• 128 syf.
    ·3 günde
    “Eğer ölüm varsa, daha güzel bir hayatın, daha uygar insanların, daha insanca kuracakları bir hayatın gerçeği için vardır. Yoksa ölüm, insanlar arasındaki kavgayı, bir insan ömrü içinde aşamadıkları sevgisizliği, çirkinliği daha kötü bir dünyaya aktarmak için değildir.”

    Hoş geldin ölüm,yarım kalan bir roman..
    Sevgi Soysal, Kanserden dolayı tedavi gördüğü sırada Londra'da yazmaya başlıyor Hoş geldin ölüm'ü. Ölümle inatlaşırcasına yazdığı sayfaları bitirmeye ne yazık ki ömrü yetmiyor..
    12 Mart'ın esintileri ile başlıyor roman, hayatını ve yazılarını etkileyen 12 Mart ile..
    Toplumsal gerçeklik çizgisiyle yazıyor, yine Ankara ve yine Yenişehir..
    "Niye hep Yenişehir'deyim? Yenişehir'deyiz?"

    Sema, 12 Mart'dan dolayı üniversiteden atılmış, kendisi gibi üniversiteden atılan eşi Ömer ile birlikte Yenişehir'de dergi satarak yaşamaya çalışan biri.

    Sema, kalabalıklar içerisinde var olmaya çalışıyor.Her insandan biri olmak istiyor sadece. Kadın olmanın verdiği güçlüğü taşıyor,Sevginin bu hayat için yaşanılabilecek tek koşul olduğuna inanıyor. Yorgun düşen düşüncelerini toparlamaya çalışıyor.

    65 Sayfa süren yarım kalmış hikaye, Sevgi Soysal'ın daktilosundan çıkan son satırlar ile bitiyor..Hoş geldin ölüm ama Sevgi Soysal için gelmeseydin keşke, yaşasaydı, bitirebilseydi Sema'nın hikayesini.

    Tutkulu Perçem ise, Sevgi Soysal'ın ilk kitabı, 13 hikaye'den oluşuyor. Tek bir kadın ve 13 hikaye.. Yalnızlıklar, tutkular ve biraz da kızgınlıklar ile dolu hikayeler.. Hikayelerin hepsinde anlatıcı aynı kadın, karamsar,yalnız ve sıkıntılı. Kalabalıkları sevmiyor,erkeklere kızgın ve onlara güvenmiyor, kendisini sorguluyor sürekli kaçmak, kurtulmak hasreti ile yanıp tutuşuyor.

    Güçtür Sevgi Soysal'ı anlatmak ve anlamak. Zaten o hiçbir zaman anlaşılma derdine de düşmemiştir. Toplumun yozlaşmış düzenine karşı bir başkaldırı niteliğinde yazmıştır her şeyi.Tek isteği yaşam biçimimizi kuşatan sınırlardan kaçmamız ve kurtulmamızdır..

    Keyifli okumalar, Sevgi'nin bolca olduğu günler diliyorum..
  • 533 syf.
    ·Puan vermedi
    Kinyas ve Kayra.. Bu kitap hakkında söyleyecek o kadar çok şeyim var ki! Ama biraz endişeliyim her şeyi toparlayıp söyleyebilecek miyim diye. Muhtemelen buraya sığmayacak ve yoruma devam edeceğim. Öncelikle eseri okumayı düşünüyorsanız, alın okuyun ve yazıyı okumayı burada bitirin çünkü ağzımdan çıkacak hiçbir spoilera engel olamayabilirim. Hadi gidin ve alın okuyun sonra devam edersiniz. hadi hadi.
    Geriye sadece bu çamura düşen bataklıktakiler olarak kaldıysak devam edebilirim.
    Hakan Günday bunu neden yaptın? Neden yani? Neden? Nedeen? nedeeen?
    Ama teşekkür ederim, iyi ki yaptın. Seni gördüğüm yerde, gözüne öyle bakacağım ki, tek kelime etmeden seni sevdiğimi ve hayran olduğumu anlayacaksın. Söz.
    Öncelikle ben bu kitabı, üniversite 1.nci sınıftayken, okulun kütüphanesinden aldım. Normalde kitapları kütüphaneden almaktan hoşlanmıyorum, iade etmeyi sevmiyorum çünkü. Ama bunu sevip sevemeyeceğimi bilmiyordum, okumayı denedikten sonra belki alırım dedim. Ve.. ilk 80 sayfa falan okumuş olmam gerek.. aşık oldum. Aldığım gibi kitabı geri verdim. Sonra, güncel kitapların fiyatlarının klasiklerden daha fazla olması nedeniyle, klasiklere eğildim ve bunu hep erteledim. Sonunda 3 yıl geçtikten sonra, ben üniversiteyi neredeyse bitirecekken, neyi bekliyorum diyip aldım. Sonuçta ölebilirdim. Aldığıma zerre pişman değilim. O kadar güzeldi ki, o kadar özeldi ki. Arada bir hikayenin arasına o kadar çok girip yorum yazmışım ki, kitapla sevişmiş, kitapla boğuşmuş yıpratmışım hep. Kitap bitince kitabı duvarlara vurarak, NEDEEEN diye bağırmak istedim ama sakinleşmek zorunda kaldım sonra. Ama gerçekten neden? Kinyas bize bunu neden yaptın? Kinyas terk edince kitabı, gecenin 4. buçuk sıraları olması gerek, ağladım. Boncuk boncuk ağladım, çünkü Kinyas’ı Kayra’dan daha çok sevmiştim. Adı bile, kendi gibi çekiciydi. Kin.Yas. Sonra Tolga olduğunu öğrendik gerçi. Tolga’dan tiksindim. Kinyas’a aşık oldum. Tolga’yı öldürmek, Kinyas gittiği için bir ay depresyondan çıkmamak istedim. Neyse dağıtıyorum yine, konudan konuya atlayacağımı biliyordum. Aşırı düzensiz olacak bu post. Uyudum sonra ben ertesi gün ‘’Acaba Kayra’nın Yolu var da, Kinyas’ın Yolu var mı?’’ diye düşünüp sayfaları hareketlendirdim ve, işte ödül! Vardı. Kinyas terk etmemişti, bizi yarım bırakmamıştı, onu hala bilebilir, hala öğrenebilirdik! Çok mutlu oldum gitmediğine. Ama, keşke gitseydi. Keşke Kayra’nın Yolu’nda bitseydi kitap. Zihinlerimizde yaşasaydı Kin ve Yas. Biz uydururduk ona daha güzel sonlar, böyle piçe dönüştürmezdik onu. (Burada yazara taşlama yapılmamıştır, ciddiyim, ironi de yoktur. Yazarın önünde saygıyla eğililir.) Kitaplar kutsalım olmasaydı, hiç acımaz Kinyas’ın Yolu yazan yerden itibaren yırtar, öyle bilirdim bu kitabı. Ama yaprağını bükemiyorum, hele bu kadar sevdiğim bir kitaba, maalesef ki yapamam. Kinyas mı Tolga mı demeliyim bilmiyorum ama ben ikisini aynı kişi olarak görmüyorum, Tolga, ihanet etti. Gerçekten Kayra’nın dediği gibi, ‘’Orospu çocuğu kan kardeşim Kinyas gitti.’’ Tolga’dır o Tolga. Kinyas olsaydı, dururdu zaten eli belindeki silahta, gözü nefretle delerken baktığı her yeri. Ekşi Sözlük yorumunda okudum, Kayra, Nihilizm’i, Kinyas, Varoluşçuluğu temsil ediyormuş. Baştan beri Kinyas bunların sinyalini verseydi nefret etmezdik biz de sondan. Ama Kinyas’ın gözü daha karaydı Kayra’dan. Daha nefret doluydu, üstünde gezindiği mavi gezegene. Daha çok kusuyordu, tiksindikçe varlığından. Cümleleri daha gerçekçiydi, Kayra biraz ergence konuştuğunda, Kinyas daha inandırıcıydı. Ama ne oldu, Kinyas tenis oynayan ev kedisi oldu, Kayra siyahi kadının kolunda ölüme giderken. O ölüm yolunu hazırlarken, Kinyas’ın yaşamaya tutunma mücadelesi nefretle doldurdu içimi. Hakan bey ne amaçladı bilmiyorum ama ben biraz aldatılmış ve terk edilmiş hissettim. Ha bir de, kandırılmış. Kayra’dan nefret ediyordum. Hiç hiç hoşlanmıyordum karakterinden, kadınları dövmesinden, irinli cümlelerinden. Kendini beğenmiş, belli çerçevesi olmayan görüşlerinden. Çok kitabın arasına girip kurşun kalemle küfürler yazıp okumaya devam ettiğim olmuştur. Ama kitabı bitirince, özür diledim kendisinden. Haksızlık etmişim.
    Hakan Günday bu kitabı benim yaşlarımdayken yazmaya başlamış, 3-4 yıl sürmüş. Benim yaşlarımdayken yazdığı kısımlara tapıp, sonrakilere gözüm kısık agresifce baktım. Acaba 3-5 yıl sonra, ben de mi oraları daha çok sevip, en uygununun o olduğuna karar vereceğim bilmiyorum, çünkü yaşı geç insanlar başlara ergence demiş. Bence öfke, nefret, ve etraftaki karartı gerçek ve ciddi bir şeydir. Kitapta başka yan karakterlerden hiç birini sevmedim. Bir tane çok konuşan vardı adını unuttum, heh, Alp, onu ayrı bi sevmedim mesela. Karşımda olsaydı gözümü ayırmadan bakar, rahatsız edene kadar da kısardım göz kapaklarımı. Susacağı zamanı biri öğretmeliydi çünkü.
    Bir de hikayeyle ilgili, ailelerinin çok iyi insanlar olmasını sevmedim. Bu kadar kin, kötü bir çocukluktan beslenseydi, daha çok saygı duyardım. Öbür türlü biraz şımarıklık gibi gözüküyor çünkü. Kimse yaradılıştan gelen uğursuz psikolojiye inanmaz. Kitabı 11 günde bitirmişim, bütünleme sınavlarım olduğu halde. İsteseydim 10 günde bitirirdim ama. Kinyas’ın bölümünü ertesi güne, daha temiz bir zihne sakladım. Sonra sıçtı zihnime tabi. Hayal kırıklığı oldun Kinyas. Hele Kayra’yı suçlarken o son iki sayfada.. Elimdeki kurşun kalemi kitaba batırmak istedim salak bir çocuk gibi. Öfkeni bana bulaştırdın. Akıttığın Kinyas’ın kinini, bizim gözlerimize doldurdun.
    Biraz da iğne batırmadan gidemeyeceğim, yazarın hikayeye dahil olmasından pek hoşlanmadım. Ne alaka şimdi, diye düşünüp durdum. Sonrasında yazılarını ona yollamaları biraz netlik kazandırsa da, o kadar gerekli değildi bence. Olmasaydı hiçbir şey değişmezdi. Bir de ben, Kaybedenler Kulübü filminden nefret ederim. O kadar boş o kadar saçma o kadar ergence bir film daha önce çekilip, bu kadar sevilmemiştir zihni bozuklar tarafından. Hiç sevmem, hiç saygı da duymam. Rezalettir benim için. Bu kitapta da arada bir böyle çok nadiren o hissi hissetsem de, öyle güzel cümleler vardı ki, o histe boğulmadım, hemen atabildim. Bu bir kitap değil, film olsaydı o film gibi hissettireceğine, zerre sevmeyeceğime adım gibi eminim. Ama yazılışı çok güzel, dokunuşu çok güzel. Hakan Günday, kelimelerin çok güzel. İyi ki durmuş asansör, o dördüncü katta. Kendi adıma, teşekkür ederim.
    Alıntı falan girmeyeceğim, açın bakın her yerde her cümlenin altı çizilmiş. Beni etkileyen, çıplak hissettiren cümleleri ilk defa dizmeyeceğim. Ama şöyle bitiriyorum, ‘’Hiçbir şey yok! Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok...’’
  • 479 syf.
    **Spoiler YOKTUR**

    Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar paralelindeki diğer romanı: Tehlikeli oyunlar...

    Yine yaşamasını bilmediği halde; kendini anlayabilme/çözme yolunda, sürekli kendiyle didişmesiyle kuşatılmış bir ruhtan, bir karakterden oluşuyor anakahramanımız: Hikmet Benol.

    Oğuz Atay her iki romanından ( Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar) anladığım kadarıyla olayların üzerinde pek durmuyor, yazarın; öyle oldu, sonra böyle oldu gibisinden bir romancılık anlayışı yok. Onun esas olayını; karakterlerin yaptığı, ettiği, ilişki içerisinde olduğu kimselerle, bu kimselerin girdiği-çıktığı yerler oluşturmuyor: Bu karakterlerin direkt içi, özü, ruhu oluşturuyor; küçücük olaylar bu içsel devinimlerde büyüdükçe büyüyor, nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte tüm olaylara, topluma, ülkenin bulunduğu duruma ışık tutuyor; bu küçük küçük parçalar; bütünü görmeyi kabil kılıyor.

    Oğuz Atay; Tutunamayanlar gibi bu kitabında da yine sürekli yaptığı ruhsal çıkarım ve analizlerle, yerinde ve dokunaklı tespitlerle, herkesin; (anlayabildiği) her cümlesinde "evet, aynen öyle" diyebileceği ifadeler ve teşhislerle karakterin hatta karakterlerin aslında kendisi olduğunu hissettiriyor, kendisini okutuyor.

    Oğuz Atay romanları; kolay okunabilen, sürükleyici veya akıcı romanlar değillerdir. Bunda yazarın dilinin ağır olması veya kelimelerin günlük yaşamdan kopuk seçilmesinin tesiri yoktur. (Tehlikeli Oyunlar’daki Hüsamettin Albay’ın ve albayın sürekli atıfta bulunduğu Mütercim Arif’in konuşmalarını ve yazılarını saymazsak): Bu romanların zor anlaşılır oluşunun altında; kelimelerin cümleleri derine derine itelemesi, yani okuyucuda iyi bir empati ve tecrübe gücüne ihtiyaç hissetmesi yatar. Özeleştiri yapmayan, durumları analiz etmeyen, olaylarda kendini başkalarının yerine koymayan, kritik düşünmeyen kişilerin anlayacağı türden romanlar değildirler. (İlk okumamı dört sene evvel yapmıştım, ikinci okumamı iki ay içinde henüz bitirdim, iki okuma arasında dünya kadar fark var mesela ama halen Hüseyin Tambay’ın gerçek kişi mi, Hikmet Benol’un kafasında kendi yarattığı kişi mi olduğunu çözemedim:).)

    Oğuz Atay kitapları mutlaka okunmalıdır ama zamanı geldiğinde... Ukalalık veya küstahlık ettiğimi sakın düşünmeyin() ama bir hevesle, özentiyle veya yaşantı ve edebi alt yapı olmadan anlarım inadıyla ele alma eylemi; bu romanları yarıda bırakma ve bu romanlar üzerinde olumsuz duygular oluşturma tehlikesinden daha çok; bir daha bu cevherleri, ileride/zamanı geldiğinde dahi ele almama daha büyük tehlikesi ile karşı karşıya bırakabilir.

    Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar kitaplarına hazır olduğunuzda, kitabın içine girip karakterleri ayırt edebildiğinizde, yazarın kimle konuştuğuna (evet yazar kendisiyle bile çok konuşuyor, hiç susmuyor) fark getirdiğinizde, daha önemlisi tüm bunlardan kendinize pay çıkarabildiğinizde, bir yerlerde kendinizi bulduğunuzda/bulabildiğinizde Oğuz Atay’ı çok seveceksiniz, öldüğüne hele genç yaşta öldüğüne, kıymetinin (kendisinin bile romanlarında bahsettiği gibi) öldükten sonra ortaya çıktığına, neden biraz daha yaşamadığına, yaşasaydı da günümüz; dehasının mizahından ve ironik değerlendirmelerinden payını alsaydı keşke diye sitem edeceksiniz, birkaç başyapıt daha ortaya koyamamasının sancısını çekeceksiniz, acı kayıp diyeceksiniz, hani kötü şeyler düşünülünce başa gelmezdi diyeceksiniz, yazar sürekli ölümden, genç ölmelerden dem vurduğu halde genç yaşta nasıl öldü diyeceksiniz , üzüleceksiniz, çünkü yazarı çok benimseyeceksiniz.

    Saygılarımı sunuyorum albayım, anlaşılır okumalar️.
  • 222 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Okumaya maalesef çok geç başlayanlardanım. 20 yaşında "okumak" denen kavramın farkına vardım. Bundan önce de okuyordum ama belli başlı ilgimi çeken kitapları. Ama Ekim ayında geçirdiğim bir dönüşüm sonrası ömrünün sonuna kadar okuma kararı aldım ve kendime büyük ve güzel bir liste yaptım. Tabi ki Sabahattin Ali'yi bu listenin en başlarına yerleştirmesem olmazdı. Onun önceden Kürk Mantolu Madonna'sını okumuştum ve oldukça hayran kalmıştım fakat dediğim gibi o zamanlar içimde fazla okuma isteği yoktu ve devam etmemiştim yazarı okumaya. Şimdi ise Sabahattin Ali'yi okurken önce kronolojik olarak romanlarından başlamalıyım dedim.Öyle de oldu ve şimdi Kuyucaklı Yusuf ile sizlerleyim:) Ben iyi ki önceden Sabahattin Ali'yi okumuşum ve bu bana güzel bir ön referans olmuş diyorum şimdi kendi kendime. Gerçekten Türk yazarlardan böyle Dünya çapında eserler çıkması beni gururlandırıyor. Kuyucaklı Yusuf'un hikayesi beni derinden etkiledi. Yazarın yapmış olduğu o gözlemler, o tasvirler yazıldığın dönemin iç bunalımları, köye egemen olan toplumun halkı ezici bir güce sahip olması gibi etmenler beni sanki okurken o günlere götürdü. Sanki ben Yusuf'un yanında bir yerlerde (romanın tam içindeydim). Bu kolay bir şey değil ve Sabahattin Ali bunu mükemmel bir şekilde başarmış. Eseri okurken bir takım ön bilgilere sahiptim fakat bu eseri okurken heyecanımın kaybolmasına hiç izin vermedi. Dolu dolu okuduğum ve hayran olduğum bir kitaptı.
    Bu incelemeyi yazarken Sabahattin Ali'den bahsetmeden de geçmek istemem. 41 yıllık bir yaşam öyküsü. 3 dünya çapında roman , 10 a yakın öykü, şiir kitapları, çeviriler vs. Bu kısacık ömre bunları sığdırmış bir insan keşke bıraksaydılar da biraz daha yaşasaydı. Keşke bize okumaya doyamayacağımız eserler vermeye devam etseydi. Keşke o suikaste kurban gitmeseydi de biz gibi "Edebiyat gönüllüleri"nin yüreğine su serpmeye, gerçekleri gördürmeye, benzersiz betimlemelerle romanın içinde okura yer vermeye ve daha bir çok şeyi yapmaya devam etseydi.Keşke..
    Buna da şükür iyi ki Sabahattin Ali gibi bir Edebiyat efsanesi yaşamış ve bize bu eserleri bırakmış diyorum ve İçimizdeki Şeytan'a geçiyorum.
    Keyifli okumalar:)
  • 222 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kürk Mantolu Madonna kitabından aşina olduğum, Sabahattin Ali'nin sonunda bir kitabını okudum. Yazarın asla abartıldığını düşünmüyorum. Üstüne daha fazla da abartı koymak istiyorum.

    Yazarımız 41 yaşında hayata gözlerini yumuyor. Fakat onu ölümsüz yapan eserleri hiç değer kaybetmiyor. Yaşına rağmen o kadar güzel eserler vermiş ki... Keşke biraz daha fazla yaşasaydı ve edebiyatımıza daha fazla katkıda bulunsaydı.

    Sürpriz bozan alarmı! (Türk eserlerde 'spoiler' kelimesini kullanmak istemiyorum.)

    Kuyucaklı Yusuf ölümle başlıyor ve ölümle bitiyor. Kuyucaklı Yusuf'un anne ve babasının katledilmesinden sonra, ona acıyan kaymakam Yusuf'u yanına alıyor. Olayların bu hale gelmesi aklımın ucundan geçmemişti. Yazara saygım ve sevgim artıyor.Yusuf'un Muazzez'e olan aşkı, Muazzez'in değişimi, Yusuf'un tepkisi...

    Sabahattin Ali'nin tasvirleriyle yaşıyormuş gibi hissettim... Takibi bırakmayacağım bir yazar...
  • Demem o ki:
    Oğuz,
    öldü.
    Yosun tutmuş duygulara fısıldayan
    adam ...
    Bağırması mı gerekirdi? Bilmiyorum.
    Şimdi, istediğimiz kadar ve istediğimiz
    'gibi', anlayabiliriz onu.
  • 160 syf.
    ·9/10
    Sabahattin Ali bu ülke için bir nimet. Eşine ve çocuğuna yazdığı mektuplarda dahi çok güzel edebi metinler yer alıyor. O da tıpkı sıradan insanlar gibi hayatta yer alan zorluklarla baş etmeye çalıştığı bizden bir farklı olmadığı bu kitapta yer alanda mektuplarda anlaşılıyor. Keşke biraz daha yaşasaydı da edebiyat dünyasına başka eserler de kazandırsaydı.