler ve yetenekler temeline göre karar verilmesini gerektiren bir politikayı benimsedi. Az sayıda grup üyesinin sert itirazına rağmen, Yönetim Kurulu bu politikayı neredeyse oybirliğiyle onayladı. Aynı politika, şiddetli itirazlara rağmen Uluslararası Psikanaliz Birliği tarafından 2002’de kabul edildi.

    1997’de Amerikan Psikanaliz Birliği’nin kabul ettiği “Eşcinsel Hastaların Tedavisi Üzerine Konum Bildirgesi”nde şöyle denmektedir:

    1.Eşcinsel cinsel yönelimin kişilik gelişiminde bir eksiklik ya da bir psikopatoloji ifadesi olduğu varsayılamaz

    2.Herhangi bir sosyal önyargı gibi, eşcinsel karşıtı önyargılar da, eşcinsellerde bu önyargıların içselleştirilmesi yoluyla kalıcı bir etiketlenmişlik hissine ve yaygın bir benlik kınamasına katkıda bulunarak, ruh sağlığını olumsuz olarak etkilemektedir

    3.Bütün psikanalitik tedavilerde olduğu gibi, eşcinsel hastaların analizinde amaç anlamaktır. Psikanalitik teknik, bir insanın cinsel yönelimini değiştirmek ya da tamir etmek gibi çabaları içermez. Böylesi çabalar, psikanalitik tedavinin temel ilkelerine aykırıdır ve sıklıkla, tahrip edici içselleştirilmiş homofobik tavırları pekiştirerek, ciddi psikolojik acıya neden olurlar”(Minutes 1999).

    Amerikan Psikanaliz Birliği üyeleri arasında 1994’te yapılan bir ankette üyelerin % 97.6’sının “eşcinsel bireylerin zıtcinselliğe doğru değiştirilebileceğine ve değiştirilmesi gerektiğine” inanmadıkları ortaya çıkmıştır.

    Eşcinseller tarih boyunca ötekileştirmeye maruz kalmışlardır. Ne yazık ki psikanalitik kuramın bazı uygulayıcıları da buna katkıda bulunmuştur. Psikanalizin temel ilkesi olan yargılamadan anlamaya çalışmanın kuramın tüm uygulayıcıları tarafından uygulanması gerekli olmakla birlikte zaman alacaktır.

    Kaynaklar:
    1.Düzyürek S,(2000) Eşcinsel Bireylerle Psikoterapi, 12 Ağustos 2011’de http://antipsikohomofobi.org/...e_psikoterapi_1.html adresinden indirildi.
    2. Erten Y (2004) Psikanalizin Öteki Yüzü, Heinz Kohut, İthaki Yayınları, İstanbul 2004, s: 27-28,146
    3. Fiedman R, Downey J (1998) Psychoanalysis and the Model of Homosexuality as Psychopathology: A Historical Owerview, The American Journal of Psychoanalysis, Vol 58, No:3
    4.Freud S (1915) Cinsellik Üzerine (Çev. E Kapkın). Payel Yayınları, İstanbul, 2006, s:41-52
    5. Minutes (1999) Meeting of The Executive Council, American Psychoanalytic Association, December 16, 1999
    6. Paker M, (2009 Eylül) Psikanalizde Eşcinsellik, Anti Homofobi Kitabı, Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma, Ankara, Ayrıntı Basımevi, s:87
    7.Reich W (2003) Cinsellik Üzerine, Gençliğin Cinsel Mücadelesi (Çev. S Koçak) Doruk Yayınları, İstanbul,2003, s:185, 216-219
    8.Roughton, Ralph (2002) Rethinking homosexuality: What it teaches us about psychoanalysis. Journal of the American Psychoanalytic Association, 50, 733-764.
    9.Vaughan S ve ark (2008, 4 Temmuz) Homosexuality and Psychoanalysis II: Theoretical Perspectives , 12 Ağustos 2011’de http://www.tandfonline.com/...700802196925#preview adresinden indirildi
  • Birçok kadın, insan toplumu sınıflara ayrılmadan önce, toplumdaki saygın ve hatta zaman zaman üstün olduğu konumdan haberdar değildir. "Feminizm" başlığı altında konuşmalar ve tartışmalar yapılsa dâhi geçmişten günümüze kadarki kadının tarihi bilinmeden yeterli ve sağlıklı sonuçlara, ardından da çözümlere ulaşmak mümkün değildir. "Kadın sorunu" bir azınlık grubunun sorunu değildir; insanlığın yarısını ilgilendiren ve geri bırakan bir konuyu önemsememek/yok saymak/küçük görmek insanlığın geri kalan yarısını da zarara sokmadan teğet geçmeyecektir ve geçmiyor da. Atatürk'ün dediği gibi: "Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!"

    Sorunları derinlemesine ele alan ve inceleyen az sayıda insan olduğundan, kadın konusunu da derinlemesine ele alan kadın sayısı azdır. Hatta yine insanın yapısından kaynaklı olarak kadın haklarıyla ilgili de kişisel çıkar güdüldüğünü ve fikirlerin kılıf olarak kullanıldığını görmek mümkündür. Fikirlerin insanlardaki tezahürü etkili olsa bile, fikri savunan insanlar ile fikir arasında ayrım yapmak gereklidir. Aksi halde her fikrin fanatiğini bulup altını oymamız ve içini boşaltmamız kaçınılmazdır. Bu şartlar altında da bir yere varamayız.

    Kadının tarihini kapsamlı bir şekilde ele almak isteyen bir insanın karşılaştığı ilk sorun, kadınların ve ailenin tarihsel geçmişi ile ilgili ayrıntılı bilginin bulunmamasıdır. Bu da kadınların kendileri hakkında yayılan mitlere boyun eğmelerine ve bu konuda cahil kalmalarına yardım etmektedir. Kadınlar üzerlerinde baskı hissetmekte ama nereden ve nasıl geldiğini bilmemektedirler. Oysaki bilmek değiştirme şansıdır. -İnsan canlısı geçirdiği evrimle beraber bilinç kazanmiş ve hayvan dünyasından "kendini bildiği/farkında olduğu" için ayrılabilmiştir.- Aynı şekilde kadınların geçmişini bilmeden geleceğini düzeltmek de mümkün olmayacaktır.

    Toplumumuzdaki en gözde masallardan biri, kadının doğal yapısı itibariyle aşağı cins olduğu ve bunun da çocuk doğurma işlevinden ileri geldiğidir. Bu masala göre, kadın çocuğuna bakması gerektiği için eve kapanmıştır; bu nedenle kadının yeri evidir. Böylece bir "ev kuşu" olarak kadın tabii ki, toplumsal anlamda bir "hiç", "ikinci cins" olurken, iktisadi, siyasi ve entellektüel yaşamın başını çeken erkek cinsi tabii ki üstün cins olacaktır. Peki o halde nasıl oluyor da insanlığın ilk dönemlerinde kadının doğurganlığı onu önder ve kutsal biri yapıyorken günümüzde ayak bağı olarak görülüp geri kalmasının müsebbibi olarak gösteriliyor? Demek ki iddia edildiği gibi kadının doguruyor olması onun ikinci konumu için yapay bir sebeptir.

    Erkeklerin tüm vakitlerini avcılığa ve savaşçılığa ayırdıkları dönemde, toplumsal ilerlemenin temelindeki başlıca alet, ustalık ve tekniklerin birçoğunu kadınlar geliştirmiştir. Yiyecek toplamaktan, önce basit bahçeciliğe, sonra da tarıma geçtiler. Çömlekçilik, dericilik, dokuma, ev yapımı vb. dahil yaptıkları çeşitli zanaatlardan botanik, kimya, tıp ve diğer bilimsel bilgi dallarının temellerini geliştirdiler. Böylece kadınlar yalnızca ilk çiftçiler ve sanayi işçileri olmakla kalmayıp aynı zamanda yaptıkları işlerin çeşitliliği sayesinde kafalarını ve zekalarını geliştirerek becerilerini ve kültür birikimlerini yeni üretici kuşaklara aktaran temel eğitimciler haline geldiler. Yine burada araya girerek denilebilir ki -kadının modern toplumda zekasının erkekten aşağı olduğu iddiası da biyolojik yapısından değil kültürün ürünü olmasından kaynaklıdır.-

    Fiziksel üstünlük konusu da kadının ikincil konumu için sebep olarak sunulmuştur ancak bunun da günümüzden geçmişe bakılarak yorumladığını görüyor ve bir hata yapıldığını fark edebiliyoruz. Savaşmak ve avlanmak erkek işidir ve kas gücünü gelistirir evet; ancak bu esnada ilkel kadının mağarada çocuklarıyla oturup çaresizce yemek beklediğini tahayyül etmek doğal sistemde mantıksızdır. Erkeğin avlanması her zaman garanti değildir, bu yüzden topluluk var olmaya devam edebilmek için kadının toplayıcılığına, üretimine ve düzenlemesine muhtaçtır. Zaten doğada kendi kendilerine bakacak hale gelene dek çocukları besleyen ve onlara bakan annedir. Sonra bu "ana ailesi" de parçalanır ve herkes kendi yoluna gider. Kendisine ve yavrularına bakacak kapasitede olan dişilerin zayıf tür olduğunu düşünmek akıl dışıdır ve ögretilmiştir. Ailenin "babaya" muhtaç olduğu dönem, insan tarihinde çok yeni, birkaç bin yıllıktır.

    İlkel kadınların sağladığı üstünlük silah gücüyle elde edilmiş bir üstünlük değildi. Çünkü silahlı olan cins erkek cinsiydi. Kadınlar, ilkel toplumda yarattıkları şeylerin kadınlara olduğu kadar erkeklere de yani bütün topluluğa yararlı olması nedeniyle en çok saygı gören cinsti. Bu, şimdi de böyledir. Topluma katkı ne kadar çoksa saygı da o kadar çoktur.

    Günümüzde yapılan tartışmalarda kadının cinselliği üzerine atıp tutmak yaygın bir davranış şeklidir. Toplum, kadını kadından iyi tanıyan erkeklerden geçilmezdir. Kadınlar da kültürün dayattığını sorgulayacak şekilde yetişmediklerinden tabiri caizse zokayı yutmaları kolaydır. Ancak sadece cinsellik değil kadının zekası bile baskı altındadır. Bazı konulara kafasının pek basmayacağı ve bunun doğal/biyolojik olduğu yanılgısı, sözde-bilimsel verilerle desteklenerek sunulur. Tam bir "kuşun kanadını kesip uçmasını bekleme" durumudur. Kadını yetersiz hissettiren toplum sonra da yetersizliginden şikayet eder. "Erkeklerin kadınlar üstüne yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır, çünkü onlar hem yargıç hem davacıdırlar."

    Konu "kadın" ise, toplumsal cinsiyetin dayattığını sorgulayan erkekler için bir sindirme politikası güdülür: "düşüyor mu böyle, gay misin, top musun..." yok eğer kadın haklarını soruşturan bir kadınsa o zaman da "feminist" olduğu için objektif düşünemiyordur. Görüldüğü gibi iki cinsiyet de elendi. Peki kadınlarla ilgili kim konuşacak ve biz işin doğrusunu nereden öğreneceğiz? Bizleri ciddiye almayan erkekler belki Simon de Beauvoir'u ciddiye alırlar. Diyor ki "Soyut tartışmalar sırasında , birtakım erkeklerin: "Kadın olduğunuz için öyle düşünüyorsunuz" demesi zaman zaman canımı müthiş sıkmıştır; bu gibi durumlarda , öznelliğimi yok sayarak: "Doğru olduğu için böyle düşünüyorum" demekten başka çıkar yol bulunmadığını biliyordum; "Siz de erkek olduğunuz için öbür türlü düşünüyorsunuz" diyemezdim; çünkü erkek olmak bir gariplik, başkalık değildir."

    Erkeği "doğal ortamında" savunurken kadını yarattığı "kültür ortamında" sınırlama hatasını yapan toplum iki cinsiyet arasındaki yapay gerilimlerle ıstırap çekmeye devam ediyor. "Biyolojik yönden gerçek şudur: Kadın ve erkek hiçbir zaman birbirinin kurbanı değildir, yalnızca her ikisi de insanlığın kurbanıdır." Bu bir rekabet, yarışma; kaybetme ya da kazanma; başarı öyküsü değildir. Kendisine dayatılanı sorgulamayanlar gerçeğe ulaşma şanslarını kaybederler ve özgürlüklerini kazanamazlar. Kadın konusu da bu sorgulamaların içinde bir duraktır. Yaşam amacı değildir, üstün cins olma veya ayrıcalık elde etme savaşımı değildir. Doğan Cüceloglu diyor ki "anlamanın olduğu yerde öfke gelişmez". Kadın ve erkek önce kendilerini sonra birbirilerini anlamalı ki öfke son bulsun ve enerjimizi başka konulara yönlendirebilelim. Mars ve Venüs'ün ötesine geçme zamanı geldi: çünkü gerçek şudur ki erkekler Afrika'dandır ve kadınlar da Afrika'dandır.
  • Güç ve us (akıl) varlıklarını değişik düzeylerde sürdürürler ve güç hiçbir zaman doğruluğu çürütemez.