• Ama birisi kalkıp da modern yaşama biçimi ile birlikte ortaya çıkan yozlaşmanın aslında hayatımıza giren cihazlardan değil de bu cihazların gerçek fonksiyonlarını anlama seviyesine gelmemiş insanların bilinç seviyelerinden doğduğunu söylerse büyük bir yanlış yapmış olmaz.
  • 147 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Yine her zamanki klişemle başlıyorum: bu bir incelemeden çok kendi düşüncelerimi başkalarına yansıtabileceğim şekilde çözümleyip bir düzene sokma çabasıdır benim için. Elimden geldiğince kısa yazmaya çalışacağım. Her bölümden dikkatimi çeken 1-2 noktayı yorumlayıp buraya not olarak bırakmak istiyorum.

    Kitabı almaktaki asıl amacım Foucault'ya başlangıç yapmaktı. Okuduğum ilk ve tek kitabı henüz ama yanılmıyorsam dili diğer kitaplarına göre daha hafif ve anlaşılır düzeyde. Bu yüzden iyi bir başlangıç kitabı oldu benim için, iyi ki bununla başlamışım.

    Aldığım gibi okumadım elbette kenara bıraktım, hazır hissettiğimde okuyacaktım. Bir akşam yakın arkadaşımla konuşurken onun 'ben yalan söyleyemiyorum, insanların yüzlerine onların söylemekten kaçındığı veya sakladığı gerçekleri dürüstçe söylemek, beni de diğer insanları da rahatsız eden doğruları söylemek, bana daha muazzam geliyor' deyişi aklıma bu kitabı getirdi, zaten o günlerde benim de dürüstlükle ilgili sorguladığım, anlamaya çalıştığım noktalar vardı. İşte dürüstlük bana bir şey katmak yerine benim elimden bir şeyleri alıp götürüyorsa neden dürüst olmalıyım, pohpohçu olmak yerine vs. tarzı düşünceler gelip duruyordu aklıma. Ayrıca bir başka arkadaşıma da bu konuyu açınca, gülerek dalga geçip 'siktir et neyini düşünüyorsun bunun, yaşa gitsin' demişti. Haklı olduğunu biliyordum ama düşünmeyi de engelleyemiyordum tabi. Ben de düşüncelerime dayanak olur diye başladım kitaba.

    Foucault ilk bölümde hakikati söylemek yani 'parrhesia' kelimesinin kökenine ve anlamına değiniyor. Bu bölümde dikkatimi en çok çeken ve hoşuma giden cümle şu:
    "Eğer parrhesiastes'in dürüstlüğü konusunda herhangi bir "ispat" varsa, bu 'cesaretten' başkası olamaz. Bir konuşmacının tehlikeli -çoğunluğun inandığından farklı- bir şey söylemesi, o kişinin parrhesiastes olduğunun güçlü bir işaretidir." [s.13]
    Hoşuma gitmesinin sebebi çoğunluğun olduğu her yere şüpheyle yaklaşmış olması. Kitlenin içinde olduğu hiçbir nokta şu ana kadar bana kabul edilebilir gelmedi. Ne zaman kendimi bir kitle ile ortak paydada bulsam hemen orayı sorgular ve uzaklaşırım o noktadan. Yanlış veya doğru bilemiyorum ama hayatımı çok büyük ölçüde belirledi bu. Belki de şu an hiçbir fikre veya yere ait olamayışımın sebebidir bu.

    Sonraki bölümde yunan mitolojisinde genelde Oedipus ve Apollon [ölümlülere hakikati söyleyen tanrı, Delphoi'deki kehanet mabedinde.] üzerinden giderek parrhesia'yı yunan-roma geleneğinde incelemeye devam etmiş. Burada üzerinde durmak istediğim nokta Apollon ve Kreusa arasında geçen hakikat mücadelesi hakkında -ironik olarak Apollon burada hakikati gizleyen bir Tanrıdır ve Kreusa bir ölümlü olarak Tanrı'nın sakladığı hakikati ortaya çıkarmaya çalışan bir parrhesiastes'tir. Kitapta geçen güzel bir cümle bunu özetliyor: 'İnsanlar kendi başlarına hakikati söylemeyi ve keşfetmeyi başarmalıdırlar.[s.38]'- Foucault'un söylediği bir cümle var: "Böylece hakikat tanrının adaletsizliğine ve yalanlarına duyulan duygusal bir tepki olarak belirir.[s.45]" Yukarıda kendim için herhangi bir fikre ait olmadığımı belirtmiştim. Ancak bu tüm fikirler yanlıştır gibi ilkel bir düşünce değil tabi. Sadece hiçbir şeyi büsbütün kabul edip benimseyemiyorum. İşte benim çoğu duygumun, düşüncelerimin temelini oluşturan şeylerden biri de bir tanrının varlığı konusunda emin olamayıp, var olduğuna inandığım bir tanrının adaletsizliğine ve yalanlarına duyduğum duygusal tepkim. Karışık oldu farkındayım ama belirttiğim gibi burada kendimi çözümlemeye çalışıyorum sadece.

    "O halde parrhesiastes karakterinin çözmesi gereken sorunlardan biri, söylenmesi gerekenin söylenmemesi gerekenden ayırt edilmesidir.[s.55]" Hakikati söylemek her şeyi söylemek değildir diyor kısaca. Yunan tarihinden verdiği örneklerle neyi kast ettiğini de açıklıyor Foucault. Benim de aklıma herkesin bildiği Galile'yi getirdi. Tam olarak kast ettiği bu. Galile'nin kilise mahkemesi karşısında hakikati söylemekten vazgeçip 'yine de dönüyor' deyişi hakikati söylememek değil tam aksine gerçek bir parrhesiastes'te bulunması gereken özelliklerden biridir.

    "...Lysimakhos ile Melesias, akıllarından geçenleri özgürce söyleyeceklerini belirtir ve parrhesia kullanarak, hayatlarında çok önemli, onur verici ya da özel hiçbir şeyi başaramadıklarını itiraf ederler.[s.77]" Yakın arkadaşımla olan sohbetimizde de geçmişti bu, bugüne dek hakikati söylemiş veya düşünmüş olmak bana hiçbir şey katmadı hatta tam aksine sosyal, psikolojik ve ekonomik anlamda benden çoğu şeyi alıp götürdü. Hala da öyle. Türkiye'nin içinde bulunduğu durum da tam olarak buna işaret ediyor zaten. Tüm dünyada bu böyle. O halde neden hâlâ dürüstçe yașayayım ki? Bu benden çok șeyi alıp götürüyor madem, bir șeyler kazanabileceğim șekilde yașamak isterim ben de diğer insanların çoğu gibi.

    Henüz kitabı bitirmedim az kaldı fakat inceleme yazma konusunda kendime hiç güvenmiyordum ve kitabın etkisindeyken yazmak istedim. Daha incelemek istediğim birçok yer vardı ama yoruldum ve tüm kitabı yorumlamak da istemiyorum, not almak istediğim diğer yerleri alıntı olarak ekliyorum zaten.

    Kitap için bir yorum yapmam gerekirse de kesinlikle muazzam bir çalışmanın ürünü. Bu kadar incelikli bir araştırmanın yapılması beni Foucault'ya hayran bırakıyor. Tam ergenlikten yetişkinliğe geçiş dönemimde bunu okumuş olmam büyük şans benim için ve ileride de iyi ki o zamanlardan okumuşum diyeceğim kitaplardan olacağına eminim. Muhtemelen birkaç yıla tekrar okurum zaten. (22.04.2019)
  • 1)Artemis Yayınları

    “Bu sabah Ellen nerede?” diye sordu Bayan Tarleton.
    “Çiftlik kahyamızı gönderiyor da, evde kalıp onunla birlikte hesapların üzerinden geçmesi gerekti. Bay Tarleton’la oğlanlar nerede?”
    “Ah, onlar saatler önce On İki Meşeler’e gittiler. İçki yeterince sert mi diye bakacaklarmış, sanki yarın sabaha kadar vakitleri yokmuş gibi! John Wilkes'tan onları bu gece ahırda bile olsa misafir etmesini isteyeceğim. Sarhoş beş adamla uğraşamam doğrusu. Üçe kadar iyi idare ediyorum ama...”
    Gerald aceleyle konuyu değiştirmek için Bayan Tarleton’un sözünü kesti. Kızlarının geçen sonbaharda Wilkeslar’ın evindeki barbeküden ne halde geldiğini hatırlayıp gülüştüklerini hissediyordu.
    “Siz neden bugün atınızın üstünde değilsiniz Bayan Tarleton? Nellie olmadan kendiniz gibi görünmüyorsunuz. Halbuki siz stentorsunuzdur.”
    “Stentor mu, seni cahil adam!” diye bağırdı Bayan Tarleton, Gerald’ın aksanını taklit ederek. “Sentor demek istedin herhalde. Stentor tiz mitolojideki gür sesli adama denir.”
    “Ha stentor, ha sentor,” diye karşılık verdi Gerald, hatasından gocunmayarak. “Hem tazıların peşindeyken sizin sesiniz de ondan farklı değil.”
    “Lafı gediğine koydu anne,” dedi Hetty. “Ne zaman bir tilki görsen Kızılderililer gibi bağırdığım söyledim sana.”
    “Dadı kulaklarını temizlerken senin bağırdığın kadar bağırmıyorum hiç olmazsa,” dedi Bayan Tarleton. “Hem sen on altı yaşındasın! Bugün neden atımın üzerinde olmadığıma gelince, Nellie bu sabah bir tay doğurdu.”
    Atlara duyduğu İrlandalı tutkusuyla gözleri ışıl ışıl yanarak, “Gerçekten mi!” diye bağırdı Gerald gerçek bir ilgiyle. Scarlett annesiyle Bayan Tarleton’u kıyaslarken hissettiği şoku bir kez daha yaşadı. Ellen’a göre kısraklar ve inekler hiç yavrulamazdı. Tavuklar bile yumurtlamazdı. Ellen bunlarla hiç ilgilenmezdi. Ama Bayan Tarleton’un bu konu açılınca sustuğu görülmemişti.
    “Küçücük dişi bir tay değil mi?”
    “Hayır, bacakları iki metreye yakın, güzel, küçük bir damızlık. Gelip görmelisiniz Bay O’Hara. Tam bir Tarleton atı. Rengi de Hetty’nin saçları kadar kızıl.”
    “Hetty’ye de benziyor zaten,” dedi Camilla. Sonra da uzun yüzlü Hetty ona vururken birbirine karışan eteklerin ve havada uçuşan şapkaların arasında haykırarak gözden kayboldu.
    “Benim taylar fazla tepişiyorlar bugün,” dedi Bayan Tarleton. “Bu sabah Ashley’yle Atlanta’dan gelen küçük kuzeni hakkındaki haberleri öğrendiğimizden beri yerlerinde duramadılar. Melanie miydi, neydi kızın adı? Tanrı kutsasın tatlı, küçük bir kızdı ama ne adını, ne de yüzünü hatırlıyorum. Bizim aşçı Wilkeslar’ın Uşağının karısı olur da, geçen gece gelip nişanın bu akşam duyurulacağını söylemiş, aşçı da bu sabah bize söyledi. Kızların hepsi nedense çok heyecanlandı. Zaten herkes yıllardır Ashley’nin ya Macon’daki -Burr ailesinden- kuzenlerinden biriyle, ya da o kızla evleneceğini bilir. Honey Wilkes da Melanie’nin erkek kardeşi Charles’la evlenecek mesela. Söylesenize Bay O’Hara, Wilkeslar’ın aile dışından biriyle evlenmesi kanuna aykırı mı? Çünkü eğer...”
    Scarlett, güiüşmelerin geri kalanını duymadı. Bir an için güneş soğuk bir bulutun ardına gizlenip her şeyin rengini alıp götürmüştü sanki. Yemyeşil ağaçlar hastalıklı, kızıl çubuk solgun görünüyordu; bir dakika önce pespembe olan çiçekli arsız otlar sararıp solmuştu. Parmaklarını arabanın döşemesine batırdı, şemsiyesi sallanıp duruyordu. Ashley’nin nişanlı olduğunu bilmekle insanların bunu öyle rahat konuştuğunu duymak farklı şeylerdi. Sonra bütün gücüyle cesaretini topladı Ve güneş yeniden parlarken yeryüzü kendine geldi. Ashley’nin kendisini sevdiğini biliyordu. Bu kesin bir Şeydi ve bu gece nişan duyurulacakken aşıkların gizlice kaçtığını duyunca Bayan Tarleton'un nasıl şaşıracağını düşünerek gülümsedi. Kendisi Melanie'den konuşup dururken sinsi Scarlett'ın orada oturup nasıl dinlediğini komşularına anlatacaktı. Kendi düşüncelerine dalmış gülümserken, dikkatlice annesinin sözlerinin etkisini izleyen Hetty şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
    “Ne derseniz deyin Bay O'Hara,” dedi Bayan Tarleton kesin bir ifadeyle. “Bu kuzenlerle evlenme işi çok yanlış. Ashley’nin Hamilton kızıyla evlenmesi neyse de, Honey’nin o soluk yüzlü Charles Hamilton’la evlenmesi yazık doğrusu.”
    “Honey Charlie’yle evlenmezse başka kimseyi bulamaz,” dedi zalim ve kendi popülerliğinden emin olan Randa. “Ondan başka sevgilisi olmadı ki. Charlie'nin de nişanlandıkları günden beri ona çok yakın davrandığını görmedim. Scarlett geçen Noel nasıl peşinden koşmuştu hatırlıyor musun?”
    “Sus bakayım,” dedi annesi. “Akrabalar, ikinci kuşaktan kuzen olsalar bile birbirleriyle evlenmemelidirler. Yoksa ırk zayıflar. Durum atlardaki gibi değil ki. Bir kısrağı kardeşiyle veya babayı kızıyla çiftleştirebilirsin ve kan bağlarını biliyorsan iyi sonuçlar alırsın ama insanlarda durum farklı. İyi sonuçlar da çıkabilir ama dayanıklı olmak. Siz...”
    “Bu konuda sizinle aynı fikirde değilim hanımefendi! Wilkeslar kadar iyi insanlar tanıyor musunuz? Oysa Brian Boru’nun küçüklüğünden beri aile içinden kız alıp veriyorlar.”
    “Ama artık buna son vermelerinin zamanı geldi, çünkü her şey ortada. Hadi Ashley’yi geçelim, yakışıklı şeytanın teki gerçi o da... Ama o iki küçük, soluk yüzlü Wilkes kızlarına bakın. Zavallılar! Hoş kızlar tabii ama ayakta duracak halleri yok. Ya Bayan Melanie? Çöp gibi, üstelik ruhu çekilmiş sanki. Üfleseniz uçacak. Kendine ait bir fikri bile yoktur. İşi gücü “hayır efendim, evet efendim’ deyip durmak. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Bu ailenin yeni bir kana ihtiyacı var; benim kızıllarım veya sizin Scarlett’ınızınki gibi güzel, güçlü bir kana. Beni yanlış anlamayın. Wilkeslar kendilerine göre iyi insanlar, onları sevdiğimi de bilirsiniz ama gelin dürüst olalım. Fazla yakın akraba ilişkileri olmuş. Kuru toprak üzerinde iyidirler ama inanın Wilkeslar'ın çamurlu bir toprakta koşabileceklerini sanmıyorum. Dayanıklılıklarını kaybetmişler; beklenmedik, zor bir durum olduğunda üstesinden gelebileceklerine hiç inanmıyorum. Kuru havada iyiler tamam ama ben her havada koşabilen iyi bir at isterim! Hem kendi aralarında evlenmeleri onları buralardaki diğer insanlardan farklılaştırdı. Sürekli piyano çalıp kafalarını kitaplarına gömüyorlar. Ashley avlanmaktansa kitap okumayı tercih ediyordur eminim. Evet, buna eminim Bay O’Hara! Kemiklerine bakın, inceciktir. Aile dışından güçlü kuvvetli eşlere ihtiyaçları var.”

    2) Yayınevi belirsiz, e-kitap:

    Mrs. Tarleton: "Ellen nerede?" diye sordu.
    "Bizim ırgatçıbaşını işten çıkarmak ve onunla beraber hesapları incelemekle uğraşıyor. Mr. Tarleton'la oğullarınız nerede?"
    "Ah, onlar saatlerce önce Oniki Meşeler'e gittiler. Punçu kontrol edip yeteri kadar sert olup olmadığına bakacaklardı. Sarhoş olmak için yatmaları pahasına da olsa, onları bu gece alıkoymasını söyleyeceğim. Beş sarhoş adama katlanamıyorum. Üçe kadar idare edebiliyorum ama..."
    Gerald konuyu değiştirmek için aceleyle onun sözünü kesti. Kızlarının, kendisinin Wilkesler'deki geçen ziyafetten ne halde döndüğünü hatırlayarak arkasında kıkırdamakta olduklarını hissetti.

    İrlandalıların atlara karşı duydukları büyük tutku gözlerinden okunuyordu. Scarlett yine annesini Mrs. Tarleton'la kıyaslayarak dehşete düştü. Ellen için, ne atlar, ne de inekler yavrulardı. Hatta tavuklar bile yumurtlamazdı. Ellen bu gibi şeyleri tamamen görmezlikten gelirdi. Ama Mrs. Tarleton'un böyle huyları yoktu. Gerald: "Mellie dişi bir tay mı doğurdu?"
    "Hayır, hayır uzun bacaklı bir erkek tay doğurdu. Gelip onu görmelisiniz. Mr. O'Hara. Gerçek bir Tarleton atı. Hetty'nin bukleleri gibi kırmızı."
    Camilla: "Zaten biraz Hetty'e benziyor," dedi ve vahşi kahkahalarla arabayı dolduran kumaş kalabalığı arasına saklandı.
    Mrs. Tarleton: "Kızlarımızın bu sabahki deliliğini hoş görün," dedi. "Ashley'in Atlantalı küçük kuzeni ile nişanlanacağını duyduklarından beri tepinip duruyorlar. Neydi adı o kızın? Melanie mi? Tanrı beraberinde olsun, kesinlikle iyi bir kız, ama hiçbir zaman ne yüzünü, ne de adını hatırlayabiliyorum. Bizim aşçının kocası Wilkesler'in uşağıdır. Dün gece gelip nişanının bugün ilan edileceğini söyledi. Cookie de bu sabah haber verdi. Sebebini bir türlü anlayamıyorum, ama bu haber kızları pek heyecanlandırdı. Herkes yıllardan beri Ashley'in, Maconlu Bunlardan biriyle evlenmediği taktirde o kızla evleneceğini biliyordu. Aynı şekilde. Honey Wilkes de Melanie'nin erkek kardeşi Charles ile evlenecek. Söylesenize Mr. O'Hara, Wilkesler'in kendi ailelerinin dışında biriyle evlenmeleri prensiplerine aykırı mıdır?"
    Scarlett bu sözlerin gerisini duymadı. Yelpazesini hırsla sallamaya başladı. Ashley'in evleneceğini bilmek başka, insanların bundan olağan bir şeymiş gibi konuştuğunu duymak başkaydı. Sonra yeniden cesaretini kazandı. Ashley, Scarlett'le kaçar ve evlenirse Mrs. Tarleton ne kadar şaşıracaktı. Herkese gidip anlatacaktı Scarlett'in ne sinsi bir kız olduğunu, Ashley ile işi pişirmişken, büyük bir soğukkanlılıkla Ashley ile Melanie'nin evleneceklerinden söz edilirken dinlediğini... Kendi düşüncelerine gülümsedi. Mrs. Tarleton, kesinlikle: "Ne derseniz deyin, Mr. O'Hara," diyordu. "Ben, aile içinde evlenmeye karşıyım. Zaten Ashley Hamiltonlar'ın kızıyla evlenmekle hata ediyor. Bir de Honey, ne diye evlenecek o solgun yüzlü Charles Hamilton'la?"
    Mrs. Tarleton konuşmasına devam etti: "Akrabalar evlenmemeli. Uzak akrabaların evlenmesi bile doğru değil. Kanı zayıflatır bu. Atlardaki gibi olmaz her şey insanlarda. Eğer kanlarını biliyorsanız, iki kardeşi çiftleştirip gayet iyi sonuçlar alabilirsiniz. Ama insanlar başka. Belki kibar ve asil bir aile geliştirebilirsiniz böylece, ama sağlık ve kuvvet aramayın."
    "Peki, ama bana Wilkesler'den daha mükemmel insanlar gösterebilir misin? Brian Boru'nun çocukluğundan beri kendi aralarında evlenirler. Bu yüzden, sizinle aynı fikirde olduğumu söyleyemeyeceğim. Hatta aksine bahse girerim."
    "Wilkesler'in bu işten vazgeçmelerinin zamanı geldi de geçiyor bile. Çünkü sonuçları görülmeye başladı. Ashley'i bir yana bırakalım, o yakışıklı bir şeytandır; ama Wilkesler'in solgun yüzlü kızlarına bakın! Zavallıcıklar! Küçük Miss Melanie'ye bakın. Tüy gibi ince. sert bir rüzgârla uçacak kadar çelimsiz ve ruhsuz! Hiçbir konuda kendine ait bir fikri yok. Ancak, "Evet, efendim", "Hayır, efendim," diyebiliyor. Başka bir söz çıkmıyor ağzından. Bu ailenin, benim kızıl saçlı kızlarım ya da sizin Scarlett'iniz gibi yeni, güçlü, hayat dolu bir kana ihtiyacı var. Beni yanlış anlamayın sakın. Wilkesler kendilerine göre çok iyi insanlardır; onları pek severim, ama doğruyu söylemek gerekirse, yaptıkları hiç de akıllı bir şey değil! Çok becerikli görünüyorlar, ama sözlerime kulak verin, o kadar da becerikli olduklarını sanmıyorum. Cesur, atak, güçlü bir yanları kalmamış onların. Beklenmedik bir şeyle karşılaşacak olsalar ne yaparlar acaba? Hareket kabiliyetlerini kaybetmişler sanki. Yağmur, çamur, güçlükler onlara göre değil. Kuru hava insanları olup çıkmışlar. Bana herhangi bir havada değişmeden dörtnala gidecek iri yarı bir at verin! Onunla üstesinden gelemeyeceğim iş yoktur. Ama Wilkesler'in kendi aralarında evlenmeleri, onları bu çevredeki bütün ailelerden farklı bir hale getirmiş. Ya piyanoyla uğraşır ya da kitap okurlar. Eminim ki, Ashley ava gitmektense kitap okumayı yeğler. Evet, evet, bunun böyle olduğuna inanıyorum, Mr. O'Hara! Bir de kemiklerine bakın onların. Ne kadar ince. Onlara güçlü kuvvetli kızlar ve erkekler gerek."
  • 135 syf.
    ·2 günde·8/10
    Aziz Nesin’in kitapları güldürürken düş… gibi klişelere elbette girmeyeceğim. Doğrusu kimdir, nedir, ne değildir bilmem. Ayrıntılı tanımam da kendisini. İşte sağdan soldan duyduklarım var, düşündürüyormuş, güldürüyormuş, inançsızmış falan filan. Şu an pek bir sahipleniliyor. Baba diyenler var, üstat diyenler var. Var da var yani.

    Merak ettiğim bazı ihtimaller var benimde ve bilhassa kendi başıma net yanıtlara ulaşamıyorum. Belki siz yardımcı olursunuz... Mesela, adam günümüzde yaşamış olsaydı da sevilen siyasetçilere birkaç kelam etseydi ne olurdu? Yahut güzel Müslüman kardeşlerim; Aziz Nesin’in çıkıp da 40 da 1 zekât veren adama bunak dediğini duysalardı ne derlerdi? Doğrusu vatan haini mi ilan edilmezdi yoksa şeytan gibi deccal gibi isimlerle mi bağdaştırılmazdı ben kestiremiyorum.

    İlk iki paragraf okunduğunda Aziz Nesin’e sallıyorum gibi geliyor değil mi? Peki işin aslı gerçekten öyle mi yoksa sorun, bizim algılayıcılarımızın bozulmuş olmasında mı yahut anlatılmak isteneni doğru kavramamamızda mı?

    Aziz Nesin’in anlattığı karakterler de böyledir; hep önyargı sahibidir, aynı şey başına gelene değin anlamaz. Pek tabi kitaptan bir hikâye ile örnekleyeyim; Arif Bey’in polislerce fişlenen insanları suçlu addedip ardından adının Pezevenk Arif’e çıkması gibi. Esasen iş işten geçmiştir, ne yapsa kar etmez, anlatır… dili damağı kuruyana değin, nefesi kesilene değin, inanmayacaklarını bilip, bilmezden gelip inanmalarını umarak anlayacakları ana değin devam eder. Eder etmesine ama onu dinleyenler bıyık altından gülerek, bak sen şu Pezevenk Arif’e diye dalga geçerler.

    Öyleyse ikinci paragrafa hemen bir flashback yapıp; “40 da 1 zekât” olayında zekât veren adama neden bunak dediğini irdeleyelim. Dinleyelim hele, sahiden de algıladığımız gibi mi söylemiş yoksa daha farklı olaylar mı var işin arka planında görelim. Evet Aziz Nesin, hikayesinde biraz kapitalizm eleştirisi yapıyor ve diyor ki Kapitalist yönetimlerde işçiler sömürülür ama aynı işçiler aynı sistemle bizim ülkemizde daha başka sömürülür. Zekât verip, oruç tutup, ağzından Allah kelamını düşürmeyip işçisini sigortasız çalıştıran, hakkını yiyen adamın verdiği zekât bunaklıktır diyor. Manyak adam hem onu yapıp hem de senin zekatla ne işin var diye "Bunak" nitelemesinde bulunuyor, haksız mı? Bence değil, kesinlikle değil.

    Gelelim algılarımızın en bozuk olduğu meselelere. Sanki o meselelere hiç dokunulamaz, ilişilemez gibi hep birileri tarafından korunup kollanır. Örneğin; inançsızlık meselesi gibi. Adam inançsızsa yaramaz! Bırak şu atayisti! La ne işin var elin gâvuru ile! (Gâvur olur birden) Belli komünist s..et onu! (Sonradan da komüniste evrilir) gibi söylemlerle insanların girip, bakamayacağı hatta ulaşamayacağı görünmez bir zırhla çevrelerler inançsız adamı. Esasen bunu niye yaparlar diye sorarım hep kendime; nedense o zırh bana hiç işlemez, işlemediğinden de gidip bakarım bu adam ne diyor ki böylesine linç ediliyor birileri tarafından diye?

    Karşılaştığım cevap ise hep gerçekler olur Kim gerçekleri söylüyor, doğruyu haykırıyor, ezilmişleri savunuyor, haklının yanında haksızın karşısında ise linç ediliyor, yok ediliyor ve ayrıştırılıyor; inançsız, ateist, komünist… diye.

    Aziz Nesin’in anlattığı, sorguladığı, fark ettirmeye çalıştığı gerçekler geçmişten günümüze ülkemizin kanayan yaraları olduğundan benim yazacaklarımın bütünü bu kadar olmayıp daha fazla uzatmanın ve okuyanları sıkmanın da anlamını görmediğimden burada kesiyorum.

    İncelemeyi ikisine ithaf ediyorum ve okuyan herkese teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.