• Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
    Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
    -Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
    -Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.
    -Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
    -İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe ile üç dil oluyor.
    -Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
    -Kadınların ayrı bir dili mi var?
    -Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçeyi öğrenmeli.
    İyi de niye Bükçe? -Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını "Bükçe" koydum.
    -"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
    -Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.
    -Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?
    -Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    -Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
    -Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor? diye canları sıkılır.
    -Biz de bazen Cananla böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin? diye kızıyor bana.
    -Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
    -Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
    -Var dedik ya oğlum, Bükçeyi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
    -Hazırım baba.
    -Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçede en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana Bugün bir elbise aldım. diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    -Hikaye dili yani.
    -Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes. demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen seni sevmiyorum. de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
    -Ne alakası var baba seni sevmiyorum demekle kısa anlat demenin?
    -Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
    -Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.
    -Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
    -Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
    -"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
    -Peki ne demem gerekiyordu?
    -Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın ;Evet, biraz" falan deme "Hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

    -Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
    -Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
    -Ve asla unutmazlar, değil mi?
    -Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
    -Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
    -Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.
    -Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun? Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
    -Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.
    -Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
    -Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.
    -Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
    -Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, Neyin var? diye. Hiçbir şeyim yok. diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
    -Bükçe'de Hiçbir şey yok. demek ";Çok şey var, benimle ilgilen. demek oluyor, o zaman.
    -Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
    -Bir arkadaşım da "Kadınların "Peki." demesi tehlikelidir" demişti.
    -Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir "peki", "olur", "tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    -Zor bir dil baba.
    -Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
    -Anlamak da pek kolay değil ama.
    -Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
    -Nasıl yani?
    -Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    -Küçük ama önemli detaylar.
    -Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
    -Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.
    -Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.
    -Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
    -Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
    -En değerli sözcük nedir?
    -Sen bil bakalım.
    -"Seni seviyorum." herhalde.
    -Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor. diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
    -Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
    -Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
    -Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
    -Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
    -Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
    -Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
    -O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
    -Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
    Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün. Sema Maraşlı'nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabından
  • Bir Ölünün Anıları, Bulgakov’un diğer romanlarındaki rejim eleştirilerine geniş boyut kazandıran bir roman. Üstat ile Margarita ve Köpek Kalbi’nin sayfalarına sinen faşizm, rejim despotluğu, dikta olmuş halk kitleleri ve korku gibi kavramların ne derece okura geçirdiği hususunda BÖA, hiç de azımsanacak boyutta değil, ki geri planda kalmış olması da oldukça şaşırtıcı bir durum. 225 sayfalık romanın salt bu eleştirilerle donanmış olması kurguya ket vursa da, Bulgakov’un dünyasına adım atmış olanlar için bir sorun oluşmayacaktır.

    Bir Ölünün Anıları, Bulgakov’dan okuduğum üçüncü kitap oldu. Sergey Leontiyeviç Maksudov’un günlüğü bir özyaşamöyküsel niteliğinde. Giriş bölümünde karakterimiz vedasından önce defterini en yakın dostu Bulgakov’a gönderiyor. Bulgakov ise bölüm başlıklarını belirleyip imla hatalarını düzeltmek dışında metne dokunmadığını telkin eden bir girizgah atıyor ve sonra bu küçük oyuna inanmış gibi esere başlamamız isteniyor...

    Gazeteci Leontoyeviç Maksudov bir kitap yazmaktadır, kitabının tenkitlerle güçleneceği düşüncesiyle sürekli dostlarıyla bir araya gelmek ister ve bu konuda yanlışları süzgeçten geçireceğini düşünür. Ama düşündüğü gibi midir? Kitap kimin elinden geçtiyse basılmaması gerektiğe dair öğütler alır. Roman içten içe beğenilir. Maksudov, tenkitlere ve baskılara kulak tıkayıp, giriştiği işinde pes etmeyecek, soluğu yayınevlerinin kapısında alacaktır. Yaşamı Martin Eden’ın ilk basamakları gibidir; arkadaşlarından, çevresinden, yayın kuruluşlarından sürekli olumsuz cevaplar alır, ama sonsuz tutkusu bunun önüne geçmek için mücadeleye hazırdır; ta ki değişmez aynılık beynini oymaya başladığı ana kadar.

    "Her şey kesinlikle aynı ve her şey kesinlikle doğru,' dedim sert bir biçimde!"

    Bazen cümlelerin çözüm getirmediğini anladığımızda veya yeni günün bir önceki günden farklı olmadığını hissettiğimizde bu cümlenin benzerlerini dile getiririz. Lakin sindirilmenin veya kaçmanın telkin ettiği bir cümle değildir bu. Keza alışkanlıklara, savaş çığırtkanlığına, diktaya, erişilmez olana, kıskançlığa, korkaklığa, zorbalığa, küstahlığa, algı sınırlarına ve monotonluğa en somut karşı koyma biçimidir. Bir nevi düz ağızla “sen de haklısın” demektir, var olan enerjinin daha doğru zemine saklanmasıdır, katı ve değişmez kurallara protestodur, kitlenin karşı konulamaz baskısıyla popüler olmanın özendirildiği ve bunun için her şeyi yapabilecek vasıfsızlara karşı en etkili ket vurma biçimidir. Çünkü o, ne kadar mükemmel cümleler kurarsa kursun, kendisini ne kadar doğru biçimde ifade ederse etsin hep mağlup ayrılacaktır. “her şey kesinlikle doğru…..” demeyi gerektiren en doğru anlar, böylesi çıkmaz durumlardır işte!

    -Spoi olabilir- Kitabın son bölümlerine girdiyseniz kendinizi kara mizahın içinde bulabilirsiniz. Ana karakterimiz sonunda kitabını bastırmak için uygun zemini bulur. Daha doğrusu kötü ruh-kendisinin tabiriyle- karşısına çıkar ve romanın basılacağını söyler. Az bir miktara ruhunu sattığına inanan Maksudov için her şey çıkmaza girmiş, kendisine verilen vaatlerin yerine getirilmemesi ve bürokrasinin işin içine katılması Maksudov’u buhrana ve umutsuzluğun pençesine bırakmıştır...

    Bulgakov okurun karşısına yine sürrealist bir ortam çıkarır, hayal ile gerçeği girift durumlarda yerden yere vurur. Bürokrasi alayını trajikomikleştirerek Ekim devrimine büyük eleştiri getirir, ki bu tüm sayfalara siner haldedir.
    Bir Ölünün Anıları, tiyatro kulisleri ve onun sözde eleştirmenlerine karşı kaleme alınan bir roman olmakla beraber, sanat, mizah gibi unsurları ince bir yergi ve hiciv ile 'sahneye' taşır. Bulgakov, Köpek Kalbi ve Usta ve Margarita kitaplarında olan satirik öğeler ve gerçeküstücü tonu bu eserle devam ettirdiğini söylemek mümkün. ÜİM’de Stalin ve faşist Sovyetler’i yeren Bulgakov, evvelinde karşı olduğu bir diğer sisteme, yani Lenin’e, sınıf çatışmalarına, bürokrasiye, onun baskıcı ve ölümcül yöntemlerine nasıl karşı durduğunun teatral bir göstergesi niteliğindedir bu günce.

    Keyifli okumalar dilerim...
  • Filozof-Kral, Bilge-Kral tanımlamasını belki de en çok hakeden isimlerden birisine...

    Marcus Aurelius Antoninus Agustus’a ...

    Bu kitap başka şartlar altında günümüzün TEDxTalks’larından birisi olabilirdi. Ama biz kitap olarak okuyoruz, böylesi de güzel. Gerçi sürekli ağır bilgi, tavsiye ve tecrübe bombardımanı bir noktada “Marcus hocam bir sal da azıcık nefes alalım, tamam sen haklısın, en doğru sensin “ hissi oluşturuyor. Bazı yerlerde ise birbiriyle çok alakalı olmayan “düşüncelerin” alt alta yazılmış olması akıcılık açısından sizleri kötü etkiliyor.

    Ancak şunu da kesinlikle söylemek isterim ki ilk başta, hoşuma giden cümlelerin altını çizme isteğim kitapta ilerledikçe “hamallığa” dönüştü. Çünkü nerdeyse her cümle bir şeyler anlatıyor ve o şeyleri gerektiği gibi anlatıyordu. Eğer altını çizmeyi bırakmazsam kitabın sonunda, sadece dipnotlar kısmı kuru kalmış, altı tamamiyle çizili bir kitabım olacaktı. Çizmekle uğraşmayıp -ve tabi alıntıları buraya yazmakla- doğrudan kitabı özümsemeye, ondan bir şeyler almaya çalıştım.

    Bizde olanı bize koyma hedefiyle yola çıkan bu kitap aslında Aurelius’un kendiyle ilgili düşüncelerini unutmamak için aldığı notlardan ibaret. Bu notları biz uzun aforizmalar şeklinde okuyoruz. Gladyatör filminden de asaletine aşina olduğumuz Aurelius, Machiavelli tarafından kaleme alınan Titus Livius’un on kitabı üzerine söylevler kitabında beş iyi imparatordan biri olarak tarihe geçmiş.

    İmparatorumuz, genel olarak Stoa felsefesinden etkilenmiş ve bu felsefenin bir ürünü olarak doğayla uyumlu yaşamayı, yaşatmayı, her şeyin geçici olduğunu, tek önemli olanın “şu an” olduğunu, ölümden korkmamayı hatta yeri zamanı geldiğinde onu istemeyi (bu konuda daha detaylı bilgi için Bkz. Kittiumlu Zenon) iyi ve erdemli yaşamak için neler yapılması gerektiğini nelerden de kaçınmamız gerektiğini bizlere bir filozof duyarlılığında vermiş.

    Evrensel akıl, dünyanın özü, her şeyin aynılığı ve birliği, mutlak ve bağımsız iyi, erekselci bakış, toplumsal pragmatizm, anti-hedonizm, kadercilik, kelebek etkisi, tümdengelim değindiği diğer konular arasında.

    Bir arkadaş bu kitapla ilgili “hiç bitiremeyeceğim çünkü her okuduğumda farklı anlamlar çıkarıyorum” demiş. Evet gerçektende okuduğunuz cümleyi geri dönüp tekrar okuduğunuzda dahi farklı anlamlar çıkarabiliyorsunuz. Ama şahsi fikrim, tüm bu karmaşıklığının yanında aslında tüm sayfalarda tüm cümlelerde söylenmeye çalışılan belli başlı şeyler ve bir mantık var. Sanırım kitaptan -eğer başarabilirsek- alabileceğimiz en büyük fayda bu mantığı(düşünüş tarzını) anlamak olacak.

    Marcus Aurelius kitabını okumamın benim açımdan güzel tarafı Antik Yunan’ı Platon’u, Aristo’yu, Seneca’yı Cato’yu, Cicero’yu, Plutarkhos’u, Herakleitos’u ve daha nice filozofu hatırlamak oldu. Umarım sizde de buna benzer güzel bir etki yapar.

    Evet, Romalılar sizleri daha fazla sıkmadan imparator, yüce insan, Marcus Aurelius’u okumaya davet ediyorum.

    Son olarak eğer kitabı okurken müzik dinlemek isterseniz tavsiye edebileceğim bir tane var, ancak Türkçe ismini bilmiyorum, buyrun:

    Ο ΣΤΑΘΜΟΣ-ΕΥΑΝΘΙΑ ΡΕΜΠΟΥΤΣΙΚΑ
  • Sigara bile bir başka yanıyor bu gece, sanki cehennem uzatmış çakmak..
    Ve kaçmak, ne zaman düşündün bunu..
    Un ufak olunca da açmaz ki, bu karası bulutlu hava.
    Hem varsayalım ben şizofrenim, ve yoksayalım sen gelmişsin..
    Miş misin sence, sencil konuşursam şayet; sende ben'cil olmalısın..
    Cahilliğimi tamamlamalısın acilen, yoksa bu müfredat diplomalı ıssız yapacak beni..
    Neyin var dersen de haklısın, yüreğimi aklıma tercih ettiğim için özür dilerim..
    Bir yandan da teşekkür ederim Mevlana'ya, çünkü bir tek o fısıldadı kulağıma " ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol " diye..
    Ve kesinlikle ben şair değilim, bu yazdıklarım da şiir değil aksine benim olay yerimi inceleyen kendimin hasar raporu..
    Unutmadan;
    Hafızamda ki portreni de ölüme satacağım, şüphen olmasın ucuza gitmeyeceksin..

    E.Y
  • - "Güçlü olmayı neden bu kadar çok istiyorsun?"
    - "Elbette herkes gibi, varlığımı sürdürmek için".
    - "Senin yaptığın bir tür tahnitçilik. Güç ancak ölüleri korur".
    - "Bu sözler kesinlikle sana ait değil".
    - "Belki de sahip olduğum hiçbir şey bana ait değil. Zihinsel yeteneklerim de bunun içinde. Oysa sen, tabiatın kuvvetlerine sahip olmayı istiyorsun".
    - "Evet, haklısın. Dünya benim bir uzantım. Sen sadece kendi bedenini denetleyebilirsin. Oysa ben, uzaklardaki bir insanı, hatta bir kralı bile kendi elimi kullandığım kadar kolay kullanabilirim. İstersem seni kandırabilirim, seninle oynayabilirim. Ama özgür olduğunu görmek hoşuma gidiyor. Zülfiyar gibi her dediğime inansaydın bu kadar zevk duymazdım. Haklısın.
  • "Ben zeki doğmuşum, beni eğitim mahvetti."

    Mark Twain