• ŞAKACI İNSANLAR
    Hayat acıdır beyler. Hayat, dikenli bir yoldur. Hayat... Benim tam üç dolu defterim var, bu defterleri hayat felsefesiyle doldurdum. Şimdiye kadar, onaltı bin şu kadar, hayat şudur, hayat budur, hayat şöyledir, böyledir diye, defterime hayat üstüne büyük lâflar yazdım.
    Hayat bir ıstıraptır. Hayat dik ve sarp bîr yokuştur. Hayat akan bir sudur. Hayat bir tiyatro sahnesidir.
    Son defterimin en sonuna da hayat için şunu yazdım: «Hayat nedir?»
    Evet, işte böyle... Hayat acıdır beyler. Anlatayım da, hayat acı mı, değil mi, siz söyleyin.
    işim gücüm yoktu, mirasyedi olduğum için değil, iş bulamadığımdan, iki gündür suyla, havayla yaşıyordum.
    Parkta oturmuş, hayatın ne olduğunu düşünüyordum: Yanımdaki adam gazetesini okuduktan sonra katlayıp cebine koyarken,
    —¦ Müsaade eder misiniz? dedim.
    Adam gazeteyi uzattı. Hemen küçük ilânlara baktım, ilânlardan birini okuyunca içime bir umut geldi- Her yaşta kadın, erkek işçi aranıyordu. Gazeteyi adama verdim. Vakit kaybetmeye gelmezdi. Son gücümü topladım, koşar gibi ilândaki adrese gittim. Şehrin büyük iş ve ticaret yerinde
    26
    kocaman bir hanın beşinci katı; azarlarlar, paylarlar diye asansöre bile binemedim. Beşinci kata geldiğim zaman yorgunluktan merdiven basamağına oturup kaldım, iş is-tiyeceğim 18 numara karşımdaydı. Bir sürü insan içeri ıririp çıkıyordu. Girenler umutlu, çıkanlar kızgın, asık suratlıydı.
    İş verenlerin karşısına canlı çıkabilmek için epey dinlendim. 18 numaralı kapıdan girdim. Karşıma ilk çıkana,
    — Gazetede bir ilân gördüm de... dedim. Odacıya benzeyen adam, eliyle,
    «İçeri gir, bekle!» işareti verdi.
    Salonda sandalye ve koltuklar doluydu. Altı kadın, sekiz de erkek oturuyor, beş kişi de ayaktaydı. Benim gibi zavallı birine sordum,
    — Acaba ne işiymiş? dedim.
    — Bilmiyorum, dedi, sırayla içeri alıyorlar işte... Kimisi on dakika, kimisi yarım saat kadar içerde kalıyor. Sonra bağıra çağıra dışarı fırlıyor.
    Demeye kalmadı, beklediğimiz salondan içeri açılan kapı, küt diye açıldı, yüzü domates gibi kızarmış, ter içinde, şişman bir adam dışarı çıktı.
    — Namussuzlar, alçaklar! Reziller!... diye bağırarak gitti.
    — Her halde işe almadılar da, ona kızmış! dedim. Yanımdaki adam,
    — Galiba, dedi, her çıkan işte böyle bağıra bağıra çıkıyor-
    Kapıcı,
    — Sıra kimde? diye sordu. Çok süslü, boyalı genç bir kadın,
    — Bende, dedi, kırıtarak içeri gkdi. Benim gibi bekleyenlerden birine,
    — Acaba içerde ne yapıyorlar? diye sordum.

    — imtihan ediyorlar, zannederim, dedi.
    Aklımdan, okulda öğrendiklerimi geçirmeye başladım. Burası bir ticaret işi yazıhanesi olduğuna göre her halde hesaptan imtihan edeceklerdi. İçimden kerratı bir kere tekrarladım. Sonra iskonto, faiz hesaplarının nasıl yapıldığım düşünmeye başlamıştım ki, içerden bir kadın çığlığı geldi. Kapı kanadı geriye çarptı, kadın alı al, moru mor dışarı fırladı.
    — Ahlâksızlar! Namussuzlar! diye bağırarak gitti. Açık kapıdan dışarıya kalın, kalabalık, rahat erkek
    kahkahaları geliyordu.
    — Acaba kadına bişey mi yaptılar? dedim-Yanımdaki,
    — Zannetmem, dedi, bişey yapmış olsalar bağır-mazdı. Belki zor bişey sormuşlardır.
    Bir delikanlı,
    — Evet, dedi, kadın zora gelmiş olacak. Yanımdaki adam,
    — Erkekler de bağırıyor birader, dedi. Odacı,
    — Sıra kimde? diye sordu.
    Az önce çıkan kadın için «zora gelmiş olacak!» diyen delikanlı içeri girdi. Ben yine, aklımdan mürekkep faiz hesaplarına başlamıştun ki, demin içeri giren delikanlı feryat ederek dışarı fırladı:
    — Bu ne biçim iş! diye bağırarak, kendini merdivene attı. Yanımdaki adam,
    — Bu delikanlı, deminki kadın kadar bile dayanamadı, dedi.
    Benden soma işe girmek için dört kişi daha gelip sıraya girmişlerdi. Bir yandan da yenileri geliyordu.
    Sırası gelip içeri giren, beş on dakika sonra kan-ter içinde, suratı kıpkırmızı, bağıra bağıra, söverek dışarı fırlıyordu.

    Bir görünüp, sırası geleni içeri soktuktan sonra kaybolan odacıyı yakaladım.
    — İçerde adama ne yapıyorlar? diye sordum. Gülerek,
    — Tecrübe yapıyorlar! dedi, gitti.
    İhtiyar kadın da, ihtiyar erkek te öbürleri gibi canlarını kurtarmak istercesine dışarı fırladılar. Bağıra çağıra gidiyorlardı. İçerden her insan çıkışında açık kalan kapıdan içerdekilerin kahkahası geliyordu. Herkes böyle bağıra çağıra çıkıp gittikçe bir yandan seviniyordum. Demek ki onları işe almıyorlardı. Benim işe girme ihtimâlim artıyordu. Ama bir yandan da korkuyordum. İçerde nasıl bir tecrübe yapıyorlardı ki, bütün bu insanlar küfrederek dışarı fırlıyorlardı. Korkmaya başlamıştım. Eğer iki gündür aç olmasam, işi de, tecrübeyi de, imtihanı da bırakıp gidecektim. Ama, belki işe alırlar umuduyla korku içinde bekliyordum. Benden önceki ihtiyar, rengi kül gibi kapıdan çıktı. Öbürleri gibi bağırıp çağırmaya dermanı kalmamıştı.
    — İçerde ne yapıyorlar amca? diye sordum.
    — Aman sorma, git te gör! dedi. Kapıcı,
    — Sıra kimde? diye sordu. Sesimi çıkarmadım. Benden sonraki,
    — Sıra sizin! dedi.
    — Siz buyurun, benim acelem yok, dedim.
    — Olmaz, ben kimsenin sırasını alamam! dedi. Kerata, tramvayda, otobüste olsa sıra saygı dinlemez, beni omuzlar geçerdi.
    — Rica ederim buyrun.
    — Yooo... Vallahi olmaz, önce siz buyrun! Kapıcı arkamdan itti. Kapıyı kapadı. İçimden Allaha
    dua ediyordum:

    «Hey Yarabbim! Sen beni mahcup etme! Sen bana kuvvet ver! Tecrübe midir, imtihan mıdır, şunu bir yüzümün akı ile atlatıp bir iş güç sahibi olayım...»
    içeri girdiğim zaman belki açlıktan, belki korkudan gözlerim karanyordu. Burası, dayalı döşeli koskocaman bir yazıhaneydi. İçerde, sayamadım ama, belki on kişi vardı. Benden önce çıkana hâlâ kahkahalarla gülüyorlar, gülmekten gözlerinden akan yaşları siliyorlardı. Hepsi de şişman, göbekli, gerdanlı insanlar olduklarından gülmek onlara yakışıyordu. Üstü camlı kocaman bir masanın arkasında oturan adamın karşısına geçtim. Adamın bana ilk sorusu,
    — Şakayı sever misiniz? oldu.
    işe girebilmek için acaba ne cevap vermeliydim? Adamları teker teker süzdüm, içlerinden hiç benim gibisi yoktu. Hepsi de iyi giyimli, şişman, besili, yanaklarından kan damlayan insanlardı. Bu adamlar herhalde şakayı sevi-yorlardır diye düşündüm, zoraki bir gülümseyişle,
    — Elbette şakayı severim efendim, hem de çok severim, dedim, hiç şakayı sevmeyen insan olur mu?
    — Madem ki şakayı çok seversin, otur şu koltuğa, dedi.
    Açlıktan ayakta duracak halim yoktu ama, saygılı davranmak için,
    — Ayakta dururum efendim, dedim.
    — Yoo, olmaz. Madem şakayı seviyorsun, oturursun-
    Şakayla oturmak arasında bir ilinti bulamadım ama, söz dinlemiş olmak için,
    — Teşekkür ederim, dedim, oturdum.
    — Yoo, yoo, ona değil, şu koltuğa otur. Gösterdiği koltuğa oturdum.
    — Burada gördüğün herkes, hepimiz çok şakacıyız, dedi.

    — Çok güzel efendim. Bendeniz de şakaya bayılırım.
    Adam sağdan, soldan konuşmaya başladı. Arasım bana sorduklarına kısa, terbiyeli cevaplar veriyordum. Ama bana bişeyler oluyordu. Affedersiniz, oturak yerimden bir sıcaklık bastı, olur şey değil. Gittikçe sıcaklık artıyor. Artık bu sıcak değil, ateş... Kızgın tavaya konmuş kestane gibi, altımdan doğru kebap olmaya başladım. Allah Allah... Acaba hasta mıyım? Benim bildiğim, insana ateş, altından değil, başından gelir. Sağa sola kıvranıyorum, olmuyor. Ben kıvrandıkça, onlar da bana bakıp bakıp gülüyorlar. Zaten adamlar şakacı, benim halim de gülünmiyecek gibi değil ki... Canım yanıyor ama, ben de onlara bakıp gülmeğe başlıyorum. Altımdan öyle bir ateş geliyor ki, sanki tutuşacağım. Karşımdaki,
    — Ne o, rahatsız mısınız? dedi. «Hastayım» desem, belki işe almaz, onun için,
    — Hayır, sıhhatim yerinde, turp gibiyim, dedim.
    — Neden öyle kıvranıyorsunuz?
    Adamlar kahkahadan kırılıyorlar. Bir bahane bulmak için,
    — Affedersiniz, dedim, fistülüm var da... Müsaade ederseniz ayakta durayım, oturamıyorum.
    Artık gülmekten yerlere yatacaklar- Her tarafımdan terler boşanıyor. Alnımdan akan terleri sildim, ayağa kalktım, «Ne gülüp duruyorsunuz?» diye bağıracağım, ama adamlar şakacı, ya beni işe almazlarsa...
    Masadaki adam zile bastı gelen odacıya,
    — Beye bir çay getir, dedi.
    Buna sevindim. Demek ki, beni beğenmişlerdi. Açlıktan karnım gurulduyordu. Sıcak çayı içersem, açlığımı bastırırdı. Odacı çayı getirdi. Ben ayaktaydım. Bardağı «lime aldım, iki kesme şekeri çaya atar atmaz puff diye çay köpükler saçarak havaya fışkırdı. Neye uğradığımı

    şaşırdım. Elimden bardağı zor attım. Üstüm başım köpüklü çay içinde kalmış, ellerim sıcak çaydan yanmıştı. Herhalde bir pot kırmıştım. Adamlar gülmekten artık yerlere yuvarlanıyorlardı. Doğrusu gülünmiyecek halde de değildim.
    içlerinden biri kahkahalar arasında,
    — Şu karşıki kapıyı aç da, masanın üstünde bir dosya olacak, onu getir, dedi.
    Adamın gösterdiği kapıyı açtım, dosya falan yoktu. Arandım, tarandım, yok... Hay Allah, yok desem, acaba beceriksiz mi derler? Korkarak,
    — Yok efendim, dedim. Hâlâ gülen adam,
    — Buradaymış, gel! dedi. Tam gelirken,
    — Aman, kapıyı açık bırakmışsın, dedi, hemen kapa!
    Kapıyı kapadım. Bu sefer başka biri sormağa başladı. Ama, sorularına cevap veremiyorum ki... Bir hapşırık tuttu beni. Bütün terslikler üstüste geliyor.
    — Adınız ne?
    — Adım... hap... hap, hap, hap şuuu... Me, mem, Meh... hap, hap, hapşuuuu... Adım Mehmet... şuuu!...
    Adamlar yerlere yuvarlanıyorlar. Şu başıma gelenlere ne diyeyim bilmem ki?.. Tam kırk yılda bir iş çıktı, yok oturak yerime ateş basar, yok çayı dökerim, hapşırı-rım...
    — Kaç yaşındasınız?
    — Ki... ki, ki, hapşuuuuu!... Kırk bir. Hapşuuuu... Gülmekten boğulacaklar, içlerinden biri,
    — Karşıda musluk var, git suratını yıka! dedi. Yüzümü yıkayınca biraz açıldım, hapşırık kalmadı
    ama, bu sefer başladı gözlerim sulanmaya... Göz sulanması değil, basbayağı hüngür hüngür ağlıyorum. Olur şey

    değil, biç başıma gelmemişti. Acaba açlıktan mı, bilmem ki... Maskara oldum gitti adamlara... Böyle sakar, bir hapşırır, bir zırlar adamı işe alırlar mı?
    — Neden ağlıyorsunuz?
    — Ben mi? Bilmem... Annem rahmetli...
    Bir gülüyorlar, bir gülüyorlar ki... Lâf değil, hüngür hüngür ağlıyorum. Bir tanesi, dolaptan bir şişe kolonya çıkardı.
    — Biraz koklayın, açılırsınız, dedi...
    Avucuma döktüğü kolonyadan derin bir nefes aldım. Galiba sinir kolonyasıymış. Oooh, içim açıldı. Bende bugün mutlaka bişey var. Bu sefer de hıçkırık tutmasın mı? Hıık, hıık... Adamlar bana deli diyecekler. Bir ağlar, bir hapşırır, bir hıçkırır. Hâlâ ne diye kovmuyorlar bilmem...
    — Ne iş yapardınız?
    — ön... hııyk... ce... hıııyk... boyacılık... hııyk.
    — Aman, yeter, sus! diye bağırıyorlar- Gülmekten ölecekler.
    — Şu dolabı açar mısınız?
    Dolabın kapısını açarken sanki top patladı: gümm! Ben korkudan yere yuvarlandım. Olursa bu kadar terslik olsun. Artık işe filân almazlar. Bişey değil, adamlan güldüre güldüre öldüreceğim.
    İçlerinde en irisi masanın üstündeki tozu üfledi. Biraz sonra da boğulur gibi kahkahalar arasında,
    — Neye kaşınıyorsunuz? diye sordu.
    — Vallahi temizim, dün yıkandım ama, bilmem nedense bir kaşınmadır geldi üstüme.
    Pire desem değil, pire insanın bir yerine girer. Benim her tarafım kaşınıyor: Hart, hart, hart... En yaşlı olanı,
    — Tahsiliniz ne? diye sordu.
    — Edebiyat Fakültesini bitirdim.

    Kulağını ağzıma yanaştırdı,
    — Hızlı söyleyin, ağır işitirim, dedi.
    Kulağında, ağır işitenlere özgü âlet vardı. Bir yandan hart, hart kaşınırken, bağırdım:
    — Edebiyat Fakültesi...
    — Ha?...
    Ağzımı âlete yapıştırdım:
    — Edebiyat... derken, adamın kulağındaki âletten suratıma fıskiye gibi su fışkırmasın mı? Neye uğradığımı şaşırdım. Olduğum yerde yıkıldım. Burası yazıhane değil, perili evdi. Açlıktan da gözlerim dönmeğe başladı.
    Yalnız ben değildim yerde. Onlar da gülmekten yerlere serilmişlerdi. Bir zaman kahkahadan sara nöbeti geçirir gibi yerde debelendiler. Neden sonra kendilerine geldiler. Ayağa kalktılar- Artık gülmüyorlardı. Hepsi birer ciddî iş adamı olmuşlardı. Şaka maka kalmamıştı. Bir tanesi,
    — Aferin, dedi, çok iyi dayandın. Şimdiye kadar belki kırk kişi geldi, hiçbiri sonuna kadar dayanamadı. Hattâ ilk tecrübede kaçanlar bile oldu.
    — Anlamadım beyefendi, neye dayandım?
    — Amerikada şaka malzemesi imâl eden bir fabrika var. Bize iş teklif etti. Bazı şaka malzemesi gönderdi.
    — Evet?...
    — Bu şakaların bazısı ağır oluyor, tehlikeli oluyor. Onun için önceden bir tecrübe yapmak istedik.
    Sonra birbirleriyle konuşmaya başladılar:
    — Amerika'da bu eşyaları satan tam 10 bin mağaza; varmış.
    — Evet, evet... Senede 20 milyon dolardan fazla ciro yapıyorlarmış.
    — Burada da iyi satış olacak... Tecrübe de gösterdi ki, hiçbir tehlikesi yok.
    — Fabrika bize elli kalem mal teklif ediyor.

    — Öbürlerinden de istiyelim. Bu işte kazanç var. Çünkü bizim halkımız Amerikalılardan daha şakacıdır. Biz şakayı seven insanlarız.
    En yaşlı ve en şişmanlan, kâtipleri olduğunu tahmin ettiğim birine,
    — Not et, dedi, iki bin tane sandalyeye konacak kıç kızdırma levhası, on bin kutu kaşıntı tozu, beş yüz sandık hıçkırık kolonyası, beş bin düzine su fışkırtan sağır âleti, yirmi bin şişe göz yaşartıcı su, beş ton deli şeker, otuz bin kutu patlama kapsülü... Hepsini yaz, hemen göndersinler.
    Beni takdir ettiklerine göre herhalde işe almış olacaklardı. Ama doğrusu, işimin ne olduğunu anlayamamıştım- Kendi aralarında konuşurlarken beni bir kenarda unutmuşlardı.
    Benimle en çok uğraşana,
    — Beyefendi, dedim, acaba işe kabul olundum mu?
    — Haaa, dedi, bak seni unutmuştum. Evet, isteklilerin içinde senden daha dayanıklısı çıkmadı. Seni işe aldık.
    Kâtibine döndü:
    — Muhasebeciye söyle, vezneye söylesin, bu adama iki buçuk lira versinler.
    Sonra bana,
    — Bizim şirketimiz, Amerikadaki fabrikadan her ay bu şaka malzemelerinin başka çeşitlerinden getirecek, dedi. Sen her ayın üçünde burada bulun. Yeni gelen şaka âletlerini üzerinde tecrübe ederiz. Sonra gider vezneden iki buçuk liram alırsın. Her aym üçü, unutma!...
    — Hı hu... diye güldüm. O da güldü:
    — Çok şakacısınız. Ben de şakayı çok severim. Gülüyordum. O da gülüyordu. Aç maç ama, bütün
    gücümü toplayıp herifin burnuna bir yumruk indirdim,

    geri geri gitti, kıçının üstüne düştü. Burnundan fış, diye kan fışkırıyordu. Öbürleri de şaşırmışlardı.
    — Size küçük bir şaka yaptım, dedim.
    — Ama böyle de şaka olmaz ki... Bu eşek şakası...
    — Ne yapalım, biz fakiriz. Ayda kazanacağımız iki buçuk lira ile sizin getirttiğiniz şaka oyuncaklarından alamayız ki... Sizin hatırınız için, şaka da mı yapmıyalım? Aletsiz şaka işte bu kadar olur.
    Kapıyı, çat diye kapadım, çıktım. Hemen evime gittim- îçi hayat felsefesiyle dolu defterimin en sonuna şunu yazdım: «Hayat acı bir şakadır.»
  • Elbette, dağ olmasa, yol
    çok daha rahat ve kısa olur; ama bir kere var,
    öyleyse aşmak gerek!
  • "Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok, burada dursun."
    Birhan Keskin, fakir kene

    "Sabahları kitap mürekkebinin kokusunu içime çekmeyi severim."
    Umberto Eco

    "Biraz param olduğunda kitap alırım; param artarsarsa yiyecek ve giysi alırım."
    Desiderius Erasmus

    “Kendini yanlış hikayede bulursan ayrıl.”
    Mo Willems

    “Yorgun olduğumuzda, uzun zaman önce fethettiğimiz fikirlere saldırıyoruz.” -
    Friedrich Nietzsche

    “Halkın işine kayıtsızlık için iyi adamların ödediği bedel, kötü adamlar tarafından yönetilir”
    Platon

    “Kazanırsan, açıklamana gerek yok… Kaybedersen, açıklamak için orada olmamalısın!”
    Adolf Hitler

    “Mutluluğu, en karanlık zamanlarda bile, sadece ışığı açmayı hatırlarsa bulur .”
    JKRowling

    “Bana kapitalist göster, ben de sana kan emici göstereceğim.”
    Malcom X

    “En iyi intikam düşmanınız gibi olmamaktır.”
    Marcus Aurelius

    “Kafanı aslanın ağzına sokarsan, bir gün onu ısırırsa şikayet edemezsin.”
    Agatha Christie

    “Her insan, yapmadığı tüm iyiliklerden suçludur.”
    Voltaire

    Sakın unutma, ellerin cebindeyken başarı merdivenlerini çıkamazsın.

    Bir kadın seninle konuşurken, söylediklerini gözlerinle birlikte dinle.
    Victor Hugo

    Diktatörlük gerçek olduğunda, devrim bir hak haline gelir.
    Victor Hugo

    Kıskanç olmayan aşk ne doğrudur ne de saf.
    Victor Hugo


    “Hayatta daima gerçekleri savun! Takdir eden olmasa bile, vicdanına hesap vermekten kurtulursun.”
    Che Guevara

    “Paranla şeref kazanma, şerefinle para kazan ki; paran bittiğinde, şerefin de bitmesin.” – Nicanor Parra

    Başarı bir bilimdir; Eğer şartların varsa sonucu alırsın. – Oscar Wilde

    Kadınlar sevilmek için yaratılmıştır. Anlamak için değil... – Oscar Wilde


    Kalbinde sevgiyi koru. Onsuz bir hayat, çiçekler öldüğü zaman güneşsiz bir bahçe gibidir. (Voltaire)

    Suçlu bir adamı kurtarmak riskini masum birini mahkum etmekten daha iyidir. (Voltaire)

    Gözyaşları, kederin sessiz dilidir. (Voltaire)

    Önyargılar, aptalların sebeplerden dolayı kullandıkları şeydir. (Voltaire)

    "İnsanların, senin hakkında ne düşündüklerini önemsemeyerek, ömrünü uzatabilirsin" – Bukowski

    "Güzeli güzel yapan edeptir, edep ise güzeli sevmeye sebeptir." – Mevlana



    “Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer ve bilirsin, o nehir asla durmaz.” – Grange

    Kadınlar sözleriyle değil, gözleriyle konuşur aslında. Bu yüzden onları anlamak için dinlemek yetmez, izlemek gerek...

    Bilge adam hiçbir zaman yaşlanmaz. Sadece olgunlaşır! - Victor Hugo



    İtaat ettikleri zincirlerden aptalları serbest bırakmak zordur. Voltaire

    Dünyada iki farklı insan var, bilmek isteyenler ve inanmak isteyenler. Friedrich Nietzsche

    Engelsiz bir yol bulursanız, muhtemelen hiçbir yere gitmez. Frank A. Clark

    İntikam ve aşkta, kadın insandan daha barbardır. Friedrich Nietzsche



    İçinde dans eden bir yıldız doğurmak için kaosun olması gerekir. Friedrich Nietzsche

    Zihin paraşüt gibidir. Açık değilse işe yaramaz. Frank Zappa

    Karakter kolay ve sessizce geliştirilemez. Sadece acı ve deneyimiyle ruh güçlenir.

    Hayat bir bisiklete binmek gibidir. Dengenizi korumak için hareket etmeye devam etmelisiniz. Albert Einstein

    Akıl, doldurulacak bir gemi değil, yakılacak bir ateştir. Plutarkhos

    Kalbini değiştirerek hayatını değiştirirsin. Max Lucado

    Gücüm onun gücü kadar, çünkü kalbim saf. Alfred Lord Tennyson

    Bir şeyi sevmenin yolu, bunun kaybolabileceğini fark etmektir. Gilbert K. Chesterton

    Dünyayı değiştirmenize gerek yok; kendini değiştirmek zorundasın. Miguel Angel Ruiz


    Affetmek geçmişi değiştirmez ama geleceğin önünü açar. -Paul Boese

    Beni mahveden şey; bana yalan söylemiş olman değil, sana bir daha inanmayacak olmamdır. -Victor Hugo

    İnsanlar seninle konuşmayı bıraktığında, arkandan konuşmaya başlarlar. -Pablo Neruda

    Öğrenmek, akıntıya karşı yüzmek gibidir ilerleyemediğiniz taktirde gerilersiniz. – Çin Atasözü

    Yapmacık olup sevilmektense, kendim olup nefret edilmeyi tercih ederim. -Tom Robbins

    Senin için yapraklarını kopardığım papatyalardan özür diledim dün gece. “Haklısınız dedim, ne sevdiği belli, ne sevmediği. -P. Neruda



    Geleceğimin tam olarak nasıl olacağını hala bilmiyorum ama, bildiğim bir şey var ki içinde sen yoksun. - Post Grad

    Hayattan korkmayın çocuklar;iyi ve doğru bir şeyler yaptığınız zaman hayat öyle güzel ki. - Dostoyevski

    Aslında hayatın en güzel anı; her şeyden vazgeçtiğinde, seni hayata bağlayan birinin olduğunu düşündüğün andır. -Balzac

    Sen benim hiçbir şeyimsin, yabancı bir şarkı gibi yarım, yağmurlu bir ağaç gibi ıslak, hiç kimse misin bilmem ki nesin? -Attila İlhan

    Hayatta bir gayesi olmayan insanlar, bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzerler; onlar gitmezler, ancak suyun akışına kapılırlar. -Seneca

    Ve uyandığınızda ilk hatırladığınız yine “o” olur, nasıl ki uyumadan önce o olduysa! - Kahraman. Tazeoğlu

    Politika politikacılara bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. - Charles De Gaulle

    Metodu olan topal, metotsuz koşandan daha çabuk ilerler. - Francis Bacon



    Mutluluğu tatmanın tek çaresi, onu paylaşmaktır. - Byron

    Kadın kocasını daha az sevmeli, fakat daha çok anlamalı; erkek, karısını daha çok sevmeli, fakat anlamaya çalışmamalıdır. - Oscar Wilde

    İnsan aklındakilerle gündüzleri, yüreğindekiyle geceleri uğraşıyormuş. - Can Yücel

    İyi olduğunuz için herkesin size adil davranmasını beklemek, vejetaryan olduğunuz için boğanın saldırmayacağını düşünmeye benzer. - Dennis Wholey

    Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir. - Eflatun

    Anlamlı Özlü Sözler 2019

    Gönlüne en yakın olan kişi, sana en çok zarar verebilen kişidir.


    Eğer aԁaletin temeli intikama ԁayalı ise, bu daha çok adaleti tetikleуecek ve bir nefret zincirini oluşacak.

    Maalesef gerçek bir barış bu dünyada var olamaz.

    Mutluluğun sırrı özgürlüktür. Ve özgürlük sırrı cesarettir. Thucydides

    Bir rüya büyü ile gerçek olmaz; ter, kararlılık ve sıkı çalışma gerektirir. Colin Powell

    Yapabileceğiniz en büyük macera, hayallerinizin hayatını yaşamaktır. Oprah Winfrey

    Bilgelik, herhangi bir zenginlikten daha önemlidir. Sofokles

    Kendisine itaat etmek isteyen, nasıl emredeceğini bilmesi gerekir. Niccolo Machiavelli


    Dünü kurtarmak bizim elimizde değildir, fakat yarını kazanmak ya da kaybetmek bizim elimizdedir.

    Yanında aptal bir kadın olan bir sürü zeki adam görürsünüz ama yanında aptal bir adam olan zeki kadın kolay kolay göremezsiniz. - E.Jong

    Hayat geç kalanları hiç affetmez. - Gorbachov

    Bir gün hayatına birisi girecek ve o gün, daha öncekilerle neden işlerin yürümediğini anlayacaksın. - Elif Şafak

    Mutluluğun değerini, onu kaybettikten sonra anlarız. - Plautus

    Ne kadar hazin bir çağda yaşıyoruz, bir önyargıyı ortadan kaldırmak atomu parçalamaktan daha güç. - Albert Einstein

    Bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir. - Cahit Sıtkı Tarancı



    Hayat bir öyküye benzer, önemli olan yani eserin uzun olması değil, iyi olmasıdır. - Seneca

    Beni mahveden şey; bana yalan söylemiş olman değil, sana bir daha inanmayacak olmamdır. - Victor Hugo

    İyiliğinize inanılmasını istiyorsanız,ondan hiç söz etmeyin - Blaise Pascal

    İnsanlar başaklara benzer. İçleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler. - Montaigne

    Konuşup konuşmamak bir şeyi değiştirmeyecekse, susmamak için bir neden yoktur. - Nuovo Cinema Paradiso

    İyiliğin bilgisine sahip olmayana bütün diğer bilgiler zarar verir. - Montaigne



    Mutluluk her şeyden önce vücut sağlığındadır. - Curtis

    Şikayet ettiğiniz yaşam, belkide başkasının hayalidir. TolstoyBir araya gelmek bir başlangıçtır, beraberliği sürdürmek bir ilerleme…

    Beraber çalışmaksa gerçek başarıdır. - Henry Ford

    Hayatınızın kalitesini hayatınızdaki insanların kalitesi belirler. - J. Brown

    Kaptanın ustalığı deniz durgunken anlaşılmaz. - Lukianos

    Bazen insan öyle özlenir ki; özlenen bilse, yokluğundan utanır. - Aziz Nesin

    Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır. - Honore de Balzac

    Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl için ise insanları eğitin. - Huang-Çe

    Yap gitsin! İnsan en çok hatalarından ders çıkartır. - Al Pacino

    Can paramparça ve ellerim, kelepçede, tütünsüz, uykusuz kaldım, terk etmedi sevdan beni… - Ahmet Arif

    Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir.- Dostoyevski


    İyi kararlar tecrübeden kaynaklanır. Tecrübeler ise kötü kararlardan…- Barry LePatner

    Demokrasi, hakkettiğimizden daha iyi yönetilmeyeceğimizi garanti eden bir sistemdir.- George Bernard Shaw

    Peşinden gidecek cesaretin varsa, bütün hayaller gerçek olabilir! - Che Guevara

    Hakları ve zevkleri ellerinden alınan gençler, onların yerine daha gizli ve tehlikeli olanlarını koyar. - J. J. Rousseau

    Bütün sevgileri atıp içimden, varlığımı yalnız ona verdim ben, elverir ki bir gün bana derinden, ta derinden bir gün bana “Gel” desin. - Ahmet Kutsi Tecer

    Arkadaşlık kuvvetli bir bağdır. Paraya ihtiyaç olunca başvurulmazsa, ömür boyu sürer.- Mark Twain

    En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir. - Cicero

    Herkes tarafından doğru kabul edilen şeyler büyük olasılıkla yanlıştır. - Paul Valery

    Beni güzeI hatırIa. Sana unutuImaz geceIer bıraktım, sana en yorgun sabahIar, güIüşümü, gözIerimi, sonra sesimi bıraktım.



    Can paramparça ve eIIerim, keIepçede, tütünsüz, uykusuz kaIdım, terk etmedi sevdan beni…

    Beni güzeI hatırIa. Sana unutuImaz geceIer bıraktım, sana en yorgun sabahIar, güIüşümü, gözIerimi, sonra sesimi bıraktım.

    Sıradan öğretmen anIatır,iyi öğretmen açıkIar,yetenekIi öğretmen yapar ve gösterir,büyük öğretmen esin kaynağı oIur.

    Kimse kimseyi unutmuyor ama asIa karşı tarafın istediği biçimde hatırIamıyor.

    Farzet ki yazdıklarımı anlayabildin. Ya anlamadıkların. Ya yazıp yazıp sildiklerim. Ya yazamadıklarım…

    Yüzüne gülecek kadar dost sandığın kişilerin aslında arkandan konuşacak kadar yüzsüz.

    Bir insanın zekası verdiği cevaplardan değil sorduğu sorulardan belli olurmuş.

    Her insan yanlış yapabilir ancak sadece büyük insanlar yanlışlarının farkına varabilir.

    Hayatta asıl önemli olan şey istediğini almak değil. Aldıktan sonra onu hala isteyip istememektir.

    Eğer dünya sana soğuk geliyorsa, onu ısıtmak için ateş yak. Lucy Larcom

    Birçok insan yirmi beş yaşında ölür ve yetmiş beşe kadar gömülmez. Benjamin Franklin

    Odaklanmak, hayır demekle ilgilidir. Steve Jobs

    Öğrenmeye devam eden herkes genç kalır. Henry Ford

    Kararlarınıza bağlı kalın, ancak yaklaşımınızda esnek kalın. Tony Robbins

    Aşk, hoşgörü ve alçakgönüllülük varsa dünya daha iyi olabilir. Irena Sendler

    Kendinizi olumlu insanlarla çevirin. Melanie

    Arıza bulmayın, bir çare bulun. Henry Ford

    Bence toplumun ilk görevi adalettir. Alexander Hamilton

    Işığın olduğu her yerde gölgeler de vardır.

    Düşünme: ruhun kendisi ile konuşmasıdır. Platon

    Dua, insanın en büyük gücüdür! W. Clement Stone

    En iyi yol dosdoğru gidendir. Robert Frost

    Kendinizde var olana sadık olun. Andre Gide

    Sağırlık kulakta değil; akıldadır. Marlee Matlin
    özlü sözler


    Kariyer yapmak harika! Ama soğuk gecelerde kariyerinize sarılıp yatamazsınız. - Marilyn Monroe


    Aşk Hatalara karşı Daima Kördür, Daima Mutluluklara Meyillidir, Kanun Tanımaz, Kanatlıdır ve tutuklanamaz. Kafaların Bütün Zincirlerini Kırar geçer. - William BIake

    Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir. - Edward Newton

    Başarının sırrını bilmiyorum ama başarızılığın yolu herkesi memnun etmeye çalışmaktan geçer. - Bill Cosby

    Eğer insanlar hiç salakça şeyler yapmasaydı, akıllıca işler yapılamazdı. - Ludwig Wittgenstein

    Biri sizi bir defa aldatırsa suç onundur. İkinci defa aldanırsanız bilin ki suç sizindir. - Sarah Berhardt

    Zeki bir insan yalnızlıkta, düşünceleri ve hayal gücüyle mükemmel bir eğlenceye sahiptir. - Schopenhauer

    Açalım yüreğimizin kapılarını sonuna kadar, sevelim sevelim sevelim, sevebileceğimiz kadar. - Bedri Rahmi Eyüboğlu



    İdealler yıldızlara benzer. Onlara ulaşamazsınız, ama size yol gösterirler.- Waldo Emerson

    Her şeyi elde edebilirsin. Ama aynı anda değil! - Oprah Winfrey

    Ona şefkatle eğilirken, pır diye uçtu birden, kırık sandığım kanatlarındaki sahtelik ve inancımla birlikte. - Ahmet Muhip Dranas

    Ümit, mutluluktan alınmış bir miktar borçtur.- Joseph Joubert

    Aşk dediğin nedir ki, tenden bedenden sıyrık, çocukların içinde, yaşadığı bir çığlık. - Ahmet Hamdi Tanpınar

    Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider. - C. Bruno

    Bilgili bir ahmak, cahil bir ahmaktan daha çok ahmaktır. - Moliere

    Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek. - Özdemir Asaf

    Tanrı kuşları sevdi ve ağaçları yarattı.İnsan kuşları sevdi ve kafesleri yarattı. - Jacques Deval

    Hayat bazen insanları, birbirleri için ne kadar çok şey ifade ettiklerini anlasınlar diye ayırır. - P. Coelho



    Uzman, dar bir alanda yapılabilecek tüm hataları yapmış kişiye denir.- Niels Bohr

    Sen ne kadar kalsan da geliyorsun benimle. Ben ne kadar gitsem de kalıyorum seninle. - Shakespeare

    Yalnızca bir deli, suyun derinliğini iki ayağıyla anlamaya kalkar. - Afrika Atasözü

    Öyle bir seveceksin ki, yüreğinden kimse ayıramayacak. Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak. - Can Yücel

    Nankör insan, her şeyin fiyatını bilen fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen kimsedir. - Oscar Wilde

    Dünyanın gerçek gizemi görünmeyende değil, görünendedir.- Oscar Wilde

    Kimse kimseyi unutmuyor ama asla karşı tarafın istediği biçimde hatırlamıyor.- Tezer Özlü


    Eskiden ekmek aslanın ağzındaydı şimdi aslan da aç!


    Kız dediğin İstanbul gibi olmalı, Fethi zor, fatihi tek!

    Hani dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimiz var ya; Allah o sözlerin yolunu açık etsin.

    Aşk; eğri bacaklıyı doğru görme sanatıdır.

    Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez.

    Eğer benimle ilgili bir probleminiz varsa bu sizin probleminizdir.

    Aşkın gelişi aklın gidişidir.

    Seni gördüm göreli başım belada,dün gece seni düşünürken kaldım helada.

    Kumarı bırakacağıma bahse girerim!

    Mantık evliliği yapınca ne olacak? Kocanla oturup satranç mı oynayacaksın!

    Bu aralar öyle şanssızım ki hani ağzımla kuş tutsam kuş ağzıma sıçar.



    Bir yıldız gibi kayarım hayatından yapabileceğin tek şey dilek tutmak olur.

    Kartları kader karıştırır biz oynarız.

    Durduk yere sizi terk eden, ya alacağını alamamıştır ya da alamayacağını anlamıştır.

    Kütlesi olmayana yerçekimi dokunamaz.

    Her sinirli kadının arkasında neyi yanlış yaptığıyla ilgili hiçbir fikri olmayan bir erkek vardır.



    Aşk denen zıkkım benim de hakkım.

    Kişinin susması, her zaman söyleneni onayladığı anlamına gelmez. Bazen canı aptallarla tartışmak istemiyordur.

    Mevlana'dan Düşünürlerden Özlü Sözler
    Asalet; boyda değil soyda, incelik; belde değil dilde, doğruluk; sözde değil özde, güzellik; yüzde değil, yürekte olur.
    Ne kadar bilirsen bil, anlatabildiklerin, karşındakinin anlayabileceği kadardır.

    Dost, acı söyleyen değil, acıyı tatlı söyleyebilendir.

    Aşk; topuklarından etine kadar işlemiş bir nasır gibidir. Ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. İki yolda da tek bir gerçek olacak; canın çok ama çok acıyacak…



    Dünyanın en güç işi bir şeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir.

    Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap.

    Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

    Acı su da, tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanma… Görünüşte herkes insandır ama gerçek insan hal ehli olandır.

    Adam savaşmakla çetin er sayılmaz, öfkelendiği zaman kendini tutabilendir çetin.

    Başta dönüp koşan nice bilgiler, nice hünerler vardır ki, insan onunla baş olmak isterse, baş elden gider. Başının gitmesini istemiyorsan ayak ol.

    Başkalarına imrenme, çok kimseler var ki senin hayatına imreniyorlar.



    Bir katre olma, kendini deniz haline getir.

    Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez.

    Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.

    Bir insan bilmiyorsa ne istediğini, hem seni ziyan eder , hem kendini…Dibini görmediğin suya dalmadığın gibi, emin olmadığın sevgiye teslim etme kendini.

    Büyük Allah'tan bizler niye terbiye isteriz? Çünkü terbiyesizler, Allah'ın lütfundan mahrumdurlar.

    Terbiyesiz, yalnız kendine kötülük etmez, bütün utanç ve erdem ufuklarını ateşler.

    Cahil kişi gülün güzelliğini görmez, gider dikenine takılır.

    Cibilliyetsize ilim öğretmek, eşkıyanın eline kılıç vermektir.

    Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.

    Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.

    Kendini noksan gören kişi, olgunlaşmaya on atla koşar. Kendini olgun sanan ise Allah'a bu zannı sebebiyle ulaşamaz.

    Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?

    Nerde akan gözyaşı varsa, oraya rahmet gelir.



    Yunus Emre'den Özlü Sözler
    Cümleler doğrudur sen doğru isen, Doğruluk bulunmaz sen eğri isen.

    Bu dünyaya inanma, vefasın bulam sanma. Ömrün veren ziyana, çoğu pişman içinde.

    Ben sevdiğimi demez isem, sevmek derdi boğar beni.

    Akıl bir kişidir, Allah'a bakar.Uyarsan akla uy, ol buhl'ı (cimriliği) yakar.

    yunus emre en güzel özlü sözler
    Durulduğu zamanları olur insanın, yorulduğu zamanlar olduğu gibi, ama ömür götüren kırıldığı zamanlardır.

    Eğer hor eğer hürmet kişiye sözden gelir. Zehr ile pişen asi yemeğe kim gelir.

    Dil söyler kulak dinler, kalp söyler kainat dinler.

    Edebim elvermez edepsizlik edene, Susmak en güzel cevap, edebi elden gidene.

    Zulum ile abad olanın akıbeti berbad olur.

    Sabır saadeti ebedi kalır Sabır kimde ise o nasib alır.

    Yunus sözi alimden, zinhar olma zalimden, korkadurın ölümden, cümle doğan ölmüştür.

    Miskin Adem oğlanı, nefse zebun olmuştur. Hayvan canavar gibi, otlamağa kalmıştır.

    Ey hayat ırmağından su içenler! Gelin soralım canlara ki güzelliği ne oldu da gidiyor. Ben hep seninim diyordu, şimdi neyi buldu da gidiyor?

    Dünya yalan kardeşim, dünya yalan! Var mı yalan dünyada bakî kalan. Mal da yalan, mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan.

    Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın.

    Dağa düşer kül eyler, gönüllere yol eyler, sultanları kul eyler, hikmetli nesnedir aşk.

    İşitin ey yarenler! Aşk bir güneşe benzer. Aşkı olmayan gönül, misal-i taşa benzer.

    Bu dünyaya gelen gider. Yürü fani dünya, sana gelende gülmüş var mıdır?

    Hoştur bana senden gelen. Ya gonca gül yahut diken. Ya hayattır yahut kefen. Nârın da hoş, nurun da hoş. Kahrın da hoş, lütfun da hoş.

    Cennet cennet dedikIeri, birkaç köşkIe birkaç huri. İsteyene ver onIarı, bana seni gerek seni.

    Eğer bir müminin kaIbin kırarsan hakka eyIediğin secde değiIdir.

    Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır.

    Bir bahçeye giremezsen, durup seyran eyIeme. Bir gönüI yapamazsan, yıkıp viran eyIeme.

    OIsun be aIdırma yaradan yardır..sanmaki zaIimin ettiği kârdir.. MazIumun ahi indirir sâhi.. Herşeyin bir vakti vardır.

    Nefistir seni yoIda koyan, yoIda kaIır nefse uyan. Sabır saadeti ebedi kaIır sabır kimde ise o nasib aIır.



    Annem yaşı ilerledikçe elim kolum ağrıyo diyor, ah be annem benim yaşım kaç ki hergün sol yanım ağrıyor..

    Ufukta bir gemi görsem seni taşıyan, Mavi denize dalardım geriye bakmadan .Uçsuz bucaksız mavilikte arardım beni .Taa ki beni sende bulana kadar.

    Allah’la arandaki perdedir. O perdeyi ateşe at ki ardından Allah görünsün.

    Aklıma gelmek kolay. Marifet, yanıma gelmekte…

    Ben kimim! Beni söylediklerimde arama…!Ben söylemediklerimde gizliyim…!O görmediğin koskoca derya gönlümdür.Gördüğün sahil ise dilim.Kıyılarıma vuran dalgalarıma şaşma..!Onlar aşk’tan gel-git’im.Beni Mecnundan Leyla’dan sorma…! Ben yalnız Mevladan bir izim…!!

    Aşk genellikle Bir Evlilik Meyvesidir. - Moliere



    Gecenin karanlığında, güneşin ışığında, suyun damlasında, selin coşkusunda, kimi yanımdasın kimi rüyamda, ama hep aklımdasın sakın unutma.

    Aşk Güneş Gibidir, Kör Bile Hisseder. - K. KisfaIudy

    Gördüğünü herkes sever, sen onda görmediğini bulacaksın. Eğer gerçek aşk istiyorsan; Ten’e değil, kalbe dokunacaksın. - Bob Marley

    Sen, hayalini kurup, sonunda bulduğum o hayallerimdeki adam değilsin. Sen karşıma çıkıp, bana aşkı hayal ettiren ilk sevgilisin.

    Aşk Dehanın besinidir. - Gustave Flaubert

    Aşk, sakızdan çıkan sözler kadar basit olmaya devam ettikçe, insanlar da onu çiğneyip tükürmeye devam edecekler.

    Ve aşk; hak edenlerin hayali olurken, hak etmeyenlerin oyuncağı oldu.

    Aynaya bakınca kendimi değil kocaman bir yürek .Ve o yürekte ondan da büyük bir sen gördüm.

    O Kadar Yakınsın Ki ,Seni Ben Sandım..Sana O Kadar Yakınım Ki, Beni Sen Sandım..Sen Mi Bensin Ben Mi Senim? Şaşırdım Kaldım..

    Aşk Doğal Değil, insanın Yapısı Bir şey ve onların En yücesidir. - Octavio Pacz



    Aşk bittikten sonra arkadaş kalalım diyenler! Güle başka isim versen değişik kokacak mı?

    Sükut eyledim, ”Kahrı var” dediler. Biraz söyledim, ”Zehri” var dediler. Sustum, kahrından susuyor dediler; biraz konuştum, zehrini kusuyor dediler…

    Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden..Ben sana aşık olduğumu, ölsem söyleyemem..- Özdemir Asaf

    Herkesi tersliyorum şu ara. Solundan mı kalktın diyorlar? Hayır ben değil, o kalktı solumdan diyemiyorum!

    Aşk Gözle Değil, Ruhla Görür. - William Shakespeare

    Bana kalsa gökyüzündeki tüm yıldızlar yerine bütün insanlara .Senin gözlerinde ışıldayan bir çift yıldızı gönderirdim.

    İkimizin hayali de aynıysa ortak bir yerde buluşmanın zamanı gelmiş demektir. Mesela sen ve ben aynı hayatta?

    Aşk Duyuruların Bir Hummasıdır. - La Rochefoucauld

    Hayatta en zor olan şey, gerçek aşkı bulmak değildir. Daha da önemlisi onu her zorluğa karşı sürdürebilmektir aslında.


    ”Sel ister bulanık olsun, ister saf olsun madem ki geçicidir, onu konuşarak vakit öldürme. Dünya malı sele benzer.’

    Yüzde ısrar etme, doksan da olur. İnsan dediğinde, noksan da olur. Sakın büyüklenme, elde neler var. Bir ben varım deme, yoksan da olur…

    Aşk Hatırlamalarla Yaşar, Umutlarla Son Bulur. - Refik Halit Karay

    Sana bu satırları gidip gelen aklımla yazıyorum. Sana gidip, aşka gelen bir akılla!

    Kalbin edebi sükûttur. Susan kurtulur. Güzellik dilin altında gizlidir. Sükût, incelik, edep ve zarafet insanı her gittiği yerde sultan yapar.

    İnan gözümde hiçbir değerin yok, ne varsa kalbimde.

    Aşk Dostluğu, Dostluk da aşkı Mahveder. La Bruyere


    Sonra diyorum ki, bu aşkı içime düşürenin şüphesiz bir bildiği vardır.

    Ne seni unutmak için bir çabam var içimde, ne de aşkımı körükleyen bir rüzgar,ne de seni görmeden durabilecek kadar güçlüyüm,ne de seni görmeye dayanacak bir kalbim var

    Gülüşünü seversin, sesini seversin, sohbetini seversin. Sevmek için illa ki yüzünü görmek şart değil; Yüreğinde duruşunu seversin.

    Sen en mükemmel sevgiyi hak edilecek kadar güzel fakat herkesin seni sevmeyi hak etmeyeceği kadar özelsin…

    Yağmur başladı…Gelse de ıslansak dediği biri olmalı insanın…

    Aşk Hafta beş Lira ile geçinemez. - Somerset Maugham

    Üflesen yıkılır hayallerimiz varmış meğer; titremesin diye nefes almaktan bile korktuğumuz.

    Gönlünde olanı benden gizleme ki benim gönlümdeki de ortaya çıksın…



    Bugün ağlamayı düşünüyorsan sakın yapma çünkü bir yerde senin bir gülüşün için yaşayan biri var.

    Bir insan aşık olunca; kıskanır, bağırır, kısıtlar, hesap sorar, sahiplenir… ama; anlayana işte…

    Bir çift göze aşık ve diğer bütün gözlere körüm..

    “Açık çay içerdi hep,demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş, Öyle derdi…” - Cemal Süreya

    Aşk Hiç bir Mani Bilmez, insan kendi kalbinin Seçtiği iIe Daima Mesuttur. - Joseph Shearing

    Bilmeyen ne bilsin seni gamlanma deli gönül, gönülden anlamayana bağlanma deli gönül…


    Aşk iki kişilik bencilliktir. - Antoine De Salle

    Al ömrümü koy ömrünün üstüne, senden gelsin ölüm başım üstüne….

    Kalbin hangi sevgi için çarpıyorsa yeni doğan günün güneşi Seni ona kavuştursun.

    Çünkü aşk, yaralıyken asla bulamayacağınız garip bir kan grubudur.



    Her kapının bir anahtarı vardır, ancak önemli olan anahtar değil, kapının ardındakidir. Eğer kapıyı güzel sözle tıklatırsan kapının arkasındaki yol seni hep doğru yere götürür.

    Aklımda işin yok! Durup durup aklıma gelme…Yanıma gel, Mevzu KALBİMDE!

    Aklını Başına Al Da, Fanî Olan Bu Dünya Zindanında Kimseden Vefa Arama! Bu Dünyanın Vefası Bile Vefasızdır

    “Merhaba sevdiğim; ben o sevmediğin. Bugünde mi geçmedim aklının kıyılarından?” - Ümit Yaşar Oğuzcan

    Aşk Evrenin Mimarıdır. - Herodot

    Denizi kurumuş bir balık gibi, halen senin için çırpınıyorum.

    Ey canımın sahibi Yar! Sen benimle olduktan sonra kaybettiklerimin ne önemi var. - Mevlana

    Aşk Hükmetmez, Terbiye Eder. - J.W.von Goeth

    İngilizce Özlü Sözler
    An unexamined life is not worth living. (İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değer değildir.) – Socrates
    Definiteness of purpose is the starting point of all achievement. (Amacı kesinleştirmek her başarının başlangıç noktasıdır.) – W. Clement Stone

    Eighty percent of success is showing up. (Başarının yüzde sekseni ortaya çıkmaktır.) – Woody Allen

    Every child is an artist. The problem is how to remain an artist once he grows up. (Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun büyüdükleri zaman da sanatçı kalabilmektedir.) – Pablo Picasso

    Every strike brings me closer to the next home run. (Her vuruş beni bir sonraki sayıya yaklaştırır.) – Babe Ruth

    I am not a product of my circumstances. I am a product of my decisions. (İçinde bulunduğum durumların ürünü değilim. Kararlarımının ürünüyüm.) – Stephen Covey

    I attribute my success to this: I never gave or took any excuse. (Başarımı şuna borçluyum: Hiçbir zaman bahane üretmedim ve kabul etmedim.) – Florence Nightingale

    I’ve missed more than 9000 shots in my career. I’ve lost almost 300 games. 26 times I’ve been trusted to take the game winning shot and missed. I’ve failed over and over and over again in my life. And that is why I succeed. (Kariyerim boyunca 9000 atış kaçırdım. 300 maç kaybettim. 26 defa oyun kazandıracak son şutu kaçırdım. Defalarca başarısızlığı gördüm . Ve işte bu yüzden başarıyı yakaladım.) – Michael Jordan


    Life is 10% what happens to me and 90% of how I react to it. (Hayatın %10’u başıma gelenler, %90’ı da benim buna karşı ne yaptığımdır.) – Charles Swindoll

    Life is about making an impact, not making an income. (Hayat etki yaratmak demektir, gelir yaratmak değil.) – Kevin Kruse

    Life is what happens to you while you’re busy making other plans. (Hayat siz başka şeyleri planlamakla meşgulken olanlardır.) – John Lennon

    Life isn’t about getting and having, it’s about giving and being. (Hayat almak veya sahip olmak değil vermek ve olmak demektir.) – Kevin Kruse

    Strive not to be a success, but rather to be of value. (Başarılı olmak için değil değerli olmak için çabala.) – Albert Einstein

    The best time to plant a tree was 20 years ago. The second best time is now. (Bir ağaç dikmek için en uygun zaman 20 yıl öncesiydi. İkinci en iyi zaman ise şimdi.) – Chinese Proverb

    The mind is everything. What you think you become. (Akıl herşeydir. Ne düşünüyorsanız, onu olursunuz.) – Buddha

    The most common way people give up their power is by thinking they don’t have any. (İnsanların güçten düşmelerinin en genel sebebi ona sahip olmadıklarının düşünmeleridir.) – Alice Walker

    The most difficult thing is the decision to act, the rest is merely tenacity. (En zor şey harekete geçme kararıı vermektir, geriye kalan ise sadece azimdir.) – Amelia Earhart

    We become what we think about. (Ne olmayı düşünüyorsak onu oluruz.) – Earl Nightingale

    Whatever the mind of man can conceive and believe, it can achieve. (Bir insan her neyi hayal edip inanıyorsa, ona ulaşabilir.) – Napoleon Hill

    Winning isn’t everything, but wanting to win is. (Kazanmak herşey demek değildir, ancak kazanmayı istemek herşeydir.) – Vince Lombardi

    You can never cross the ocean until you have the courage to lose sight of the shore. (Sahili gözden kaybetme cesaretini gösteremezseniz okyanusu geçemezsiniz.) – Christopher Columbus

    You miss 100% of the shots you don’t take. (Kullanmadığınız atışların %100’ünü kaçırmışsınızdır.) – Wayne Gretzky

    Your time is limited, so don’t waste it living someone else’s life. (Zamanınız kısıtlıi bu yüzden başkasının hayatını yaşamakla onu boşa harcamayın.) – Steve Jobs





    Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak lazım. -Necip Fazıl Kısakürek

    Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, dinleyenin de yararlandığı sözdür. -Aristo

    Hayat merdivenlerini çıkarken, insanlara iyi davranalım çünkü inerken gene aynı insanlara rastlayacağız. -Cenap Şahabettin

    Önce biz alışkanlıklarımızı oluştururuz, sonra da alışkanlıklarımız bizi oluşturur. -John Dryden

    Başarı bir yolculuktur, bir varış noktası değil. -Ben Sweetland



    Hayatta başarılı olanlar, kendilerine gereken bilgileri öğrenmekten bir an geri kalmazlar ve hadislerin sebeplerini her zaman araştırırlar. -Rudyard Kıplıng

    Limiti koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebiliği kadar başarılı olur. Yüzde 100 inandığın sürece her şeyi yapabilirsiniz. -Arnold Schwarzenegger

    İnsan sahip olduklarının toplamı değil fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamıdır. -Jean Paul Sartre

    Deneyim düşüncenin, düşünce ise eylemin çocuğudur. -B. Dısraelı

    İyi bir kafaya sahip olmak yetmez; mesele onu iyi kullanmaktır. -Rene Descɑrtes

    ünlü düşünürlerden özlü sözler

    Her eylemin atası düşüncedir. -Ralph Waldo Emerson

    İyi düşünmek iyidir; iyi hareket etmek çok daha iyidir. -Horace Mann

    Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceklerinizi yapın. -Alex Morrison

    Gerekeni yap ve güce sahip ol. -Emerson

    Akli resimler zihni kalıbımızın biçimlenmesine yardım eder. -Robert Collier

    Ya başlamamalı, ya da bitirmeli. -Ovidius


    Eğer onur kazançlı olsayԁı herkes onurlu olabilirdi. -Thomas More

    Fayԁasız bir hayat erken bir ölümԁür. -Johann Wolfgang von Goethe

    Mutluluk erԁemin ödülü değil erdemin kenԁisidir. -Baruch Spinoza

    Bir sorunu çözmenin en iyi yolu nedenini yok etmektir. -Martin Luther King

    Unutmayın ki imparatorluklar diktikleri çarmıhlarda ancak adaleti sağlayabilirler. Ahlak ve erdem çöktüğünde devleti yönetemezsiniz. -Cicero

    Yok etme ihtiyacının kesin nedeni, insan olmaktır, çünkü insan olmak nesne olmayı aşmak anlamına gelir. -E. Fromm

    Beni korkutan kötülerin baskısı değil iyilerin kayıtsızlığı. -Martin Luther King

    Bari hayvan olarak mükemmel olsaydın. Fakat hayvan olmak için masum olmak gerekir. -Friedrich Nietzsche



    İnsanın kinden kurtulması en yüksek umuda götüren köprü ve uzun süren kötü havalardan sonra görülen gökkuşağıdır. -Friedrich Nietzsche

    Cihan bir avuç çamur, gönül de onun mahsulü. İşte cihanın bütün müşkülü bu bir katre kandan başka bir şey olmayan gönülden fışkırıyor. Biz biri iki görüyoruz, oysa herksin cihanı kendi gönlü içindedir. -Muhammed İkbal

    Dünya, insanın düştüğü maymun ruhunun yuvası olsun diye, şeytan çırağı ideoloji ve politika mimarlarınca, hamur gibi yoğruluyor. -Sezai Karakoç

    Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır. Zamanınızı ve neşenizi çalarlar. -Johann Wolfgang von Goethe

    Cesaret de aşk gibi ümitle beslenir. -Napoléon Bonaparte

    Büyük insanların elinde mal, aşığın gönlünde sabır, kalburda ise su durmaz. -Sadi

    Hiçbir merdivenin olmasa bile kendi başının üstüne çımayı başarmalısın, yoksa yukarıya nasıl çıkarsın? -Friedrich Nietzsche

    Taklit, toplum ruhunun firengisidir. -Sezai Karakoç

    Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez. -E. Fromm

    İnsan beyni değirmen taşına benzer. İçine yeni bir şeyler atmazsanız, kendi kendini öğütür durur. -İbn-i Haldun
    Okumak yalnızca zihni bilgi içeriğiyle donatır, okuduğumuz şeyi bizim kılan , düşünmektir.
    John Locke
    Yatmadan önce okuyabileceğiniz iyi bir şeylerin olduğunu bilmek en güzel duygulardan biridir.
    Vladimir Nabokov

    “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
    Sen kendin bilmezsin bu nice okumaktır.” Yunus Emre

    ” Ölünce unutulmak istemezseniz, ya okumaya değer eser yazın veya yazılmaya değer işler başarın.” Benjamin Franklin

    “Yasalar ölür kitaplar ölmez.”Bulwer Lytton
    “İyi kitaplar babalarını ebedîleştiren çocuklardır.” Eflatun

    “Bir kitap içinizdeki donmuş değerleri parçalayarak bir balta olmalıdır.” Franz Kafka

    “İçinde iyi yanı bulunmayacak kadar kötü kitap yoktur.” Geothe
    “İyi bir kitap insana can veren kandır.” John Milton

    “Dünyayı yöneten kalem mürekkep ve kâğıttır.” Jonathan Swift

    “Ben kitaplarımı değil kitaplarım beni ortaya çıkarmıştır.” Montaigne
    “Kitaplardan insanı tanıdım.” Roosevelt

    “Kitaplar soğuk ama güvenilir dostlardır.” Victor Hugo

    “Kitapları seviyor musunuz öyleyse hayatınız boyunca mutlu olacaksınız demektir.” Jules Chore
    “Ahlâk kurallarına uyan veya uymayan bir kitap diye bir şey yoktur kitaplar ya iyi yazılmıştır ya kötü.” Oscar Wilde

    “Kitaplar beynin çocuklarıdır.” J. Swift

    “Bütün iyi kitapları okumak geçmiş anıların o mükemmel kişileri ile konuşmaya benzer.”Anonim

    “Yazarlar ölür kitaplar kalır.” Bulves Ligtton

    “Kâmil odur ki; koya her yerde bir eser
    Eseri olmayanın yerinde yeller eser.”Hadimî

    “Okuduğumuz kitap bir yumruk gibi bizi uyarmıyorsa ne işe yarar?” Franz Kafka

    “Okuduğumuz eser, sizi fikren yükseltip, içinizi iyi duygularla doldurmalıdır.”Alexandre Pope

    “Ümitle açılıp kazançla kapanan kitap iyi bir kitaptır.” Alcott
    “İyi kitaplar okumayan adamın okumuş olmasıyla cahil kalması arasında hiçbir fark yoktur.” Mark Twain

    “Kültür bilginin şuurlaşmasıdır.” Ahmet Selim
    “İyi kitaplar en gerçek dostlarımızdır.” Francis Bacon

    “İlk defa yeni bir kitap okumaktansa okunmuş bir kitabı tekrar okumak daha yararlıdır.” Lord Dudley

    “Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir.” Scilus

    “Bugünün gerçek üniversitesi, bir kitaplıktır.” Carlyle

    “Kitap ruhun ilacıdır.” Japon Atasözü
    “Bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık eser okunmalıdır.” Samuel Johnson

    “Bir insanın değeri okuduğu kitaplarla ölçülür.” Herbert Spencer

    “Bir insana okuma aşkı ve onu tatmin edecek kitap verin; emin olun ki bu adam mutlu olacaktır.” Sir John Herschell”

    “Kitaplar insanların yolunu aydınlatır.” Çin atasözü
    “Kitap aklın ilacıdır.”Ovidius

    “Okula her şey yapabilirsiniz ama okulun kitaplığı yoksa hiçbir şey yapmamış olursunuz.”J. Ferry

    “Bütün boş zamanınızı gazeteye bağlamayın. Ona vereceğiniz zamanın yarısını ayırarak size yeni bir şeyler öğretecek kitapları okuyun.” Dale Carnegie

    “Yabani uluslar dışındaki her ülke kitaplar tarafından yönetilir.” Voltaire

    “Yaşayan insan zekası ölmüş insanlarla en iyi ilgiyi kitaplarla kurar.” Bouee

    “Hiçbir iyi kitap birdenbire gerçek yüzünü göstermez.” Caryle



    “Mümkün olsaydı her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim.” Horace

    “Kitapsız yaşam kör sağır ve dilsiz yaşamaktır.” Seneca

    “Kitaplar zekanın çocuklarıdır.” Jonathan swift

    “Kitaplar uygarlığın önderliğini yapan ışıklardır.” Roosevelt

    “Tanrım bana kitap dolu bir evle çiçek dolu bir bahçe ver.” Konfüçyüs

    “Kitaplarım bana yetecek kadar büyük bir krallıktır.” William Shakespeare

    “Kitapların düşmanları insanlarınki ile aynidir: ateş, nem zaman ve içindekiler.” Paul Valery

    “İçinde bir şey bulunmayacak kadar kötü bir kitap yoktur.” Balzac

    “Kitaplar benim sevgili dostlarım gerçek yol gösterenlerimdir. Çünkü ikiyüzlülük etmeden bana görevlerimi anımsatırlar.” Alphonse Daudet

    “Otuz yaşına gelinceye kadar kitapları sevmeyen, sonraları da onları anlayacak kadar sevmeyecektir.” Clarendon

    “Eğer bizi yaşamaya ve daha büyük bir susamışlıkla içmeye yöneltemiyorsa kitapların ne anlamı
    var?” Henry Miller

    “Kitaplar çoğunlukla kitabı yazan kimselerin en iyi duygularını en doğru düşüncelerini en sağlam kanılarını en temiz umut ve ülkülerini taşırlar.” Victor Hugo

    “Okuduğunuz bir yapıt sizi fikren yükseltir içinizi doldurursa onun hakkında hüküm vermek için
    başka bir kural aramayınız; yapıt iyidir ve usta elinden çıkmıştır.” La Bruyére

    “Size en çok yardım eden kitaplar sizi en çok düşündüren kitaplardır.” Teodor Walker

    “Kitaplar insanlara çoğunlukla kendi talihlerini açmak için yetenek aşılarlar.” Anonim

    “Kitapları iki gruba ayırmak mümkündür: günün kitapları ve her zamanın kitapları.” Ruskin

    “Kitapsız büyüyen çocuk susuz büyüyen ağaca benzer.” Çin atasözü

    “Kitaplık kurmak tapınak yapmak kadar kutsaldır.” Victor Hugo

    “Kitaplar da dostlar gibi az fakat iyi seçilmiş olmalıdırlar.” Jonerianna

    “İyi bir kitap bir hazineye benzer; sıkıntılı zamanlarda onun yerine geçer.” Halig

    “Kitaplar sessiz öğretmenlerdir.” Gellius

    “Yetişen zekaları kitaplarla beslemeyen uluslar, yıkılmaya mahkumdurlar.” Ovidius

    “Kitaplar kendinize ve başkalarına saygı duymayı öğretecek yüreği ve aklı, dünya ve insanlık sevgisiyle dolduracaktır.” Maksim Gorki

    “Bir insanı öldüren Tanrının aynası, akıl sahibi bir yaratığı öldürmüş olur; ama aklın ürünü olan kitabı yok eden aklın kendisini yok etmiş olur.”John Milton

    Kitap hayatı okumaktır…

    İyi kitaplar en gerçek dostlarımızdır. “Francis Bacon”

    “İlk defa yeni bir kitap okumaktansa, okunmuş bir kitabı tekrar okumak daha yararlıdır.” Lord Dudley

    “Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir.” Scilus
    “Bugünün gerçek üniversitesi, bir kitaplıktır.” Carlyle

    “Kitap ruhun ilacıdır.” Japon atasözü

    “Bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık eser okunmalıdır.” Samuel Johnson

    “Bir insanın değeri okuduğu kitaplarla ölçülür.” Herbert Spencer”

    “Bir insana okuma aşkı ve onu tatmin edecek kitap verin; emin olun ki bu adam mutlu olacaktır.” Sir John Herschell

    “Kitaplar insanların yolunu aydınlatır.” Çin atasözü

    “Kitap aklın ilacıdır.” Ovidius

    “Bütün boş zamanınızı gazeteye bağlamayın. Ona vereceğiniz zamanın yarısını ayırarak size yeni bir şeyler öğretecek kitapları okuyun.” Dale Carnegie

    “Ulusları ilerleten, yükselten zengin kitaplardır.” Anatole France

    “Hiçbir iyi kitap birdenbire gerçek yüzünü göstermez.” Caryle

    “Bir ulusun en değerli hazinesi, onu yükselten yayınıdır.” Churchill

    “Kitapların düşmanları insanlarınki ile aynidir: ateş, nem, zaman ve içindekiler.”Paul Valery
    “İçinde bir şey bulunmayacak kadar kötü bir kitap yoktur.” Balzac

    “Kitaplar benim sevgili dostlarım, gerçek yol gösterenlerimdir. Çünkü ikiyüzlülük etmeden, bana görevlerimi anımsatırlar. Alphonse Daudet

    “Kitapların yakıldığı yerde insanlar da yakılır.” Heinrich Heine

    “Eğer bizi yaşamaya ve daha büyük bir susamışlıkla içmeye yöneltemiyorsa kitapların ne anlamı
    var?” Henry Miller

    “İnsan sevmiyorum ben. Gerçek insanları sevmiyorum. Fazla sıkıcılar. O yüzden kitaplarda bulduğum ve gerçek olmadıklarını bildiğim insanlar ruhumu dinlendiriyor. “Ali Lidar

    “Televizyonu çok eğitici buluyorum. Ne zaman birisi televizyonu açsa, yandaki odaya gider ve kitap okurum.” Groucho Marx

    “Kitap, zekâyı kibarlaştırır!” Cemil Meriç

    “Bir adama bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kâğıt, mürekkep ve tutkal satmış olmazsın, ona tamamıyla yeni bir yaşam satmış olursun. Sevgi, dostluk, mizah ve geceleyin denizde dolaşan gemiler, eğer o kitap gerçekten benim anladığım anlamda bir kitapsa, onun içinde bütün gökler ve yer vardır.” Christopher Morley

    “Okumak insanı bin bir gözlü yapar.” Rainer Maria Rilke

    “Bence kitap okumak, âşık olmaktan veya seyahat etmekten aşağı kalan bir deneyim değildir.” Jorge Luis Borge

    “Şu anda hangi kitabı okuyorsun?” sorusu basit bir soru değildir aslında. “Sen aslında kimsin ve nasıl biri olmak istiyorsun” sorusunu sormanın farklı bir yoludur. Will Schwalbe

    “Kitap okumayan bir kimsenin, okuma bilmeyene karşı bir üstünlüğü yoktur.” Mark Twain

    “İyi kitaplar en gerçek dostlarımızdır.” Francis Bacon

    “Kitaplar çoğunlukla kitabi yazan kimselerin en iyi duygularını, en doğru düşüncelerini, en sağlam kanılarını, en temiz umut ve ülkülerini taşırlar.” Victor Hugo

    “Kitapları seviyor musunuz? Öyleyse hayatınız boyunca mutlu olacaksınız demektir.” Jules Chore

    “Kitaplarda kendimize rastladığımızı sandığımız yerlerin altını çizeriz.” Metin Üstündağ

    “Kitap onu satın alanın malı değildir. Kitabın mülkiyeti olmaz. Kitap, onun parasını ödeyen, alışverişini yapan ve evindeki rafa koyanın malı değildir. Kitap, okuyucusunun malıdır; sayfasını açanın, okuyanın, anlayanın, hissedenin, tat alanın, ondan etkilenenin malıdır. Kelimeleriyle daha çok ünsiyet kuranın, satırlarına daha fazla aşina olanın, harfleriyle arasında gizli bir ruh yakınlığı olanın malıdır.” Ali Şeriati

    “İyi bir kitap, gerçek bir hazinedir.”Bulwer Lytton

    “Kitapların kokusunu seviyordu. Yeni bir kitap açtığında hiç görmediği bir yer, tanışmadığı bir dost gibi kokuyordu.” Rocket Writes a Story

    “Bir kitabın kaderini, okuyucunun zekâsı belirler.”Latin Atasözü

    “Bir kitap yürekten gelmişse, ancak o zaman başka yüreklere ulaşabilir.” Thomas Carlyle

    “Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir.”D. Scilus

    “Kitaplar ruhun gıdasıdır.” Japon Atasözü

    “Size en çok yardım eden kitaplar, sizi en çok düşündüren kitaplardır.” Teodor Walker

    “Para ile mutluluk satın alınabilir mi? -Evet. Kitap alınabiliyor mesela.” La Edri

    “Kitaplar, başka bir yerde olmak isteyen insanlar içindir.”Mark Twain

    “Yatmadan önce okuyabileceğiniz iyi bir kitap ya da dergiye sahip olduğunuzu bilmek zevklerin en büyüğüdür.” V. Nabokov

    “Eski Türk filmlerinde görmüşsünüzdür belki… Genç kızlara düzgün yürümeyi öğretmek için başına bir kitap koyar ve kitabı düşürmeden dik yürümesini öğretirler. Demek ki kitap her ne amaçla kullanılırsa kullanılsın, insana düzgün yürümeyi ve dik durmayı öğretir.” Sunay Akın

    “Binlerce kitap okuyun ki kelimeleriniz bir nehir gibi aksın.” Virginia Woolf

    “İyi kitap, okura ‘Yazar benim hakkımda bunca şeyi nasıl biliyor?’ dedirtebilen kitaptır.” Alain De Botton

    “Okuma hevesimi dünyanın bütün hazinelerine değişmem.”Tolstoy

    “Kendimi unutmak için kendimi kollarına attığım ve başımı göğsüne bastırdığım bu işlerden biri de kitaptı. Ne güzel bir unutmalık.” Ali Şeriatî

    “Kitaplarda aradığım, dürüstçe bir oyalanmanın yarattığı hoş duygulardır sadece, ya da amacım öğrenmekse, kendimi tanımama yardım edecek, daha iyi nasıl yaşanacağını ve ölüneceğini bana öğretebilecek bilgi bulmak isterim. ” Montaigne

    “Kitabı eğlence için okumazdım, kitap benim için yeni bir dünya, yeni bir ben yaratmak, kendi derinliklerimi keşfetmek için bir araçtı.” Ertürk Akşun

    “Kimse hoşuna gitmeyecek şeyleri duymak istemez, ne hayatta ne de bir kitapta!” Ayşe Kulin
    Frédéric Gros "un Yürümenin Felsefesi Kitabından:

    Yokluk hissetmeyen kişi zengindir .

    İşte biz, iki ayağı üstünde hareket eden, büyük ağaçlar arasındaki katıksız güç ve haykırıştan ibaret bir hayvanız.

    Sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana. #HenryDavidThoreau

    Aslında bizi yalnızlığa sürükleyen çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır.

    “Bir kere keşfettin mi, kolayca bulursun artık beni; bundan sonraki zorluk beni kaybetmek olacaktır”

    "Dünyadan bir şeyler beklemeyi bırakır bırakmaz, dünya da kendini size verir, bırakır, teslim olur. Hiçbir şey beklemez olduğunuzda, mevcudiyet için bir takviye, karşılıksız bir lütuf olarak sunulur her şey."

    Bana seyyar bir yaşam gerek.

    Güzel bir havada, güzel bir ülkede telaşa gelmeden yol yürümek ve yürüyüşün sonunda da hoş bir manzarayla karşılaşmak, onca yaşam tarzı arasında zevkime en uygun olanı.

    Gecenin büyüsünden sonra...
    ".... sabahlardır inancı doğuran."

    “Şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.”


    Göğün altında yürüyordum, İlham Perileri!
    Ve kul köleydim size;

    Ah tanrım, ne muhteşem aşklar düşledim!

    Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim etho-sumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir...

    Kitapların amacı yaşamayı öğretmek değil (ders verenlerin hüzünlü görevidir bu), içimizde yaşama, başka türlü yaşama isteği uyandırmaktır: Kendi içimizde yaşama imkanıpnı, yaşamın ilkesini bulmak. İki kitabın arasında yaşam sıkıcıdır ( iki okumanın arası tekdüze, gündelik işlerle doludur), ama kitap farklı bir varoluş umudu uyandırır. Kitaplar, gündelik yaşamın sıkıntısından kaçış değil, bir yaşamdan ötekine geçiş aracı olmalıdır.

    Mümkün mertebe az oturmalı;
    açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli.
    Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir.
    Daha evvel de söylediğim gibi,
    Kutsal Tin'e karşı işlenen esas günah,
    yerinden kıpırdamamaktır.

    Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır.

    "...kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.”

    Faydasızdı ve aylaklığı onu marjinal kılardı. Buna rağmen hiçbir zaman tamamen pasif de sayılmazdı. Hiçbir şey yapmayabilirdi ama her şeyin izini sürer, gözlemlerdi, zihni hep tetikteydi....

    Bir kere keşfettin mi, kolayca bulursun artık beni; bundan sonraki zorluk beni kaybetmek olacaktır. #Nietzsche



    Elimizle yazarız evet,
    ama "sadece ayağımızla" iyi yazarız!

    "Kendi kendimizin esiriyizdir."

    Bilakis, zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir.

    Çıplak gözle bakar çocuklar, ne görüyorlarsa o...
    "... gerçekçi olanlar çocuklardır; onlar hiçbir zaman genellemelere göre hareket etmezler."

    Mutluluk tekrarlanamaz olduğu için hayli kırılgandır; mutluluk anları nadirdir, bu anlar dünyanın kumaşındaki altın iplere benzer, onları yakalamak gerekir.

    Mutluluk “sarsıntısız ve kesintisiz, tekdüze ve ılımlı bir hareket” ister.

    Yürümek şehirli insanın mantığını, hatta en yaygın şartlanmışlıklarını bile tersyüz eder.

    Azar azar unutulmaya başlanır her şey, insanlar başka şeylere, başka husumetlere dalmışlardır. Hepsi bu kadardır işte.

    Yürürken geri dönmek söz konusu değildir. Çekip gitmiş, yola çıkmışsınızdır, işte o kadar. Yorgunluğun, tükenmişliğin, kendinizi ve dünyayı unutmuş olmanın muazzam keyfini hissedersiniz akabinde.

    Beyinlere işlenmesi gereken bir cümle..
    "Maddi olan şey aldatıcıdır, değişken ve görecelidir, beden bir kılıftır, hakikatse ruhta, fikirde ve zihinde gizlidir."

    Her şeyi bastırır yorgunluk.

    Dünyanın kapısını bir kez çaldınız mı, sizi hiçbir şey tutamaz. Adımlarınızı kaldırımlar yönlendirmez artık. Dönemeçler yıldızlar gibi titrek titrek parlar, o kan donduran seçim yapma korkusuyla yeniden karşılaşırsınız; baş döndürücüdür özgürlük...

    Özgürlük, bir düşün farkına varmamızı sağlar:
    çürümüş,kirlenmiş, yabancılaştıran,
    içler acısı bir medeniyeti reddetmenin ifadesi olarak yürümek.

    Gandi'ye göre gerçek zıtlık Batı ile Doğu arasında değil, güçlerin bir araya toplandığı, hız ve makine uygarlığıyla gelenek, dua ve elişçiliği uygarlığı arasındadır.

    Gevezelik sağır eder insanı: Her şeyi saçma kılar, sizi serseme çevirir, pusulanızı şaşırtır. Gevezelik her zaman her yerdedir, dört bir yanı basar, dört bir yana yayılır.

    ...dilimizin çarçur edilişidir gevezelik.

    "Nereye gidersek gidelim, hoşçakal burası..."

    Çalışmak: birikim yapmak, hiçbir kariyer fırsatını kaçırmamak için hep pusuda beklemek, bir mevkiye göz dikmek, iş yetiştirmek, rakipleri düşünüp endişelenmek. Bunu yap, şunu görmeye git, öbürünü davet et: sosyal ilişkilerdeki baskılar, kültürel modalar, iş yoğunluğu... Her zaman bir şeyler yapmak, peki ya “olmak”? Bunu sonraya bırakırız çünkü hep daha iyisi, daha acili, daha öncelikli olanı vardır. Var olmak yarına kadar bekleyebilir. Ancak yarın da öbür günün işlerini getirir. Bitmeyen karanlık bir tünel. Ve buna yaşamak derler.

    Aklınıza estiği gibi atamazsınız adımlarınızı.

    Hangi sapaktan döneceğinizi şaşırırsanız bedelini ağır ödemek zorunda kalabilirsiniz.

    Biraz tuhaflaştım. Derdim tasam yok, hiçbir şeyi umursamıyor, hiçbir dış etkene kapılmıyor ve hep yalnız kalmak istiyorum.

    "...Zaman ve mekandan sıyrılmanızı sağlayan her şey sizi hızdan uzaklaştırır."

    "...tek bir ihtiyacım var artık: hiç durmadan dua etmek."

    Doğadan gelen güç ile...
    Günün geri kalanını ormanda geçiriyor, ilk çağların resimini arayıp buluyor ve öyküsünü cesurca karalıyordum. İnsanların acınası yalanlarını yakalıyor, hiç sakınmadan insan doğasını tüm çıplaklığıyla ifşa ediyor, onu biçimsizleştiren, başkalaştıran zamanın ve olayların seyrini kovalıyor, insanın yarattığı insanla doğal insanı mukayese ederek onlara söz ve mükemmeliyetçileri içinde yer etmiş, sefaletlerinin gerçek kaynağını gösteriyordum. #Jean-JacquesRousseau


    Hiçbir beklentisi olmayan, bir kuş hafifliği ve tazelik hissi
    Korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine
    konumlandırmaktır huzur...

    İlk Hıristiyan teologlara göre, bu dünyada sadece birer yolcu olduğumuzdan, evimizi başımızı soktuğumuz bir sığınak, sahip olduklarımızı fazladan bir yük, arkadaşları da yol üstünde karşılaştığımız insanlar olarak görmemizde fayda vardır.

    "Hatırlamak artık hiçbir yaranın kabuğunu kaldırmamakta veya kayıp bir mutluluğun ruhu yoran hasretini uyandırmamaktadır."

    Şehirlerden gittikçe daha çok tiksinir olmuştur; ona göre şehirler kirli ve pahalıdır.

    Tabiata ilgisi olmayan kişi hayata dâir çok şey kaçırır..
    "Doğanın ona söyleyecek pek bir şeyi yoktur."

    Temel olarak umut bir şey bilmek istemez, o yalnızca inanır. İnanmak, düşlemek ve umut etmek tüm edinilmiş bilgileri, alınmış dersleri ve geçmişi hiçe sayar...

    Zengin, kendininkinden daha dolu olmadığını görmek için komşusunun tabağına göz dikerek tıkınır.

    "Onca insan kitaplarını sadece başka kitapları okuyarak yazmıştır; o kitapların pek çoğu havasız kütüphanelerin kokusunu taşır. "

    Gördüğüm, görebildiğim her şey bana aittir. Ne kadar uzağı görüyorsam, o kadar çoğuna sahibim. Yalnız değilim: Dünya bana ait; benim için ve benimle var.

    "Nietzsche için çıkmak, tırmanmak, yükselmek demektir yürümek."
    Frédéric Gros

    Dünya insanı olmak bunu gerektirir...
    Yaşlı uygarlığımıza karşı doğru düzgün bir bağımsız bakış açısı kazanabilmemiz için çok yol almamız gerek, yavaşça, ama hep daha yukarıya. #Nietzsche

    "... çalışmanın sonunda, haddinden uzun odaklanmak zorunda kalındığı için sinirler yıpranır."

    "Vazgeçişle gelen özgürlük."

    Fakat yalnızlığın içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleşmesinin işaretiydi.

    Fakat yalnızlığın içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleşmesinin işaretiydi.

    Çünkü yürüyen insan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer.

    Yürümeden hiçbir şey yapmam, benim çalışma odam kırlardır. Masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. Çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana, yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

    Huzur artık hiçbir şey beklemiyor olmanın, yalnızca yürümenin, yalnızca ilerlemenin hissettirdiği tazeliktir.

    "Anıların ağırlığı altında ezilmiyorsu-nuzdur. Her şey mümkündür hâlâ."

    Konuşmadan evvel görmelidir insan. #HenryDavidThoreau

    Can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

    O yüzden doğa insana huzur veriyor demek ki...
    "Doğadan; güneşten, rüzgardan, topraktan ve gökyüzünden daha hakiki bir şey yoktur; onların hakikati de sonsuz enerjilerinde saklıdır."

    Doğadan; güneşten, rüzgardan, topraktan ve gökyüzünden daha hakiki bir şey yoktur; onların hakikati de sonsuz enerjilerinde saklıdır.

    Onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde. #Jean-JacquesRousseau

    Geçmişten alınacak ders yoktur, zira ders almak eski hataları tekrarlamaktır.

    "Dil bir talimatname, bir fiyat listesidir."

    Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar...
    Medeni insanın durumuyla vahşi insanın durumunu hiçbir peşin hükme kapılmadan mukayese edin ve elinizden geliyorsa, medeni insanın kötülüğünden, ihtiyaçlarından ve sefilliklerinden başka, acıya ve ölüme kaç yeni kapı açtığını bir araştırın. #Jean-JacquesRousseau

    Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket hâlindeki kadim yaşamdır.

    Ne yazık ki, uzun zamandır pek çoğumuz, doygunluğa ulaşmanın nesnelere sahip olmaya ve toplumsal itibara dayandığı inancını aşılayan kötü imajların tuzağına düşmüş durumdayız. Aslında çok yakınımızda ve çok basit olan -ve belki de bu yüzden zor görünen- neşeyi aramaya çok uzaklardan başlarız. Halbuki biz çoktandır bunun ötesindeyiz, hep ötesindeydik.

    "... zamanın şakası yoktur."

    Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket hâlindeki kadim yaşamdır.

    Bitmeyen karanlık bir tünel. Ve buna yaşamak derler.

    Yürümek öfkeyi söküp alır, insanı arındırır.

    'Kopmak zordur' der Nietzsche, ' bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir'.

    Para ruhları boşaltmak, tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu.

    Amerika yerlileri, toprağı kutsal bir enerji kaynağı olarak görürlerdi.
    ...
    Toprak ebedi bir güç membasıydı, çünkü o gerçek Anamızdı, bizi besler ve ayrıca bağrında atalarımızı saklardı. Tabiatta dönüşüm onda gerçekleşirdi. Bu yüzden Amerika yerlileri, ellerini gökyüzüne uzatıp yıldızlardaki tanrılardan yardım dilemek yerine, toprakta yalın ayak yürümeyi tercih ederdi.

    Kin, güvensizlik ve nefretin kaynağı ilkel vahşilik değildir. Bu duygular, dünyanın yapay bahçesine hapsolmuş bize aşılanmıştır ve o zamandan beri hiç durmadan tomurcuk vermeye, yeşermeye ve tabiatında merhametli yüreklerimizi boğmaya devam etmektedirler.

    Yapaylık, yani söylevlerin, toplumsal düzenlemelerin, siyasi kanunların yapaylığı benliğin bu saf, şeffaf hâlini puslandırır. O hâlde, her daim, bize sunulanları değil, bunların ardında sükunutle varlığını sürdüren hakikati aramak gerekir.

    Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım , yaşamadım, kendim olmadım ...

    Yürümek öfkeyi söküp alır, insanı arındırır.

    "... bazen etabı tamamlamak için önümüzde hâlâ gidilecek birkaç saatlik yol varken, bir de üstüne yol dikleştiğinde, bedenin ağırlığı her adımda kendini iyice hissettirir, dizlerin üstünde bir örs vardır sanki."

    Öldürmek değil de durdurmaya çalışsak....
    Thoreau, “Sanki sonsuzluğu yaralamadan zamanı öldürebilirmişiz gibi,” diye yazmıştı.

    Deniz ve alabildiğine gökyüzü! Bunca zaman ne diye işkence etmişim kendime!

    "Kopmak zordur," der Nietzsche,

    Yoksulun tek zenginliği bedenidir
    Yürüyen kişi toprağın evladıdır .

    Kendimde doğal olan ne bulabileceğim? Kitaplarda değil, sadece yalnız başına yürüyerek bulabileceğim şey ne?

    Tüm dünya gelip geçici bir barınaktır.

    Tecrübenin verdiği rahatlık bu olsa gerek..
    Yetişkin kimse her şeye ardında bıraktığı yılların tepesinden bakar. Tecrübeyle gelen bakış açısıysa her şeyi aynı seviyeye çeker, bir araya yığar, yavanlaştırır. Her şey aynıya döner.

    Gandhi'den...
    Yalnız yürü.
    Çağrına kulak vermiyorlarsa eğer, yalnız yürü;
    Korkar da dehşet içinde duvara dönerlerse yüzlerini,
    Ah sen, kara bahtlı,
    Aç zihnini ve yalnız konuş.
    Yoldan cayar da, bırakırlarsa yabanda seni,
    Ah sen, kara bahtlı,
    Yolun üstündeki dikenleri çiğne ve
    Kana bulanmış o yolda yalnız yürü.

    Kırılma dışarıdan gelmek zorundadır. Bu durum sizi çetin bir sınavla yüz yüze getirir ve arzularınızın ne kadar kısır olduğunu anlarsınız. Canınız sıkılırken her an yinelenen bir tatminsizlik, başlangıçlara karşı bir tiksinti duyarsınız: Her şey başlar başlamaz bıkkınlık verir çünkü başlangıcı yapan sizsinizdir.

    Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçiren o dalgın, soyutlanmış insanları düşünüyorum. Dedikleri gibi ''bağlılar'', peki ama neye? Saniyede bir değişen enformasyona, imaj, sayı, tablo, grafik seline bağlılar. İşten sonraysa doğru metroya veya otobüse giderler, yani hep hıza bağlıdırlar; bu sefer bakışlar telefon ekranına mıhlanır, parmaklar hafifçe de olsa hâlâ hareket hâlindedir, mesajlar, görüntüler akmaya devam eder. Ve daha günü görmeden akşam olur. Sıra televizyondadır, alın size bir ekran daha.
    Peki bu insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekanda, yağmurmuş güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar?

    İlk insanı içinde bulmanın çabası..
    "... bu gün boyu süren yürüyüşlerde kültürle, eğitimle, sanatla bozulmamış doğal insanı bulmaya yönelik çılgın planının çatısını kurar."

    Kırılma dışarıdan gelmek zorundadır. Bu durum sizi çetin bir sınavla yüz yüze getirir ve arzularınızın ne kadar kısır olduğunu anlarsınız. Canınız sıkılırken her an yinelenen bir tatminsizlik, başlangıçlara karşı bir tiksinti duyarsınız: Her şey başlar başlamaz bıkkınlık verir çünkü başlangıcı yapan sizsinizdir.

    "Enerjiyi heba ederek değil, enerjiyi harekete geçirerek ilerlemek..."

    Tecrübenin verdiği rahatlık bu olsa gerek..
    Yetişkin kimse her şeye ardında bıraktığı yılların tepesinden bakar. Tecrübeyle gelen bakış açısıysa her şeyi aynı seviyeye çeker, bir araya yığar, yavanlaştırır. Her şey aynıya döner.

    Erozyon, bağıra bağıra geliyor.
    "... insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekanda, yağmurmuş, güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar? Yollar ve patikalarla bağı kopmuş bu hayatlar, insanlık durumunu unutturuyor onlara, sanki zamanla değişen hava, erozyon yaratmazmış gibi.

    "Ruh bedenin gururudur."

    Azar azar unutulmaya başlanır her şey, insanlar başka şeylere,başka husumetlere dalmışlardır.Hepsi bu kadardır işte.

    Bazı kitaplarsa ferah havayı solur; dışarının zindeleştiren havasını, ulu dağların rüzgarını, göğe uzanan sarp kayalıkların zangırdatan buz gibi soluğunu ya da çamların arasından geçen Güney yollarının taze ve serin sabah esintisini. Bu kitaplar nefes alır. Mağrur, ölü bir bilgeliğe bulanıp ağırlaşmamışlardır."

    On altı yahut yirmi yaşındayken hafif umutlardan başka yükün
  • Zamânın çetinliğini ikrâr eden, geçici olduğunu bilen, ömrü sona eren, kadere boyun eğen, dünyayı kınayan, ölüler yerinde yurt tutan, yarın da şu dünyadan göçüp gidecek olan fânî babadan; dilediğini elde edemeyen, helâk olup göçenlerin yoluna giden, hastalıklara amaç olan, zamâna rehin edilmiş bulunan, musîbet oklarına hedef kesilen, dünyâya tutsak olup zanlara kapılan, aldanıp duran, ölüme borçlu ve esir, mihnetlere giriftar, hüzünlere eş, âfetlere nisan olan dileklere kapılmış, ölülerin yerine geçmiş oğula.

    Dünyânın benden yüz çevirdiğini anladım; zamânenin bana karşı serkeşlik ettiğini bildim; âhiretin, bana benden başkasını düşündürmeyecek,

    ardımda kalanları hatırlatma-yacak, kendi derdim, bütün insanların derdini bana unutturacak bir halde yöneldiğine kanâat getirdim; bu hâl, bana oyuna gelmez bir işi, yalanı olmayan bir gerçeği açıkladı; ona gayret etmeme sebep oldu. Seni vücûdumdan bir parça olarak gördüm; hattâ canım, bedenim olarak tanıdım; öylesine ki sana bir musîbet gelse bana gelmiş olur; ölüm sana gelip çatsa beni almış olur. Seni düşünmem, bana kendimi unutturdu da ölsem de, kalsam da tutmanı dileyerek sana bu vasiyet-nâmeyi yazdım.

    Oğulcağızım, Allah'tan çekinmeni, emirlerine itâat etmeni, onu anarak kalbini onarmanı, onun ipine yapışmanı tavsiye ederim sana; ona yapışırsan, seninle Allah arasında ondan daha sağlam hangi sebep, hangi vesile vardır ki?

    Kalbini öğütle dirilt, zâhitlikle öldür; tam inançla kuvvetlendir; hikmetle aydınlat; ölümü anmakla alçalt; yok olacağına inandır; dünya elemleriyle görüş sâhibi et; zamanın saldırısından, gecelerle gündüzün kötü geçişinden çekindir onu. Göçüp gidenlerin hallerini anlat, göster ona; senden öncekilerin başlarına gelenleri söyle ona; o gelip geçenlerin ülkelerinde gez, onlardan kalanları gör; neler yapmışlar, nereden göçmüşler, nereden ayrılmışlar, nereye konmuşlar, seyret. Göreceksin ki onlar, dostlardan ayrıldılar; gurbet diyârına göçtüler; az zaman sonra sen de onlardan biri gibi olacaksın; şu halde konacağın yeri düzelt, âhiretini dünyâya satma.

    Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sapıklık olduğundan korktuğun
    yola gitme; çünkü sapıklık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol; kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda seni, hiçbir kınayan kınayamaz. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan; din hükümlerini öğren. Bütün işlerde Allah'a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun.

    Dilediğin şeyde Rabbine özü doğru ol; çünkü vermek de onun elindedir; vermemek de. Hayrı çok dile; vasiyetimi anla; başka yollara yönelme; çünkü sözün hayırlısı, fayda verenidir, bil ki hayır yoktur fayda vermeyen bilgide; bellenmesi doğru olmayan bilgiden de faydalanmak mümkün değildir.

    Oğulcağızım, ben gördüm ki kocaldım; gördüm ki zaafım artıp duruyor; sana vasiyet etmeye koyuldum; gönlümdekileri sana söylemeden ecelim gelir, yahut bedenimin zayıflaması gibi reyimde de bir zayıflık olur, yâhut de dileklerin kavraması, dünya fitnelerinin gelip çatması engel olur; sen de buyruk tutmaz serkeş deveye dönersin dedim; bu vasiyetleri yazmaya giriştim. Çünkü genç adamın gönlü, bir şey ekilmemiş alana benzer; oraya ne ekilirse tutar, boy atar. Ben de gönlüm dileklere düşüp katılaşmadan, aklım, dünya dertlerine düşmeden tecrübe edenlerin uğraşıp sınanmalarına düşerek elde ettikleri edepleri sana söylemeye başladım; böylece arayıp dilemek zahmetine düşmezsin; tecrübe ilâçlarıyla sağ esen kalmaya muhtaç olmazsın. Bunların, aramak zahmetiyle, tecrübelerle elde edilenleri sana
    sunulmakta; evvelce bizce karanlıkta kalanları apaydın sana gösterilmekte.Oğulcağızım, ben, benden öncekiler kadar yaşamadım, fakat onların yaptıklarına baktım, haberlerini öğrendim, düşündüm; eserlerini seyrettim; böylece de onlardan biri gibi oldum; hattâ onların ilkinden sonuncusuna kadar onlarla ömür sürmüşe döndüm; hâllerinin durusunu bulanığından ayırdım; faydalısını zararlısından ayırdım; her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum sana. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeplerle muttasıf olmanı istiyorum; daha gençsin, ömrün uzun; zamanın seni kul etmesini, iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rûha sâhip olmanı diliyorum. Önce üstün ve ulu Allah'ın kitabını öğrenmeni, te'vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlını, harâmını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum; bunlardan başka bir şeyle başlamıyorum.

    Sonra insanların, dileklerine düşüp kendi reylerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylerle düşmen-den korkuyorum; nitekim şüphelere düşmüşlerdir, ayrılığa uğramışlardır da. Onlar için seni uyarmayı, görmediğim hâlde sana söylemek, daha doğru geldi bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir; bu vasiyeti yormayı sana bırakıyorum.

    Bil ki oğulcağızım, vasiyetimden tutacağın şeylerin bence en sevimlisi, Allah'tan çekinmen, Allah'ın farzlarını yerine getirmen,
    senden önce gelip geçen atalarının, ehlibeytinden temiz
    kişilerin yolunu
    tutmandır. Onlar, yaptıklarına dikkat ettiler, senin dikkat ettiğin gibi; onlar, işlediklerini düşündüler; senin düşündüğün gibi. Sonra onlar, içinden çıkamayacakları şeyleri bıraktılar, şüpheli gördüklerinden vazgeçtiler. Ama onların yolunu tutmaz da nefsin, seni buna zorlarsa, iyice anlamak, iyice bilmek şartıyla bu yolu tut. Şüphelere uymak, düşmanlıklara başvurmak yoluyla değil. Böyle bir işe girişmeden önce Allah'tan yardım iste, rızasına mazhar olman, seni şüpheye düşürecek her çeşit fenâlıkta bulunmaman, seni sapıklığa götürecek şeylerden kurtulman için başarı dile. Gönlünün arılığa ulaştığına iyice inandın, aklın yattı, reyin o işte toplandı, bütün düşüncelerin, bir tek düşünce haline geldi mi de sana anlattıklarıma bak, onları hatırla. O iş, gönlüne hoş gelmez, görüşüne, düşüncene uygun olmazsa bil ki geceleyin gözü görmeyen deve gibi bilmeden adım atıyorsun, karanlıklara dalıyorsun. Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla batılı birbirine karıştırması câiz olamaz; bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur; oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.

    Bir de bil ki ölümün sâhibi, yaşayışın da sâhibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir, dert veren, derdi giderendir. Dünyâ, Allah'ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz, daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkile düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın; sonra bilgi sâhibi oldum. Nice şeyler vardır ki
    bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hale getirene yapış, kulluğun ona olsun; rağbetin ona yönelsin; korkun ondan olsun.

    Bil ki oğulcağızım, hiçbir kimse, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tan haber getirdiği gibi haber getirmemiştir. Ondan razı ol da seni bolluğa iletsin; kurtuluşa yöneltsin. Ben sana öğüt vermede kusûr etmiyorum; fakat sen, kendine ne kadar dikkat edersen et, hayrını benim kadar göremezsin.

    Şunu bil ki oğulcağızım, Allah'ın ortağı olsaydı onun Peygamberleri de gelirdi sana; onun tasarruf ve kudret eserlerini de görürdün; onun işlerini de, sıfatlarını da tanırdın. Fakat, kendisini övdüğü gibi bir Allah'tır o; kudretinde ona zıt bir varlık yoktur; zevâli olamaz; ebedîdir o. Evveldir eşyâdan, evveline bir evvel olmaksızın; âhırdır eşyâdan, sonuna bir son bulunmaksızın. Zâtı büyüktür, rab oluşunu gönülle, gözle kavramaya hâcet kalmaksızın. Bunu böyle bildin mi, senin gibi kadri küçük, kudreti az, aczi çok, Rabbine ihtiyâcı fazla kişiye nasıl hareket etmek gerekse öyle hareket et; ona itâat etmekte, azâbından korkmakta, cezâsından çekinmekte o çeşit davran. Çünkü o, sana ancak güzel şeyleri buyurmuştur; seni ancak çirkin şeylerden men etmiştir.

    Oğulcağızım, sana dünyâya, dünya ahvâline, onun zevâline, hâlden hâle girişine dâir haberler verdim; âhiretten, âhiret ehlini hazırlananlardan da seni haberdâr ettim; ibret alman, ona göre harekette bulunman için ikisine dâir sözler söyledim, örnekler
    getirdim. Dünyâyı deneyen, dünya hâlini bilen kişi, yıkık-dökük, kıtlık ve darlık bir yerden yola düşen topluluğa benzer; yolun zahmetine katlanırlar, dostların ayrılığına dayanırlar, yolculuğun güçlüğüne sabrederler; yolda hoşa gitmeyen azığı yeter bulurlar; sonunda da gep-geniş, hoş mu hoş olan yerlerine varıp karar ederler. Artık onlar için bu yolculuğun ne bir elemi kalmıştır, ne bir güçlüğü, ziyanı. Onlar için konacakları yere yaklaşmaktan daha sevimli, varacakları yere ulaşmaktan daha iyi bir şey yoktur. Dünyâya aldanan kişiyse nân-ü nimeti bol, mâmur bir konaktan kıtlık, kupkuru bir yere göçen topluluğa benzer. Onlara, önce bulundukları yerden ayrılmaktan daha kötü, ansızın öyle bir yere gelmekten daha fena bir şey olamaz.

    Oğulcağızım, nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de, öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti.

    Kazanç elde etmeye çalış, kulluk et, başkaları için hazine biriktirmeye bakma. Doğru yola yöneldin mi, Rabbine karşı daha da fazla eğil. Bil ki önünde, uzak mı uzak, çetin mi çetin bir yol var; o yola azıksız düşmemen, ama yükünün de yüngül olması gerek. Götüremeyeceğin yükü yüklenme. Yüklenirsen sana ağırlık verir, vebâl getirir. Yok yoksul kişilerden, kıyâmet günü, senin azığını yüklenecek birini buldun mu, bunu ganimet bil; yarın ona muhtâç olduğun vakit o, o azığı sana sunar. Ona çok yardımda bulun; kudretin varken yap bunu; çünkü sonra onu ararsın da bulamazsın. Elin genişken senden borç isteyene ver; o da sana, dara düştüğün zaman öder onu.

    Bil ki önünde sarp bir geçit var; orada yükü hafif olanı hâli, yükü ağır olandan güzeldir; orada yavaşlayanın hâli, tez geçenden kötüdür. O geçit seni mutlaka ya cennete götürecektir, ya cehenneme atacaktır. Konmadan önce kendine konak hazırla; oraya varmadan azığını düz, koş; çünkü ölümden sonra bir hoşluk dileminin faydası olmadığı gibi dünyâya dönmek de mümkün değil.

    Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni;

    tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık
    olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden
    tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz;
    rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan
    geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir. Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin. İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır. Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın.

    Bil ki sen âhiret için yaratıldın, dünyâ için değil. Yok olmak için halkedildin, kalmak için değil. Ölüm için varsın sen, yaşamak için değil. Bir duraktasın ki oradan sökülüp atılacaksın; bir evdesin ki orda emre hazır olacak; bir yoldasın ki o yoldan âhirete
    varacaksın. Sen, korkanın kurtulamayacağı, dileyenin er-geç
    bulacağı, önünde -sonunda gelip çatacağı ölüme bir avsın, çekin ondan; kötü bir işteyken, kendi kendine bu işten tövbe etmem gerek derken gelip çatmasın, tövbeyle aranı açması, yoksa kendini helâk ettin demektir.

    Oğulcuğum, ölümü çok an; birden düşeceğin hâli zikret; ölümden sonra o hâle düşeceksin. Onu hep önünde bil, görüyorsun say da seni, silâhını kuşandığın, kemerini bağladığın bir hâlde bulsun; ansızın gelip üst olmasın sana. Sakın dünyâ ehlinin dünyâ ile oyalanması, ona yapışıp kalması aldatmasın seni. Elbette Allah, dünyâyı anlatmıştır sana, elbette dünyâ da kendini bildirmiştir sana; kötülükle-rini açıp yaymıştır, göstermiştir sana. Dünyâ ehli, ancak üren, havlayan köpeklerdir; av peşinde koşan yırtıcı canavarlardır. Bâzısı bâzısını ısırır; üstünü, zebun olanını yer; büyüğü küçüğünü kahreder. Dünyâ ehli, ayakları bağlı hayvanlardır, bir kısmı da başı boş salıverilmiş hayvanlar; akıllarını yitirmişlerdir; belirsiz bir yola düşüp gitmişlerdir. Ayakları kumlara batar; orda ne bir ot var, ne su var; ne de onları sürüp götüren bir çoban var. Dünyâ onları körlük yoluna sürmüştür; gözlerini hidâyet alâmetlerinden örtmüştür. Dünyâya dalmışlardır; nimetine gark olmuşlardır; onu Rab edinmişlerdir; dünyâ onlarla oynar, dünyâ ile oyalanırlar; önlerinde ne var, unutmuşlar. Hele azıcık dayan, karanlık açılır, aydınlanırsın o zaman, Görüyorum, göçler bağlanmış, yükler yüklenmiş. Koşan, tez gidene ulaşır elbet.

    Bil ki oğulcağızım, bineği geceyle gündüz olan bir kişi, dursa bile gider; oturup dinlense bile yol alır, yeler.

    İyice bil ki dileğine ulaşamazsın, ecelinden kaçamazsın; sen, senden önce gidenin yolundasın. Şu hâlde dileği azalt. Kazancı güzelleştir, çoğalt; çünkü nice istek vardır ki eldekinden, avuçtakinden eder insanı; her dileyen rızıklanmaz; her az isteyen de mahrum kalmaz.

    Nefsini bütün aşağılıklardan üstün tut, seni dileklere çekse bile; çünkü nefsini aşağılatmana karşılık üstün ve yüce bir şey bulamazsın, kendini zelil etmekle kalırsın; hiçbir izzetse, o zillete değmez. Kendini başkasına kul etme; Allah seni hür yaratmıştır. Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah'la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır. Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün
    en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir.

    Her isteyen, istediğini elde etmez; her gurbete giden, geri dönüp gelmez. Azığı yitirmek bozguna düşmektir; âhireti berbat etmektir. Her işin bir sonu vardır; nasıl takdir edildiyse sana gelir, ulaşır. Ticarete girişen tehlikeye atılmıştır. Nice az vardır ki çoktan daha bereketlidir, daha verimlidir. Aşağılık yardımcıda, kendisinde nifak olan dostta hayır yoktur. Bineği sana râm olsa da zamana bel verme, sırtını dayama; payını al ondan; sakın inada düşmekten, düşmanlığa girişmekten. Kardeşin seni dolaşmamaya başladı, yakınlığı kesti, lütufta, dostlukta nekes davrandı, senden uzaklaştı, sana karşı yumuşakken sertleşti, onun kuluymuşsun gibi suç işlediği zaman bile senden özür dilemediği, sana karşı velinimetliğe kalkıştığı zaman, kardeşinden sakın. Bu dediklerimi, yerinden başka bir yerde yapmaktan, yahut ehil olmayanlara bu çeşit muâmele etmekten de çekin. Dostuna düşman olanı dost sayma, düşman bil. Kardeşine ister iyi ve güzel görünsün, ister çirkin gelsin, hoşlanmasın, öğüt ver. Öfkeni yen, sonucu bakımından, bundan daha tatlı, bundan daha lezzetli bir içim görmedim ben. Sana sert davranana karşı yumuşak ol, belki o da yumuşar. Düşmanına üstünlükle muâmele et, bağışla onu; bu,
    hem ona dost oluşun, hem bağışlayanın bakımından iki zaferin de en tatlısıdır (İki zafer vardır bunda: Üstün olmak, onun gönlünü ele almak). Senden ayrılan kardeşini sen dolaş; gün olur, eyyâm olur, belki döner, gene sana gelir. Senin hakkında iyi zan besleyenin zannını gerçekleştir. Seninle arasındaki dostluğa güvenerek kardeşinin hakkını yitirme; hakkını yitirdiğin kişi, kardeşin değildir senin. Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o, senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o, sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.

    Bil ki oğulcağızım, rızık iki kısımdır; bir rızkı sen ararsın, bir rızık da var, seni arar, sen ona varmadan o sana gelir. İhtiyaç zamânında alçalmak, zenginken cefâ etmek ne kötü huydur. Dünyâdan nasibin, âhiretini düzdüğün kadardır. Elinden çıkana hayıflanacaksan, sana ulaşmayan her şey için hayıflanadur. Henüz olmayan, gelip çatmayan şeyi olup bitenden anla; çünkü
    işler, hep birbirine benzer, Musibete düşmedikçe
    nasihatten faydalanmayanlardan olma;

    çünkü akıllı kişi edeple öğütlenir; hayvanlarsa kötekle. Sabra dayanarak, Allah'a güvenerek dertleri kendilerine at. Orta ve doğru yolu bırakan sapmıştır. Eş dost da soy -soptur. Dost, sen yokken sana dostluk edendir. Nice uzak vardır ki yakından daha yakındır; nice yakın vardır ki uzaktan da uzak. Garip o kişidir ki dostu yoktur. Hakka karşı duranın yolu daralır. Kadrini, haddini bilenin kadri bâki

    kalır. Yapışacağın sebeplerin en kuvvetlisi, seninle yüce Allah arasındaki sebeptir. Seni düşünmeyen, düşmanındır. Tamah insanı helâk edince bir şey elde etmek de ümitsizlik verir. Her ayıp açılmaz; her fırsat hayretmez. Çok olur ki gören kişi yol azıtır da kör, doğru yolu bulur. Hemencecik yapmak istediğin kötülüğü geciktir. Bilgisizin senden kesilmesi, seni aramaması, akıllının seni görüp gözetmesine; gelip dolaşmasına denktir. Kim zamandan emin olursa zaman, ona hıyânet eder; kim onu büyük görür, ondan çekinirse ona hıyânette bulunmuş olur. Her ok atanın oku amaca varmaz; her ok hedefe rastlamaz. Buyruk sâhibi huyunu değiştirdi mi, zaman da değişir. Yola düşmeden dostu sor, eve girmeden komşuyu bul. Senden başkasından nakletsen bile güldürecek söz söyleme. Sakın kadınlarla danışma; onların reyleri zayıftır; azimleri gevşek, yapacakları işten başka bir

    işe koşma onları; çünkü kadın çiçektir, koklanır; kahraman
    değildir, kolu bükülür. Kadını kendi yüceliğinden başka bir
    yüceliğe yüceltme; kendinden başkasına şefâatçi yapma. Kıskanılacak yerden başka yerde kıskançlığa kalkışma, çünkü bu, doğruyu eğriltebilir; iyiyi şüpheli gösterebilir.

    Herkesi yapabileceği işe koş. Böyle yaparsan hizmeti birbirlerine atamazlar; hizmetten kaçınamazlar. Soyuna-boyuna iyilik et, çünkü onlar kanatlarındır. Onlarla uçarsın; onlar aslındır senin, onlara ulaşırsın. Elindir onlar, onlarla saldırırsın.

    Seni dininde, dünyânda Allah'a ısmarladım; şu tez geçen dünyâda da, bir zaman sonra gelecek âhirette de sana hayırlar dilerim vesselâm.
  • 152 syf.
    Hiç beklemediğimiz bir mekânda ve zaman diliminde, tamamen sürpriz diyebileceğimiz bir şekilde yüreğimize, hislerimize ve fikrimize dokunmasıyla hayatımıza dâhil oluveren ve yaşamımızın kalan kısmını, tabir caizse “ondan öncesi ve ondan sonrası” diye ikiye ayırmamıza sebep olan mümtaz ve aslında bir açıdan bizim için “ödül” olduğunu düşündüğümüz insanların varlığı söz konusu olduğu gibi “kitap”ların varlığı da söz konusu olabiliyor.

    Martı Jonathan Livingston, hayatımı iki farklı kulvara bölecek bir kudreti haiz değildi belki, ama yine de hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkıvermesiyle ve hiç beklemediğim bir şekilde duygu ve düşünce dünyamda bıraktığı olumlu etkiyle kendi nezdimde bana verilmiş bir ödül olarak nitelendirilmeyi hak ediyor. Kitabın asıl emanetçisi oğlum aslında. Ona da, kendi yaşlarında bir grup arkadaşıyla hafta sonlarında birkaç saatlerini birlikte geçirdikleri bir ağabeyi hediye etmiş. Bir heyecanla eve gelip de kitabını gösterdiğinde ilk dikkatimi çeken şey; simsiyah bir kapağın ve üzerindeki bembeyaz bir martı resminin oluşturduğu kombinasyondaki asalet, ilk hissettirdiği duygu ise, martının uçuyor olması hasebiyle olsa gerek, özgürlük olmuştu. Ama nihayetinde Martı Jonathan Livingston bir çocuk kitabıydı ve oğlum okumalıydı, doğrusu benim onu kendi çalışmalarım arasında değil okumaya şöyle bir karıştırmaya bile pek bir vaktim yoktu. Üstelik oğlum, arkadaşlarından birinin kalkıp hiç üşenmeden kitabın içindeki çeşitli pozisyonlarda uçan ama neredeyse birbirinin benzeri martılardan oluşan resimleri tek tek saydığını ve otuz küsur kadar sayfasının da bu resimlerden oluştuğunu söylemişti. İyiydi işte, Martı Jonathan Livingston, okumayla arası çok da iyi olmayan oğlum gibileri için hem sıkılmadan severek okuyabilmeleri hem de kitap okuma alışkanlığı kazanmada mesafe kat edebilmeleri için iyi bir seçenekti.


    Hayatı, onun her birimizin omuzlarına yüklediği yükün onca ağırlığına rağmen “çekilebilir”, onca gamına, tasasına, kederine rağmen yine de “yaşanılabilir” kılan unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum, zaman zaman yaşadığımız kimi hoş karşılaşmaların. Ben her ne kadar kendi okuma dünyama biraz da küçümseyerek Martı Jonathan Livingston’ı dâhil etmek istemesem de takip ettiğim bir kitap sitesi vesilesiyle karşıma bir kez daha çıkınca kısa adıyla Martı, her şeye rağmen benim okuma dünyama dâhil olmayı başaracaktı ve tıpkı bir çocuk kitabı gibi görünmesine rağmen aslında çocuklardan daha çok büyüklere hitap eden Antoine De Saint Exupery’e ait Küçük Prens’in bıraktığı tadı bırakacaktı.

    İnsan sınırlı bir varlık. Bir insan herhangi bir konuda veya herhangi bir alanda ne kadar yetenekli olursa olsun, hatta o yeteneğini geliştirme noktasında parmakla gösterilecek kadar kayda değer bir mesafe de kat etmiş olsun, yine de “mukayyet” olduğundan mücerrep bir şekilde haberdardır. Bu açıdan kitabın içeriğine bakıldığında, sürekli sınırlarını aşmaya çalışan bir martının ve sınırları aşmaya çağıran bir telkinin varlığı bu kitabın da egoları şişirmekten ve bencilliği yaşam tarzı olarak benimsetmekten başka hiçbir işe yaramayan o sıradan kişisel gelişim kitaplarından biri olduğu izlenimi verebilir ilk etapta, ama öyle değil. Martı’yı okurken zihniniz felsefeden teolojiye, sosyolojiden psikolojiye kadar pek çok farklı alanlara gidip geliyor; bu alanlar arasında yatay, dikey ya da çapraz bağlantılar kurabiliyor. Öyle ki bir ara, okuduğum ilk eseri Martı Jonathan Livingston olan yazarın kim olduğu hakkında derin bir meraka düştüm ve kitaba ara vererek Richard Bach kimdir, düşünceleri nedir, ne değildir, öğrenmeye bile kalktım. Bir de kitabı okurken zihnimde meydana gelen gelgitleri ve bağlantıları gördükçe “Acaba yazar, gerçekten okurda böyle bir etki meydana getirmek saikiyle kitabını yazmış olabilir mi?” diye de sormadan edemedim. Ben bu yazıda kendi zihnimde kurduğum bağlantıların, yaptığım çıkarımların -belki bir iki istisna dışında- sayım dökümünü yapmayacağım ve bunu, bu zevkten mahrum kalmasın diye okura, okurun kitabı okuyacağı zamana bırakacağım.

    Tamamen sembolik bir anlatımın kullanıldığı kitap beş bölümden oluşuyor. İlk bölümde, kitabın başkahramanı olan Martı Jonathan’ın düşünceleri yardımıyla var olmanın ve hayatın anlamı sorgulanıyor. Jonathan’ın, annesi tarafından, “Diğerleri gibi olmak bu kadar mı zor?” sitemine ve belki biraz da eleştirisine maruz kalmasının tek sebebi, onun diğer martılar gibi sırf karnını doyurmaya yetecek kadar bir yiyecek bulmak için yaşamaması. Çünkü Jonathan, çığlıklar atarak iskele ve balıkçı teknelerinin etrafında bir parça ekmek için uçmayı ve böylece sürüp gidecek bir yaşamın parçası olmayı istemiyor. Jonathan her şeyden önce havada neler yapıp yapamayacağını öğrenmek istiyor. Etrafında kendi gibi düşünen hiç kimseyi bulamayan Jonathan mecburen kendi başına çalışmaya başlıyor. Ama daha ilk günden hayallerinin önüne geçen engellerle karşılaşıyor. Bir defa kanatlarının çok büyük olduğunu fark ediyor, hâlbuki daha yükseklere uçabilmesi için kanatlarının bir şahininki kadar kısa olması gerekiyor. Üstelik martılar kesinlikle karanlıkta uçamıyorlar, karanlıkta uçabilmeleri için bir baykuşunki gibi gözlere sahip olmaları gerekiyor.

    Başlangıçta karşılaştığı zorluklar karşısında ümitsizliğe düşüp vaz geçecek gibi olan Jonathan, ihtiyacı olan tek şeyin kanatlarını gövdesine yapıştırıp sadece kanat uçlarıyla uçmak olduğunu keşfettiğinde kapkara denizin üstünde ölümü ya da başarısızlığı düşünmeden yükselişe geçiyor. Jonathan korkuyu yenerek öğrenme aşamalarında esaslı bir mesafe kat ettiğinde “Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!” diyerek geleceğe umutla bakmaya başlıyor.

    Jonathan’ın öğrenme sürecinde elde ettiği bu ilk aşama bile, onun Martı Konseyi’nin başkanı tarafından Sarp Kayalıklar’da yalnız başına yaşamaya sürgün edilmesi için yeterli bir sebep oluyor. Çünkü Konsey önünde kendini savunma hakkına dahi sahip olmayan Jonathan, sorumsuzlukla suçlanıyor. Hâlbuki Jonathan’a göre yaşamın gerçek anlamını arayan ve onu bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi başka biri olamaz. Bin yıldır yaptıkları tek şey balıkların peşinde koşmak olan martıların bundan sonra yaşamak için daha nitelikli nedenlere sahip olmaları gerektiğini düşünen Jonathan bunun için “öğrenmek, keşfetmek ve özgür olmak” gerektiğini savunuyor.

    Bedel ödemek zorunda kalmış olsa da uçmayı öğrendiği için Jonathan hiç üzülmüyor, çünkü o “bezginliğin, korkunu ve öfkenin” bir martının ömrünü kısalttığını, bunları zihninden uzaklaştırdığında ise hoş ve uzun bir yaşam sürebileceğini fark ediyor.

    Kitabın ikinci bölümünde Martı Jonathan farklı bir boyuta geçiyor ve “cennet” olarak nitelendirilen bir mekânda uçma çalışmalarına devam ediyor. Fakat bulunduğu yerde geldiği yere oranla daha az martı olduğunu gören Jonathan’a bunun nedenini kendisine öğretmenlik de yapacak olan Sullivan açıklıyor. “Bildiğim tek yanıt, senin milyonda bir rastlanan ender kuşlardan olduğun Jonathan. Yola çıkanlarımızın çoğu yavaştı. Nereden geldiğimizi hemen unutup nereye gittiğimizi merak bile etmeden günübirlik yaşayarak çoğu kez birbirinin aynısı olan şeyi yaptık; bir dünyadan gelip diğerine gittik. Yemekten, birbirimizle mücadele etmekten, sürüye gücümüzü kanıtlamaya çalışmaktan daha başka yaşama nedenleri olduğunu öğrenmek için kaç yaşamdan geçmek zorunda kaldık, bir fikrin var mı Jonathan? Binlerce Jon, on binlerce! Ardından, mükemmellik diye bir şeyin varlığını fark edene kadar yüzlerce yaşam daha… Yaşama amacımızın mükemmeli bulma ve onu açığa çıkarma olduğunu anlamak için diğer yüzlercesi daha yaşandı. Şimdi de aynı kural geçerli, tabi ki diğer dünyayı bir öncesinde öğrendiklerimizle kurarız. Fakat hiçbir şey öğrenilmemişse, sonraki yaşam öncesinin aynısı olacaktır; aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar…”

    Mütemadiyen devam eden uçuş çalışmaları ile bulunmak istediği yere gitmeyi anlık bir sürede gerçekleştirmeyi başaran Jonathan, iyilik/sevgi hakkında aldığı derslerin de etkisi ile tekrar dünyaya dönme isteği duyuyor. Bu isteği sebebiyle öğretmeni Sullivan tarafından uyarılan Jonathan, dünyada daha önce başına gelen kötü olaylara ve gittiği takdirde gelebilecek daha kötü olanlarına rağmen öğrenmeye hazır bir iki martı bulabilme ihtimaline binaen gitme kararı alıyor. Ve daha dünyaya adımını atar atmaz “bir yerden bir yere ulaşmayı sivrisinek de yapar, uçmak bundan daha öte bir şey olmalı” diye düşündüğü için topluluğu tarafından dışlanmış Martı Fletcher Lynd ile karşılaşıyor. Martı Jonathan’ın bu tavrı Taif’te taşlanmasına rağmen onların helakini istemeyen Hz. Peygamber ile Yasin suresinde kendisine inanmadıkları için kavmi tarafından şehit edilen ve cennete girmesi söylendiğinde “keşke kavmim bilseydi…” diyen müminin diğerkâm tavrını anımsatıyor.

    Jonathan’ın Martı Fletcher Lynd ile başlayıp sayıları sürekli artan diğer martılarla çalışmalarının anlatıldığı üçüncü bölümde başarmak için gerekli olan bazı temel ilkelerden bahsediliyor. Bizi sınırlandıran her şeyi -ki bunlar gelenekler de olabilir batıl inançlar da- bir tarafa atmamız, düşüncelerimizin zincirinden kurtulup, bedenlerimizdeki zincirleri kırmamız, sınırlarımızı sırayla ve büyük bir sabırla aşmaya çalışmamız gerektiği bunlardan sadece birkaç tanesi. Bu ilkelere hassasiyetle riayet etmeye çalışan Jonathan’ın öğrencileri, bunun yanında ısrarla ve sabırla uçuş çalışmalarını da sürdürerek bu konudaki kabiliyetlerini her geçen gün geliştirmeye devam ettikçe bunu gözlemleyen diğer martılar, bu başarıyı olduğundan farklı yorumlamaya başlıyor ve Martı Jonathan’ın güya sahip olduğu doğaüstü gücün etkisiyle izah etmeye kalkıyorlar. Duruma hayret eden Jonathan “Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek neden dünyanın en zor işi?” diyerek hayıflanıyor ve hız konusunda kat ettiği mesafeden dolayı giderek şeffaflaştığı için de Martı Fletcher Lynd’ı “Hakkımda saçma sapan söylentiler çıkarmalarına ya da beni Tanrılaştırmalarına sakın izin verme!” diyerek uyarıyor. Kısa bir süre sonra da daha da şeffaflaşan Jonathan boşlukta kayboluyor. Martı Jonathan’ın bu hayıflanması, Malcolm X’in mücadelesi esnasında yaşadığı en büyük zorluklardan birini hatırlatıyor ki o da beyaz insanları, siyahları köle olarak kullanmaktan vaz geçirmekten daha zor olanın Afrikalı Amerikanların da tıpkı beyazlar gibi insan haklarına sahip olduklarına inandırılması ve ikna edilmesi…

    Jonathan’ın gidişinden sonra bir müddet altın bir çağ yaşanıyor. Fletcher Lynd’ın öğrencileri ve öğrencilerinin öğrencileri daha önce hiç görülmemiş bir kesinlik ve mutlulukla uçuyorlar. Öğretmenlerinin özgürlük ve uçma öğretilerini uzun misyoner yolculuklarla sahil boyunca uzanan bütün sürülere yayıyorlar. Bu arada Martı Jonathan’a dokunan kişi olan Fletcher’a dokunabilmek için ona yaklaşmaya başlıyorlar. Sürekli Jonathan’ın kelimelerini ve hareketlerini tam olarak duymak, onunla ilgili “rüzgâra doğru bir adım mı ilerledi yoksa iki mi?” ya da “gözlerinin rengi gri miydi yoksa altın rengi mi?” gibi küçük detaylardan haberdar olmak için Fletcher’ın peşinde oluyorlar. Yıllar içinde derslerin yapılış şekli de değişmeye başlıyor, uçuşlar bırakılıyor, Jonathan ve onun öğretileri hakkında kısık sesli konuşmalar yapılıyor. Jonathan’ın kendi öğrencileri ölmeye başladıkça onlar için törenler düzenleniyor ve yine onlar için tapınaklar inşa ediliyor. Her birinin mezarı başında dokunaklı konuşmalar ritüel hâlini alıyor. İki yüz yıldan kısa bir süre içinde neredeyse Jonathan’ın öğretisindeki her öğe, kutsal olduğu ilan edilerek günlük uygulamadan çıkarılıyor. Böylece dördüncü bölümde Jonathan’ın cevaplarını takip eden martıların, uçmanın ruhunu nasıl ritüellerle öldürdükleri ele alınıyor.

    Jonathan’ın öğretileri çığırından çıkmış bir şekilde deformasyona uğrarken Martı Anthony gibi farklı düşünen martılar da çıkmaya başlıyor. Bunlar, diğer martıların kutsal saydığı ve şartsız kabul ettiği her şeyi sorguluyorlar. Onların bu sorgulamaları yeni uçuş denemelerine ve bu denemeler uçuş kabiliyetlerinin gelişmesine vesile oluyor. Yeni bir uyanış başlıyor.

    Martı Jonathan Livingston, içerik açısından “Böyle amaçsızca yüzmekten bıktım usandım. Başka yerlerde neler olduğunu öğrenmek istiyorum. Bu düşünceleri kafama bir başkasının soktuğunu sanabilirsin, ama ben uzunca bir süredir düşünüyorum bunları. Arkadaşlarımdan da bazı şeyler öğrendim elbette; örneğin bir balığın yaşlanınca, hayatta hiçbir şey yapmadık, hayatımızı boşa geçirdik diye yakındıklarını biliyorum. Durmadan sızlanıp dururlar. Ben yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum…” diyerek özgür olmak için başkaldıran bir balığın hikâyesinin anlatıldığı Samed Behrengi’nin kaleminden “Küçük Kara Balık”ı da anımsatıyor.

    Kitapta her ne kadar sembolik bir anlatımın kullanıldığını söylemiş olsam da aslında kitaptaki bütün “martı” kelimelerini silip isimlerin de insanlara ait olduğunu düşündüğümüzde ve -gerekirse- uçmak eylemini insanın güç yetirebileceği bir başka eylemle değiştirdiğimizde geriye sembolik anlatımdan bir şey kalmıyor gibi. Çünkü Martı Jonathan’ın yaşadıkları ve ondan sonra yaşananlar insanlar arasında da biteviye devam edip gidiyor. İnsanların kimi yeteneklerini keşfedememeleri, keşfedenlerin geliştirmek için gerekli cesareti bulamamaları, bulanların statükoyu savunanlar tarafından engellenmeleri, engellere takılmak istemeyip ısrar edenlerin toplum tarafından dışlanmaları, her türlü müdahaleye rağmen zorlukları aşanların başarıya ulaşmaları, başaranların gün gelip insanüstü bir konuma taşınmaları, zamanla onların savunduğu fikirlerin araç olmaktan çıkarılıp amaca dönüştürülmesi.. Önceki çağlarda yaşanmıştı belli ki bundan sonraki çağlarda da yaşanmaya devam edecek. Ama galiba burada önemli olan ve cevabı verilmesi gereken soru şu: acaba biz, dünyamızdaki özgürlüğün bitişini izleyenlerden mi olacağız yoksa o özgürlüğü kazanmak için mücadele edenlerden mi?

    http://elestirihaber.com/...orum-denemesi-yazdi/
  • 116 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Yaşar Kemal'e güzellemeler yapmaya doyamıyorum. Adım adım dolaşsam peşinden; Anadolu'yu geçsek bir uçtan bir uca, kaçakçıların peşine düştüğümüz gibi dağların en sarp yerlerine tırmansak, konuşsak. En çok da konuşsak işte. O anlatsa ben dinlesem. Uzaya bile gidilen bir çağda yazma bilmeyen kalmaması gerektiğini anlatsa mesela. Dese ki;
    "Bir yanımız almış başını uzaya gitmiş. Bir yanımız yerlerde sürünüyor. Bu ayrım insanlığın en büyük derdi, en utanç verici yönü." (sy. 18) Sonra bir de umudunu konuştursa, her zamanki gibi; "Bir soru daha geliyor akla. Ya savaş? İnsanlar bundan sonra da savaşacaklar, birbirlerini öldürecekler mi? Yok işte, bu olmayacak. Bundan sonra insanlar kör olmayacak. Milletler, büyük insan toplulukları, uzaya gitmenin ne demek olduğunu azıcık içinde duyan,bilen insanlar buna izin vermeyecekler." (sy. 19) Ben de aradan geçen 57 senede her şeyin daha da kötüye doğru gittiğini anlatsam ona. Artık insanların ölmesinin bile hiçbir değeri kalmadığını anlatsam yani. Sonra bana inanmazdı muhtemelen, yahut dinlemek istemezdi. Derdi ki gel ben sana bir masal anlatayım, sen de düşünme bunları böyle. Masal Diyip de Geçme der başlardı masalları güzellemeye, La Fontaine hakkında güzel şeyler söylemeye. Ben de bir süredir onu okuyorum zaten diye biraz böbürlenirdim belki. O zaman da dönerdik gerçek dünyaya.

    "Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Allah beterin beterinden saklasın derler, bir de düşünenleri, gelin şuna düşünenleri demeyelim, düşünmeye çabalayanları hep öldürmüşler." (sy. 25) Sonra da Japonya'daki bir filmden ve sansürden bahsederdi. Diyemezdin uzaydan başladık da masallardan romanlardan filmlere geldik diye. Daha neler neler anlatacak sana; Mustafa Kemal'den bahsedecek sana. O ortaya çıkınca durum umutsuzdu belki ama vazgeçmedi değil mi? diyecek, sakın vazgeçme diyecek. Kendi kitaplarında da böyle umudun öyküsünü yazdığını söylemeyecek ama sen anlayacaksın onu. Onun sözlerini duydukça romanlarını daha iyi anlayacaksın.

    Romanlarını nasıl yazdığından kısaca bahsedecek ama; "Şu adamın evini, şu adamların köyünü anlatamam. Bıktım usandım, yüreğim götürmüyor anlatmayı. Varın siz göz önüne getirin diyeceğim ama mümkünü yok getiremezsiniz. Niçin yazdım bunu? İşte ben bunun romanını yazacağım. Bu benim yazar olarak,vatandaş olarak borcum. Sanırım bunu roman yapmamın önüne geçmek istemezler. Geçemezler de. Milletin gönlü onlarla değil, benimle. Akıl benimle." (sy.50)

    Daha neler neler anlatacak. Aklınla bildiğin, kalpten inandığın ama dile getiremediğin nice güzelliklerden bahsedecek. Lafı fazla uzatıp aklınızı bulandırmak istemiyorum ama daha bu kitap hakkında; Yaşar Kemal hakkında söylemek istediğim o kadar çok şey var ki... Ara ara yeniden yeniden ve yeniden değineceğim mutlaka. Ama siz siz olun benliğiniz, ruhunuz ve aklınız için doğru olacak olanı yapıp katın bu kitabı heybenize muhakkak. Kampa gelecek olanlar birazcık sabretsinler almak için :))

    Son kez; sevgiden söz açmak isteyecek sana, sevinçten ve iyi şeylerden bahsetmek isteyecek. Delice, çılgınca, içi taşa taşa bahsetmek istiyorum diyecek bu sevinçten. Sevinçli bir adam olduğunu da söyleyecek sana. (sy. 43) ama dünya çok karanlık diye de bunu görmemezlikten gelemem diyecek. "Bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam. Kırarım bu kalemi. Dileyen okur, dilemeyen okumaz." (sy. 45)
  • Zincirden Boşanmış Variller

    Örümceklerle olan savaştan sonraki gün, Bilbo ile cüceler açlık ve susuzluktan ölmeden önce çaresizlik içinde son bir çabaya kalkıştılar. Ayağa kalkıp, on üçünden sekizinin yolun bulunduğunu tahmin ettiği yöne doğru sendelediler; ama haklı olup olmadıklarını hiç öğrenemediler. Ormanda var olduğu kadarıyla gün ışığı bir kez daha yerini akşamın karasına bırakmaktaydı ki, aniden etraflarında pek çok meşalenin ışığı, yüzlerce kızıl yıldız misali parlayıverdi. Orman elfleri yayları ve mızraklarıyla ortaya fırlayıp cücelere bağırarak durmalarını söylediler.

    Dövüşmek kimsenin aklından bile geçmedi. Cüceler öyle bir durumdaydılar ki, aslında yakalandıklarına memnun olmuşlardı; sahip oldukları tek silah olan küçük bıçakları da elflerin geceleyin bir kuşu gözünden vurabilecek oklarına karşı bir işe yaramayacaktı. Bu yüzden oldukları yerde oturup beklediler –yüzüğünü parmağına takıp çabucak yana çekilen Bilbo dışında hepsi. İşte bu yüzden elfler cüceleri uzun bir sıra halinde arka arkaya dizip saydığında, hobbiti ne buldular ne de saydılar.

    Tutsaklarını ormanın içine götürürken onları meşalelerinin ışığının hayli gerisinden izleyen Bilbo’nun ayak seslerini de duymadılar. Tüm cücelerin gözü bağlıydı, ama bu pek bir şey değiştirmiyordu, zira gözlerini kullanabilecek durumda olan Bilbo bile nereye gitmekte olduklarını göremiyordu; hem zaten ne o ne de diğerleri yola nereden başladıklarını biliyordu. Bilbo meşalelere yetişmek için elinden gelen tüm çabayı sarf etmekteydi, zira elfler cüceleri hasta ve bitkin olmalarına bakmadan gidebildikleri kadar hızlı yürütmekteydi. Kral acele etmelerini buyurmuştu. Aniden meşaleler durdu ve onlar köprüyü aşmak üzereyken hobbit onlara son anda yetişti. Bu, Kral’ın nehrin diğer kıyısındaki kapılarına çıkan köprüydü. Köprünün altında akan su karanlık, hızlı ve güçlüydü; köprünün uzak ucunda bulunan kapılar ağaçlarla kaplı, dik bir yamaca inen dev bir mağaranın ağzı önündeydi. Yamacın dibinde dev kayınlar nehrin kıyısına kadar iniyordu, öyle ki ayakları nehrin içindeydi.

    Elfler tutsaklarını köprünün karşı tarafına ittiler, ama Bilbo geride durakladı. Mağara ağzının görüntüsünden hiç hoşlanmamıştı ve tam dostlarını yarı yolda bırakmamaya karar verdiği anda, Kral’ın koca kapıları arkalarında bir çınlamayla kapanmadan önce son elflerin arkasından kendini içeri atmayı başardı.

    İçeride geçitler kızıl meşale ışığıyla aydınlanmıştı ve elf muhafızlar dönen, birbirini kesen, yankılı patikalarda uygun adım yürürken şarkılar söylemekteydi. Patikalar goblin şehirlerindekilere benzemiyordu; daha küçüktüler, yeraltındaki derinlikleri daha azdı ve daha temiz havayla doluydular. Sütunları yaşayan taşlardan yontulmuş büyük bir salonda Elf Kralı ahşap oyma bir koltukta oturmaktaydı. Başında küçük meyveler ve kızıl yapraklardan bir taç vardı, çünkü güz yine gelmişti. Baharda orman çiçeklerinden bir taç takardı. Elinde meşeden oyumlu bir asa tutuyordu.

    Tutsaklar önüne getirildi ve onlara sertçe bakmasına rağmen adamlarına esirlerin bağlarını çözmelerini söyledi, çünkü cüceler pejmürde ve bitkindiler. “Üstelik burada iplere gerek yok,” dedi. “Bir kez içeriye getirilenlerin büyülü kapılarımdan kaçmasına imkân yoktur.”

    Cüceleri yaptıkları şeyler ve nereye gitmekte ve nereden gelmekte oldukları konusunda uzun uzun ve derinlemesine sorguladı, ama ağızlarından Thorin’den fazla laf alamadı. Huysuz ve öfkeliydiler, nazik rolü bile yapmadılar.

    “Suçumuz nedir, ey Kral?” dedi, geri kalanların yaşça en büyüğü olan Balin. “Ormanda kaybolmak, aç ve susuz olmak, örümceklere esir düşmek suç mudur? Örümcekler evcil hayvanlarınız mı da öldürülmeleri sizi bu kadar öfkelendiriyor?”

    Kral elbette bu soru üzerine daha da öfkelendi ve cevap verdi: “Diyarımda izinsiz dolaşmak suçtur. Benim krallığımda bulunduğunuzu, benim halkımın yaptığı yolu kullanmakta olduğunuzu unuttun mu? Ormanda halkımı üç kez takip edip başlarına bela olmadınız ve çıkardığınız kargaşa ve gürültüyle örümcekleri ayağa kaldırmadınız mı? Yol açtığınız bütün sıkıntılardan sonra sizi buraya neyin getirdiğini öğrenmeye hakkım var ve bana hemen anlatmazsanız, akıl fikir ve terbiyeyi öğrenene dek hepinizi zindana atarım!”

    Daha sonra cücelerin ayrı bir hücreye konmasını ve onlara yiyecek ve içecek verilmesini, ancak içlerinden en az biri ona tüm bilmek istediklerini anlatmaya razı gelene dek küçük zindanlarının kapısından geçmelerine izin verilmemesini söyledi. Ama onlara Thorin’i de esir tuttuğunu söylemedi. Bunu öğrenen Bilbo oldu.

    Zavallı Bay Baggins –o yerde tek başına, her zaman saklanarak ve asla yüzüğünü çıkarmaya cesaret edemeden, bulabildiği en ücra ve karanlık köşelerde gizlenmişken dahi doğru dürüst uyumaya cesaret edemeden çok uzun ve yorucu bir zaman geçirdi. Yapacak bir şey olsun diye Elf Kralı’nın sarayında dolanmayı alışkanlık haline getirdi. Kapılar büyü marifetiyle kapanıyordu, ama zaman zaman elini çabuk tuttuğunda dışarı çıkabiliyordu. Orman elfleri bölükler halinde, zaman zaman başlarında Elf Kralı olduğu halde, saraydan avlanmak veya ormanda ve doğudaki topraklarda bir başka iş yapmak üzere at sırtında çıkardı. Bu zamanlarda, Bilbo çok çevik davranabildiğinde peşlerinden dışarı süzülürdü, ancak bu çok tehlikeli bir işti. En az bir kez son elfin ardından çınlayarak kapanan kapılara sıkışmaktan kıl payıyla kurtuldu; yine de gölgesi (meşale ışığında fazlasıyla ince ve titrek olan) yüzünden veya birinin ona çarpıp varlığını fark etmesinden korktuğu için, aralarında yürümeye cesaret edemiyordu.

    “Her gün aynı evi soyup duran, ama asla kaçamayan bir soyguncu gibiyim,” diye düşündü. “Bu sefil, bıktırıcı, rahatsız serüvenin en kasvetli ve monoton bölümü bu! Keşke hobbit kovuğumda, sıcak ateşimin başında, yanan lambanın ışığında olaydım!” Sık sık büyücüye haber gönderip yardım isteyebilmeyi de diliyordu, ama elbette bu düpedüz imkânsızdı ve çok geçmeden anladı ki, yapılacak bir şey var idiyse bunun Bay Baggins tarafından yalnız ve yardımsız yapılması gerekecekti.

    Nihayet, muhafızların peşinden dolaşıp bulabildiği fırsatları değerlendirerek geçen bu sinsice yaşamın ardından, cücelerin her birinin nerede tutulduğunu öğrendi. Bulundukları on iki hücreyi, sarayın farklı bölümlerinde buldu ve bir süre sonra, saray civarını iyice belledi. Bir gün muhafızların konuşmasına kulak misafiri olduğunda hapiste, özellikle derin ve karanlık bir yerde bir cücenin daha tutulmakta olduğunu öğrenerek hayrete düştü. Elbette hemen bunun Thorin olduğunu tahmin etti ve bir süre sonra tahmininin doğru olduğunu öğrendi. Nihayet pek çok güçlükten sonra yerini bulmayı ve etrafta kimse yokken cücelerin şefiyle konuşmayı başardı.

    Thorin artık başına gelen talihsizliklere kızamayacak kadar sefil durumdaydı ve Kral’a hazinesi ve macerası hakkında her şeyi söylemeyi düşünmeye başlamıştı (bu da cesaretinin ne kadar kırılmış olduğunu gösteriyordu) ki, anahtar deliğinden Bilbo’nun küçük sesini duydu. Kulaklarına inanamadı. Ancak çok geçmeden yanılmış olamayacağına karar verdi ve kapıya gidip diğer taraftaki hobbitle fısıldayarak uzun bir konuşma yaptı.

    Böylece Bilbo Thorin’in mesajını diğer esir cücelerin her birine gizlice götürüp, onlara şefleri Thorin’in de yakınlarda tutsak olduğunu ve kimsenin Thorin’in buyruğu olmadan Kral’a yolculuklarının amacını belli etmeyeceğini iletebildi. Zira hobbitin yoldaşlarını örümceklerden nasıl kurtardığını öğrenen Thorin yüreklenmişti ve bir kez daha, diğer bütün kaçış yolları tükenene, aslına bakılırsa, olağanüstü Bay Görünmez Baggins (çok saygı duymaya başladığı) zekice bir şey düşünmek bakımından hepten başarısız olana dek kendini Kral’a hazineden pay vadederek kurtarmaya çalışmamaya azimliydi.

    Diğer cüceler mesajı aldıklarında hemfikir oldular. Hepsi de Orman elflerinin hazine (müşkül durumlarına ve hâlâ fethedememiş oldukları ejderhaya rağmen kendilerinin saydıkları) üzerinde hak iddia etmeleri durumunda kendi paylarının ciddi anlamda düşeceğini düşünüyor ve hepsi Bilbo’ya güveniyordu. Görüyorsunuz ya, bu tam da Gandalf’ın olacağını söylediği şeydi. Belki de başını alıp gitmesinin ve onları terk etmesinin nedeni de buydu.

    Ancak Bilbo onlar kadar umutlu olmaktan çok uzaktı. Herkesin ona bel bağlamasından hoşlanmıyordu; büyücünün yakınlarda olmasını dilerdi. Ama bunun yararı yoktu; muhtemelen Kuyutorman’ın karanlık uzaklığının tümü aralarındaydı. Oturup kafası neredeyse patlayana kadar düşündü, ama aklına hiçbir parlak fikir gelmedi. Tek bir görünmezlik yüzüğü iyi bir şeydi, ama on dört kişi arasında fazla işe yaramazdı. Ama elbette, tahmin ettiğiniz gibi, sonunda dostlarını kurtarmayı başardı ve bu şöyle oldu:

    Bir gün, etrafı kolaçan ederken çok ilginç bir şey keşfetti: Büyük kapılar mağaraların yegâne girişi değildi. Sarayın en alt bölümlerinin altında bir dere akıyor ve doğuda biraz uzakta, ana ağzın açıldığı dik yamacın ötesinde Orman Nehri’yle birleşiyordu. Bu yeraltı akarsuyunun yamaçtan çıktığı yerde bir su kapısı vardı. Burada kayalık çatı derenin yüzeyine yaklaşıyordu ve buradan derenin yatağına kadar indirilebilen bir ızgaralı kapı kimsenin bu yoldan girip çıkamamasını sağlıyordu. Ama su kapısından giriş ve çıkış yoğun olduğundan, ızgaralı kapı genellikle açık bırakılıyordu. Bu yoldan gelen herhangi biri kendisini tepenin ta içlerine inen, karanlık ve kaba bir tünelde bulacaktı, ama tünelin mağaraların altından geçtiği bir noktada tavan kesilerek çıkarılmış ve meşeden büyük tavan kapılarıyla kaplanmıştı. Bunlar yukarıya, Kral’ın mahzenlerine açılıyordu. Burada bir sürü fıçı vardı. Yörede hiç üzüm asması yetişmemesine rağmen Orman elfleri, özellikle de Kralları şaraba pek düşkündü. Şarap ve diğer mallar uzaklardan, güneydeki hısımlarından veya insanların ırak diyarlardaki asma bahçelerinden getiriliyordu.

    Bilbo en iri fıçılardan birinin arkasına saklanarak tavan kapılarını ve ne işe yaradıklarını keşfetti. Sindiği yerden Kral’ın hizmetkârlarının konuşmalarını dinledi ve şarap ve diğer malların nehirler üzerinden veya karayoluyla Uzun Göl’e nasıl geldiğini öğrendi. Görünüşe bakılırsa orada hâlâ insanlara ait, refah içinde bir şehir vardı ve her türden düşmana, özellikle de Dağ’ın ejderhasına karşı bir korunma tedbiri olarak suyun içlerine uzanan köprüler üzerine inşa edilmişti. Göl kasabasından yola çıkan fıçılar Orman Nehri’nin kaynağına doğru götürülüyordu. Çoğu zaman büyük sallar gibi birbirine bağlanıp dere boyunca sırıklarla veya kürek çekilerek taşınıyor, bazen de yassı teknelere yükleniyorlardı.

    Fıçılar boşaldığında elfler bunları tavan kapılarından salıp su kapısını açıyordu ve fıçılar bir süre bata çıka yüzdükten sonra akıntıya kapılıp nehrin çok aşağısında, Kuyutorman’ın en batı ucuna yakın bir yerde nehir kıyısındaki bir girintiye varıyordu. Burada toplanıp yeniden birbirine bağlanıyor ve tekrar Orman Nehri’nin Uzun Göl’e aktığı noktanın yakınındaki Göl kasabasına yüzdürülüyordu.

    Bilbo bir süre oturup bu orman kapısını düşündü ve dostlarının kaçışı için kullanılıp kullanılmayacağını merak etti, nihayet çaresizlikten doğan bir plan kafasında şekillenmeye başladı.

    Akşam yemeği tutsaklara götürülmüştü. Muhafızlar geçitleri güçlü adımlarla aşarken meşale ışığını da yanlarında götürerek her şeyi karanlıkta bırakıyordu. Derken Bilbo Kral’ın kâhyasının muhafızların şefine iyi geceler dilediğini duydu.

    “Şimdi benimle gel,” dedi, “ve az önce gelen yeni şarabın tadına bak. Bu gece mahzenlerdeki boş tahtaları boşaltmak için çok uğraşacağım, bu yüzden önceden bir şeyler içelim ki işimiz kolaylaşsın.”

    “Pekâlâ,” diye güldü muhafızların şefi. “Seninle birlikte şarabın tadına bakar ve Kral’ın masasına layık olup olmadığına karar veririm. Bu gece bir ziyafet var ve bize kötü mal göndermen iyi olmaz!”

    Bilbo bunu duyduğunda içi pır pır etmeye başladı, zira şansın ondan yana olduğunu ve cüretkâr planını deneme fırsatını hemen bulduğunu görmüştü. İki elfi, küçük bir mahzene girip üzerine iki büyük kulplu sürahi bulunan bir masaya oturana kadar izledi. Çok geçmeden elfler içip neşeyle kahkahalar atmaya başladılar. O sırada alışılmadık türden bir talih Bilbo’dan yanaydı. Bir Orman elfinin uykusunu getirmek için şarabın sert olması gerekirdi, ama görünüşe bakılırsa bu şarap büyük Dorwinion bahçelerinin sarhoş edici mahsulüydü ve Kral’ın askerleri ve hizmetkârları tarafından değil, Kral’ın ziyafetlerinde ve kâhyanın büyük sürahileriyle değil, daha küçük kâselerle içilmesi gerekiyordu.

    Çok geçmeden muhafız şefi önüne düşen başını masaya yasladı ve derin bir uykuya daldı. Kâhya onu fark etmeden bir süre kendi kendine konuşup gülmeye devam etti, ama çok geçmeden onun başı da masaya düştü ve uykuya dalıp dostunun yanında horlamaya başladı. Ardından hobbit gizlice yanlarına süzüldü. Kısa sürede muhafızların şefi anahtarlarından olmuştu ve Bilbo hücrelere giden geçitlerde tüm hızıyla koşar adım yürümekteydi. Büyük anahtar yığını kollarına çok ağır geliyordu ve anahtarların ara sıra yüksek sesle şakırdayıp onu tepeden tırnağa titretmesine engel olamadığından, yüreği hep ağzındaydı.

    Önce Balin’in kapısındaki kilidi açtı ve cüce dışarı çıkar çıkmaz özenle yeniden kilitledi. Tahmin edebileceğiniz gibi Balin çok şaşırmıştı, ancak küçük ve sıkıcı taş odasından çıkmaktan duyduğu memnuniyete rağmen durup sorular sormak ve Bilbo’nun ne yapacağını ve bu konudaki her şeyi öğrenmek istiyordu.

    “Şimdi zaman yok!” dedi hobbit. “Sen beni takip et yeter! Hepimiz bir arada durmalı ve birbirimizden ayrılma riskine girmemeliyiz. Ya hepimiz kaçacak ya da hiçbirimiz; son şansımız da bu. Bu öğrenilirse, kim bilir Kral sizi bir daha nereye koyar ve tahminimce ellerinizle ayaklarınızı da zincirlerle bağlatır. Karşı gelme bakayım, aferin sana!”

    Sonra kapı kapı dolaştı, ta ki maiyeti on ikiye ulaşana dek –karanlık ve uzun esaretleri yüzünden hiçbiri de çevik değildi. Ne zaman biri diğerine çarpsa veya karanlıkta homurdansa ya da fısıldasa Bilbo’nun yüreği güm diye atıyordu. “Kahrolsun şu cücelerin çıkardığı gürültü!” dedi kendi kendine. Ama her şey yolunda gitti ve hiç muhafızla karşılaşmadılar. Aslına bakılırsa, o gece ormanda ve yukarıdaki salonlarda büyük bir güz şöleni vardı. Kral’ın halkının neredeyse tümü eğlencedeydi.

    Nihayet pek çok kez tökezledikten sonra, Thorin’in derin, uzak ve şans eseri mahzenlere yakın olan zindanına vardılar.

    “Şerefim üzerine!” dedi Thorin, Bilbo ona fısıltıyla dışarı çıkıp dostlarına katılmasını söyleyince, “Gandalf her zamanki gibi doğru söylemiş! Anlaşılan zamanı geldiğinde pek iyi bir hırsız oluyorsun. Bundan sonra ne olursa olsun, hepimizin ebediyen hizmetinde olduğumuza eminim. Ama bundan sonra ne olacak?”

    Bilbo fikrini elinden geldiğince açıklamasının zamanı geldiğini gördü; ama cücelerin planını nasıl karşılayacağından hiç emin değildi. Korkuları yerindeydi, zira fikrinden zerre kadar hoşlanmadılar ve içinde bulundukları tehlikeye rağmen yüksek sesle homurdanmaya başladılar.

    “Berelenip paramparça olacağız, üstelik şüphesiz boğulacağız!” diye mırıldandılar. “Anahtarları eline geçirmeyi başarınca aklına makul bir fikir geldi sanmıştık. Bu delice bir fikir!”

    “Pekâlâ,” dedi Bilbo mahzun ve aynı zamanda epey sinirli bir şekilde. “Güzel hücrelerinize dönün, sizi tekrar içeri kilitleyebileyim de orada rahatça oturup daha iyi bir plan düşünebilesiniz –ama içimden denemek gelse bile bir daha anahtarları elime geçirebileceğimi sanmam.”

    Bu onlara yetmişti ve sakinleştiler. Üst salonlara giden yolu bulmaları veya büyüyle kapanan kapılardan yollarını dövüşerek açıp çıkmaları imkânsız olduğundan ve tekrar bulunana kadar geçitlerde homurdanarak dolaşmanın yararı olmayacağından, sonunda tam da Bilbo’nun önerdiği şeyi yapmak zorunda kaldılar.

    Böylece, hobbitin peşine düşüp en aşağıdaki mahzenlere doğru gizlice ilerlediler. Muhafız şefinin ve kâhyanın hâlâ yüzlerinde gülümsemelerle, mutlu mesut horlarken görülebildiği bir kapıdan geçtiler. Dorwinion şarabı derin ve hoş rüyalar getirir. Bilbo yollarına devam etmeden önce gizlice içeri girip iyi yüreklilikle anahtarları kemerine koymasına rağmen ertesi gün muhafız şefinin yüzünde farklı bir ifade olacaktı.

    “Bu onu başındaki beladan bir ölçüde kurtarır,” dedi Bay Baggins kendi kendisine. “Kötü biri değildi, tutsaklara da epey iyi davranıyordu. Üstelik bu hepsinin kafasını karıştıracak. Bütün o kilitli kapılardan geçip ortadan kaybolduğumuza göre çok güçlü büyüye sahip olduğumuzu sanacaklar. Ortadan kaybolmak! Bu olacaksa çok acele işe koyulmalıyız!”

    Balin muhafızla kâhyayı gözlemek ve hareket etmeleri durumunda onları uyarmak için gönderildi. Geri kalanlar tavan kapılarının olduğu, yandaki mahzene gittiler. Kaybedecek çok az zaman vardı. Bilbo’nun da bildiği gibi, çok geçmeden bazı elfler emir gereği aşağı inecek ve kâhyanın boş fıçıları kapılardan dereye indirmesine yardım edecekti. Aslında fıçılar odanın ortasında sıralar halinde dizilmiş, aşağı itilmeyi bekliyordu. Bazıları şarap fıçılarıydı ve tepelerini çok gürültü çıkarmadan açmak veya kolaylıkla kapatıp mühürlemek mümkün olmadığından, pek işe yaramazlardı. Ama aralarında Kral’ın sarayına tereyağı, elma gibi bir sürü şey getirmekte kullanılan birkaç tane farklı fıçı da vardı.

    Çok geçmeden bunlardan içinde bir cücenin sığabileceği kadar yer olan on üç tane buldular. Aslına bakılırsa bazıları fazla genişti ve Bilbo’nun onları ellerindeki kısa zamanın elverdiğince rahat ettirmek için şaman ve benzeri şeyler bulmak için elinden geldiğini yapmasına rağmen, cüceler fıçılara girerken tedirginlikle içeride nasıl sarsılıp sağa sola çarpacaklarını düşündüler. Nihayet on iki cüce de fıçılara yerleşmişti. Thorin bir sürü sorun çıkarmış, fıçısında dönüp durmuş ve küçük bir kulübedeki iri bir köpek gibi homurdanmışti; sonuncu olan Balin ise hava deliklerine epey titizlenmiş ve daha kapak kapanmadan boğulduğunu söylemeye başlamıştı. Bilbo fıçıların yanlarındaki delikleri tıkamak ve kapakları olabildiğince emniyetli bir şekilde kapamak için elinden geleni yapmıştı ve artık tek başınaydı, etrafta koşuşturup fıçılara son rötuşlarını yapıyor ve küçük bir olasılık olmasına rağmen, planının başarılı olmasını ümit ediyordu.

    İşlerini tam zamanında bitirmişlerdi. Balin’in kapağı takıldıktan anca bir iki dakika sonra sesler duyuldu ve titreşen ışıklar görüldü. Birkaç elf gülüp konuşarak ve şarkılardan parçalar söyleyerek mahzene geldiler. Salonların birindeki şen bir ziyafeti geride bırakmışlardı ve mümkün olduğunca çabuk dönmeye kararlıydılar.

    “Kâhya ihtiyar Galion nerede?” dedi biri. “Bugün onu masalarda göremedim. Burada olup bize yapılacakları göstermesi gerekiyor.”

    “Yaşlı miskin gecikirse kızacağım,” dedi bir başkası. “Şarkılar söylenirken burada vakit harcamak istemiyorum!”

    Biri, “Ha, ha!” diye seslendi. “İşte ihtiyar hain burada, başını sürahiye gömmüş! Arkadaşı yüzbaşıyla birlikte kendilerine ayrı bir ziyafet veriyorlarmış.”

    “Sarsın şunu! Uyandırın!” diye bağırdı diğerleri sabırsızlıkla.

    Galion sarsılmaktan da uyandırılmaktan da hiç hoşlanmamıştı, hele kendisine gülünmesinden hiç. “Hepiniz geciktiniz,” diye homurdandı. “Ben burada bekleyip dururken sizler içip eğleniyor ve görevlerinizi unutuyorsunuz. Bitkinlikten uyuyakalmama şaşmamak lazım!”

    “Şaşmamak lazım,” dediler, “açıklaması yakınındaki sürahide dururken! İşe koyulmadan önce uyku ilacından biraz da bize koklat! Oradaki zindancıyı uyandırmaya mahal yok. Görünüşe bakılırsa, o payına düşeni zaten almış.”

    Ardından birer kez daha içtiler ve aniden pek neşelendiler. Ama akılları başlarından tamamen gitmemişti. “Kurtar bizi, Galion!” diye haykırdı bazıları, “ziyafete erken başlayıp aklını şaşırmışsın! Ağırlığa bakılırsa buraya boş yerine dolu fıçıları yığmışsın.”

    “İşinizi görün!” diye homurdandı kâhya. “Aylak bir sarhoşun kolunun hissettiği ağırlığa bakılmaz. Gidecek olanlar bunlar, başkası değil. Dediğimi yapın!”

    “Pekâlâ, pekâlâ,” diye cevap verdiler fıçıları açıklığa doğru yuvarlayarak.

    “Kral’ın tereyağı tekneleriyle en iyi şarabı nehre yuvarlanır da Göllü insanlar bedavaya ziyafete konarsa, vebali senin!”

    Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan
    Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan delikten aşağıya!
    Vira salpa! Şap cup!
    İniyorlar aşağı, sallana yuvarlana!

    Fıçılardan önce biri, ardından diğeri gürültüyle karanlık açıklığa yollanıp bir iki metre aşağıdaki soğuk sulara itilirken böyle şarkı söylediler. Fıçıların bazıları gerçekten de boştu, bazıları da her birinde özenle paketlenmiş birer cüce bulunan teknelerdi; ama hepsi birden, birbiri ardına bir sürü çatırtı, patırtıyla, aşağıdakilerin üstüne düşerek, suya çarparak, tünelin duvarlarına sürünerek, birbirine toslayarak ve akıntı boyunca batıp çıkarak gittiler.

    Tam o anda Bilbo planındaki zayıf noktayı fark etti. Sizler muhtemelen bunu uzun zaman önce fark ettiniz ve ona gülmektesiniz; ama onun yerinde olsanız, onun yaptığının yarısını bile başaracağınızı sanmam. Elbette kendisi bir fıçının içinde değildi, fırsatı olsaydı bile onu fıçıya yerleştirecek kimse yoktu! Görünüşe bakılırsa bu kez kesinlikle dostlarını kaybedecek (neredeyse hepsi karanlık tavan kapısının içinden geçip kaybolmuştu) ve sonsuza dek elf mağaralarında daimi bir hırsız olarak gizlenmek zorunda kalacaktı. Zira üst kapılardan hemen kaçmayı başarabilse bile, cüceleri bir daha bulma şansı çok düşüktü. Fıçıların toplandığı yere kara yoluyla nasıl gidildiğini bilmiyordu. Kendisi olmadan cücelerin başına neler geleceğini merak etti; zira henüz cücelere tüm öğrendiklerini veya ormandan çıktıklarında ne yapmaya niyetlendiğini söylemeye zaman bulamamıştı.

    Zihninden bütün bu düşünceler geçerken, çok neşeli olan elfler nehir kapısının etrafında bir şarkı tutturdular. Bazıları şimdiden fıçıları hepsi birden su yüzüne çıkar çıkmaz dışarı salmak üzere su kapısındaki ızgaralı kapıyı tutan ipleri çekmeye gitmişti.

    Dön coşkun, kara derede
    Bir zamanlar bildiğin ellere!
    Bırakıp derin salonlarla mağaraları geride,
    Bırakıp yalçın dağları kuzeyde,
    Geniş ve loş ormanın,
    Gri, gaddar ormana eğildiği yerde!
    Yüz ağaçların dünyasının ötesine
    Dışarıya, fısıldayan melteme,
    Sazların, hasırotlarının,
    Bataklıktaki dalgalanan yosunların ötesine
    Geceleyin gölden, havuzdan kabaran
    Ak sislerin arasından!
    Peşine düş, peşine,
    Soğuk ve sarp göklerdeki yıldızların;
    Dön şafak toprağa vardığında,
    İvintinin üzerinden, kumun üzerinden,
    Git güneye! Git güneye!
    Ara günün şavkıyla gündüzü,
    Dön otlaklara, yeşilliklere,
    İneklerle öküzlerin otladığı yerlere!
    Dön tepelerdeki bahçelere
    Dutların şişip dolduğu yere
    Günün şavkı altında, altında gündüzün!
    Git güneye! Git güneye!
    Yolları coşkun, kara derede,
    Bir zamanlar bildiğin ellere!

    Artık fıçıların en sonuncusu da kapılara doğru yuvarlanmaktaydı! Zavallı, küçük Bilbo çaresizlikten ve aklına yapacak başka bir şey gelmediğinden buna tutundu ve onunla birlikte kenardan aşağı itildi. Soğuk, karanlık suya şap diye düştü, fıçı da onun üzerine.

    Suları tükürerek ve tahtaya sıçan gibi tutunarak tekrar yüzeye çıktı, ama tüm çabalarına rağmen fıçının tepesine çıkmayı başaramadı. Ne zaman denese fıçı yuvarlanıp onu tekrar altına alıyordu. Aslında fıçı boştu ve mantar gibi hafif ve kolayca yüzüyordu. Kulakları suyla dolu olmasına rağmen, yukarıdaki mahzende hâlâ şarkı söyleyen elflerin sesini duyabiliyordu. Ardından tavan kapıları aniden güm diye kapandı ve sesleri kesildi. Karanlık tünelde, buz gibi soğuk sularda, tek başına sürüklenmekteydi –zira fıçılara yerleştirilmiş dostları sayamazsınız.

    Çok geçmeden ilerideki karanlıkta gri bir leke belirdi. Çekilen su kapısının gıcırtısını duydu ve kendisini kemerin altından geçip dereye çıkmak için birbirini sıkıştırarak batıp çıkan fıçı ve teknelerden oluşan bir kütlenin ortasında buldu. Ezilip parçalanmamayı güçlükle başardı, ancak birbirine vuran fıçı kalabalığı teker teker çözülmeye, fıçılar taş kemerin altından geçip uzaklaşmaya başladı. Ardından fıçısının üstüne çıkıp at biner gibi oturmayı başarmış olsa bile bunun işe yaramayacağını gördü, çünkü fıçının tepesi ile kapının olduğu aniden alçalan tavan arasında bir hobbite yetecek kadar bile yer yoktu.

    Derenin iki kıyısındaki ağaçların suya eğilen dallarının arasından geçip gittiler. Bilbo cücelerin ne hissettiğini ve fıçılarının içine çok su girip girmediğini merak etti. Karanlıkta, yanında batıp çıkanlardan bazıları suya daha fazla batmış gibi görünüyordu ve Bilbo bunların içinde cücelerin olduğunu tahmin etmişti.

    “Umarım kapakları yeterince sıkı kapatmışımdır!” diye düşündü, ama çok geçmeden cüceleri hatırlayamayacak kadar kendi derdine düştü. Başını suyun üzerinde tutmayı başarsa da soğuktan titriyordu ve şansı dönmeden önce soğuktan ölüp ölmeyeceğini, daha ne kadar fıçıya tutunabileceğini ve fıçıyı bırakıp kıyıya yüzme riskine atılmasının doğru olup olmayacağını merak ediyordu.

    Çok geçmeden şansı da döndü; anafor yapan akıntı bir noktada birkaç fıçıyı kıyıya, birbirinin yakınına sürükledi ve bir süre orada, görünmeyen bir köke takılıp kaldılar. Derken Bilbo bir diğer fıçı tarafından sabit tutulan fıçısının üzerine tırmanma fırsatını kullandı. Boğulmuş bir sıçan gibi fıçıya tırmandı ve dengeyi elinden geldiğince sağlamak için bedenini yayarak tepesine uzandı. Rüzgâr soğuktu, ama sudan iyiydi ve bir kez daha harekete geçtiklerinde tekrar yuvarlanmayacağını ümit ediyordu.

    Kısa zaman sonra fıçılar tekrar birbirlerinden ayrıldı ve dönerek derenin aşağısına ve ana akıntıya doğru sürüklendiler. Bilbo bu sırada fıçıya tutunmanın korktuğu kadar güç olduğunu fark etti, ama feci şekilde rahatsız olmakla birlikte bunu her nasılsa başardı. Neyse ki kendisi çok hafif, fıçı ise çok iriydi ve epey sızıntılı olduğundan biraz su almıştı. Yine de bu eyer veya üzengi olmadan midilliye, üstelik de aklı fikri çimenlerde yuvarlanmak olan, yuvarlak karınlı bir midilliye binmek gibiydi.

    Bu yolla Bay Baggins nihayet iki yandaki ağaçların seyreldiği bir noktaya varmayı başardı. Ağaçların arasında gökyüzünün daha soluk rengini görebiliyordu. Karanlık nehir aniden açılıp genişledi ve orada Kral’ın dev kapılarından aceleyle akan Orman Nehri ona katıldı. Artık gölgeli olmayan loş bir su tabakası vardı ve kayan yüzeyinde bulutlar ve yıldızların kırık yansımaları dans ediyordu. Derken Orman Nehri’nin hızlı akan suları bütün varil ve fıçıları, oyarak geniş bir koy açtığı kuzey kıyıya süpürdü. Bu koyun asma kıyılar altında çakıllı bir sahili vardı ve doğu duvarı sert kayadan küçük bir çıkıntıyla kaplıydı. Fıçıların çoğu sığ sahilde karaya çıktı, ancak birkaçı yollarına devam edip taşlı iskeleye çarptı.

    Kıyıda gözcülük yapan kimseler vardı. Fıçıların tümünü çabucak sırıklarla çekip sığlıklara ittiler ve onları saydıktan sonra iple birbirine bağlayıp sabaha kadar orada bıraktılar. Zavallı cüceler! Artık Bilbo’nun durumu kötü değildi. Fıçısından aşağı kayıp yürüyerek sahile çıktı, ardından da kıyının yakınlarında görebildiği kulübelere doğru...

    shf: 191- 207
    J. R. R. Tolkien
    Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.)