Geçen haftanın en beğenilenleri 13 Şubat 2017-19 Şubat 2017

1.

1000 KİTAP İSTATİSTİK
15 Şubat 2016 tarihinde ilk kez yayınladığım 1000 Kitap site istatistiğini gelenekselleştirmek adına bu yıl da 15 şubat tarihinde paylaşmak istiyorum.
14 Şubat (Saat 23.59) tarihi itibariyle
. …………………….. 2016 ....... 2017 ... ARTIŞ YÜZDESİ
Toplam Kitap : ........ 52.600 - - 69.860 - - % 32,81
Toplam Yazar : ........18.002 - - 24.319 - - % 35,09
Toplam Okur : .........39.113 - - 73.926 - - % 89,01
Toplam İnceleme : . 37.168 - - 71.447 - - % 92,23
Toplam Alıntı : .........93.825 - 264.169 - % 181,56

Öncelikle siteyi hizmetimize açan ilgililer başta olmak üzere; gönüllülük esasına dayanarak, hiçbir karşılık beklemeksizin emek harcayan bütün moderatör ve kütüphaneci arkadaşlara kendi adıma ve bana katılacaklarına inandığım bütün okurlar adına teşekkür ederim.
Biz okurların da, siteyi amacına uygun kullanacağına inandığımız, yakın çevremizdeki okurları davet ederek hem kitap sevgisini artırmak hem de sitemizin gelişmesi, fikirlerin zenginleşmesi ve çok sesliliğin yaşatılması için katkıda bulunmamız gerekliliğini belirtmek isterim.
Ayrıca sitemizin gelişmesi, daha çok okura ulaşması için varsa önerilerinizi ya da gördüğünüz eksiklikleri belirtmeniz dileğiyle herkese keyifli okumalar...

2.
Sadettin TANIK, bir alıntı ekledi.
15 Şub 14:24 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Savaştan geriye kalmış her insan sakattır, yarı ölüdür. Savaşmış her kişi savaştan önceki kişi değildir. Yıpranmış, sakatlanmış bir kişidir..."

Karıncanın Su İçtiği, Yaşar Kemal (Sayfa 474 - YKY  16. Baskı - 2015)Karıncanın Su İçtiği, Yaşar Kemal (Sayfa 474 - YKY 16. Baskı - 2015)
3.
Hüseyin DEMİR, Saftirik Greg'in Günlüğü 5 - Ama Bu Haksızlık!'ı inceledi.
 19 Şub 03:34 · Kitabı okudu · 3 günde · 2/10 puan

Bu kitabı çocuklarınızdan uzak tutmanızı şiddetle tavsiye ediyorum...

On beş günlük kısa bir tatilin ardından tekrar eğitim-öğretim dönemi başladı. Tatilde sıraya koyduğum baya bir kitabım vardı. Fakat bu süre çok kısa olduğundan kitaplarımı bitiremedim. Bu sürenin bana yetmemesi ve kitaplarımı okuyamama baya üzüldüm. Çünkü okulların açılmasıyla beraber bir yoğunluğun içine gireceğimi biliyordum. Öyle de oldu bu yoğunluktan dolayı inceleme yapmak istediğim çoğu kitaba inceleme yapamadım. Aynı zamanda okullar açılınca kendi listemdeki kitaplardan daha çok öğrenciler ile beraber okuduğumuz kitapları okuyacağımı biliyordum. Hep beraber sınıf kitaplığımızda olan kitapları, hem okul içindeki okuma saatlerimizde hem de çoğu zaman evde öğrenciler ile beraber okuyoruz.

Son dönemlerde hem kitap evlerinde hem de hemen hemen tüm öğrencilerde gördüğüm kitap “Saftirik” serisiydi. Kitap baştan beri bana soğuk ve itici geldi. Öğrencilerimede hiçbir zaman tavsiye etmedim. Geçen gün birçok öğrencide yine bu seriyi görünce ciddi anlamda bir merak sardı beni. Bu öğrencilerin bu kitabı bu kadar sevmesinin ne olabilirdi? Hemen o an en yakınımda bulunan Emre ile bu konuda biraz sohbet ettik. Emre de 6. Sınıf öğrencisi o da “Saftirik” serisinin bütün kitaplarını hemen hemen okumuş. Kalanları neden okumadın diye sorduğumda: “Hocam siz kızdıktan sonra onu okumayı bıraktım.” dedi. (Oysa ben kızmamıştım, sadece "ben tavsiye etmiyorum" demiştim. Bir öğrenciye okuduğu kitap için kızmak hayatta isteyeceğim en son şeydir herhalde.) Peki, nasıl buldun sorusunu kendisine yönlendirdiğimde şöyle bir cevap verdi. “Hocam hayatımda daha önce bu kadar eğlenceli bir kitap okumamıştım." Sonra kızlardan birkaç kişiye sorunca onlarda hem çok rahat okunduğunu hem de çok eğlenceli olduğunu söylediler. Ben de bu kitap, sadece bizim okulda mı ya da sadece bizim şehrimizde mi bu kadar popüler diye ufak bir araştırma yaptım. ( Sadece bizim okulda popüler değildi. Hemen hemen şehrimizin tümünde popüler bir kitaptı. Çünkü Batman’daki bütün kitap evlerinde rafları süsleyen kitap saftirikti.) Biraz internetten satış rakamlarına baktım. Kitap serisinden sadece bir tanesi bile felaket rakamlara ulaşmıştı. Bu serinin de baya fazla kitaptan oluştuğunu düşünürsek kitap ülkemizde baya satılmış diyebiliriz. Ben de artık öğrencilerin bu kitapları neden bu kadar sevdiğini anlamak için bu kitabı okumalıyım diye düşündüm. Hemen yanımda bulunan Emre’ye okuduğu kitaplardan birini bana getirmesi söyledim. Kitap bir gün sonra elimdeydi, açıp okumaya başladım.

Bizim çocuk edebiyatı için belli başlı ölçütlerimiz vardır. Eğer elimizdeki kitap, bu ölçütlerin belli bir çoğunluğunu sağlıyorsa bu kitabı öğrencilerimize tavsiye ederiz. Örneğin kitap çocuğun ana dili gelişimine katkı sağlamalıdır. İçerisinde Türkçenin güzellikleri barındırmalıdır. Öğrencinin sözcük daracığını gelişilmelidir. Deyim ve atasözlerine yer verilmedir. Öğrenciye okuma alışkanlığı kazandırmalı ve edebi zevk uyandırmalıdır. Okuyucunun kitapta kendine ait bir şeyler hissetmesi sağlanmalı ve empati yeteneğini geliştirmelidir. Kendi ahlak ve kültürüne katkıda bulunmalı ve iyi davranışları benimsetmeye çalışmalıdır. Okuyucunun eğlenmesi sağlanmalıdır. Öğrencinin hayal dünyasını zenginleştirmelidir. Saftirik kitabını da kafamdaki bu ölçütlere göre değerlendirdim. Üzülerek belirtmem gerekir ki hiçbir ölçüte uyum sağlamayan bir kitap gördüm. Tamamen kendi kültürümüze yabancı, öğrencinin kendinden hiçbir şey bulamayacağı bir kitaptı. Tamamen Amerikan okul sistemi içinde büyüyen ve Amerikan kültürüne dayalı bir kitaptı. Kitapta anlatılan hayatlar ile ülkemiz arasında hiçbir bağ yok. Aksine tamamen kültürümüze yabancı ve aykırı unsurlar. Kötü davranışları özendirecek yaşantılar. Öğrencinin hayal dünyasını geliştirecek hiçbir bilgi mevcut değil.

Öğrenciler sevdiği iki nokta üzerinden değerlendirme yapacak olursak. Öğrenciler genelde iki şey üzerinde durdular: 1. Kitap çok akıcı 2. Kitap çok eğlenceli. Kitabın akıcı olduğu doğrudur. Çünkü 225 sayfalık kitap aslında normal şekilde basılmış olsa 50 sayfa bile tutmayacaktır. Kitaplarda büyük punto kullanılmış ve kitabın yarısı resimlerle ile doldurulmuş. ( Nitelikli Çocuk Edebiyatında kitapta resimler olmalıdır. Hatta resimsiz kitap çocuğa sıkıcı gelecektir. Fakat burada kitaba resim değil resimlere kitap yazılmıştır.) Haliyle öğrenci kitabı eline aldığı gibi kitap akıp gitmektedir. Sürekli resim olduğu içinde canı sıkılmamaktadır. Kitabın 225 sayfa ve fiyatının 15 lira olduğunu söylemek gerekir. Böyle bir kitaptan bu kadar fazla bir meblağ bu büyük satış oranları… Ciddi anlamda bu kadar kaliteli yazar varken yazıktır, günahtır. ( Gerçi Türkiye’de kitap fiyatları genel olarak yüksektir. Örneğin çok kitap okuyan biriyseniz baya da zengin olmanız gerekmektedir. Fakat bu ayrı bir konu olduğu için uzatmayacağım.) Kitabın neden eğlenceli geldiğini de çok anlamadım doğrusu. Öğrencilere eğlendirici gelebilecek yerlere dikkat ederek okudum. Çoğu yeri de tahmin ettim. Tahmin ettiğim yerleri öğrencilere okudum. Öğrenciler gülmeye başlayınca haklı olduğumu gördüm. İçimden onlar gülerken ben ağladım. Çünkü bakın ülkemizde çocuk kitapları içinde en çok satan kitaplardan biri olan Saftirik kitabının içindeki eğlendirici yerlere…

Resimle beraber desteklenmiş bir yerde. Pisuar denilen yerde pantolonu indirmiş şekilde bir çocuk resmi çizilmiş ve bunun üzerine bir muhabbet dönmüş…

Bütün ayağımı ağzına sokabilir miyim? ( Arkadaşına bunu sormuş sonra bunu denemiş.)

Kitaptaki kahramanların tek amaçları kızlı-erkekli yapılan partilere gitmek. Orada çıplak kızlar görmek. Yılbaşında yapılacak partilerde kızlar ile havuzda yanana uzanıp içki içmek.( Kitapta anlatılan karakterler altıncı sınıfa gidiyorlar.)

Büyük ninesini altına “osuruk” yastığı koyup osurduğunu millete görtermek ve herkesin içinde büyük nineye gülmek.

İç kıyafetlerini normal elbisenin üzerine giyip öyle gezen bir dede. ( bu Dede’nin hali resmedilmiş.)

Ayakta işemenin güzel olduğunun sıkça söylenmesi. Hedefi tutturmayınca yere yapmaya devam etmenin daha güzel olduğu.

Çocuğun ağzındaki sakızı yukarı doğru tükürmesi ve bu sakızın babasının kafasına yapışması. Sonra toplu halde babalarına gülmesi…

Annenin ceza olarak kendi iç çamaşırlarını çocuğa yıkatması… Çocuğun bunları yıkarken resminin kitaba çizilmesi…

Çocuğun akşam yatarken çoraplarını nereye koyduğunu unutmasın diye gidip çorapları televizyonun üstüne koyması… Böyle bir dahice fikir bulduğu için takdir görmesi…

Kızların osurmasını merak eden çocuklar… Sonra bu olayın yani bir kızın osurmasının resminin kitaba çizilmesi…
Bir yarışmada arkadaşını uzuv yerinin fotoğrafının çekilmesi ve bu uzvun kitaba resmedilmesi…

Ailecek televizyon karşısında dizi izlerken dizini sahnesinin öp beni hadi öp beni diye bir sahne olması…

Çocuğun yine kızlı erkekli bir partide şişe çevirmece oynayıp kızın onun öpmesini istemesi ve bunun neticesinde olanlar… ( Bu kitabı ülkemizde okuyan öğrenci kitlesinin 3. 4. 5. Ve 6. Sınıf öğrencileri olduğunun söylemem de fayda var.)

Aile yemeğinde yeni evlenen amca ile eşinin öpüşmeye başlaması ve odaya çıkmaları… Bu sahne de resmedilmiş.

Altıncı sınıf öğrencilerinin kızlı erkekleri havuzda çıplak şekilde parti yapması ve bunun resmedilmesi…

Sadece aklımda kalan bilgiler ve ahlaki açıdan uygun bulmadığım için yazmadığım birçok şey…

Kitabın okunmasına gelince kesinlikle okunmasını tavsiye etmiyorum. Hatta ısrarla çocuğun sağlıklı gelişimi açısından okutulmamasını tavsiye ediyorum.

Sonuç olarak böyle bir kitabın bizim ülkemizde ve dünyamızda bu kadar çok okunması ciddi anlamda yazık…

Benim gibi bir kardeşinizden ufakta olsa bir tavsiye: Bu kitabı çocuklarızdan uzak tutun ve çocuklarınızın hayal dünyasını bir dona hapsetmeyin.

4.

Güç zehirlenmesine maruz kalanlar, farkında olmadan ölümlerini hızlandırırlar.

5.
Damla Köseoğlu, bir alıntı ekledi.
14 Şub 00:28 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Sevdiklerimizi kaybetmek zor bir şeydir. En güçlü inançlarımızı bile sorgulatabilir.

Kan Hasadı, S. J. Bolton (Sayfa 83 - Pegasus Yayınları)Kan Hasadı, S. J. Bolton (Sayfa 83 - Pegasus Yayınları)
6.
Sadettin TANIK, bir alıntı ekledi.
 15 Şub 14:20 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Savaşı biliyorum evladım. Yalnız insanlar değil, atlar, cümle mahlukat, kurt kuş, börtü böcek, kelebekler, arılar, ağaçlar, otlar, hava, su, su da kırıma uğruyor."

Karıncanın Su İçtiği, Yaşar Kemal (Sayfa 389 - YKY  16. Baskı - 2015)Karıncanın Su İçtiği, Yaşar Kemal (Sayfa 389 - YKY 16. Baskı - 2015)
7.

Değerli Yöneticilere ve Okurlara (duyuru)
Değerli Site Yöneticilerine ve Değerli Okurlara Yönelik Bir Bildiridir, Yakınmadır ve Öneridir. Saygı ve Sevgilerimle.

1000K, ülkemizdeki kitap sitelerinden ve başka sitelerden çok daha kaliteli olmakla birlikte çok daha samimi ve sıcaktır. Anlayışlı ve seviyeli okurların değerli bakış açıları ve kaliteli yorumları ile bilgi ve kültür seviyesinin de en yüksek olduğu bir sitedir. Bazen istenmeyen aksi durumlar yaşansa da; biz hepimiz biliyoruz ki bu tür durumlar her yerde ve her zaman olabilecek durumlardır. Giderek hızlanan çağ, çağın koşturduğu bireyler dinlenecek bir yer ararlar. Hemen hemen her eve giren internet ve internetin getirdiği zararları ters tepen, insanları dinlendiren bir yerdir 1000K.

Giderek 1000K üye sayısı artmaktadır. Bu beraberinde daha karmaşık bir durum almakla birlikte hem kaliteli kişiler geliyor hem de kalitesiz kişiler. Bu bir gerçektir. Ve site sıradan bir site yoluna girmemesi için bazı önlemler şarttır diye düşünüyorum. Giderek artan aşk paylaşımları, kendini tatmin etme amaçlı paylaşımlar, kendini kabul ettirme paylaşımları gibi artan değersiz durumlar sitenin seviyesini ve niteliğini düşürdüğünü düşünüyorum.

Bunu önlemek amacıyla bir öneri veriyorum. Okumayan kişiler genellikle gün içinde veya devamlı olarak fazla fazla iletilerle kendi boşluklarını doldurmaya çalışıyorlar. Yanlış anlamayın, iletiler olmazsa olmaz ve çok kaliteli, değerli iletiler her zaman kendini gösteriyor. Ama bu duruma karşılık bir o kadar da seviyesiz, değersiz iletiler de oluyor(benimle beraber çoğu kişinin rahatsız olduğunu düşünüyorum). Bütün bunları göz önünde bulundurarak(alıntı ve incelemelere kimsenin bir şey deme hakkı yok. Görünen sorun iletilerde) günlük ileti tüketiminin sınırlandırılmasını talep ediyorum. Talebim en fazla üç iletidir(kişisel fikrim). Böylece kişi hem paylaşılacak iletiler üzerinde fazlaca düşünmüş olur hem de süzgeçten geçen ileti çok değerli bir duruma çıkacaktır. Ve site iletilerle dolmayacak her zamanki güzelliğini koruyacaktır.

Bu öneriye katılmak isteyenler yoruma ’’Katılıyorum’’ yazarak ve dilerse paylaşarak daha güzel durumlara vesile olabiliriz.

İlgililere ve ilgilenenlere teşekkür ederim.

Saygı ve Sevgiyle

8.
Hakan S., bir alıntı ekledi.
14 Şub 21:47 · İnceledi

Konuşmayı bilenler, hep kısa konuşur.

Ecinniler, Dostoyevski (Sayfa 302 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Ecinniler, Dostoyevski (Sayfa 302 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
9.
Anıl, Ekmeğimi Kazanırken'i inceledi.
 17 Şub 16:00 · Kitabı okuyor · Puan vermedi

Bir yandan kitap okuyor bir yandan da sıranın bana gelip gelmediğini kontrol etmek için sıra numaralarının sürekli değiştiği led ekrana bakıyorum. Sıranın gelmesine hayli var ve ben bu nedenle tekrar kitabımı okumaya dönüyorum. Tam kendimi kitaba verdim diyorum ki bu seferde telefonum çalıyor. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara görüyorum. Aklıma, yaptığım iş başvuruları geliyor. “Efendim… tabii olur ne zaman? Demek Cuma saat on iki de. Tamam Tarihi Bozkurt Hanı. Tamam olur gelmezsem bildiririm. Teşekkür ederim, iyi günler.” Diyorum ve telefonu kapatıyorum. Tahmin ettiğim gibi yine bir iş görüşmesi içindi bu arama.

Bugün Cuma erken kalktım, iş görüşmesi için hazırlandım, sırt çantamı da alarak yola koyuldum. Son zamanlarda İstanbul da göçebe bir yaşam sürüyorum. Sırt çantamda birer adet diş fırçası ve macunu, bir adet kulaklık ve bunun yanında da dört yüz küsur sayfalık Gorki’nin kitabı olduğundan mıdır bilmiyorum çantamın ağırlığını hissetmiyorum. Metro’ya giderken diğer insanların peşi sıra yürüyorum. Gözüm sürekli etrafta. Her bir insanı inceliyorum, kimisi kısır iş döngüsüne girmiş uykulu gözlerle sanki programlanmışçasına verilen koordinatlara hareket ediyor, kimisi okuluna gidiyor, kimisi de benim gibi her şeyi anlamlandırmaya çalışıyor. Herkesin yaptığı tek ortak eylem ise şu nokta da yürümek. İnsanlar yürürken ayaklarının bastığı yerlerden toz, toprak havalanıyor peşi sıra gelen gölgelerinin üzerine siniyor. Zannediyorum ki benim gibi gölgeler de bir zorundalık olduğunu fark ediyor, kızıyor ancak el mahkûm sesleri solukları çıkmıyor.

Acelem yok görüşmem on ikide ve ben kitap okuyabilmek adına kalabalığın gitmesini bekliyor ve uygun bir yer arayışına giriyorum. İlk tren gidiyor, ikincisi gidiyor ve ben ancak üçüncüsünde kendime istediğim gibi bir yer bulabiliyorum. Sırt çantamı dizlerimin üzerine, onun üzerine de kitabı konumlandırarak Aleksey’in yarım kalan hikayesine devam ediyorum. Tren yavaştan hareket alıyor. Aleksey, bir gemi de işe girmiş çok küçük meblağlara canı çıkana kadar her gün çalışıyor. Bir diğer yandan burada çalışan insanlardan ve bunların sorunlarından bahsediyor. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir sıkıntı var diyor ancak ben nedense anlamıyorum, herhalde yaşamam gerek diyorum kendi kendime. Yolcular iniyor, biniyor kalabalık hiç azalmıyor. Tren kavisler çizerek yoluna devam ediyor. Bu esnada trenin camından fırsatını bulan küçük bir güneş ışını kitabımın üzerine düşüyor. Bir sağa, bir sola, bir yukarı, bir aşağı derken düşüncelerim dağılıyor. Evet ben şu anda trende olabilirim ama düşüncelerimle ben aslında gemideyim. Diğer insanların arasında bedenimi bırakarak tekrardan Aleksey’in yanına gemiye geçiyorum...

Nihayet belirtilen tarihi hana geliyorum. Kapıda duran güvenlik, sanki biri tembihlemişçesine yüzüne uymayan maskeyi gizleyemeden ve yaratılışına bir o kadar ters olan yüz ifadesiyle benden kimliğimi vermemi rica ediyor. Kimliği uzatıyor, ziyaretçi kartını alarak bir üst kata çıkıyorum. Danışmadaki bayan beni bekleme odasına alıyor. Odadan çevreye göz gezdiriyorum ve ofiste çalışanlara gözüm takılıyor. Her biri hayat heyecanını sekiz saatliğine bir kenara bırakmış, birer makine edasında bilgisayar başında, çalışma ve işleme prensibi anlamında bir bilgisayardan farksız olarak zaman geçiriyorlar. Arada birkaçı kalkıyor çay, kahve alıyor ve tekrar aynı noktaya konumlanıyorlar. Garip bir duyguya kapılıyorum. Sanki bu bekleme odasında yaşayıp ihtiyarlamışım gibi geliyor bana. Yarın, gelecek hafta, gelecek kış, gelecek yıl burada neler olacağını şimdiden biliyorum.

İşe alım uzmanı yanıma gelirken sahte bir gülüşle hoş geldiğimi söylüyor. Halbuki hiç hoş değilim, hiçbir yere de nedense ne hoş gelebiliyorum ne de hoş gidebiliyorum. Uzman olan bu kadın (patronların kendilerini iyi hissetmeleri için taktığı sıfatlardan birisi olsa gerek bu uzman sözcüğü ki bu sıfatlar işçiler arası sınıf farklılığını yarattığı çok aşikâr.) orta yaşını çoktan geçmiş, kilolu denecek kadar bulunduğu ortamda yer kaplayan, yüksek numaralı gözlüğü ile zar zor etrafı görmeye çalışan her işçi gibi bir varlık. Neyse odasına geçiyoruz ve bana iş için aradıkları nitelikleri sayıyor. Şu olacak, bu olacak derken yaklaşık bir beş dakika geçiyor. Kendimde olanı anlatıyor ve yapabileceğim işlerden bahsediyorum. Sonrasında sormak istediğim bir şey olup olmadığını soruyor. Maaş aralığımı, iş başvurusunda belirtmiştim ama yine de merak ettiğimi ifade ediyorum. Kadın, aslında ilk görüşme de böyle bir politikaları olmadığını ancak yine de bu politikayı bir defalığına çiğneyeceğini önden söyleyerek, maaş aralığının bin beş yüz ile iki bin arasında olduğunu ortalığa tükürüyor. Zaten bu tarz hiyerarşilerden nefret eden birisi olarak gerginliğim ve öfkem hat safhaya ulaşıyor. Ellerimin titremesini kontrol edemezken bir yandan da sağ gözüm seğirmeye başlıyor. Vücudum, zihnimden önce isyan etmeye başlıyor. Maaş aralığımın bilinmesine rağmen hem vaktim çalınmış hem de bu pis düzende oyununun bir parçası olmuştum. Zihnim gidip geliyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki çizgiyi kaybetmeye başlıyorum. Bulunduğum konumdaki her nesne hareket ediyor, yer değiştiriyor ve farklı bir hal almaya başlıyor. Kafamı kaldırıp çevreme göz gezdirme gereksinimi duyuyorum. Masalarının başında oturan çalışanların, bileklerinden masanın demir bacağına yaklaşık olarak onar metrelik zincirlerle bağlı olduğunu görüyorum. O kadar çabuk zayıflamışlar ki kemiklerini sayabiliyorum. Halbuki bu kemikleri sayılabilen kolları tutan masaya bağlı olan zincirler değildi. Zannediyorum ki bu insanların başka yerlerinde, görünmeyen daha başka zincirler vardı. Ofisin en güzel odasından takım elbiseli bir adam çıkıyor. Öyle ki nereden baksam üç yüz kilo ağrılığında olan bu adamın eni ve boyu neredeyse eşit. Sanki bir taraf zayıflarken bir taraf şişmanlıyordu. Bu defa, karşımda oturan kadına kayıyor gözlerim. Onun görünüşü daha ilginç geliyor. Yüzü kararmış gözleri büyümüş vaziyette elindeki kelepçeli zinciri sallayarak bana bakıyor ve bir şeyler söylemeye çalışıyor. Çok ani olarak kendime geliyorum. İyi misin diye soruyor uzman kadın. Ben okumaya başladığımdan beri iyi olamıyorum bunu kesinlikle bilmiyor, bilemez de. Keşke okumasam diyorum! Hep kitap okumaktan ileri geliyor bunlar. Evet evet bundan sonra okumayacağım, bunlara hiç gerek yok diye geçiriyorum aklımdan. İyim teşekkür ederim. Ancak benim maaş aralığım başvuruda belliydi buna rağmen beni buraya kadar yordunuz diyorum. Biz ne olursa olsun yine de adaylarla görüşmek istiyoruz diye karşılık veriyor. Ama biz adaylar istiyor muyuz neden bu kadar umursamazsınız diye gerginliğimi atmak üzere konuşmaya devam ediyorum. Atladığınız bir şey var bayım; bizim bu vereceğimiz maaş tamamen yasal, yani sigortanız bu aralık üzerinden yatacak diyor. Benden kanunsuzluğu bir tatmin nedeni olarak görmemi mi istiyorsunuz diyorum öfkemi atmak bir kenara dursun öfkem, giderek artmaya devam ediyor. Sizin için, çocuklarınız için, etki ettiğiniz tüm insanlar için üzülüyorum. Bu modern köle sisteminde ki hiyerarşide kendinize bir yer bulduğunuzdan, bu olanlar sizi rahatsız etmiyor. Rahatsız etmemek bir kenara insanları, bu sisteme dahil etme adına müthiş bir çaba içerisindesiniz. Bence siz bu sistemi kuranlar kadar kötü bir insansınız diyorum. Son olarak paralel evrende orada o maaşı kabul edip zincirleri kollarına takan bir ben bırakıyor ve ayrılıyorum odadan, ofisten, tarihi handan.

Geldiğim yolun aynısını geri tepiyorum. Metro sakin, kalabalık azalmış kendime rahatça bir yer buluyorum. Elim istemsizce çantama oradan da kitaba gidiyor. Aleksey düşüyor aklımın en derin kuyusuna ve onu anlamaya başladığımı hissediyorum. Biliyorum çok radikal bir karar almıştım ancak daha radikal bir karar alarak tekrar okumaya başlıyorum. Kitap henüz bitmedi ancak bu yazımı oluşturmam için bir neden oldu. İyi ki edebiyat var diyorum ve okuyan herkese teşekkür ediyorum.

10.

Mutluluğun kahvaltıyla ilgisi olmalı derken yazar eksik söylemiş, bana göre huzurlu bir aile ve güzel kitaplar da gerekli tam mutluluk için. Kızım sekiz yaşında, kahvaltıyı benim hazırlamam konusunda hiç ödün vermiyor son zamanlarda, babanın parmak yediren tostu, babaya özel krep veya börek olmalı, olur yaparız. Bu gün kahvaltıdan sonra ben Marquez'in harika bir öyküsünü okurken kızım kuaförcülük oynamak istedi, elimdeki kitabın büyülü anlatımdaki yaşlı adam bendim artık ve kızım saçlarımla oynuyor, küçücük bedenini babasına yaslıyor, saç yaparken başımı okşuyordu. İşte bu anda baharın habercisi güneşin sıcak ve aydınlık ışığı salona dolarken farkettim içimin de eşsiz bir mutlulukla dolduğunu ve şair olmak istedim bu muazzam anı ölümsüzleştirmek için yüzlerce satır yazmayı, ama ben şair değilim ancak bunları yazabilirim bu kutsal anın hatırına. Öykü de kısacıkmış hemen bitti, kesin tekrar okuyacağım. Şimdi kızımı giydirip tiyatroya götürmem gerek, Selim İleri'nin kitabı çok kalın, nereye sıkıştırsam?