• Bir evlilik yaparken kendimize şu soruyu sormalıyız: Sonu yaşlılık olan o uzun yol boyunca bu kadınla sohbet etmekten keyif alacağına inanıyor musun?
  • https://hizliresim.com/GDLPM6
    http://hizliresim.com/VD4PjZ
    Bu kadarı olmaz. Çocuk masal kitabında tecavüz konu ediliyor.
    Facebook'ta gördüm burada da paylaşmak istedim. Çocuklar için aldığımız kitapları önce kendimiz okuyalım.
  • Hekîm, oğluna dediki:

    Oğlum! hayatında üç şeyden tâviz verme;

    1. En iyi yemeği yemekten,
    2. En konforlu yatakta uyumaktan,
    3. En lüks evde oturmaktan ...

    Oğul, ''Biz fakîriz, peki ben bunu nasıl gerçekleştireceğim?'' deyince Hekîm şöyle cevapladı:

    - Sadece acıktığında yemek yersen, en iyi yemeği yemiş olursun,

    - Çok çalışıp yorgun bir vaziyette uyursan, en konforlu yatakta yatmış olursun,

    - İnsanlara iyi muâmele edersen, onların kalbinde yer edersin; böylece de en lüks evde oturmuş olursun....
  • Şu takibi mesajlaşma tekniği sanan arkadaşlarım; takip eden mesaj yazmak zorunda değil. Ben sana geri takip yaptıysam paylaşımlarını görmek için yapıyorum seninle sohbet edip, edebi boyutu olmayan köşelere kaldırmak için değil. Takip ediyorsan mesaj da yazacaksın ne demek? Site kitap eşittir okuma, insan eşittir kendini okuyarak geliştirme... Sizleri başka medyalara alalım...
  • Sevgili Dost'um Ali Ural. Önce kitabını, sonra bendeki tesirini anlatacağım, müsaadenle..

    Kitap 61 mektuptan oluşuyor. Neden 61?

    Birinci Mektuptan önceki sayfada şu açıklamayı görüyorsunuz.
    "Posta Kutusundaki Mızıka, unutulan mektubun kefaretidir."
    Altmış birinci mektuptaki son cümle ise "altmış birinci mektup kefareti ödüyor."
    Orucu kasten bozanın kefareti 60+1 gün oruç tutmaktır. +1 olan son oruç, asıl orucun kendisidir. Diğer 60 gün, belki bir özür dileyiş, belki ceza, belki de sevap eşitliği yakalama çabasıdır.

    İşte Ali Ural, ilk 60 mektupla dostunun gönlünü alırken, 61. Mektupla unuttuğu vazifesini yerine getiriyor. Borçlandığı mektubu ödüyor.

    Mektubun önemiyle devam ediyor kitabına. Sanki burada dostuna "Mektuplar bu kadar önemliyken, ben nasıl oldu da mektup yazmayı unuttum?" diyor..

    Sevgili Dost'umuz. Mektuplarında dostlarına nasihatler veriyor. Durup düşündürecek sorular soruyor. Sohbet ediyor..

    Ve son mektup şöyle başlıyor:

    "Sevgili Dost,
    Son dikişi atan cerrah, son oku fırlatan savaşçı, son bakraç suyu çeken bahçıvan, son sandalyeyi tekmeleyen cellat, son haberi okuyan spiker, son duayı yapan mahkûm, son düğümü çözen balıkçı, son gemiyi yakan fatih, son elbiseyi deneyen müşteri, son provayı yapan terzi, son kağıdı çeken kumarbaz, son ağacı kesen odun, son köleyi parçalayan aslan, son yapboz parçasını yerine koyan çocuk, son yaprağı yere bırakan ağaç, ellerini omzuma koydu: bu altmış birinci mektubun fotoğrafıydı. Kalbi ipe değen koşucuyla, topukları yere değen paraşütçü bu fotoğrafa giremediler çünkü bitirmenin sevincini yaşamışlardı. Oysa bitiş çizgisinde koca bir gölge, oysa iniş noktasından uzağa atmış rüzgâr, sevinç hangi akla hizmet etmede, en üst dalda yanıp dururken, koparmışlar ayı dün gece."

    Sevgili Yazar, sona yaklaşmışlığı öyle güzel vurguluyor ki insanın kalbine kalbine. Bitişin sevinci, yerini hüzne bırakıyor..



    Sevgili Ali'cim Ural,
    Daha önce bir yazara "Sevgili" hitabını kullandığımı hatırlamıyorum ama kullanmışsam bile bil ki, hiçbiri şu an ki kadar gerçek değilmiş ..

    Sevgili Ural,
    O kadar çok "Sevgili dost" dedin ki, kendimi gerçekten senin dostun zanneder oldum, hemde "sevgili" dostun.
    Ve bunu, yaşın arkadaş olmamıza uygun değilken yaptın. Arkadaş bile olamayacağın birisiyle dost oldun. Hemde "Sevgili Dost"..

    Sevgili Ural,
    O kadar çok "Sevgili Dost" dedin ki, sana yabancıymışsın gibi sadece "Yazar" ya da "Ali Ural" hitabıyla seslenemiyorum. Sevgili Ural, "gönül evimin yazarları" arasına hoşgeldin. İçeri buyurmaz mısın?

    Sevgili Ural,
    Ne güzel nasihatler veriyorsun insana. Neler anlattın bana öyle.. Ah! Ne güzelsin. Her şey için sonsuz teşekkür ederim sana. "İyikilerim"e dahil oldun. İyiki dahil oldun..

    Sevgili Ural,
    Bana bir şey yaptın. Ne yaptın bilmiyorum. Tarif edemiyorum. Ama her ne yaptıysan, iyi yaptın. İyiki yaptın.

    İşte böyle bir his, Sevgili Ali Ural'ı okumak.. "ilk kez okudum" bile dedirtmeyen bir sıcaklık, bir güzellik var sözlerinde. Anlattığı konular çok güzel. Ama biliyor musunuz, üslubu, anlattığı şeylerden bile güzel..



    KİTABA SİTE SAKİNLERİNİN BAKIŞI:

    2.739 kişi kitabı okurken yaklaşık 30 bin kişi kazanmış. 30 bin insan, merak edip bakmış kitaba.

    Beğenen 1.075 kişinin yaklaşık 45'iyle takipleşiyoruz. Zevklerimiz aynı demek ki.

    2.739 kişiden 249'u "bu kitap için bir şeyler söylemeliyim." demiş ve başlamış incelemeye. 250. de ben olacağım nasipse..

    Ve neredeyse kitabı okuyan okur başına bir alıntı (1.380) düşecek kadar alıntı yapılmış.

    Kitaba oy veren 961 kişinin 422'si tam puan vermişken, Sadece 3 kişi 1 puan vermiş.

    Yani Dostlarım. 1000Kitap, bu kitabı cok sevmiş. Ben nasıl sevmeyebilirim ki?
  • Çocuklar için "baba" figürü çok önemlidir. Hatta baba demek, kahraman demektir. Çocuk bilir ki, başı ne zaman sıkışsa anında ona yardım edecek ve tüm sıkıntılarını giderecek biri vardır. O kişi babadır. Baba demek, her şeyden önce, güven demektir. Güvenle büyümek ve onun himayesi altında ne olacağını düşünmeden yaşayabilmek demektir. Baba demek, kahvaltıda açılamayan kavanozu açmak, otobüste açılamayan pencereyi açmak demektir. Kimileri için ise baba demek, yeri asla doldurulamayacak bir boşluk demektir...

    Pek tabii yazarımız Franz Kafka'nın da bir babası vardır: Hermann Kafka. Bu kitap da Franz Kafka'nın babası Hermann Kafka'ya yazdığı sitemli bir mektuptan oluşmaktadır. Mektup, adeta bir serzeniş, bir başkaldırıdır. Kafka, babası Hermann Kafka'ya bu mektubu 1919 yılında, yani 36 yaşında, ikinci kez evlenme isteğinin babası tarafından reddedilişi sebebiyle yazmış. Evet, yanlış okumadınız, 36 yaşında bir adam yeniden evlenebilmek için babasından izin istemiş ve babası tarafından onay verilmeyince oturup böyle bir sitem mektubu yazmış. Bu sözlerimde Kafka'yı eleştirdiğimi düşünmeyin sakın. Sadece Kafka'yı, ince ruhunu ve hayata bakış açısını anlamanızı istiyorum.

    Hermann Kafka, bütün yaşamı boyunca çok çalışmış, para kazanmış, her şeyini çocukları uğruna feda etmiş, fakirlikten kendi çabasıyla çıkmış, işlerini büyütmüş, sert mizaçlı, baskıcı ve güçlü bir adam. Fiziksel olarak da güçlü, kuvvetli ve yapılı bir adam.

    Franz Kafka ise bildiğiniz üzere, 55 kilo, zayıf, kararsız, özgüvensiz, ince ruhlu, ürkek ve çekingen bir yapıya sahip. Fiziksel olarak da güçsüz, kuvvetsiz ve zayıf bir adam.

    Yani Franz Kafka ile babası Hermann Kafka, neredeyse birbirlerinin zıttı iki erkek. Biri baba, diğeri oğul. Biri güçlü, diğeri güçsüz. Biri cesur, diğeri korkak... Böyle bir baba-oğul ilişkisinin de zor bir ilişki olduğunu, özellikle sevgili Franz Kafka için bir hayli zorlu olduğunu ortaya koyan, kitaptan altını çizdiğim birkaç alıntıyı bu noktada sizinle paylaşmak istiyorum.

    "Dostum, patronum, amcam, büyük babam hatta kayınpederim olman beni mutlu edebilirdi. Ancak sen bir baba olarak, benim için gereğinden fala güçlüsün. (...) ben ilk çocuk olarak sana karşı yapayalnızdım ve sana direnebilmek için çok zayıftım."

    "Adeta koltuğuna oturmuş dünyayı yönetiyor gibiydin, yalnızca senin fikirlerin doğruydu, başka her türlü düşünce senin için çılgınlıktı, aşırılıktı, doğru değildi."

    "Senin karşında kendime olan güvenimi kaybettim. Kendime olan güvenim yerini sınırsız bir suçluluk bilincine bıraktı. Başka insanlarla bir araya geldiğim zaman değişemiyor, onlara uyum sağlayamıyorum."

    "...sen eskiden beri farkına vararak ya da farkında olmadan yalnızca varlığınla beni engelledin hatta çiğneyerek yok ettin."

    "Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin bu haritanın üzerine boylu boyunca uzandığını düşünüyorum. O zaman benim hayatımda yalnızca senin örtmediğin ya da ulaşamadığın bölgeler kalıyor. Yalnızca oralara gidebilirim."

    İşte Franz Kafka ile babası Hermann Kafka arasındaki ilişki bu şekilde. Kafka'nın babasından şikayetçi olmasının sebebini, babasından ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve saygıyı görememesi, onu hayatta yeterince desteklemediğine inanması hatta çoğu zaman hor görmesi olarak açıklayabiliriz. Babasının baskıcı ve dayatmacı tutumuyla Franz Kafka'nın nasıl bir psikolojiye büründüğünü de kitapta görüyoruz. Kafka, hayatı boyunca bu ezilmişliği üstünde hissetmiş ve kaçmak istemiş. Çözümü ise evlenmek olarak görmüş; fakat onda da başarısız olmuş.

    Babaya Mektup isimli bu kitabı okuduğunuzda Franz Kafka'yı gerçekten daha iyi tanıyabiliyorsunuz. Zira Franz Kafka'ya ilişkin otobiyografik özellikler taşıyan tek kitap bu kitap. Ayrıca Franz Kafka'yı tanıdıkça, neden “bir sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa” hakkında bir kitap yazdığını veya Milena'ya yazdığı o derin ve incelikli mektupları da daha bir farklı anlamaya başlıyorsunuz. Hatta Gregor Samsa'nın ürkekliğinin ve korkaklığının sebeplerini daha iyi anlıyorsunuz.

    Her şeye karşın, bizim sevdiğimiz Franz Kafka'nın ortaya çıkmasında en büyük pay, babası Hermann Kafka'ya ait. O böyle baskıcı ve dayatmacı bir baba olmasaydı, biz nasıl görecektik Franz Kafka'nın ince ruhunu?
  • Cumartesi akşamüstü bilgisayarın başına oturdun, ya da akşam yemeğinden sonra açtın telefonunda 1000 kitap uygulamasını. Akışında gezinirken başka bir inceleme gördün. Özellikle incelemelere de bakıyor olabilirsin, ya da can sıkıntısından geziniyorsundur sadece sitede. Italo Calvino diye bir yazar, İtalyan muhtemelen. Italo Calvino bildiğin bir yazardır belki de, ya da – hatta büyük bir ihtimalle- sadece kulağına çalınmıştır. Belki de zamanında bir kitap okuma grubunda konuşmuşsunuzdur arkadaşlarınla. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu - evet, belki de yazardan bağımsız olarak dikkatini çekti, ya da uzun zaman önce gördüğün ve hala unutamadığın bir kitap ismi. Ama okuyamadın henüz, incelemelere de bakamadın hiç, çoğunda “spoiler ibaresini gördüğün için. Belki de Erhan adındaki bu kullanıcının daha önce yazdığı incelemeleri şu ya da bu sebepten beğenmişsindir sadece, kitapla hiç bir ilgin yoktur. “Bu kez ne yumurtlayacak acaba, nasıl bir inceleme yazacak, yine yazara mı öykünmeye çalışacak, başka bir şey beceremeyince “ diye düşünüp okumaya başlamışsındır incelemeyi.
    Her ne sebeple olursa olsun (Belki de daha önce paylaşılan alıntılardan sadece- mıknatısvari alıntılar var kitaptan sitede, Örneğin: #35032572 ) başladın bir kez incelemeye ve kolayca bırakanlardan değilsen eğer sonuna kadar buradasın ki normal bir okuma hızıyla en az yedi dakika demektir bu. (Belki şimdi de, “Ne kadar yazacağını önceden planlıyor mu bu adam?” diye düşünmektesin, öyle olmadığını umuyordun halbuki daha önceki okumalarında) Hayatının, boş vaktinin, cumartesi ya da pazar gününün, ya da siteye sürekli giren birisi değilsen veya bu aralar diğer işlerle fazlasıyla meşgulsen, hafta içi bir gününün nispeten rahat yedi dakikasını bu incelemeye ayırıyorsan kitaplara gerçekten ilgi duyuyorsun demektir. Ne büyük tespit, değil mi? Her 1000kitap kullanıcısı gibi ana odağının kitap olduğunu ve böyle dahice tespitlere aşina olduğunu yüzüne vurmak istiyorsun yazarın. Eski bir kullanıcıysan, incelemelerin gün geçtikçe bozulduğundan da dem vuruyor olabilirsin. Üçüncü paragrafa gelmene rağmen kitap hakkında bir fikir sahibi olamaman da cabası. Ama yarım bırakmadın hiç bir şeyi, burayı da okumaya kararlısın ne kadar boş cümlelerle doldurulmaya çalışılsa da.

    Italo Calvino'yu hatırlamaya çalışıyorsun, İtalyan olduğunu tahmin etmiştin zaten. Postmoderndi galiba. Sıkıcı olmalı bu kitap diye yaftalayabilirsin hemen, çoğunluğun yaptığı gibi. Hem postmodernizm neydi, kendinin göstermeye çalışan bir takım ilgi budalalarının yaptığı türlü türlü şebekliklerin diğer adıydı, değil mi? Sanmıyorum diyorsun, ayıplıyorsun bu “Erhan“ kişisini Umberto Eco, Paul Auster, Georges Perec, hatta hayran olduğun Orhan Pamuk gibi önemli kişilere şebek dediği için. Sonra aklına başka bir şey geliyor, belki bu da postmodern bir incelemedir diye düşünüyorsun ama hemen vazgeçiyorsun. İncelemeye odaklanmalı ama nasıl, daha kitaba bile gelemedi ki adam?

    Koca koca “Kahramanı siz olan bir labirent” ibaresini okuyorsun önce. Labirentleri seversin, bulmacaları da öyle. “Kahramanı ben nasıl oluyorum acaba ?“diyorsun, “Nasıl tahmin edebilir ki benim hayatımı bu Calvino yazarı?” Yavaş yavaş aşağıya inmeye devam ediyor gözlerin, “Erkek okur” diye birinin varlığı çıkıyor ortaya. “Herhalde bu benim”diyorsun ya da “erkek okur diyorsan ben bu işte yokum Italo" diye trip atıyorsun” yazara. Ama bir iki satır aşağıda bayan okurun da bir yerlerden hikayeye dahil olduğunu öğrenip, gizli bir tatmin duygusu yaşıyorsun.

    “Başlayan, ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşıyoruz,” diye bir alıntı var incelemenin bir yerinde. Daha önce duyduğun bir şeyi hatırlıyorsun birden. Hem postmodernizmle, hem de bu kitapla ilgili. Metinlerarası diye bir terim vardı değil mi, kitap içinde kitap, öykü içinde öykü gibi bir şeyler ya da. Bunun için de birisi söylemişti, belki de bu siteden birisi , başlangıçlar kitabı diye. Evet, belki de en başta seni bu incelemeyi okumaya iten ana sebep buydu sevgili okur. Sevgili okur mu? Birden kendini incelemenin içinde hissettin değil mi? Yok ama, olsa olsa başka bir oyundur bu.

    Okumaya devam ediyorsun bu oyunlarla dolu kitabın biraz lakayt incelemesini. Sen'in yani erkek okurun uzun bir kitap alma serüveninden sonra (#32562993) ulaştığı bir kitapla (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu) başlayan , ama bitemeyen bir öykü olduğunu öğreniyorsun kitabın. Kitabın sonunu arayışında bu erkek okurun (kimi zaman bayan okur) 10 farklı kitaba başladığını ama bitiremediğini söylüyor incelemenin yazarı. Neden böyle kitaplar yazarlar diye düşünmeden edemiyorsun ama ilgini de çekiyor biraz.

    "Konu mu önemli bir kitapta yoksa kurgu mu?" diye bir soru atıyor ortaya sonra “Erhan”. Çok saçma bir şey, konu ile kurgu bir bütün değil mi zaten. Yine yer doldurma amacıyla yazdığı bir şey olduğunu anlıyorsun hemen, ama kitabın konusunun yetersizliğiyle ilgili bir gönderme mi yaptığını düşünmeden de edemiyorsun. Ya da kurgulamanın hatta üstkurmacanın en üst düzeyini göreceğini düşünerek seviniyorsun bir an.

    Yavaş yavaş incelemenin sonuna geldiğini fark ediyorsun ama hala kitap hakkında fazla bir fikir edinemediğin için biraz rahatsızsın . Bir iki alıntı daha görüyorsun son kısımlarda (#35079981 , #35242849) Galiba kitabın konusu bu diyorsun , sadece başlangıçlar olan, ama herşeyin birbiriyle ilintili olduğu bir kitap. Tam da postmodernlere göre. Okumak ve Yazmak üzerine bir kitap ya da, herkese göre. Evet bir şans verebilirim belki diye düşünüyorsun sonunda, film arasında çıkanlara rağmen.Sen bırakmayan birisin zaten. En azından güzel alıntılar var kitapta.

    Erhan mı? Fazla katkısı yok bu işte, Italo Calvino gördü bütün işi alıntılanan cümleleriyle. O incelemede paylaştığı, kitaptan etkilenerek yazdığını söylediği saçma yazı (#33895429) bile bir şeye benzemiyor zaten. Kitabı okusaydın bile alakasız bulacağına eminsin. Neden tekrar gündeme getirdiğine eminsin adın gibi. Onun kitaptaki okur türlerinden Lotario gibi olduğunu düşünüyorsun – hani şu kitaplarla değil sadece bilimsel incelemeleriyle ilgilenen kız. Neyse, mutlusun her zamanki gibi . Bir incelemeyi daha, sıkmasına rağmen, duraksamadan bitirdin ve okunacak yeni bir kitap buldun. Binbir gece masalları da olabilir tabi ya da Don Quijote. Hangisiydi peki? Ha evet, diyorsun aşağıya bir göz gezdirdikten sonra, Bir Kış Gecesi . Birden aklına geliyor ve saatine bakıyorsun. 7 dakikayı çoktan geçmiş. Mağrur bir şekilde gülümseyerek başka bir inceleme açıyorsun.
  • '' Böyle birdenbire olması ağrına gidiyor insanın. ''
    Dostoyevski
    Sayfa 120 - İletişim Yayınları, İletişim Klasikleri