• KENDİ KALEMİMDEN.

    Ben fil. Milyonlarca filden sadece biri. Atalarımız olan Mamutlardan sonra bizler kaldık dünyada. Düşünün neredeyse arşa değecek belki başımız. Adımlarımla ve ağırlığımla gurur duymuyorum ama bu güç içimde fırtınalar koparıyor, dinginleşiyorum. Güzel bir gün bugün. Timur'dan beri ağaçlarla aramız iyi. 1402 yılından beri ağaçlara olan mahçubiyetimiz bizle büyür, bizle yaşar.

    Aslanlar da kendini fasulyeden sayıyor ya ona yanıyorum. Haddinizi bilmiyorsanız cüssenizi bilin bir gergedanı, zürafayı bile toplaşmadan yıkamıyorsunuz, ne krallığı! Yelelerini sere sere geçiyorlar önümüzden şeytan diyor hortumu geçir boynuna sal bir o yana bir bu yana. Neyse ki şeytanı dinlemiyorum. Ormanda düzen esastır yoksa ben bilirdim onlara yapacağımı. Bugün güneş tam anlamıyla bizim muhiti kapsıyor. Hangi gölgeye sığınsam oraya geliyor güneş. Güneş uzakta olmasan ben sana yapacağımı bilirdim ama uzaktasın işte...

    Uzak diyarlarda yaşayan filler de varmış. Kafeslerde yaşarlarmış ancak yedikleri önünde yemedikleri arkasındaymış. Ne güzel! Bir de bizim halimize bak. Ormanda yaşamak zor anlayamazsınız. Haydi aslanlar neyse de şu fareler ve insanlar yok mu? İnsanların zekasından, farelerin burnuma girecek kadar küçük olmalarından tırsıyorum. Korkular esastır, diri tutar. Ben de yeterince korkuyorum, beni yanlış değerlendirmeyin. Cüssemin hakkını veririm. Hayatımın bir yerinde bir anım vardır ki, benim için her şey tamamen değişti.

    Bir gün karnım tok, sırtım pek ilerlerken, bilhassa salını salını yürürken aman Allahım nedir o? mini minnacık kıpır kıpır bir şey geçti önümden. Sarsılışımı tarif edemem. Cüssem büyük olabilir ancak sincap gibi hassas bir kalbim vardır. Ezmek için büyük çaba göstersem de bir şekilde kurtuldu koca ayaklarımdan. Ona o an çok üzüldüm, bir yandan da kıskandım. Üzüldüm çünkü sonsuz evrende minnacık bir alan kaplıyordu. Kıskandım çünkü çok hızlı ve atik ilerliyordu. Biz fillerin tatmin duygusu pek sınırsızdır. Kendime kızdım, dedim sen yüce bir filsin ne uğraşırsın böyle ufak meselelerle. Tekrar salını salını yürümeye başladım. Derken arkamdan bir ses yükseldi:

    -Başın arşa değmiş ancak sen olmamışsın fil kardeş.

    -Hoooaah! Kimsin? Nereden geliyor o ses?

    -Benim ben, daha yeni ezmeye çalıştığın. Görünce yüreğini yerinden alacak fareyim ben.

    -Şey ben, ben sadece yürüyordum.

    -Yürümek mi? Hımm. Benim adımlarımı takip ediyordun sanırım. Çünkü ölümle dans ettiğimi hatırlıyorum. Siz fillerin bazen bizi bilmeden ezdiğinize, sonra ayağınıza yapışan ölülerimizi ağaca sıyırdığınıza şahit oldum. Neden bu kadar büyük olduğunuzu bilmiyorum ancak kabasınız, ölüm saçıyorsunuz etrafınıza. Ama komik olan ne biliyor musun? Saniyeler içinde öldürebileceğiniz varlıklardan korkuyorsunuz. Kendinizden milyon kat küçük varlıklardan korkuyorsunuz.

    -Sana bunları söyleten nedir farecik? İçini kinle dolduran şey bizim size habersiz getirdiğimiz ölümler mi yani. Varlığın kadar düşüncelerin de küçük. Bak biz 1402 yılında bile isteye Anadolu'yu, Mezopotamya'yı yok etmişiz. Tek bir ağaç bırakmamışız adım attığımız yerlerde. Bundan pişmanız. Atalarımın işlediği günahlardan dahi pişmanım. Çünkü ben büyük düşünüyorum. Geçmişimi biliyorum ki geleceğim olsun. Ancak ben seni görmeden öldürüyorsam bunda benim günahım ne? Bir daha önüme aniden çıkarsan seni ezmeden uyku dahi uyumayacağımı bilmeni isterim. Şimdi izin verirsen ormanın keyfini çıkarmak istiyorum.

    -Ölmekten daha ciddi ne var şu hayatta fil kardeş?

    -Yok sanırım varsa da ben bilmiyorum. Hem ben ölmeyeceğim, dikkatli yaşıyorum. Korkularım beni ben yapan olmazsa olmazım. Sen kendine bak! Benim milyarlarca adımlarımdan herhangi biri senin kaderin oluveriyor. Teslim ediyorsun yaşamını. Belki de siz fazlasınızdır bu ormana. Göçüp gitmelisiniz insanların yaşadığı coğrafyalara. Biz fillerle güzel bu ormanlar.

    -Kibrin içine sığmıyor yazık! Hiç ölen fil görmemiş gibi konuşuyorsun. Sanıyor musun onların korkuları yoktu. Kader diye döngü var efendi. Bizi çepeçevreleyen bir döngü bu! Eninde sonunda sen de bir kuytuda teslim edeceksin canını.

    -Şimdi susmazsan canını alacağım senin! lanet hayvan, yeraltı sıçanı! Def ol! Almıyım seni ayağımın altınaaa. Def ooool.

    -Fazla vaktini alma niyetinde değilim fil kardeş. Bu dünya geçicidir bil istedim.

    -Bilmek istemiyorum, def ooool!

    -Gidiyorum ama etmiyorum eyvah!

    O günden beri ölüm fikri bir gün olsun beni terk etmedi. Her gün ölümü düşünmeye başladım. Ya fare doğru söylüyorsa? Ya korkularım beni hayatta tutmaya yetmezse. Bu düşünceler içimi kemirmeye başladı. Aştan kesildim. Artık yeşiller yeşil değildi, diğer filler ise sadece bir suretten ibaretti. Ne yapıp edip o yerden bitmeyi bulmam gerekiyordu. Bana bunların doğru olmadığını söyleyecek birileri lazım geliyordu. Diğer filler kendi halinde düşünmekten, sorgulamaktan bir haberdi. Rahatlık onların elinden düşünmek kabiliyetini almışa benziyordu.

    Bir gün yerden bitmeyle karşılaştığım yerlere gittim çömeldim onu beklemeye başladım. Günler geçti, haftalar geçti fare gelmedi. Diğer fareler bana bakıp şaşakalıyordu. Onlara ses etmedim. Benim ihtiyacım olan tek fare sendin yerden bitme. Varlığı küçük fikirleri büyük fare. Acaba onu bulup ezsem içim rahatlayacak mıydı? Onun ölümü bana hayatımı geri verebilir miydi? Ne olur gel artık. Beklemek mesele değil, ölüm korkunç. Korkularımı yenmeme izin ver. Nereden çıktın ki karşıma? Seni bulup bir daha bu muhitin yanından dahi geçmeyeceğim. Hatta adımlarıma dikkat edip hiçbir fareyi canlıyı ezmeyeceğim. Korkularıma söz verdim. Onlar hala beni hayatta tutan yegane şey.

    Bir ay geçmişti. Zayıflamış, halden düşmüştüm. Artık çömelmek benim için rahatlığı, zevki temsil etmiyordu. Halsizlikten zorunluydum böyle olmaya. Güneş yine başıma ilişti. Gözümü dahi açmaya mecal bulamıyordum ki, bir ses duydum:

    -Yerle yeksan olmuşsun fil kardeş. Ne oldu senin o dillere destan ihtişamına.

    (hoooaahhh! hıııııı)
    -Seeeen. Nerelerdesin, öldün zannettim. Keşke sana sarılabilecek kadar büyük olsaydın.

    -Keşke bana sarılabilecek kadar küçük olsaydın.

    -Çok kötüyüm fare kardeş.

    -Seni kötü yapan şey nedir? Korkuların mı?

    -Korkularım beni hayatta tutan yegane şey sanıyordum şimdi tam tersi korkularım beni öldürecek.

    -Seni korkuların değil seni sen öldürüyorsun farkında değilsin.

    -O gün konuştuklarımızdan sonra bir daha kendime gelemedim. İçime sürdüğün şüphe orduları, beni süründürüyor. Ne olur bana yardım et.

    -Sana ancak sen yardım edebilirsin.

    -Kendime yardım edebilsem bir aydır burada bekler miydim?

    -Bir ay 5 gün!

    -Neee! Sen benim burada olduğumu biliyor muydun?

    -Biliyordum hatta çokça kez karşına geldim, durdum ancak beni fark etmedin? Ne zaman fark edersen o zaman kendimi ortaya çıkaracaktım. Ancak artık dayanamadım ve geldim. Çıktım karşına çünkü sen hiç iyi değilsin. Bedenin günden güne eriyor.

    -Sen benim için üzüldün mü?

    -Üzüldüm evet.

    -Fare kardeş, sen çok iyi birisin. Ben sana haksızlık ettim. Artık benim için tüm fareler iyi, tüm filler ise kötü olacak.

    -Hala yanlış yapıyorsun? Kötülüğün dili, türü olmaz, olamaz.

    -Nasıl yani sadece sen mi iyisin?

    -Ben bir çok şeye eriştim fil kardeş. Yaşamanın bir hayalden ibaret olduğunu anladım. Ben bu hayalin içinde ne kadar iyi şeyler yapar isem benim için kazanç budur. Çünkü zaman geldiğinde kucağımda iyiliklerim, güzelliklerim kalacak. Yaşam dediğin geçenlerde de söz ettiğim gibi bir filin ayağının altında ya da insanların kurduğu bir kapanın içinde ya da aç kalıp bana bile tenezzül eden bir yılanın midesinde son bulabilir. Yaşam sendedir, senin yorumladığın kadardır. Korkularını terket, sal artık kendini.

    -Salarsam dikkatli olmaz, ölürüm.

    -Daha yeni ne demiştin bana? Korkularım beni öldürüyor demiştin.

    -Nasıl bir şey bu korku? Beni yaşatan da o öldüren de o.

    -Hayııııır! Seni yaşatacak olan da sensin öldürecek olan da sensin. Sana bir ömür biçildi. Bu ömrü güzellikler içinde geçirmelisin. Dünyayı ancak güzellik kurtaracak. Ekmezsek içimize o tohumları belki bu ormandan başlayarak tüm evren sonsuza kadar yok olabilir.

    -Ben öldükten sonra bu evrenin ne anlamı kalır?

    -Bencil olma, seninde ileride yavruların olacak. Onlara iyi bir dünya bırakabilmelisin.

    -Sonuç olarak ne diyorsun bana fare kardeş. Cüsseme bakma, kafam kalındır, geç anlarım ben.

    -Öncelikle şu içindeki egoyu öldür, güzellikleri keşfet. Attığın adımları doğru at. Attığın adımlar başkalarının kaderini sonlandırmasın ya da mahvetmesin. Çünkü sen etrafındakileri özgür kıldığın kadar özgürsündür. Özgürlük çevrende başlar sende vuku bulur. Ölümü düşünme gelecek olan daima gelir. Ölüm korkusu seni dağıtır ve dağılanları toplamaktan önüne bakamazsın. Kendini heder etme. Benim güzel fil kardeşim!

    -Senin dediklerini bir bir yapacağım fare kardeşim. Senden bir dileğim var ama.

    -Senin için ne yapabilirim söyle bana?

    -Ne olur önüme aniden çıkmayın. Korkuyorum. Evet itiraf ediyorum. Nefes boruma kaçmanızdan ölesiye korkuyorum.

    -İşte ilk iş bu! Problemi çözmeye problemi kabul ederek başlarsın. Senden olur, olacak fil kardeş. Kendim adına ve çevremdeki kardeşlerim adına söz veriyorum. Biz de adımlarımıza dikkat edeceğiz bundan sonra.

    -Anlayışın için teşekkür ediyorum. Bundan sonra seni görebilecek miyim?

    -Bakmak değil görmek istersen beni daima görebilirsin. Ölüm yeraltına uğramadığı sürece seninle burada görüşebiliriz fil kardeş.

    -hoaahhahahahaha! Sen çok iyi birisin fare kardeş. Sen de korkum gibisin. Daha 1 ay önce beni öldürecekken şimdi yaşatıyorsun. Görüşeceğiz, yine görüşeceğiz!

    -Bak kızıyorum. Seni yaşatan da öldüren de ancak sensindir. Haydi git bir şeyler ye gücün kuvvetin yerine gelsin.

    -Tamam yüce fare kardeşim. Kalıbı küçük gönlü yüce kardeşim. Görüşüürüüzz.

    O günün üstünden 1 yıl 6 ay 13 gün geçti ve ben hala etkisindeyim. Etrafımdaki fillerle şimdi daha iyi anlaşıyorum. Yolda yürürken adımlarımı daha dikkatli atıyorum. Kendimi keşfettim. Bundan ötesi yokmuş. Birinin kendisinin keşfetmesinden öte bir şey yokmuş. Ölüm gelene kadar dünyaya bilhassa ormanıma güzellikler kazandıracağım. İçimdeki ışığı ne kadar uzağa ulaştabilirsem o kadar aydınlık olur ormanım. İyi ki tanıdım seni fare kardeş. İyi ki!
  • Ölümle Söyleşi -

    Ey ölüm!

    Ey, bu dünya hayatını öbür ikizine bağlayan göbek bağı!

    Ey, dünya ile ahiret arasındaki sırlı kapı! Ey, ölüm meleğinin bile geçmek zorunda olduğu ğaybi dehliz! Ey, sevmeyeni seveninden çok olan kaçınılmaz kader! Ey, çoklarının peşinen suizan ettiği tükürük hokkası!

    İyi ki varsın. Senin olmadığın bir dünyada yaşamak istemezdim. Zaten böyle bir dünya yaşanacak bir dünya da olmazdı. Düşünsene ey ölüm, farzı muhal sen ölmüşsün, insan ölümsüzleşmiş. Ne olurdu şu yalan dünyanın hali? Kim tutardı insanoğlunu? Ne frenlerdi insanoğlunun ihtirasını? Azgınları, sapkınları, zalimleri, kafirleri, hainleri, gafilleri kim zaptederdi?

    Nemrutlardan bunaldık mı, `ölüm var` deyip teselli oluyoruz. Firavunların zulmünden gına geldik mi, `ölüm var` deyip teselli oluyoruz. Zalimlerin pençesine düştük mü, `ölüm var` deyip teselli oluyoruz. Eşkıya dünyaya hükümdar oldu mu, `ölüm var` deyip teselli oluyoruz. Ya sen de olmasan, ne teselli eder bizi?

    Ha, yanlış anlaşılmasın: Bizi teselli eden bizatihi senin varlığın değil. Asıl teselliyi, seninle gelen `Hesap Günü` ile buluyoruz. Biz ölümü, büyük mahkemeye çıkış için bir celp olarak anlıyoruz. Zaten, seninle teselli olmamızın anlamı, `ilahi adalete` olan güvenimiz. Sen sadece bizi ilahi adalete yaklaştıran bir araçsın.

    Ey ölüm!

    Sana hazır olmayanlar, seni kötü göstermek için ne kadar büyük gayret harcıyorlar? Onlara sormak geliyor içimden: Siz kaç kere öldünüz? Ölümü ne kadar tanıyorsunuz? Ölümü karalamakla ne umuyorsunuz?

    Sana yapılan en büyük iftira, senin bir `intikal` değil, bir `unutuluş` ve `yok oluş` olduğunu söylemektir. Bunu söyleyenler, suçluluk psikolojisiyle sana iftira ediyorlar. Mahkeme kaçağı bir suçlu gibi davranıyorlar. İlahi adalet önünde yargılanmaktansa, yok olup gitmeyi, unutuluşa terk edilmeyi tercih ediyorlar.

    Dünyaya kazık çakmak için elinden geleni yapan bu tip, neden ahiret diye bir hayatın olmasını istemez ki ey ölüm? Bu uğurda, neden var oluşundan vazgeçmeye kalkar? Nedir bu tipin gözünü bu kadar korkutan, aklını bu kadar dumura uğratan, kanını tepesine sıçratan? Sahi, insan hiç yok olmayı, unutuluşa terk edilmeyi ister mi? Bu talep, insanın kendi kendisini böceklerle, sineklerle, amiplerle eşitlemesi değil de nedir? İnsan neden kendisine bu hakareti reva görür? Ebedi bir hayatın kollarında yaşamak varken, niçin `keşke toprak olup gitseydim` der?

    Sebebi, vahyin `küfür` dediği şeydir değil mi ey ölüm? Sebebi tek dünyalı bir hayat yaşamaktır: tek dünyalı ve dünyacı, dünyaya meftun, dünyaya bağlı? Böyle biri öbür dünya için hiçbir şey hazırlamaz. Değil mi ama; kim inanmadığı bir dünya için bir şeyler biriktirir? Eğer inandığı halde bir şeyler hazırlamamışsa, o da ayrı bir beladır. Suyu getirenle testiyi kıranı kim bir tutar? Bu Allah'a iftira olmaz mı?

    Sana yapılan bir başka iftira, senin uyku olduğunu söylemektir. Bu iftira, aynı zamanda bunun tersini söyleyen Hz. Peygamber'i de yalanlamaktır.

    Sahi ey ölüm, birileri omuzlarında taşıdıkları cesetleri toprağa gömerken, neden `rahat uyu` derler. Bunu ölenin nasipsizliğine mi yormalı, gömenin nasipsizliğine mi, yoksa her ikisinin nasipliğine mi?

    Duydun mu ey ölüm bu güruhun `ebedi istirahatgah` edebiyatını? Kim bilir sen bile gülmüşsündür bu trajikomik duruma. Ebedi istirahatgâhmış. Bunlar kendilerini ne sanıyorlar ey ölüm? Toprağın üstünde yürüttükleri saltanatlarını toprağın altında da, hatta ahirette de yürüteceklerini mi sanıyorlar?

    Veya aslında bir şey sandıkları yok da, ölüm karşısında yaşadıkları derin şaşkınlık ve çaresizliği örtmek için, bu söylemleri bir tür zihni alkol ve uyuşturucu olarak mı kullanıyorlar?

    Doğru ya ey ölüm; `Allah rahmet etsin` diyemezler ki? Hem nasip olmaz, hem dilleri varmaz. Bunu demek için 1) Allah'a, 2) ahirete, 3) ilahi rahmete inanmaları lazım. Hem Allah kimlere rahmet edeceğini, Haşr suresinin 10. ayetinde açıkça buyurmuş. Bu ayette Allah müminlere kimler için rahmet dileyeceklerini öğretiyor. Kendisine Allah'tan rahmet dilenecek kimselerin olmazsa olmaz özelliği, İmanla göçüp gitmiş olmaları.

    `İman kalpte gizlidir` diye üfürecek olanlara, söylenecek söz belli: Bir Müslüman da zaten kalpte gizli olandan yola çıkarak rahmet dilemez, ölenin hayatına bakarak diler.

    Ey ölüm!

    Sen hep konuş. Sen konuşunca herkes susuyor. Senin sesin herkesinkinden gür çıkıyor. Ama ahir zamanda bir güruh peyda oldu: Sen konuşunca, hatta bağırınca dahi susmayan. Senin sesini bastırmak için gürültü patırtı yapan.

    Bu güruh da dahil, hiç kimsenin senin elinden kaçamayacağını bilmek bizi teselli ediyor. Asıl soru şu: Bizi teselli eden şey, neden onları bunca küstahlaştırıyor?

    Mustafa İslamoğlu
  • Hiç kuşku yok, seçilmişim
    Ne garip! Önce ceset kılınmışım, sonra ruh üflenmiş bana.

    İçecek suyum, yenecek lokmam, ikbalim, itibarım, idbarım, çilem varmış. Benim de yürünecek yolum varmış şu küre-i âlemde, bu dünya üzerinden ben de gelip de geçecekmişim.

    Yoklar defterinde değilmiş kaydım. Toprak kıvamında takılmamış, cesetle toprak arasında kalmamışım. Ruhsuz bir beden olarak doğmamış, şuursuz bir ruh olarak yaratılmamışım.

    Adem'den vücuda geçmişim, vücuddan hayata, hayattan ruha, ruhtan şuura.

    İnsan olarak yaratılmışım.

    Taş değilmişim, toprak, su, hava, ateş değilmişim. Everest'te bir çiçek, Ağrı'da bir kaya parçası, bir çalı horozu değilmişim.

    Öyleyse seçilmişim.

    Ya seçilmeseydim? Bunca acıya, bunca çileye rağmen ya var olmasaydım? Adım, kullar listesine yazılmasaydı benim de? Levh-i mahfuza bir insan ismi olarak geçmeseydim? Ben olmasaydım ya? Bir kader biçilmeseydi, bir ruh üflenmeseydi bana, hareketli kılınmasaydı şu kırk dokuz kiloluk bedenim?

    Hiç kuşku yok, seçilmişim. Bir insan olarak yaratılmış, dünyaya salınmışım. Kaderimi kuşanmış, her kazaya her belâya ezelden "Beli" demişim.

    Bir sürgün gömleği geçirmişim eynime, epeyce ağır gelmiş. Bu yüzden "İyi ki" demişim yeri gelince, ama daha çok "Keşke" demişim. Yeri gelmiş bir dağ altında ezilmiş yeri gelmiş bir kaşık suda boğulmuşum.

    Tel kopmuş da teli koparan yokmuş. Kan akmış da bir vurulan bir vuran yokmuş. Ama işte bir vurgun varmış ortada da hiç kimsenin suçlu olmadığı yerde bir suçlu bile yokmuş. Çünkü suç yokmuş. Farzı, muhal olmaktan çıkaran yegâne, cesaretmiş de o da bende yokmuş.

    Çünkü en zayıf olduğum yerden sınanmış en hassas olduğum yerden vurulmuşum. Hangi yanımdan yara alsam o yanımdan ağrımışım. Taşıyamam zannettiklerimi taşımış, taşırım zannettiklerimin altında kalmışım. İçimdeki ummanı önce sızdırmış sonra taşırmışım.

    Kelimeler verilmiş bana, isimler öğretilmiş. Bir âh çekilse dünya dönecekken; ben, her şey karanlığa gömülmeden önce, kendimden sonsuzluğa bir şey bırakmaya kalkışmışım. İsmimin ilk hecesi bir somun ekmek son hecesi su dalgasıymış oysa. Aynı sözcüklerle özetlerim kendimi sanmışım da ezberlemem gerekeni sökememişim bile. Elif'te takılıp kalmışım.

    Gün gelmiş feryat etmişim yolumu kaybedip, sonra "Nerede kayboldun sen?" diye kendi yakama yapışmışım. Hesap sormuşum fütursuzca, küstahça.

    En önemlisi de ölümlüymüşüm ben. Üstelik ölümlü olduğunu bilen tek canlıymışım. Ben kendi ölümüme refakat ederken bana refakat eden karanfil kokusunu almışım daha ölmeden. Karşısında en eylemsiz kaldığım ölüm kendi ölümüm olmuş. Yani hâlâ gaflette, hâlâ hepi topu kendi ölümünü anlatan bir roman kahramanıymışım.

    Dayanamamış, arabayı sağa çekmiş, "Benden bu kadar" demiş, şimdi artık sadece beklemeye başlamışım. İki elimi iki yanıma sarkıtmış, kendimi boşluğa bırakmışım. Nedense radyonun düğmesine dokunuvermişim birden. Bir cümle çıkmış bahtıma, öylesine durup dururken: "Bir günahtan çıkıp bir günaha batarlar. Ama yine de ümit vardır çünkü af vardır." diyormuş bir ses.

    Gördüklerimin rüya olan hayatlar değil, hayat olan rüyalar olduğunu anlamışım. Rüyalarımı kaydetmek gibi onları yorumlamayı da bir tarafa bırakmışım. Rüya içinde gördüğüm bir rüyadan uyanmışım. İtidalse bunun adı şimdi ben mutedilmişim.

    Anlamışım ki dünya âlem perdesinde ben de gelip geçici, ben de bir gölgeymişim. Asıldan nasibim var ama şimdilik suretmişim.

    Öyleyse hepsine de amenna. Değil mi ki seçilmişim.
  • Ne anladın, anlat?

    İbrahim Tenekeci

    26 Eyl 2018, Çarşamba

    Mevsimi geldi geçiyor. Cumartesi akşamı Müslim Coşkun’u arayacak, “yarın alıç ve ahlat toplamaya gidelim” diyeceğim. Dokurcun beldesi civarına. Planı böyle yaptım.

    Tam aramak için niyetlenmişken telefonum çalıyor. Arayan yol arkadaşımın kıymetli hanımı. Müslim Coşkun’un annesi birkaç dakika önce vefat etmiş. Böyle bir ihtimal milyonda kaç olur?

    İnsan plan yapar, Allah karar verir. Buna ‘kader’ diyoruz.

    Pazar günü Güngören’deyiz. Acının omuzlanışı yaşanıyor. Cenaze namazı, mezarlık, teselli cümleleri. Yapılabilecek bir şey olsa da yapsak.

    Hayat böyledir. Başlayan her şey biter. Hepimiz zamanın sonsuz atına binip gideceğiz.

    Eve döndük. Kuşların olduğu köşeye çekiliyorum. Onları seyrediyorum. “Can kafeste durmaz uçar.”

    Kanaryalardan biri doğuştan kusurlu. Kanatlarında sorun var. Uçmak ve konmak bir kenara, çubukta sabit durmakta bile zorlanıyor. Kafeslerin kapıları daima açık. İsteyen uçuyor, sonra geri dönüyor.

    Bu kuşu koruma amaçlı almıştım. Çünkü böyle kuşların ‘ticari değeri’ yok. Hemen kıyıyorlar.

    Onca kanaryanın içinde, en güzel o ötüyor. Sesi çok dokunaklı. Her defasında aynı sözü tekrarlıyorum: Dert söyletir.

    ***

    Yaş ortalaması yetmiş beş civarında olan bir arkadaş grubumuz vardı. Her birinin geçmiş yıllara ait derin pişmanlıkları bulunuyordu. Hatalarını telafi etme fırsatları hiç olmamış. Ortamda en sık kurulan cümle şuydu: Şimdiki aklım olsa…

    Güneşte İhtiyarlar şiiri, işte o insanları anlatır. Ekibin hayatta kalan tek üyesiyim.

    Bazen ölüm yokmuş, hiç gelmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Bunca hırs, haset, husumet başka türlü açıklanamaz çünkü. Pişmanlıklarımız muhtemelen artıyor. Keşke…

    Bir ara, sıklıkla, Şişli Etfal Hastanesi’nin acil servisine giderdim. Girişte saatlerce oturur, olan biteni sessizce izlerdim. İnsanlar sanki kitap isimlerine dönüşüyordu: Bir Acıya Kiracı, Acı Çekmiş Yüzünde. Benim dikkatimi sonradan, olayı haber alıp da gelen akrabalar, arkadaşlar çekerdi daha çok. Şaşkınlık, çaresizlik, tedirginlik ve o soru: Nasıl olmuş?

    Oradan ayrılırken, dünyaya ve insana karşı şikâyetlerimin azaldığını hissederdim. İçimde hep aynı duygu oluşurdu: Ne hayatlar, ne zorluklar var. Halimize bin şükür.

    Mesela size sunulan imkânları yahut içinde bulunduğunuz şartları beğenmiyor musunuz? En yakın arkeoloji müzesine gitmenizi öneririm. Eski insanlar neler yaşamış, hangi aletleri kullanmış, gerçek yokluk ve zorluk nedir vs. Bu niyetle gittiğiniz vakit, bin sayısının arttığını göreceksiniz.

    ***

    Kanarya hikâyesini niçin anlattım? Bir kusurunu görüp vazgeçtiğimiz, gözden çıkardığımız, hatta kıydığımız kimseler olabiliyor. Bu insanların hangi meziyetlere sahip olduğunu belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

    Oysa: Bir işe yaramanın sevinci, insana daha güzel işler yaptırır.

    Esasında, önce kendimize bakmakla sorumluyuz. Bakmaktan kastımız, dışımızla değil, içimizle ilgilidir.

    Rikkatle bakarsak, belki de şunu göreceğiz: Tertemiz derelere, bereketli ırmaklara sahibiz. Buna rağmen, değirmenimizi taşıma suyuyla döndürmeye çalışıyoruz.

    Biz yine de hikâyeden ayrılmayalım. Genç şair adaylarına birinci tavsiyem şu oluyor: Anne, baba ve kardeşlerinizin yanında yüksek sesle okuyamayacağınız şiirler yazmayın. Yarın evlatlarınız da olur.

    O ihtiyarlardan biri, sürekli aynı soruyu sorardı kendine: “Yaş yetmiş oldu, ne anladın, anlat?” Bu soruya on yıl boyunca şahitlik ettim. Sonra o da gitti. Sorusu bana miras kaldı.

    Dünya hayatına veda ederken, yüksek sesle anlatabileceğimiz bir hikâyemiz olacak mı? Yoksa hikâyenin birçok yerinde susacak, yutkunacak, utanacak mıyız?

    Ömür sermayesini nerelerde, kimlerle ve neyin peşinde harcıyoruz? Ziya ile zayi kelimelerinin aynı harflerle yazılması. Ne anladın, anlat?