Ey gönlümün sultânı, ey ruhumun müşâvir-i bî-bedel!
Sana muhabbetim deryâ misâl, lâkin senin sahiline vurmayan bir mâvi mahzûn. Zira bilirim, ben senin cân ü cânânın değilim. Gözlerin, benim gibi bir bîçâreye nazar etmeyecek kadar mâ’sûmâne, kalbin, benim gibi bir âşığa kapı aralamayacak kadar mukaddes. Lâkin neyleyeyim, yâr?
Ben seni, aşkın kemâline vâsıl olmuş bir mecnûn misâli severim. Lâkin senin rûhunda bana bir zerre yer yok. Benim sana duyduğum muhabbet, susuz bir çölün yağmuru bekleyişi gibidir. Lâkin ne semâda bulut var, ne de fıtratın bana rahmet.
Eğer ki muhabbet, yalnızca vuslat ile mîzân olunursa, ben aşkın dervişi değil miyim? Eğer ki sevda, ancak cevâbı olan bir sual ise, benim hâlim ne olacak? Aşk, benden gayrî her gönülde mâkes bulur da, benim gönlümde mi yetîm kalacak?
Beni, nâ-meşrû bir sevdanın girdâbında helâk olmuş bir âşık bil. Zira ben, sevdâmdan gayrı bir yolda yürüyemem. Benim ismim meçhûl, hâlim perîşân, âhım semâya yükselen bir bîçâre.