• 332 syf.
    ·Puan vermedi
    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Romanı iki karakter üzerinden görüyoruz ve içerisini Esin karakteri üzerinden, dışarısını da Rikkat karakteri üzerinden görüyoruz. Ve düşünüyoruz, içerisiyle dışarısını ayıran duvar ne işe yarıyor? Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim gerçekten ne olduğumuzu belirliyor mu?

    Nermin Yıldırım : Yahu, tam da benim düşündüğüm gibi yorumladınız. Röportajlarımı mı okuyorsunuz siz benim?

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizce deliliğin tanımı çoğunluğa uymayan azınlığa göre mi değişiyor romanda ya da gerçek hayatta? Ya da deliliğe bir kılıf uyduramayıp afişe olanlar duvarların arkasında mı kalıyor?

    Nermin Yıldırım : Kim güçlüyse ve kim gücünü yeniden üretmek peşindeyse, kim gücün karşısında kendisine tehdit unsuru gördüğü şeylerin peşindeyse normali ve anormali o tanımlar. Politik olaylara baktığımızda 2 gün önce korkunç bir sayılan bir şey, 2 gün sonra baktığımızda güç ve erk sahipleri tarafından kolaylıkla normalize edilebiliyor, hatta vatanseverliğe dönüşebiliyor. Bir gün vatansever, bir gün vatan haini olabiliyorsunuz.

    Peki o zaman normal nedir, anormal nedir?

    Sizin hissettiğiniz neyse sağlıklı ve normal olan odur fakat bunu böyle yaşamanız mümkün değil. Çünkü dünya güç dengesi üzerinde kuruluyor ve dolayısıyla evet bugün anormal olan delileri, normaller delirtiyor. Bizi kim delirtti? Önce onlar bizi delirtti, sonra biz birbirimizi delirttik, sonra normal ve anormalin ne olduğunu takip edemeden öylece kaldık. Biz bu tür şeylerle tanımlanıyoruz, etiketleniyoruz, sıfatlanıyoruz, kategorize ediliyoruz. Bu güç dengesinde erkeğe hizmet edip etmediğimiz ve ona bir tehdit unsuru oluşturup oluşturmadığımızla yargılanıyoruz sadece.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Buradan şunu görüyoruz o halde, Ahmet Hamdi Tanpınar'da "zaman" kavramı, Oğuz Atay'da "oyun" kavramı olduğunu görüyoruz. Sizde de hemen hemen bütün romanlarınızda "bellek" kavramı olduğunu görüyoruz.

    Kendini gerçekleştiremeyen, kendini bulamamış, kendine yabancılaşmış ve kendi yüzlerinin heykellerini yapmaya çalışan kişiler olduğunu görüyoruz bu romanda. Hatta ilk romanınızda Süreyya karakteri vardı, orada böyle dertleri olmamasına rağmen Misafir adlı romanınızda 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak görüyoruz onu. Kendini gerçekleştirme isteğinin sonu böyle mi olacak diye düşünmeden edemiyoruz böyle olunca. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu küçük hikayeler kendimce kurduğum metaforlar aslında, kilden maskeler gibi. O maskeleri yapmak için bir akıl hastanesinde bulunmamız gerekmiyor. Ben kendi yüzümü yapabilecek durumda değilim, kendi yüzüme hiç rahatsız olmadan bakabilecek durumda da değilim. Çünkü çok şey oluyor, sorulacak çok soru var. O yüz artık çocukluğumda hatırladığım yüz kadar izsiz değil. Çok fazla iz var üzerinde.

    Toplumsal bellekle ilgili kısım bende daha canlı ama kişisel bellekle ilgili kısım bende daha sorunlu. Topluma baktığımız zaman hepimizin benzer şeylerden muzdarip olduğunu görüyoruz. Bir olaya karşı eylem geliştiremeden önümüze çıkan başka bir olayda kayboluyoruz. Biz bir çok şeyle yüzleşmedik, belki özürler dilenmesi gerekiyordu, dilemedik. Bunu da kindar bir nesil yetişmesi için söylemiyorum ama dilenmiş bir özrün geçmiş bir karanlığı aydınlatacağını falan da düşünemiyorum. Ama evet, yolun devamında başka tür yollara çıkılabileceğini, bir şey için nedamet getirmenin boş yere olmadığını düşünüyorum.

    Önümüze konan kilden kendi yüzümüzü yapacak gücümüz yok şu anda, bunun için birilerini suçlamak çok kolay. İktidarlar, coğrafi koşullar, iklim değişiklikleri, herhangi bir şey... Suçlanabilir de suçlanabilir. Ama çok derinde bir yerde biliyoruz, dünyayı değiştirmeye birimizin gücü yetmese de bu konuda yeterince cesur davranmadık, o yüzden o yüzler yapılamıyor bir türlü.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Kendimizle ve geçmişimizle yüzleşmekten kaçıyoruz bir anlamda. Rikkat bunu yapıyor aslında.

    Nermin Yıldırım : Böyle akşamları hızlı uyuyan tiplerden değilsek eğer, başımızı yastığa koymakla uyumak arasında birkaç saniyeden fazla zaman geçiyorsa orada kırılan maskeler var demektir. Bizi uyutmayan nedir, onu düşünmek gerek.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin zamanında bir başhekimi var, Fahri Celal Göktulga diye bir beyefendi. Ona soruyorlar, Rodin'in Düşünen Adam heykeli orada niye duruyor diye. Fahri Bey de şöyle cevap veriyor: "Bu heykel, dışarıdakilerin durumu ne olacak diye düşünüyor." diye cevap veriyor.

    Platon'un mağara alegorisi ile Fahri Bey'in bu düşüncesini bağlarsak, mağarada olan adamlar var ve dışarıdan gölgeler görüyorlar, merak ediyorlar ve dışarıya çıkmak istiyorlar, dışarıda ne olduğunu merak ediyorlar. Acaba sizin kurduğunuz ev ve hasta kavramlarını, dışarıdaki ev sahiplerini devlet olarak ve hastaları da bizler olarak düşünmemizin neticesinde bizim dışarıda umduğumuzu bulabileceğimizi düşünüyor musunuz? Çünkü siz umut dolu bir insansınız. Böyle umut dolu bir insan için içeride olduğundan ziyade dışarıdaki ev ve misafirlik durumu daha mı iyi bizim için?

    Nermin Yıldırım : Öncelikle şunu düzeltmek istiyorum, ben umut dolu değilim, umut dolu taklidi yapan bir insanım. Yalan söyleyeceksek böyle yalan söylememiz lazım. Ayakta kalıp yürümeye devam etmemiz lazım. Nereye varacağımızdan bağımsız olarak yürümenin kendisine inanmamız lazım, ben buna inanıyorum. O mağaranın içi dışından iyi midir kötü müdür, gerçekten bilemiyorum. Mağaradan çıkmaya çalışmaya inanıyorum, mağarayı kabul etmemeye inanıyorum, çünkü insanlık onuru böyle bir şeydir... Mağarada olmayı kabul etmiyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Başlarda Rikkat ile Esin'in bölümlerinin farklı gittiğini anlayamayabiliyoruz, bunu özellikle mi böyle yaptınız?

    Nermin Yıldırım : Becerememişim, tamamen bu.

    (Gülüşmeler)

    Nermin Yıldırım : Ben şöyle kurmuştum. Rikkat, 60 yaşında, geleceğe ve geçmişe bakış açısı bambaşka. Esin ise genç, kendi geçmişiyle kurduğu ve geleceğiyle bağı yine bambaşka. İki tane kadın karakter kurayım, bunlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, birleşsinler, karışsınlar, başladıkları iki farklı noktadan iki aynı kişi gibi bitsinler istedim. Ama aslında derinde şu var, genelde bütün romanlarda bu var zaten.

    Nefret dilini biz hep duyuyoruz fakat ben de bütün insanların aynı kadim özden geldiğini düşünüyorum. Diğerini ötekileştirmekten ve ya da bize çok benzemediğini düşünmekten vazgeçtiğimiz noktada bütün hikaye değişiyor. Edebiyat bir şeye yarayacaksa en fazla bu işe yarayabilir zaten, empati kurmaya. Niyetim en başta onların çok farklı iki kişi olarak düşünülüp sonra da aslında ne kadar da aynı olabilecek iki kişi diye yorumlanabilmesi.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bazı kelimeler görüyoruz romanda, mesela "ayırdındaydım", "şetaretle", "behemehal" gibi... Bu gibi eski kelimeleri kullanmakla alakalı ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu kelimeleri çok seviyorum. Yani ben kelimeleri çok seviyorum zaten. Sözlük okurdum hala çok severim sözlükleri. Sevdiğim sözcükleri duvara yapıştırırdım, artistlerin fotoğraflarına değil sözlüklere bakarken uyurdum eskiden de. Böyle oyunlarım vardı benim, hala da var. Bu sözcükleri fark etmenizin sebebi onların eski ve çok sık kullanılmıyor olduğudur. Anlıyorum bunu. Ama onların ya sesi çok güzel oluyor ya da yeni Türkçede o eski kelimelerin anlamını karşılayan tam anlamıyla bir sözcük olmuyor. Bazen sadece çok hoşuma gidiyor, özel bir sebebi olması da gerekmiyor. Onlar benim arkadaşım, yeniyle eskinin yanyana olması bilakis hoşuma gidiyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Moderniteden bahsetmek de gerek, modern insanın açmazları ve çıkmazları var. Kuşak olarak da yakın. 90larda başlayacak şekilde dünyada hızlı bir değişim oldu. Topluma birey olarak karşı koyma gibi şeyleri daha rahat yapamayacak konumdayız. Biz kendimizi gerçekleştirmek istiyoruz fakat etki alanımız çok kısıtlı olarak bunu yapabiliyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Aslında tek tek biz insanlar olarak her zaman tek tek insanlardık. Dışarıdaki dünya, dönen sistemler her zaman bizden büyüktü. 90larda gerçekten de büyük değişimler oldu, inançlar kayboldu, insanlar yalnızlaştı dolayısıyla zaman içinde.

    İlk dönem yalnızlaşmanın getirdiği özgürlük havasına kapıldık, şimdi kendimizi gerçekleştiriyoruz gibi düşündük. Sonrasında çok acayip şeyler olmaya başladı. "Mutluluk" kavramı bize bir masal olarak ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmaya başladı. Hayat koçları çıktı ve mutluluk satılabilir bir şey gibi pompalanmak istendi. Halbuki yani satamayacağımız ve alamayacağımız tek şey o. Biz bundan uzaklaştık, kendi mutluluğumuz peşinde meczup gibi dolanmaya başladık. Çok basit bir gerçeği gözardı ettik çünkü birilerinin para kazanması gerekiyordu. Eskiden olduğu gibi şu anda da birilerinin para kazanması gerekiyor. Sadece biz, birlikte ve beraber hareket etme duygusundan uzaklaştığımız için biraz yalnızlaştık. Evet, fetret dönemlerimiz olabilir hayatta toplumsal hareketler açısından, ama sonra... Sonra çok tatlı, çok güzel, çok öfkeli, çok haklı başka gençler gelir, bütün hikaye değişir. Bu hep böyle oldu.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İnsanlık adına olan kavramları tükettik mi? Yeni şeyler söyleyemiyoruz, yeni duygu aşılayamıyoruz, yeninin peşinde koşamıyoruz.

    Nermin Yıldırım : Katılırım bu konuda size galiba, her şeyin fazlaca içi boşaldı. Bu da iletişim teknolojisinden dolayı biraz da. Che'nin tişörtlerde olup bir idealin tişörtler üzerinden yansıtılması bile çok dehşet verici bir şeydir mesela. Kendisini ve sembolize ettiği şeyleri hiç bilmeyen bir insanın tişörte para verip alması çok ilginç. Çok estetize edilmiş çerçeveler içinde olmak istiyoruz ama her şey çok hızlı geçiyor. Biz onları anlayamadan, hissedemeden, gerçeğini yaşayamadan... Bir dost sohbeti bile bir fotoğrafa dönüşüyor hızlıca ve masa dağılıyor gibi bir hayatımız oldu. Bundan da yılacağız. Canı gönülden şuna inanıyorum, bir gün biz akıllı telefon kullanmayacağız ve bunu da tamamen kendi içimizden geldiği gibi yapacağız. Tüketeceğiz onu, çünkü o da bizi tüketiyor.

    Şeylerin kendi doğası zaten normal olandir. Döktüğümüz gözyaşı, tutamadığımız kahkaha, sevincimiz, öfkemiz normal oldukları için, kuşların ötüşü, ağacın yaprak verişi gibi normal olmaya devam edecektir. Biz gelip geçiciyiz ama o normal haller devrediyor, bizden önce de vardı bizden sonra da olmaya devam edecek. Bu kadim gerçeği Allah'tan değiştiremiyoruz ve neyse ki gücümüz yetmez.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İspanya'da ne kadar zamandır yaşıyorsunuz ve size ne kattı, bireysel anlamda ve yazarlık kapsamında?

    Nermin Yıldırım : 10 senedir İspanya'da yaşıyorum. Çok sık gidip geliyorum. Mesafe koymakla bir ilgisi var bunun. Bir yerde yaşarken de bunu yapabiliriz ama kendi iç sesimizi duymakta zorluk çekebiliyoruz. Mümkün olduğu kadar kapıyı kapatmak, telefonu kapatmak ve içe dönelmek mümkün. Fakat aklımın kapılarını kapatmazsam nereye gittiğimin hiçbir önemi yok. Bütün gürültü benimle birlikte peşimden gelir. Bana bir katkısı var fakat burada kalan insanlar tarafından da o katkının sahip olunabilir olduğunu düşünüyorum bir şekilde.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Biraz Misafir romanınıza dönmek gerekirse, iki tane ev ve misafirlik durumu görüyoruz. Bir tanesi Esin'in akıl hastanesi ve misafirliği. Bir de Rikkat'in geçmişten anlattığı ev ve misafirlik hatıraları...

    Rikkat'in romanın sonunda Esin'e yardım ediyor olması, Rikkat'in kendi aile ütopyasını gerçekleştirmesi gibisinden bir düşünce miydi? Kendi boşluğunu onunla mı kapatmak istiyordu? Kendisinin gerçekleştiremediği şeyi, başkasında gerçekleşmiş olarak görmek miydi onun düşüncesi?

    Nermin Yıldırım : Romanı bitirmeyen var mı aramızda okumayan? :)

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Belki de bazen daha çok verim almak için spoiler'ları da konuşmak gerekiyor, çünkü sizinki de bir süreç romanı. O yüzden bu, çok önemli olmasa gerek.

    Nermin Yıldırım : Evet, evet. Ben de öyle düşünüyorum. Zaten bu sürpriz çok büyük bir şey değil.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Evet, Anna Karenina'nın sonunu söylemiş olsak daha farklı bir durum olurdu.

    Nermin Yıldırım : Evet, mesela Anna Karenina'dan örnek verdiniz. Anna Karenina romanının ilk cümlesi :
    "Bütün mutlu aileler birbirine benzer her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."

    Ben, ailenin varlığının ve yokluğunun yarattığı mutluluğun ve mutsuzluğun başka hikayeler üzerinden benzeştiğini düşünüyorum. Hepsinin aslında farklı mutluluk ve mutsuzluklar yarattığını düşünüyorum. Dolayısıyla en mutlu ailenin hikayesini yazıyor bile olsam, üyelerini travmatize etmiş anların olduğunu düşünüyorum. Aileyi her zaman problemli bir alan olarak görüyorum ister istemez. Rikkat'ı da onlardan biri olarak görüyorum.

    Romanın sonundaki el ele tutuşma, toplumsal birlik duygusu ve dayanışma hissi, onun kurtuluşunu kendi kurtuluşunu sayabilmekten dolayı. O, oradan çıkmadan kendini de kurtulmuş saymamak. Duvarların arkasındaki insanlara baktığımızda, duvarların içinde birileri kıstırılmışken o insanlar dışarı çıktıklarında özgür mü? Onların da özgür hissedebilmeleri için o kapıyı açmaları gerekiyor.

    Nasıl görünürse görünsün, bir ailenin kendi bireyleri üzerinde yaralar açmadan varolabilmesine inanmıyorum. Böyle bir şey hiç görmedim. Aile, yapısı itibariyle marazlıdır. Aile yapısı o kadar katmanlı ki, bir çocuğun yara almadan büyüyebilmesi mümkün değil. Bazen o yaralar idare edilebilir yaralar oluyor bazen de bütün hayatı boyunca mücadele etmesini gerektirecek yaralar oluyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Unutma Dersleri kitabınız da çok etkileyiciydi. Misafir kitabında da Bostancı ilçesi geçtiği için kendimizi özdeşleştirebileceğimiz ortamlar var. Özellikle niçin Bostancı semtini vurgulamak istediniz?

    Nermin Yıldırım : Çünkü ben, yerleri ve isimleri seçerken bakıyorum, zamana da bakıyorum. Bostancı'nın asıl hikayesi, Rikkat'in gençliği. Ailelerin ruh haline, zamanın ruhuna, İlhan İrem'e en çok yakışan yer orasıydı. O zamanın yeri orasıydı. Sesi de hoşuma gitmişti: "Bostancı'da bir ev..." Başka bir semt olabilirdi, benim Bostancı ile bir ilgim yok. Ama Rikkat'e uygun bir ev olduğunu düşünüyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizi yazmaya iten ve kitap yazma ilhamınızı getiren en sevdiğiniz 3 kitap nedir? Çünkü kitapta da Guguk Kuşu, 1984 gibi esin kaynaklarınızı yakalayabiliyoruz.

    Nermin Yıldırım : Bu listeler hep değişir, ben de hep farklı şeyler hatırlarım. Ama en azından kitabımdaki esinlerin fotoğrafını çekebilmişsiniz. Zaten bunlar, şu kitapları okuyan insanın yazdığı bu kitabın tanımıdır. O yüzden çok epigraf kullanırım, her bölümün başında epigraflar vardır, zaten bunlar da şu kitapları okuyorum demenin bir yoludur. Zamanın ruhuna bu kitaplar uyuyor demek. Bunların hepsini bir arkadaş önerisi olarak kabul edebilirsiniz.

    Kendi kişisel tarihimle ilgili birkaç tane hiç vazgeçemeyeceğim kitap saymam gerekirse, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesini sayabilirim. Çünkü benim kendimle olan maceramda da insana bakmak için hep o zamanın ruhuna bakmanın gerekliliği fikri var ve bu fikir bende Adalet Ağaoğlu'nu okuduğumda uyandırdı. Özellikle de Ölmeye Yatmak romanıyla, Bir Düğün Gecesi de aynı şekilde.

    Şiir çok önemli bence. Yazmayı düşünen birisinin her şeyden önce iyi bir okur olması gerekir. İyi bir yazarım diyemem onu başkalarının demesi gerekir fakat iyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. Şiir ise sözcüklerle özel bir irtibatın gerektiği bir alan. Çünkü onlar sadece anlamlardan ibaret değil şiirde, sesler, hisler ve sezgiler de çok önemli. Irmak şiir diyebileceğimiz, Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey Nasılım şiirini çok severim. Her şeyin olduğu bir kitap.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Şiiri belki de duygu arkeolojisine benzetmek gerek. Ne kadar kazarsanız bir o kadar da altta katman vardır.

    Nermin Yıldırım : Her okuduğunuzda başka bir şey gerçekten. Hangi ruh haliyle hangi yaşta okuduğunuz neyin üstüne neyi okuduğunuz sonsuza kadar yazabileceğiniz bir şey. "Ben Ruhi Bey Nasılım" da roman havası taşıyan bir şiir. Şiirdeki karakterlerin de her biri roman karakteri gibi.

    Sonra oyun mesela... Lorca'nın Kanlı Düğün oyunu. Hiç İspanyolca bilmeseniz bile Lorca'nın dilinin rengini ve müziğini görmeniz için İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış basımını tavsiye edebilirim. O kitap böyle bıçakların ve dolunayın konuştuğu bir oyun olduğu için çok severim.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bizi böyle değerli bir söyleşide ağırladığınız için siz Nermin Yıldırım , Yeni Sanat mekanı ve bu buluşmanın gerçekleşmesini sağlayan Esas Adam beyefendiye çok teşekkür ederiz. Bizim için çok keyifli bir söyleşiydi.

    Nermin Yıldırım : Esas ben teşekkür ederim, hepiniz çok iyi dinleyicilerdiniz ve gözlerinizle bile dediklerimi takip etmiş olmanızı hissetmem benim için çok değerliydi.

    Söyleşimizden fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/9ZDqDHC/IMG-8247.jpg
    https://i.ibb.co/jJxJqB7/IMG-8254.jpg
    https://i.ibb.co/sKKmh84/IMG-8255.jpg

    Katılımcılar:
    Yazar Nermin Yıldırım
    Yeni Sanat mekanının sahipleri
    Esas Adam
    Oğuz Aktürk
    Bengü
    Yaz ve arkadaşı Kevser
    https://1000kitap.com/Berfoooo
    Seeker
    Okuma Maratonum
    Cevizkabuğu
    Mehmet Duman

    Adını unuttuğumuz arkadaşlar bilgilendirirseler ekleme yapabiliriz.

    Söyleşiden farklı olarak şunu demek gerek bir de, biz de 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak "ben" bencilliğiyle değil "biz" bilinciyle hareket etmeye inanıyoruz. Mağarada olmayı kabul etmiyoruz, zaten o yüzden 3 yıldır her ay okuduğumuz 1 kitabı yorumlamak için buluşuyoruz. "Biz" bilincinin sesi sizin gibi değerli insanlar sayesinde yükselebiliyor, sizin sayenizde mağaradan çıkmayı daha çok arzuladığımızı anlıyoruz. Bizim biz olmamızı sağlayan ve sesimizin bir ağızdan değil hep bir ağızdan çıkmasını sağlayan, sırf olumsuz tartışma çıkarmak için konuşan değil dayanışma ve süreklilik arzulayan bütün arkadaşlarımıza minnettarız. Soruların hepsi farklı kişiler tarafından sorulmasına rağmen, "biz" bilinciyle hareket edip kendi aile ütopyamızı ülkemiz olan Türkiye'de görmek isteyenlerdeniz. Kurmuş olduğumuz bu değerli aile, ülkemizin her evinin içindeki ailelere de yansıyabilse ve mağaranın içine yansıyan ışığı daha çok kişi görebilse. Biz, buna inanıyoruz ve mutlu bir aile olarak da mutluluğumuzun okur buluşmalarıyla Türkiye içerisinde benzer bir enerjiye sahip olduğunu düşünüyoruz. İşte... Zaten böyle böyle yeryüzündeki bütün kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfedip birleşebilecektir.
  • Viktor E. Frankl "in İnsanın Anlam Arayışı Kitabından:

    Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu, çünkü gözyaşları, bir insanın cesaretlerinin en büyüğüne, acı çekme cesaretine sahip olduğuna tanıklık ediyordu.

    ... insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

    Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir durumdur.

    Frankl, Nietzsche'nin şu sözünü anmayı çok seviyor: "Yaşamak için bir neden'i olan kişi, hemen her nasıl'a dayanabilir."

    "Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur." Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki normal bir davranıştır.

    Aramızda tıp mesleğinden olanların ilk öğrendiği şey buydu: "Kitaplar yalan söylüyor!" İnsanın, şu kadar saat uyumaksızın yaşayamayacağı söylenirdi. Kesinlikle yanlış! Kesinlikle yapamayacağım şeyler olduğuna inanırdım: Şunsuz uyuyamam ya da şununla veya bununla yaşayamam. Auschwitz kampındaki ilk gece yattığımız yataklar, ranzalar halinde düzenlenmişti, İki-iki buçuk metre kadar olan her bir ranzada, kuru tahtanın üzerinde dokuz kişi yatmıştık. Her dokuz kişi için iki battaniye verilmişti Elbette sıkışıklıktan ötürü sırt sırta, üst üste yatıyorduk, bu da acı soğuk nedeniyle avantajlı bir durumdu. kafalarımızı neredeyse çıkık hale gelen kollarımızın üzerine dayamak zorundaydık. Yine de uykumuz gelmiş ve birkaç saatliğine acıları alıp götürmüştü.
    Nelere dayanabileceğimize ilişkin birkaç benzer sürprizden daha söz etmek isterim: Dişlerimize bakma olanağımız yoktu, yine de buna ve ağır vitamin eksikliğine rağmen, diş etlerimiz her zamankinden çok daha sağlıklıydı. Aynı gömleği, ta ki gömlek görünümünü tamamen yitirene kadar, altı ay giyiyorduk. Su borularının donması nedeniyle günlerce yıkanamamamıza rağmen, toprakta çalışmaktan kirli ellerimizin üzerinde oluşan yara ve sıyrıklar (soğuk ısırması olmadığı sürece) iltihap kapmıyordu. Ya da örneğin yan odadaki en hafif bir gürültüyle uyanacak kadar uykusu hafif olan birisi, kulağının dibinde gürültüyle horlayan bir yoldaşa yaslanıp deliksiz bir uyku çekebiliyordu.
    Şimdi bize, insanı kabaca her şeye alışabilen bir varlık olarak tanımlayan Dostoyevski’nin sözlerinin doğru olup olmadığı sorulacak olursa, cevabımız, “Evet, insan her şeye alışabilir, ama nasıl olduğunu bize sormayın,” olacaktır. Psikolojik araştırmalarımız henüz oraya gelmedi; biz tutsaklar da o noktaya ulaşmış değildik. Henüz ruhsal tepkimizin ilk evresindeydik.

    İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır.

    "Kişi, yaşamın anlamını veya değerini
    sorguladığı an, hastadır."
    Ama ben, yaşamın anlaminı merak
    eden bir insanın, ruh hastalığını dişa vurmaktan çok, insanlığını kanitladığına inaniyorum. Yaşamda anlam arayışina yönelmek
    için nevrotik olması gerekmez, ama gerçekten de insan olmasi gerekir. Ne olursa olsun, daha önce de belirttiğim gibi anlam arayışi insan olmanın ayırdedici bir özelliğidir. Başka hiçbir
    hayvan, hatta Konrad Lorenz'in kazları bile, yaşamda anlam olup olmadığını merak bile etmez.

    Bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının "büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Bitirilecek ne kadar çok acı var.

    insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir.

    Ama anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da zevk değildir. Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.
    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam, yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir. Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Burada, insanın, zor bir durumun sunduğu ahlâki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da, o insanın acılarına değip değmediğini belirler.
    Bu varsayımların, dünyalık ve gerçek yaşamdan çok uzak olduğunu. Ancak az sayıda insanın böylesine yüksek ahlâki standartlara ulaşma yetisine sahip olduğu doğrudur. Onca tutukludan sadece birkaçı içsel özgürlüklerim tamamen koruyabilmiş acılarının sağladığı değerlere ulaşabilmiştir, ama bu türden bir örnek bile, insanın içsel gücünün, onu dışsal kaderinin üstüne çıkarabileceğini kanıtlamaya yeterlidir. Bu insanlar sadece toplama kamplarında görülmez. İnsan, kendi acılan yoluyla bir şeye ulaşma şansıyla birlikte, her yerde kaderle karşı karşıyadır.

    İntihar düşüncesi, kısa bir süreyle de olsa, hemen herkesin kafasını kurcalıyordu.

    Psikiyatride "af yanılsaması" denilen bir durum vardır. İdama mahkum edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    Yaşamın anlamına ilişkin sorular, genel ifadelerle yanıtlanamaz. Tıpkı yaşamdaki işlerin son derece gerçek ve somut oluşu gibi, “yaşam” da bulanık bir şey değil, son derece gerçek, son derece somut bir şey anlamına gelir. Bunlar, her bireyde farklı ve eşsiz olan kaderi oluşturur. Hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz.

    Çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir.

    İnsan seçim yapmak zorundadır.

    Çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir.

    Dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek.

    "Ama üstünlük, gerektiği takdirde acı çekmesini bilmektir."

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır.
    Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.
    Ama hiçkimse, bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    En küçük bir merhamet karşısında bile minnet duyuyorduk.

    Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çeki­len bu acıda bir anlam bulmaktadır.

    İnsanlar araçlara sahip, ama amaçları yok.

    Anlam mantıktan derindir.

    Yaşamın en samimi tanıkları... gözyaşları...
    Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu...

    Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğine bulur.


    Ruhunu ve bedenini kanatırcasına kazıyarak öğrenmek.
    ... dünyada, kişinin en kötü şartlarda bile yaşamını sürdürmesine, yaşamında bir anlam olduğu bilgisi kadar etkili bir şekilde yardımcı olan başka hiçbir şey yoktur.

    henüz bu dünyaya ait değildik.

    birbirimize,”bu fazla yaşamaz...” ya da “sıra bunda...” diye fısıldıyor ve akşamları günlük bit ayıklayışımız sırasında,kendi çıplak bedenlerimizi görerek,şöyle düşünüyorduk:işte bu vücut,benim vücudum,bir cesetten başka bir şey değil.

    "Hayat benim için bir cehennemdi."


    Varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı durumunda dışavurur. İnsanlığın, bunaltı ve can sıkıntısından oluşan iki uç arasında sonsuza kadar mekik dokumaya mahkûm olduğunu söyleyen Schopenhauer’i anlayabiliriz.

    ... dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek. Bu nedenle uyanık olalım; iki anlamda uyanık olalım: Auschwitz’den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz. Hiroşima’dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz.


    ... çok büyük bir atmosfer basıncı altında bulunduğu dalgıç hücresinden birdenbire ayrılması halinde, dalgıcın fiziksel sağlığının tehlikeye girmesi gibi, ruhsal baskıdan birdenbire kurtulan bir insanın, ahlâki ve ruhsal sağlığı da hasar görebilir.

    İnsan sonlu bir varlıktır ve özgürlüğü sınırlıdır. Bu, koşullardan özgürlük değil, koşullara yönelik bir tavır alabilme özgürlüğüdür.

    Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da İnsan ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının
    " büyüklüğü " kesinlikle görecelidir.

    "Kimsenin ahlaki sorunlara kafa yormaya ne zamanı ne de arzusu vardı."

    Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz vere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur öte yandan eğer kişi acı çekmesine neden olan durumu değiştiremiyorsa , buna karşın tutumunu belirleyebilir.

    Hiçbir insan ve hiçbir kader ,bir başka insanla ya da kaderle kı yas la na maz ...

    Beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar.

    Acının sınırı yoktur.
    Yıllar boyunca olası her türlü acının mutlak sınıra ulaştığını düşünen bir insan, şimdi acının sınırı olmadığını ve daha çok, daha yoğun acılar çekebileceğini anlıyordu.

    lnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir.

    Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şey de, insanın elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.

    “psikiyatrist olarak bizler bile bir insanın örneğin bir tımarhaneye kapatmak gibi anormal bir duruma yönelik tepkilerinin,normalliğin derecesiyle orantıladığımız zaman anormal olmasını bekleriz.”

    Peki bir insan anlam bulmaya nasıl başlar? Charlotte Bühler'in ifade ettiği gibi: "Yapabileceğimiz tek şey, nihai olarak insan yaşamının ne olduğuna ilişkin sorularının yanıtlarını bulmuş gibi görünen insanlarla, bulamayan insanların yaşamlarını araştırmaktır."

    Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, aynı şey başarı için de geçerlidir.
    elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.

    Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. Bir eser yaratarak veya bir iş başararak, 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

    Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır. Ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir.
    Böyle bir şeyi ruh hastalığı terimiyle yorumlayan bir doktor, hastasının varoluşsal umutsuzluğunu uyuşturucu ilaçlar yığınının altına gömebilir. Bunun yerine onun görevi, varoluşsal gelişim ve gelişme krizi boyunca hastaya yol göstermektir.

    Kişinin, soyut bir “yaşamın anlamı” arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir.

    “Dünyadaki hiçbir güç yaşadığın şeyi elinden alamaz”

    ... yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak olanaksızdır.

    ... yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak olanaksızdır.

    Kişinin, soyut bir “yaşamın anlamı” arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir.

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama hiç kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    her şey bir şekilde anlamsızlaşıyordu.

    "Başarıyı amaçlamayın. Bunu ne kadar amaç haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz, kaçırma olasılığınız da o kadar artar. Çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı, kendisi oluşmalı.

    Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.

    O ana kadar çok iyi öğrendiğim tek şeyi biliyordum: Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

    Eğer yaşamda gerçek bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.

    Dinsel inancın derinliği ve gücü,
    sık sık, yeni gelenleri şaşırtıyor ve derinden etkiliyordu.

    Fotoğraftaki insanlar hiç de o kadar mutsuz olmayabilirdi.

    O ana kadar çok iyi öğrendiğim tek şeyi biliyordum: Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

    Artık özgür oldukları için, özgürlüklerini saygısızca ve acımasızca kullanabileceklerini düşündüler.

    Latince *finis* kelimesinin iki anlamı vardır: Son ya da varış (finiş) ve ulaşılacak bir hedef. "Geçici varoluşu"nun sonunu görmeyen bir insan, yaşamdaki nihai bir hedefe yönelemiyordu.

    Geçmişteki hiçbir şey geri kazanılmaz bir şekilde kaybedilmemiş, her şey geri dönülmez bir şekilde kaydedilmiştir.

    Gelecekte bir hedef göremediği için kendini çöküşe bırakan bir insan, kendini geçmişe yönelik düşüncelere dalmış buluyordu.

    "Mizah, kendini koruma savaşında ruhun bir başka silahıydı."

    kafama bir düşünce saplandı: yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. gerçek: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.

    Herkesin acısı kendine büyük...
    Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Nietzsche: "Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her 'nasıl' a katlanabilir."
    Viktor E. Frankl
    İnsanın Anlam Arayışı, Viktor E. Frankl

    İnsan varolmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun kaderine, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.

    Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının "büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Psikiyatride "af yanılsaması" denilen bir durum vardır. Idama mahkûm edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır. Biz de umut kırıntılarına dört elle sarılmıştık ve sonuna kadar, çok kötü olmayacağına inanmıştık.

    Hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz. Hiçbir durum kendini tekrarlamaz ve her bir durum farklı bir tepki gerektirir.

    “Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.”

    "Bazen insanın sadece kendi kaderini kabul etmesi, kendi talihsizliğine katlanması gerekir."

    geçen günlerin ve saatlerin gerilim ve heyecanından sonra, barış için ettiğimiz dualar, insan sesinin alabileceği en coşkulu tonla yapılmıştı.

    Yaşam için değil, yaşama veda edercesine elimi sıktı.

    Bazı şeyler yaşanmadan anlaşılmaz.
    O olayları yaşamayanlar ise ne o zaman hissettiklerimizi ne de şimdi hissettiklerimizi anlayabilir.

    "Bazen insanın sadece kendi kaderini kabul etmesi, kendi talihsizliğine katlanması gerekir."

    Hiç uğruna ölmek istemiyordu. Hiçbirimiz bunu istemiyorduk.

    "Çelişik niyet " adı verilen logoterapi tekniği, korkunun korkulan şeyi yarattığı ve aşırı niyetin, arzulanan şeyi olanaksızlaştırdığı gerçeğine dayanmaktadır.
    Bir benzetme yapacak olursak, bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli bir miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir.

    Yaşam için değil, yaşama veda edercesine elimi sıktı.

    geçen günlerin ve saatlerin gerilim ve heyecanından sonra, barış için ettiğimiz dualar, insan sesinin alabileceği en coşkulu tonla yapılmıştı.

    Uykusuzluk sorununa uykuya direnme çağrısı...
    Uykusuzluk korkusu, uyumaya yönelik aşırı bir niyete yol açar. Bu da dönüp, kişinin uyumamasına neden olur. Bu korkunun üstesinden gelmesi için genellikle hastaya kendini uyumaya zorlamamasını, bunun yerine tam tersini denemesini, yani yatakta olabildiğince çok uyanık kalmaya çalışmasını öğütlerim.

    ...
    Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını ,asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası UMUTSUZ İNSANLARA ÖĞRETMEMİZ gerekiyordu.

    Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlamış olmaz.

    Psikiyatride 'af yanılsaması' denilen bir durum vardır. İdama mahkum edilen bir insan, infazdan hemen önce, son dakika affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    Hâlâ hayatta olanların umutlanmak için nedeni vardı. Sağlık, aile, mutluluk, mesleki yetenekler, talih, toplumdaki konum: Bütün bunlar tekrar kazanılabilecek yada eski durumuna getirilebilecek şeylerdi. Her şey bir yana, kemiklerimiz hâlâ yerindeydi. Yaşadığımız şeyler, gelecekte bizim için bir değer olabilirdi.

    "Her düşüp kalkışımın hesabını tuttun; gözyaşlarımı da şişene koy! Bunlar kitabında yok mu?
    Varoluşumuzun geçici olması, bunu kesinlikle anlamsız kılmaz, ama sorumluluklarımızı oluşturur.

    “ Bir insanın ruhsal durumuyla -cesareti ve umudu ya da bunların bulunmayışı- vücudun bağışıklık durumu arasında ne kadar yakın bir ilişki olduğunu bilenler , umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesini öldürücü bir etkisi olabileceğini anlayacaktır. Arkadaşımın ölümünün nihai nedeni , beklediği özgürlüğün gelmemesi ve ağır bir hayal kırıklığı yaşamasıydı.”

    Acı soğuk ve rüzgar içimize işliyordu.

    Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır.

    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir.

    Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.

    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir.

    Acı soğuk ve rüzgar içimize işliyordu.

    En küçük bir kışkırtmada, bazen de hiçbir neden olmaksızın dayak fasılları yaşanıyordu.
    ...
    Bu tür durumlarda insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

    "Her düşüp kalkışımın hesabını tuttun; gözyaşlarımı da şişene koy! Bunlar kitabında yok mu?
    Hâlâ hayatta olanların umutlanmak için nedeni vardı. Sağlık, aile, mutluluk, mesleki yetenekler, talih, toplumdaki konum: Bütün bunlar tekrar kazanılabilecek yada eski durumuna getirilebilecek şeylerdi. Her şey bir yana, kemiklerimiz hâlâ yerindeydi. Yaşadığımız şeyler, gelecekte bizim için bir değer olabilirdi.

    Frankl, Nietzsche’nin şu sözünü anmayı çok seviyor: “Yaşamak için bir
    nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir."

    Ne olursa olsun, duşlardan gerçek su akıyordu.

    Hepimiz, kendimizi canlıdan çok bir ölü gibi hissediyorduk.

    Özgürlük, olumlu yanı sorumluluk olan olgunun tamamen negatif yanından başka bir şey değildir. Aslına bakılacak olursa, sorumluluk terimiyle yaşanmadığı sürece özgürlük, salt keyfiyet içinde yozlaşma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

    Bazı otoritelere göre anlamlar ve değerler, “savunma mekanizmalarından, tepki oluşumlarından ve yüceltmelerden öte bir şey değildir.” Ama bana göre, ben, sadece “savunma mekanizmalarım” uğruna yaşamak istemeyeceğim gibi, sadece “tepki oluşumlarım” uğruna ölmeye de hazır değilim. Öte yandan insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir.

    özgürlüğüne kavuşan tutukluların yaşadığı şeye,psikolojik açıdan “kişiliksizleşme” denilebilir.kelimenin tam anlamıyla eğlenme,hoşnut olma yeteneğimizi kaybetmiştik;bunu yavaş yavaş tekrar öğrenmemiz gerekecekti.

    Kuşkusuz, kalabalıktan uzak durmanın olası,hatta gerekli olduğu zamanlar da vardı.

    "Zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler(bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya sahiptir), ancak iç özlerinin (benliklerinin) maruz kaldığı hasar daha az olmuştur. Bu insanlar çevrelerindeki dehşet verici dünyadan kopup, içsel zenginlikten ve tinsel özgürlükten oluşan bir dünyaya çekilebilmişlerdir."


    Acı duygusu ,net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an , a c ı olmaktan çıkar.

    Tutuklunun ruhsal tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan semptomlar, duygu yitimi, yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi ; bu da sonunda tutukluyu , her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştıriyordu .Bu duyarsızlık yolu ile tutuklu , kendini kısa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.

    İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğumuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.

    İnsan, kelimenin tam anlamıyla bir numara olup çıkıyordu; canlı veya ölü olmasının bir önemi yoktu; bir numaranın yaşamının kesinlikle hiçbir anlamı yoktu. Numaranın arkasında olan şey, yaşam, kader, tarih, söz konusu insanın adı, çok daha önemsizdi.

    Eğer yaşamda gerçekten anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır.

    Ama mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir. İnsanın “mutlu olmak” için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir

    İnsan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir.

    Tutuklunun ruhsal tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan semptomlar, duygu yitimi, yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi ; bu da sonunda tutukluyu , her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştıriyordu .Bu duyarsızlık yolu ile tutuklu , kendini kısa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.

    İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamım kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım.

    "Bütün bu acıların,çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok!Çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan yaşam,nihai anlamda yaşanmaya değmez.

    Bazıları umutlarını hepten yitirmişti, ancak en can sıkıcı olanlar, uslanmaz iyimserlerdi.

    İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğumuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.
  • 432 syf.
    ·9/10
    Sessiz Ev sadeliği başta olmak üzere birçok sebepten ötürü beni Orhan Pamuk’a ısındırmıştı ve hazır böyle ısınmışken Pamuk’un şaheseri olduğu söylenen Kara Kitap’ı okuma kararı aldım. Uzun romanlar okumak artık büyük bir yatırım: Kitap okumaya ayırabildiğim zamanın azalması bunda büyük bir etken. Kitaptan tamamen kopup sonra tekrar geri dönmeye çalışmak, hele hele mevzu bahis uzun bir romansa çok daha zor oluyor. Yine de, işte, romanın cezbesi, bir şekilde çekiyor kendini yine de. Gerçekten de uzunluğunun hakkını veren ve dolgun bir roman okumuş olmaksa yanıma kâr kaldı.

    Not: Romanın sonu hakkında bilgi içermektedir.

    Roman Galip adlı karakterin etrafında dönüyor. Romanın başlarından Galip’in eşi Rüya kayboluyor. Rüya, polisiye romanlar çeviren ve sürekli evde vakit geçiren bir kadın. Galip ile evlilikleri tembellikler, bohem bir yaşamın mayıştırıcı huzuru üzerine kurulu. Tüm bu aşk hikayesini şekillendirirken Orhan Pamuk aklına gelen tüm kelimeleri kullanıyor: Nesnesi, sıfatı bol bir dünyaya böylece ilk adımlarımızı atıyoruz.

    Tam bu adımları yavaşça atarken, araya ilginç bölümler girmeye başlıyor. Bunlar, Rüya’nın kardeşi Celal’in köşe yazıları. Meşhur “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman” bölümü de dahil tüm bu köşe yazıları, entelektüel bir dille (Orhan Pamuk diyebiliriz) kaleme alınmış ilginç konularda yazılar. Konu çeşitliliği açısından Orhan Pamuk bilgi birikimini konuşturuyor ve bizi vitrin mankenlerinden Mevlana’ya, Yeşilçam filmlerinden Hurufilik’e kadar geniş bir deryada gezdiriyor. Açıkça söylemem gerekirse bir ara romanın kendisinden ziyade bu kısımları daha çok sever oldum. Sonra neyse ki gerçek dünyada olanlar biraz daha ilgi çekici olmaya başlıyor ve romanın bir yarısı sürükleyici bir hikaye iken diğer yarısı da size çok ilginç bir şeyler anlatacağım köşesi haline geliyor. Romanın yoğunluğunu düşününce, bu köşe yazıları bir soluk almanıza fırsat veriyor.

    Romanın son yarısında özellikle gerçek dünyada olanlar cezbetmeye başlıyor. Galip roman boyunca pek silik bir karakter olmasına karşın, bu son yarıdaki olaylar vesilesiyle karakter bir anlamda şaha kalkıyor. Detayları anlatıp da romanı bozmak istemem; ama roman boyunca sinir edecek kadar boş kalan Galip’in bir şekilde dolması sevindirici. Ortada doğru düzgün bir karakter de yokken romanın ilk yarısını sekteye uğratan bir unsur bu. Roman ilk yarısı boyunca Celal’in sırtında gitmekteyken, sonrasında Galip de yükün altına giriyor.

    Roman içerdiği bilgi birikimi açısından ve bunların sunumu açısından çok başarılı. Romanı diğerlerinden ayıran en önemli nokta da bu. Orhan Pamuk zaten romanlarına bol bol malzeme koyan bir yazar: Bu romanda bunun zirvesine ulaşmanın yanında, yazar bunları itici veya sıkıcı veya alakasız şekilde koymuyor çoğunlukla. Orhan Pamuk’un derdi tüm bilgi birikimini sunabileceği bir roman dünyası oluşturabilmek. Bu konuda da Kara Kitap’ta çoğunlukla başarılı. Bu romanın tek gözüme batan kötülüğü ise sonu. Rüya’nın kayboluşunu hikayenin ana motivasyonu olarak verip sonra hikayeyi bir sürü soru işaretleriyle kapatmak ayıp olmuş. Tabii, Orhan Pamuk hevesle darbe döneminden etkilendiğinden bahsetmiş ve sonu yazarken de buna göre yazmış ama romanın sonu cidden sırf yazar darbeden etkilendiği için yazılmış gibi olmuş. Bence olmamış.

    Özetlemek gerekirse, Kara Kitap gerçekten de Orhan Pamuk’un en iyi eseri olmalı. Roman özellikle içindeki bilgi birikimi ve çeşitliliği ile mest ediyor. Yazarın tüm bu bilgi birikimini, hayal gücünü, edebi maharetlerini böylesine büyük bir ölçekte görmek çok güzel. Sonu ve ilk yarısında bir süre sonra meydana gelen durgunluğu saymazsak Kara Kitap Türk romanında özel bir yeri olduğunu düşündüğüm bir eser. Bu küçük kusurlar üstteki iyi yanlar tarafından tamamen örtülmekte. Her bir bölümünde ayrı bir renk içeren, bazen çok fazla kelimeli olsa da şu yukarıda bahsini ettiğim uzunluğuna değen bir roman. Darbesiz günler dilerim.
  • Hadis karşıtları ne yapmak istiyor?

    Yazar Profesör Dr Mehmet yaşar Kandemir..

    1.Hadis karşıtları Maide Suresi 3 ayeti 'bugün dininizi Kemale erdirdim'i öne sürerek hadise,sünnete ihtiyaç bulunmadığını söylüyorlar.Allahü Teala'nın peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Kuranı Kerimi açıklama görevi verdiğini hadis ve sünnetin bunu yaptığını görmek istemiyorlar.


    2. Allah'ımız Müslümanlara peygambere itaat etmeyi ona uymayı emrediyor,Ona itaatin kendisine itaat olduğunu belirtiyor. Bu ilahi emir, hadis ve sünnetin ortaya koyduğu hükmün Allah Teala tarafından konmuş olduğu gibi kabul edilmesi gerektiğini gösteriyor.


    3.Rabbimiz Peygamberimizi Alemlere rahmet olarak göndermiş, Miraç da ona kudretinin en büyük delillerinden bir kısmını göstermiştir. Efendimiz bir beşerdir ama herhangi bir beşer değildir.


    4.Rabbimiz efendimize Kuran'da olmayan konularda hüküm koyma yetkisi vermiştir. Sünnete sımsıkı sarılmamızı emretmiştir. Bize düşen onu kendimize rehber edinmek ve sünnetine dört elle sarılmaktır.


    5. Hadis karşıtlarının ileri sürdüğü gibi hadis ve Sünnet sonradan ortaya çıkmadı. Ashab-ı Kiram, Peygamberimizin hem sözlerini ezberlediler hem de hayatları boyunca onun gibi yaşamaya, onun gibi ibadet etmeye çalıştılar.


     6.sahabeler nazil olan ayetleri ve Peygamberimizin söylediği hadisleri öğrenip ezberlemeye önem verir,onun yanında nöbetleşe kalırlardı. Kendisinin duymadığını bile birbirlerinden duyup öğrenirlerdi sonra aralarında müzakere ederlerdi. Bir hadisi öğrenmek için uzun yolculuklara katlanırlardı.


    7.Hadisler Kuranı Kerim'de özet olarak verilen bilgileri açıklar,oradaki genel hükümleri belirgin hale getirir, manası kapalı olan ayetleri izah eder.


    8.Hicr suresi 9 ayette 'Elbette Zikri Biz indirdik ve Elbette biz onu koruyacağız' derken zikir hadis karşıtlarına sandığı gibi sadece Kuranı Kerim değildir. 20 ayrı manası vardır Kur'an Şeriati sünnet bunlardan üçüdür. Zikri islam şeriatı diye anlamak daha doğrudur.Çünkü Kur'an ve Sünnet  şeriattır.


    9. Allah'ımız Kuranı Kerim gibi hadisi şerifleri de korumuştur.Kur'an'ın tefsiri olan hadisi şerifler korunmamış olsaydı sahabe neslinden sonra gelen müslümanlar Allah'ın kitabını doğru dürüst anlayamazdı.


    10.Allah'ımız indirdiği 1 ayetin nasıl anlaşılması gerektiğini peygamberine vahyeder, O da bunu açıklayarak ümmetine bildirmiştir.

    Kuran'ı açıklamak bize aittir ayeti kerimesi bunu gösterir(kıyame Suresi 17 19 ayetler)


    11. "Kuranı Kerim ile birlikte Onun bir benzeri bana verilmiştir,cebrail bana geldi ve şunu haber verdi size iki şey bırakıyorum bir Allah'ını kitabı Kur'an diğeri peygamberin sünneti" şeklinde peygamber buyrukları hadis-i şeriflerin de vahiy edildiğini ortaya koymaktadır.


    12.Rabbimiz hadis ve sünneti İslam'ın ilk 3 nesli ve daha sonraki Büyük Hadis alimleri ile korumuştur.kıyamete kadar da hadis ve sünnetin koruyan kullar yetişecektir.


    13.Peygamberimiz bazılarınin kabaca söylediği gibi Postacı değildir. O getirdiği ayeti kerimeleri açıklayan ve müslümanlara dinlerini nasıl yaşayacaklarını uygulamalı olarak gösteren bir rehberdir.


    14.islam alimleri "Allah sana kitabı indirdi hikmeti verdi"ayeti kerimesinde ki( Nisa Suresi 113 ayet)'Hikmet' i sünnet olarak algılanmıştır.Buda Kuranı Kerimde olduğu gibi hadise, sünnete de uyulması gerektiğini gösterir.


    15."şunu iyi bilin ki bana Kur'an ile birlikte onun 1 misli daha verildi". hadisi Şerif'i hadis ve sünnetin Peygamber Efendimize vahiy edildiğini ifade eder.


    16.Peygamberimiz hayattayken Müslümanların arasında çıkan anlaşmazlıklarda hakemdi, vefatından sonra ise onun hadis ve sünnetin hakem olarak kabul edilecektir.


    17.Beni Nadir yahudilerinin kuşatılıp hurmalarının kesilmesi ve Resulü Ekrem'in hanımlarından birine sır vermesi ile ilgili ayeti kerimeler Peygamber Aleyhisselam'ın Kuranı Kerim dışında da vahiy geldiğini göstermektedir.


    18.Rabbimiz şayet peygambere itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz buyurmak suretiyle İslam şeriatını oluşturan ayeti kerime ve hadisi şeriflere itaat edilmesini istiyor.(Nur suresi 54 ayet)


    19.hadis karşıtları hadislerden dini hüküm elde edilmeyeceğini söylerken yine hadise dayanmaları tam bir çelişkidir ve bu sünnetin dinde delil olduğunu itiraf etmek demektir.


    20.Kuranı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde vahiy mahsulüdür.Bu sebeple onların arasında çelişki bulunamaz.


    21.hadisler ya da Kuranı Kerim'deki hükümleri destekler veya Kuranı Kerim'de özet halinde verilen bilgileri açıklar yahutta Kuranı Kerim'in hiç temas etmediği konularda hüküm koyar.


    22."Hükmü ancak Allah verir"ayeti bu konu ile ilgili değildir.Bu ayet bir an önce başlarını azap gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak nazil olmuş ve bu konudaki hükmü ancak Allahü Teala'nın verileceği belirtilmiştir.



    23. Kuranı Kerim'de bulunmadığı halde hadis ve sünnetin ortaya koyduğu hükümler Kuran'a aykırı değildir.


    24.hadislerin kurana arzedilmesini isteyenlerin asıl maksadı birçok hadisi Şerif'i devre dışı bırakmaktır.


    25.Kuranı Kerim anayasa hükmünde genel kaideler ortaya koyar,Sünnet ise Kuranı Kerim'in temas etmediği konulara hüküm verir.Böylece Kur'an ve Sünnet birbirini tamamlar.



    26. Hadis inkarcıları bazı hadislerin zamanla ve mekanla ilgili olduğunu zaman değişince o hadislerin hükmünde ortadan kalkacağını ileri sürmektedirler. Fakat müslümanların peygamber mirası olan hadis ve sünnete dört elle sarılmalları onları vazgeçilmez kılmakta zamanla ve mekanla ilgisini ortadan kaldırmaktadır.


    27.Müslümanlar müşkülleri nihayete erdirmek  için peygamberin sağlığında onun şahsına vefatından sonra da sünnetine başvururlar.


    28.toplumun düzenini sağlamak için Peygamberimizin ortaya koyduğu bir esası yine o kaldırabilir. Onun vefatından sonra zaman değişti diye onun koyduğu bir sünneti kimse kaldıramaz.


    29.Hz Ömer'in "peygamber Aleyhisselam yapmıştır,biz onun bu sünnetini terk etmek istemeyiz" demesi remel sünnetinin zamanla ortadan kalkmayacağını göstermiştir.


    30.Allah Teala erkekleri sakallı olarak yarattığı için onlar rablerinin kendilerine münasip gördüğü şekli benimsemelidirler, peygamber Aleyhisselam de erkeğin kadına benzemesini doğru bulmamış karşı cinse benzeyenleri sert bir dille eleştirmiştir,sakal kesmek Allah'ın yarattığı şekli değiştirmektir. Peygamberler ve diğer İslam büyükleri sakallarını kesmemişlerdir. Sakal yüz derisinin kurumayıp nemli kalmasını sağladığı için de faydalıdır.


    31.İslam dini akla büyük değer vermiş fakat onun başında buyruk hareket etmesine doğru bulmamış aklın dizginini şeriatin idaresine bırakmıştır.Çünkü akıl kendini son derece geliştirirse bilgisine en üst düzeye çıkarsa bile yine de her şeyi bilemez ve kavrayamaz. Mesela Peygamberlere verilen mucizelerini izah edemez,ruhun mahiyetini, meleklerin ve cinlerin nasıl varlıklar olduğunu bilemez.


    32.insanların akılları anlayışları ve kavrayışları birbirinden farklıdır. Hiçbir akıl dayanılmaz değildir.İşte bu sebeple insan vahiy ile beslenen ve kararların dayanılmayan üstün bir kudretin eseri olan şeriata teslim olmak zorundadır.


    33.Kuranı Kerim'in birçok ayetinde belirtildiği gibi hadis ve sünnet aklın değil Vahyin ürünüdür. Zaten Allah'ın resulü de kendisine Kuranı Kerim'in yanı sıra Onun bir benzeri olan hadis ve sünnetin verildiğini bildirmiştir.


    34.Resulullah ileride meydana gelecek Tarihi olayları,keşifleri, ahiret alemi ile ilgili haberleri vermesi aklın çok üstünde olan ilahi vahiy ile beslendiğini gösterir.


    35.peygamber efendimizin en hayırlı insanlar diye övdüğü ashab-ı Kiram tabiin ve tebei tabiin nesilleri hadis ve sünneti hep akıllarının ve şahsi görüşlerinin önünde tutmuşlardır.


    36.Rabbimiz Peygamberimize gaybı bilmediğini ve sadece kendisine vahyedilene uyduğunu söylemesini emrediyor.Bu ilahi emir bile hadis ve sünnetin vahiy kaynaklı olduğunu gösterir. Her Müslümanın da bunu böyle kabul etmesi gerekir.


    37.Medine'li alimler kesinlikle hadis uydurma almışlardır.Zira onların arasında peygamber adına yalan uydurmayı küfür sayan,hadis uyduranların tövbesinin kabul edilmediğini inanan alimler vardır.


    38.Medine'nin ünlü Alim said İbni müseyyeb son derece Mut'taki idi.Emevi Valisi ona pek çok haksızlık yaptı. Buna rağmen o emevilere hakaret ve beddua etmedi, onları Allah'a havale etmekle yetindi. Bu ünlü alimin hadis uydurduğuna dair en küçük bir belge yoktur.


    39.Ehlibeyt hakkında hadis uyduranlar Medineli alimler değil aşırı şiilerdir. Medineli alimler onların bu tutumları ile hep mücadele etmişlerdir.


    40.muhaddisler halifelerin Sarayı'na gidip gelen ve onlardan hediye alan ravilerden hadis rivayet etmezdi. Bazı alimler ise yöneticilere nasihat etmenin alimlerin görevi olduğu inancı ile onların yanına gider sorularına cevap verir ve gerektiğinde uyarılardi 


    41.Emevi ve Abbasi halifeleri bazı şii tarihçiler aksini ileri sürse bile kendi lehlerine hadis uydurtmadılar.İmam Malik, el-muvatta'sini abbasiler devrinde kaleme aldığı halde Emevi Halifesi Abdülmelik İbni mervan'ın bazı hükümlerine bu eserinde yer verdi.


    42.Hadisler ileri sürüldüğü gibi halifelerin Sarayı'nda tedvin edilmedi. Öyle olsaydı zalim halifeleri ahiret azabı ile tehdit eden ve onların karşısında hakkı söylemeye teşvik eden birçok hadis,o hadis kitaplarında yer alır mıydı?


    43.ulul emre itaat etmeyi emreden hadise bakarak bunların uyduru.lduğu söylenemez Zira ulul emre itaat Kuranı Kerim'de de emredilir ayrıca halifeye itaat edilmesi ve fitneden uzak durulması yöneticilerin çok yöneticilerden çok halkın huzuru için gereklidir.


    44.İslam alimlerini yöneticileri memnun etmek için hadis uydurmakla suçlamak edep ve ahlak dışıdır devrin bütün halifelerini de dini umursamayan kimseler olarak göstermek en hafif mana ile ölçüsüzlüktür.


    45.Sahabe,tabiin ve daha sonraki Müslümanlar Ebu Hureyre Radıyallahu Anhayı tıpkı Peygamber Efendimiz'in yaptığı gibi künyesi ile çağırdıkları için onun ismi adeta unutulmuştur.Onun gibi sadece künyesi ile bilinen başka sahabiler de vardır.


    46.Ebu hureyrenin mükerrerleriyle birlikte 5374 tekrarsız 1579 rivayetinin bulunması,ondan Asaf ve tabiinden 800 kadar şahsiyetin hadis rivayet etmesi, İmam Buhari,zehebi İbni Hacer, El askalani gibi ünlü şahsiyetlerin eserlerinde ondan çokça hadis rivayet edip bahsetmesi bu ünlü sahabinin hayali bir şahsiyet olmadığını gösterir.


    47.Ebu Hureyre Radıyallahu Anhin dünyalık için Müslüman olduğunu söylemek insafsızlıktır. O daha kendi kabilesiydeyken İslamiyeti kabul etti. Medine'ye geldikten sonra da yokluk içinde yaşadı. O dünya malında gözü olmadığını sırf hadisleri ezberlemek için karın tokluğuna Resulullah'ın dizinin dibinden ayrılmadığını söylerken gerçeği dile getirdi.



    48.Ebu Hureyre Hicret'in 7. Yılında Hayber'in fethi sırasında efendimizin yanına geldi 4 yıl boyunca ondan ayrılmadı ve kendisinden duyduğu hadisleri ezberlemeye gayret etti bu sebeple de en çok hadis rivayet eden sahabe oldu. peygamberimiz ile beraber gazveleri katıldı daha sonra yapılan İslam fetihlerinde bulundu ve cihadı hiç bırakmadı.



    49.Peygamber Efendimiz Ebu Hureyreyi bahreyne sürmemiş.Onu ilk defa oraya İslam dininin öğretmesi ve fetva vermesi için, iki defa da oraya toplanan vergileri Cizre'ye getirmesi için göndermiştir.


    50.Ebu Hureyre Peygamberimizin sevdiği ve değer verdiğim Mut'taki ibadete düşkün insanlarla iyi geçinen yumuşak huylu mütevazi bir insandı 



    51.Hz Ömer bütün valilerine yaptığı gibi Bahreyn Valisi Ebu hureyre'nin mallarından bir kısmına el koymuş fakat tahkikattan sonra onun emanete hıyanet etmediğini görmüş malını kendisine iade etmiş,onu tekrar Vali yapmak istemiş,fakat Ebu Hureyre bunu kabul etmemiş.Bu da onun mal ve mevki meraklısı olmadığını göstermektedir.



    52.Ebu Hureyre Radıyallahu Anhayi küçük düşürmek isteyen kötü niyetli kimseler hadis alimlerinin güvenilir bulunmadığı bazı kitaplardaki asılsız haberlere dayanarak onu suçlamaya yeltenmişlerdir.Bu aziz sahabi,Ashabı güzinin ve ehlibeytin değerini bilir ve onlara layık olduğu şekilde saygı gösterirdi.Peygamberimizin evdeki halleri ile ilgili olarak Hz Aişe'nin verdiği bilgileri önemser ve onun bu tür konuları herkesten iyi bildiğini söylerdi.



    53.Hz Ömer'in Ebu Hureyre Radıyallahu Anhayı kamçı ile vurduğuna dair bir Rivayet var.Fakat bu rivayetin senedinde güvenilmeyen biri bulunduğu için rivayet son derece zayıftır.


    54.Hz Ömer hadislerin yanlış anlaşılabileceği endişesiyle çok hadis rivayetine taraftar değildi.İşte bu sebeple çok hadis rivayet edenleri az rivayet etmeye teşvik ederdi. Ebu Hureyre Radıyallahu anh'ın hafızasının sağlam olduğunu görünce onun hadis rivayet etmesine engel olmadı.



    55.bazı  bidatçılar Hz Osman ve Hz Ali'nin Ebu Hureyre radıyallahu anhı çok hadis rivayet etmekten engellediğini uygun,durmuşlardır böyle bir rivayet güvenilir hiçbir kaynakta yoktur.


    56.Abdullah ibni Ömer Radıyallahu anhüma ya tarla beklemesi için köpek beslenebileceği sorulduğunda Ebu hureyre'nin bir rivayeti bulunduğunu söylediler.O da Ebu hureyre'nin tarlası var o bu konuyu daha iyi bilir dedi Ebu Hureyre düşmanları Onun bu sözünü tarlası olduğu için, bu rivayeti Ebu Hureyre uydurmuştur şeklinde nakletmekten utanmamışlardır.Üstelik daha Sonraları İbni Ömer'in bu hadisi Aynen Ebu Hureyre gibi rivayet ettiğini de görmezden gelmişlerdir.



    57.Ebu Hureyre efendimizin vefatından sonra hicri 58 yılına kadar tam 47 yıl boyunca hadis rivayet etmiş ve fetva vermiştir. Hem derin ilmi hem de Resulullah'ın yakın ilgisine Mazhar olması sebebiyle Ashap ve tabiin neslinden üstün saygı görmüştür.



    58. Ebu Hureyre ölçülü şakalar yapardı onu bu yönüyle vurmak isteyenler Ebu hureyrenin ravinin adaletini zedeleyecek ölçüde şaka yaptığını iddia etmişlerdir.



    59.hadis karşıtları Ebu hureyre'yi midesine düşkün olarak göstermek için kötü bir senaryo yazmışlar.Muaviye Bin Ebu Süfyan'ın 'madire' yemeğini yemek için onun yanına gittiğini ama Hz Ali'nin arkasında namaz kıldığını söylemişlerdir. Ne tuhaf ki Muaviye Bin Ebu Süfyan Şamda, Hz Ali'nin Irak da bulunduğunu,hiçbir zaman bir araya gelmediklerini görmezden gelmişlerdir.



    60.Ebu hureyre'nin menfaati için Emevi yanlısı  olduğunu ileri sürenler onun Medine Valisi Mervan İbni hakemi bazı yersiz davranışları yüzünden eleştirdiğini,Ayrıca Emeviler yönetimi ele almadan önce maddi refaha sahip olduğu için emevilerden bir eklentisi olmadığını dikkate almamışlardır.



    61.Ebu Hureyre Ehlibeyt muhibbi olduğu ve Hz Ali'nin faziletine dair hadisler rivayet ettiği bilinmektedir, hal böyleyken onun hz.ali aleyhine hadis uydurduğu iddiası ne kadar doğru olabilir.



    62.hadis karşıtları Ebu hureyrenin emirlerden korktuğu için bazı hadisler rivayet etmediğini söylüyorlar.Hz Hasan'ın dedesinin yanına defnedilmesine İzin vermeyen Medine Valisi mervana sen ve vali değilsin Vali başkasıdır.( Muaviye Bin Ebu Süfyandır) sen onu memnun etmek için böyle yapıyorsun diye çıkışan biri Emevi emirlerinden niçin korksun?



    63.bir kimseye bildiği bir konu sorulunca cevap vermezse kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem vurulur hadisi şerifini rivayet eden Ebu Hureyredır ama o bazı hadis rivayet ettiği takdirde fitne ve fesat çıkacağını insanların bundan zarar göreceğini düşünmüş ve tedbirli davranmıştır.



    64.Ebu Hureyre Peygamberimizin yanında 4 yıla yakın bir süre kalmış Bu esnada kendini tamamen hadis rivayetine vermiş duyduğu hadisleri unutmaması için Allah'ın Resul'ünün duasını almış, bu sebeple de çok hadis rivayet etmiştir.


    65.Hulefa-i raşidin devlet işleri ile de ümmetin dertleri ile de uğraştıkları için bir de Ebu Hureyre gibi uzun süre yaşamadıkları için onun kadar çok hadis rivayet edememişlerdir.


    66.Abdullah ibni Amr İbni as, Ebu Hureyre'den çok hadis yazmıştır.Ancak o hadislerin çok rivayet edildiği Hicaz mintikasından uzakta Mısır ve Şam gibi yerlerde yaşamış. Bu sebeple yazdıklarını Ebu Hureyre kadar rivayet etme imkanı bulamamıştır.



    67. İbni Ömer Radıyallahu anhüma ileri sürüldüğü gibi Ebu Hureyreyi çok hadis rivayet etmekle suçlamamış aksine onun herkesten fazla Resulü Ekrem ile birlikte bulunduğunu,hadisi şerifleri en iyi ezberleyen sahabinin o olduğunu söylemiştir.


     68.Ümmi olmak Yani okuma yazma bilmemek Arapların bir özelliği idi. Onlar duyup öğrendiklerini ezberlemeye ağırlık verdikleri için hafızaları son derece güçlenmiştir. Bu da hadis ravileri için kusur değil meziyet olmuştur Ebu Hureyre de bu meziyeti sebebiyle pek çok hadis hafızasında kurmuştur.



    69.Ebu Hureyre Radıyallahu Anha sara hastası olduğu için değil açlık yüzünden zaman zaman bayılmıştır.Peygamber Efendimizin vahiy esnasında yaşadığı ve halini Sara diye göstermeye çalışanlar Ebu hureyrenin rivayetlerine gölge düşürmek için böyle bir iddiayı icat etmişlerdir.


    70.Ebu Hureyre Radıyallahu Anh Yahudi iken İslamiyet ile şereflenen Mut'taki ve sika bir tabiin alimi olan ka'bu'l-Ahbar'dan bazen onun naklettiği bir kıssayı rivayet etmiştir.Peygamber Efendimizin izin verdiği ölçüde diğer sahabeler gibi israiloğullarından da rivayette bulunmuştur. Onun rivayetlerinin hep İsrailiyat kıssaları olduğunu söylemek büyük infazsızlıktır.



    71.Bir müslüman bazı hadisleri anlamakta zorlandığı zaman bu hadisi akla uymuyor diye ona reddetmek yerine insan aklının her şeyi kavramayağacağını hatırlanmalıdır.


    72.Tıp ilmi geliştikçe bazı hadisler Özellikle de sineğin bir kanadında hastalık diğer kanadında şifası bulunduğunu belirten hadisi şerif daha iyi anlaşıldı. Bu tür hadisi şerifleri reddetmek yerine onları ya iyice araştırmalı veya bu hadisleri benim ilahi vahye mazhar olan Peygamberim söylemiştir diye kabul etmelidir. 


    73.şayet İsrailoğulları olmasaydı et kokmazdı hadisi şerifini akıldışı bulmak ve onu rivayet için Ebu Hureyre suçlamak haksızlıktır.Allahu Teala israiloğullarına her gün bıldırcın eti göndermiş ve onu biriktirmemelerini emretmiş fakat onlar eti biriktirdikleri için tabi olarak et korkmuştur.



    74.Havva olmasaydı kadın kısmı da kocasını aldatmazdı" hadisinde cinsel anlamda aldatma söz konusu değildir Bu aldatma şeytanın hilesine kapılıp yasak ağacın meyvesinden yemek için eşine telkinde bulunup onu yanıltması anlamındadır.



    75.az bir yemeğin peygamber efendimizin duası ile çoğaldığında dair hadisi şerifler bütün hadis kitaplarında yer almıştır. Bu hadisleri sadece Ebu Hureyre değil onlarca sahabi rivayet etmiştir.



     76.Allah Teala'nın resul-i Ekrem'e peygamberliğini ispat etmesi için lütfettiği mucizelerden bahseden hadisi şerifleri garip acayip diye nitelemek gerçekten gariptir.Kuranı Kerim'de diğer Peygamberlere verilen mucizeleri kabul eden birinin böyle bir iddiada bulunması anlaşılabilir bir şey değildir.



    77.Allah'ın izin verdiği kimselerin kıyamet günü şefaat edecekleri Kuranı Kerim'de haber verilmişken efendimizin kıyamet gününde ümmetine şefaat edeceğini belirten Sahih Hadisler niçin gerçeği yansıtmamasın?



    78.yöneticiler kureyştendir hadisine dil uzatanlar onu rivayet ettiği için Ebu hureyreyi de suçluyorlar. O devirde Kureyş Kabilesi diğer kabilelere göre en güçlü en iyi itibarlı en şerefli Ve taraftarları en çok olan bir kabile idi Arap kabileleri de bir yöneticide bu özellikleri arıyordu Peygamber Efendimiz güçlü ve huzurlu bir yönetim için bunu gerekli gördüğü yönetimle ilgili sosyolojik bir gerçeği ifade eden bu sahih hadisi Şerif'te Onun ravisi olan Ebu Hureyreyi tenkit etmek tutarsızlıktır.



    79.İmam Buhari bugün Özbekistan Cumhuriyeti'nin sınırları içinde bulunan Buhara'da doğdu. İran asıllı değildi,hadis karşıtlarının ileri sürdüğü gibi o İran İmparatorluğu'nu yıktıkları için Müslümanlardan İntikam almayı düşünen bunun içinde hadis uyduran biri kesinlikle değildi.



    80.Müslümanlar İran'ı fethettiler ama İran halkını zorla Müslüman yapmadılar.İranlılar kendi istekleri ile müslüman oldular ve yine kendi toprakları üzerinde hayatlarını devam ettirdiler.



    81.Buhari'den önce hadisler yazılmıştı, buhari'nin uydurduğu hadisleri bir kitapta topladığı iddiası hiçbir delile dayanmayan bir yalandır. hadisler Peygamber Efendimiz zamanında yazılmaya başlandı. Buhari'den Çok önce bu hadisler derlenip kitaplaştırıldı.


    82. Sahih hadislerde belirtildiği üzere Mehdi Peygamber Efendimiz soyundan Mut'taki bir insandır, ahir zamanda zulüm çoğaldığında ortaya çıkacak ve yeryüzüne adaleti hakim kılacaktır.



    83.İmam Buhari hem senedi hem de metini sağlam olan hadisleri kitabını aldı Kuranı Kerime ve diğer sahih hadislere ters düşen hiçbir hadisi sahine almadı zaten o senet tenkidinde olduğu gibi Metin tenkidinde de uzmandı.



    84.100 sene sonra bugün yeryüzünde olanlardan hiçbiri kimse hayatta kalmayacaktır Hadisi sahihtir.Bu hadis 100 sene sonra Kıyametin kopacağı anlamında değil Peygamber Aleyhisselam'ın zamanında yaşayanların 100 sene sonra hayatta olmayacağı anlamındadır.



    85.İmam Buhari el camiu's sahihini tamamladıktan sonra onu devrin ünlü hadis alimi olan hocalarına sunmuş takdirlerini kazanmış ve daha sonra eseri 3 defa gözden geçirterek ona son şeklini vermiş ve kitabını binlerce talebesini okutmuştur.


    86.İmam Buhari bütün sahih hadisleri derlemeyi değil, sahih Hadislerden oluşan muhtasar bir kitap yazmayı hedeflediği için sahihi Buhari bütün sahih hadisleri ihtiva etmez.


     87.İmam Buhari bir hadis kitabını yazacağı vakit abdest alır İki rekat namaz kılardı.Bu sebeple bir günde ancak 2 hadis yazardı. Bu yöntemle sahihi Buhari 16 yılda tamamladı.


    88.kötü niyetli kimseler uğursuzluğun üç şeyde bulunduğuna dair hadisi ileri sürerek sahihi buharide İslam inancına aykırı hadisler var diyorlar Halbuki İmam Buhari İslam dininde cahiliye halkının inandığı gibi bir uğursuzluk anlayışı bulunmadığını göstermek için bu hadisi kitabını almıştır. Uğursuzluk konusundaki hadisi göstererek peygambere kadına değer vermediğini söylüyorlar. kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum vasiyetimi tutunuz buyuran bir peygamberin böyle bir şey yapması mümkün müdür?



    89.sahihi Buhari ve sahih-i müslim'deki hadislerin sahih olduğu konusunda İslam alimleri görüş Birliği etmiştir bu konuda İcma vardır derken kastedilen budur.



    90.israiliyat denilince akla 3 türlü rivayet gelir uygun olandır.Bir şeriatımıza uygun olandır bunları rivayet etmekte sakınca yoktur, ikincisi Kuranı Kerime ve sahih sünnete aykırı olanlardır,Bunlar kesinlikle rivayet edilemez. üçüncüsü de Kuranı Kerim ve sahih sünnette konu edilmeyen rivayetlerdir  bu rivayetlere de güvenilmez.



    91.Sahîhi Buhari ve sahih-i müslim'de geçen israiloğullarına dair hadisler Kuranı Kerim ve sünnet-i seniyyeye Uygundur.Bu sebeple onları rivayet etmekte hiçbir sakınca yoktur.


    92. İsra ve Miraç hadiseleri İsrailiyat saymak mantıklı değildir.Bu hadisleri rivayet eden 20'den fazla sahabi arasında Yahudi iken Müslüman olan bir kimse bulunmamaktadır.


    93. üç mescid(Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa)ibadet etmek için seyahat edilebileceğini belirten sahihi Buhari hadisinde Mescidi Aksa adı geçiyor diye o hadisin İsrailiyat saymak son derece anlamsızdır.


    94.İsra ve Miraç hadiselerinin birbirleri ile çatıştığı iddiası tamamen asılsızdır. Bu hadisler Buhari ve Müslim gibi en güvenilir kitaplarımızda yer almıştır.Miraç hadisleri Peygamber Efendimizin hizmetkarı Enes Bin Malik radiyallahu anh'den rivayet etmiştir.



    95.Miraç olayını ne zaman meydana geldiği konusundaki rivayetlerin birbirini tutmadığı iddiası da doğru değildir. Miraca dair bütün rivayetler bu olayın bi'setten yani Peygamber Aleyhisselam'ın peygamberlik geldikten sonra meydana geldiğini gösterir.


    96.hadis karşıtları diyor ki; miracın ruh ile veya hem ruh hem beden ile olduğunu söyleyenler olduğu gibi onun uykuda veya uyanıkken olduğunu söyleyenler de var görüldüğü gibi bu rivayetler çelişkilidir"bu iddiada asılsızdır. Miraç olayı Peygamber Efendimiz peygamber olduktan sonra hem ruhu hem de bedeni ile birlikte olmuştur.Bu konuda pek çok rivayet vardır, miracın Sadece Ruh veya uykuda olduğuna dair sahih bir rivayet yoktur.



    97.Peygamberimizin göğsünün yarıldığına dair rivayetler aslında bir çelişki içermez çünkü onun göğsünün birkaç defa ayrılması Pekala mümkündür.Nitekim bu olaylardan biri onu peygamberlik görevini hazırlamak için çocukluk çağında biri peygamber ahlakına ve özelliklerine sahip olması için bu görevi kendisine verileceği zaman üçüncüsü de Miraç için Rabb'inin huzuruna çıkacağı zaman kendisini o önemli buluşmaya hazırlamak için yapılmıştır.



    98.miracın nereden başladığı konusundaki rivayetler arasında bir çelişki yoktur. Peygamber Efendimiz amcasının kızı Ümmü hani'nin evinde uyurken evin tavanı yarıldı, bu evi kastederek evimin tavanı yarıldı buyurdu.melekler oradan indi peygamber AleyhisselamI. alıp Kabe'ye götürdü Sonra da onu burak a bindirdi ve miraca götürdü.



    99.peygamberlerin Kaçıncı kat semada olduklarını belirten rivayetler arasında da bir çelişki yoktur. Bazı rivayetlerde belirtildiği gibi Miraç olayı birkaç defa meydana gelmişse her defasında onları farklı semada görebileceği için bir çelişkiden söz edilmez.Miraç olayının bir defa meydana geldiği kabul edilirse de yukarıda belirtildiği gibi hadis âlimleri bu konudaki rivayetlerin nasıl anlaşılır gerektiğini açıklamışlardır(merak edesen bu kısmı kitaptan oku)



    100.peygamberimizin Miraç'ta nereye kadar Çıktığı konusunda farklı rivayetler bulunmakla beraber bunlar arasında bir çelişki yoktur.sidretül müntehanin 6 semada bulunduğu ama dallarının 7 semada olduğu belirtilmektedir. 


    101.hadis karşıtları Kuranı Kerim'de isradan bahsedildiğini ama Miraç'tan söz edilmediğini ileri sürüyorlar. Yine doğru söylemiyorlar. Necm suresinde efendimizin peygamberliğini İnkar Eden müşriklere cevap verilirken şöyle buyuruluyor onun gördüğü şey hakkında Şimdi siz onlar tartışacak mısınız andolsun ki onu başka bir inişinde de gördü sidretül müntehanın yanında" bu ve benzeri ayetlerde Miraç olayının meydana geldiğini gösteriyor.



    102.Hadis karşıtları diyor ki Kur'an'da gaybi sadece Allah bilir dendiği halde İsra ve Miraç hadisesinde peygamber gayba dair bilgiler veriyor.Fakat şu ayeti kerimeyi hadis inkarcılarının iddiasını yalanlıyor" gaybı bilen Allah'tır O hiç kimseye gayb bilgisi açık bir şekilde bildirmez,ancak seçip bildirmek istediği bir peygamber müstesna (Cin suresi 26-27 ayetler)


    103.Miraç hadisesinin akla aykırı olduğunu ileri sürüyor.Halbuki Miraç'ta yaşananlar sınırlı aklın kavrayamayacağı olaylardır ve  akıl üstüdür.Allah bize aklı gayb aleminde değil şu yaşadığımız şehadet aleminde kullanmamız için vermiştir.Vahyin bize gayb âleminden getirdiği her bilgiye onun akla uyup uymadığına bakmadan bütün kalbimizde iman etmemiz gerekir. Çünkü Miraç'a dair haberler aklın sınırları dışında kalan bilgilerdir.



     104.Peygamber Efendimizin 50 vakit namazı azaltılması için Allahü Teala'nın huzuruna defalarca gitmesin de bir gariplik yoktur. Bu olay efendimizin ümmetine olan şefaatini ve onlara aşırı düşkünlüğünü gösterir.


    105.Cebrail aleyhisselamın efendimizin kalbini yardıktan sonra onu İlim ve hikmet ve doldurmasına itiraz ediyorlar.İlim ve hikmet manevidir bunlar maddi olan tasa nasıl konur diyorlar bunu söyleyenlerin kıyamet gününde sevapların ve günahların terazide tartılacağına dair ayeti Araf Suresi 8 ve 9a inanıyorlarsa buna da itiraz etmemeleri gerekir.



    106. Atmosferde belli bir yükseklikten sonra havanın bulunmadığını bu sebeple Peygamber Aleyhisselam'ın da miraca çıkamayacağını söylüyorlar.Yunus Aleyhisselam'ın balığın karnında uzun bir süre havasız kaldırması,çocuğun ana karnında, balıkların suyun içinde havasız yaşayabildiğine inananların Miraç olayını takılmamaları gerekir.



    107.Allahü Teala'nın kullarına 50 vakit namazın farz kılmasını Peygamber Efendimizin Hz Musa ile görüştükten sonra defalarca Cenabı Hakk'ın huzuruna çıkmasını Ve sonunda namazın 5 vakite indirilmesini hadis karşıtları garip şekilde izah ediyorlar. Bu olayda Her şeyden önce Allah'ın kullarına olan Merhameti, efendimizin ümmetine olan şefkati öne çıkıyor. burada Hz Musa değil 2 peygamberin birbirleri ile istişaresi vurgulanıyor. Bir de Hazreti Musa ümmeti ile yaşadığı acı tecrübelerden söz ederek insanlığın insanların ağır ibadetleri yapamayacağını dile getiriyor.



    108.sahihayn ile diğer sünen ve müsnedler de bulunan şefaat hadisleri sahih ve Mütevatirdir.



    109. kıyamet gününde Efendimiz ile diğer peygamberler ümmetlerine şefaat edecektir.Ayrıca Şehitler salihler okunan Kuranı Kerim ve tutulan oruçlar da şefaat edecektir.



    110.Allah'ın birliğini kabul eden Müslümanlar ebediyen cehennemde kalmayacaktır. cehennemde ebedi kalacak olan kafirler,Müşrikler ve putperestlerdir.



    111.kıyamet gününde Allahu Teala şefaat edecek olanlara şefaat izni verecek onlar da Cenabı Hakk'ın razı olduğu kimselere şefaat edeceklerdir.



    112.Dünyada hiçbir iyi iş yapmamış ibadet etmemiş olan Mümin günahkarlar önce cehenneme girecek günahları ölçüsünde cezalarını çektikten sonra Allah'ın rahmeti ve adaleti sebebiyle cehennemden çıkarılacak ve cennete gireceklerdir.



    113. büyük günah işleyen ümmeti muhammed ebediyen cehennemde kalmayacaktır. Onlar Peygamber Aleyhisselam'ın meleklerin ve müminlerin kendilerine şefaat etmesi ile cehennemden çıkıp cennete gireceklerdir.



    114.Peygamberimiz müminlerin cennete giremeyeceğini söylememiştir.Allah resulü güzellikleri birbirinden farklı çeşitli cennetler bulunduğunu belirtmiş annesine ve babasına karşı gelenlerin akrabası ile ilgisini kesenlerin söz taşıyanların ve benzeri büyük günahları işleyenlerin Firdevs gibi cennetlere giremeyeceğini ifade buyurmuştur.



    115.Kuranı Kerim ve hadis-i şeriflerde müslümanlara yönelik bazı tehditler bulunmaktadır. Fakat Allahu Teala dilerse bu kullarını affetedecektir.



    116.büyük günah işleyenlerin cennete giremeyeceğini belirten ayet ve hadisler vardır.Bu tehditler ile O günahları ısrarla yapan ve yapmakta sakınca görmeyenler kastedilir. Bu ayet ve hadislerde Muhtemelen o günahkarların Cennet kapıları açılır açılmaz oraya ilk gelenlerle birlikte giremeyeceği ancak günahları bağışlandiktan sonra cennete gireceği anlatılmak istenmiştir.



    117.akıl ve duyular ile bilinmeyen konular vardır.Kuranı Kerim bunlara gayb adı verir.iman etmesi şarttır kabir azabı da bu konulardan biridir 



    118.kabirde Kötü insanlara azap iyilere ikram edileceğine dair hem ayeti kerimeler hem de mütevatir derecesine ulaşan hadisi şerifler vardır Bunun için sadece sahihi Buhari ve sahih-i müslim'deki hadislere bakmak bile yeterlidir.



    119. Gaybı Allah'tan başka hiç kimse Hatta Peygamber bile bilemez diyenler her nedense ayeti kerimede ki istisnayı görmezden geliyorlar Halbuki Allah Cin suresi 26-27 ayette seçip bildirmek istediği peygamberlerin galiba haber veriyor.



    120.kabirde azap gören beden değil ruhtur bu da rüyasında güzel şeyler görüp bundan zevk alan veya korkunç şeyler görüp bundan Elem duyan kimseye benzer.



    121. bir ayeti kerimede kafirlerin canını alan meleklerin onlara bugün perişan eden azapla cezalandırılacaksınız diye haber veriliyor başka bir ayeti kerimede melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken onların hali ne olacak duyuruluyor.Demek ki kötülerin azabı daha onlar Can verirken başlıyor.(Enam suresi 93 ayet Muhammed suresi 27 ayet)




    122.ayette firavun ve adamlarını şiddetli Bir azabın kuşattığı onların sabah akşam ateşe sunulduğu Kıyamet kopunca da Elem verici bir azalma uğratılacakları haber veriliyor (Mümin 45 46 ayet)daha Kıyamet kopmadan onlara yapılan Bu Azap kabir azabı değilse Acaba nedir?



    123.zulmedenler için kıyamet gününden önce bir azap daha vardır (Tur suresi 45/47 ayeti kerimesi) kabir azabına işaret etmektedir.



    124.Nuh kavminin Suda boğuldu ardından da ateşe atıldığı haber veriliyor (Nuh Suresi 25 ayette) bu kafirler kabirde değilse nerede ateşe atılmış olabilirler?



    125. Mehdi hadislerinin sahih olduğunu ve Mütevatir derecesine ulaştığını beyhakiki şevkani ve İbni Hacer El Mekki gibi alimler kabul etmişlerdir.Bu hadisleri Ebu Davud Tirmizi ve Ahmet İbni hanbel başta olmak üzere birçok muhaddis kitabına almıştır.



    126 mehdinin çıkacağına dair Kuranı Kerim'de ayet bulunmaması bu konuda kusur sayılmaz.Tam aksine Allah resulü size ne verdiyse onu alın Neyi yasakladıysa ondan kaçının gibi ayeti kerimeler Mehdi hadisleri ne güvenmek gerektiğini gösterir.



    127.Mehdiye dair hadislerin Sahih i Buhari ve sahihi Müslimde yer almaması bir noksanlık değildir.Çünkü İmam Buhari ve imam Müslim bütün sahih hadisleri Kitaplarına almayı düşünmemişlerdir.



    128. Mehdi hadislerine şiilerin uydurduğu söz asılsız bir iddiadan ibarettir.zaten şiilerin mehdisi ile ehli sünnetin beklediği Mehdi arasında hiçbir benzerlik yoktur.

    şiilerin mehdisi onların inancına göre 12 imamın sonuncusu Muhammed İbni Hasan El askeridir.


     

    129.Hadislere sıcak bakmayanlar Mehdiye dair hadislerin akla aykırı olduğunu söylerken tutarsız bir görüş ileri sürüyorlar. Ahir zamanda yeryüzüne zulüm ve haksızlık yaygınlaştığında Peygamberimizin neslinden Muhammed İbni Abdullah adlı bir zatın çıkması yaygınlaşan zulmü ortadan kaldırıp yeryüzüne adalet ve eşitliği getirmesine için akla aykırı olsun?



    130.Hadis karşıtları Mehdi beklentisinin toplumda kargaşaya sebep olduğunu ve insanları tembelliğe ittiğini ileri sürüyorlar.Mehdi inancı yüzünden Ehli sünnet arasında değil şiilerin çeşitli mezhepleri arasında kavgalar çıkmıştır. Mehdi inancı Ehli sünnet vel cemaat mensuplarını hiçbir zaman tembelleştirmemiş onlar İslam düşmanlarına karşı hep diri durmuş ve dinlerini canla başla savunmuşlardır.


    131.Hadis karşıtları Mehdi hadislerini ka'bü'l Ahbar'ın uydurduğunu söylüyorlar. Halbuki güvenilir Mehdi hadislerinden hiçbirini ravileri arasında ka'bü'l Ahbar yoktur.Mehdiye dair hadis uyduran bazı kişiler uydurdukları hadislerin senedine ka'bü'l Ahbar adını ilave etmişlerdir.

    Vehb İbni münebbih i de bu konuda Hadis uydurmakla suçluyorlar.Halbuki Mehdi konusunda rivayetlerden sadece birinde onun adı geçmektedir. Hadisten tenkidinde Üstat olan alimlerimiz vehb  İbni munebbihi güvenilir bir muhaddis olarak kabul etmişlerdir.



    132.İsa(as) ahir zamanda İslam şeriatına uygulayan biri olarak yeryüzüne inecek ve Müslümanların imamının arkasında namaz kılacaktır.


    132. bu konuda 70'ten fazla hadisi şerif vardır.Bu hadislerin önemli bir kısmı da sahihtir. 28 sahabi tarafından rivayet edildiği için bu hadisler Mütevatir derecesine ulaşmıştır. ünlü hadis alimleri bu hadislere dayanarak Hz İsa'nın yeryüzüne ineceğinin hak ve gerçek olduğunu söylemiştir.


    133.Hz İsa'nın usulüne dair muhtelif ayeti kelimeler bulunmaktadır."İsa kıyamet vakti için bir alamettir(Zuhruf 61)Yani Hz İsa'nın yeryüzüne inişinin Kıyamet alametlerinden biri olduğunu açıkça göstermektedir

    "0 ehli kitaptan hiç kimse yoktur ki ölmeden önce İsa'ya inanmış olmasın (Nisa 154 ayeti kerimesi)Hz İsa'nın yeryüzüne inmesinden sonra ehli kitabın ona iman edeceğini kesin suretle belirtmektedir.



    134.müfessirlerilemizin büyük çoğunluğu "seni vefat ettirip kendi katıma yükselteceğim"Ali İmran 55 ayeti kerimesinde geçen vefatın ölüm değil biri olarak semaya yükseltme anlamını anlamında olduğunu söylemişler buna misal olarak sizi geceleyin vefat ettiren( ölü gibi uyutan) odur.Enam 61 göstermişlerdir.



    135. Hz.İsa'nın öldüğünü ve yeryüzüne inmeyeceğim söyleyenler "senden öncede Hiçbir insana ölümsüzlük vermedik sen öleceksin de onlar ebedi mi kalacaklar?" Enbiya 34 ayeti kerimesinden medet umuyorlar.Bu ayeti kerimede hiçbir insanın ebediyen yaşayamayacağı ifade buyrulmaktadır. bu ayetten Hz İsa'nın vefat ettiği anlamı kesinlikle çıkarılmaz.


    136.Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne ineceği konusu bizim inanç esaslarından biridir. Bu sebeple onun Kıyamet yaklaştığı zaman yeryüzüne ineceğine tereddüt etmeden inanırız.



    137.Cinler ve Şeytanlar alemi gayb konularındandır. Bu sebeple Onlar hakkında sahih hadislerde verilen bilgilere inanmak gerekir.Cin ve Şeytan yoktur diyen bir kimse Peygamberi ve onların gerektirdiği esasları inkar etmiş olur,çünkü hem Kuranı Kerim'de hem de hadis-i şeriflerde cin ve şeytanın varlığı belirtilmiştir.



    138.Allah cinleri çeşitli şekil ve kılıklara girebilecek kabiliyette yarattığı için Onlar insan ve hayvan şeklinde görünebilirler ancak kainatın Rabbi onların Peygamber Efendimizin şekline girmesine izin vermemiştir.



    139.şeytanın yaratılışı hakkında bilgimiz olmadığına göre onun hadis-i şeriflerde belirtildiği şekilde 'boynuzlarının arasından güneşin doğacağı bir görüntü vermesini' de 'insanın kanında dolaşabilecek nitelik kazanmasını' da yadırgamamak gerekir.



    140.şeytanların ilki olan İblis Hz Adem'e secde etmediği için Cennetten kovulduğu günden beri insanın en azılı düşmanı olmuştur. Bu sebeple şeytan insana olan düşmanlığını kıyamete kadar çeşitli şekillerde sürdürecektir.


    141.hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere Şeytan insanı ibadetten alıkoymak için uyuyan kimsenin ense köküne üç düğüm atabilir, yiyen ve içen bir varlık olduğu için de namaz kılmayanın kulağına işeyebilir.Ancak o Allah'a içtenlikle yönelen Müslümanlara kötülük yapamaz.


    142.aksırmak ve esnemek fizyolojik bir olay olmakla beraber aksırmak insanın sağlıklı olduğunu gösterir,kulunun sağlıklı olması da Allah-u teâlâ'yı memnun eder. Esnemek ise çok yemekten kaynaklanır. Şeytan esneyen uyuşuk ve tembel kimselere,Allahu Teala ise ibadetlerini canlı bir şekilde yapan kullarını sever.


    143.Allahu Teala şeytanın istemesi üzerine ona insana baştan çıkarabilme fırsatı vermiş, insana da Allah'ı zikretmek ve ona sığınmak suretiyle şeytandan korunma imkanı lütfetmiştir.


    144.yatarken besmele çekmek, su kaplarının yemek pişirilen tencerelerinin ağzını kapatmak, akşam karanlık basarken çocukları eve almak, şeytandan korumayı sağlayan başlıca tedbirlerdir.

    Euzu besmele çekmek, Ayetel Kürsi okumak insanı şeytandan korur fakat insanın tek düşmanı şeytan değildir.

    onu günah işlemeye yönelten Şeytandan daha güçlü etkenler arasında nefsi emmare, hayvan içgüdüleri, dünyaya malı,heva ve heveside vardır….
  • Hindistan’ın Surat kasabasında bir kahvehane vardı, dünyanın her tarafından yabancıların, seyyahların uğradığı ve hasbihale daldığı.

    Günün birinde bilgin Acemin biri uğradı buraya. İlahiyatçıydı. Ömrünün çoğunu Tanrının doğasını anlamaya ve bu konuyla ilgili kitaplar okumaya harcamıştı. Öylesine çok tefekkür etmiş, okumuş ve yazmıştı ki Tanrı ile ilgili, eninde sonunda aklını kaçırmış, şaşkınlığa düşmüş ve hatta Tanrı inancı yok olmuştu. Bunu işiten Şah, adamı Acem ülkesinden kovmuştu.

    Tüm yaşamı boyunca ana nedeni -yaratılışa dair ilk sebebi- tartıştıktan sonra zihni düğümlenen bu bahtsız kelamcı, aklını yitirdiğinin bilincinde değildi, evreni sevk ve idare eden üstün bir akıl olmadığını düşünmeye başlamıştı.

    Adamın onu nereye giderse gitsin takip eden Afrikalı bir kölesi vardı. Kahvehaneye girdiğinde köle dışarda kaldı, güneşin üzerinde parıldamakta olduğu bir kayaya oturdu ve etrafında vızıldayan sinekleri kovmaya başladı. Acem, kahvehanedeki bir divana yerleşti, bir kase afyon sipariş etti. Afyonu içip beyninin işleyişini hızlandırdığında açık kapının arasından kölesine seslendi.

    “Söyle bana sefil kölem” dedi “sence bir Tanrı var mı yok mu?” “Elbette var” dedi köle ve hemen kuşağının altından küçük ahşap bir idol çıkardı.

    “İşte” dedi, “beni doğumumdan bugüne koruyan Tanrı. Memleketimdeki herkes tapıncak ağacına iman eder, bu tanrı o ağaçtan yapılmıştır.”

    İlahiyatçı ve kölesi arasındaki bu lakırdı kahvehanenin diğer müşterileri tarafından şaşkınlıkla dinleniyordu. Efendinin sorusuna son derece şaşırmışlar, kölenin cevabını daha da hayrete mucip bulmuşlardı.

    Onların arasından biri, bir Brahmacı, işitince kölenin söylediklerini, döndü ona ve dedi ki:

    “Sefil aptal! Tanrının bir kişinin kuşağı altında taşınabileceğine inanıyor musun? Yalnızca bir Tanrı var, o da tüm arzdan daha büyük olan Brahmadır, ki arzı o yaratmıştır. Brahma tektir, azametli Tanrıdır, onuruna Ganj nehrinin kıyısına tapınaklar dikilmiştir, orada rahipleri ona ibadet eder. Onlar, yalnızca onlar gerçek Tanrıyı tanırlar. Binlerce yıl geçmiştir, nice devranlar dönmüştür, yine de onun rahipleri hükümranlıklarını korumuşlardır, çünkü Brahma, yani tek gerçek Tanrı onları korumuştur.”

    İşte böyle konuştu Brahmacı, herkesi ikna ettiğini düşünüerek. Fakat biri, orada bulunan bir Yahudi banker ona yanıt verdi. Şöyle dedi:

    “Hayır! Gerçek Tanrının tapınağı Hindistan’da değildir. Ne de Tanrı, Brahma kastını korumaktadır. Gerçek Tanrı Brahmacıların değil, İbrahim, İshak ve Yakup’un Tanrısıdır. Seçilmiş halkı İsrailoğulları’ndan başkasını korumaz. Dünya olageldiğinden bu yana, yalnızca bizim milletimiz Onun sevgilisi olmuştur. Şu an tüm dünyaya dağılmışsak da, bu o bizi denediğindendir. Zira Tanrı günün birinde hepimizi Kudüs’te toplayacağına söz vermişti. Kadim dünyanın harikası Kudüs Tapınağı eski görkemine kavuşacak ve tüm ulusları yönetecek olan İsrail kurulacak.”

    Böyle konuştu Yahudi ve heyecandan gözyaşlarına boğuldu. Daha fazlasını söylemek istiyordu ama bir İtalyan misyoner onu böldü.

    “Söylediklerin yanlış” dedi Yahudiye. “Tanrıya adaletsizlik atfediyorsun. Sizin ulusunuzu tüm ulusların üstünde tutamaz. Ya da şöyle diyeyim, eskiden İsrailoğullarına iltimas geçtiyse de, onu kızdırdığınızdan ve ulusunuzu arzın farklı yerlerine dağıttığından bu yana on dokuz asır geçti. Kimse Musevi dinine geçmiyor. Orada burada kalanlar dışında inancınız öldü. Tanrı uluslar arasında ayrım yapmaz, herkesi Roma’nın Katolik Kilisesi’ne çağırır ki sınırlarının dışında kurtuluş yoktur.”

    Böyle konuştu İtalyan. Ama sonra beti benzi atan bir Protestan, Katolik misyonere döndü ve haykırmaya başladı:

    “Kurtuluşun yalnızca senin dinine ait olduğunu nasıl iddia edersin? İsa’nın sözlerinin emrettiği gibi, İncil’in buyurduğu üzre ruh ve hakikat ekseninde Tanrıya hizmet edenler kurtulacaklar sadece.”

    Sonra bir Türk, Surat’ın gümrük dairesinde çalışan bir memur, oturmuş tüttürürken piposunu, döndü konuşanlara bir üstünlük havasıyla:

    “Roma dinine olan imanınız beyhude” dedi. “On iki yüzyıl önce gelen hak din onu ilga etti. O din ki, Muhammed’in dini! Müşahede etmişsinizdir ki hak olan Muhammed dini hem Avrupa hem de Asya’da yayılmaya devam ediyor, hem de aydın ve bilgili insanların ülkesi Çin’de bile. Kendiniz diyorsunuz ki Tanrı Yahudileri reddetti ve kanıt olarak Yahudilerin ülkesinin dağıtıldığını, aşağılandıklarını, inançlarının yayılmadığını öne sürüyorsunuz. Öyleyse Muhammed’in gerçeğini kabul edin, zira o muzaffer oldu ve her yere yayılıyor. Muhammed’i, yani Tanrının son peygamberini takip edenler dışında kimse kurtulamayacak; ve onlar arasında da yalnızca Ömer’i takip edenler… Ali’yi takip edenler kurtulamayacak, zira onların yolu düzmecedir.”

    Bunun üzerine Acem kelamcısı, ki Ali’nin fırkasındandı, cevap vermek istedi. Ancak bu sefer farklı inançlara ve mezheplere bağlı olan tüm yabancılar arasında büyük bir tartışma peydah oldu. Kimler yoktu ki; Habeşli Hristiyanlar, Tibetli Lamalar(Rahipler), İsmailiye yolundakiler, Mecusiler… Hepsi Tanrının doğasına ve ona nasıl tapmak gerektiğine dair tartıştılar. Hepsi kendi memleketinde gerçek Tanrının bilindiğini ve ona nasıl tapılması gerektiğini bildiklerini iddia etti.

    Herkes tartıştı ve bağırdı, Konfüçyus öğrencisi bir Çinli dışında. Kahvehanenin bir köşesinde sessizce oturmuş ihtilaftan uzak duruyordu. Çayını içiyor ve ötekilerin sözlerini dinliyordu fakat kendisi konuşmuyordu.

    Türk memur onu fark edince dönüp dedi ki:

    “Söylediklerimi tasdik edersiniz değil mi iyi yürekli Çinli. Sükunetinizi koruyorsunuz ancak konuşursanız eminim beni onaylayacaksınızdır. Yardımım için bana gelen ülkeniz tüccarları, çok sayıda din kendini Çin’de gösterdiyse de, siz Çinlilerin en çok Muhammed’in dinine saygı gösterdiğinizi ve isteyerek İslam’i kabul ettiğinizi anlattılar bana. Sözlerimi teyit edin ve gerçek Tanrıyla peygamberi hakkındaki yorumunuzu bize anlatın.”

    “Evet, evet” dedi ötekiler, hepsi Çinliye döndüler. “Mesele hakkındaki fikrinizi duyalım” dediler.

    Konfüçyus talebesi Çinli gözlerini kapattı, bir süre tefekküre daldı. Sonra açtı tekrar gözlerini, ellerini tüniğinin uzun kollarından dışarı çıkardı ve göğüsleri üzerinde birleştirdi. Ve şunları söylemeye başladı sakin ve gürültüsüz bir sesle:

    “Beyler, bana öyle geliyor ki, insanların iman meselelerinde anlaşmasına engel teşkil eden ana sebep kibirdir. Eğer beni dinlerseniz, size anlatacağım hikaye bunu bir örnekle izah edecektir.”

    Buraya Çin’den dünyayı turlayan bir İngiliz vapuru ile geldim. Sumatra adasının doğu kıyısında temiz su için demir atmıştık. Gün ortasıydı ve bazılarımız yerlilerin köylerine çok da uzak olmayan hindistancevizi ağaçlarının gölgelerinde oturup dinlendi. Farklı uluslardan müteşekkil bir gruptuk.

    Oturmuş dinlenirken kör bir adam yanaştı bize doğru. Sonrasında öğrendiğimize göre, güneşe çok uzun süre bakmaktan kör olmuş. Ne olduğunu anlamaya çalışmış, ışığını zapt etmek istemiş.

    Çok uzun süre uğraşmış bunu başarmak için, sürekli güneşe bakmış; ancak elde ettiği tek sonuç güneşin parlaklığının gözlerini yaralamasıymış ve sonunda kör olmuş.

    Bunun üzerine kendi kendine şöyle demiş:

    “Güneş ışığı sıvı değil, çünkü sıvı olsaydı bir kaptan diğerine akıtılabilir ve su gibi hareket ettirilebilirdi, rüzgarın suyu hareket ettirdiği gibi. Ateş de değil, ateş olsaydı su onu söndürürdü. Güneş ışığı ruh da değil, zira gözle görülebiliyor; madde de değil, zira hareket ettirilemiyor. Sonuçta, güneş ışığı sıvı değil, ateş değil, ruh değil, madde de değil, güneş ışığı bir hiç!”

    Ve böylece tartışıp durmuş ve sürekli güneşe bakmaktan ve sürekli onu düşünmekten hem aklını hem de görüsünü kaybetmiş. Gözleri tamamen körleştiğinde, güneşin var olmadığına tamamen ikna olmuş.

    Bu kör adamla birlikte bir de köle geldi. Efendisini bir hindistancevizi ağacının gölgesine yerleştirdikten sonra yerden bir hindistancevizi aldı ve ondan bir gece lambası yapmaya başladı. Hindistancevizinin liflerinden bir fitil oluşturdu, sonra kabuğun içindeki meyveden sıktığı yağa batırdı fitili.

    Köle bunları yaparken kör adam iç geçirdi ve ona dedi ki:

    “Bak işte köle, güneş yok derken haksız mıymışım? Ne kadar da karanlık olduğunu görmüyor musun? Oysa insanlar bir güneş olduğunu söylüyor… Öyleyse, güneş nedir?”

    “Güneş nedir bilmiyorum” dedi köle. “Benim işim değil. Fakat ışığın ne olduğunu biliyorum. İşte bir gece lambası yaptım, yardımıyla sana hizmet edebileceğim ve kulübedeki her şeyi bulabileceğim…”

    Ve köle hindistancevizi kabuğunu eline alarak şöyle dedi:

    “Bu benim güneşim.”

    Yakınlarda oturmuş bir değnekli kötürüm bu sözleri işitti ve güldü:

    “Öyle görünüyor ki tüm yaşamın boyunca körmüşsün,” dedi kör adama, “güneşin ne olduğunu bilmemek… Daha neler! Güneşin ne olduğunu sana anlatayım. Güneş bir ateş topudur, her sabah denizden göğe yükselir ve adamızdaki dağların arasından batar. Bizler, hepimiz bunu gördük, gözlerini kaybetmeseydin sen de görürdün.”

    Konuşmayı dinleyen bir balıkçı söze karıştı: “Açıkça görülüyor ki kendi adanın dışına hiç çıkmamışsın. Kötürüm olmasaydın ve benim kadar uzun zamandır balıkçılık yapıyor olsaydın güneşin adamızın dağları arasında batmadığını bilirdin, her sabah okyanustan yükseldiğini ve her akşam yine denizde battığını bilirdin. Sana anlattıklarım hakikattir çünkü her gün kendi gözlerimle görüyorum onu.”

    Sonra grubumuzdan bir Hintli, balıkçının sözünü bölerek dedi ki:

    “Mantıklı bir insanın böyle saçma şeyler söylemesine şaşıyorum. Bir ateş topu nasıl olur da suya iner de sönmez? Güneş bir ateş topu falan değildir, o Deva adındaki Tanrıdır, ebede kadar savaş arabasını altın dağ Meru’nun etrafında sürer. Bazen fena yılanlar Ragu ve Ketu Deva’ya saldırır ve onu yutarlar, o zaman yeryüzü kararır. Ama rahiplerimiz Deva’nın kurtuluşu için dua ederler ve o da kurtulur. Yalnız senin gibi cahil adamlar, kendi adaları dışında hiçbir yer görmemiş olanlar, güneşin sadece kendi ülkeleri üzerinde parladığını sanar.”

    Sonra bir Mısır yelkenlisinin kaptanı konuştu.

    “Hayır” dedi, “sen de yanılıyorsun. Güneş Tanrı değildir ve yalnızca Hindistan ve altın dağı etrafında hareket etmez. Ben Kara Deniz’e kadar yelken açtım, Arabistan kıyılarına kadar gittim ve hatta Madagaskar ve Filipinler’de bile bulundum. Güneş tüm dünyayı aydınlatır, yalnızca Hindistan’ı değil. Bir dağın etrafında dönmez, uzakta, Japon adalarının ötesinde yükselir ve yine uzakta, uzak batıda, İngiliz adalarının ötesinde de batar. Japonlar bu yüzden memleketlerine ‘Nippon’ derler. Bu ‘güneşin doğuşu’ anlamına gelir. Bunu biliyorum, çünkü çok gördüm ve dedemden çok şey işittim, o ki engin denizlerin sonlarına kadar gitmişti.”

    Daha da devam edecekti fakat gemimizden bir İngiliz denizci onu böldü.

    “Ülke yoktur ki” dedi “insanları güneşin hareketlerini İngiltere’deki kadar bilsin. Güneş, İngiltere’de herkesin bildiği gibi, hiçbir yerden yükselmez ve hiçbir yerde batmaz. Her zaman dünyanın etrafında döner. Bundan emin olabiliriz çünkü zaten kendimiz dünyanın etrafında dolaşıyoruz ve güneşe hiç çarpmadık. Nereye gittiysek güneş kendini sabah gösterdi ve akşam saklandı, şimdi burada olduğu gibi.”

    Ve İngiliz bir dal parçası alarak kumun üzerinde halkalar çizdi, güneşin gökteki hareketlerini ve dünya etrafındaki dönüşünü izah etmeye çalışıyordu. Ancak çok net bir şekilde yapamıyordu bu izahı bu yüzden geminin kaptanını işaret ederek dedi ki:

    “Bu adam benden fazlasını biliyor. Daha münasip bir şekilde izah edecektir.”

    Kaptan bilgili bir adamdı, sessizce dinlemiş ve ancak kendisiyle konuşulana kadar susmuştu. Şimdi herkes ona dönmüştü, konuştu:

    “Hepiniz birbirinizi aldatıyorsunuz ve sonucunda kendiniz de aldanıyorsunuz. Güneş dünya etrafında dönmez, dünya güneş etrafında döner, döndükçe devran eder ve her yirmi dört saatte güneşe dönmüş olur, yalnızca Japonya’da, Filipinler’de ve burada Sumatra’da değil ayrıca Afrika’da, Avrupa’da ve Amerika’da ve pek çok memlekette. Güneş tek bir dağ ya da bir ada için parlamaz, hatta yalnız bizim dünyamız için de parlamaz, kendi dünyamızın dışında pek çok gezegen için de parlar. Yalnızca ayaklarınızın altındaki toprağa bakmak yerine başınızı göğe kaldırıp baksanız bunu anlarsınız ve güneşin yalnızca sizin için ya da memleketiniz için parlamadığını anlarsınız.”

    Böyle konuştu işte arif bir kişi olan kaptan, seferlerinde dünyanın çoğunu gören ve göklere çokça nazar eden…

    “İşte inanç meselelerinde,” diyerek devam etti Konfüçyus öğrencisi Çinli, “ihtilaf ve sorunlara yol açan şey kibirdir. Güneşte nasılsa, Tanrıda da öyledir. Her insan kendine özgü bir Tanrısı olmasını ister, ya da en azından kendi doğduğu topraklara özgü. Ve her ulus Onu kendi inşa ettikleri tapınaklarına kapatmak, orada sınırlandırmak ister. Hangi tapınak, Tanrının tüm insanları tek bir din ve inançta birleştirmek için kendi inşa ettiği tapınağıyla kıyaslanabilir ki?
    İnsanların yaptıkları tüm tapınaklar, onun tapınağı yani dünya model alınarak inşa edilmedi mi? Her tapınağın kurnası, kubbeli yahut kemerli tavanı, lambaları, resimleri, ikonaları ya da heykelleri, kitabeleri, iman kaidelerine dair kitapları, adakları, sunakları ve rahipleri yok mu? Fakat sorarım size hangi mabedin okyanus gibi bir kurnası, gökyüzü gibi bir tavanı, güneş, ay ve yıldızlar gibi lambaları, birbirine yardım eden, sevmeyi bilen, yaşayan insanlar gibi heykelleri var? İnsanoğlunun mutluluğu için etrafa dağıttığı nimetlerinden daha iyi bir kayıt var mıdır Tanrının iyiliğine dair? Nerede bir yasa kitabı vardır ki her insanın kalbine yazılmış olandan daha açık ve net olsun? Hangi kurban etme ritüeli, birbirini seven bir erkek ve kadının özverisine eşit olabilir? Ve sorarım hangi sunak iyi bir insanın kalbiyle -üstünde Tanrının kurban kabul ettiği- kıyaslanabilir?
    İnsanın Tanrı hakkındaki kavrayışı ne kadar yüksekse, onu daha iyi tanıyacaktır. Ve Tanrıyı daha iyi tanıdıkça, ona daha da yaklaşacaktır, Onun iyiliğini, merhametini ve insanoğluna duyduğu sevgiyi taklit edecektir. Böylelikle, bırakın güneşin ışığının tüm dünyayı doldurduğunu gören adam, elinde tuttuğu put sayesinde aynı güneşin ışığını gören batıl inançlıyı suçlamaktan, hakir görmekten kaçınsın. Bırakın inanmayanı, gözleri kör olup güneşi göremeyeni bile hakir görmesin, aşağılamasın.”
    İşte böyle konuştu Konfüçyus talebesi Çinli; ve kahvehanede oturan kim vardıysa hepsi sessizleşti ve kimin inancının daha kıymetli ya da doğru olduğuna dair tartışmayı bıraktılar.
  • Merhaba dostlar;

    Bursa okuma grubu olarak şubat ayında 22.kez buluştuk.

    https://i.hizliresim.com/16p2EG.jpg
    https://i.hizliresim.com/v6aQPp.jpg

    Haydi toplanın da https://1000kitap.com/yazar/Ismail-Guzelsoy eşliğinde gerçekleşen buluşmada neler olmuş göz atalım hep birlikte. Bu yazıyı okuyan sen; dilersen https://youtu.be/x_Ut87lWvvo bu şarkı eşliğinde de okumaya devam edebilirsin.

    Tarih 5 Şubat, 18:00 civarını gösterirken grup ilginç bir heyecan içinde ufak ufak toplanmaya başlamıştı. İlk kez, okuduğumuz bir kitabı kitabın yazarı eşliğinde değerlendirecektik. Yazara neler sorabiliriz?, nelerden bahsedebiliriz?, kitap nasıldı?, yazar da bizi beğenecek mi? gibi kendi aramızda ufak değerlendirmeler yaparken saat 18:30 civarı yazar Gerçek Kafe'de boy gösterdi. Normalde kendisinin Aydın'da bir programı vardı, Bursa'daki ufak işlerini halledip o arada bizim toplantıya katılıp oraya geçecekti. Fakat programındaki yoğunluk sebebiyle Aydın'ı iptal etmiş. Dediği "Buraya sadece sizin için geldim." cümlesinden sonra duygulardaki şelale durumunu varın siz hayal edin. :)

    Abartısız söylüyorum yazar masaya oturduğu andan mekandan dışarıya adım attığımız ana kadar ortama tamamen hakimdi. Durum böyle olunca da bir nevi toplantıyı https://1000kitap.com/yazar/Ismail-Guzelsoy yönlendirdi gibi oldu.

    O kadar fazla şeyden bahsettik ki, inanılmaz bilgilendirici ve doyurucu bir sohbet oldu.

    Yazmak, kitaplar, insanlık, Türkiye, siyasi olaylar, ülkedeki durum ve vaziyet, 6-7 Eylül olayları, yazarın Iğdır'dan İstanbul'a göçüşü, Rum komşusu, Gezi, Nuh Köklü (ki burada gözleri doldu anlatırken), kitapta kurguyu nasıl oluşturduğu, İran, Kemalizm, Marksizm, Netflix, Westworld....

    Yazar bizden iyi hazırlanmıştı ya da bizden önce de pek çok kez kitap üzerine sohbet ettiği ya da eleştiri okuduğu için bütün sorularımıza tatmin edici cevaplar verdi. Kitapta şu kısım bu muydu dediğimizde aslında orasında mitolojideki bu karaktere işaret etmiştim ya da aslında bu biraz kuantum ile ilgili... Bu karakter normalde kurgunun akışına göre değerlendirdiğinizde olmayan bir karakter... El-Cezeri şunu şunu yapmış... Oradaki isim gözden kaçırdığım bir şey değil, şundan ötürü kasıtlı yaptım gibi her soruya cevabı vardı. Çok güleryüzlü, çok mütevazi bir insan kendisi... İlginç de bir insan. Bir kitabını yazarken Farsça kursuna gitmiş, yeni kitabındaki ud-i karakter için ud çalmayı öğreniyormuş gibi gibi... :)

    İsmail Güzelsoy kitapta Suzan'ın günahları neydi, Cibeş İso'nun sonu neden öyle olmuştu, Nuh kimdi aklımızda tam oturmayan kısımları bir bir aydınlatırken saatin koşturup 23:00'e vardığını, cafenin kapatmak için bizi beklediğini fark ettik. :) Kitaplarımızı imzalatıp bir sonraki ayın kitabı için yazarın önerdiği bir kitabı okumak istediğimizi belirterek kendisinden kitap tavsiyeleri aldık.

    https://i.hizliresim.com/ADO0zr.jpg

    Bunun dışında sevdiği ve etkilendiği bir takım yazarlar ise aşağıdaki gibiymiş;

    Şeyh Sadi Şirazi
    Jorge Luis Borges
    Komünist Manifesto
    Alice Harikalar Diyarında
    Julio Cortazar
    Gabriel Garcia Marquez
    Anton Çehov

    Dostoyevski
    https://i.hizliresim.com/alnjjd.jpg -Yeraltından Notlar
    https://i.hizliresim.com/nQbkA1.jpg - Değmez

    "Dünyaya gelmek bir trajedi ise, bu trajediye katlanmanın en güzel yolu sevgidir." diyerek ve bir sonraki kitap çıktıktan sonra yine bir araya gelelim diye sözleşerek(yazar da bizi beğeniyor), geceyi sonlandırdık.

    Yazara bizden bir hatıra kalsın ve bizi #40347800'sın diye ufak bir hediye almıştık kendisine onu da vermeyi unutmadık tabi.

    https://i.hizliresim.com/7aBVDa.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVvjYV.jpg
    https://i.hizliresim.com/5aN42q.jpg
    https://i.hizliresim.com/grP46b.jpg

    Kitabı okuyanlar için böyle bir sergi açılıyormuş : https://twitter.com/...512384860725249?s=08

    Gökhan arkadaşımızın söyleşide tuttuğu bir takım notlar şöyle :

    *Edebiyatın amacı eğlenceli olmaktır, hayat çok sıkıcıdır çünkü..
    *İlk ciddi okumam Tevrat; Kur’an’ın özelliği ilk kez Tanrı’nın sesini duyarsınız.. İncil çok güzel bir metindir.
    *Edebiyat olarak ilk ciddi okumam : Komunist Manifesto
    *İyi bir edebi ürünü kendin yazıyorsun gibi okumak
    *İnsanların yazdığı her şey otobiyografiktir.
    *Yazarın kitapta kendini öldürmesi; yazar öldü kitap devam ediyor.
    *Trafikte de edebiyatta da tereddüt öldürür.
    *İlk 6 kitabımın hiçbiri 2. Baskı yapmadı.
    *Ne yapmaya çalışıyorum? Arada bir geri dönüp yarattığınız tabloya bakın.(Yazmak üzerine...)
    *Bu dünyada doğmuş olmanın kendisi lanettir ve bu laneti başkalarına ödetiyoruz.
    *Bir insanı mağdur edildiğine inandırmak çok kolaydır çünkü doğduğumuz için mağduruzdur.
    *Hiçbir ideoloji pozitif yönden ilerlemez hep bir düşman gösterir.
    *”Annem kürtaj olmadığı için cinayet işledi.” (Romain Gary (Emile Ajar) / Onca Yoksulluk Varken kitabında geçer.)
    *Bu dünyada en değerli şey şefkattir ama o da alınıp satılabilen mal haline geldi.
    *Mutlu olduğunu zannetmek mutluluk değil (haz) başkalarının yüzünde ancak görebilirsin bunu.
    *Yokken de verilebilecek tek şey sevgidir. (Hz. İsa)
    *Bir romanın okurda tamamlandığına inanıyorum.
    *Tek rakibim Nettflix
    *Tanrı kendisini rüyasında yaratmıştır ama farkında değildir.
    *Hatırla’nın şifresi; seni sen yapan şeydir. (hafıza)
    (Editör notu "Peki benim şahsiyetim ne olacak?" 😉 )
    *Nuh Köklü’nün son sözleri; keşke rüya olsa..
    *Her devrin insanları vardır, biz hiçdevrin insanlarıyız.
    *Her insan en az iki kişidir.
    *”Düşman tükenmeden düşmanlık tükenir miydi?” -Yılmaz Güney/Sürü filminden
    *Ahlaki çürümenin sorumlusu ahlaksızlar değil ona boyun eğenlerdir.

    Buluşmadan kareler;

    https://i.hizliresim.com/9aY9Nr.jpg
    https://i.hizliresim.com/qdAmvQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/MV1PD2.jpg
    https://i.hizliresim.com/QLP42G.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVvg60.jpg
    https://i.hizliresim.com/0R04zo.jpg
    https://i.hizliresim.com/JZV7Dj.jpg
    https://i.hizliresim.com/zjG2M9.jpg
    https://i.hizliresim.com/GmZpDV.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6GAq7.jpg
    https://i.hizliresim.com/6aDlN3.jpg
    https://i.hizliresim.com/WqX6DN.jpg
    https://i.hizliresim.com/36O1zr.jpg

    Bir sonraki buluşma için;
    Tarih : 03 MART PAZAR
    Saat: 13:30
    Mekan: Gerçek Kafe
    Tartışılacak Kitap : Koku

    Katılımcı Listesi :
    1- NigRa
    2 -Herr Tierarzt
    3- Gökhan
    4- Şeyda
    5- Nermin Güneş
    6- Gökhan Tura
    7- Beytullah Kurnalı
    8- Ahmed Yasir Orman
    9- Volkan
    10- Osman Y.
    11- Kırmızı Rüzgar
    12- EySelim
    13- Gökhan Hayat
    14- Gülfe
    15- https://1000kitap.com/aysee_keser
    16- Levent Yaşar
    17- Meral
  • Kadınlarla erkekler arasındaki en anlaşılmaz farklardan biri budur. Bir erkek stres altındayken ya da ciddi bir soruna çözüm bulması gerektiğini hissederken, kendini herkese kapatır. Beyninin duyguları kontrol eden bölümünün bağlantısını keser, sorun çözüm moduna geçer ve konuşmaz. Erkek kendini tamamen kapatma tekniği kullandığında, kadın korkar; çünkü kendisi bunu yalnızca incindiğinde, ona yalan söylendiğinde ya da istismar edildiğinde yapar. Aynı durumun erkek için de geçerli olduğunu düşünür; partnerini incittiğini, onun da kendisini artık sevmediğini sanır.