• 384 syf.
    ·6 günde
    aleksandr puşkin'in sekiz yıllık sürgün hayatında yazdığı, ilahi anlatıcı bakış açısıyla yazılmış,sekiz bölümden oluşan, manzum romanıdır. puşkin'in fikirlerinden rahatsız olanlar tarafından adeta bir tezgah kurulma suretiyle puşkin'in düelloya mecbur bırakılarak hayatını kaybetmesi gibi, kendi ölüm şeklini bilmeden yaratmış olduğu yengeni onegin karakterinde de puşkin'in hayatından izler vardır.

    kitap, anadilinde( rusça) okunduğunda rusların hayran kaldığı özel bir şiir formunda yazılmıştır. "onegin kıtası" olarak adlandırılan "abab cc dd effe gg" forma söz konusudur. hangi dile çevrilirse çevrilsin mutlaka budanmış bir dev ağaç misali eksikleşeceği malum. insan keşke rusça bilseydim de özgün biçiminden okuyabilseydim diyor okurken. şiirde çeviri çok zor ve asla tam karşılığı olamıyor ne yazık ki.

    puşkin, eser boyunca fransız hayranlığını, rönesansın rusya'ya sıçrayıp burada da değişim yaratmasını arzuladığını hissettiriyor okura. onegin örnekleminden yola çıkarak toplumdan farklı tutkuları olan, farklı düşünen, moda ve dansı bir illet gibi gören, alışkanlıkların zorbalığına isyan eden bir puşkin söz konusu.

    trajik aşk hikayesi kapsamında ölümün ne kadar onurlu da olsa ölenin öldüğüyle kalıp unutulduğunu, zamanında değeri bilinmeyenin sonrasında pişmanlık yaratacağı vurgulanıyor. rusya'nın havai kızını temsil eden, uğruna düellolar edilen olga'nın aslında buna değmeyen bir yapısının olduğu; buna karşın kitaplardaki aşkı hayatında da yaşama arzusunu tertemiz duygularla hisseden, okuyan ve düşünen, sevdiği adama aşkını ilan etme cesaretini gösterebilen bir devrimci, reddedilişinin ardından olgunlaşıp sorumluluklar alabilen, eşine sadık ama sevgisini ölene kadar asilce kalbinde taşıyan, değerinin en sonunda fazlasıyla anlaşıldığı bir ideal rus kızı tatyana ile istenen kadın motifini oluşturuyor puşkin.

    rüyalar konusunda bilinçaltının gücünü hissettiğimiz, freud'a selam yollayan bir kısmı da var kitabın. akıllı bir kadının ne kadar aşık olsa da bilinçaltının tehlikenin farkında olduğunu sezebileceği vurgulanıyor.

    filmi, operaları, balesi yapılan bir kitap olarak okunması keyif verici. mitolojiye göndermeler yaparken yunan miyolojisi yerine roma mitolojisini seçmesi de rusya aydınının değer yargılarını ve tarih bağını sezdirmekte.
  • 380 syf.
    ·3 günde
    ——————————————————
    ELEKTRONİK KİTAP DİZİSİ - 6
    ——————————————————

    1937'de Prof. Tolkien, Hobbit adlı bir kitap yayınlar. Bu, çocuklar için yazdığı ve Middle Earth veya Orta Dünya Evreni olarak bildiğimiz, yine kendisinin yarattığı evrende geçen bir öyküdür. Orta Dünya'da, Güneşin 3. Çağı'nda geçen bu öykü, Prof. Tolkien'in mitolojik evrenin içindeki mini minnacık bir hikayedir. Tolkien, bu hikayeyi (masalı) yayınladığında ortada Fantastik Edebiyat namına bir şey olmadığı için edebi çevreler kitaba tepki vermiş ve tepki ile yaklaşmışlardır. Zira bunun edebiyata zarar vereceğini düşünüyorlardı. Oysa edebi çevrelerin, neyse basit bir çocuk masalı dediği bu kitap, okurlar tarafından müthiş bir ilgi ile karşılandı. Öyle ki, Tolkien, yaratma sürecinin hâlâ başlarında olduğu mitolojisini tamamlamak istemesine rağmen yayıncılar ondan bu hikâyenin devamını talep ettiler. Daha sonrasında ne olduğunu Yüzüklerin Efendisi ve Silmarillion adlı kitapların incelemelerinde değineceğim. Ama şimdilik Hobbit'e geri dönmeliyim.

    Bu kitap ile birlikte Tolkien, birdenbire tüm dünya halklarının en bilindik ve en merak edilen isimleri arasına girdi. Öyle ki, bu yıllarda (dediğim gibi fantazi edebiyatı yok) öylesine büyük bir evren var eden zekâya karşı herkes hayranlık besliyordu. Tolkien'in ilk defa ortaya atmış olduğu, "Elf" ve "Ork" ırkları özellikle, fantasik edebiyatının vazgeçilmez ırkları arasına girdi. Bu ilk yayınlanan (çünkü bu hikayeden çok önceleri Tolkien Silmarillion'u yazmaya başlamıştı) eser, edebiyatta -özellikle de fantasik edebiyatta- bir dönüm/başlangıç noktası oldu. Daha sonra yazılan eserler ile birlikte birçok kimse tarafından Tolkien "Fantastik Edebiyatın Atası" olarak görülmeye başlandı.

    Özellikle bu tarihten sonra yazılan fantastik kurgu eserlerin ezici çoğunluğu bu eser(ler)den ilham alınarak yazılmış ve birçoğunun içinde ilk defa burada duyulan ırklar yer almıştır. Tabii, her kişi bu isimleri kendince yorumladı ve biraz farklı forumlara soktu. Bununla birlikte ise bunları olduğu gibi alanlar da oldu.

    Bu eser ile birlikte Tolkien, hayatımıza birçok şey kattı. Daha önce de söylediğim gibi, "Elf", "Ork", "Hobbit" gibi ırklar hayatımıza ve edebiyata dahil oldular.

    "Toprağın içinde bir kovukta bir hobbit yaşardı," cümlesi ile giriş yapar Tolkien. Bu cümleden sonra, tamamen yabancı olduğumuz bu "hobbit"in ne olduğunu açıklar bize. Ben burada bu karakterleri uzun uzadıya anlatmayacağım tabii. Bunun için okumanız gerekir. Ana kahramanımız olan hobbit Bilbo Baggins, büyücü Gandalf'ın tetiklemesi ile hiç beklemediği misafirler ağırlar. Bunlar, Ejderha Smaug'un vatanlarını ellerinden aldığı ve Yalnız Dağ'da yaşayan ve dağ altının kralı olan Thorin Meşekalkan ile kafilesidir. Bunlar, yedi büyük cüce krallığından biri olan Durin'in soyundan gelen ve vatanları Erebor olan on üç cücedir. Yurtlarına kavuşmak için bir yolculuğa çıkacak olan bu kafileye Gandalf, on dördüncü bir üye arar. İşte bu üye de hobbit Bilbo Baggins'ten başkası değildir. Bilbo Baggins, bu kafileye "hırsız" ünvanıyla katılır. Dağ Altı Kralı Thror'un dillere destan ve saymakla bitmeyecek olan hazinesinden on dörtte bir pay karşılığında... Bilbo, her ne kadar hırsız olmasa da, Gandalf onu böyle tanımlar ve hikaye başlar.

    Dağları, taşları, vadi ve ovaları aşan kafilemiz, sonunda Yalnız Dağ'a ulaşırlar. Tabii, bu kısa bir yolculuk değildir. Başlarından türlü türlü felaketler geçer bu yolculuk esnasında. Bilbo, her zorlukta evinde olmayı dilese de, kafileden geri kalmaz. Ta ki onlarla birlikte bu dağa ulaşıp, ejder Smaug'u alt edinceye dek... ve sonrasına dek!..

    Yukarıda ne kadar teferruata girsem boş olacaktı. Zira her hikâyede ve masalda kahramanlar çeşitli felaketler atlatırlar. Ama ben burada bu masalı diğer masallardan ayıran yönlere değinmek istiyorum. İşte bu yüzden de olaylara pek ehemmiyet vermeden geçtim. Şimdi bu farklılıklar neymiş görelim.

    1 - Tolkien, ilk defa kimsenin bilmediği bir evren yaratmıştır. Tüm öykü bu evrende yaşanır.
    2 - Tolkien, o zaman dek bilinmeyen ırklar yaratmıştır. Hikâye bu ırkların başından geçer.
    3 - Tolkien, bu evrende her ırka ait bir dil yaratmıştır. Her ırkın kendi dili olduğu gibi bu evrende de bir ortak dil vardır.
    4 - Tolkien, bu evrendeki coğrafik şekilleri kendisi yaratmıştır.
    5 - Tolkien, bu kitapta yer alan çizimleri kendisi yapmıştır.

    Sanırım bu kadar veya benim şimdilik hatırladıklarım bunlar. Sadece birinci madde bile, bu masalı diğer bütün masallardan ayırmaya yetmekte... çünkü diğer bütün masallarda ne kadar farklı yaratıklar olsa da (Doğu Edebiyatı bu yönden Batı Edebiyatından daha zengin), hiçbir masal tamamen fantastik bir evrende geçmemiştir. Her ırka ait diller yoktur. Ki, gördüğümüz dünyadan farklı bir ırk yoktur. Kahramanlar ya insandır veya fabl gibi cansız varlıkların insanlaştırılmasıdır. Ama kimse bambaşka bir ırk yapmamış, bunu düşünmemiştir. İşte, bunlardır ki Tolkien'in tüm dünyada hayran olunmasının nedeni...

    Birçoğumuzun bildiği gibi Prof. Tolkien, mitolojik evrenini tamamlayamadan (esasen içine sinmediği için tamamlayamıyordu) 1973 yılında bu dünyadan göçtü. Tabii mirası yerde kalmadı ve oğlu Cristopher Tolkien devraldı. Gerçeği onun da zamanı tükenmek üzere...

    Sinema sanatının yaşamımıza girmesi ile birlikte bu evren beyaz perdeye de aktarıldı. İlk olarak 1976 yılında, Tolkien'in vefatından üç sene sonra bir animasyon film olarak karşımıza çıktı Hobbit ve bir sene sonra da Yüzüklerin Efendisi... 1976 yılında yapılmış olan bu animasyon filmi, hikâyenin belli başlı kısımlarını atlasa veya kısaca geçse de yüksek oranda kitaba bağlı kalmıştır. Karakterler, kitaptakine uygundur. Tabii, olaylar dediğim gibi kimi yerde kesilmiş veya hızlıca geçilmiştir. Bundan yıllar sonra, Yüzüklerin Efendisi serisini beyaz perdeye uyarlayan yönetmen Peter Jackson, tekrar kamera başına geçmiştir. Esasen bu filmi yazacak ve yönetecek kişiler farklı olsa ve Peter Jackson danışman sıfatı ile olaya katılmış olsa da, birdenbire kendini yönetmen koltuğunda bulmuştur. Cast (Oyuncu seçimi), Sanat, dekor ve grafikler/efektler yönünden çok başarılı bir seri ortaya çıkarıldı. Ne var ki bu seride ipin ucunu koparan yapımcılar kitaba bağlı kalmayı bırakın, içine edip bırakmışlardır. Eğer kitaba bağlı kalınmış olsaydı belki de Yüzüklerin Efendisi gibi gönlümüze taht kuracak olan film, keşke hiç çekilmemiş olsaydı dedirtti. Bu film serisine, olamayan karakterlerin eklenmesini mi diyeyim, olmayan olayların eklenmesi mi diyeyim, olayların çarpıtılması mı diyeyim, karakterlerin özelliklerinin dahi kitaba aykırı olduğunu mu diyeyim... Ne diyeyim, emin olun ki ben de bilmiyorum. Sırf, birkaç kuruş daha fazla kazanalım diye güzelim hikâyenin içine nasıl edilirin filmi diyeyim. Yazık!.. Gerçekten de çok yazık oldu Hobbit'e... İşin daha kötüsü ne biliyor musunuz? Bir başkası şimdi yeni baştan çekmeye çalışsa, bu kadar kaliteli bir prodüksiyon toplayamaz. Bu kadar kaliteli bir prodüksiyon ile de bu kadar batırılabilinir. Zaten sinema alanıyla ilgilenenlerin bildiği, altın değerinde bir söz vardır: "İyi bir senaryodan kötü bir film çıkabilir, ama kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmaz." Yani, hikaye iyiydi, fakat film berbattı. Bu olabilir. Ne yazık ki oldu da...

    KEŞKE HOBBİT FİLMİ HİÇ ÇEKİLMEMİŞ OLSAYDI!

    Hem hikâyeye, hem prodüksiyona, hem oyunculara kısacası her şeye yazık oldu... O zaman kitaptan şu söz ile veda edeyim:

    "Eğer daha fazlamız yiyeceği, neşeyi ve şarkıyı altın yığınlarına yeğleyebilseydi, burası çok daha mutlu bir dünya olurdu."

    Ve,

    " 'İşte her yağmurun ardından hep güneş çıkar, ejderlerin bile sonu gelir!' dedi Bilbo ve serüvenine sırtını döndü."

    Unutmadan!.. Bu kitap, ilk olarak 1996 yılında bizde Altıkırkbeş Yayınları tarafından yayınlandı. Benim okuduğum baskı da buydu. Bu kitapta, hikayeden sonra minik bir sözlüğe de yer verilmiş. Bu evrende geçen ırklar, yerler, isimlerin açıklandığı bir sözlük. Çok faydalı bir çalışma olmuş bu sözlük... Orta Dünya evrenine meraklı olanlar için...

    Keyifli okumalar dilerim...
  • 360 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    - İstismar, töre,tarikat, aldatmaca, ihanet, katliam, vahşet, çocuk gelinler ve daha niceleriyle dolu olan bir Hakan Günday kitabını daha bitirdim. Zaten bunalım geçen kış günleri kapımıza geldi, neden ben bu kitabını da okuyup aşırı doz aldım diye soruyorum kendime.

    - Kitabımızın olayları sanki bir hortumun içine atılmışız gibi, bizi çekip içine alıyor. Hangi birinden dem vuracağımızı şaşıracağımız ülkemizin doğusundaki olaylar ile başlıyor serüvenimiz. Töre cinayetleri, tarikatlar ve çocuk gelinlerin göbeğinde açıyoruz gözlerimizi. Henüz 11 yaşında Derda'' bir gün okuldan annesi tarafından, geriye dönmemek üzere alınıyor ve macera başlıyor. Bundan sonra olanlar ne mi? Tam bir pembe dizi kuşağı ama yabancı versiyonu. Ne ararsan var tarzında ve filmi çekilse başrolünde Müjde Ar olur ve muhakkak Erol Taş & Nuri Alço ile sahneleri olurdu. Olaylar gerçekleştikten sonra (iş işten geçince) durun siz kardeşsiniz diye bağırarak biri içeri girerdi. Öyle bir bahtsız bedevi hikayesiydi okuduğum.

    - Hafif Spoiler !!!

    - Derda okuldan alındıktan sonra tahmin edeceğiniz üzere birine satılıyor ve soluğu İngiltere'de alıyor. Hayır olay bundan sonra başlıyor. Burada başından geçecek şeyler ortalığı kasıp kavuruyor. Kitabın devamında çok değişik şeyler var. Sado mazo ilişkiler, dayak, ırkçılık ve yurtdışında olsa dahi yakamızı bırakmayan tarikatçılık ile uyuşturucu batağında sürüklenen çarpık bir hayat zinciri. Hepsinin de halkaları birbirine geçmiş. Öyle bir bağlantı kurmuş yazar, yok artık demeden olmuyor. Herkes birbiriyle bağlantılı ve geçmişi olmasa da geleceğinde mutlaka bir noktada birleşiyorlar. Bu çok can sıkıcı hale geliyor maalesef, kitabı sıradanlaştırıyor.

    - Kitabın 2. karakteri sürpriz bir şekilde yine Derda''. Ama bunun cinsiyeti erkek. 13 yaşında mezar temizliği yaparak hayatını kazanmaya çalışan, annesi hasta, babası hapishane köşelerinde çürümeye terk edilmiş birinin hayatı ne kadar güzel olabilirse onunki de o kadar güzeldi. Nasıl bu kadar daracık yere böyle hikayeler sığdırdı yazar diye merak etmedim çünkü şunu anladım; söz konusu bunalım olunca Hakan Günday çok yetenekli :).

    - Değinmeden edemeyeceğim ve çok hoşuma giden bir nokta kitapta Oğuz Atay'a yer verilmesi. Hatta 2. karakterimizin baya baya sahiplenmesi yazarımızı. Siz bir şeyi sahiplenirseniz neler yapabilirsiniz? Bence Derda(erkek) kadar sahiplenemezsiniz..

    - Kitabın sonu da keşke öyle değil de fırtınalı bir yolculuğa çıkıpta sonunu göremeyecek şekilde adım atarak bitseydi diyorum.

    - Bir hafta arayla iki Hakan Günday kitabı okuyarak bu aylık bunalım dozumu aldım ve daha güzel kitaplara yönelmeye karar verdim.
  • Tam Ankara’ya gitmek üzere yola çıkacaktı...
    Karsisina bir kadin dikildi.
    Esmerdi.Kara kasli kara gözlûydü.

    Simsiyah elbise giymisti.Simsiyah pantolon giymisti.Çizmeleri simsiyahti.
    Kemerinde simsiyah kama vardi.Kamçisi simsayhti.
    34 yasindaydı Erzurumlu’ydu Binbasi esini Sarikamis’ta kaybetmisti.

    Erzurum Kongresi’nde denk getirememis üç gün at sürerek Sivas Kongresi’ne gelmis, yolunu gözleyip Mustafa Kemal’in karsisina dikilmisti.
    “At binerim, silah atarin, bana is ver” demisti.

    Fatma Seher’di
    Tarihi Sifatini Mustafa Kemal takti. “ Keske bütün kadinlar senin gibi olsa Kara Fatma” dedi!

    Elinin hamuruyla erkek isine karismasin filan gibi
    Cinsiyetçi yakkasimlar, Mustafa Kemal’in ciddiye bile almadigi kavramlardi. Kadinin insandan bile sayilmadigi dönemlerdi ama, Mustafa Kemal için kadin veya erkek ayrimi yoktu. Yürek var mi, ona bakiyordu.

    Kendi elyazisiyls görev pusulasi yazdi, imzaladi
    “Īstanbul’a git, Üsküdarki Kuvvaci albay Neset beyi bul, bu pusulayi ona ver” dedi

    Gitti buldu...Pusulayi okuyan Neset beyin yönlendirmesiyle Îzmit bölgesine görevlendirildi.
    Aralarinda kendi kizinin oldugu 15 kadinla milis müfrezesi kurdu. iki ay geçti emrindekilerin sayisi 700’e yaklaşmıştı. 43 Kadın, 600 kūsur erkeğin komutanıydı.

    Sadace kara gözlü değildi.
    Gözükara’ydı.

    İnönü’de Sakarya’da çarpıştı.
    Yanındaki kadınların 28’i şehit düştü.
    Kızı elinden vuruldu, İki parmağı koptu.
    Kendisi de sağ kolundan yaralandı.
    Bir ara cephane sandıklarını naklederken yaralandı, esir düştü 19 gün işkence gördü kaçmayı bsşardı.
    Büyük Taaruz’a katıldı.
    9 Eylül İzmir’e giren süvarilerin arasındaydı.

    Milis çavuşu rütbesiyle başladı.
    Üsteğmen olarak emekliye ayrıldı.
    İstiklal Madalyası aldı.

    Maaş bağlanmasını kabut etmedi.
    Emekli maaşını Kızılay’a bağışladı.
    Herhangi bir kişisel menfaat peşinde koşmadı,köşesine çekildi, izi kayboldu. Yıllar içinde dara düştüğü, kimseye haber vermediği, evsizlere yardım eden Rus manastırına sığındığı ortaya çıktı. Yalvar yakar zorla ikna edildi, Darülaceze’ye alındı.

    ( Bu kahraman kadın Amerikalı veya İngiliz olsaydı, eminim Hollywood’da yüz tane filmi çekilirdi, bütün dünya tanırdı. Türkiye’de bu yönde çaba harcayan kişi veya kurum olmadığı için, maalasef, uğruna hayatını ortaya koyduğu kendi milleti bile tanımadı.)

    1955 yılında vefat etti.
    Bir küçücük mendil bohçasından Başka eşyası yoktu.
    Açtılar...
    İstiklal Madalyası ve Mustafa Kemal’in hediye ettiği gümüş sigara tabakası çıktı. Sadace onları saklamıştı.
  • 240 syf.
    ·7 günde·7/10
    İdefix’de keşke filmi de olsa diyeceğimiz kitaplar başlıklı bi kategori vardı orada görüp listeme ekleyerek sonrasında edindiğim bir kitaptı Görünmez Canavarlar. Okurken sahiden filmi olsa ne güzel olurdu düşüncesine kapılıyorsunuz ister istemez. Anlatım sırasında şimdi şuraya geçelim, şu ana dönelim gibi sık sık zaman atlamaları akışı biraz karmaşık hale getirse de sürekli şaşırtıcı olaylarla merakımı diri tutan bir kitaptı gerçekten. Özellikle şaşırtıcı final sevenler için iyi bi tercih.
    Bana şaşırtıcı bir son ver.
    Flaş!
    Bana yeni bir Chuck Palahniuk kitabı ver.
    Flaş!
  • 344 syf.
    ·8/10
    Madeleine AKİY hastası bir kız ve 17 yıldır hiç dışarıya çıkmamış. Evleri onun hastalığına göre düzenlenmiş ve dışarısını camdan görebildiği kadar biliyor. Ta ki Ollye kadar. 18. yaş gününde olly onun evinin karşısına taşınıncaya kadar. Olly durduğu yerde duramayan sürekli siyah giyinen bir çocuk ve o, maddy'nin bütün beyazlarına renk katacak, ona dışarıda bir hayatın var olduğunu söyler gibi bakacak ve ne pahasına olursa olsun bir kez de olsa gerçek dünyaya adım atmasına sebep olacak. Neşeli turuncular, terelelli maviler ve sabırsız siyahların araya karıştığı bu sade aşk romanında olly ve maddyle ' aşk seni öldüremez ' sözünü gerçekleştireceksiniz.
    Kitap güzeldi hatta çok güzeldi. Ollye hayran kaldım keşke bizim mahalleye de bir olly taşınsa bile dedim ( nerde o günler) maddye bazı yerlerde kızdım çünkü empati kurması gerekirken sadece bencil davranması saçmaydı. Kitap sadeydi klişe yoktu. Sonrasında hemen ( gecenin 3 ünde) filmi izledim ve gerçekten büyüsü bozuldu.( sağa gidiyoruz ve faciayı bekliyoruz) O kadar alakasızdı ki kitaptan esinlenilmiş bir kaç yer dışında kitabın filmi bile değildi. Başka replikler, başka sahneler. Filmi durdurup gerçekten bu mu dedim. Başı da sonu da farklıydı bir çok sevdiğim sahnesi kesilmiş, bambaşka bir film yaratılmış gibiydi. Filmi kitabın filmi olarak düşünmezsem güzeldi ama kitabın filmi olarak düşününce tam anlamıyla fiyaskoydu.
  • Sokaktan çevirdiğiniz herhangi birine Google’ın, Twitter’ın, Facebook’un ya da Instagram'ın neden ücretsiz olduğunu sorun. Çoğu kişi cevabı tam bilemese de reklam için diyecektir. Cevap doğru olsa da, olay boş bir alanda reklam göstermek kadar basit değil, keşke öyle olsaydı...
    Adam, mağazadan kızına gönderilen broşürler ve hediye kuponlarıyla adeta deliye dönmüştü, çünkü gelen şeyler hamilelikle ilgiliydi. Oysa kızı daha liseye gidiyordu, değil hamile olması, mağazanın bu ürünleriyle ilgilenmesi bile imkansızdı. Soluğu doğruca mağazada aldı. Mağaza müdürünü bulup, "kızımı hamileliğe mi teşvik ediyorsunuz, o daha liseye gidiyor" diye bağırdı ve ortalığı birbirine katarak evine döndü. Ancak bir kaç gün sonra aynı müdürü arayıp, “kızım hamileymiş, size bir özür borçluyum” demek zorunda kalmıştı. Peki ama mağaza, kızın sadece kendisinin bildiği bu özel bilgiye nasıl ulaşmıştı? Bu sorunun cevabı, çoğu kişi tarafından bilinmeyen, ancak büyük bir sektör haline gelmiş olan gözetleme ekonomisinde yatıyor. Mağaza, müşteri profillerini çıkarmak için özel analizler yapıyordu. Bu analizlerden biri de hamilelik tahmin algoritmasıydı.
    Algoritma, hamile kadınların, özellikle hamileliğin ikinci üç ayından itibaren magnezyum ve çinko içerikli vitamin ürünlerini aldığını, kokusuz losyonlar tercih ettiğini belirlemişti.
    Bu bilgileri kredi kartı bilgileriyle eşleştiren algoritma, bir kadının hamile olup olmadığını yüksek bir oranla belirleyebiliyordu.Kızın hamile olduğunu da bu şekilde belirlemişti.

    Amerika’daki Target isimli bu mağaza 2013’de hacklendi ve 110 milyon müşterisinin verisi çalındı. Kapısına bırakılan satış broşüründeki notu gören Mike’ın canı oldukça sıkılmıştı, çünkü üzerinde “Mike Seay, kızı trafik kazasında öldü” yazıyordu. Kızı gerçekten de geçen yıl geçirdiği bir trafik kazası sonucu genç yaşta ölmüştü. Ancak firma bunu nasıl bilebilirdi? Oysa, ofis malzemeleri satan o firmaya sadece bir defa gitmiş ve yazıcısı için kağıt almıştı. Firmayı arayıp şikayet ettiğinde, yetkili durumu inkar etti. Ancak olay medyaya taşınınca, firma bizden kaynaklanmayan bir nedenle oluşan bu hatadan dolayı özür dileriz demekle yetindi.

    Acxiom, Epsilon, RapLeaf, Flurry, BlueKai... Bunlar muhtemelen çoğunuzun ismini duymadığı şirketler. Yüz milyarlarca dolarlık gözetleme sektörünün arkasındaki bu veri simsarlarının yaptığı iş, verilerimizi toplamak, analiz etmek ve reklamcılara ya da pazarlamacılara satmak. Hangi verileri topluyorlar derseniz, bir kişiye dair ulaşabildikleri ne kadar veri varsa hepsini. Bu verileri kişilerin online aktivitelerinden bankalara, kredi kartı hareketlerinden kullandıkları mobil operatörlere ya da üye oldukları yerlere kadar pek çok yerden topluyorlar.

    Bu firmalardan mesela Acxiom’un arşivinde, tüm dünyadan 700 milyondan fazla kişinin bilgisi var ve her kişiye 13 haneli bir kod atanmış durumda. Bu kodlar, her biri farklı bir profil içeren 70 kümeden birine atanıyor ve kişi o profille tanımlanıyor (bilim kurgu filmi gibi?) Mesela 56 nolu kümedekiler; “30-35 yaş aralığında, üniversite mezunu, boşanmış, 1 ya da 2 çocuğu olan, orta düzey geliri olan, kirada oturan erkekler” gibi.

    Firma bu bilgileri olduğu gibi satabiliyor ya da kategoriyi daha da daraltmak için başka bir firmaya verebiliyor. Bu durumda diğer firma, aldığı bilgilere ek olarak; “kamuda çalışanlar”, “babası sağ olanlar”, “şu lokasyonda oturanlar” ya da “alkole düşkün olanlar” gibi daha da detaya inebiliyor. Bazı firmalarsa bu kümelerle ilgili çok daha derin detaylara ve özel bilgilere inebiliyor.

    Mesela “kanser hastası olanlar”, “HIV virüsü taşıyanlar”, “X ameliyatı olanlar” ya da “cinsel saldırıya uğrayanlar” gibi. Büyük veri simsarlarından MEDBASE200 isimli şirket, bu bilgileri çok ucuz bir fiyata (1000 kişi için 79$) isteyen ilaç firmalarına satıyor. Veri simsarlarının topladığı veriler pek çok amaç için kullanılabiliyor. Bunlardan gün yüzüne çıkan en meşhur örnek, çoğu kişinin en azından kısmen bildiği Facebook-Cambridge Analytica (CA) skandalı.

    CA da veri simsarlarından veriyi alıp işleyen şirketlerden biri. Olayı kısaca hatırlatalım. Son Amerika seçimlerinde, Trump lehine çalışan CA firması, milyonlarca Amerikalı seçmeni, yukarıdaki gibi profillere ayırmış ve her bir profile, Facebook’da gösterilmek üzere özel içerikli gösterimler hazırlamıştı. Mesela beyazların olduğu profil grubuna, Meksikalı göçmenlerin karıştığı bir olay gösteriliyor, ardından Trump’ın göçmen karşıtı vaatleri ekrana getiriliyordu. İşsiz gençlerin olduğu gruba ise Trump’ın ekonomi vaatleri ve gençlere yönelik sözleri hatırlatılıyordu. Veri simsarlarının topladığı verilerin önemli bir kısmı, bedava diye düşünüp telefona kurduğumuz uygulamalardan geliyor.

    Mesela Angry Birds, Candy Crush, Fruit Ninja gibi ücretsiz popüler oyunlar neden sizden lokasyona ve temel bilgilere erişim izni ister? Milyonlarca kişinin oynadığı bu oyunları yazan firmalar, nasıl para kazanıyor? Borsadan mı :) Ya da neden Google, yıllarca üzerinde çalıştığı onlarca uygulamayı hiç para almadan herkese bedava dağıtıyor?

    Peki ya Twitter, Facebook, Instagram, Snapchat ve diğer uygulamalar? Facebook’un, hiçbir geliri olmayan Instagram’ı, 2012 yılında 1 milyar $ gibi oldukça yüksek bir ücret ödeyerek satın almasının nedeni neydi? Instagram’ın doğa üstü güçlere sahip(!) toplam 13 çalışanı mı, yoksa çok süper (!) bir resim paylaşma uygulaması mı? Bu soruların cevabı aslında açık: Ürün onlar değil, sizsiniz. Firmalar geliştirdiği uygulamalardan değil, onları kullanan insanlardan para kazanıyor. 2018 Verilerine göre, Twitter’da bir kişinin değeri 48$, Facebook’da 253$, Google’da 359$, Amazon’da ise 1793$ ediyor. Bir firmanın envanterinde, ne kadar çok kullanıcı varsa, o kadar çok veri var demektir. Bizlerin kişisel verileri de, firmalar için tekrar tekrar satılacak reklam kaynağı demektir. Bizim paylaştığımız verileri satararak, Google dünyanın en büyük 2.firması haline geldi.

    ”Facebook kullanmıyorum, kapattım ya da gizlilik ayarlarımı en üst düzeye getirdim” diyerek kendinizi rahatlatan bir açıklama yapabilirsiniz ancak bilmediğiniz bir şey var: Facebook, hesabınız olmasa bile reklam ortakları sayesinde sizi izliyor. Girdiğiniz bir sitede, Facebook’un o meşhur “beğen” tuşunun olması yeterli, hesabınızın olup olmaması, o tuşa basıp basmamanız önemli değil, kayıt altındasınız. Hatta o sitede “beğen” tuşu da olmayabilir, veri simsarları vasıtasıyla ne yaptığınızı yine takip ediyor.

    Benzer şekilde Google’ın Gmail’ini de kullanmıyorum diyebilirsiniz, ancak yine bir şey fark etmiyor. Eğer Gmail hesabı olan birine mail attıysanız, bu Google’ın sizin hesabınızı mercek altına alması için yeterli, çünkü Gmail lisans anlaşmasına göre Google’ın buna hakkı var. Google, hem kendi ürünleri (Gmail, Google Docs, Google Drive, Haritalar), hem satın aldığı firmalar (Youtube gibi), hem de veri simsarları vasıtasıyla bizi bizden daha iyi tanıyor.
    Google’ın CEO’su şöyle demişti: "Şu an nerede olduğunuzu ve az çok ne düşündüğünüzü biliyoruz." Google ve Facebook, bu sektörün en büyük oyuncuları ancak bizi gözetleyerek verilerimizi alan, analiz ederek ya da etmeyerek satan Twitter, Linkedln, Pinterest, Snapchat ve Foursquare gibi irili ufaklı binlerce firma var daha var. Bu firmalara, “konum” bilgisine erişmek için izin vermek bile çok şey ifade ediyor. Çünkü konum bilgisi sayesinde sadece bugün nerede olduğunuzu bilmiyorlar, 1 ay önce nerede olduğunuzu da biliyorlar, daha da önemlisi yarın nerede olacağınızı da biliyorlar.

    Sadece bu kadar mı? Kişinin daha önce gitmediği halde, birden rakip firmanın binasına gitmesi ve ilerleyen günlerde o firmadan birileriyle bir kafede olması, iş değişikliği hakkında o firmalara çok şey söyler. Bir kadının, kadın doğum uzmanına gitmesi, reklamcılar için standart bir konum verisidir. Ancak sonraki süreçte o kadının, bebek ürünleri satan mağazaları ziyaret etmesi, reklamcılar açısından değerli bir veridir, çünkü artık dikkatlerini hamilelik üzerine yoğunlaştırırlar. Tüm bu olanların nedeni, bedava diye bize sunulan uygulamalar, bir şey olmaz diye internete bıraktığımız bilgiler ve buralarda paylaştığımız bilgiler... Ve tüm bu olanlardan şikayet etmeye hakkımız yok, çünkü daha en başta “Hükümleri ve koşulları okudum, kabul ediyorum” dedik.
    ***Bizler sanal dünya için kullanıcı değil, ürünün kendisiyiz. Ve bize dair bu verileri kullanmak isteyenler sadece reklam firmaları değil, kötü niyetli kişiler, hackerlar ya da organizasyonlar da var. Bu nedenle, şunu hiçbir zaman unutmayın: Hayattaki en pahalı şeyler bedavadır

    (Yazı @lagaribey ismli twitter kullanıcısından alınmıştır.)