Cümleyi tam hatırlamıyorum (zaten hep böyledir bendeki durum; cümlenin zihnimde yer edişi, onda bulduğum şeyden geçer,) ama bir yazar ya da eser hakkında ne denli fikir sahibi olabiliriz diye düşündürmüştü bana. Hele kitap böylesi bir kitapsa işim daha da zorlaşıyor.

Yaklaşık bir aydır hikayelere daldım, üvey evlat yazımlara… Türklerden gidiyorum. Bir kısmında mest olurken bir kısmında da ukalalık yapıp ben daha iyi yazardım diyorum ama uzun uzun düşününce hayır yazamazdım diyorum. Yılların birikimini ve estetiğini görebiliyorum hikayelerde. Özellikle az okunan yazarlar seçiyorum ki bu kitap bolluğunda neleri kaçırıyorum görebileyim. Ömür biter, kitaplar bitmez...

Bora Abdo kırk yaşında, bir ara yazmış sonra on iki sene hiç yazmamış, biriktirmiş. Biriktirdiklerinin bir kısmını kitabı okuyunca gördüm. Eserden sonra iki keskin düşünceden birine sahip olacaksınız; seveceksiniz, tiksineceksiniz. Ben sevdim, hem de fazlasıyla sevdim. En son Bin Hüzünlü Haz’da böyle hissetmiştim. Toptaş’ın kelimelerle bizleri mest ettiği o güzelim kitaba benzettim bu kitabı. Anlamsız gibi gözüken şeylerin birbirine girdikçe anlam kazandığı bir eser olmuş.

Geçen akşam tam uyuyacakken geçti kelimeler zihnimden. Kalk Hakan yaz bunları dedim, uyku daha tatlı geldi, hem Sherlock da ayak ucuma kıvrılmış horluyor, elleyemedim. Çok unutkan bir insan olduğum için zihnimden ne geçtiğini sabahına unuttum ama sanırım kelimelerle alakalı bir şeydi. Uçuşan, çarpışan ve her çarpışmada değerlenen ve anlam kazanan kelimelerle alakalı bir şeydi. Tek başına hiçbir anlam ifade etmeyen ama kendisine yarenlik edecek dostlarını bulunca ışıldayan kelimelerle alakalı bir şeydi. Aynı gün bu kitabı okumaya başladım. Abdo gece yatmadan önce zihnimden geçenleri ifade edecek en güzel şeyi yazmış zaten dedim kendi kendime. Kelimeler… Çok güzeller…

Sait Faik Ödülü’nü almış bir eser. Pusuda yatan kalemşörler hemen devreye girmiş, kitap hakkında neler yazmışlar neler… Sağolsun Metin hocam da yolladı birkaç yazı, okudum. Paragraf paragraf incelemiş cümleleri insanlar. 'Şimdi bu ne alaka burada' tarzı cümlelerle dolu bütün yazılar. Bütüne hiç bakmamışlar, parçaların içinde boğmuşlar yazılarını. Kafalarını kaldırıp, görebilseler bütünü sevecekler kitabı ama…

Ölümle bitiyor bütün hikayeler. Kim kimi neden öldürdü bilinmiyor. Konuşan kim o da pek anlaşılmıyor ama dedim ya kelimeler çok güzel. Okudukça şenleniyor insan. Çoğu da uzun. Ensest ilişki gibi anılması bile sakıncalı olan durumları ele almış ve insanın yıkılmaz duvarlarını tekmelemiş yazar; belki kıramamış ama oldukça zedelemiş. Maskeleşen ifadelerin altında yatanları açığa çıkarmış. İnsanı yazmış anlayacağınız, yine… Bazen sıkılmış, kesmiş cümleyi yarıda hatta kelimeyi… Okur tamamlasın demiş gerisini, her şeyi ben mi yazacağım. Aslında doğru yapmış, yazarın görevi her şeyi alenen ortaya dökmek midir? Okur ne diye var o zaman? Boşluk doldurmaca gibi bir yazım....

Sabahattin Ali okudum bundan önce, toplumsal çarpıklıkları ne güzel işlemiş; çok seviyorum Ali’yi. Onun gibiler sayesinde toplum biraz da olsa ayakta ya… Peki bu gibi yazarların görevi nedir? Yazımların hiçbirinde toplumsal bir irdeleme yok. O zaman okunmaz şeyler midir? Yorumu size kalsın...

'' Dünyanın en iyi antidepresanı; Gözlerinin içi gülen bir kadının günebakanı olmaktır.''
Jag Skrev

Hesna Sakıncı, Kaos'un Kutsal Kitabı'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

"Ölüme doğru gidiyoruz, tıpkı okun hedefe doğru gitmesi gibi, asla ıskalamayacağımız da kesin, ölüm bizim tek kesinliğimiz, tek gerçeğimiz, öleceğimizi daima biliyoruz, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, biçiminin bir önemi yok. Çünkü ebedi yaşam bir anlamsızlıktır, ebediyet hayat değildir, ölüm özlem duyduğumuz istirahattir, hayat ve ölüm birbirine bağlıdır, başka şey talep edenler imkânsızı isterler ve tek elde edecekleri, ödülleri ise duman olup gitmek olacaktır." diyerek başlıyor kitabına Albert Caraco. Ve ölüme bu kadar methiye düzmüş bir insandan ne beklersiniz? Hayatı boyunca sadece ölümü hayal eden ama anne-babasını yalnız bırakmamak için sabreden, bu süreç zarfında sadece yazarak ömür tüketen bir insan. Annesinin ardından babasını da kaybedince birkaç saat daha yaşama direnip intihar eder.

Kitabın hemen hemen her sayfasında "Ölüme gidiyoruz.", "Felakete yaklaşıyoruz." cümlelerini yineleyip durur Caraco. Belki çok karamsar gelebilir bize ama okudukça ve düşündükçe anlatılanların bir çoğu beynimizde sarsıntıya sebep olacak gerçeklerdir. Dünyanın ve insanlığın acı veren gerçekleri....

Nietzsche' yle Mandıra Filozofunu aynı kefeye koysanız, diğer kefedeki Albert Caraco'yu yerinden kaldıramazlar. Hayatınızda bu kadar her şeye karşı çıkan bir insanla karşılaşmamışsınızdır eminim.

Üretmeye, tüketmeye, aile olgusuna, düzene, üremeye, çoğalmaya, hatta ataerkil topluma bile karşı. Öyle ki umut gibi, sevgi gibi değer yargıları da nasibini alıyor Caraco'dan... Zaten umut da insanı gerçeklerden uzaklaştıran zırvalıklardan biridir.

Kitapta en çok eleştirilen konulardan bahsedersek 'insan fazlalığı' açık ara önde gider. İnsanların anlamsızca çoğalmasını, dünyaya bilinçsiz ve doğuştan suçlu bireyler getirmesini eleştirir. Doğanın bunu istemediğini, tam tersi sistemlerin insanların üremesini istediğini savunur. Yöneticiler istedikleri paraya ve sisteme sahip olabilmek için insan yığınlarına ihtiyaç duyar çünkü.

Bu şekilde üreyip çoğalmaya devam ettikçe de böcekler gibi hayat sürmeye ve değersizleşmeye mahkum olacağımızı ifade eden Caraco, her ne kadar anarşist ve nihilist olmadığını söylese de bu kaos ortamında, kaçınılmaz son olan felakette en sağlam duracak grubun yine anarşist ve nihilistler olacağını savunur.

Yakında sadece şantiyeden ibaret olacak olan bir dünya....
Betonarme bir evren...
Yokluktan kendi idrarını içmek zorunda kalacak olan kalabalık yığınlar...
Su kıtlığından çıkacak olan su savaşları...
Sistemin dayattığı düzen...
Yaklaşan felaket...
Ve yok oluş...
Peki bu distopik dünyada insanı sonsuz huzura kavuşturacak olan şey nedir?: Ölüm

Hani Cemal Süreya'nın Nazım için yazdığı pek az bilinen bir şiiri vardır:
"Ağıdı önce söylenen, ölüm korkusunu atar" der şiirinde. Caraco' nun annesinin ölümüyle çıkmaza giren hayatı ve psikolojisini düşünürsek, neden ölüm korkusunu böylesine yenip ona bu kadar özlem duyduğunu anlayabiliriz.
Aslında Caraco'yo göre, hepimiz, bütün bu insanlık, Süreya'nın şiirinde geçen, hani o ağıdı önceden söylenen, boynu usul telli turna gibiyiz. Nereye uçuyoruz? Bilinmez....

Hakan S., bir alıntı ekledi.
2 saat önce

Vakit bol bundan sonra. Vakit çok. Ölmek için de, bir şeyler yapmak için de, vakit bol, çok, çok bol. Bolluğun değeri, anlamı olmayacak ölçüde bol. Ne yapmalı bu vakti? Bir şeyler yapmalı, bir şeyler kurmalı. Ama kurmak... Kurmak için, kurmak gücünü bulmak için...

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu (Sayfa 9 - Metis Yayınları)Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu (Sayfa 9 - Metis Yayınları)
Damla Köseoğlu, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor

Kader nasıl da en umulmadık yerden vuruyordu insana!

Yalan Bahçesinde Bir Gül Tess, Thomas Hardy (Sayfa 369 - Martı Yayınları)Yalan Bahçesinde Bir Gül Tess, Thomas Hardy (Sayfa 369 - Martı Yayınları)
Plütondaki Okur, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okuyor

Kadın bana gülümsüyordu. -evet, gülümsüyordu, iyilikle gülümseyebilen insanlar vardı hâlâ-

Satranç, Stefan Zweig (Sayfa 61 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Satranç, Stefan Zweig (Sayfa 61 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Delfin Öztürk, bir alıntı ekledi.
 2 saat önce · Kitabı okuyor

"Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şıngırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm. Ayakucuma düşüp kırılan neşemi gözlerimle topladım. "

Semaver, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 64 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Semaver, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 64 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Yonca, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

“En azılı düşmanın da, en gerçek dostun da;senin teninin altında saklıdır...”

Aşkın İstilası - Yol, Metin Hara (Sayfa 61 - Destek Yayınevi)Aşkın İstilası - Yol, Metin Hara (Sayfa 61 - Destek Yayınevi)