• Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan 'Lyon'da Düğün', 3 kısa öykünün Lyon'da Düğün adıyla kitaplaştırılmış halidir.

    Birinci öykü kitaba da adını veren Lyon'da Düğün. Sadece 13 sayfa. Fransa'nın Lyon kentinde yaşanan bir aşkı konu ediniyor. Çok kısa hani tadı damağımda kaldı diyebileceğiniz nitelikte bir öykü. İç savaş, direnen muhalif bir kent ve burada despot rejime direnen erkek ve kadınlar. Zorbalık, zulüm, giyotin ama yine de 'terk etmedi sevdam beni' diyerek bu zulme direnen insanların mücadelesinden çok küçük bir kesit. Ölüme yürüyen insanları, hükümetin giyotininin bile durduramayacağını bir aşkın kısa hikayesi.

    İkinci öykü, en kısa olan 'İki Yalnız İnsan' adını taşıyor. Sadece 5 sayfa sürüyor. Bitmemiş bir hikayenin başlangıcı olarak görülebilir. Sistemin dışına itilen, horlanan kadın ve erkeğin, itilmişliklerini, horgörülmüşlüklerini birbirlerinde tamamlaması ve kendi dünyalarını oluşturmasına giden yolculuğun bir durağını anlatıyor.

    Üçüncü öykü ise daha uzun. Bir tecavüz sonrası - ki istenmeyen çocuk-, doğurmaya mecbur kalan bir kadının, çocuğu istememesi, nefret etmesi ama sonra pişmanlık duyup kendini ona adamasının hüzünlü öyküsü. Yeri geldiğinde macera ama esas savaş karşıtı bir hikaye diyebiliriz. Bir kadının istenmeyen bir çocuk sahibi bile olsa onu savaşta kaybetmek istememesinin hikayesi. Önce nefret ama sonra sevgiye dönüşen bir hikayede, savaşın başlamasıyla eli silah tutan tüm gençlerin savaşa çağrılması neticesinde ondan başka kimsesi olmayan kadının, oğlunu askere göndermemesi konu olarak işleniyor. Savaşı isteyen kesimlere 'bana mı sordunuz' babında bir anlatımla savaşın toplum ve vicdan üzerindeki derin yıkıntısı anlatılıyor.

    Güzel hikayeler. Akıcı, sürükleyici, okudukça okunan nitelikte hikayeler; sizi sıkmadan, kasmadan ve denklemler kurmadan yalın bir anlatım ile okuyucuyu peşinden sürüklüyor.
  • ‘’Kapitalizm ve Modernlik’’ ve ‘’Tarih Hırsızlığı’’ gibi kitapların yazarı Jack Goody Avrasya mucizesi adlı bu çalışmasıyla öteden beri tartışılagelen Avrupa’nın mutlak üstünlüğü teorisine eleştirel bir bakış açısı getirmektedir. Jean Baechler, John Hall, ve Michael Mann’ın aralarında yer aldığı bir grup Avrupalı entelektüel 1980lerde bir konferans düzenlemiş ve daha sonra bildirilerini bir kitap olarak yayınlamışlardır. Bu kitaba cevap mahiyetinde Avrasya Mucizesi’ni kaleme almış olan yazar batı perspektifiyle, batı dışı toplumlarda kapitalizm, modernlik ve sanayileşmeye ilişkin benzer gelişmelerin görmezden gelinerek batının elde ettiği gelişmeyi bu coğrafyaya özgü bir nitelik olarak gören anlayışa adeta bir savaş ilan etmiştir.
    Goody, dünyaya Avrupa hâkimiyeti penceresinden bakan ve Avrupa’nın her daim üstün olduğunu kabul eden Weber gibi erken dönem sosyologlar ile Braudel Laslett Joseph Needham gibi tarihçilerin de benimsediği 19.yy teorisi olan “Avrupa’nın her daim üstün olduğu” inancının yanlış olduğu ön kabulü ile başlıyor.
    Yazar Avrupa’nın gelişimine ilişkin gerçek nedenin ne olduğunu sorgular ve kitabın özüne ilişkin bir soru sorar. Bu soru Avrupa’nın (Avrupa içinde Batı Avrupa, Batı Avrupa içinde Kuzey Batı Avrupa ve hatta bazı durumlarda İngiltere’ye özgü faktörlerin peşine düşer) bir sıçrayış gerçekleştirerek moderniteye, sanayileşmeye ve kapitalizme neden dünyanın geri kalan kısımlarından önce ulaştığı meselesidir.
    Avrupa’nın Sanayi Devrimi’nde ve Rönesans döneminde ortaya koyduğu başarılar göz ardı edilemez. Ancak bu başarıların kökeninde de Avrasya’nın payı göz ardı edilemez. Bu durum üstünlük yerine münavebeyi (sırası ile öne geçme) doğurmuştur. En başında iddia edilen bu görüşle ilerleyen bölümlerde bu görüşe kaynaklık eden unsurların doğu batı bağlamında karşılaştırmaya tabi tutulmuş, Avrupacı görüşün yanılgılarına vurgu yapılmıştır. Bu görüş bağlamında da modern dünyanın oluşumu atfedildiği gibi sadece batının eseri midir? Diğer kültür ve uygarlıkların bu şekillenmedeki katkısı nedir? sorularına farklı perspektiften bakılarak yanıt aranmıştır.
    Yazara göre batı ile doğu arasındaki farkı yaratan şey Sanayi Devrimidir. Kapitalizmi geliştiren –özellikle geliştiren kavramı kullanılmış çünkü yazar kapitalizmin İngiltere’de değil farklı coğrafyalarda doğduğuna inanmaktadır- 19.yy a ait bir İngiliz kavramı olan kapitalizm kavramını kullanmadan da kent ortamlarında ve kırsal toplumlarda imalat ve ticaret faaliyetlerinin kesintisiz tekâmülü meselesini anlayabilmemiz mümkündür anlayışını ileri süren yazar ; şu an hakim düzen olan kapitalizmin gelişmesinden çok kökenine odaklanmıştır. Ancak önemli olan gelişmesine uygun ortam olan batının özellikleridir.
    Avrupalılar’’ Doğu medeniyetleri kapitalizmi ortaya koymada neden başarısız oldu? Batı medeniyetinin yükselişine zemin hazırlayan benzersiz nitelikler nelerdir? sorularına yoğunlaştılar. Sorular doğuya ve batıya bakış açısını göstermek için önemli örnek teşkil etmektedir. Doğunun başarısızlığı sorgulanırken batının mucizeye kaynaklık eden nitelikleri sorgulanmaktadır. Çünkü Avrupacılar çoğunlukla kendilerini övünmeye değer diğer bir ifadeyle mucizenin meyvelerini yiyen hatta mucizeyi bizzat ortaya koyan kişiler olarak görürler. Söz konusu edilen mucize kavramıyla da birden o topraklarda zuhur eden, hiçbir etkileşimde bulunulmadan sanki kapalı coğrafyada bir fanus içinde yaşıyormuşçasına bir meydana geliş kast edilir.
    Bazı tarihçilere göre batı Rönesans’tan itibaren üstünlüğü ele geçirmiştir. Rönesans (yeniden doğuş) bir zorunluluktu. Avrupa çökmek üzereyken yeniden doğuşa ihtiyaç duydu. Yazar Uzak Doğu ile Avrupa arasında Yakın Doğu aracılı ticaret faaliyetlerinin çok erken dönemlerden itibaren gelişmesiyle birlikte başladığı ve hatta Avrupa’nın Rönesans ve bilimsel bir devrimi yaşamasında etkili olan birçok yeniliği bu sayede özellikle Çin’den aldığı yönünde kanıtlar sunmaktadır. Ancak batı tüm gelişmeleri yine kendinden bilmiş ve doğu etkisini görmezden gelmiştir. Batı kurnazca istifade ettiği bu yenilikleri sanki kendisininmiş gibi benimsemiş ve özümsemiştir. Ancak batının da çabalarını görmezden gelemeyiz. Batı durağanlığı seçmemiş öğrendiklerini uygulamaya geçirmiş, faydalanmayı bırakmamış, bir adım daha öteye taşıyabilmek için çalışmıştır. Kitapta doğu-batı benzerliğine odaklı bir yaklaşım benimsendiğinden batının bu çabası görmezden gelinmiştir.
    Rönesans sekülerleşme sağlamış ve bilimsel devrime zemin hazırlamıştır. Tacir sınıfının oluşmasıyla bu sınıf aristokratlarla rekabet etmede kullanabilecekleri kazanca sahip olmuş, kendi kültürlerini kendi tiyatro eserlerini ve kendi eğitim kurumlarını tesis etmişlerdir. Çünkü genç kuşakların ticaretle alakalı meseleleri bilmesi , hesapların tutulmasında yazıyı ve matematiği öğrenmeleri gerekmekteydi. Kilisenin kontrolünde ruhban sınıfı yetiştiren bir eğitim tacirlerin çıkarına hizmet etmemekteydi. Tacirler artan prestijleri sayesinde okul ve üniversitelerin müfredatlarını belirlemiş, en azından etkileyebilmişlerdir. Bu durum da sekülerliğin kurumsallaşmasının batıda gerçekleşmesinin nedenlerindendir.
    Rönesans yeni bir zihniyet ve söylem oluşturmamasına rağmen bilgi teknolojilerinin kullanımını hakim kılmıştır. Ancak yazar kitapta Rönesansa sanki yeni bir söylemle gökten inmiş gibi yaklaşmış ve bütün bu üstünlüğün Rönesans kaynaklı olduğunu ileri sürmüştür.
    Yazara göre Asya’nın hiçbir yerinde doğunun yeniden doğuşuna ihtiyaç olmadı. Çünkü Avrupa’nın çöküşü gibi bir çöküşü doğu hiçbir zaman yaşamadı. Avrupa’nın çöküşünde feodalitenin rolü yadsınamaz. Avrupa’yı modernizme ulaştıran bu dönemde toplumsal yaşamda durağan bir aşamaya geçilmesi nedeniyle karanlık çağ olarak nitelenen bu dönemin sonunda Avrupa bir canlanma yaşamış ve bir sonraki aşamaya geçmiştir. Yazarın bu görüşünün aksine Cengiz Han ve Timurleng’in batı seferleri sonucu Anadolu’nun istilaya uğraması şehirlerin yıkılması, kütüphanelerin yakılması sonucu Anadolu Medeniyeti bir çöküş dönemi yaşamıştır ve toparlanması da uzun yıllar almıştır. Rönesans gibi bir tamamen çöküşten ,kurtarıcı bir yenilikten bahsedilemese de tutukluk döneminden kurtulmaktan bahsedilebilir.
    Asya istisnacılığı ve doğu despotizmi gibi doktrinler kitapta sorgulanmıştır. Bu doktrin savunucularına göre doğuda kentli yaşamdan tamamen soyutlanmış bir tablo çizilir ancak yazara göre doğuda bir kent kültürü hâkimdir ve bu kültür sayesinde şehre özgü zevkler gelişmiştir. Marco Polo Çin’in güneydeki başkentini ziyaretinde, tarihe tanıklık etmiş ve her açıdan dönemin Avrupa ‘sını geride bırakan ekonomisi ve sosyal yaşamıyla gelişmiş bir kentle karşılaştığını ifade etmiştir.
    Yazar temel olarak doğu ve batının farklılıklarına değil benzerliklerine odaklanmıştır. Ona göre doğu batının tamamen ayrışması hiçbir dönemde gerçekleşmemiş, birbirlerini her dönemde etkilemişlerdir. Asya ve Avrupa ne birbiri ile uyumsuz ve kıyaslanamazdır ne de Marx ve Weber gibi diğer birçoklarının öne sürdüğü farklı gelişme yollarını takip etmişlerdir. İki bölge aslında oldukça paralel bir seyir izlemiştir. Ancak Avrupalılar her daim farklılıklara, doğuda sözde aşk mefhumunun olmayışına, erken evliliklere ve yine sözde çok çocuk yapılarak aile planlamasının olmamasına dikkat çekmeye çalışmışlardır.
    Goody, modernleşme, kapitalizm ve sanayileşmeyi neden doğu değil de batının başardığı (ya da en azından bu süreçlerin doğu ve batıda neden aynı anda vuku bulmadığı yönünde tartışmalara tarihsel bağlamda yaklaşmış; Babürler döneminde tarihçi Raychaudhuri saray için üretim yapan atölyelerin yani karkhanaların İngiliz hâkimiyetiyle ortadan kaldırılmasıyla Hindistan’da modern anlamda sanayileşmeye temel olacak model fabrikaların yok olduğu görüşünü aktararak aslında kaynağı doğuda aramak gerektiği fikrini yinelemiştir. Akdeniz çevresindeki İstanbul, Şam, Bağdat ve İskenderiye gibi şehirlerde bilhassa da limanlarda hareketli bir ticari yaşamın olması bu kentlerin mübadele, imalat ,eğitim ve diğer ihtisas gerektiren faaliyetlerin merkezi haline gelmesi de kapitalizmin ilk ortaya çıkış sürecini sadece batıya özgüymüş gibi değerlendiren görüşe karşılık çok güçlü bir kanıt teşkil eder. Ancak yazar özellikle makinalaşma alanında neden teknik anlmda doğunun geri kaldığına tatmin edici cevaplar verememiştir.
    Yazar modern bilimin ve teknolojinin batı kaynaklı olduğu fikrine karşı çıkmıştır. Ona göre matbaa ve kâğıt ilk olarak doğuda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Avrupa’nın eşsiz olduğu varsayılan teknik yaratıcılığına mal edilen bu ürünlerin birçoğunun icadı doğuda gerçekleştirilmiş ya da itici gücü doğu oluşturmuştur. Doğudan yapılan ipek ithalatıyla rekabet etmeye çalışan batıda pamuk endüstrisi bu itici güçle gelişmiştir. Erken dönemlerde kâğıdın kullanımıyla ileri bir toplum haline gelmiş olan İslam dünyası bilgi toplumunun oluşturulmasında geride kalmıştır. Bunda dini kitapların matbaada basılmasının dine aykırı olduğu yönündeki görüş etkili olmuştur. Aslında kitapta da dile getirilen böyle bir yasaktan bahsedilemez. Dönemin hattatlarının geçim kapılarının yok olmaması için uyguladıkları baskı ve radikallerin gavur icadı olarak gördükleri matbaayı benimseyememeleri bu tavırda etkili olmuştur.

    Yazara göre batıyı taklit etmek basitlik olarak görülmüştür. Batı modernitede günümüze dek belirli aşamalardan geçmiştir. Batıyı saf taklitten öte, gelişmeleri örnek alarak daha ilerisine taşıma amacı güdülmelidir. Bu amaçtan sapılırsa Batının geldiği noktaya ulaşmak için verilecek uğraşla, ancak zamanın boşa harcanması yönünde doğunun aleyhine sonuç doğuracaktır.
    Doğu her ne kadar tarihte bazı dönemlerde üstün konumda olmuş olsa da günümüzde uyuklayan bir dev değildir. Gelişmelere açık ve günün koşullarına uyabildiği sürece üstünlüğü ele geçirme şansını elinde tutabilecektir. Yoksa goody’nin bahsettiği münavebe dönemine ulaşmak hayal olmaktan öteye geçemeyecektir. Yazar iddialarını güçlendirmek adına sık sık tekrara düşmüştür ancak bu durum akademik değerine zarar verecek düzeyde değildir. Kitap değindiği konularda hatırı sayılır bir kaynakça sunmaktadır. Üslubu anlaşılması kolay ve akıcı dili de kitabı bir başucu kitabı haline getirmektedir.
  • Köylüler, İşçiler ve İmalatçılar


    ...

    Snelman, bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin
    her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi
    saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’ in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.

    Snelman her yerde şu sözleri söylüyordu:
    -Ülke halkının çoğunluğunun böyle ilkel, görgüsüz ve eğitimsiz kalmasına
    seyirci kalmak ayıptır, suçtur. Uygarlık meşalesiyle aydınlanan bir insanın buna
    duyarsız kalması cinayettir.

    Devlet denilen şey, üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, sütunlu, bol ve
    temiz havalı ve aydınlık; alt ve bodrum katlarıysa karanlık, rutubetli, dar ve
    penceresiz bir şato değildir.

    Ülke insanının çoğunluğunun eğitimden yoksun bırakılması bir cinayettir.
    Devletin kendi kendini yok etmesi, intihar etmesi demektir.
    Vahşi kabilelerin yoksul olduğunu, ülkelerinin zenginliklerinden yararlanma
    yollarını bilmediklerini ve bu yüzden açlıktan öldüklerini ileri sürüyorlar.

    Ancak bir ülkede yaşayan her insanın, maddi ve manevi yönden güçlenmesine
    duyarsız kalmak, farkında olmamak ve istememek de vahşetin en büyüğüdür.

    En iyi cins ve en değerli on milyon ağaca sahip bir orman düşününüz.
    Bu ormanla kimse ilgilenmez, kimse bakımını üstlenmez ve korumazsa bu
    ağaçların ne yararı olabilir? Koca ağaçlar fırtınaların şiddetiyle devrilir,
    yağmur sularında çürür, o güzel orman da sıtma yuvası bataklığa döner.
    Saf orman havası yerine, yüzlerce kilometre çevresinde sıtma mikropları
    dolaşmaya başlar.

    Anlayınız!.. Anlayınız!.. Anlayınız!..
    Ülkede çalışan ve üreten her bir insan, bir değerdir. Bunun yediği-içtiği
    her şeyi, tüketimini hesaplayınız. Mantıklı bir şekilde yetiştirilen her
    insanın, ülkeye neler kazandırabileceğini bir düşünün!..
    Bir de üretmeden tüketenlerin, sarhoşların, asalakların maliyetini karşılaştırın.
    Eğer halkımız eğitim görmüş olsaydı, bunların her biri,
    ülke için millet için çalışan, üreten birer güç kaynağı olurdu.

    * * *

    Snelman konuyla ilgili, Avrupa gezisinde yaşadığı bir anısını anlatır.
    Berlin’de ünlü bir Avusturyalı yazarla tanışmıştır.
    Bu yazar aslen Slav olduğu hâlde kitaplarını Almanca yazmaktaymış.
    Yazdığı birçok gazete makalesi ve kitaplarında, Avusturyalı
    Almanlar’ın, Galiçya’daki Lehler’e; Moravya’daki Çekler’e ve Slovaklar’a;
    Voyvodina’daki Sırp ve Hırvatlar’a egemen olmakla haklı olduklarını
    savunmuş ve bu konuda şunları yazmıştır:

    “Slav ırkı uysal bir ırktır. Bu ırka mensup olanlar hayalperesttirler ama
    romantik şair de olamamışlardır. Doğuştan tembeldirler. Uzun süre esir
    olarak yaşadıklarından çalışmayı sevmezler. Yararsız ve serseri bir
    millettirler. Başarısızlık karşısında insanlık onurunu kazanan uygar
    Avrupalı’yı kendilerinden nefret ettiren bir sefalet ve miskinlik içinde yaşamayı
    tercih ederler. Başarılı olma ve refaha erme halinde ve özellikle ticari hayatta
    vicdansız, yalancı, rüşvetçi, açgözlü, sinsi ve hilecidirler. Büyük ve kolay
    kazançlar peşinde koşarlar.
    Kazandıklarını da aptalca israf ederler.
    Slavlar’a mantıklı ve sert bir Alman disiplini gerekmektedir.
    Slavlar, sık ve yumuşak yünlü ama pis kokulu bir koyun postuna benzerler.
    Bunu temizlemek için Alman Tabbakı’na vermek gerekir.
    O zaman bundan güzel ve sıcak bir kürk olur.”

    Oldukça zeki olan bu dönme yazar, yüksek bir eğitim görmüştü.
    Başlıca Avrupa dillerini iyi biliyordu. Yazıları yalın, akıcı ve espriliydi.
    Makalelerin arasına çeşitli dönemlerde yaşamış filozof, tarihçi ve edebiyatçıların
    eserlerinden alıntılar serpiştirirdi. Ancak bu yazarın yazıları namusluca
    değildi. Çünkü bu yazılarının karşılığında Avusturya hükümetinden
    yüksek paralar alırdı.

    Bu dönme yazar, yapı olarak kötü biri değildi. Sadece zevk ve eğlenceye
    düşkün, kadın ve kumar tutkunu bir ahlâksızdı. Böyle bir hayat içinse bol
    para gerekiyordu. Oysa aldığı eğitime ve sahip olduğu yeteneğe dayanarak
    namuslu bir kazanç elde edebilirdi.
    Ancak böyle bir hayat için, ruhun tutuşmuş olması lazımdı.
    Temiz düşünce, temiz ahlâk, inanç ve bir ideal gerekliydi.

    Oysa bunların hepsi dönme yazara yabancı şeylerdi. Avusturya
    Üniversitesi’nde eğitim gördüğü yıllarda, ülkeye Matternich’in gerici
    politikası egemendi. Matternich, bu eski saray tilkisi, Avrupalı parlamenter
    görünümünde olan bu Bizans uşağı, kendi zorba ve baskıcı politikasıyla
    servetler edinerek, sinsi planları gereği tüm Avrupa toplumlarının ahlâkını
    bozmuştur. O, insanları kendisine bağlamak için bir tek şey bilirdi; o da
    rüşvet. Matternich’in ayrıca rüşveti sistemleştiren uzmanları ve memurları
    vardı. Bunlar kimin, neyle satın alınabileceğini inceler ve araştırırlardı.

    Matternich döneminde rüşvet yoluyla kolay kazançlar peşinde koşmak âdeta
    bir din hâline gelmişti. Toplumda ahlâk oksijeni kalmamıştı. Çoğu aydın bile,
    Matternich’in uyguladığı alçakça politikalar sonucunda kirlenmişlerdi.
    Gerçekte yüceliklere tutkun olan gençlik bile alçalmış, yozlaşmıştı. Gençliğin
    büyük ülküleri, öncüleri yoktu. Düşünceden yoksun ve ilkesiz olarak yetişiyorlardı.

    İşte bu dönme yazar da böyle boğucu bir ortamda yetişmiş ve ahlâk duygusunu
    yitirmişti. O, idealist girişimleri, çabaları; gülünç, ciddiyetsiz ve yapay
    buluyordu. Hayatta Schiller gibi güzellik ve doğruluk arayanlara şaşıyordu.
    Yıllar geçtikçe bu dönme köpeği bir felsefeci oldu. Almanların çıkarı uğruna
    Slavlar’a saldırmaktan adeta zevk alır olmuştu.
    “Ben çok iyi yazıyorum ve Almanlar da bana iyi para veriyorlar.”
    diyerek kendini temize çıkarmaya çalışıyordu.

    Kendisine ateş püsküren Slav milleyetçilerine karşı ise yazılarında
    kendini şöyle savunuyordu:
    “Benden ne istiyorsunuz? Siz Floransa ve Venedik’teki iki İtalyan heykeltraşı
    Donatella ile Verrochio’nun yaptıkları heykelleri görmediniz mi?
    Floransa ve Venedik kentleri, bu heykelleri paralı askerlerinin, paralı
    komutanları adına dikmişlerdir.

    Bu kentler, komutanlara iyi ücret ödediklerinden, onlar da efendilerine
    karşı görevlerini yerine getirmişlerdir. Eğer Milano, Cenova, Piza, Verona ve
    Roma kentleri bu komutanlara daha fazla ücret vermiş olsalardı, bu kez onların
    hizmetine girecekler ve Venedik ve Floransa için yaptıkları gibi
    kahramanca çarpışacaklardı.

    İşte ben de yazarlık alanında bunlar gibiyim. Bana Almanlar’ın verdiğinden
    daha fazla kazanç sağlayın, sizin için mücadele edeyim. Bunu sağlamazsanız,
    sağlamak istemezseniz, o zaman benim saldırılarıma katlanmayı biliniz ve
    kendinizi savununuz. Ben güçlü düşmanlarla mücadele etmesini severim.”

    Slavlar bu basın yılanından nefret ediyorlardı. Almanlar ise parlak yazarı,
    cesur Slav felsefecisini çok takdir ediyorlardı.

    İşte Snelman, Berlin’deyken bu kişiyle karşılaşmış. Ancak
    Finlandiya’dayken bu yazarın çalışmalarından hiç haberdar olmamış,
    ismini de duymamıştı. Berlin’de biri Fin, diğeri Slav olan
    iki önemli konuğun, Almanlar’ın deyimiyle “Kültürtröger” (uygarlık
    öncüsü) onuruna bir ziyafet düzenlenmişti.

    Ziyafet sonrası davetlilerin azalmasıyla Snelman bu uygarlık öncüsü
    sayılan Slav’ı bir köşeye çekti ve geri kalmış ülkelerle ilgili yapılması gereken
    çalışmalarla ilgili görüşlerini aktardı:
    -Samimi olalım. Almanlar içten gelen bir sevgiyle bizi sevmezler.
    Bu konuda geçmiş için haklı sayılabilirler, ama gelecek için değiller.

    Biz Finler ve siz Slavlar, geleceğin büyük güçleriyiz. Almanya artık güç
    kaybediyor, bizim ülkelerimiz ise henüz enerjik ve üretkendir.
    Ancak çalışmamız lazım. Biz genç milletler, Almanlar’dan,
    Fransızlar’dan, İngilizler’den iki-üç, hatta on kat daha fazla çalışmalıyız ki,
    onların düzeyine ulaşabilelim ve onları geçebilelim.

    Biz onları mutlaka geçeceğiz. Çünkü biz, yalnızca kent insanını aydınlatmakla
    kalmayacağız, ilköğrenimle yetinmeyeceğiz; aynı zamanda hiçbir
    köyü okulsuz ve kütüphanesiz bırakmayacağız. Her köylünün,
    balıkçının, katrancının kulübesini bilgi ışığıyla aydınlatacağız. Çocuklarımızdan
    yepyeni, güçlü, eğitimli, aydın ve asil bir nesil yetiştireceğiz.

    Snelman, karşısında Slav milletinin bir uygarlık hizmetkârı bulunuyor
    zannıyla, bu konuda coşkuyla uzunca bir nutuk çekmişti.
    Avusturyalı hain ise gözlerinden hiç eksilmeyen alaycı bakışıyla, kendi
    kendine, “İşte can sıkıcı bir budala daha,” diyerek dinlemiş,
    Snelman’dan bir an önce kurtulmak için fırsat kollamıştı.

    Ancak daha sonra Snelman’ın ruh tutuşturan coşkulu sözleri karşısında
    yüreğindeki buzlar erimiş, bir şişe içkiyi büyükçe bir bardakta içmeye başlamış.
    Kendini konuşmasına kaptırmış olan Snelman, karşısındakinin içkiyi
    bitirdiğinin farkında olmamış. Avusturyalı yazar, sarhoş bir halde
    ayağa kalkarak Snelman’a şu sözleri söylemiş:

    -Aziz Snelman, bu kadar yeter...
    Büyük ruhunuzun ateşini bu kadar israf etmeyiniz.
    Onu kendi milletiniz için saklayınız.
    Siz bahtiyar bir insansınız... Böyle insanlara sahip olduğundan, sizin
    milletiniz de bahtiyardır. Siz yarın yola çıkıyorsunuz. Çok iyi...
    Ben sizinle ilk kez burada görüştüm.
    Daha önce ne ben sizi tanırdım, ne de siz beni... Bu da iyi.
    Yani beni tanımadığınız daha çok iyi...
    Hâlâ da benim kim olduğumu bilmiyorsunuz.
    Ancak sizi tanımış olmam, benim için iyi mi oldu, kötü mü oldu, bunu bilmiyorum...

    Ey aziz Snelman!.. Nereden böyle ansızın karşıma çıktınız?
    Yalçın bir kaya gibi karşıma dikildiniz. Niçin bu kadar geç rastladım size?
    O sırada saat 24’ü vurdu. Snelman, “Artık geç oldu sanırım.” dedi.

    Avusturyalı şöyle karşılık verdi:
    -Gerçekten de vakit geç oldu. Ama geç olan vakit, bu geceki vakit değildir.
    Geç olan asıl vakit, asıl benim hayatımda ki zamandır.
    Ah, ne olurdu, ben daha genç yaşımdayken, Snelman’la böyle bir kez
    görüşmüş olsaydım. O zaman ben büsbütün başka bir insan olurdum.

    Snelmanlarla görüştükten sonra benim neslim de bambaşka bir nesil
    olurdu. Ama şimdi iş işten geçti... Artık vakit geç oldu... Artık uyumaya
    gidelim... Aziz Snelman, aramızda garip bir iletişimsizlik var...
    Bana elinizi veriniz...
    Bu istek karşısında Snelman elini uzatmış.
    Avusturyalı bu eli tutup öpmüş.

    Snelman şaşkın bir hâlde elini çekip “Ne yapıyorsunuz?” diye sormuş.
    Avusturyalı:
    -Siz en iyisi, beni kendi hâlime bırakın!
    Ben sizin elinizi değil, her dürüst insanın yüreğindeki Snelmanlığın
    elini öpüyorum. Kendi içimde gömülü olan ruhumu öpüyorum, cevabını vermiş.
    -Ben bu sözlerden bir şey anlamadım, demiş Snelman.
    -Anlamanıza da gerek yok zaten, demiş Avusturyalı, “Siz benim Slav
    ruhumun özelliklerini biraz zor anlarsınız!..

    Ertesi gün Snelman, Suomi’ye hareket etmiş.
    İki-üç hafta sonra beş satırlık imzasız bir mektup almış.
    Mektupta şunlar yazılıymış:
    “Siz benim ruhumu tersine çevirdiniz. Şimdi artrk benim bu hayata
    tahammülüm yok. Şimdiye kadar yaşadığım şekilde yaşamak, bana iğrenç
    geliyor. Sanki istemeyerek hayatıma son veriyorum.”

    Snelman mektuptaki yazıyı tanıyamamış. Bundan bir şey anlamamış.
    Son bir ayın Viyana gazetelerini taramış ve şu haberi görmüş:
    “Üzücü bir kaza... Büyük bir kaza...
    Slav yazar, korkusuz düşünce adamı, dikkatsizlik sonucu ağır bir şekilde
    kendini yaralamış ve üç saat sonra ruhunu teslim etmiştir.”

    Bu haber üzerine araştırma yapan Snelman, kaza sonucu ölen kişinin,
    Berlin’de verilen ziyafette elini öpüp de
    “Eğer ben böyle Snelmanlar’a rastlasaydım, ben ve benim neslim
    büsbütün başka insanlar olurduk. Gençliğimde niçin sizinle tanışmadım?”
    diyen Slav yazar olduğunu öğrenmiş.

    Snelman bu anısını anlattığında dostları bu yazarın hangi milletten
    olduğunu sordular:
    -Çek mi, Leh mi, Bulgar mı, Sırp mı,
    Hırvat mı, hangi milletten? İsmi nedir? diye ısrar ettiler.

    Snelman:
    -Boşuna merak ediyorsunuz. Bu kişinin hangi milletten olduğunu bilmeniz
    neye yarar? Adam ağır bir hata işlemiş ve cezasını da yine kendisi vermiş.
    Kendi varlığını yeryüzünden yine kendi eliyle silmiş. Bunun adını niçin analım?
    Burada asıl önemli olan şeye dikkat edin. Üstün yeteneklere sahip bir insan,
    büyük bir zekâ, ender bulunan geniş bir bilgi, parlak bir edebi yetenek ve sonuç:
    Zevk ve eğlenceye düşkün, kumarcı, müsrif, sefih, kalemini kiraya vermiş,
    mensup olduğu millete ihanet etmiş bir ahlâksız.

    Oysa bu adam mantıklı bir eğitim görmüş olsaydı ve gençliğinde ona halk
    kitlesinin ruhunu ve gönlünü tutuşturmaktan doğan zevkin, hayatı boşa
    geçirmek zevkinden daha üstün olduğu söylenmiş olsaydı; bu insan kendi
    ülkesinde bir uygarlık havarisi olurdu. Üniversite okumuş, bilimadamı ve
    edebiyatçı olmuş, başkentte yetişmiş, daha ne istersiniz? Böyle biri adam
    olmazsa; hiç okulu, kütüphanesi olmayan ve hayatın daha güzel, daha mutluluk
    dolu, daha düzenli olması için neler yapılması gerektiğine dair hiç söz
    edilmeyen bir yerde yetişen sıradan halktan ne beklenebilir ki?

    *

    Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlâken çürüyor da hiç kimse
    bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu
    yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki.
    Ama bu böyle mi olmalıdır?

    Milyonlarca insan doğuyor, derin bir sefalet içinde yaşıyor ve ölüyor.
    Bu böyle mi olmalıdır? İçlerinde birçok zeki insan bulunmasına rağmen
    milyonlarca insan, hayvanlar gibi sersem ve cahil kalıyor. Sayısız küçük
    kardeşiniz huy olarak zalimleşiyor. Peki bu böyle mi olmalıdır?

    “Evet böyle olmalıdır!” diye yüzlerce kez tekrarlanan iğrenç sözlerden
    utanmıyor musunuz? Snelman’ın konuşmaları yüksek bir
    ilham kaynağı oluyor, o zorlama ve nasihatleri en uyuşuk ve durgun akılları
    uyandırıyor, kalplere ateş ve enerji saçıyordu.

    *

    Doktorlar, köy papazları, ilköğretim öğretmenleri, hükümet memurları; çeşitli
    bölgelerdeki toplum kesimlerinin hayatlarını araştırmaya koyuldular.
    Gazetelerde, dergilerde, ve çeşitli kitaplarda halkın hayatını konu edinen
    haberler, röportajlar, araştırma yazıları yayınlanmaya başlandı.

    Özellikle iki kitap çok daha fazla ilgi görmeye başladı.
    Bunlardan birisi Bir Köy Doktorunun Hatıraları, diğeri de
    Bir Köy Papazının Notları adlı kitaplardı. Bu iki kitap kültür ve basın
    dünyasında bir fırtına kopardı. Kimi yazarlar bu kitapları çok beğendiklerini
    söyleyerek göklere çıkarıyor ve eleştirilerinde övgüye yer veriyorlardı.

    “Halk için yüreği sızlayan ve okuryazar olan herkes, mutlaka bu
    kitapları okumalıdır. Bu kitaplar körlerin gözlerini açar, ruhu henüz
    tamamen körelmemiş biri, bu kitapları okuyunca utancından kızarır.”

    Kimileri de bu kitaplara fena hâlde kızıyorlar ve yazarlarına ateş
    püskürüyorlardı. Bunlar da şu eleştirilerde bulunu yorlardı:
    “Her iki kitapta da Fin milleti küçük düşürülüyor. Bu kitaplar yalanlarla
    doludur. Bu anlatımlarda her şey olduğundan fazla abartılmış ve
    karikatürize edilmiştir.”

    Bu iki kitap hakkında yapılan birinci eleştiri, hakkı teslim etmektedir.
    Gürültüleri koparanlar, millet kavramını yanlış anlayanlar ve “Milletin, kaba ve
    çirkin de olsa, her şeyi gizli tutulmalıdır!” diyenlerdi. Onlar çöldeki
    deve kuşu gibi, önlerindeki tehlikeyi görmemek için başlarını kuma
    gömüyorlar ve başları dışarı çıkarılınca da hiddetleniyorlardı.

    Her iki kitabın yazarı da Finler’in yüksek tabakasına var
    güçleriyle şöyle sesleniyorlardı:
    -Uyanınız! Yurttaşlarınızı kurtarmak için işbaşına geçiniz! Halkımızın dörtte
    üçünün yaşamakta olduğu hayat fecidir.
    Köylümüz ve işçimiz ölümle pençeleşiyor, ruhen ve bedenen çöküyorlar.
    Güçlü yazarlarımızdan olan sayın Doktor ve Papaz, eserlerine uydurma
    şeyleri yazmamışlar ve sizleri öfkelendirmemek için olayları tek yanlı
    ele almamışlardır. Bunlar sadece bulundukları köylerde yaşayan halkın
    hayatına yakından tanıklık ederek, gerçekleri olduğu gibi yansıtmışlardır.

    İnsanı dehşete düşüren gerçekleri öğrenenler
    “1,5 milyon insanımızın böyle bir hayat sürmesine nasıl
    dayanabiliriz? Bu durumun suçlusu biziz!..” diyorlar.
    Kitapları okuyunca dehşete düşen diğer bir kesimse “Acaba
    bu insanlar böyle hayata nasıl tahammül edebiliyorlar? Bunlar azizler
    zümresinden midir, yoksa iki ayaklı birer hayvan mıdırlar? Bu hayat,
    Dante’nin Cehennem’inde tasvir ettiği hayattan daha berbattır.
    Orada insanlar, günahlarından dolayı o azabı görüyorlardı.
    Peki ülkemizdeki insanların günahı nedir?
    Sonuçta Dante’nin Cehennem’i baştan sona dahice kurgulanmış bir romandır.
    Burada ise kahredici bir yazgı, acı bir gerçek ve utanç verici bir iğrençlik var!..”
  • Futbol


    Napoleon’un Fransa’nın idaresine geçişinden sonra Avrupa ülkeleri
    arasında savaşlara rastlanmamıştır. Napoleon, birçok Avrupa ülkesiyle
    savaşıyor ve en çok da İngiltere’yi yenilgiye uğratmak istiyordu. Diğer
    taraftan İngiltere de, Napoleon’u tahtından indirmek için her çareye
    başvuruyordu.

    Napoleon, Rusya’yı da savaşmakla tehdit ediyordu. Rusya, Fransızlar’la bir
    savaş çıkar endişesiyle 1808’de İsveç’le yaptığı savaşa son verdi. Fakat
    Rusya’nın endişesi gerçekleşti ve Fransa’yla aralarında o ünlü korkunç
    savaş başladı. Napoleon yirmi milletin kuvvetlerinden oluşan ordusuyla
    Rusya’nın üzerine yürüdü. Moskova’ya kadar ilerledi.
    Ancak burada bozguna uğradı ve Rusya’dan geri çekilmek zorunda kaldı.

    Napoleon gücü tükenmiş ve çaresiz bir hâlde Fransa’ya döndü. Bir süre
    sessiz kalarak eski ihtişamını ve kudretini yeniden kazanmaya çalıştı.
    Fakat bu kez de İngilizler tüm Avrupa'yı Napoleon’a karşı
    ayaklandırarak, bütün gücünü ezdiler. İngiltere’ye esir düşen Napoleon,
    Sainte-Helene Adası’na sürgüne gönderildi.

    Napoleon’un ardı arkası kesilmeyen savaşlarından artık bıkmış olan Avrupa
    ülkeleri bu sonuca çok memnun oldular ve İngiltere’nin yenilgi bilmeyen
    kudretine hayran oldular. Tüm Avrupa, İngilizler’i taklit etmeye başladı.
    İngiltere’nin her şeyi artık moda olmuştu. Ancak çocuklar, gençler ve orta yaş kesimi her şeyi taklit ederken, çoğunlukla sigara ve içki kullanma, kaba konuşma
    gibi olumsuz yönlerini taklit ediyorlardı.

    Henüz kültür ve medeniyet alanında ilerleyememiş milletler de İngilizler’in
    komik ve zararlı davranışlarını alarak, İngiliz toplumunun kötü birer kopyası
    durumuna düştüler. Zenginler ve ekonomik durumu iyi olanlar, İngilizler
    gibi at yarışlarında yüksek miktarda paralar harcamaya,
    sodayla viski içmeye, İngiliz modasına göre giyinmeye, ve saçlarına onlar gibi
    şekil vermeye başladılar.

    Gençlik ise kendini İngiliz sporlarına ve daha da kötüsü futbola kaptırmıştı.
    Eğitimlerini henüz tamamlamamış olan Avrupa gençleri arasında futbol âdeta
    bir din olmuştu. Diğer ülkelerin gençliği de bundan etkilenerek futbolu bir ibadet şekline soktular. Bundan daha da zevk alanlar futbolu bir bilim ve sanat dalı gibi
    görmeye başlamışlardı.

    Sokaktaki halkı heyecanlandırarak geçinen boş kafalı ve cahil bazı
    gazeteciler, gençliğin bu yeni tutkusunu kışkırtarak sömürme yoluna gitmişlerdi.
    Futbol için ayrıca köşe yazıları konulmuş ve sığır bacağı gibi güçlü
    bacakların meziyetlerinden uzun uzadıya bahsetmek artık gazetecilik sayılır olmuştu.

    Snelman’ın döneminde Finlandiya’da da aynı şeyler yaşanıyordu. O zamanlar
    Fin gençleri ciddi düşünce uğraşına henüz alışmamışlardı. Ciddiye
    alınabilecek hiçbir düşünsel ilgi ve üretimleri yoktu. Finlandiya, Rusya’ya
    ilhak ettikten sonra artık İsveçliler’e karşı milli kin beslemek, onlarla
    mücadele azmi taşımak gibi millî duygular da körelmişti. Bomboş bir kafa
    ve zamana sahip olan Fin gençleri için de futbol en ciddi, hatta dinsel bir uğraş
    halini almıştı. Bulaşıcı salgın hastalık gibi futbol, kent gençliğini etkisine
    almakla kalmamış, nüfusu kalabalık köylere bile girmişti.

    Futbol bütün bir neslin düşüncesini ve duygularını kendi egemenliği altına
    almış bir hastalık olmuştu. Futbol kulüpleri ve federasyonları, bitkin bir
    vücutta türeyen sivilceler ya da bataklık sinekleri gibi çoğalıyordu.
    “Manda ayağı gibi güçlü bacak.” o günlerin iftihar sembolü olmuştu.

    Snelman ile arkadaşları, gençlerde zekâ dolu beyinlerin yerine güçlü manda
    ayaklarının oluşmasına razı olmadılar. Bütün bir neslin düşünce yönünden
    çıplak kalmasına tahammül edemediler. Finler’i ruhen uyandırmak ve uygarlık
    alanında yükseltmek isteyen yurtseverler, “kolları ve bacak kasları
    kayış gibi sertleşmiş kahramanlardan(!) ne yetişebilir? Ülkenin kalkınmasında ne
    tür hizmetleri olabilir?” şeklinde birbirlerine soruyor, çözümler arıyorlardı.

    Snelman, bir zamanlar İspanya’da birtakım kişilerin hayalî şövalye
    romanlarıyla akıllarını bozup, şövalyeleri taklide kalkmakla nasıl
    gülünç duruma düştüklerini ünlü “Don Kişot” (Don Quichotte) romanında
    Cervantes’in daha gülünç bir hâle sokarak anlattığını hatırlattı herkese.

    Snelman ve dostları aynı fikirdeydiler:
    -Gençlerin böyle aptalca yazılmış serseri romanlarına kendilerini
    kaptırmaları öyle ihmale gelecek önemsiz bir şey değilmiş ki, İspanya’nın
    en büyük dahisi bunu romanına konu edinmiş ve bu salgınla mücadele etmek
    zorunda kalmış, diyorlardı. Cervantes, bütün okuyucuların böyle
    macera romanlarına düşkün olmalarının zihin tenbelliğiııden kaynaklandığını
    tesbit etmişti. O dönemde İspanyollar, geri kalmış ülkelerinin kalkınması,
    sosyal düzeninin yeniden tesisi, milleti ekonomik sosyal ve kültürel alanda
    yükseltmek yolunda ciddi çözümler arayışında değillerdi. Bu alanlarda
    tamamen çıplaktılar.

    Çünkü onlar bu konularda ne bir düşünce, ne bir duygu ne de bir niyete
    sahiptiler, olmak da istemiyorlardı. Toplumun çoğu zamanını hayal ürünü
    macera romanlarıyla geçiriyor ve böyle davranmakla bir şey yaptıklarını
    zannediyorlardı. Ülkede kültürle uğraşan sanatçılar yoktu.

    Toplum düşüncesi uykuda; cehalet ise zirvedeydi. Bunun yanısıra nüfus
    artışıyla birlikte yoksulluk da artıyor, devlet gücü zayıflıyor, ahlâkî, fikrî ve
    ticari hayat yok olma tehlikesi yaşıyordu. Halkı uyandırmak durumunda
    olanlar ve az-çok eğitim görmüş kişiler ise macera romanları okuyarak zevkten
    dört köşe oluyorlardı.

    Snelman şöyle düşünüyordu:
    “Dahi yazarların önemini bizim toplumumuz henüz kavrayamaz. Şu
    dönemde bizde de hayatın gülünç yönlerini ustaca tasvir eden bir
    Cervantes, cücelerden bahseden bir Swift yetişmelidir. Cüce ruhlu insanların
    basit politik dedikodularını, kısır fikirlerini anlatan biri gelmelidir.”

    Snelman ve arkadaşları Cervantes gibi bir yazara sahip olamadıklarına
    üzülüyor ve çareyi onun yaptığının aynısını kendilerinin yapmasında
    görüyorlardı. Tıpkı veba, kolera, ateşli humma mikroplarıyla mücadele etmek
    gibiydi bu futbol mikrobuyla mücadele. Topluma ve millete musallat olan
    manevi mikroplar, onlardan daha da tehlikeliydi.

    Finlandiya bataklıklarla dolu bir ülke olduğundan sıtma ve verem hastalığı
    yaygındı. Halk sıtmadan şikâyetçiydi; veremden ise kırılmaktaydı neredeyse.
    Snelman bu mikroplarla mücadele başlatmıştı. Bu mücadeleye şimdi de
    görünmez bozuk kişilik mikroplarıyla mücadele de eklenmişti.

    Snelman yine çözümü gösteren ilk kişi olmuştu:
    -Şimdi bir de düşünce sıtması, irade veremi, ruh sıtması hastalıkları çıkmıştır
    karşımıza. Bu ruhsal bozukluk nerdeyse tüm ülke gençliğini istila etmiştir.
    Gelecek yıllarda topluma yararlı işler yapmak üzere hayata atılacak olan
    gençlerimizin ruhsal hastalıklardan kırılmasına göz yumamayız. Mücadele
    etmek gerekmektedir.

    Bir gün futbolcular büyük bir eğlence düzenlemişlerdi. Ünlii ve dev bir futbol
    kulübünün kuruluşunun onuncu yıldönümü kutlanıyordu. Bu münasebetle
    milli maç oynanacaktı. Konuşmalarla geçen eğlence toplantısı törenle son
    buluyordu. Eğlenceye her daldan sporcular katılmıştı.

    Snelman da arkadaşlarıyla birlikte oradaydı. Aslında kendisi de en büyük
    spor kuruluşlarından birinin fahri başkanıydı. Söz alarak bir konuşma yaptı:
    -Fin gençliğinin sporla uğraştığını görerek seviniyorum.
    Akılcı bir şekilde yapılan çeşitli beden hareketlerinin önemi çok büyüktür.
    Felsefe alanında hayli ilerlemiş olan eski Yunanlılar, öyle rastgele olarak jimnastiği, güreşi, yarışları yüksek bir konuma getirmemişlerdir. Beden egzersizleri
    vücudu çevikleştirir ve güçlendirir. Egzersizler sayesinde vücudun
    görünümü düzelir, yürüyüş ve hareketler güzelleşir.

    Kentlilerin kokuşmuş evlerde yaşadıkları hayat, vücudu yaratır, kasları
    güçsüzleştirir, kanda zehirlenmelere neden olur ve insanları miskinleştirir.
    Buna bir de yıllar süren ve araştırmaya dayalı olmayıp skolastik yöntemlerin
    uygulandığı eğitim dönemini ekleyiniz. Bu süre zarfında, çocuklarımızın kafası
    tarihler, şahıs isimleri, ölçü birimleri, prensipler ve cansız yasalar
    mezarlığına dönüşür.

    Almanya’da öğrencilerin çoğu gözlük kullanır, gözleri bozuktur. Sırtları
    kambur, kemikleri çarpık, bacakları ince, kolları zayıf; ışıktan yoksun bitkiler
    gibi solgun yüzlü insanlara köylerde değil, kentlerde rastlanır. İnsanın,
    böylelerini ellerinden tutup kırlara çıkaracağı, çayırlarda koşturup temiz
    havayı derin derin solutacağı geliyor.

    Eski Yunanlılar da böyle yapıyorlardı. Şimdi bizler de onlar gibi
    yapıyoruz. Fakat Sokrates’in Phidias’ın ve Perikles’in çağdaşları hayatın temel
    ilkesi olarak şunu öne sürmüşlerdir:
    “Hiçbir şeyde aşırıya kaçmamalıdır!
    Hiçbir şey tek taraflı olmamalıdır. Her şeyde orta yolu gözetmelidir.
    Her şeyi zamanında ve yerinde yapmalıdır.”

    Sokrates’in ve Eschyle’in çağdaşı olan Aristofan, hâkimlerin bu bedeni
    gevşeklikleri ve miskinlikleriyle alay ederdi.
    “Aptallığa Övgü” adlı ölümsüz hiciv dolu üslubuyla, kafalarının içi malumatla
    dolu, iki ayaklı yaratık ile, soyut teoricilerle acımasızca alay ediyordu.

    Gulliver’in yaratıcı yazarı Swift, kurbağalar gibi şişip büyük adam olmak
    isteyen cüceler (Liliputlar) topluluğuyla alay ediyor. Bundan başka Laputlar’la
    da alay ediyor. Bunlar iri ve şişkin kafalı, ince boyunlu ve küçük omuzlu
    anormal yaratıklardır. Bunların bütün hayatı kitap kurallarına, geometrik
    şekillere göre düzenlenmiştir. Yani hayatları da bedenleri gibi biçimsiz ve
    sevimsizdir.

    Bizzat benim ve dostlarımın bu kadar büyük bir muhabbetle sevdiğimiz
    Suomi’nin Laputlar’ın ülkesine benzemesini asla arzu etmeyiz. Bize ne
    Liliputlar ne de Laputlar gerekli değildir.

    Ancak biz Finler’in bacakları güçlü, ama aklı zayıf olmasını da istemeyiz.
    Bacakları öküz ayağı gibi güçlü, ama beyinleri koyun beyni gibi zayıf insanlar
    bizim idealimiz değildir. Böyle bir insan, bizim küçük milletimiz için bir
    örnek, bir model olamaz.

    Sizler, futbolun Finlandiya’daki ilerleyişini görerek heyecana
    geliyorsunuz. “Kuvvetli Bacak” isimli futbol takımımızın komşularımız olan
    İsveçliler, Norveçliler ve Danimarkalılarla karşılaşmalar
    yaptığından, hatta Macaristan’a bile gidip orada galip gelmesinden dolayı
    sonsuz bir sevinç duyuyorsunuz. Ama ben sizin sevincinize katılmıyorum.
    Ben arzu ederim ki, bizim sevgili Suomimizde şu isimleri taşıyan
    teşkilâtlar, dernekler kurulsun:
    “Güçlü Düşünce, Yüksek İşler, Yüce Girişimler, Sağlıklı Hayvancılık,
    En İyi Tarım, Kaliteli Kumaş, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler, Mekanik Başarı,
    Müreffeh Millet!”

    Ben isterim ki siz genç Finler, yalnız Macarlar’ı değil, Fransızlar’ı ve
    İngilizler’i de mağlup edesiniz. Ancak yalnız bacak gücüyle değil, yalnız top
    şutlarıyla değil; bilim, teknoloji, sanat, ticaret, sanayi, hukuk toplumu, ülkenin
    kalkınması alanında da onlara galip gelesiniz.

    Bu çetin mücadelede yalnız futbolcuların güçlü kol ve bacaklarına
    dayanmak isterseniz, çok ileri gidemezsiniz. Karşıdan gelen topa
    vurmak için sağlam bir kafa gerekmektedir. Ancak biliniz ki en
    sağlam kafaya koç sahiptir. Ben koç kafasını Fin gençliği için iftihar
    duyulabilecek bir şey saymam.

    Sokrates’in ve meşhur Herküles’in resimlerini bulup karşılaştırınız. Sokrates’in büstünde filozof başı dikkat çeker. Geniş bir alın. Burası zekânın yeridir. Sanki Sokrates’in zekâsı
    kafasının içine sığmıyormuş da dışarı
    taşacakmış sanırsınız. İşte Sokrates’in
    alnı ve kafası bu şekildedir.

    Bir de Herküles’in heykeline bakınız.
    Antik Yunan efsaneleri kahramanının
    güçlü kasları karşısında hayrette
    kalırsınız. Cüsseli bir vücut, sütun gibi
    güçlü bacakların üstünde yükseliyor.
    Kollarının kasları, kalın bir halatı
    andırıyor. Omuzları geniş, göğsü
    kabarık, boynu öküz boynu kadar kalın.
    Başı ise vücuduna oranla küçük, alnı
    dar.

    Bütün bunlar büyük bir beden
    gücünün ifadesidir. Ama bu kahraman
    zekâ yönünden güçsüzdür. Muhteşem
    vücutlu, sert yapılı, güçlü adaleli bir
    adamdır, ama akıl ve zekâ itibariyle
    geridir. Düşünce ve maneviyat
    kahramanı değildir.

    Ben size Sokrates’in veya
    Herküles’in kafalarını tercih ediniz
    demiyorum. Demek istediğim öküz
    bacaklarını düşünürken, Sokrates’in
    başını da unutmayınız. Kaya gibi sert ve
    koyun kafalı olmayınız.

    Şu kuralı asla unutmayınız:
    “Her işi zamanında yapmak lazımdır.
    Eğlence zamanında da eğlenmelidir!”
    Finlandiya’nın yalnız top tepmesini
    bilen insanlara ihtiyacı yoktur. Bize Fin
    milletini ekonomik, sosyal, ahlakî ve
    fikrî yönden yükseltecek insanlar
    lazımdır.

    Kültür ve düşünce yönünden geri
    kalmış olan ve eski uygarlıkları
    tersinden öğrenmeye kalkışan milletleri
    taklit etmeyiniz.
    Paris’e gidenler, içkili gazinoları
    öğreniyorlar. Almanya’ya gidenler,
    birahanelere devam etmeye alışıyorlar.
    İngiltere’ye gidenler de futbol
    öğreniyorlar.

    Siz eğitim çalışmasına daha yüksekten
    bakınız. Avrupa’nın bilim ve düşünce
    mabedlerine gidiniz. Binlerce Alman
    gencinin mensup olduğu Tugenlbund’u
    yani Fazilet Birliği’ni örnek alınız.

    Şu kuralı sürekli aklınızdan
    çıkarmayın:
    “Sağlam ruh, sağlam vücutta bulunur.”
    Ey Fin Gençleri! Sizin vazifeniz şutla topu yükseklere fırlatmak değil, Fin milletinin haysiyet ve şerefini yükseltmektir.
    Sevgili yurdumuzu her alanda ileri
    götürmeye, her alanda refahı artırmaya
    gayret etmektir!..