• Gözleriyle beni okşayarak:
    Benim temiz yavrum, duru kaynağım, dedi. Ne kadar da akıllısın... Ah, seni şehre, okumaya bir gönderebilsem! Büyük bir insan olurdun! Dönüp kıyıya doğru bir adım attı.
    Gözlerimin önünde şimdi: gürültülü derenin kıyısında durmuş; ellerini başının arkasında kavuşturmuş; parlayan gözleriyle, tepelerden gelen rüzgarın kovaladığı beyaz bulutlara bakıyor...
    O anda ne düşünüyordu acaba? Beni şehirdeki okula göndermeyi mi? Ben onun kaputuna sarınmış şunları düşünüyordum:
    Keşke ağabeyim olsaydı Duyşen! Kollarına atılıp ona sarılır, gözlerimi yumar, en tatlı sözleri söylerdim kulaklarına. N'olursun Tanrım Duyşen ağabeyim olsun!
  • Benim temiz yavrum, duru kaynağım, dedi. Ne kadar da akıllısın... Ah, seni şehre, okumaya bir gönderebilsem! Büyük bir insan olurdun!
    Dönüp kıyıya doğru bir adım attı. 
    Gözlerimin önünde şimdi: Gürültülü derenin kıyısında durmuş; ellerini başının arkasına kavuşturmuş; parlayan gözleriyle, tepelerden gelen rüzgarın kovaladığı beyaz bulutlara bakıyor... 

    - Keşke ağabeyim olsaydı Duyşen! Kollarına atılıp ona sarılır, gözlerimi yumar, en tatlı sözleri söylerdim kulaklarına. N'olursun Tanrım, Duyşen ağabeyim olsun!
    İnceliği, iyiliği, geleceğimizi düşündüğü için hepimiz seviyorduk öğretmenimizi. Küçüktük ama onun bu erdemlerinin hepimiz farkındaydık. Yoksa her gün o uzun yolu alır mıydık? Rüzgarda, karların arasında bata çıka, soluk soluğa tırmanır mıydık o tepeyi? Kendi isteğimizle geliyorduk okula. Gidip o soğuk ahırda donmamız için hiç kimse zorlamıyordu bizi. Okul öylesine soğuktu ki, birbirimizin yüzüne, ellerine, elbisesine hohlasak, hohladığımız yer hemen buz tutuyordu. Bazılarımız oturup Duyşen'i dinlerken ocağın yanında sırayla ısınıyorduk.

    1920'lerin Kırgızistan'nında idealist bir köy öğretmeninin ülkesinin aydınlanması için gösterdiği fedakarlıkların hüzünlü ve trajik öyküsü... 
    (Arka Kapak)