1000Kitap Logosu

Kesik başlı mezunlar

1005 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Şehit Diplomatlarımız adlı iki ciltten oluşan kitap, diplomat Bilal Şimşir tarafından kaleme alınmıştır. İlk olarak kısa bir kitap halinde 2000 yılında basılan Şehit Diplomatlarımız adlı çalışma 2015 yılında iki kitap halinde ve yaklaşık 1005 sayfa olarak yeniden basılmıştır. 1960 yılında Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başlayan Bilal Şimşir, Ermeni terör örgütü ASALA tarafından diplomatlarımıza yönelik gerçekleştirilen ilk terör eyleminin olduğu tarih olan 27 Ocak 1973’te 13 yıllık diplomattır. Diplomatlarımıza yönelik terör eylemlerinin yapıldığında ya bakanlığın merkezinde ya da dış temsilciliklerde bulunduğundan yaşanan olaylara tanık olmuş olayların belgelerine de doğrudan ulaşma imkânı bulmuştur. Kitapta diplomatlara yönelik saldırıları anlatan belgelerin tamamı, saldırılar sonrasındaki resmi yazışmalarından oluşmaktadır. Türkiye, diplomat, çalışan ve bunların ailesi olmak üzere 33 ferdini Ermeni terör örgütüne kurban vermesine rağmen bunların şimdiye kadar ne doğru düzgün bir dizisi ne filmi ne de bir belgeseli yapılmıştır. Her konuda olduğu gibi Ermeni terörü konusu da Türkiye’de yeterli ilgili görmemiş devlet kademeleri de bu konuya ilgiyle eğilmemiştir. Bugün, üzerinde bilimsel araştırmaların yapılması, yüksek lisans ve doktora tezlerinin hazırlanmasına rağmen Türk diplomatlarına düzenlenen saldırılar unutulup gitmiş durumdadır. Ermeni terör örgütünün saldırılarında 31 diplomatımız şehit olurken 2 diplomatımız ise Yunanistan’da Yunan terör gruplarının üstlendiği saldırılarda şehit olmuştur. Ayrıca, Irak’ta da bir diplomatımız Irak’ta örgütlenen Iran rejimi muhalifi bir grup tarafından şehit edilmiştir. Bağdat Büyükelçiliği’nde idari ateşe olarak görev yapan Çağlar Yüksel ve bir teknisyen, İran Büyükelçiliğinden satın aldıkları, üzerinde İran plakası bulunan aracı Bağdat Büyükelçiliği’ne getirirken İran rejimi muhalifi bir yapılanmanın karargâhının önünden geçerken İranlı diplomatlar sanılarak taranmış olayda Çağlar Yüksel şehit olurken yanında bulunan teknisyen Hüseyin Kerimoğlu yaralanmıştır. Böylece 1973 1994 yılları arasında 34 diplomatik çalışanımız şehit olmuştur. Ermeni teröristler oldukça iyi örgütlenmişlerdir. Terör eylemlerini genelde iki veya üç kişilik gruplar halinde gerçekleştirmişlerdir. Araçlarıyla seyir halinde olan veya araçlarına binmek ve araçlarından inmek üzere olan diplomatlara farklı noktalardan çapraz ateş etmek suretiyle eylemler yapılmıştır. Genelde kesin ölümle sonuçlanması için seri atış yapan silahlar kullanan teröristler, asla tek kurşunla yetinmemişler diplomatlarımıza her defasında 5 ve üzeri kurşun sıkmışlardır. Yine diplomatlarımızın araçlarına bomba koyarak da eylemlerini gerçekleştirmişlerdir. Ermeni teröristlerin istihbarat örgütlerinden destek aldıkları ortadadır. Çünkü diplomatlarımızın isimleri ve kaldıkları yerlere ve adreslerine kadar birçok bilgiyi bilmektedirler. Bu bilgilerin öyle takip yaparak elde edilmesi mümkün görünmüyor. Ayrıca, günümüzde internet ortamında binlerce bilgiyi bulmak mümkünken 1970 ve 1980’li yılların şartlarında bu da mümkün değildir. Öyleyse geriye sadece istihbarat örgütlerinin diplomatlara ait bilgileri Ermeni terör örgütüne verdiği akıllara gelmektedir. Kitapta bu noktaya hiç değinilmemiştir. Eylemleri gerçekleştiren saldırganlar Lübnan vatandaşı olup genelde Lübnan’da yaşarken eylem için ilgili ülkeye giden teröristlerdir. Bunlara da ilgili ülkelerde hem maddi hem de bilgi yönünden yardım ve yataklık yapanlar olmuştur. Türklerin, soykırım yaptığına kendileri bile inanmayan, buna rağmen inanmadıkları yalanda ısrar eden Ermeniler, araştırmalar ve arşivlerde yapılacak çalışmalar sonucunda tezlerini ispat edemeyeceklerini bildiklerinden dünya kamuoyunu meşgul etmek adına terör eylemlerine girişirler. Terör eylemlerini takip ettikleri diplomatları görev yaptıkları temsilcilikler veya evlerinin yakınlarında tabanca kullanmak suretiyle gerçekleştirmişlerdir. Türkiye’nin en çok şehit veren diplomatik temsilciliği Fransa’da bulunan büyükelçiliği ve konsolosluğu olmuştur. Fransa’da toplamda 9 diplomat ve çalışan şehit edilmiştir. Ermeni teröristler bazı eylemlerini ise temsilciliklerimizi basarak gerçekleştirmişlerdir. 22 Ekim 1975 tarihinde gerçekleşen Türkiye’nin Viyana Büyükelçiliği saldırısı, 24 Eylül 1981 tarihinde gerçekleştirilen Türkiye’nin Paris Başkonsolosluğu saldırı ve 27 Temmuz 1983 Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği saldırısı binalara baskın yapmak suretiyle gerçekleşmiştir. Bu saldırılarda Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Daniş Tunalıgil, makam odasında şehit edilmiştir. Türkiye’nin Paris Başkonsolosluğu’na yapılan baskında ise Kaya İnal yaralanmış koruma görevlisi polis Cemal Özen ise şehit olmuştur. Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği’ne yapılan bombalı ve silahlı baskında büyükelçiliğe vekâlet eden Maslahatgüzar Yurtsev Mıhçıoğlu ile oğlu Atasay Mıhçıoğlu yaralanmış ve Maslahatgüzarın eşi Cahide Mıhçıoğlu şehit olmuştur. Ermeni teröristler sadece diplomatlarımızı değil onların ailelerini de hedef almışlardır. Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler, Türkiye’nin Madrit Büyükelçisi Zeki Kuneralp’ın eşi Necla Kuneralp, Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği İdari Ateşesi Galip Özmen’in kızı Neslihan Özmen saldırılarda hayatını kaybetmiştir. Eylemlere katılan teröristlerden yakalananların Ermeni asıllı Lübnan vatandaşları olduğu belirlenmiştir. Yaşları 20-25 arasında değişmektedir. Bazı teröristlerin 18 yaşında olduğu kayıtlara geçerken 27 Ocak 1973 tarihinde ilk Ermeni terör eylemini gerçekleştirerek Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir’i şehit eden terörist Gourgen Mıgırdıç Yanıkyan 77 yaşındadır. Terör saldırıları sonrasında diplomatlarımızın saldırıya uğradığı ülkeler, soruşturmaları genellikle savsaklamıştır. Zaten saldırıyı gerçekleştiren teröristlerin çok azı yakalanmıştır. Soruşturma süreçlerinde Ermeniler dışında her nedene dikkat edilmiş ne hikmetse sadece Ermeniler mevzu bahis edilmemiştir. Saldırı sonrasında Ermeni teröristler basın yayın kuruluşlarını arayarak terör eylemlerini üstlenmişlerdir. Bu aşamada ise ilgili ülkelerin basın yayın kuruluşları yaptıkları yayınlarla terör eylemlerini haklı göstermeye çalışmışlardır. Türkiye’de bulunan yabancı ülke temsilciliklerinde oldukça uzun süredir polis tarafından 24 saat esasına göre sürekli güvenlik önlemi alınırken ayrıca ABD’nin Sarıyer İstinye’de bulunan İstanbul Başkonsolosluğu’na terör örgütü El Kaide tarafından gerçekleştirilen saldırıda Türk polisleri şehit olurken Türkiye’nin yurt dışındaki temsilciliklerinde o ülkelerin polisleri hiçbir güvenlik önlemi almamıştır. Türkiye’nin ısrarlarına ve diplomatlarımıza yönelik onca saldırı ve tehdide rağmen önlemler bir türlü alınmak istenmemiştir. 1972 yılında Münih Olimpiyatları’nda İsrailli sporculara karşı Filistinli gruplar tarafından gerçekleştirilen terör eylemi sonrasında İsrail, bu eylemi gerçekleştiren grubun üyelerini bulduğu yerde yok etmesi için özel ekip kurmuştur. Bu ekip, Münih Olimpiyatlarındaki saldırıyı gerçekleştiren Kara Eylül grubunun birçok üyesini ve bu olaya yardım veya yataklık eden kişileri bulduğu yerde imha etmiş üstelik propagandasını yapmak için bir de filmini yapmışlardır. Türkiye ise ASALA’ya yönelik olarak sadece ilgili ülkeler nezdinde girişimlerde bulunmuş bundan da bir netice elde edememiştir. 12 Eylül 1980’deki askeri darbeden sonra darbe yönetiminin ASALA’ya karşı Abdullah Çatlı ve bazı kişileri yönlendirdiği bilinmektedir. Ancak bu oldukça geç bir tarihte gerçekleşmiştir. Abdullah Çatlı ve onunla birlikte darbe yönetimi tarafından ASALA’ya karşı yönlendirilen kişilerin ne kadar etkili olduğu ise asla bilinmemektedir. Ermenilerin diplomatlarımıza yönelik ilk terör eylemi 77 yaşında olan Gourgen Mıgırdıç Yanıkyan tarafından yapılmıştır. Rusların örgütlediği Ermeni çetelerinde Türkleri katleden Yanıkyan, adını değiştirerek Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosluğu’nu arar. İranlı biri olduğunu ve elinde Türkiye’ye bağışlamak istediği bir tablo olduğunu söyleyen terörist, tablolun fotoğrafını yazdığı mektupla birlikte konsolosluğa gönderir. Yapılan değerlendirme sonucunda tablonun teslim alınması kararlaştırılır. Bir otelde buluşulmak üzere randevu ayarlanır. Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve konsolos Bahadır Demir, belirtilen otele gidip teröristin odasına çıktıklarında iki tabancayla terörist tarafından şehit edilir. 10 yıl kadar cezaevinde kalan yaşlı domuz, yaşlılıktan dolayı serbest bırakılır ve sonrasında ölür. Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Galip Balkar ve şoförü Necati Kaya, 9 Mart 1983 tarihinde silahlı saldırıya uğrar. Saldırıda Büyükelçi şehit olurken şoför yaralı kurtulur. Suikastın iki faili Ermeni asıllı Lübnan Vatandaşı yakalanarak yargılanır. Yargılamada 20 yıl ceza alırlar. Ancak katillerden birinin cezası 15 yıla indirilir. Suikast sırasında vurulduğu için felçli olan terörist 4 yıl sonra serbest bırakılırken cezası 15 yıla indirilen terörist ise 1990 yılında parçalanan Yugoslavya'da kurulan Sırbistan’ın cumhurbaşkanı Bosna kasabı Slobodan Milosoviç tarafından affedildi. 14 Temmuz 1983 tarihinde Türkiye'nin Brüksel Büyükelçiliğinde idari ateşe olarak görev yapan Dursun Aksoy, şehit edilir. Olaydan sonra taksiyle kaçan ve Belçika'dan Hollanda'ya geçen Ermeni asıllı 1959 Siirt doğumlu Hollanda'ya iltica eden Türk vatandaşı Hüsnü Göl, yakalanır. Teröristi Hollanda'ya götüren taksicinin tanıklığına rağmen terörist serbest bırakır. Oldukça acı anların yaşandığı 27 Temmuz 1983 tarihinde Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği, 5 Ermeni terörist tarafından bomba ve silahla işgal edilir. Teröristlerin elçiliğe girdiğini gören görevliler silahla karşılık verince çatışma çıkar. Başta Büyükelçilik Maslahatgüzarı Yurtsev Mıhçıoğlu olmak üzere Türk ve Portekiz koruma polisleri ve elçilikteki diğer memurlar ile teröristler arasında çatışma çıkar. Elçiliğin idari kısmına giremeyeceğini anlayan teröristler Maslahatgüzar Yurtsev Mıhçıoğlu’nun ailesinin yaşadığı alana girerek eşi Cahide ve oğlu Atasay Mıhçıoğlu’nu rehin alır ve çevreye boma döşerler. Çatışmada 1 terörist öldürülmüştür. Çatışma devam ederken görevliler bir yandan Türkiye’ye telsizle saldırıya uğradıkları bilgisini verirken Portekiz polisler de kendi merkezlerinden yardım ister. Yaklaşık 1 saat sonra özel tim kapıda belirir. Özel tim binaya girmeye çalıştığı sırada ise çevreye konulan bombalar patlar. Maslahatgüzarın oğlu yaralanırken eşi şehit olur. Daha sonra alınan ifadelere ve Yurtsev Mıhçıoğlu’nun beyanlarına göre, Ermeni teröristler Atasay Mıhçıoğlu’nun başına silahın kabzasıyla vurunca çocuk bayılır. Bu durumu gören anne Cahide Mıhçıoğlu bir şekilde döşenen bombanın patlamasını sağlayarak 4 Ermeni teröristin ölmesini sağlar kendisi de bu sırada alevler arasında kaldığından yanar. Hastaneye kaldırıldıysa da hayatını kaybeder. Eşi Cahide’yi kanlı baskında kaybeden Yurtsev Mıhçıoğlu da 1 ay sonra Türkiye’de trafik kazasında hayatını kaybeder.
Şehit Diplomatlarımız
Okuyacaklarıma Ekle
2
17
1062 syf.
·
15 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
“Evinde, duvarlar korur insanı.” en sevdiğim cümle oldu Dünyanın en iyi beş kitabından üçünü yazan adam demişler bir yerde. Off! Bu kitabı okumak, bir tür seviye atlamak gibi hani bazı kitaplar değiştirir insanı, bende böyle aynı anda hem bilgiye hem yaratıcı dramaya doyma hali yaratan son kitap Ahmet Hamdi Tanpınar -Huzur Romanıydı. Tolstoy, A. Hamdi filan bunlar başka yüzyılın adamları… Daha önce okusaydım demiyorum çünkü vaktim, sabrım, algım yetmemişti, böylesi daha iyi. Tam vaktinde! 1062 sayfa edebiyat, tarih, sosyoloji, psikoloji yani komple sosyal bilimler okuyorsun ve haz alıyor, sürükleniyorsun. Çok bilmek başka 150 yıl sonra bile haz vermek başka bir şey. Burada yazar habire anlatıyor da kim bu kontlar kontesler prensesler, köylüler? Levin derin düşünceler içinde yahu bu toprak sahibi niye habire zarar ediyor, bu neden bahsediyor? Sırf klasik okudum dememek için okumuyorsak biraz tarih bilmek lazım. Rus aristokrasisinin son demlerinde iyi ve kötü yönleri birlikte verilmiş, istediğinizi anlamak size kalmış. Çarlık bitti bitecek, Bolşevik devrim geliyor. Herhalde bu devrimden olsa olsa yine adamım Levin en az hasarla çıkar diye tahmin ediyorum. Adam üretiyor, köylü milletin efendisi! Rus edebiyatına çok yakın değilimdir, bunu da bir eksik olarak görmem. Özellikle Rus edebiyatı olmak üzere kişide, her klasiğin vakti ve hazır bulunuşluğu olmalı. Bir de 14.dereceden memurlar ve isimler sorunu var ki… İsimleri öyle olmasa aslında Ruslar iyi insanlar:) Yani sonuç olarak Anna Karenina hakkında yazılmamış söylenmemiş ne yazabilirdim dedim ve kendimce söyleyeceklerim bunlar. Müsaitseniz ve ona hazırsanız başlayın, yoksa okumuş olmak için ı ıh. Kitap yorumu gibi değil de sanki bir arkadaşımla dedikodu yapar gibi karakter eleştirecek olursam: -▫️Anna, ah Anna herkesin mükemmel bir kadın olduğunu övüp durduğu ama asla anlaşılmayan kadın. Bence anlaşıması da mümkün değildir çünkü saf mutluluğu koşulsuz sevgide arayan her insan gibi hayalkırıklığına uğrayıp dengesizleşmiştir. Hayalperest Anna! Kadın olmanın dayanılmaz ıstırabı… Tren raylarına artık eskisi gibi bakamayacağım. -▫️Her karakterin birbiriyle karşılaşması hiç eğreti değil ve müthiş bir romantik beklentiyi karşılıyor tabi o kadar olmaz rastlantıları olur hale getirmek hem Tolstoy işi ustalık hem en az 1000 sayfa gerektiriyor. -▫️Aleksey Aleksandroviçe çok acıdım öyle hissettim ki acısını… Yetimdi, yalnızdı, içine kapanık ve mutsuzdu, kimse görmedi, hak etmediği halde gururu kırıldı, alay konusu oldu. Aleksey bir başak burcuydu. Onu insan olarak görmedi ve kimse sevmedi, makşne dediler ama o bir onur adamıydı. Kalbimdesin Aleksey Aleksandroviç Karenin. -▫️Vronski’yi içim almadı, Anna’yı haketmedi, bana devamlı, Anna, Vronski’ye değil de, ‘aşka’ aşıkmış gibi geldi. Kontun karizması da aşkı da bana yapmacık geldi. Sonunda ancak biraz saygımı kazanabildi. -▫️Kitty ve Dolly, bunlar büyük dünyası olan küçük kadınlar, her çağın kadınları. Dünyanın güzel dekorları bana göre doğurgan Tanrıça bibloları gibi güzel resmedilmişlerdi ama sıkıcıydılar. -▫️Varenka, Nikolay, Sergey gibi karakterler hofff beni patlattınız, olmasanız da olurdu… -▫️Stiva, sen ne boş bi adamsın! 6 çocuk senin neyine? Pis züppe gül gibi kardeşinin başı yandı senin hovardalığın yüzünden! Aristokrasinin yüz karası… -▫️Seryoja en çok sana acıdım çocuğum. Sana çok yazık oldu. Buzdolabı gibi olsa da baban bari aklı başında adamdı ı da gitti o manyak kontesle birlikte falcılara dadandı dinle kafayı bozdu. -▫️Levin, kazanan sensin adamım! Tüm çelişkilerin, tuhaflığın, azmin, aşkın, sadakatin… Adamın dibisin. Sonlarda Anna ile karşılaşmasını yok artık diye düşünmüş olacağım ki hiç beklemiyordum, Levin’i Anna’ya götürürkenki ısrarı, Stiva’yı gözümde iyice pezevenk yaptı. Ama iyi de oldu o bölüm. Anna’yı görüp de nutku tutulunca bizim o mega ahlakçı demir adamımız oldu poğaça, ulan Levin! Sen de epi topu erkeksin;)
Anna Karenina
8.8/10
· 22,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
4
1724 syf.
·
24 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Sefiller'i anlatmaya başlarken 'benim için' diye bir sınırlama yapmak mümkün mü bilemiyorum. Okuyan herkes için bambaşka yerlerden kalbine dokunabilecek bir eser. Karakter çeşitliliği o kadar fazla ki içlerinden bir tanesiyle bir yerlerde mutlaka karşılaşmış ya da benzer olaylara tanık olmuşuzdur. Zamansızlık ve evrensellik bir eseri "klasik" yapan en önemli özellik olmalı. Victor Hugo'nun İtalyan yayıncıya seslenirken sözlerini sonlandırdığı "Sefiller kitabı bir ayna, sizi yansıttığı gibi bizi de yansıtıyor" cümlesi, kitabın Fransa topraklarında yaşanmış fakat tüm dünyanın ortak derdinin hikayesi olduğunu özetliyor. O toprakların kendine özgü kurallarının yarattığı yoksulluk bugün hala tüm coğrafyalarda aynı acılarla yaşanmaya devam ediyor. Yine söylediği gibi Hugo, bu kitabı hepimiz için yazdı. Sefiller'de karakter çeşitliliği kadar mekan ve yer çeşitliliği de hayli fazla. Fakat hiçbir mekan ve yer rastgele seçilmiş değil. Mekanlar ve yerler tarihiyle, konumuyla, gelişimiyle, bütün ince detaylarıyla anlatılıyor. Bu anlatımın arasında karakterleri, hikayelerini yaşarken buluyorsunuz. Öyle ki bu yerleri önemli hale getiren insanlık tarihi mi yoksa karakterleri bu hale getiren bu yerler mi, ayrımı hissedemiyorum. Sefiller'de yoksulluğun binbir türlüsünü görmek mümkün. Yoksulluğun getirdiği suçları, acıları, kayıpları, çıkmazı da... Fakat ondan da öncesi var. Yoksulluğu ortaya çıkaran bozuk düzen. Jean Valjean'ı parası olmadığı için aç bırakan, ekmek çaldığı için hapse atan; özgürlüğüne kavuştuktan sonra da parasıyla bile ekmek vermeyen çarpık düzen. Tam bu düzenin böyle gideceğine inandığım zamanda, kitabın çaresizlik çehresini kırarak içeri girdi psikopos. Yoksulluk ve sefaletin, karanlığın içinden bir ışık yaktı Jean Valjean'ın kalbine. Adaletin ve haksızlığın, iyiliğin ve kötülüğün, nefretin ve hoşgörünün, intikamın ve affetmenin tüm ikircikli yanlarının düğümünü çözdü. Sefiller'i salt karakterleriyle, ruhsal tahlilleriyle, güçlü betimlemeleri ve tasvirleriyle anlatmak olanaksız. Çünkü Hugo kendini hiç unutturmadı. Evet, tarih ile iç içe geçmiş kurgusu arasında, (neler yoktu ki, savaşlar, ayaklanmalar, halkın bölünmesi, yoksulluk, mahkumiyet, pişmanlık, iç hesaplaşmalar, din, inanç, siyaset, kralcılar, cumhuriyetçiler, burjuva, Paris...) okuyucusuna seslenip kendini hatırlattı. Hugo için karakterlerinden daha önemli bir şey varsa ele aldığı olgular ve gerçek olaylardı. Fakat bunları anlattığı uzun bölümlerin sonu hep karakterlerinin hayatlarına bağlandı. Bu yüzden gerçek ile kurgu arasında camdan bir köprü vardı. Bütün karakterlerden bahsetmek niyetinde değilim. Fakat Javert'i anmazsam eksik kalır. Bana göre Hugo'nun en kaba tabirle sistem eleştirisi diyebileceğim en önemli karakteri kendisi. Çünkü o sistemin en sadık adamı. Sadakatle görevine bağlı bir müfettiş. Görevi uğruna doğruyu yanlışı sorgulamayan, haklıyı haksızı ayırt etmeyen, vicdanını duymayacak kadar emirlere boyun eğen biri. Sonu ise sistemin sadece yarattığı yoksulları ya da suçluları değil, emirlerine uyan, onun için sadık bir köle gibi çalışan birini de yuttuğunu gösteriyor. Jean Valjean'ı mahkum eden zihniyet (sadece parmaklık ardına değil) en büyük zinciri kendi yüreklerine vuruyor. Ve Fantine, o belki de yoksulluğun bedelini en ağır ödeyenlerden. Fakat onu öldüren açlık değil, toplumun yargılarıydı. Sefiller'de  yoksulluğun getirdiği sefalet, açlık, çaresizlik ötesinde onu meydana getiren toplumsal ve sosyal sebepler de var. İnsanlığın elleriyle oluşturduğu düzenler onları kötülüğe ve suça yönlendirir. Fakat Hugo, görülenin dışında kötülüğün insanın derinlerinde yatan bir dürtü olduğunu gösterir. Asıl iyilik ve kötülüğün toplumsal yargılardan, etiketlerden, cezalardan uzak insanın kendi içinde, en kuytu yerde saklandığını anlatır. Sosyal adaletsizliğe bir isyandır Sefiller. Ahlak, erdem, şeref, vicdan, kutsal değerler, özgürlük, ekmek, isyan gibi tüm insanlığın ortak acılarının, kavgalarının üzerine yazılmış; dönemler değişse de, dünyanın bir ucundan diğerine gidilse de geçerliliğini ve gerçekliğini asla kaybetmeyecek.
Sefiller (2 Cilt Takım)
Okuyacaklarıma Ekle
2
65 syf.
·
1 günde
·
8/10 puan
Nikolai Gogol'un "Palto", sıradan insanın dış güçler tarafından çektiği acıyı gösterir. Kışın Petersburg'da geçen olay, Devlet dairelerinden birinde kalem memur olarak çalışan Akaki Akakievich ile tanışıyoruz. Bu iş, onun varlığının nedeni haline geldi, başka hiçbir şey ona herhangi bir neşe getirmedi. İşinde çok memnun. Akakievich, onu kızdırmaya çalışmaktan keyif alan iş arkadaşları tarafından hedef alınır. “Akaki Akakievich'in paltosunun uzun süredir memurlar arasında alay konusu olduğunu bilmelisiniz; hatta onu paltonun adından mahrum ettiler ve ona "sabahlık" adını verdiler. Kitapta palto yırtık ve görünüşünde yıprandığı yerleri kaplayan yamalar ile dolu. Palto simgesi , sabah erken kalkan, geçimini sağlamak için zar zor yiyecek alabilecek bir işe giden ve finansal yetersizliğinden birçok temel ihtiyaçtan fedakarlık eden bir çalışanın simgesidir. Palto yıllarca suistimal edildi ve çalışması gerektiğinde tamir edildi. Ve en sonunda, “sabahlık” artık onarılamaz ve Akakievich için bir çatışma yarattı . Seksen rubleye yeni bir paltoya ihtiyaç var ve sadece dört yüz ruble maaşla, ilgilenmesi gereken başka yükümlülükleri olduğu düşünüldüğünde Akaievich için imkansız görünüyor. Bununla birlikte, aylarca zaten olduğundan daha fazlasını feda ettikten sonra, yeni bir palto için yeterli parayı bulabilir. Palto teslim edildiğinde, Akakievich daha kendinden emin bir adama dönüşüyor gibi görünüyor. "O andan itibaren, sanki evli bir adammış gibi ya da çekici bir arkadaş onunla birlikte yaşam yolunu yürümeyi kabul etmiş gibi, hayatı birçok yönden daha dolgun görünüyordu ve bu arkadaş paltodan başkası değildi. ” Bu yeni palto, Akakievich'te bir güven ve değer duygusu yarattı. Bu fedakarlığın temsilcisidir ve bazen bu fedakarlık sizi ödüllendirebilir. Akakievich'in iş arkadaşları bunu fark eder ve o hemen onların gözünde “daha ​​iyi” biri olarak yükselir. Bir akşam vakti , şeflerden birinin doğum günü partisinden ayrıldıktan sonra, Akakievich soyuldu ve paltosu çalındı. Yazar bu çatışmayı hayatın yolumuza attığı “yukarı ve aşağıların” sembolü olarak kullanır. Çok sevdiği arkadaşı paltoyu kaybettikten sonra Akakievich, bir şikayette bulunmaya ve çalınan malını bulmaya çalışır. Bütün bunlar bir işe yaramaz ve Akakievich son bir kez dener, bize sadece Mühim Kişi dendiği söylenen bir adamın ofisine gider. Ancak bu Mühim Kişi, Akakievich'i bu, şikayette dolayi Akakievich'i azarlar. Akakievich, soğukkanlılığını yeniden kazandıktan ve eve dönmeye çalıştıktan sonra soğuk algınlığına yakalanır ve vücudunun savaşamayacağı bir ateş oluşturur. Akakievich bu ateşten ölür. Yazar , birçok okuyucunun ilişki kurabileceği bir deneyim yaratır. Günümüz toplumuna bakarsanız ve kitapda yaşanılan dönemin toplumla karşılaştırırsanız, çalışan insanın deneyimleri değişmemiştir. Bugün insanlar hala hayatta kalma mücadelesi veriyor, yemek için yiyecek satın alabilmek için, faturaları ödemek için mücadele ediyor, birçok insanın doğal olarak kabul ettiği ihtiyaçları elde etmek için fedakarlıklar yapıyor. Ve ne yazık ki, kitaptaki yaşınılan dönemde göründüğü gibi, insan şefkati hala eksik. Yazar bir kahraman yaratmadı, daha ziyade sıradan insanı simgeleyen bir anti-kahraman yarattı. Akakievich, bir kalem memuru olarak işinde kendine değer bulan basit bir adam. Aylarca fedakarlık yaparak kazanılan bir yeni palto, iklim için bir gereklilik olan bir şeyi elde etmek için engellerin üstesinden gelen bir adamın yeniden doğuşunu temsil ediyor. Yazarın hikayesi, insanların çektiği acıların bir kanıtıdır.
Palto
8.5/10
· 24bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
37
288 syf.
·
17 günde
·
Puan vermedi
Bazı hesaplaşmalar vardır. Yüreğinde dalgalara mahsur kelimelerini serpiştirmek istersin kum tanelerinin üzerine şeffaf bir su gibi. Dalgalar berrak bir şekilde gelirken kum tanelerinin üzerine, ayağın çakıl taşlarına takılır. Ufak sıyrıklar alırısın, gözüne kocaman bir kanama gibi gözükür. Sahil boyu yürüyüşlerin olur, kum taneleri ayaklarına prangalar oluştursada, çakıl taşları hep bir çelme gibi dolaşır bacaklarına. Yolu temizlemek, kum tanelerini dalgalara bırakmak, çakış taşlarını benimsemek istersin. Bir yoldaş gerekir buna. Bu kitap yıllardır takıldığım çakıl taşlarını, kum tanelerini hatta kum fırtınasını dinginleştirip bembeyaz gelen dalgalara bıraktı. Kitaba başlarken sayfamı kapatmak zorunda kaldım. Ardından kendimle cebelleşmenin sınırlarına varacağım dedim. Kitap bana başlangıç oldu. Ardından okuduğum kitaplar bana eşlik etti beyaz dalgalar üzerinde… Ruknettinle tanıştım. Yıllardır dinlediğim şiir, bana bu kitaptan sonra çok şeyler fısıldadı. “ bunlar derin mevzular “ diyenler oldu. Oysa Okyanusu selamlayamayan yürek, bir kaşık suda boğulmaz mı? Kitabı tavsiye eden arkadaşıma çok teşekkür ediyorum. Tekrar okunması gereken kitaplar arasında yerini aldı bu kitap.
Başı Sınuklar İçin Kılavuz
Okuyacaklarıma Ekle
24