• Keşke rahat bıraksalar artık
    Adalet rahat olmalı,yoksa terazi sallanır ve adil bir hüküm verilemez.
  • Adalet rahat olmalı,yoksa terazi sallanır ve adil bir hüküm verilemez.
    Franz Kafka
    Sayfa 138
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor! –Üç Menkıbeden Birincisi-
    Tanrım... Sana Tanrı demek suç mu? Yoksa ölümcül bir günah mı? Sana kendi dilimde seslenmek, beni günahkar mı yapıyor? Bunu kabul edemiyorum sevgili Tanrım! İşlediğim günahların ağırlığı, cücelerin omuzlarında duran devler gibi ağırlık yapıyor. Hangi insan vardır ki içerisine düştüğü günah anlarında, senin adını anmayan! Ben varım sevgili Tanrım! Uzun zaman oldu ve senden bahsetmiyorum. Senin adının kutsallığıyla yıkanmayalı, senin adınla adım atmayalı uzun zaman oldu. Ama bunun müsebbibi ben değilim. Senin adınla adım atarak bizi adaletsizliğe, eşitsizliğe, aşağılık kompleksine layık gören insanlarındır bunun sorumlusu. Ama anlamıyorum Tanrım, onlar böylelerken sen neden adının kirletilmesine, adına ihanet edilmesine ses çıkarmadın Tanrım? Sen ki her şeyi gören, yoktan var eden, ol deyine olduran ilahi varlıksın. Ben seni anmıyorum ama adına da ihanet etmiyorum. Ama sen yine de senin adını kirletenlerin tarafını tutuyor, her zaman onların kazanmasına izin veriyorsun. Senin takdirlerini kazanmanın yolu, senin adını kirletmek midir sevgili Tanrım. Yoksa bize adını anmadığımız için öfkeni mi layık görüyorsun! Pompei halkı, gazabının şiddetiyle tanışmış, göklerin yarıldığına ve yeryüzünün şiddetle sarsılmasına bizzat tanık olmuşlardı. Bugün Pompei halkının binlerce kat daha fazla ahlak yoksunluğunu yaşayan insanlık, senin cehennemi öfkenden uzakta, güvenli çatıları altında yaşamlarını sürdürmektedir. Yoksa bizi kitlesel bir kıyım yerine bireysel vicdan azabıyla mı cezalandırıyorsun Tanrım! Bizi senin yokluğunla mı cezalandırıyorsun? Senin adınla kutsallaştırdıkları günahları, daha rahat işleyenler ve bizi tüm bu olumsuzluklara mahkum edenler, senin bu yeni politikanla mı cezalandırılmadan bizleri günahla sivriltilmiş dişleri arasında parçalıyorlar. Senin sesinle uyanabilecek olan bizleri, daha ne kadar sessizliğinle lanetleyecek ve ölülerin ruhlarını canlı, canlıların ruhlarını ölü bir yaşama mahkum edeceksin? Her şeye kadir olan Tanrım! Mutlak iyi olan Tanrım! Seninle konuşmanın verdiği heyecanla ve ruhumun hapsolduğu sensizliğin sabırsızlığıyla isyan mıdır sözlerim! Sen değil misin kullarım içerisinde en çok günahkarların sesini duyarım diyen! O zaman duy beni Tanrım, seni sana şikayet ediyorum! Senin adının ilk duyuluşuyla ve seni ilk tanıyışıyla sana aşık olur insan. Sonra seni aramaya başlar. Seni hiç duymaz, görmez. Sen yoksundur, kendini ona bir türlü göstermezsin. Çünkü insanlığın geneline bakar, senin varlığını hak etmediklerini düşünür, insanların ruhlarına dokunmazsın artık. Her şeyin senin takdirinle olduğunu bilen insan, senin dokunuşunla aydınlanmayınca düşer karanlığın girdabına. Biz inanıyoruz ki her şey senin emrinle olur, ama neden bizim adımız günahkar olur? Diyorsun ki kaderin var, ama sen değil misin ki beni kendi bedenindeki yaradan yaratan! Zaman bu kadar hızla akıp giderken ey sevgili Tanrı, bu hızlı zaman içerisinde bir an sonra yaşlanırken, sabırsızlığın endişesiyle işlediğimiz günahların hesabını affedecek misin?
    “Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
    Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin. Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat? Beni böyle yaratan sen değil misin?
    Ömer Hayyam”
    Üçüncü Güvercinin Hikayesi –Üç Menkıbeden İkincisi-
    O gün gökyüzü kapkara bulutlarla kaplıydı. Tanrı, insanlara kızgındı. Tanrı, Nuh’a kavmini uyarmasını telkin etmişti. Aksi takdirde Tanrı’nın azabıyla tanışacaklardı. Tanrı’nın kurallarına riayet etmelerini, ona ibadet ederek dualarda bulunmalarını salık vermişti. Halkı, Nuh’u dinlememişti. Nuh’un tüm çağrılarına rağmen Tanrı’ya yakınlaşmak yerine daha da çok uzaklaşmışlardı ondan. Hatta Tanrı’yla yeniden barışabilmeleri için yağmurlar, oğullar ve bahçelerle de desteklemişti çağrısını. Tüm bu armağanlar ancak Tanrı’nın yoluna yeniden girdikleri zaman halkının olacaktı. Yine de dinlemediler. Kibir gösterdiler, Tanrı’yı hiçe saydılar. Kendi yarattıkları tanrılarının yolundan gitmeyi tercih ettiler. Onlara Vedd, Süva, Yeğus, Ye’ük ve Nesr daha çekici gelmişti. Bunun üzerine Tanrı, Nuh’a gemi inşa ettirdi ve yeryüzündeki her hayvandan birer çift aldırttı. Böylece her şey normale döndüğü vakit, dünyada yaşam yeniden başlayacaktı. Ve Tanrı, öfkesini kusmaya başladığı vakit, gerçekleri gördüler. Tanrı’nın gazabı üzerlerine şiddetle vurmaya başlayıp da her yer sular altında kaldığı vakit, işte o zaman anladılar yaptıkları hatanın affedilemezliğini. Ve Tanrı seslendi; “Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu!” İşte o vakit, Nuh ilk güvercini avuçları arasına aldı ve gönderdi, kuş geri geldi. İkinci güvercini aldı ve gönderdi lakin o da geri geldi, ağzında bir zeytin dalı ile. Nuh anladı, biraz daha bekledi ve üçüncü güvercini gönderdi. Bu güvercin asla geri gelmedi. Ve hala da gökyüzünde bir yerlerde uçmaya devam etmekte. Çünkü bu güvercin barışı arıyordu ve dünyada barış yoktu. Sahi dünyada hiçbir zaman barış olmuş muydu? İnsanlar tarih boyunca birbirlerini öldürüyorlardı. Gerek din adına, gerek para adına, gerekse de Tanrı adına savaşıyorlardı. Aynı Tanrı’nın askerleri olarak birbirlerini, aynı Tanrı adına öldürüyorlardı. Ve zaman içerisinde bundan biraz da psikopatça olarak zevk almaya başlamışlardı. Hayvanlar da birbirlerini öldürüyorlardı ama onların ki doğanın kanunuydu; hiçbir zaman zevk için öldürmüyorlar, sadece karınlarını doyurmak için öldürüyorlardı. Ve hiçbir şey doğada ziyan olmuyordu. İnsansa, insanı sırf zevk için öldürebiliyordu. Bu sadakatsiz güvercin, Nuh’a geri dönmeyi ne kadar çok istiyordur kim bilir? Ama ne Nuh’u bulabiliyor ne de barışı! Biz de kaybettiğimiz bu barışı o kadar uzun zamandır arıyoruz ki, hala daha gökyüzünde uçup duran bu kanatları yorgun barış güvercini gibi biz de yorulmuş ve bezmiş durumdayız. Savaşın bize getirdiklerini, ruhumuzda tahrip ettiklerini Büyük Taarruz sonrasında çok iyi görmüştük. Artık sona erdiğini düşünmüştük savaşların. Ve evet, belki de sona ermişti silahla, bombayla savaşımız. Ancak yeni bir savaş başlamıştı. Kültür savaşı. Bu sayfanın da girişinde yazdığı gibi Kültür Savaşı... Başarabildik mi, bu savaşı kazanabildik mi? Öyle görünüyor ki kazanamadık ama kaybetmedik de. O halde savaş hala sürüyor ve kaybetmeye çok yakınız. Bizim kanatları yorgun güvercinimiz, Nuh’yu veya barışı bulduğu vakit, biz de -sanıyorum- insan olduğumuzu hatırlayabileceğiz...
    Ölümsüz Kardeşin Gözleri –Üç Menkıbeden Üçüncüsü-
    Adalet sadece bir kadın ismi mi yoksa mahkemelerde yukarıda yazan, cümle içerisinde geçen bir kelime mi? İnanın bugünlerde, özellikle son yıllarda unutulmuş bir kavram. Adalet neydi sahi? Adalet eşitlikti, haktı, hukuktu, Tanrı’ya inanmanın en etkili göstergesiydi. Peki yaşadığımız ülkede eşitlik, hak, hukuk ve ne yazık ki Tanrı’ya inanç kaldı mı? Evet, Tanrı’ya inanç dahi kalmadı artık bu ülkede. Tanrı’ya inanmayanların sayısının hızla arttığı ve dinlerin süratle terk edildiği bir dönem yaşıyoruz. Bunların en birincil dayanağı adaletin olmayışıdır. Adalet yoksa isyan vardır, umutsuzluk vardır, sisteme başkaldırı vardır, tüm bu adaletsizliklere ses çıkarmayan Tanrı’ya başkaldırı vardır. Adalet bu kadar önemlidir işte. Adalet insanlara, Tanrı’yı bile yargılatır işte. İşte bu menkıbede adaletin ne kadar gerekli olduğunu, bilinenden daha derin manalar barındırdığını görüyorsunuz. Sen Kralsın ama Berlin’de Hakimler var diyemedikten sonra ne anlamı kaldı adaletin, hakkın, hukukun, tüm bunlara ses çıkarmayan Tanrı’nın ve adaleti mana edindirdiği dinin. Hakimler, hükümler verirler. Bu hükümler insanların canlarını yakabildiği gibi kimilerinin de intikam duygusunu hafifletebilir. Önemli olan verilen hükmün ne kadar adaletli olabildiğidir. Önce öğrenmeli, bilmeli, vereceği hükmün nereye varacağını anlamalı. Önce hükmü verdiği kişinin yerinde kendisi olsaydı nasıl hissederdi bilmeli, sonra ona o cezayı reva görmeli. Keşke her hakime her savcıya stajları süresince cezaevinde kalma, tecrübe etme zorunluluğu getirseler. Onları adaletsizliklerle karşı karşıya bıraksalar ve anlatsalar adaletin ne kadar gerekli olduğunu. Virata, o büyük savaşçı, bilmeden kardeşini öldürdüğü vakit anlar ki artık insan hayatını sona erdirmek, bir başka insana kalmış iş değildir. Tanrı’nın verdiğini, insanın almasının yanlışlığını acı bir tecrübeyle öğrenmiştir. Her şeyden vazgeçer ama Kralının da ısrarıyla hakim olur ve insanlara adalet dağıtmaya başlar. Hükümlerini verir, ama her hükümlünün gözlerinde öldürdüğü kardeşinin gözlerini görür. Bu yüzden adaletten en ufak bir sapmanın, Tanrı huzurunda kendisini cezalandırmak olduğunun farkındadır. Bir gün verdiği bir hükmün yanlış olabileceği kanısıyla, ruhundaki acıları dindiremez, geceler boyu düşüncelerinin azabından kurtulamaz. Hükmünü verdiği mahkumun yerine geçer ve aynı acıları yaşamaya başlar. Her kırbaç darbesi ruhunda açılan bir yaradır. Ama bu yaralardan dışarı kan değil, aydınlanma çıkmaktadır. Virata anlar ki başkaları hakkında hüküm veren kişi aslında haksızlık yapmakta, bir suçu başka bir suç ile cezalandırmaktadır. Hiç kimsenin bir başkasının yargıcı olamayacağını anlar. Cezalandırmanın ancak Tanrı’nın işi olduğunu öğrenir. Bilir ki güç, eylemi çeker kendisine. Ve hangi eylem vardır ki adildir, karşı çıkmaz kadere? Kaçar insanlardan, kaçar güçten, sorumluluktan, insanın kaderine hükmetmekten. İnsanlara dinden önce adaletli olmayı, hakkın çiğnenmesi gereken bir canlı olduğunu öğretmeli, önce insan olmayı öğretmeli. Önce insan olmayı başaran dini de anlar, insan olmayana dini anlatsan ne yazar! Önce adil bir insan olmayı öğrenmeli sonra günahsız yaşamayı. Ne güzel söylemiş Virata, yani Zweig, ‘Hükmeden kişi diğerlerinin özgürlüğünü alır, en çok da kendi ruhunun özgürlüğünü.’ Bunu tüm rütbelilerin, tüm siyasilerin yani tüm karar vericilerin kafasına vura vura sokmalı. Önceden zannederdim ki, çok param olsun kendime bir ev ve bir araba alayım; hiçbir işte çalışmadan, kimsenin emri kölesi olmadan, bahçemdeki ağaçların dalları altında kitaplarımı okuyayım, yazayım, yazayım, durmadan yazayım. Ölesiye yazayım. Ama esas özgürlük kimsenin kölesi olmadan, insandan emir almadan yaşamak değilmiş. Bu yol, doğru yol değilmiş. Bu Tanrı’nın, yarattıklarının üzerine attığı bir ağ imiş. Virata diyor ki; “Bizler ayaklarımızla toprağa, eylemlerimizle Sonsuz Yasalara zincirliyiz. Eylemsizlik de bir eylemdir. İrademize rağmen sonsuzca iyilik ve kötülük yaparken kaçamadım sonsuz kardeşin gözlerinden. Fakat yedi kez günah işledim ben, çünkü kaçtım Tanrı’dan ve reddettim hayat için çalışmayı; işe yaramazın tekiyim, çünkü sadece kendim için, kendi hayatım için yaşadım, başkalarına hizmet etmedim. Şimdi yeniden hizmet etmek istiyorum. Artık irademden özgür olmak istemiyorum. Çünkü özgür olan aslında özgür değildir, hiçbir şey yapmayan da günahsız değildir.” Hiçbir şey yapmasanız da günahsız değilsiniz. Artık korkmadan,
    yılmadan, mücadele etme zamanıdır. Bunu bu ülkeye, bu insanlara, bu topluma borçlusunuz. Her şeyin güzel olacağına inanıyorsanız, güneşli o güzel günlerin sizi ufukta bir yerde beklediğini düşünüyorsanız, bu millete bunu borçlusunuz!
  • 2086 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    İncelemem çok uzun olacak.Hayatımın çok özel neferlerinden biri kabul ettiğim,dünya şairi,kavga ve dava adamı Nazım Hikmet'i incelemeye ne kadar haiz,ne kadar muvaffak olabileceğimi bilmiyorum.Onun için kitaba ve ona dair yazdıklarım,inceleme değil ancak ufak hususiyetler olabilecektir düşüncesindeyim.Pablo Neruda'nın,Jean Paul Sartre'nın,Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun ifade etmekte noksan ve çaresiz kaldığı büyük şaire benim yazacaklarım biçare uğraştan başka bir hususiyet taşımayacaktır kanısındayım.

    Bir yandan çok gururluyum ve onurluyum.Kıvanç doluyum.Ölmeden önce,bu dünyadan öte yakaya göçmeden evvel,mavi gözlü devin bütün şiirlerini okuyabilme bahtiyarlığına eriştim.İtiraf etmem gerekirse,çoğu sayfada gözlerim doldu.Hatta daha samimi olayım,ağladım.Benim için değeri ifade edilmeyecek denli büyük bir şairin yurdundan uzakta,Moskova'da yatıyor olmasını düşündüm de duygulandım.Şiirlerindeki mükemmeliği farketmeme karşın,kendisine ve şiirine açılan savaşı düşündüm de utandım.Ekmek kadar temiz,su gibi ay şairimin; son anını düşündüm de kasvete sürüklendim,boğulduğumu hissettim.

    Kitabın bitmemesi için aynı şiirini defalarca okuduğumu bilirim.Benim için kitabıyla büyülü bir dünyanın kapılarını açan büyük şaire teşekkür ederim.Yazıma başlayabilirim:

    Ben bir insan,
    ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
    ben tepeden tırnağa insan
    tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...
    kendini böyle tanıttı Nazım Hikmet Ran.Hümanizme ve vatan sevgisine adadığı hayatını kavgayla;ülkesinden ve sevdiklerinden uzakta geçirdiği günlerini hasretle;Bursa,Çankırı,Sinop,Ankaradaki 13 yıllık esaret hayatında kaybetmediği yaşam ve yurt sevgisini "ümitle"nitelendirdi.
    20 Kasım 1901'de Selanik'te doğar büyük şair.Babası Hikmet bey,bir kaç ay yüzünden bir koca yıl yaşı büyük görünmesin diye 15 Ocak 1902 olarak kaydettirir kimliğine.Annesi entelektüel Türk kadınını temsil eder.Celile Hanım,çok iyi bir ressam ve Fransızcaya hakim münevverlerden biridir.Dedesi Mevlevi tarikatı şeyhlerinden ve Paşa olan Nazım Bey'dir.Şiirlerinde de bunu dile getirir:
    3 yaşında paşa torunluğu yaptım
    14 yaşından beri şairlik ederim...

    Kendi öz yurdundan uzakta,vatanının,bayrağının hasretiyle 3 Haziran 1963'te Moskova'da ölür Nâzım.

    Bu yarası da şiirlerine konu olur:
    Gün geldi;"yazılarım otuz kırk dilde basılır
    Türkiye'mde Türkçemle yasak"dedi.
    Dünya kıymetimi,büyüklüğümü fark etti.Kendi öz yurdumda,öz dilimde yetim kaldım dedi.

    Dem geldi;"Sevdalınız komünisttir,
    on yıldan beri hapistir,
    yatar Bursa kalesinde.
    Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
    en âlâ mertebeye ermiş yatar,
    yatar Bursa kalesinde.
    Memleket toprağındadır kökü,
    Bedreddin gibi taşır yükü,
    yatar Bursa kalesinde."diye hükmetti.Destanını yazdığım Şeyh Bedrettin benim.Komünistim ve bununla övünüyorum.Verdiğiniz cezayı da Bursa'da sevdayla kabul ediyorum diye haykırdı.

    Çoğu zaman kutsalına,dokunulmazlık alanına saldırdılar.Kalemşör tavrıyla en net yanıtı verdi.Moskova'da sabah vakti.Nazım her zamanki gibi sabah gazetesini almış ve okuyor.Gazete haberi aynen şöyle:
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 
    Ardından gelen tarihi yanıt.Şiirin üstüne külliyat yazılır:
    Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. 
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." 
    Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, 
    bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 
    66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali 
    Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. 
    "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet 
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

    Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt 
               hainiyim, ben vatan hainiyim. 
    Vatan çiftliklerinizse, 
    kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, 
    vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, 
    vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, 
    fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, 
    vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, 
    vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, 
    ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, 
    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, 
    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, 
                                ben vatan hainiyim. 
    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : 
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

    Hayat iyi davranmıyordu mavi gözlü deve.Çünkü insan hayal kurmaktan ve umut etmekten de yorulurdu.Ankara cezaevinde yazdığı şiiri,Nazım'ın;dışarıda titreyen yaprakla birlikte üşüdüğünü gösteriyordu bize.Bedeni esirdi.Ruhu kitlelerle mücadeleye devam ediyordu.Karanlık ve soğuk zindanlarda yaşam kuvveti ve dava bilinciyle,zihnindeki aydınlığı yurttaşlarına gölge ettiği apaçıktı:

    Dünyadan memleketinden insandan umudun kesik değil diye ipe çekilmeyip de atılırsan içeriye yatarsan on yıl on beş yıl daha da yatacağından başka sallansaydım ipin ucunda bir bayrak gibi keşke demeyeceksin yaşamakta ayak direyeceksin. Belki bahtiyarlık değildir artık boynunun borcudur fakat düşmana inat bir gün fazla yaşamak.
    Yani içerde onyıl on beş yıl daha da fazlası hattâ geçirilmez değil geçirilir kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir.

    Beraber yola başladığı arkadaşları tarafından satıldı,kandırıldı.Yapayalnız bırakıldı.Peyami Safa üstüne geliyordu.Atsız hücum ediyordu.Parlayan bir karizmaydı adeta.Işığından çok rahatsız olundu.Şiirleri dildeydi.Tarzına ilişkin çok şiir denemeleri yapıldı.Onun kadar başarılı olunamadı.Şiirindeki giz aşikar ki özgündü.Alkışlanmasından,dünya şairi olmasından,dava bilincinden,yurt sevgisinden rahatsız olan,onu yarı yolda bırakan arkadaşlarına cevabı yine şiirle olacaktı:
    İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime, 
    Resmimi, suratımı baş köşeye asarlar... 
    Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime, 
    Ardında taş duvarların her kaldığım zaman, 
    Ne arayan beni, ne soran... 

    Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu... 
    Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın. 
    İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli 
    Nasılsın?...

    Çocukluk arkadaşı Vala Nurettin'den gelen ihanetse onu bir başka sarsmıştı.Cevap hazırdı:

    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var:
    Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
    en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
    yer yer tırnaklarımla kazıdım
    hatıralarımın camını..
    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var:
    Biri sensin,
    biri o,
    biri ötekisi..
    Düşmanımdır ikisi..
    Sana gelince...
    Yazıyorsun..
    Okuyorum..
    Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
    insanın
    bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
    Ne yazık!..
    Ne kadar
    beraber geçmiş günlerimiz var;
    senin
    ve benim
    en güzel günlerimiz..
    Kalbimin kanıyla götüreceğim
    ebediyete
    ben o günleri..
    Sana gelince, sen o günleri -
    kendi oğluyla yatan,
    kızlarının körpe etini satan
    bir ana gibi satıyorsun!.
    Satıyorsun:
    günde on kaat,
    bir çift rugan pabuç,
    sıcak bir döşek
    ve üç yüz papellik rahat
    için...
    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var:
    Biri sensin,
    Biri o,
    biri ötekisi...
    Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
    Sana gelince...
    Ne ben Sezarım,
    Ne de sen Brütüssün...
    Ne ben sana kızarım
    ne de zatın zahmet edip bana küssün..
    Artık seninle biz,
    düşman bile değiliz.

    Kadınları vardı Nazım'ın.Piraye,Nüzhet,Münevver,Vera.Hrpsini başka sevdi.Kimse kimsenin yerini tutamadı romantik komünistin hayatında.Ama Piraye'yi aldattıktan sonra duyduğu pişmanlık ömrünün sonuna kadar yakasını bırakmadı.Pirayeyse kimseyle evlenmedi,ona da dönmedi.
    *Piraye,gel.Sana muhtacım


    *ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...

    ne güzel şey hatırlamak seni :
    bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
    ve saçlarında
    vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının... 
    içimde ikinci bir insan gibidir
    seni sevmek saadeti...
    parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
    güneşli bir rahatlık
    ve etin daveti :
    kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
    sıcak
    koyu bir karanlık...

    ne güzel şey hatırlamak seni,
    yazmak sana dair,
    hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
    filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
    kendisi değil
    edasındaki dünya...

    ne güzel şey hatırlamak seni.
    sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
    bir çekmece
    bir yüzük,
    ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
    ve hemen
    fırlayarak yerimden
    penceremde demirlere yapışarak
    hürriyetin sütbeyaz maviliğine
    sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

    ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...
    *ilk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
    giyin, kuşan,
    benze bahar ağaçlarına...
    hapisten
    mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
    kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
    böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
    ne münasebet,
    böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı nâzım hikmetin kadını...
    *delindi sintine,
    esirler parçalamakta pırangaları.
    yıldız-poyrazdır esen, 
    tekneyi kayaların üstüne atacak.
    bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
    taş çatlasa batacak.
    ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
    kuracağız pirâyem...
    bu geç vakit
    bu sonbahar gecesinde
    kelimelerinle doluyum;
    zaman gibi, madde gibi ebedî,
    göz gibi çıplak,
    el gibi ağır
    ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
    kelimeler.
    kelimelerin geldiler bana,
    yüreğinden, kafandan, etindendiler.
    kelimelerin getirdiler seni,
    onlar : ana,
    onlar : kadın
    ve yoldaş olan...
    mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
    kelimelerin insandılar...

    Hiçbir iktidara boyun eğmedi.Adnan Menderes'e yönelik şiirleri dönemi çarptı,geçti:
    Menderes o dönemler Kore'ye asker gönderiyordu.Nedenini bilmeden gittikleri bu savaşın ardından gözünü,kollarını ve bacaklarını kaybeden bir yedek subayın ağzından Menderes'e ateş püskürdü:
    DİYET 
     

    Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
    iki gözünüzle bakarsınız, 
    iki kurnaz, 
       iki hayın, 
             ve zeytini yağlı iki gözünüzle 
                     bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli 
                              ve topraklarına çiftliklerinizin 
                                         ve çek defterinize. 
    Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey, 
    iki elinizle okşarsınız, 
    iki tombul, 
       iki ak, 
            vıcık vıcık terli iki elinizle 
                okşarsınız pomadalı saçlarınızı, 
                        dövizlerinizi, 
                               ve memelerini metreslerinizin. 
    İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey, 
    iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı, 
    iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in, 
    ve bütün kaygınız 
          iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri 
                  halkın tekmesinden korumaktır. 
    Benim gözlerimin ikisi de yok. 
    Benim ellerimin ikisi de yok. 
    Benim bacaklarımın ikisi de yok. 
    Ben yokum. 
    Beni, Üniversiteli yedek subayı, 
                       Kore'de harcadınız, Adnan Bey. 
    Elleriniz itti beni ölüme, 
                vıcık vıcık terli, tombul elleriniz. 
    Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan 
    ve ben al kan içinde ölürken 
               çığlığımı duymamanız için 
                       kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip. 
    Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey, 
    ölüler otomobilden hızlı gider, 
    kör gözlerim, 
              kopuk ellerim, 
                         kesik bacaklarımla peşinizdeyim. 
    Diyetimi istiyorum, Adnan Bey, 
    göze göz, 
    ele el, 
    bacağa bacak, 
    diyetimi istiyorum, 
    alacağım da. 
      
    Atatürk'le hikayesi de manidardır.Gazi Paşa,Nazım'ın ne denli büyük bir şair ve dava adamı olduğunu bildiği için onu huzuruna çağırır.Şiirlerini kendinden dinlemek istemektedir.Polis nezaretiyle Nazım,atanın huzuruna çıkarılacaktır.Polisler kapıya gelir.Nazım'a:Mustafa Kemal sizinle görüşmek istiyor denir.Nazım bozulur.Kapıdan polis nezaretinde çıkarılacak olması hoşuna gitmez.Gazi Paşama söyleyin,ben Deniz Kızı Eftelya değilim yanıtını verir.Durum paşaya iletilir.Paşanın cevabı daha manidar ve onurludur.İşte aradığım sanatçı.Nazım Hikmet gerçekten söylenildiği kadar büyük şairmiş.Bir sanatçıya yakışır surette davranmış cevabını verir.

    Gazi Paşaya da şiirlerini yer vermeye unutmamıştır Nazım:

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam
    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri
    Kim bilir onlar ne kadar büyük
    ne kadar uzundular?
    Birçoğunun adini bilmiyordu
    yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlikten evvel
    geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

    Dağlarda tek
    tek 
    ateşler yanıyordu
    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
    şayak kalpaklı adam
    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
    güzel, rahat günlere inanıyordu
    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında
    birdenbire beş adım sağında onu gördü.
    Paşalar onun arkasındaydılar.
    O, saati sordu.
    Paşalar: "Uc" dediler,
    Sarisin bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun basına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.

    Şairin hayatında Lenin'in yeri çok önemli ve özeldir.Bir çok şiirinde Lenin'e yer verir.Bir tanesini paylaşalım.

    Komünistler bir çift sözüm var size:/ ister devlet başında olun ister zindanda/ ister sıra neferi, ister parti katibi/ Lenin girebilmeli, her zaman, her mekanda/ işinize,evinize, bütün ömrünüze/ kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi.

    Bursa,Çankırı,Ankara,Sinop hapishane hayatı.Rusyadaki komünizme duyduğu hayal kırıklığı,annesi Celile'yle Yahya Kemal'in büyük aşkı,Pablo Neruda ve Jean Paul Sarter gibi yazar ve şairlerle dostluğu,Piraye,Nüzhet,Münevver,Vera ve bilinmeyen aşkları,açlık grevi,dostlarından gördüğü ihanetler,açlık vs.

    Nazım'ın hayatını anlatmaya hikayeler yetmez.Bir destandır romantik komünistin hayatı.Biz sadece önemli gördüğümüz hususları dile getirmeye çalışabiliriz koca şaire yönelik.Sayfalar,kitaplar yetmez başka türlü!Dedem,yoldaşım,kardeşim,arkadaşım,yurttaşım,dava arkadaşım Nazım Hikmet 118 yaşında.Sen çok yaşadın Nazım değil,sen yaşamaya devam et Nazım.Çünkü bende,bizde hâlâ yaşamaya devam ediyorsun sen ve ölmeyeceksin.Bu dünyadan Nazım Hikmet geçti.Saygı duyun,selam edin adsız nefere:
    Hoşça kalın 
                  dostlarım benim 
                                 hoşça kalın! 
    Sizi canımda 
          canımın içinde, 
               kavgamı kafamda götürüyorum. 
    Hoşça kalın 
                  dostlarım benim 
                                 hoşça kalın... 
    Resimlerdeki kuşlar gibi 
                dizilip üstüne kumsalın, 
                             mendil sallamayın bana. 
                                                            İstemez... 
    Ben dostların gözünde kendimi 
                           boylu boyumca görüyorum...

    A  dostlar 
          a  kavga dostu 
                       iş kardeşi 
                                a  yoldaşlar  a..!!. 
    Tek hecesiz elveda..

    Geceler sürecek kapımın sürgüsünü, 
    pencerelerde yıllar örecek örgüsünü. 
    Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım
                                         mapusane türküsünü.

    Yine görüşürüz 
               dostlarım benim 
                              yine görüşürüz... 
    Beraber güneşe güler, 
                     beraber dövüşürüz...

    A  dostlar 
           a  kavga dostu 
                        iş kardeşi 
                                  a  yoldaşlar  a..!!. 
                                           ELVEDA..!!.....