• 430 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Kitap, eserde de yer verilen, Saib-i Tebrizi'nin dizelerinden alıyor ismini:

    "Bu kentin ne çatılarını ışıldatan ayları sayabilirsin,
    Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi."

    Uçurtma Avcısı kitabından farklı olarak baş karakterler kadın. Kadın olmak zor. Afganistan'da kadın olmak daha zor. Yine bazı rastlantılarla okuyucuları ters köşe yapıyor yazarımız.

    Kitabı okurken hayalimde Raşit'i bir kaç kez dövdüm. Meryem idam edilirken kitabı kapattım. Sanki ölmekten kurtarabilirmişim gibi. Öylesine hissettirilebilmiş duygular. Meryem'in hikayesi çok çarpıcıydı. Leyla en azından sevdiği insanla gidebildi, 2 tane de çocuğu vardı ama Meryem kimsesizdi. Övgüye değer çok nokta var ama eleştirilecek bir nokta var ki yazmazsam olmaz:

    Hikaye akıcı, acıyı yakından hissediyoruz ama Afganistan'ın kurtarıcısını ABD olarak görmek doğru mu diye düşünmeden edemiyorum. Uçurtma Avcısı kitabında ABD yanlısı abartılı propagandaya eleştiri gelmiş olacak ki yazar bu sefer ABD'nin ve Batı'nın el altından gönderdiği silahlara az da olsa değiniyor. Sovyetler'in en azından kadın hakları konusunda ilerici olduğu ve Taliban ile aynı kefeye konmaması gerektiğini de söylüyor. Tamam ama ABD'nin Afganistan'a girmesinden sonra ortalığın birden düzelmesi, kanın aniden durması nedir? Bunu önce Tarık'ın ağzından duyuyoruz. ABD'nin Afganistan'a girmesi hakkındaki fikirleri: ''O kadar da kötü olmayabilir. Memlekette olanları kastediyorum. Sonuçları o kadar da kötü olmayabilir.'' Sonra da ''Leyla kocasının büyük olasılıkla haklı olduğunu biliyor'' iç sesiyle devam ediyor kitap. Belki o dönem insanı böyle düşündü, yazar da bunu göstermek istedi diyebilirsiniz ama bu müdahale veya işgalden sonra Afganistan adeta yaşanılabilir hale gelmiş gibi resmedilmiş. Oysa bugün Afganistan hala dünyanın en geri bölgelerinden birisi. Hiç kimse kusura bakmasın ama orada insanlar ölürken kitapta bahsedilen NATO güçleri de ABD de, Batı dünyası da, Birleşmiş Milletler ve hatta İslam ülkelerinin de pek çoğu sessiz kaldı. Kimseyi melek gibi lanse etmeye gerek yok. Irak'a götürülen demokrasi(!) ortada. Bir ülke Afganistan'a girerken savaş ve işgal denirken diğeri girdiğinde müdahale deniyorsa burada bir problem vardır.

    Al bakalım Hosseini kardeş, Sovyetler yok. Afganistan, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır... Acılar devam ediyor. O topraklardan geldiğin için bölge insanını çok iyi tanıyorsun ama ne yazık ki tarihi yorumlama açısından aynısını söyleyemeyeceğim. Bugün benzer acıları yaşatan IŞİD'in ortaya çıktığı Suriye için de mi ABD'yi kurtarıcı görüyorsun bilmiyorum. Yeşil kuşak projesini araştırmanı öneririm. Daha ilk kitaptaki ''Coca Cola'' ve ''kovboy filmleri'' imgesinin bu kitapta ''Titanic''e ve ''Superman''e evrilmesinden bahsetmedim. Sonuçta o dönemde gerçekten böyle bir ABD hayranlığı var olabilir, sen de dönemi anlatıyor olabilirsin. Ayrıca ''Bir Afgan çocuğa neden Clark adı verilmesin?'' cümlelerinden de bahsetmedim. Belki çok masumane bir evrensel barış fikri vardır kafanda. Ama bir ülkenin kurtuluşu asla başka bir ülkenin insafına terk edilmekten geçmemeli.


    Son olarak da bazı kavramların ne kadar değerli olduğunu gösterdi kitap. Özgürlük ve bağımsızlık ne kadar da önemli. Dinin yozlaştırıldığı bir ideolojinin hakimiyetinde yaşamak ne kadar da zor. Bazıları çıkıp diyecek ki ya oradaki gruplar çok radikal ve eğitimsiz, ondan öyle. Madem öyle neden dine dayalı devlet isteyenlerin çoğundan ''eğitim'' lafını duyamıyoruz. Neden bir avuç fen lisesi kalmasına ses etmiyorsunuz? Tüm ülkeye ders olması gereken bir Afganistan...

    Tekrar söylüyorum, bence kitabın kurgusu iyi. Hosseini bu konuda başarılı ama propaganda başarısız. İlk kitapta Emir ve Hasan'ın hatrına bazı şeyleri görmezden gelip 2. Kitabı aldım ama 3. Kitabı okumak isteğim yok. Ama hikayenin güzelliği sebebiyle de keşke okumasaydım demedim.
  • 1957 – 59
    İstanbul, Fatih,


    Bütün gün beni, bu kâğıtların başında oturmaya iten yalnızlığımı düşündükçe acımın artmasını istiyorum. Bu büyük, kalabalık şehirde hiçbir teselli yok benim için. Acım, çok önceleri, başka sokakların, başka pencerelerin, yatak odalarının, bütün o anlamsız eşyanın bulunduğu ortamda çok daha büyüktü. Şimdi başka bir yerdeyim: bilememenin ortasında; içimi büsbütün öldürmüş olan acıyı bile duymuyorum. Bu en korkuncu. —Bir dal tutkuyla sonuna kadar gerildi, ama kırıldı artık. Yerinde sessizlik var. Hareketsizlik var. Ölüm ufka kadar uzuyor. Eşya korkunç varlığını —arada bir küllenmiş ateşinden başını kaldırıp— gösteriyor. Üzülüyorum, üzülmenin de anlamsızlığını bilerek. Durmadan gizlediğim varlığım, keşke yeni acılar içinde çırpınsaydı. Ne yazık, acı beni bırakmış gitmiş.

    Her gün bu kâğıtların basında oturup yazıyorum. Kendini bildi bileli yaşamaktan kaçan varlığım bir serüvenin uyartısını duyar duymaz nasıl da yana sıçramıştı. Sonra usul usul yaşayana sokuldum, başka bir yol yoktu benim için.Yalnızlıkta azar azar kazandığımı hovardaca harcamak için ne elverişli pazardı orası. Sonra sevincim büyüdü, büyüdü —artık yaşıyorum sanıyordum— ardından acım ve çırpınma nöbetlerim geldi. Şimdiyse hiçbirisi yok artık. — Gene de iyi günler onlar, yaşarken kötü günler geçirdiğimi sanıyordum. Ama anlamaya başladım artık; iyi günler onlar, yalnızlığı da, acıyı da fazlasıyla duymuştum.


    Şimdi artık iyi günlermiş diyorum. — Ah, bütün bir ömür boyu kaygısız, başıboş yaşamak. Süre geçiciliğini duyuruyor, içimde sinsi bir acıyı, hayal kırıklığını emziriyor. — Bırakmalı bunu; süre geçiciliğinin öğrenilmesiyle verdiği acıyı, hüzünden bir perde halinde yaşama üzerine çeksin, konuşmaların arasına katılan o bitmeyen susuşu bıraksın kişide, akşamları eve dönüldüğü saatlerde çıldırasıya yazmak isteğini uyandırsın. Yazmakla geçen zaman, ölümün uzaklaştığı zaman o.



    Nerden de anıyorum? Bir gün bir lokantada yemek yerken, lokantanın kâğıt peçetesine yazmaya başlamıştım, kâğıdım yoktu çünkü. Üzerinde Dandrino yazılı peçete, onu da bulmasaydım çıldıracaktım, kendimi insanların ve sokakların en bilinmedik yerlerine atacaktım. —Şimdi o lokanta kapandı artık, yazıların yazıldığı lokanta. Uzun bir zaman geçmiş, müşterisi masrafı kurtarmadığı için kapandı.— Hiçbirşey beklemeden sürüklendiğim zamanlardı onlar, yalnız durmadan ellerimizden kayıp giden o anlamın içine yerleşmeye çalışıyordum, sürüklenip geçirilen zamanlar, başka ne yapılabilirdi ki?


    Beyoğlu'nun bütün o sokaklarında, sonra Tarlabaşı caddesinde, ara sokaklarda ne kadar çok şey var yalnız insan için. Erkekler beyaz gömlekleriyle, arkası basık ayakkaplarıyla oturuyorlar, dükkânlar akşam üzerleri çok kalabalık oluyor. İngiliz sarayının yanındaki sokakta nasıl eski bir hüzün buluyorum; ama gene de sıkıcı, tek düzen değil. Köşeyi dönünce otomobiller insanın üzerine geliyor. İstiklâl Caddesi'nin susan, bekleyen kalabalığı, hüznü ne kadar çok sevdiğimi bana anlatıyor.



    Hikâyeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum, hikâye yazmak, bütün olup biteni anlatmakla hiçbirşeyi söylemiş olmam ki. Hem elimden gelmez bu. Çok başka çeşit anlatmalıyım, yaşamaya sabırsızlıkla atıldığım zamanla, herşeyi yitirip, bıktığım zaman arasındaki büyük farkı. — Olayları birer birer sıralamak sıkıntı veriyor bana, hem olay da nedir ki? Önemli olan bizim iç yaşamamızdır, bu sürüp duran acıdır. Varlığımın, kopmuş, aşırılığa sürüklenmiş varlığımın bu çoktan ölü töreler arasındaki serüveni bu, kendim için ayrı bir yaşama kurmaya çalışmıştım, hepsi o kadar.

    Yalnızlıktan kurtulmak için yaşamaya atılmıştım. Yıllarca bu yalnız çocukluk; kendi içime hapsettiğim duyguları açığa vurmuştum, herkese paylaştırmayı düşünmüştüm. Yalnızlığım içinde, bütün kazandığımı sandığım bilgiye ve değere karşılık, bir hiç sayıyordum kendimi. İçimdeki o uzayıp duran boşluğu, sokaklarla, insanlarla, dışımda olan varlıklarla dolduracaktım. Ah, sevdiklerim için bir saraydı orası, orasını bir cennet yapacaktım, çevremde uyandıracağım hayranlık, sadece o bile yetecekti belki. Kuralları, görenekleri tanımıyarak, kendime iyice bağlanmak istiyordum, böylece kazanacaktım dünyanın önüme serdiği hazineleri; oysa şimdi varlığın bunaltısından kurtulamadım daha. Hâlâ, bu tutkular içinde, niçin dünyaya geldim diyorum, ben kimim? Ne oluyorum? Bu acıyı çekip durmak için mi? Kendimi kurtarmak için hepsini anlatmalıyım.



    Şehre yeni gelmiştim daha. Yaz tatilini geçirmek için ne güzel yerdi orası. Sessiz sokaklar alabildiğine uzuyordu, kırlara kadar açılıyordu bir uçları. Oralarda günlerce dolaşabilirdim diyordum. Her sokak ayrı ayrı günlerimi alabilir; sonra uçlarının artık yeşil, otlu kırlara açıldığı yerde bitkisel bir koku dolduruyordu ortalığı. Tedirginliklerin azalmayıp arttığı süre için ne umulmaz bir yer.


    Ayhan'ların evi şehrin en güzel eviydi belki, büyük şehre giren cadde üzerindeki son evlerden biri. Kalkıp onu görmeye gittiğim günü düşünüyorum. Ne çılgınlık! Öteye, pencerenin önüne oturmuştu. Ne kadar büyümüş, güzelleşmiş diye düşündüm. Burda işte, pencerenin önünde. Koridoru geçmiştim, aydınlıktı içerki oda, dışarda pencerenin önünde akşam oluyordu. Yakında büyük bir kalabalık yukardan doğru sökün eder, beyaz, bembeyaz, toz içinde, yer yer çamura bulanmış gövdeleri, şehrin gençleri top sahasından dönerler. Bağrışmalarını duyacaktık. Orda pencereye yakın, düşler içinde oturup duruyor. Oysa eskilerde — eskiden buraya kışın gelirdim, beraber bazı geceler kayakçıların; dönüşünü beklerdik, ceketleriyle, güzel cırcırlı ceketleriyle iner gelirlerdi yamaçtan doğru.—


    Yollar karlarla kaplı olurdu, araba tekerleklerinin geniş izlerini hatırlıyorum. Onu sevmemeye çalışıyordum. Uzun aylarımı dolduran şehirde değildi o, şehire ailesiyle kalkıp pek gelmezdi. Benim şehirdeki hayatım bilinmez bir serüven gibi geliyordu ona; oysa burda kalıp ömür boyu sessiz yaşamak isterdim, —günlerimi dolduran tedirginlikler bitsin burda, doğaya karışayım, ondan bir parça olayım,— anlatırdım da bunları ona. Bazı şeyleri anlayan bir duyarlığı vardı. Ama şimdi anlıyorum ki kendimi gene de dar kalıplara sokmaya çalışmıştım. Yalnızlıkta geçen sürede bitmeyecek bir enginlik kazandığımı, ruhumun yükselip gelişerek artık kimsenin bulunmadığı bir yerde, uzakta da mutlu olabileceğini sanıyordum. Düşlerin büyük ülkesinden sıyrılıp, küçük yaşamalara ihtiyaç duymak, varlığını onların eline teslim etmeye mecbur olmak, ne kötü talih.

    İlk gençliğimi dolduran iç-savaşlarımı unutamıyorum hiç. Durmadan kendi kendimle savaşırdım; kararsızlık içinde varlığımı ordan oraya atardım. Ayhan'a kitaplar, çocukluk günlerimi düş içinde geçirmeye yardım, etmiş kitaplar götürürdüm; onun da benim duyduklarımı duymasını, aynı hayalleri kurmasını isterdim. Yaşanan dünyadan ve insanlardan durmaksızın bir kaçış. Fakat küçük şehirdeki yaşamamda insanlar arasına sokulmaya kalkmıştım artık. Geçen zaman içimde karşı duyduğum sevgiyi büyütmekten başka bir işe yaramamış.

    Gündüzleri küçük evimizin önüne çıkıp karları küreledim, kışın geldiğimde. Ellerim kıpkırmızı, buz keserdi. «Kolay gelsin» derlerdi yoldan geçenler, bazan şapkalarını çıkarırlardı. O zaman bir sürü kırlangıç havalanırdı çitin kenarından. — Gelecek, kendim için büyük bir gelecek düşünmemeye karar vermiştim. Bütün tedirginliğimin düşçülüğümden geldiğini sanıyordum, geçen zamanla düşlerimin gerçeğe uymadığını görüyordum çünkü. Yalnızlık sürüp duruyordu. İçimde çok tuhaf görüntüler biriktirerek. Akşamları evde pencerenin önüne oturur, kırmızı kaplı bir deftere bir şeyler yazardım. Yazdığını zamanlar herkesden ayrıldığımı, gizli ve ayıp sayılacak bir iş yaptığımı sanıyor, kilitliyordum odamın kapısını. Dört duvar arasında herşeye karşılık, yüceldiğimi, kimsenin — benim sevgili bir-iki yazarımın dışında — erişemiyeceği bir yerlere yükseldiğimi sanıyordum. Sonraları titreme nöbetleriyle de geldi bu duygular bana, ardarda hergün deftere bir şeyler yazıyordum. Daha birçok yazarı tanımadığımı, sonra çok genç olduğumu düşünüyordum. Bu yandan bakılınca yazılarım bir değer taşımazdı. Ama beni odama kapanıp, kapıyı kilitlemeye sürükleyen tanrısal güç, bütün umudum ondaydı işte. Ama dışarıya, güneşin altına çıkınca kalmıyordu bu duygu. Orda yalnızlıkta kazandığımı sandıklarım hemen dağılıp gidiyordu. O zaman yukarıya tepelere çıkıyor, büyük ağaçların altında düşünmeye ve kendi kendimi aşmaya bırakıyordum kendimi. Ah, o zaman yazdıklarımı Ayhan okusaydı. Gizlice eline geçseydi de onlar. Kimbilir ne düşünürdü. Benden nefret mi ederdi?

    Ayhan'ı haftada bir gün görüyordum. Burda, sessizlikte, insanların arasında mutluydum. Köy yollarına doğru yürürdüm, karanlık uçuşurdu çevremde. Ama şimdi anlıyorum; mutlu günlerdi onlar. Kırlarda, açık gökyüzüyle, serin rüzgârlı havayla dolu. Ortalık sakin olurdu. — Bağlamışım kendimi, gizliden gizliye. Bilmeden, ince, sağlam bağlarla, ondan ayrılırsam, mutsuz olurdum, çok kötü olurdum; yalnız odamda günlerce oturup kaldığım vakitlerde geliyordu bu duygu bana. Onun orda, şehrin dışına doğru olan evlerin birinde olduğunu, orda oturduğunu, arasıra da beni düşündüğünü bilmek, yetiyordu bu benim için, daha fazlasını istemiyordum.

    Gün geçtikçe onu düşünmem artıyordu. Beni yaşamaya sürüklemiş sabırsızlıklarımın içinde bilemezdim sonunu. Aldanıyor muydum? Düşündüğüm yoktu böyle şeyleri. Bir toplum varmış, olur olmaz her düşünceye izin vermezmiş, umurumda değildi bu. Gene de umurumda değil, aradan yıllar geçti, bir çok şeyleri öğrendim, gene de aldırmıyorum törelere. Biz ölü bir doğanın ortasındayız, ölü bir doğayla çevrilmiş bir kaç insan, içtenliği, doğal yaşamayı bir yana bırakıp kendimiz için menfaatler, töreler yaratıyoruz. Nemize gerek böyle şeyler! Biz önce kendimizi kazanmayı, kendimize karşı içten olmayı bilmeliyiz; sonra hiçliğin bizi beklediğini bilerek bırakmalıyız bu sahte, içleri boş kalıpları.

    Güzel günler ardarda geliyordu, karlarda gezmelerle, koşmalarla, oyunlar uydurmakla dolu. Güneş hep aydınlıktı. Akşamları herkesin toplandığı. gazinoya gidiyordum. Şehirden uzaktım. Gelecekten çok, içinde yaşadığım duygular ilgilendiriyordu beni, her gün, sevgi duygumun bilmediğim bir yanını bularak mutlu oluyordum. İçimden akıp giden suların orda durmadan —bir gün çöküp yıkılmak üzere— bir şeyleri aşındırdığını bilmeli miydim?


    Ama nasıl başlıyordu o unutulmaz hastalık! Kendimi bütün bütüne açsam, içimin bütün kinini döksem ortaya. Herşeyi bütün ayrıntılarına kadar anlatmalı mıyım? Ama sonunda, geçenleri unutmak yeni bir yaşamaya atılmak için savaşmıştım. Savaş içindeki çılgınlıklarım olayları silip götürmüş belleğimden. Şimdi burda, artık içimde yeni hiçbir belirtinin olmadığı yerde, mahpus muyum? Neyin tutsağıyım bilmiyorum. Şimdi hepsi uzak, eskimiş plâklar üzerindeki izler gibi aşınmış görünüyor. Çılgınlıklarıma bir sebep bulmak için uğraştığım saatler... artık hepsi geçip gitti, sakinim, oldukça güvenliyim; ama silindim artık, isyanım sanki tükenip bitti, hayır, ölmüyorum, yalnız yaşamaya karşı duyduğum sabırsızlıktan yorgun düştüm, o kadar.


    Sonra şehre gelip yerleşti Ayhan ailesiyle. Yitirme korkusuyla iki uzun yıl geçti, bu iki uzun yılda biz birbirimizin olmaya çalıştık, şehirde yaşanacak ne varsa birlikte yaşamaya çalıştık, sonra zaman geçti, ayrılma çanı çaldı, önce bunu duymak istemedim, ailesi alıp onu törelerin içine sürükledi, bense gene yalnız kalmayı seçtim, içimi kaplayan acıyı dindirmek için. Şimdi anlıyorum ki bu toplumun dışında kalmışım. Bundan pişmanlık duymuyorum, seviniyorum üstelik. Kendimi kendim kuracağım, inançsızlığın, boşluğun ortasında olsam da, geçmiş bir inanca sarılmadan.


    28 Şubat


    Camın gerisinde oturdum, gidişini düşündüm. Yoldan tek-tük insanlar geçti, daha çok ihtiyarlar bu saatte. Odamda güneş pencereden uzaklaşmıştır, akşam olunca daha üzüntülü, daha yetersiz bir vakit. Ne yapacağım? Çıksam şimdi sokaklara kötü bir kalabalık; habersiz boydan boya habersizlik. Burda camın gerisinde oturmak en iyisi; karşıda bahçenin ortasında bir çınar ağacı, alçak duvarlı bir bahçe görünüyor. Tahta bir yapı, kiremit rengine boyamışlar, duruk bir gökyüzü. Çıksam şimdi dışarı, ayaklarımın altında tozlu bir kaldırım, parke döşeli bir yer burası. Ama nereye gitmeli? Bu camın gerisinde oturmak en iyisi, gidecek yer yok, her yer donuk bir beyazlıkta. — Hep geriye ittim düşüncelerimi, bilinç altına, hiç düşünmek istemedim. — Burda «susalım» dedim. Söylersem çok üzücü şeyler söyleyeceğim. «Peki..» diyordu. Bu pastahane camının gerisine oturmuştuk.


    Ama şimdi onu anmak için oturmadım. Gidişini düşünüp üzülmüyorum. Yalnız yetersizlik duygusu: bu şehir kötü, benim bu şehirde işim yok, ötekiler gibi olamam ben, hepsini bitirdim artık. Hepsi bana yetersiz. Bunu ona da söyledim «Ötekiler gibi olamam ben» diye. «Ben hepsini bitirdim artık.» «Sen gidersen yapacağım bir şey yok.»

    «Üzülmez misin?» dedi. —Kendi değerini ölçüyor.—

    «Bilmem ki» dedim. «Üzülecek gibi değilim artık. Yalnız bu duygu. Vakitlerimi öldürürüm.»

    Sırf vakit geçsin diye şimdiye kadar yaptıklarımı yeniden yaparım.

    «Biliyorum, sana onlar yetmeyecek diyorsun. Gider Adnan'ı bulurum. Bütün gün o büyükçe pastahanede otururuz.»

    Sonra Nişantaş'ta bir ev, düzgün, mermer merdivenli. Sonrasında bir şey yok. Kitap okurum belki. Ne kitap, ne bir şey. Bir yerlere gitsem değil mi? Nerde, gitmek de istemiyorum; sanki dünyanın bütün şehirlerini gördüm, her şehirde yaşamış kadar yorgunum.

    «İçki mi? İçmiyorum, içkiyi de bitirdim ben.»

    «Artık içince üzülüyorum.»


    Bırakmalı bunları. Gitti o. Sonrasını bilmiyorum. Büyük bir boşluğa düşmedim, düşlerim karmakarışık olmadı, keşke olsaydı diyorum şimdi. O zaman gidişiyle yitirilen anlamı kazanmaya alışırdım; yeni baştan, her şeye yeni baştan başlardım.; ama şimdi hiçbirşeye başlayamam; kiremit renkli yapıyı göreceğim, akşam olunca gidip yatacağım. Sonra sabah, kitap dolabına güneş vurmuştur, akşamdan kalma esvaplarım koltuğun üzerine atılmış, kalkıp düzeltmeli. Sonrası var mı? Hep aynı mı böyle? Bir örnek: kazanılacak bir şey yok, yitirilmiş bir şey yok.

    O vakit, onun gidişiyle yitirilen anlamı yeniden kazanmaya çalışırdım. Yorgun bir geceden sonra eve döndüm gene. Dairenin girişinde loş bir sıcaklıkla burun buruna geldim. Uykum gelmiş. Büyük gün. Yeni bir gün yarın, yeni bir gün ışığı, bir yeni kararsızlık, seçmelerimi yeniden yapabilirim. Seçmek, bir şeyler yapmak isteyecek miyim o vakit. Aydınlık, tozlu caddeye çıkacağım. Yüksek binalar, hafif kurşuni yüzleri. — Talimhane'de akşam başlamış. Soğuk, güzel bir bahçe. Dışarısını düşündükçe tozlu bir cadde düşünürüm. Burası, aydınlık, belirli: kitap dolabı, lâmbanın ışığı, kâğıtlar, her şey belirli, tozsuz. (Neden düşündükçe hep binaları, caddeyi, tozlu belirsiz görüyorum? Benim yaşamamda hiç konu yok mu? Geleceği düşündükçe parke döşeli bir yol, düz yüzlü binalar, ıslanmış, geniş pastahane camları düşünürdüm.)

    Gidişinden bu yana ilk kahveyi içiyorum. Garson getirdi, tablayı itti önümden. — Talimhane'de oturduğumuz zamanlar, ne kalabalık akşamlardı onlar. Kırmızılı, mavili balonlar asılıdır sanki gökyüzünde. Bir bayram sevinci, akşamüstünün alacakaranlığında bir parıltı, bir duyumsuzluk.


    Top oyunuyla bitmiş bir akşam mı? Bilmem ki şimdi; anmak istesem hep birbirine karıştırırım. Bir kalabalık, bir parıltılı akşam düşüncesi düşer aklıma. — Sonra nasıl sessizce çekip gitmişti ama. «Hiç ummazdım» diyemiyorum. Korkak bilincim insanlara karşı kuşkuluydu eskiden beri. — Asmalımesçit'in oralarda asılı, sakin bir gök vardır, binalar bütün Fransız biçimleriyle dururlar, yeşil pancurları sallanır durur. O gittiği vakit orası gene eskisi gibiydi, ama değişen ne var diye sormadan edemiyorum kendime. Eski burası. Her yer eski, değişmiyor. Yıllar eşyayı bitirmiyor, ama biz bitiyoruz, günden güne değişip ölüme doğru gidiyoruz, içimizdeki ses hep birşeyler söyleyip duruyor.

    Sessizce çekip gitmişti. Hiç ummazdım diyemiyorum, umardım diyemiyorum, bir şey diyemiyorum bu konuda. Sessizce merdivenlerinden çıkılan loş bir ev düşüncesi doldurmuş aklıma; sinirli, hırçın bir baba, iyi kalpli, dert ortağı bir anne hatırlıyorum. — Bütün bunlar benim gerçeğime aykırıydı, hiçbir vakit insanların çıkar bağlarıyla karışan dostluklarını düşünmemiştim.

    Evimiz olursa bizimki gibi olmasın, demişti galiba bir gün. Şehir dışında karlarla örtülü bir ev gelmişti aklıma. Şehrin sokakları yağmurla ıslaktı, uzaktaki eve hangi yollardan geçilip gidileceğini düşünmemiştim o vakit. Yalnız, uzakta, bir ev. Karları nerden düşündüm bilmiyorum. Ona anlattığımda gülmüştü. Sıcak bir salon, güzel, her vakit oturulacak bir yer orası. «Bir evimiz olsaydı» dedim.

    «Uzakta bir ev mi?»
    «Karlarla örtülü bir ev mi?»
    O vakit herşey düzelecek miydi? Herşeyi yetersiz görmekten kurtulacak mıydım?



    6 Mart


    İçimi acılarla kıvrandıran bu soruları çözümlesem bir. Eşyanın özünü hiçbir zaman anlıyamadım, kendimce yorumlıyamadım. Bilmemek korku veriyor; geçmiş günleri düşündükçe içimi bir korku titretiyor; korkuyla sürdürüp duruyorum bu yaşamayı. İçimi saran korku davranışlarıma yayılıyor, iyice belirli oluyor. Bir kapıyı açıp girerken, bir yere otururken, bir insana bakarken önliyemiyorum bunu. Korku başını alıp büyüyor, arasıra anlaşılmaz hastalıklarla üzerime çullanıyor. Titreme ve sinir nöbetleri geçiriyorum. Korkunun beni sürüklediği bayağılıkları birer birer anlıyorum artık. Yalnızlıkta, ölümün, bilinmiyen birisi olarak kalmanın korkusu öldürüyor beni. Kaçıp isyan etmek; mutlaka bir isyan bulmalıyım.


    Anlıyorum ki insanoğlu şimdiye kadar çözümlendiğinden farklıdır. İnsanoğlu büyük bir bataklıktır, herşey onda kaybolur, çıkmamak üzere dibe gider. Eve döndüğüm vakitler bütün gün omuz omuza yaşadığım bayağılıkları düşünüyorum. Ama anlıyorum ki kendim de onlardan farklı değilim. Batağın içindeyim, durmadan daha da dibe saplanmaktan kendimi alamıyarak. — Kaç geceler bunları söyliyerek sessizliğe ermeğe çalıştım, durdum.



    Geçmiş için bir hikâye uydurmak, onu yıllar yılı saklayıp durmak. Bütün bu satırları yazmakla kendime en uygun olanı yapıyorum.



    Suç bende değildi, üçgen biçimli bir odamız olmadığı için. Bağnazlık hep. Ben iyiyi seçmiştim, kendimi düşünmeden, iyiliğe atılmıştım. Sinirli bir baba, bu yaşayışı anlamıyan. Ailemi de yollamıştım hem. Ama babası geleceklerini duyar duymaz kaçmış, kardeşini mi kıskanıyorsun diyerek, vurmuş kapıyı, çekip gitmiş. Annesi ne demiştir o vakit. Sen üzülme, her şey düzelir mi demiştir; babanı ben razı ederim mi demiştir, bilmiyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Niçin babası böyle yapmıştı. — Pencerenin önünden geçenler azaldı. — Yıllarca, sinirli bir yaşama, anlamadan, bilmeden, insanları sevmeden, tanımadan onları, sürüp giden bir yaşama. Annesi bir cümleye takılıp kalmıştır. Hep toplumun önceden belirli düşünceleri, bir sürü aptal bilinç. Bu toplum sayısız aptal bilinçten kurulmuştur.


    Oysa bu cahillikten çoktan bıkmıştım. Bu insanları zorla düşündürmeli. Ama nerde? Gazinoların, en lüks yerlerin, bütün bu cahil insanların toplandıkları yerlerin ardında bilgisizliğin, insanları tanımamanın, vahşice bir kötüye kullanma düşüncesinin yattığını biliyordum. Onları tanımanın tiksintisi. Herşeyi yetersiz bulmanın huzursuzluğu. Bu toplumla nasıl yaşarım ben? Herkesin beğenilerinin ötesine geçmişim bir kere. Onlardan ayrı bir yaşama. Burjuvaların yaşadıkları yerlere tiksintiyle bakıyorum. — Gece gelecek artık, bu pastahaneden, bu camın gerisinden kalkıp gitmeli. Kendime verdiğim önem de boş; böyle çılgınlar gibi kendi kendini sevip durmanın ne yeri var. — Tanrım, burjuvadan tiksinmek, beni kendimden de tiksinmeye mi götürüyor? Yalnız olduğumu bilerek, burjuvalar gibi dış görünüşlere sarılmadan, yalnız çağın içinde kahramanlık sayılanı seçerek, iyi olmaya çalışayım. Bütün burjuvaları aldatmak pahasına da olsa doğru bildiğim yolda yürümeliyim. Ama içime uyan değerliyi nerde bulacağım?


    21 Mart


    Uzun zaman onu düşünmedim. Günlerin geçtiğini duyuyordum. Gecelerle günler birbirine karışıyor. Yaşamamı çok başka yerlere sürükledim. Beyoğlu'nun başka yanlarına. Azalan acım günden güne beni rahata götürüyor. Yaşamamın bütün acı gerçeğini kabullenmeye hazırım. Gene de tamamen iyileşemedim; düşünerek kurduğum yaşamam için tam bir mutluluk umamam. Özentisiz, kendi çevresini kendi kurmaya çalışarak, durumunu kendisi saptayarak.

    Onu sevmeye, kendimden ayırmamaya başladığım zamanı anmak istiyorum. Tuhaftır, bana yakın olanı pek de umursamak istemezdim. Sonraları uzun boylu düşündüm bunu, bana yakın olanı, beni sevmeye geleni umursamak istemeyişim nerden geliyordu? Yalnızlık, bırakılmışlık, eskiden beri yerleşmiş içime. Niçin yerleşmiş?


    Son günlerden biriydi. Bahçe parmaklığının kenarında güneşli bir gündü o gün, söz vermiştim kendi kendime, sevmemek için, hazırlandım. Çok çalıştım. Günlerce evde oturup kendimi hazırladım. Ne güzeldi. Güneşi görüyordum, sonra su yollarını, ağaçları. Üzüntüsüz, bir şeyler akıyordu içimde.

    Sonraları durmadan düşündüm. Artık her şey geçmişti. Şehirdeydim. Bana yakın olanı sevmemek istemem, kendimi sevmememden mi geliyordu? Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Bu, uzun zaman sarsıntısını yaşadığım küçüklük duygusunu kabul etmek olurdu. Ama sonradan yaşım ilerledikçe yenmiştim bunu. İlgilenmek istemeyişim, kaçışım hangi sebebe bağlanabilir? Ah, insanoğlu böyledir. Hiçbir insana güvenememek bizim kaderimiz. Kazanmak istediğimizi tamamen kazanınca beğenmemek, durmadan yenilerini kazanmayı düşünmek. Ben de kendime yakın olanı, ucuzcana kullanmaya —bütün üzerine titremelere karşılık— yol alıyordum, her insan gibi.



    28 Mart


    Günler bahara doğru gidiyor. Artık çok zaman geçti, hiçbir umut yok. Gelmemesine gitti bir kere o. Bütün dostlarımın bildiği, yemekleri çok sevilen bu lokantada onu nerden de anıyorum? Bütün bu satırları peçete yerine kullanılan kâğıtlara yazmasam deli olacağım. Bir yandan da, herşeye karşılık insanoğlu küçük ve cılız bir varlıktır, diyorum. — Nasıl anıyorum, akşam yemeği yenen bu yerde? Bilmiyorum —büyük, kalabalık bir şehrin ortasında burası— zenginlikler yaşayan beyler, hanımefendiler için yapılmış bir yer mi? Bilmek bile istemiyorum. Ne olurdu? Şimdi pencere önünde tek ve büyükçe masadayım, hiçbir şeyi, içime en acıtıcı köklerini sarmış özentilerimi anlamanın verdiği, idrâkin de sınırlarını aşan yalnızlığı düşünmeseydim. — O çok ayrıydı. O akşam yemeği, geçen aylarla, varlığımdan ne kadar çok şeyler sürüklemiş. Bana ne kalmış? Geriye ne kalmış? Korkunç bir kuşkuyu yaşıyorum. Korkuyorum. Şimdi oturduğum masadan, kenarında oturduğum pencereden bile emin değilim. Kimim? Neyim? Nerden geliyorum? Nerden gelip bu masaya oturuyorum? Pencerenin önünü seçmişim? Farkında bile değilim. Anlamıyorum, bu anda beni varlığımdan bile kuşkuya düşürecek ne çeşit bir güç olabilir? Bilmiyorum. Hafif şarkılarla başlamış. Hepsinin üstünde bu soru: Nasıl anıyorum? Hepsinin üstünde. — Ne korkunç bir yalnızlıktı o; onu ellerimle, gören, görmeyi becerebilen gözlerimle nasıl da yitmeye bıraktım? İstemiyordu ama gidiyordu. Bilmiyorsunuz; şimdi bunları anlatmak hiçbirşeyi değiştirmiyor. Gece yarısı daktilomun başında, tavan arasındaki odada oturup uzun uzun yazdıklarımın çok şeyleri değiştirmesini isterdim. Çok şeyleri. Onlarla o insanüstü gücü kazanacağımı ummuştum. Yanılmışım. —Şimdi artık hiçbirşeyi kimse değiştiremez. Yalnızlığım, yıkılmışlığım bile önemsiz. Caddelerle, kenar mahalle içki yerleriyle, geceleri sabaha kadar mavi kapılarını açık tutan kulüplerle bütün bir ömrü geçirmek mümkündür. Hepsinin üstünde ansızın anıyorum: saçları ne kadar güzeldi, beyaz ve solgun yüzü acımı arttırıyor. Ben şehrin kahvelerinde, lokantalarında yaşayan orta tabakadan insanı, birdenbire herşeyin üstünde anıyorum, son gecemiz miydi? Hangi elbiselerini giymişti? Evet hatırlıyorum, elbisesinin gri ve kahverengi yuvarlakları daha belleğimden silinmemiş, unutmamışım. Biliyorum. Bildiğim bir şeyler var benim de. — Bu dar bir geçitmiş gibi uzanan lokantada akşam yemeklerini yemeğe gelmiş silik resimleriyle titreşen insanların herşeyi bilmesinin ne önemi var? Saçları ne kadar güzeldi; pırıl pırıl, inceydi. Bilmiyorlar. Herşeyi bağıra bağıra anlatmalıyım. Duymalılar. Ağlıyor muyum? Ağlamam bile önemsiz. «Bütün gün ölüyorum» demeliyim. Nasıl karşılayacaklardır? Yanılıyorum. Kimseler bilmemeli. Yıllarca sokakta, deniz kenarı meyhanelerinde yaşıyorum, anlamamalılar. Deniz kenarında zengin yalıları olanlar, o zamanki utangaç iyimserliğimi. Bilmiyorlar, ne kadar gizliyim. Nasıl önlerinden geçiyorum: Çok uzaklara onu yeniden bulmaya, ince, güzel saçlarını yeniden görmeye gidiyorum. Kilometrelerce uzakta. Yeni bir şehrin beni tedirgin eden karanlığı. Işıklar, elektrik ampulleri yanıyor. Bahçe parmaklıkları, bahçe içindeki evler önünden geçiyorum. Birden soruyorum: aylar sonra burdayım, bu yeni şehirdeyim, ayları, günleri sayarak bekleyip durduğum bu anı yaşamanın tedirginliği miydi? Yolda neler görüyorum? Nasıl da tedirginim? Uzağım? Nasıl uzağım? Nasıl uzakları yadırgıyorum? Akşam mı? — Kendimi yeni davranışlara sürüklüyorum. — Niçin sürüklenip gidiyorum? Kim beni yeni, yabancısı olduğum bir dünyaya götürdü. Hangi görünmez güç? — En büyük acım bu: o bütün çocukluğunu yaşamamış. İlk gençliğini yaşamamış. Anmam bile kötü. Küçük kahverengiler ve iç içe girmiş griler. Bacakları ne kadar kalın, ne kadar yumuşaktı. Şimdi daracık, şarkıları duyulan bu akşam yemeği yenilen yerdeyim —eskiden ağrılarla gelirdim, sıkılırdım— sessiz sokakta, ıslak, ince kumaştan elbiseler giyerdim; sonra bilmiyorum nasıl başka, uzak bir şehirde gözyaşlarım kalmış.



    Şimdi akşam. Burdayım. Yeryüzündeyim. Büyük şehirde, sessiz bir sokaktayım. Pencerenin dibindeyim. Sokaklar yağmurla ıslanmıştı —ben gelmeden önce yağmur yağmış— eskiden de sokaklarda yürümüştüm. Bildiğim yerler buraları, kapıyı açıp girmiştim. Sessizdi içerisi. Güzeldi. İyice biliyorum. Her akşamki gibi bir akşam bu. İşi hiç büyütmemiştim. Yemeğimi ısmarlamıştım; başkaları da gelmişti, beraberce yiyorduk yemeğimizi. Biliyorum, iyice sakındım, sanki tamamen unutmuştum; içimi yakan sıcaklığı silinmişti. Birden anıyorum: birden ince ve güzel saçları, kahverengi kareli, gri elbisesini anıyorum. Unutmamışım. Seviyor muydum? Sadece kendimi, hırçın üstünlük duygumu yenmek için mi seviyordum onu? Bu bayağı toplumda ne güçlü bir bağlantıydı o. Gerçeği yenmek mi istemiştim? Elbet düşününce herşeye bir sebeb bulunabilir. Düşünmeyi —beni birdenbire sarsan anısı geçene dek— sonraya bırakmalı. Uzaktaydı, başka bir şehirde, başka insanlara yakındı. Aydınlık pastahane camları önünden geçen görüntüsü beni hiç rahat bırakmamıştı. Gülüyordu, ürkek sevinçlerini ona hiç çok görmedim.

    Gittiğimde, kahverengi noktalı, gri elbisesinin yabancısıydım. Bunu ona da söylemiştim. Hiçbirşeye sahip olamıyacağını bilen acım sonucu değiştirmiyor. Yaklaşmayın! Siz akşam yemeklerini yiyen mavi gözlü beyler, küçük hareketli, zarif kadınlar. Bu yabancılığa hiçbirşey karışmamalı. Erginlik çağındaki kızların, eve geç geldiklerinde, ana babalarına görünmeden çıktıkları odalarında, kimseler görmesin diye eski okul defterleri arasına sakladıkları yazılar yazacağım. Ne kadar aldanmışım. Toplumu bir yana atıp içimin sürüklenişlerine kapılmıştım. Uzaklaşış sonraları çok büyüdü. Yanılmışım. Duymadın. Kimselerin bu yabancılığı bilmesi gerekli değil. Kahverengi kareler, gri renkler. Yabancılığımı düzenli masalar, ürkek hanımlar, ardarda içilen içkiler gidermiyor. — Anıyorum. Yüzünün unutamıyacağım görüntüsü nasıl da belleğimden silinmemiş!



    17 Nisan

    En korkuncu bu! Günlerdir onu yaşadığımı biliyorum, ne kadar unutmaya çalışsam da. Uykularımın ortasında sıçrayıp uyanıyorum. Göğsümü bastırıp duran, çevremde kara bir gölge gibi dolaşıp duran bilincimin ölü gözlü görüntüleri. Birden sıçrıyarak uyanıyorum, sanki varlığımın büyük bir parçası onunla beraber gitmiş. Yitirilen bir daha elde edilmeyecek. Yalnız burda oturup düşüneceğim. Artık hiçbir şey yitirmedim diyebilinceye kadar. Bir gün yorgun odama döndüğümde görüntüsünü bulmam mümkündür. Uzanmış yatıyor. Alkolden düşünecek halde değilim, bende sabit fikir haline geleceğinden korkuyorum.

    Anı defterimde onun tuttuğu yere yeni sayfalar eklemek; bitmeyecek bu uğraşı. Ne zamana kadar sürecek? Şimdi kurtulmak için yazmaktan başka çare olmadığını anlıyorum.

    Gece mi şimdi? Uyku saati mi? Hiçbirisi değil! Cama elimi uzatıyorum, varlığımın gücünü duymak için. Çıksam şimdi dışarı, bomboştur sokaklar. Şimdi sen gelmeden önceki eşyalar, koltuk, kitaplık, yorgun elbiseler, ütüsüz, öyle durup duruyorlar. Sen uzanmış yatıyorsun. Niye ki? Düşünüyorum, yağmurdan önceki zamanı, Tepebaşı'ndaki pastahanede yorgun musun? «Sevdaya dayanmak zor.» Sen mi böyle derdin? Sevdaya dayanmak zor diye. Niye başka şey söylemezdin de böyle derdin? Derdin derdin işte, niyesi var mı? Bütün bu yaşamamızın, aşkın, gecenin, sokakların, çeşitli ışıklarla başlayan sokakların ortasında; yaşadığımı duyar mıydım o vakit?, Nerde, anlamazdım. Anlasaydım olmaz mıydı? Varoluşumu, nedenimi, başlangıcına inerek —ama bu insan acı çeksin diye mi yaratıldı.— Senden önce başkası geldi bu boşluğun ortasına. Herşeye boyun eğmiyen bu isyan gereksiz mi büsbütün? Otururduk. Yaşamama nerden girmişti? Gerekli olan onunla yaşayabilmekti. Sonra gene gereksiz diye düşünürdüm, niye gerekli olmalı. Ama güzel, yaşamaya, onu anlamaya gitmek. Niçin onu bu kadar istemiştim? Aşkı niçin bu kadar istemiştim? Muhtaç mıydım? Sevilmeye mi muhtaçtım ben? (Küçükken hoş tutulmuş bir çocuk, o kadar sevilmiş, gizli tutulmuş sanki, sanki yeryüzünün bütün kötülüklerinden esirgenmiş, anlıyorum.)



    Çocukluk hastalıkları gibi başlıyor bunaltı. Akşamları oturup yazılar yazıyorum; anlaşılması için. Bütün bu anlamsızlık anlaşılsın da, artık çok geç kalınmış olsa da daha iyi bir dünya kurulsun diye. Bütün bu çılgınlıkların sonunda hiçbirşey olmadığı, bu dünyada yaşamaya bile imkân olmadığı? Yalnızca yazmaya, durmadan yazmaya ihtiyacımız olduğu anlaşılsın artık. Öf, yazmaktan başka kurtuluş yoktur. İnsanoğlunun bayağılığını, her gün, yeniden, yüzüne vurmaktan başka. Yaşanıp da ne yapılacaktır, pastaha-nelere gidilecek, yollarda yürünecek, evlerde oturulacaktır; sonra, sonra kötü bir yaşamayı sürükleyip durmanın acısı. Bütün kentlilerin yaşaması böylece kendinin olmayan zamanlara bölünüp gitmekle rezil olmadı mı?
  • Bu günlerde herkes gitmek istiyor.
    Küçük bir sahil kasabasına,
    Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
    Hayatından memnun olan yok.
    Kiminle konuşsam aynı şey…
    Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
    Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
    Bir kendisi…
    Bu yeter zaten.
    Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
    Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
    Ama olmuyor.
    Hadi kendimize razıyız diyelim,
    Öteki de olmuyor;
    Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
    Böyle gidiyoruz işte.
    Bir yanımız “kalk gidelim”,
    Öbür yanımız “otur” diyor.
    “O”tur” diyen kazanıyor.
    O yan kalabalık zira…
    İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
    Güvende olma duygusu…
    En kötüsü alışkanlık…
    Alışkanlığın verdiği rahatlık,
    Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
    Kalıyoruz…
    Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
    Evlenmeler,
    Bir çocuk daha doğurmalar,
    Borçlara girmeler,
    İşi büyütmeler…
    Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
    Misal ben;
    Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
    Değil bu şehirden gitmek,
    İki sokak öteye taşınamıyorum.
    Alıp götürsem gelmez ki…
    Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.
    Herkes onu, o herkesi seviyor.
    Hangi birimizle gitsin?
    “Sırtında yumurta küfesi taşımak” diye bir deyim vardır.
    Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
    Kendi imalatımız küfeler…
    Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
    Ölüm var zira!
    Ölüme inat tutunmak lazım,
    İnadına kök salmak lazım.
    Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
    Var tabi yapanlar, ama az.
    Sadece kaymak tabakası.
    Hepimiz kaçabilsek…
    Bütçe, zaman, keyif denk olsa…
    Gün içinde mesela;
    Küçücük gitmeler yapabilsek.
    Ne mümkün?
    Sabah 9 akşam 18…
    Sonra başka mecburiyetler…
    Sıkışıp kaldık…
    Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.
    Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
    Bir ömür karşılığı bir ömür yani…
    Ne saçma…
    Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
    Galiba..
    Ben her bahar aşık olmam
    Ama her bahar gitmek isterim.
    Gittiğim olmadı hiç, ama olsun…
    İstemek de güzel.

    Can Yücel
  • Sessizlik.
    Her taraf sessiz olmalıydı.
    Bu kavramı geçen gün ormanın derinliklerinde dolaşan biri genç öteki yaşlı iki kişiden duydum. Gözlerim iyi seçemese de, yaşlı olanı sesindeki yıpranmışlıktan tanıdım.

    “Kendime eziyet ediyormuşum. Bu yaştan sonra oturup keyfime bakmalıymışım. Pehh! Onlar ne bilir gecenin sessizliğinde doğaya karışan nefesimi dinlemenin bin konfora ağır bastığını. ”

    Genç olan keyifle güldü. Daha kahkahasının yankıları bitmeden konuşmaya başladı. “Ya da senin ne kadar dinç olduğunu hala anlayamamış olmalılar dede.”

    Adam torununun omuzlarını sıkıp başını salladı. “Öyle ya. Öyle. Babaanneni ikna edebilsem yapacağım şu dağın başına bir ev. Gül gibi keyfime bakacağım. Ama nerdee? Şehrin ışık kirliliğinden güzelim yıldızların ışıltısını göremez olduk.”

    Konuşmaları bu şekilde devam etmişti. Çok gürültü çıkarıyordu buraya gelen insanlar ama ben rahatsız hissetmiyordum. Öğreniyordum. Şimdi o bahsettikleri yıldızlar tek tek gökyüzünde belirmiş olmalıydı ve etraf da sessiz. Asla anlayamayacaktım şu sessizliği. O yüzden daha önceden duymuşsam da unutuyordum sürekli.

    Gündüzleri arkadaşlarımdan kimi uyur kimi işine bakarken ben dinlerdim. Doğayı, insanları, her şeyi. En iyi özelliğimdi ne de olsa. Meraklıydım. Gece ise mesaim başlardı. Yine dinlerdim. Dinliyordum.

    Ağaç yapraklarının hışırtısı asla kesilmeksizin asimetrik kulaklarıma ulaşıyordu, arkadaşlarımın ve diğer canlıların sesiyle birlikte. Şimdi de kar atıştırıyordu. Yeryüzüne düşerken çıkardığı sesi seviyordum. Havanın düne göre ılıdığına bakılırsa belliydi beyaz tanelerin düşeceği. Gerçi bana her şey siyah beyazdı. Fakat karlar ve gökyüzünün geceleri oluşturduğu tezat ayrı bir ahenk taşıyordu. Yine de tek bir sıkıntısı vardı: Soğuk. Hele hele geceleri iki kat daha soğuk oluyordu. Arkadaşlarımdan kimse üşümezdi. Bir tek ben üşürdüm. Normal değildim sanırım. Öyle bir çabam da yoktu.

    Ben bunları düşünürken sinsice yanıma yaklaşan arkadaşımla irkildim. Çok iyi duysam da iflah olmaz bir dalgındım. Kafamı hemen ondan tarafa çevirdim. “Korkuttun beni Venandi. Ben senin avın değilim. Biraz daha dostça yaklaş.”

    “Gündüz uyumamışsın ve zaten korkunç olan kocaman gözlerin daha da korkunç olmuş. Bana bakmayı kes.”

    Kafamı çevirip aşağı yukarı salladım. “Formundasın bugün. Hadi sen işine bak ve beni yalnız bırak. Gecenin sessizliğinde kafamı dinleyeceğim.” Nasıl bir şeyse artık?

    Venandi bana kapkara gözleriyle tuhaf tuhaf baktı. Sonra da “Ne yapacaksın? Ne yapacaksın? İnsanları dinlemek sana yaramıyor Noctis. Garip kelimeler bunlar. Ayrıca sen de işine baksan iyi edersin. Aç kalınca hiç çekilmiyorsun” deyip ahenkle uçtu gitti.

    Arkasından bağırdım. “Sen hiçbir türlü çekilmiyorsun.”

    Herkes oraya buraya dağıldı. Saat ilerledi ve ben bir anda kendimi fazlasıyla yalnız hissettim. Acaba gece hüzün getirir diye diye insanlar benim de mi öyle hissetmeme neden oldu? Ahh Hedwig! Keşke şimdi yanımda olsan. Olabilsen.

    SON
  • 365 syf.
    ·4 günde·10/10
    Böyle bir kitap nasıl adlandırılır ki bilemiyorum. Güzel mi? Değil bence. Acı çok acı ve acılarla dolu. Kitabı okurken üzüldüm, kızdım, öfkelendim ve kimi yerde de güldüm. Bu kitabı okurken bazı bölümler için dileyeceğiniz tek şey yazılanların hayal ürünü olması. Keşke öyle olsa. Musa Anter “Apê Musa” olarak tanınıyor. Onun da dediği gibi bu hatıralar kendisinden ziyade bir halkın hatıralarıdır. Acı ve zorluklarla dolu hatıralar. Kitabın içinde 1920’lerden 1990’lara kadar Musa Anter’in hayatından kesitler var. Kitap ayrı olarak yazılmış iki ciltten oluşuyor. Üzerinde çokça konuşulması, yazılar hatta kitaplar yazılması gereken bir kitap.
  • 736 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Spoiler içerir!


    Kitap bir yıldan fazla süre elimde süründü. Tam anlamyla hem de. Zira, kitabı öneren kişiye kırgınlığım okuma isteğimin önüne geçmişti; ama bazı şeylerin üstesinden gelince başlayabildim. Kvothe ile tanışmak benim için oldukça keyifli oldu.

    Kafa derli topluyken başlanması gereken bir kitap öncelikle. Kitabın başında direkt isimler ve mekan işin içine giriyor, olay içine düşüyorsunuz ve söz konusu saldırı ile ilk sebep veriliyor ve ardından film misali hooop geçmişe gitmenizi sağlayan bir zaman yolculuğuna başlıyorsunuz.

    Ben kitap içerisindeki fiziksel betimlemeleri çok sevdim. Çevireni de kutluyorum, oldukça leziz bir iş çıkarmış. İlk sayfalardaki hafif karışıklığı atlatınca öyle bir içine cekiyor ki, alırken pek kalın görünen kitap bir anda “Keşke daha kalın bir kitap olsa...” diye düşündürüyor. Kvothe’nin ailesinin ölümüne sebep olan yaratıkların peşine düşme hikayesinde, karakterin bocalaması da yeterli şekilde verilmiş. Canlandırmakta da meraklandırmakta da eksiklik hissettirmedi.

    İkinci kitabın sonunun havada olduğunu duymuştum; ama kişiden kişiye değişeceğini ümit ederek yakın zamanda başlayacağım.

    Kitabin en hoş tarafı, yeni bir büyücü ve simyacı profili tanımaktı. Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi, Büyücüler Loncası, Merlin, Unutulmuş Diyarlar, Ejderha Mızrağı ve daha bahsini geçirmediğim pek çok farklı buyucu profiline “sempati sanatı” ile bir yenisi daha eklendi.

    Mekan betimlemesi açısından da “Üniversite” oldukça hayal edilebilirdi. Kilometre taşı fantastiklerden olacağını düşünüyorum. Yazın şezlong keyfi ya da sonbaharda yağmur kitap kahve keyfiniz için sakınıp, doğru zamanda başlayınız.
    Sevgiler
  • Bugün sizden bir şey isteyeceğim.
    Sakın kimseye ''Seni seviyorum'' demeyin.
    Lütfen!.
    Kullanmayın artık bu sözü.
    Başka bir şey deyin birbirinize onun yerine…
    Duygularınıza daha denk düşen bir şey...
    Benim aklıma gelmiyor ama siz bulursunuz.
    Ne de olsa sizin duygularınız...
    Hayır, içini dolduracaksanız ''Seni seviyorum''un, bir diyeceğim yok.
    Ama umudum da yok…!
    ''Seni seviyorum'' öyle ''Kendine iyi bak'' gibi bir söz degildir, laf olsun diye söylenen...
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde hakkını vereceksiniz. Bir kere onu gerçekten seviyor olmanız lazım.
    Yani öyle dokununca geçiverecek arzularla falan karıştırmayacaksınız.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, o biri en az tuttuğunuz takım kadar önemli olacak hayatınızda.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, bir saat eksik uyumayı göze alabileceksiniz , onu daha çok görmek uğruna.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, elini tutmak da önemli olacak başka seyler kadar.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, ''Sevgilimsin'' de demiş olduğunuzu bileceksiniz.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, onu özleyecek, düşünecek, merak edeceksiniz.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, onun gözü telefonda (evet, cep telefonu çıktığından beri kulak değil gözler telefonda) aramanızı beklediğini unutmayacaksınız.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, ona sürprizler yapmayı, ufak hediyeler almayı ihmal etmeyeceksiniz.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, ona şiirler okuyacak hatta kabiliyetiniz varsa, yazacaksınız da.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, şarkıdaki gibi, ellerinizde çiçeklerle kapısında bekleyeceksiniz.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, belki ömrünüzün sonuna kadar değil ama, hiç olmazsa yarın, öbür gün de seveceğinizden emin olacaksınız.
    Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, o aşktan söz ederken, siz ''Ben almayayım, alana da mani olmayayım'' demeyeceksiniz.
    Nasıl?
    Çok mu zor?
    Fazla mı zahmetli?
    İnsanın birini sevip sevmediği tam da böyle belli oluyormu arkadaşlar?.
    Sevmeyince ''iş'' gibi geliyor bütün bu saydıklarım.
    O zaman ''Seni seviyorum'' demeyeceksiniz.
    Bu kadar basit...!
    Bir gün farkında olmadan, bütün bunları yapıyor olduğunuzu görünceye kadar.
    Şimdi ''Ne var bunda? , KeŞke herkes birbirine bolca 'Seni seviyorum' dese' diye düşünenler olacaktır.

    İyi
    O zaman birbirini gerçekten sevenler , yeni bir söz bulsunlar söyleyecek.
    ''Seni seviyorum'' orta malı olsun.
    Zaten oldu olacağı kadar.