• İnanan...
    Reddeden...
    Ölen...
    Öldüren...
    Koşan...
    Duran...
    Yaşayan...
    Ölen...
    Seven...
    Sevilen...
    Suçlu...
    Masum...
    Ne çok insan var hayatta.... Ya Tezer? Hangisi Tezer? Yaşayan mı ölen mi?.....
    Her şey zıddıyla bir arada ve Tezer bunların hepsi birden.
    Gamlı prenses sıfatı uymuş üstüne, sıfatları artırmak istiyorum kendimce. Tezer :
    Yolculuk müptelası
    Arayışın öznesi
    Hiçliğin varlığı
    Ölüm meleği
    Gidemeyen yolcu....
    Kendinden kaçabilse bulacak kendini ama ne gidebiliyor ne kalabiliyor.
    Ne ölebiliyor ne yaşayabiliyor.
    Gidemiyor...
    Gelemiyor...
    Varoluşun izinde sürülen bu yolculuk kimliğin belirsizliğinde değil, yaşam amacının sorgulanmasında beliriyor.
    Acının kamçıladığı bu kadın kendinde başlayan ve kendinde biten bu yolun uslanmaz çocuğu.
    Yalnızlık onun alın yazısı...
    Tüm kentlerden hatta okyanuslardan bile daha yalnız olduğunu biliyor.
    Ruhu bedenine dar, yalnızlıkla ve hüzünle beslenen bir insanın acıyı böyle derinden hissetmesi benim de içimi burkuyor.
    Herkesin içinde ama herkessiz yaşayan, zamansız, mekansız, boşlukta yüzer gibi, havada asılı kalmış gibi, ölmüş ama gömülmemiş gibi, yarım kalmış bir kadını okumak canımı acıtıyor.
    Geçmişi ölü...
    Ânı ölü...
    Yarını ölü...
    Kabul görmek için kendini feda eden insanların , kayboluşların hikayesi...

    İsyankâr... Çünkü :
    Ölmek ister, diriltirler...
    Yazı yazmak ister, aç kalırsın derler...
    Aç kalmayı dener, serum verirler...
    Delirir, kafasına elektrik verirler...

    Bir genç ölü kadın...
    Kitabın kapağındaki fotoğrafa bakın,gülümsüyor....
    Yaşlanarak ölseydi keşke...
  • Edebiyatımızda Vüs'at O. Bener 'in de içinde olduğu bir 'ıssız adamlar' kuşağı var... Böyle kendilerini çok ön plana çıkarmayan, kendi dertlerini, kendi meşreplerince kaleme alan yazarlar... Böyle bir anda karşınıza çıkıverirler sizin... Kimi daha fazla açar kendini, kimiyse çok daha kapalıdır. Zordur onların zihin dünyasının içine girmek... Çaba ister... Bazı okurlar yılmadan o çabayı gösterirler; gerekirse dönüp dönüp yeniden okurlar... Benim gibi bazıları da ayaküstü bir tanışıklıkla yetinirler...

    Sitede pek çok okur dostumuzun Vüs'at O. Bener okuduğu bir dönemde, Liliyar hanımın başlattığı etkinlik #32384995 sayesinde bu kuşağın bir yazarıyla daha tanışma fırsatı buldum. Kendisine buradan içten bir teşekkür gönderiyorum... Lakin dedim ya, benim bu yazarlarla ilişkim biraz gel-gitli olduğundan 64 sayfalık bu küçük öykü kitabıyla başlamayı tercih ettim.

    21 kısa öyküden oluşan Kapan , Palto adlı bir öyküyle başlıyor... Daha bu ilk öyküde, farklı bir şeyler okuyacağınızı hissediyorsunuz... Bu 'farklılık' ve 'özgünlük' hissi, en son öyküye kadar peşinizi bırakmıyor...

    Öykülerde ilk dikkatimi çeken şey, kısa cümleler oldu. Sırtında uzun uzun anlamlar taşıyan kısa cümlelerdi bunlar... Uzun bir yaşanmışlığın dışarı taşırdığı küçük izlerdi... Sanki 'ben ne kadar anlatırsam anlatayım, sen yine de anlamayacaksın' der gibiydi bana...

    Bener'in öyküleri çok neşeli öyküler değil... Kelimeler, ifadeler, yağmur getiren kara bulutlar gibi... O satırları alıp bir röntgen cihazına soksanız, yalnızlık, hiçlik ve kırgınlıklar belirir beyaz ışığın önünde... Ancak bu karamsarlığa sizi de ortak edecek kadar gerçekçi bir üslup... Çünkü hepimiz içimizde az ya da çok varlığını sürdüren bir karanlığın ev sahibiyiz... Çoğumuz onun yaşanmışlığını yaşamaya başladığımız bir çağdayız. Ya da daha girmedik belki de o yola... Belki de bu yüzden çok sevdim onun bu uzun uzun yaşayıp kısa kısa yazdığı öykülerini...
    ----------------
    Sadece anlam olarak değil, dil ve üslup olarak da çok etkilendiğim satırlar oldu. 'Bağımlılar Koğuşu' adlı öyküde doktorun asistanını şöyle betimliyor;

    "Zarif, ince, genç bir kadın. Gözlüksüz. Boyasız tırnakları, dudakları da..."

    Oysa ki, biz hep olan şeylerin betimlenmesine alışmadık mı? Olmayan bir şeyin olmadığını betimlemek (gözlüksüz:) ilk kez karşılaştığım ve çok yaratıcı bulduğum bir durumdu. Hatta bu satırı okuyunca tebessüm ettim kendi kendime...

    Yine aynı öyküden, tebessüm ettiren bir başka satır (Bağımlılar Koğuşu'nda kalacağı odayı betimlerken...);

    " ...Karyolam kapı kenarında. Üç kişi kalacağız demek. Ben biraz horlarım. Oda arkadaşlarım horlamazlar inşallah."

    Bencil bir karakter bundan daha güzel nasıl anlatılabilir ki:))

    İşte böyle sürpriz satırlar da var Bener'in öykülerinde... Beklemediğiniz bir anda, tam da öykülerin gri atmosferi içindeyken bir soluk aldırıyor size...

    Ayrıca 'Tabanca' adlı öyküsünde Çehov'un meşhur patlamayan tüfeğine gönderme yapması da müthişti... Bir öykücünün başka bir öykücüyle, bir öyküde sohbet etmesi böyle bir şey olsa gerek...
    ------------------
    Sonuç olarak, Vüsat O. Bener'in tarzına da öykülerine de hayran kaldığımı tüm samimiyetimle söyleyebilirim. Başta kurnazlık yapıp 'kısa olsun, beğenmezsem işkenceye dönmesin' diye aldığım kitap, bir solukta bittiğinde her şey tersine döndü ve bana, 'keşke biraz daha uzun olsaydı' diye hayıflanmak kaldı:) Ancak bunu bir tanışma olarak kabul ediyorum ve en kısa zamanda yeni bir kitabıyla kaldığım yerden devam edeceğimi bildiğim için mutluyum...

    Dostoyevski, 'Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık' demiş ya; Vüs'at O. Bener'in Palto öyküsünü okurken aklıma bu cümle geldi... Umarım Vüs'at O. Bener, genç kuşaklar arasında çok daha fazla tanınan ve çok daha fazla okunan bir yazar olur.

    Ve umarım Onun 'Palto'sundan da çok değerli yeni öykücüler çıkar...

    Hepinize keyifli okumalar dilerim...
  • Keşke burada ileti sayısı sınırlı olsa, ne bileyim mesela öğleden önce 4, öğleden sonra 4, gece 4 olmak toplam 12 iletiyi geçemesek, deşarj olmamıza yetmeyebilir ama, bazı dostlarımız hızını alamıyor, mübarek fabrikasyon sanki seri imalat yapıyor,akort çıkaracak, az dur, nefeslen!..

    Bendeniz de bunu 2-3 sefer yapmıştım, sonra bir baktım ana sayfada neredeyse sadece ben, güzel bir yuh çektim kendime ve bir daha buna dikkat ettim.

    500 takipçinin 100'ü aktif olsa, 1000 ileti demek. Hangi birisini okuyacağız..?

    Dediğim gibi ileti sayısını biraz düşürmüş olsak, okunduğumuzdan da emin oluruz gibi geliyor bana...

    Zaten çok olan şey kıymetten düşüyor.

    Bilmem yanlış mı düşünüyorum..?

    Murat Mesut
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 25. kitap oldu. Şu ana kadar serinin içerisinde okuduğum en gerilimli ve en gizemli kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitabın başındaki yorucu bilimsel betimlemeleri ve anlatımları bir kenara bırakırsak, soluk soluğa okuyabileceğiniz bir kitap.

    Aslında bu kitabın incelemesini yazmak bir hayli zor. Benim gibi bilimkurgu incelemeleri yazmaya alışkın birisi için bile gerçekten zor. Çünkü bilinmeyen bir gezegene giden ve henüz teknolojik olarak ulaşamadığımız donanımlara sahip bir uzay gemisinin yaşadıkları anlatılıyor. İlk paragrafta da belirttiğim gibi kitabın içerisinde büyük bir gizem var ve bu gizem kitabın sonuna kadar da açıklığa kavuşmuyor.

    Kitabın konusu ise, klasik bilimkurgu romanlarında karşılaşacağımız cinsten bir konu. Regis III isimli gezegene yaptığı keşif sonrasında bilinmeyen bir sebeple kendisinden hiçbir haber alınamayan bir uzay gemisi vardır. Bu uzay gemisinin ismi Kondor'dur. Tabii Kondor'dan hiçbir haber alınamamasından sonra Dünya, bu uzay gemisiyle ilgili bilgi alması ve mürettebatını bulması için bir başka gemiyi, "Yenilmez"i, Regis III'e gönderir. Kitaptaki kahramanlarımız da Yenilmez'in içerisindeki mürettebattır.

    Ancak Yenilmez de Regis III'e indikten kısa bir süre sonra Dünya ile bağlantısını kaybeder. Regis III görüntü olarak çölü andıran bir yerküreyi anımsatsa da birçok yönden Dünya'dan farklılık arz etmektedir. Yenilmez, zamanla kardeş gemisi olan Kondor'u bulur. Fakat mürettebatı bilinmeyen bir sebeple ölmüş durumdadır. Akabinde ise bazı araştırmalar yaparak bazı sorulara cevaplar aramaya başlarlar. Bu sorular gerçekten ilgi çekici ve tartışmaya açık sorulardır. En belirgin soru ise şudur:

    Evrende yaratılan her şey insanlık için midir?

    Yani insanoğlu başka bir gezegene gittiğinde de tıpkı Dünya'daki gibi hükümdar olmaya devam mı etmelidir, yoksa misafir gibi mi hareket etmelidir? Gidilen gezegendeki farklı yaşam formlarının da yaşamasına veya barınmasına müsaade edilmeli midir, yoksa bu zamana kadar olduğu gibi gittiğimiz yerleri de yıkarak yeni bir insan imparatorluğu mu kurulmalıdır?

    Ayrıca uzay gemisinin isminin "Yenilmez" olmasının yazar tarafından tesadüfen seçilen bir isim olmadığını düşünüyorum. Bu isim, insanoğlunun evrene bakış açısını, kibrimizi, yok etme içgüdümüzü ve kendimize olan aşırı güvenimizi yansıtan ince bir detay olmalı.

    Kitabın ana karakteri Rohan ise, empati duyguları güçlü olan(insan dışındaki varlıklarla da empati kurabilen) ve insanoğlunun artık her şeye müdahale etmemesi gerektiğini düşünen bir bilim insanıdır. Tabii bu düşüncelerini kitapta açıkça dile getirmiyor. Bunlar onun kurduğu cümlelerden çıkardığım benim varsayımlarım. Bir düşünelim, hangimiz başka bir gezegene gitsek, o gezegenin de insanlara ait olduğunu düşünmeyiz ki? Bir başka deyişle, orada başka türlü bir yaşamın veya düzenin olabileceğini düşünerek gezegene müdahale etmememiz gerektiğini düşünürüz ki? İşte Stanislaw Lem tam olarak bu noktada Rohan'ı karşımıza çıkararak kendi düşüncelerini bizimle paylaşıyor bence. Gerçekten de farklı bir bakış açısına sahip.

    Fazla uzatmadan, kitabı ve konusunu çok beğendiğimi; fakat çevirisini hiç beğenmediğimi söylemem gerekiyor. Kitabın çevirisi Seda Köycü tarafından çevrilmiş ve bence oldukça kötü. Çünkü düşük, zorlayıcı, anlamsız ve uzun cümleler, kitabın akıcılığını bir hayli baltalamış. Keşke daha akıcı bir dille çevrilseydi de duraksamaya mahal vermeden bir çırpıda okuyabilseydim. Bu haliyle yorucu bir okuma oldu benim için.

    Yazarı eleştirebileceğim tek konu ise, başlardaki bilimsel terimlerin fazlalığıydı. En sevdiğim özelliği ise, bazı durumları anlatmak yerine sezdirmesiydi. Kesin yargılara varmayan ucu açık ve düşünmeye yönelten tarzı, tam bir bilimkurgu roman özelliği gösteriyordu.

    İlk defa bilimkurgu okumak isteyenlere tavsiye eder miyim bilemiyorum; ama gerilimli ve aksiyonlu bir bilimkurgu roman okumak isteyenlere tavsiye ederim.
  • Depresif olması muhtemel bu satırları okuma zahmetine girişmiş sevgili okur arkadaşlarımı öncelikle uyarmak istiyorum, kendimle hesaplaşacağım. Zira sıkıntı ya da üzüntüye gebe olması söz konusu satırlarım için şimdiden af diliyorum.

    İçimde dozu yüksek bir korku seli akıp gitmekte. Endişem, satır aralarını keşfetmekte usta olan arkadaşların kim ya da ne olduğumu çözmesi değil. Bilakis korkum, daha sonra defaatle okumam muhtemel olan bu yazıda kendimi yeniden keşfetmem. Üstelik bu yıkık dökük halimle.

    Bir üstadın ‘İnsan kendini anlatırken tam olarak dürüst olamaz.’ sözü geldi aklıma. Gerçekten de haklı. Başkalarının okuma durumu olunca insan asi bir fırtına gibi dağıtamıyor kelime kelime, satır satır kendini. Oysa yürekli bir şekilde oturmuştum dizüstünün başına. Yine de bir insan ne kadar becerebilirse o kadar çabayı sarf edip samimiyetine sığınacağım yüreğimin. Öyle ya; sonuçta ilk amaç kendime anlatmak kendimi.

    İhtiyar bir ruhum var. Belki de babamdan bile, hatta rahmetli dedemden bile ihtiyar. Kötü tarafını önce görürüm her şeyin. Tabii insanlar da beni hayal kırıklığına uğratmıyorlar. Genelde hep en kötüyü düşünürüm. İnsanoğlunun açlığı ve doyumsuzluğu da benim karamsarlığımı hiç yüzüstü bırakmaz. Bu sefer hesabım kendimle olduğu için diğer insanların ne denli yalancı, ne denli sahtekar ya da ne denli kötü niyetli olduğuna girmemeliyim. Çünkü konumuz benim içimdeki canavar.

    Daha da kötüsü var. Acaba içimdeki canavar diye suçlayarak kendi içimi, yaptıklarımdan kendimi kurtarmaya mı çalışıyorum(?)! Böyle kolayca sıyrılabilir miyim buradan? Yapamam. Zaten yapamadığım için bu durumdayım. Keşke o kadar kolay olsaydı. Bir kulp takıp günahlarımın ucuna, ‘a kişisi’ ya da ‘b kişisi’, belki de kader deyip de için işinden çıkılabilir miydi? Asla!

    Her ne kadar mevcut durumdan doğan huzursuzluğum bana bu satırları yazdırıyor olsa da, kendimden razıyım ama hatalarım yük oluyor sırtımda. Bir katolik olsam günah çıkarır ve kurtulurdum belki de. Ama biz müslümanlar aracı koymayız ki Rabb ile aramıza. O bizi duyar. Bilir. Anlar. Daha biz söylemeden sözcüklerimizin son harfi vardır O’nda. Peki neden ihtiyaç duyuyorum o zaman günah çıkarmaya?

    Buraya kadar okuyanlar yazının başındaki yüksek giriş dolayısıyla itiraflar bekliyor olabilir. Elbette itiraflar olacak. Çünkü kendi elimi kolumu bağlamak istiyorum. Böylece kendi ellerimle yakalanmış olacağım. Ayrıca bu yazının beni ‘DPWW’ değil de gerçek kişiliğimle tanıyanların eline geçmesi durumunda başıma büyük dert olacağı da şüphesiz. Fakat bunları göze alıyorum. Zira bunu yapmazsam sık sık bana kazık atan nefsimden intikam alamam.

    Sanki kendileri hiç hata yapmamış, nefsine hiç uymamış, kimseye haksızlık yapmamış gibi üzerime çullanacak insanların olabileceğini biliyorum. Şükür ki o tarz insanlar genelde bu kadar uzun bir yazıyı okumayacaktır. Zira onlar her şeyi çok iyi bildikleri için daha ilk paragrafta konuyu çözmüş yeni yazılara geçmişlerdir bile.

    Ben evliyim. Hem de melek ile insan karışımı bir kadınla. Üstelik Yaratıcı meleğini bol koymuş. Tek şanssızlığı benim, bu dünyadaki. İki tane çocuğum var. Ne kadar tatlı olduklarını söylememe gerek yok, -ki; herkes için evladı dünya tatlısıdır.
    ‘Eşimi aldattım mı?’ konunun gelişinden ve bir önceki paragrafın oluşturduğu izlenimden dolayı eminim ki çoğunuzun aklına bu soru gelmiştir. Bu soruya direk bir cevap veremeyeceğim. Çünkü net cevabını ben de bilmiyorum. Zira bu satırları yazmamdaki ilk sebeplerden biri de bu. Tekrar tekrar okuyacağım sonra. Ve karar vereceğim aldatılan kim?

    Birçok kadına meylettim 14 yıllık (profilimden yaşımı tekrar kontrol etmenize gerek yok, bir erkek için günümüz koşullarında erken evlendiğim söylenebilir) evliliğim boyunca. Kimine sadece göz ucuyla baktım, kimini nefsimin beni götürdüğü kıyılarda kendime cariye yaptım. Doymadım yine de. Epey önce şunun farkına vardım ki, dünyadaki tüm kadınlar benim olsa yine de yetmez. Samanyolunda ya da başka galaksilerde varsa oradaki kadınları da isterim.

    Erkeler ya da erkekleri tanıyan kadınlar ‘aman ne var bunda, hepiniz aynısınız diyecektir’. Doğru. Fakat konumuz, tekrar söylüyorum, başkaları değil ‘ben’. Ben herkes gibi olmak zorunda mıyım? Nefsime hizmet etmek, şeytanın kuklası olmak zorunda mıyım? Elbette insanın. İnsan hata yapar. Aksi halde Rab bizi melek olarak yaratırdı. Günah işleyeceğimiz (sınav konusuna girmeyeceğim, hepinizin bildiği) muhakkak.

    Tamam çok bir şeye benzemiyorum. Fakat her kör satıcının bir kör alıcısı olduğundan belki de, reddettiğim kadınlar oldu ‘eşim için’. Sevdiğim kadın. Kalbimin, hatta ruhumun sahibi için. O kadar iyi tanır ki beni, kızdığım zaman ne yapacağımı, nereye gideceğimi, hatta cümle kurarken sonunun nasıl biteceğini bile hissedebilir. Ya onun ruhu da benim bedenimde, ya benimki onun bedeninde. Aksi çok mümkün değil bu kadar derin bir telepati kurulabilmesinin. Canım şunu çekti bile diyemem çünkü yapmıştır çoktan. Hissetmiştir. Eminim bundan, benim aç nefsimin de farkında. Hatta birçok kez bu tarz şeyler söylediğini (yani gözüm üstünde ama sen dolaş gideceğin en uzak yer bakışlarımın birkaç km ötesi der gibi bakar bana) biliyorum. Bu da beni yıpratıyor. Çünkü onu hak etmiyorum, hem de hiç.

    Aslında çok güzel bir kadın. Çoğu kez biz el ele gezerken insanların arasında, bakışlarında (özellikle erkeklerde) ‘Ne buldu bu herifte?’ sorusunu görüyorum. Ne buldu? Güzel soru. Hem de onu hiç hak etmeyen bir herifte. Üstelik depresif, çoğu zaman negatif bakış açısıyla donanmış, karamsarlığı sanat haline getirmiş, geçmişinde kaybolmuş bir adam.

    Geçmişimi de kurcalayalım o zaman. Pes etmeyip hala okuyanlar da geçmişimin karanlığına gelsin benimle. Ya da kaçmak için hala vakit varken hemen uzaklaşsın.

    Hemen hemen her gece içen bir baba, 15 yaşında onunla evlenmiş, hayata dair bildiği hiçbir şey olmayan bir kadın ve evlilikleri. İyi de bu yeterli değil ki bu denli karamsar olmaya. Zira böyle o kadar çok aile var ki, sıradan bir durum bile diyebiliriz neredeyse. Aslında suçlu ben de olabilirim. Çok derin bakarım olaylara. Çoğu zaman yaşayanlar bile benim kadar derinden görmemiş olurlar içinden geçtikleri olayı. Onların bir süre üzülüp geçtikleri olaylar beni alaşağı edebilir. Hatta yaşayanların unutup üstünü örttüğü bir olayı ben hala içimde yara olarak saklayabilirim. Sanırım empati fazlası denen illeti yaşıyorum. Hani yokluğunda seri katil, fazlalığında da kendini mahveden bir duygu. İşte o.

    Peki bu mu mazeret? Bu, kurtarır mı beni yaptığım hatalardan? Elbette kurtarmaz. Ama aldatma sorusuna şimdi aklıma gelen, tam olarak cevap denilemeyecek açıklamamı eş zamanlı olarak yapayım. Bağışlanma amaçlı olmayacak bu satırlar. Çünkü kendimi bağışlamalıyım önce. Aksi hiçbir durum beni rahatlatmaz.

    Eşim ne zaman benden uzakta olsa (aile ziyaretinde vs) kesinlikle hiçbir kadına bakamıyorum. Evet doğru okudunuz bakamıyorum. Yani senin kastın karına mı diyorsunuz muhtemelen. Elbette değil. Ama o uzaktayken bildiğiniz bir yıkım içindeyim. Dağılmış, mahvolmuş haldeyim. Onsuz nefes alamıyorum.

    Peki o dönünce ne oluyor bana?

    (Bunu epey düşündüm bulmak için); diğer kadınlar işin içine girince bendeki karamsar mod değişiyor. Daha eğlenceli bir adam oluyorum. Daha romantik, daha düşünceli. Hediyeler alıyorum, çiçekler, (civarın çiçekçileri beni çok iyi tanır, sanırım en sevilen müşteriyim), ona şiirler yazarım. Belki de suçlu psikolojisinden dolayı çok daha alçak gönüllü (alçak olan sadece gönlüm değil elbette) ve çok daha iyimser davranıyorum. Fakat artık bunu sürdürmek istemiyorum.

    Peki bu satırları o muhteşem insan okursa! Umarım okumaz. Çünkü okursa en kötüsünü yapacaktır. Beni affedecektir! Bu yüzden bilmemeli. Çünkü muhtemelen her adımımı bilen o insana bana konduramama hakkını sağlamalıyım. Yoksa bunların yükünü de o üstlenecektir.
  • Bu yazarın okuduğum ilk kitabıydı.Kendi hayatını çok az biliyorum,fakat çağının ötesinde ve bayağı da cesur bir kadın!Onun hakkında bu kitaptan sonra daha fazla araştırma yapmaya karar verdim,zaten kitaplarından çok kendisini merak ettiğim bir kadındı.Daha önce onun hakkında bir ileti paylaşmıştım:
    #30989394
    Bugün de bunu okudum,daha fazla araştırmaya devam edeceğim:
    Nietzsche ağlıyorsa Salome’nin suçu ne?
    http://gazetekarinca.com/...a-salomenin-sucu-ne/
    Gelelim kitaba.Klasikler başta hangi yazarın elinden çıkarsa çıksın farklı bir anlatıma sahip.Kısacık,hemen biten ve güzel,akıcı bir dile sahip kitap.
    Adine gençliğinde kuzeni Benno’ya tutkulu bir şekilde aşıktır.Benno da çok katı,fazla disiplinli ama çok da yakışıklı bir adamdır.Nişanlanırlar.Adine içindeki sanat aşkından bir adamın egemenliğinde olmayı kabullenemez,kadınlara görev biçilen evde kalma rolünü kabullenemez.İçindeki duygular,yetenekler çıkıp taşmayı bekler fakat Adine bunları yapamadıkça soğur.Benno nişanı atar ve Adine kendini ne kadar berbat hissetse de Paris’e gider ve orada yapar eserlerini.
    Kitap kısaca bu olaylardan ibaret.Fakat burada net bir şekilde verilen mesajlar var.Benim en çok ilgimi çeken şey kuşaklar arası çatışmaydı.Adine ve annesinin kadınlar hakkında zıt fikirleri var.Adine sanatını yapabilmek adına o yıllarda tek başına bir kadın olarak yaşamayı göze alıyor,yeteneğini kadınların yüzyıllarca yaptığı gibi içine gömmüyor ve taşmasına izin veriyor.Annesi ona en çok destek olanlardan biri fakat bir yandan onun evlenmesini ve ona torun vermesini istiyor.Bu konu beni garip düşünlere itti.Bizim kuşağımızın da annelerle,büyükannelerle uyuşmayan birçok noktasının olduğunu fark ettim.Örneğin kitaptaki şu diyalog gibi:
    "Günümüz kadınlarına erkeğe hizmet etmek zor geliyor,ama bana inan ki,bizim için en iyisi bu ve ben sevgili baban için bunu her zaman yaptım.Uzun vadede hiçbir erkeği bize hükmeden bir erkeği sevdiğimiz kadar sevemeyiz."
    "Ah,anne,buna inanmak isterdim."
    Aramızda birçok fark var,biz kendi hayallerimiz doğrultusunda hareket etmek,hiçbir şeye muhtaç olmamak,belki dünyayı,hiç olmazsa kendimizi değiştirmeyi hedefliyoruz.(En azından eskisine göre birçoğumuz.)Fakat bizden önceki kadın nesilleri daha fazla itaatkar;yeteneğini sırf bir erkek için baltalayan,kendisini unutacak kadar ömrünü başkasına adayan,kocaya hizmeti kendi varlığının önüne koyan,kadınlığıyla barışamayan,yüzyıllardır oluşan bu zincirleri sürekli yeniden yapan kadınlar…Benimle aynı duyguları hisseden birçok hemcinsim vardır.Adine de bu iki uç arasında sıkışıp kalanlardan,bizim gibi.O yüzden kitabı okurken onunla aramda çok rahat bir bağ kurdum ve kitabı öyle okudum.Ya katlanmayı seçecek ya da kendini özgürce ifade etmeyi…Keşke bu ikisi bir arada kolay bir şekilde yapılsaydı,keşke biz bu kitabın yazıldığı yıllarda da olduğu gibi kendimizi geliştirirken,her yıl daha üst mevkilere tırmanırken aile kuramayacak olmanın korkusu olmasaydı içimizde,bu iki uç nokta arasında tıkanıp kalmasaydık.Evlenememe korkusundan,toplumun bize dayattıklarından kendimizi yeteneğimizden ödün vermek zorunda hissetmeseydik.Eşimiz,sevgilimiz olsa bile o insanın yanında daha az zekiymişiz,bilgisizmişiz gibi davranmak zorunda kalmasaydık...
    Bu kitap bu yüzden zamanından öte bir kitap.Bu yazar zamanının çook ötesinde bir kadın,ve bizim cesaret edemeyeceğimiz şekilde davranan,takdir edilesi bir kadın.Kısa ve öz bir kitap okumak istiyorsanız buyurun başlayın… 
  • + ''Keşke gençken annemi dinleseydim diyorum.''
    - ''Neden,ne derdi sana?''
    + ''Bilmem,hiç dinlemedim ki.''